GÜCÜN GELECEĞİ (The Future of Power)
7 Ekim 2017
SUSURLUĞUN KARAKUTUSU
7 Ekim 2017

DEVRAN

DEMOKRASİ, SİYASET, KAMU YÖNETİMİ VE LAİKLİK
·  Tüm tarih boyunca siyasetin ve hukukun temel ilke
ve de
ğerlerini belirlemiş olanların filozoflar olduğunu
dikkate aldı
ğımızda, özellikle demokratik rejimlerde siyaset, felsefenin
hayata geçirilmesi olarak tanımlanabilmektedir.
Dünyada 192 devlet var. Bu 192 devletin içinde 140’tan fazlası,
bugün demokrasiyi kabullenmi
ş durumda.
Aslında dünya kurulduğundan beri insanlar, 
“yönetenler” ve “yönetilenler” diye ikiye ayrılıyor.
Yönetenlerle yönetilenler arasındaki münasebetleri tesis ederken, demokrasi
olayına geliyoruz. Yönetenler, daima kudreti kendilerinde bulmu
şlar ve bu kudretin kaynağı olarak kendilerini
saymı
şlardır. Ne zaman ki kudretin kaynağı,
yönetenlerden çıkıp yönetilenlere intikal etti, o zaman, bu demokrasi konu
şulur hale gelmiştir.
Cumhuriyet’le demokrasi ayrı ayrı şeylerdir.
Demokratik Cumhuriyet, çok anlamlı bir kelimedir. Cumhuriyetimiz
olabilir; yalnız, bunun demokratik nitelikleri haiz olması lazımdır. O
zaman, “Demokratik Cumhuriyet”tir.
Türkiye, tek partili rejimden çıktıktan sonra, 15 tane seçim yapmayı
ba
şarabilmiştir. Bunu çok önemserim. Yani bütün bu olup bitenlere rağmen, Türkiye’nin, başı suyun üzerinde tutabilmiş olmasını çok önemserim.
Türkiye örneğinde sapmalar ve müdahaleler olmuştur.
Bunlar, büyük gerilimlerin, sınırlı demokratik deneyimin bulundu
ğu durumlarda, çok şaşılacak bir şey değildir. Önemli ve ayırt edici olan ise, her sapmadan sonra
demokratik süreçler tekrar rayına oturtulmu
ş ve
Türk halkı özgürlük ve demokrasi yolculu
ğuna
devam etmi
ştir. Bu, ünlü tarihçi Bernard Lewis’in Türkiye’ye bakışıdır.
·         Tek
partide halk de
ğildir aslolan, tek partide aslolan devlettir. Devlet vergi alır,
devlet asker alır; devlet alır. Çok partiye geldi
ğimiz
zaman, devlet verme durumundadır. Devlet aldı
ğının karşılığını da verme durumundadır, hizmet verecektir.
·         Demokrasi
dedi
ğimiz olay, kurallar rejimidir. Bu kurallara eğer uyulursa, hiç zora başvurmadan
hallolur. Yalnız burada önemli olan bir hadise, halk kimdir?
Dünyanın her yerinde halkla elit arasında bazen çok açık, bazen daha
az açık, bazen gizli bir çeki
şme olmuştur. Çok kere, eğer elit, halkı beğenmiyorsa, o zaman halkın iradesine başvurma,
bir 
şekil tamamlamaktan ibaret olur. Ne zaman ki halkın iradesine başvurma, şekil noksanını gidermekten ibaret olur, orada demokrasi yoktur.
Onun adı ”kuasi”, ”
şibih demokrasi”dir. Şekli. O, kendi kendinizi
aldatmaktır. Demokraside e
ğer güç arıyorsanız, kudret arıyorsanız, mutlaka
halkınızı kucaklayacaksınız. Halkınızı, kendinizin ve rejimin sahibi
yapacaksınız; usullerine göre…
 
Yine siz idare edeceksiniz ülkeyi, yine elit idare edecek. Ama elit,
okumu
ş, aydın, onu kastediyoruz. Aydınsız bir ülke olmaz. Nerede ki
aydınla halk kucakla
şabildi, kucaklaşma sıcak oldu, nerede ki aydın halkını yönetime ehil saydı,
nerede ki aydın halkını küçümsemekten çıktı, orada bu i
ş yürüdü.
Çoğunluk aldanmaz…Giderseniz çoğunluğun, yani halkın önüne gidersiniz. Bunun içerisinde hislerle
hareket edenler vardır. Ama neticede sa
ğduyu
(commonsense) “aklıselim” denilen olay, seçim sandı
ğından çıkar. Hadise budur.
Ve bir de “fair play” denilen bir olay var; yani eşitlik esasına dayalı bir olay. Eğer
bir ülkede ki
şi, vatandaş olmuşsa, bunun birinci sınıfı, ikinci sınıfı yoktur. Hepsi birinci
sınıftır. E
ğer siz, şeklen birinci sınıf gibi kabul edip,  şeklen birtakım kimseleri “persona nongrata” sayıyorsanız, güvenilmez
ki
şiler sayıyorsanız, o takdirde de işin
içinden çıkamayız. Siz o zaman birle
şik değilsiniz, ülke olarak bölüksünüz.
·         Yalnız
siyasette de
ğil, iş hayatında da, her türlü yönetimde de işi ehline vereceksiniz. İşi
eli,vermedi
ğiniz takdirde, hiçbir işiniz yürümez.
Buradan, 
şunu demek istiyorum:
Ülke yönetiminin, ehil ellere geçmesi lazım. Ehil ellere geçmesi
lazım ki, iyi yönetim olsun. Ehil ellere geçmezse, iyi yönetim olmaz.
·         Ben,
meselelerimin ço
ğunun başlangıcındayım. Öyleyse bana, hükmeden, demokratik idare lazım;
hükmeden idare demiyorum bakın! Hükmeden demokratik idare lazım. Yani ben
diktatör aramıyorum; gücünü, yetkisini kullanan idare arıyorum ve
hesabını veren…Diktatörde hesap yok. Yapacak, hesabını verecek. Dört sene
sonra çıkacak halkın kar
şısına, orada da verecek, ben şunu
yaptım, ben bunu yaptım diyecek. Kamuoyu bunu kontrol edecek. Onun için isterim
Ba
şkanlık Sistemi’ni…
·         Seçimin
ana karakteri, hür ve serbest olmasıdır, bu bir 
şablondur,
“free and fair”. Böyle bir seçimin yapılabilmesi için, halkın korkusuz olması
lazım. Yani verdi
ği oydan dolayı bir korkusu olmaması lazım.
·         Aydınlatma
görevini, demokratik sistemin içerisinde iki büyük güç yapar. Bunlardan birisi
siyasettir, birisi de medyadır. Siyasetle medyanın bu aydınlatma görevini tam
yapmadıkları yerlerde, zihinler her zaman karı
şıktır.
Siyaset ve medyanın iç içe oldu
ğu yerlerde de her zaman
için istenilen neticeye varmak imkanı olmayabilir, aydınlatılmamı
ş olmasından dolayı…Çünkü, eğer
medya, siyaseti baskı altına alabiliyorsa veya siyaset
medyayı baskı altına alabiliyorsa, sistemin iki büyük kurumunun fonksiyonları kaybolmu
ştur.
·         Bir
Mecelle kaidesi var ve 
şöyle diyor: “Defi mazarrat, celbi menfaatten
evladır.” Yani bir mazarratı defedebiliyorsanız, bu ba
şlı başına bir   menfaattir.
 
Başka bir menfaat sağlamaktan daha iyidir o, diyor, Mecelle kaidesi… Bu 3 Kasım’da
yapılacak olan seçimler, defi mazarrat seçimleridir. Celbi menfaat, iyi gelirse
iyidir. Gelmezse, ne yapacaksınız. Yani bu seçimlerin evvela istikrar çıkarması
lazım. Benim en büyük sorunum istikrardır.
·         Bir
damacana suyun içine bir 
şişe mürekkep damlatmaya gerek yoktur. Bir damla damlatın, içilmez bu.
Bir tane hukuksuz hadise yapın, adam gelmiyor ondan sonra. Bizim ülkemizde
hukuksuz hadise yok mu? Var. Bu hukuksuz hadiselere ses çıkarabilen var mı?
Yok. 
İşte Türkiye, korkular ülkesi olmaktan çıktığı gün, haksızlıklara karşı, senin
içine sinse de, sinmese de, “Bu ne biçim i
ş?” denebildiği takdirde, o zaman diyecek ki
adam, “Burası güven ülkesi. Buranın insanına d güvenilir,
her 
şeyine de güvenilir.”
·         Temsilde
adalet yok. Temsilde adalet olmadı
ğı zaman, diyelim ki
Türkiye’nin 40 milyon seçmeni var, 10 milyon insan iktidar oluyor. 30 milyon
insan yok temsilde…Ama hukukili
ği tartışılamaz. Sadece siyasi bir olaydır bu, onu söylüyorum.
Bugünkü sıkıntıların bir kısmı, 
şayet
birtakım ele
ştiriler varsa, siyaset işlemiyor, işte muhalefet yok, medya görevini yapamıyor, meslek kuruluşları görevini yapamıyor diye birtakım şikayetler varsa, bu, temsilde adaletin bozuk olmasındandır.
·         Dünya
de
ğişti. 1989 Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, ondan evvel, 1980’lerin başında
dünya çok de
ğişti. Şöyle değişti: Devletin fonksiyonu değişti.
Devletin fonksiyonunu de
ğiştiren olay, tabii ki demokrasinin temel prensiplerini değiştirmiyor. Bireyin fonksiyonu ile devletin fonksiyonu; bireyin
görevleri ile yetkileri ve bireyin hakları ile ilgili bir yeni düzen ortaya
çıkmı
ştır. Devletin değişen fonksiyonu daha iyi anlaşılmalı. Devletin fonksiyonu
de
ğişmiştir. Devlet ekonomisinin içinden çıkmalı, finansın içinden çıkmalı.
Devlet, ana hizmetleri yapmalı; savunma gibi, yargı da
ğıtımı gibi, eğitim ve sağlık gibi, ondan sonra sosyal güvenlik gibi ve çevre gibi, ana
hizmetleri yapmalı.
·         İktidar el değiştiricidir, iktidar cazip bir şeydir,
iktidarı ele geçiren bırakmak istemeyecektir. Ve zamanın geldi
ğinin farkına varamayabilecektir. Veya değişim zamanı geldiği vakit, yer,ne ısınmış olacaktır. Ve
onun çe
şitli yollarının kavgasını verecektir. Böyle ülkede bir
yere varılmaz. Ne zaman ki herkes, zamanın geldi
ğini,
halkın hür iradesiyle ve halkın, adil yapılan seçimlerle, dürüst yapılan
seçimlerle geldi
ği yere gitmesini ya da kalmasını, o iradeye bağlı yapabilmişse, o ülke sorunlarını çözer.
·         Bir
devlet ve demokrasi devrimi 
şarttır. Bunun dört şartını söyleyeceğim.
-Bir tanesi cumhurbaşkanını halk seçecektir.
İkincisi, dar bölgeye gideceksiniz. Halk kimi seçtiğini bilecek ve halkın burnu kanadığı zaman
onun yakasına yapı
şacak.
 
-Millet Meclisi’nin seçime gitmesi kararını Cumhurbaşkanı’na vereceksiniz. Veyahut Başbakan’a
verin. Ama grubuna falan danı
şmadan yapabilsin bu işi.
-Partiler, halkın önüne genel merkezlerin listesini değil, halkın listesini çıkaracak. Genel merkezlerin muayyen bir
kontenjan hakkı olacak, çünkü devlet idare edecek netice
itibariyle. Ama halkın listesini çıkaracak ve 
şakır şakır ön seçime gideceksiniz. Halk kimi koymuşsa, sıralarını değiştirmeden
aynen kabul edeceksiniz.
Türkiye’de seçimin bir zaafı var. %10 barajlar, seçimde temsil
adaletini zedeliyor. Seçim iki 
şey yapmalıydı; bunlardan
birisi istikrar çıkarmalıydı, birisi de temsilde adalet olmalıydı. 
Şimdi bakın, 41 bin oyun 10 milyon 600 bin’i iktidar partisi
tarafından alınmı
ştır ve %26’ya tekabül eder. 4 kişiden bir
ki
şinin oyu demektir bu. 4 kişiden 3 kişi oy vermemişse, bu benim hükûmetim değil, acaba ne kadar yapar,
ne olur gibi bir dü
şünce insanların kafasında mevcut. Hükûmet bir tane olur. Senin
hükûmetin, benim hükûmetim olmaz… Ama 4 ki
şiden 3
ki
şi böyle diyorsa, işiniz zordur.
·         Bizim
sistemimizdeki en önemli eksikliklerden bir tanesi, yapanın yanına kar
kalmasıdır. Yani ceza müessesesinin i
şlemesindeki ağırlıktır. Mahkemelerin geç bitmesi, arkasından affın yetişip, verilen cezayı da tesirsiz hale getirmesidir. Böylece
ibret-i müessire olmuyor, ıslah-ı nefis olmuyor, ikisi de olmuyor.
·         Şimdi bakınız…Türkiye’de sağ ve sol bölünmüştür. Sağ ve solu bölen 1981’de Cumhuriyet Halk Partisi’nin, Adalet
Partisi’nin kapatılmı
ş  olmasıdır. Kapatıldıktan sonra 1983’te seçimlere sokulmayışlarıdır. Bu partilerin devamı sayılan partilerin seçimlere
sokulmayı
şlarıdır. Devlet, kendi eli ile siyaseti parçalamıştır. Halk bunu düzeltmek mecburiyetindedir. Halk bunu
düzeltecektir. Nasıl düzeltecektir? Bugünkü iktidara bir alternatif çıkaracaktır.
Bu, zaten, iktidarın da i
şlemesini kolaylaştırır. Eğer iktidar, nasıl olsa alternatifim yok şeklinde giderse, çok keyfi gider, hata da yapar ve
hassasiyetini de korumaz. Bir gün gelir bunlar bana hesap sorarlar kaygısı
içinde olmalıdır iktidar. Onun için muhalefeti çok önemserim. Bir muhalefet
çıkaracaktır.
·         20.
yüzyılda, bütün imparatorluklar tasfiye olmu
ştur.
Ayrıca, yüzyılın sonuna do
ğru, rejimleri belirginleştiren ideolojik tartışmalar da son bulmuştur. Çağdaş devletten ilk beklenen, “yönetebilirlik”tir. İç güvenlik, iç barış,
adaletin tevzii, temel hak ve hürriyetlerin korunması, bunun ölçüsüdür.
·         Hiçbir
toplum, kamu düzeninin tahrip edilmesine razı olmaz. Bu, iyi bir anayasa, iyi
bir siyasi sistem demek oldu
ğu kadar, geleneklere sahip, iyi yetişmiş, birikimli, deneyimli, kadrolarla cihazlanmış, ahenk içinde çalışan kurumlar demektir.
Anayasa; i
şleyen devletin, işleyen rejimin, işleyen ekonominin sadece bir aracıdır. Çağdaş bir devletin, çağdaş anayasası, çağdaş yasaları ve çağdaş kadroları olacaktır. Bütün bunların yanında, çağdaş bir topluma olan ihtiyaç, hiçbir şekilde
göz ardı edilemez. Demek istiyorum ki,   ne
 
kadar çağdaş kurallar, kavramlar ve kurumlara sahip olsanız da, toplumun
onları kabullenmesi, özümsenmesi, onlara sahip çıkması, bir
zarurettir.
·         Toplumun
geli
şmişliğini, demokratik hak ve sorumluluklara hassasiyetini, demokratik
kültüre sahipli
ğini “daha iyi bir yönetim” için şart görüyorum.
Temel hak ve hürriyetler ile, kamu düzeni arasındaki denge,
yönetebilirli
ğin önemli şartıdır. Devlet, topluma ve vatandaşa hizmet
için vardır.Tüm devlet organlarının ortak amacı, halkın huzur ve güvenli
ğini sağlamak, refahını artırmak, bütün bunları hürriyet içinde
yapmaktır.
·         Her
ülkede aranan; dirlik, düzenlik, huzur, sükun, birliktelik ve ahenktir. Evvela
budur.
Sonra;
-Refahtır,
-Kalkınmadır,
-Yücelmedir,
-Zenginleşmedir.
Birinci şart yerine gelmedikçe, ikincisi mümkün değildir.
Yani, bir ülke; istikrar içerisinde yönetilmedikçe, diğer hedeflerini sağlayamaz. Tabii ki aranan, demokratik istikrardır.
·         Siyaset,
halkla devlet arasındaki ba
ğ demektir. Halkın; siyaset, siyasetçi ve siyasetin kurumlarına
olan güveni ne kadar yüksek ise, siyaset o kadar iyi i
şler.
Siyaset i
şlemezse, demokratik devlet işlemez.
Halk siyasete ne kadar ilgi duyuyorsa ve bu ilgi yönetime ne kadar iyi intikal
edebiliyorsa, ülke idaresi o kadar ba
şarılı olacaktır.
·         Anayasanın,
devletin kurulu
şuyla ilgili bölümünü ele alırken, öncelikle siyasi
yapı üzerinde durulmasında yarar bulunmaktadır. Bu noktada temel mesele,
kuvvetler ayrılı
ğına işlerlik kazandırılmasıdır. Yasama organı, etkili denetim gücüne kavuşturulmalıdır.
Demokratik denetimin daha etkili bir hale getirilmesi ve yasama
faaliyetinin daha titiz bir incelemeye tabi tutulabilmesi için anayasal
deyimimiz çerçevesinde, 20 yıllık uygulaması olan Senato, yeniden ihdas
edilmelidir. Partilerin mali kaynakları ve siyaseti finansmanı saydamla
ştırılmalıdır. Devlet yönetimi menfaat, nema dağıtan bir yer olmaktan çıkartılmalıdır. Bunu sağlamanın yolu, devletin ekonomik ve ticari faaliyetin içinden
tümüyle çıkmasında geçmektedir.
·         Darbeler,
hangi ülkede yapılırsa yapılsın, hangi sebebe dayanırsa dayansın, siyasi ve
idari kadroları geni
ş ölçüde tahrip etmekte, ülkeyi deneyim ve  bilgiden
bir ölçüde mahrum bırakmaktadır. Seçilmi
ş parlamento
ve onun güvenoyuna dayanan hükûmetler, darbenin hedefi ise bu, demokratik kurumların,
halk   nezdinde   itibarını   a
şındırmakta   ve
bunların     gücünü
 
azaltmaktadır. Halkın, devlete, rejime, siyasete, siyasetçiye olan
güveni azalmaktadır. Ayrıca, siyasete giren silahlı kuvvetler, en kısa zamanda
şlalarına dönmezse, bir ülkenin en önemli kurumu, ani silahlı gücü
yıpranmakta ve kendi içinde bölünebilmektedir.
·         Evet, İslam dünyası vardır, 1,5 miyar insan vardır bu dünyada. Ama bu
dünya, b,r heterojen dünyadır. Ayrıca bu dünyanın ba
şka
dünyalara dü
şmanlığından söz edilemez. Yani Hıristiyan dünyasına düşman olduğundan söz edilemez. Hıristiyan dünyası da zaten heterojendir.
Nitekim büyük savaşlar, aslında İslam dünyasıyla Hıristiyan dünyası arasında değil, Hıristiyan olan memleketler arasında olagelmiştir. Büyük I. Dünya Savaşı da, II. Dünya Savaşı da o’dur. Yani mesele, Müslüman- Hıristiyan meselesi değil. Meseleyi o hale getirmek, bence çok yanlıştır.
Din meselesi, kolay bir mesele değildir.
Bilhassa bir Müslüman ülkede, bir laik devlete geçme hadisesi, fevkalade önemli
bir hadisedir. Çünkü 
İslam, dünyayı da, ahireti de tanzim etmiştir. Eğer siz, bunun dünya kısmını ben yapacağım,
ahireti kısmını sana bırakaca
ğım derseniz,
burada çok ince çizgiler vardır.
Şimdi, Pakistan’dan Fas’a kadar olan alanda 22 tane devlet var. Bu
devletlerin nüfusunun büyük kısmı Müslüman. Ve bunların gayri safi milli
hasılaları gelirlerinin toplamı, a
şağı yukarı 800 milyar dolar. Bu, 44 milyon nüfuslu İspanya’nınki kadar. Yani, 300 milyon nüfuslu bu Müslüman ülkelerin
hepsinin gelir seviyesi 800 milyar dolar ve burada cahillik, yoksulluk, i
şsizlik gibi önemli problemler var. Bu problemler devam ettiği sürece de, dünyanın bu terörden kurtulması mümkün değil.
AB İLE İLİŞKİLER
·         1856
Paris Kongresi’nde Osmanlı Devleti ilk defa Avrupa ülkesi sayılır. Avrupa
devletler sisteminin içinde Osmanlı Devleti var 1856’da. O tarihten itibaren
Türkiye Avrupa’da. Hatta o tarihten biraz da evvel, aslında 1800’lü yılların ba
şından itibaren Türkiye, Avrupa’ya çok ilgi duyuyor.
Aslına bakarsanız, Osmanlı donanmasının Çeşme önünde
yakılmasından itibaren Türkiye, “Bize ne
oluyor?” diyor. Çünkü Osmanlı’nın akil adamları bakıyor ki,
biz Avrupa’nın gerisinde kalmı
şız; teknolojide gerisinde kalmışız, bir çok şeylerde gerisinde kalmışız; bundan sonra 500 sene
oturdu
ğumuz Avrupa’yı kademe kademe terk edip, 1913’de Midye-Enez
Hattı’na gelece
ğiz. Yani 1800’lü yıllardan itibaren Türkiye’nin Avrupa’ya olan
ilgisi artıyor.
1868’de, bir Osmanlı büyükelçisi var Paris’te. Büyük bir sergi
yapılıyor. Eyfel Kulesi’nin yapıldı
ğı zaman… Bu
Osmanlı büyükelçisi bir rapor yazıyor ve diyor ki, “Bu sergide gördü
ğünüz her şey, serginin kapısındaki heykelden geliyor.” Serginin
kapısındaki heykel, bir hürriyet heykeli. “E
ğer bu
varsa, bu heykelin temsil etti
ği kavram varsa, bunlar
olabilir.” diyor 1868’de. Zaten ilk Kanuni Esasi’nin tarihi de 1876’dır.
·         Rahmetli
Celal Bayar, Yassıada Mahkemeleri sonrasında bir gün benim de dahil bulundu
ğum bir gruba, o dönemle ilgili anılarını anlattı. Yassıada’dan
giderken 20 idam mahkumunun bulundu
ğu, kendisi de dahil,
ellerinin kelepçeli oldu
ğu o idam botunda, “Fatih Bey, arkadaşlara
Avrupa Ortak Pazarı hakkındaki dü
şüncelerini
söyle.” demi
ştir. Yani ölmeye gidiyor.
Bunu şunun için söylüyorum; Büyük Atatürk’ten sonra gelen Türkiye
Cumhuriyeti’nin kurucuları ve yöneticilerinin hepsi, bu “Avrupa
Fikri”ne ba
ğlı kalmışlardır.
·         AB
fikri, bir co
ğrafya fikri değildir. Bir değerler fikridir, değerler manzumesidir ve isterseniz buna “Avrupa Değerler Manzumesi” demeyelim, “Uygarlığın değerleridir” diyelim. Bu nedir? Bu hürriyettir, adalettir, eşitliktir, kardeşliktir, beraberliktir, birliktir, zenginliktir, refahtır, barıştır. İşte budur Avrupa fikri. Bunu saymak kafi değil. Buna
inanmak, bunu hazmetmek ve bunu meydana getirmek lazımdır ve ondan sonraki
yıllar zarfında da Avrupa fikrine Türkiye Cumhuriyetleri’nin bütün hükûmetleri
ba
ğ kalmıştır.
“Evet, Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını siz Avrupa kanunlarından
aldınız ama, aradan bu kadar zaman geçti. Bu geçen zaman içerisinde çok 
şey değişti. Yeni kanunlar
manzumesi çıktı.” “Acquis” dedikleri müktesebat. “
Şunları bir alın.” diyor.
Benim kanaatimce, Türkiye hiçbir şey
yapmasa, Avrupa’dan hiçbir 
şey almasa,
bu “Acquis” denilen kanunlar mecmuasını alsa, bence modernli
ğe büyük adım atmış olur. Adam diyor ki, “İki sene
içerisinde verilmeyen karar, insan haklarına aykırıdır.” Bizim yargının ba
şında olanlar, “Altı senede bir karar
veriyoruz.” diyor. Artık bunun adaletlik yeri kalmıyor. Gelin,
bunları düzeltin, gelin, bu Türkiye’yi idare edin. Halkınız daha iyi
idareye namzettir, layıktır. Hâkimiyet, kayıtsız 
şartsız
milletin olacaktır. Bu devlet, bir anayasa devleti olacaktır; milletin hür
iradesiyle gerçekle
şen seçimlerle bir parlamento teşekkül
edecektir. Bu, parlamentonun güvenoyuna dayanan bir hükûmet olacaktır. Ve yerel
idareler, yerel halk tarafından seçilecektir. Yargı ba
ğımsız olacaktır. Yasama bağımsız olacaktır. Yürütme bağımsız olacaktır. Üç kuvvet olacaktır… Ve devletin
kurumları  olacaktır. Bu kurumlar da, Avrupaî kurumlar olacaktır. Din
ile devlet ayrılmı
ş olacaktır. Ve yalnız, devletin çerçeve olarak kuruluşu değil, bir de halkın yaşam tarzı da çağdaş olacaktır.
Türkiye, kendi durumunu, kendi kalkınmasını, kendi hayat tarzını,
kendi ya
şamını, kendi düşünce tarzını Avrupa’ya uydurabildiği
takdirde, zaten Avrupa’nın yapaca
ğı iş, bizi sadece kaydetmekten ibarettir. Onun için söylüyorum, biz
Avrupa’nın içine girdi
ğimiz zaman, Avrupalı olacak değiliz.
Avrupalı oldu
ğumuz zaman, Avrupa’nın içine gireceğiz.
Gelin, Avrupalı olmaya çalı
şalım.
Avrupalı olmak çok önemli bir olay.
 
·         1950’de
nüfusunun %78’si tarımla u
ğraşan bir Türkiye, bunu %35’e indirmiş…Ancak,
21 milyon nüfus ise, çıkmı
ş 70 milyona.. 70 milyon nüfusun  da %35’i çiftçi… Çiftçi, nâzik bir tâbirdir… Köylü,
bir “sosyal olay”dır. Çiftçi ise, ticarî olaydır. Ke
şke, bir
oraya varabilsek…Bunun için Avrupa olayına Türkiye sahip çıkıyor. Bunları
kazanmak için sahip çıkıyor.
·         İktidarın egemenliğimizden bu kadar taviz vermesi doğru
mu? 
Şimdi yeni bir dünya teşekkül ediyor, AB’nin
etrafında. Herkes egemenli
ğinden de, ulus devlet şeklinden de bir şeyler veriyor. Zaten bugün, BM’nin üyesi iseniz, NATO’nun üyesi
iseniz, Avrupa Konseyi’nin üyesi iseniz, birçok 
şeyi
vermi
şsiniz demektir. Yani hükümranlığınızdan
birçok 
şeyi bırakmışsınız demektir. Bugün, “bağımsızlık” kavramı değişmiştir. Bağımsızlık kavramının yerini, karşılıklı
dayanı
şma almıştır. Yalnız siz veriyor değilsiniz. Onun içine giren
herkes veriyor. Alman veriyorsa, 
İngiliz veriyorsa, Fransız
veriyorsa ben de verece
ğim. Onlar vermiyor da ben veriyorsam, o olmaz; o kapitülasyon olur.
Dikkat edilecek 
şey odur. Başkası ne kadar veriyorsa, ben de o kadar vereceğim, aksi halde “Burada işin
ne?” derler adama!
·         Avrupa’da
şünceler değişti. Acaba coğrafya Avrupa’sı mı olmalı Avrupa? Yani Avrupa
sınırları dahilinde bulunan devletler mi olmalı, yoksa Avrupa Birli
ği bir Hıristiyan Kulübü mü olmalı, yoksa bir değerler Avrupa’sı mı olmalı? Yani Avrupa’yı ,Avrupa
yapan de
ğerler, demokrasi gibi, insan hakları gibi yüksek değerlerin Avrupa’sı mı olmalı? O takdirde, coğrafya söz konusu olmayacaktır.
·         Avrupa
Birli
ği, şimdi 25 üyeli Avrupa Birliği oldu.
25 üyeli Avrupa Birli
ği sancılı… Ama ben yine bunları ihtiyaten söylüyorum;
Avrupa Birli
ği bu sancılarını falan giderecektir. Büyük ülkedir.
Mutlaka kendilerini yönetmek yolunu bulacaktır. Yalnız Avrupa’da en dü
şük adam başına milli gelir 3 bin dolar, en yüksek 35 bin dolar. Yani 10 misli
fark var arada. 3 bin dolar adam ba
şına milli geliri olan üye
ülkenin, 35 bin doları yakalayabilmesi için 56 sene lazım. Yani Avrupa da,
homojen bir Avrupa de
ğil. Ve her Avrupa’ya giren ertesi gün zengin falan değil. Yani zaman alacak bir şey. Ama
Avrupa, sadece zenginlik meselesi de
ğil, Avrupa bir yaşam tarzı.
·         Türkiye,
kendi sorunlarına çareyi dı
şarılarda aramamalıdır, kendi sorunlarına çareyi burada
aramalıdır. Tabii ki, kendi sorunlarına çare ararken, ba
şkalarından yararlanmak, işbirlikleri kurmak, karşılıklı menfaatlere dayalı dayanışmalar
içerisinde olmak ve dünyanın genel gidi
şatından önümüze
gelebilecek fırsatları  iyi kullanmak durumundadır.
·         Bu “AB
Olayı” nedir? AB Olayı, bir ça
ğdaşlık projesidir, bir uygarlık projesidir, bir barış projesidir. Bir ekonomik proje değildir,
bir siyasi projedir. Ekonomik proje vasfı, siyasi proje vasfından daha sonra
gelir. Bir siyasi projedir, bir barı
ş projesidir; hürriyet,
demokrasi, adalet ve beraberlik projesidir.
II. Dünya Savaşı sonrasında, Avrupa’yı gören var mı içinizde? Varsa
Avrupa’nın nasıl bir enkaz yı
ğını haline getirildiğini bilecektir. Aslında
AB’nin bir “Barı
ş Projesi”   olması,
Avrupa’nın   yeniden   bir   enkaz
haline   hiçbir     
şekilde
 
getirilmemesi amacıyladır. “Avrupa’da artık kavga olmamalı” fikri,
evvela, 1946’da Zürih Üniversitesi’nde konu
şan
Churchill’den geliyor. Churchill, 1945’te yapılan seçimde ba
şkan olma umudunu kaybettikten sonra, Avrupa ve  dünyada çeşitli şehirlerde konuşmalar yapıyordu. Zürih Üniversitesi’nde yaptığı konuşma şudur:
“Biz Avrupa Birleşik Devletleri’ni yaratmak mecburiyetindeyiz. Niçin bu kıtanın
halklarına daha geni
ş bir vatandaşlık verecek olan bir topluluk mevcut olmasın, bir Avrupa Topluluğu mevcut olmasın! Buna rıza gösterenleri ve muktedir
olanları bir araya getirmeliyiz.”

 

Aynı vurguyu 45 sene sonraki 1992 Kopenhag Kriterlerinde de
bulacaksınız: “Rıza gösterecek, muktedir olacak.”
Savaşı önlemenin yollarından bir tanesi, sınırları anlamsız
hale getirmektir.  Yani sınırlar anlamsız hale gelirse, o zaman sınır
kavgası olmaz, pazar kavgası olmaz.
Avrupa’da akil ve büyük adamlar var. Bunların düşündüğü şey, malların, hizmetlerin, sermayenin ve insanların serbest dolaşması…Eğer bu dört unsur serbest dolaşırsa,
sınırlar da önemini kaybeder ve kavga sebebi olmaktan çıkar. Dahiyane
bir fikir bu…
·(Türkiye’nin adaylığı konusunda) iki yaklaşım var. Bu yaklaşımlardan  birinin başını Giscard d’Estaing
çekiyor, üzüntüyle söyleyeyim ki… Giscard d’Estaing bugün Konvansiyon’un da ba
şıdır. Diyor ki:”AB, bir Hıristiyan Kulübüdür.” Zaten ona göre
demokrasi denilen olay, Hıristiyanlı
ğın tekâmülüdür. Halbuki
ikinci görü
ş, bu söylediğim görüş, Lüksemburg’a hâkim olmuştur. 1997’de. İkinci görüşse, “Avrupa ve Avrupalılık bir coğrafya,
din, ırk meselesi de
ğildir; bir insanlık değerleri
meselesidir. ‘Values de
ğerler…’ Bu değerleri benimseyen, özümseyen herkes Avrupalı olacaktır.”
·  Üç çeşit Avrupa ülkesi var:
Bunlardan bir tanesi, Avrupa Birli
ği’nin çekirdek ülkesinin
ye
ğenleri; bunlar Orta Avrupa ülkeleridir. Bir de kuzenleri var;
bunlar da Do
ğu Avrupa ülkeleridir. Türkiye, burada nerede? Newsweek
mecmuasının bundan bir süre önce yazdı
ğı bir
yazıda yaptı
ğı bir benzetmede, “orphan” diyor, yani yetim; Türkiye yetim
burada. Yalnız bu yetim, bu Avrupa olayının, Avrupa olayı te
şekkül etmeye daha başlarken, eteğinden yapışş.
Onun için “Türkiye Avrupalı mı, değil
mi?” diye bakıldı
ğı zaman, coğrafya bakımından Türkiye’nin büyük bir kısmı Avrupa’da değil, ama Türkiye bir Avrupa ülkesidir. Türkiye, zaten bugün
Avrupa ülkesi de
ğil; Türkiye, Osmanlı Devleti varken de bir Avrupa devletiydi.
Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’daki ve Orta Avrupa’daki nüfuzu ve sahası,
Anadolu’daki sahasından daha fazladır. 1913’e kadar, yani Balkan Sava
şı’yla Balkanlar’ı terk edip gelinceye kadar, Türkiye bir Avrupa
devletidir. Bugün de hâlâ Türkiye’nin Avrupa’da çok büyük etkisi ve
nüfuzu vardır.
 
·         Siyaset
bitmez, siyasette son yoktur; diplomasi de öyle ve siyasetçi yorulmamalıdır.
Olmadı mı; pe
şinden bir daha gitmelidir. Yalnız, siyasetçi, eğer başı dik değilse, itibar görmez. Yani “Arkadaş, eğer beni bu Avrupa Birliği’ne almazsanız,
ben ölürüm.” derse, itibar görmez. “Bu adam nasıl olsa
ölmeyece
ğine göre, daha çok bundan koparacağımız şey var.” Derler. Kolay kolay ölünür mü?
·  Bunların hepsi Hıristiyan; eğer bir Müslüman ülkeyi içlerine almazlarsa, halkı Müslüman
olan bir ülkeyi içlerine almazlarsa, o zaman 
İnsan
Hakları Beyannamesi’ne aykırı hareket ederler. Hani “Bunlar kiliseyle
siyaseti 200 sene evvel ayırdılar.” Diyorduk ya, demek ayırmamı
şlar, o çıkar. Nihayet, geçen sene bu 10 ülkeyi içine
alırken, bu kararları, bu deklarasyonları çıkaran adamların bir tek
sayfalık bir dokümanları var: “One Europe” ”Tek Avrupa.” Diyor ki, “Bu 28
devlet –Türkiye bunun içine dahil- Avrupa’yı te
şkil
eder, Birle
şmiş Avrupa yahut Avrupa Birliği’ni teşkil eder.” Bütün bunlardan sonra, dönüp bize “Ben sizi
almıyorum.” Diyebilir mi? “27 devletten müte
şekkil
bir devletler toplulu
ğu”, diyebilir mi? Derse, intihar eder, açık söylüyorum.
Bütün mesele, Türkiye’nin kendisini iyi savunmasıdır, iyi
anlatmasıdır. Yalnız, %3 nüfus artı
şıyla bunu yapamayız. Eğer Türkiye, 12 milyondan 70 milyona değil
de, 12 milyondan 40 milyona çıksaydı, bugün gelir seviyesi 10 bin dolardı. 375
milyonluk Avrupa, 300 milyona inmeye çalı
şıyor. 86
milyon Almanya 72 milyona inmeye çalı
şıyor.
·   Bana diyor ki Avrupalı dostlarımız, “Avrupa
halkı Türkiye’yi tanımıyor” Ben de diyorum ki, “375 milyon Avrupalı var, 375
milyon Avrupalı’ya gelip, biz 
şuyuz, biz buyuz diye
anlatmamız mümkün mü?” De
ğil.
“Avrupa’nın kalbini kazanın.” Diyorlar. Nasıl kazanalım? Bizim
gayretlerimiz yetmez. Biz gayret sarf ediyoruz, edece
ğiz
de… Avrupa’daki hükûmetlerin ve siyasetçilerin, aynen Chirac’ın son yaptı
ğı gibi, Brüksel’e gitmeden yaptığı gibi,
halkının önüne çıkıp demesi lazım ki, “Türkiye, bizim kurmak
istedi
ğimiz Avrupa barışı için, Avrupa uygarlığı için, Avrupa’daki
beraberlik için Türkiye bize kaçınılmaz 
şekilde
lazımdır. Yani Türkiye, Avrupa’nın ayrılmaz bir parçasıdır.” Halkına
demesi lazım ki, “Türkiye’siz bir Avrupa’yı dü
şünmek yanlıştır.” Buna Avrupa’nın da menfaati vardır, Fransa’nın da vardır,
Hollanda’nın da vardır, Belçika’nın da vardır, herkesin çıkıp bunu söylemesi
lazım.
·         Fıkra şöyle diyor: İmtihan var ,sınav var, Avrupa birliği’ne
girmek isteyenler sınava tabi tutuluyor. Bulgaristan sınava giriyor, ona
soruyorlar, “Atom bombası ne zaman atıldı?” “1945’te” diyor, “Tamam
geç.”diyor. 
İkincisi Romanya, Romanya geliyor, soruyorlar, “Atom
bombası nereye atıldı?” diyorlar, “Japonya’ya.”diyor, “Sen
de geçtin.” diyorlar. Türkiye’ye gelince, “Atom bombası atıldıktan
sonra ölenlerin adlarını, soyadlarını, do
ğum
yerleri ve mesleklerini söyleyin.” diyorlar.
·         Müzakereye
oturan tarafların birisi kazanan, birisi kaybeden de
ğil;
birisi yenen, birisi yenilen de
ğil. Müzakereye oturan taraflar, karşılıklı menfaatlerin
gere
ğ bir
 
uzlaşmayı, bir neticeyi, ama devamlılığı olabilecek
bir neticeyi sa
ğlamaya çalışıyorlar. Demek istiyorum ki, müzakereye oturduysanız, bunun hedefi,
ba
şarıya ulaştırmak olmalıdır. Yalnız, Türkiye’nin Avrupa Birliği’yle olan müzakeresini, yani yapacağı müzakereleri
ba
şarıya ulaştırmak, sadece Türkiye’nin görevi değildir.
Aynı zamanda Avrupa Birli
ği’nin de görevidir. Binaenaleyh bunların, yani masaya oturan
tarafların oyalama için masaya oturdu
ğunu, “Hele biraz zaman
geçsin, sonra ne olur, biz bunları bir yerde masanın ba
şında
bırakırız.” gibi bir niyetle bir tarafın olabilece
ğini, öbür
tarafın da “Ne yapalım, bunlar bizi almazlarsa almazlar, biz de 
İran’la, Suriye’yle  beraber oluruz.” demesini gayri ciddi
sayarım. Masaya bunu ba
şarıya ulaştırmak için oturursunuz ve söylediğim gibi,
masaya oturanların önemli görevi de budur.
·       Avrupa Birliği’ni bugün yönetenler, yarın yönetecek olanlar,
dünkü yöneticileri iyi dinleme durumundadırlar. Bu Avrupa Birli
ği’nin kurucularının hedefini iyi bilmek mecburiyetindedirler, bir
Jean Monnet’nin ne dedi
ğini iyi bilmek mecburiyetindedirler. Jean Monnet diyor ki, “Bu
bir Pazar projesi de
ğildir, bu bir Avrupa halklarını bir araya getirme
projesidir.” Avrupa halklarını nasıl bir araya
getirebilirsiniz; 
Şarlman’ın getirdiği gibi getirebilirsiniz, Roma’nın getirdiği gibi
getirebilirsiniz, bu yumruktur; yahut Hitler’in getirmek istedi
ği gibi getirirsiniz veya Napolyon’un istediği gibi
getirirsiniz, bu da yumruktur. Avrupa Birli
ği,
Avrupa halklarını kendi rızalarıyla bir araya getirmek ve bu rızanın
üzerine kurulu kendi kendilerini ileri götürme hareketini kendilerine
yaptırmak… bu muhte
şem bir fikir, bu muhteşem bir olay… İşte buna büyük devlet adamı İsmet İnönü, “İnsan dehasının en büyük eseri” diyecektir.
·       Diplomasi denilen
olay, bir büyük olaydır ve diplomaside “Bitti” yoktur. Her 
şey bittiği yerde başlar. Binaenaleyh öyle bir olayla karşı karşıyasınız ki şimdi, diplomasinin bütün imkanlarından, inceliklerinden, zenginliğinden, gücünden yararlanacaksınız. Öyleyse benim halkımdan
istedi
ğim şey, zaman zaman hepimizi heyecanlandıran birtakım meselelerle karşı karşıya kalacağız. Olabilecek ki bu müzakereler bir yerde kopacak, “Koptu,
canı cehenneme biz de yokuz öyleyse.” Yok, sabırla devam edeceksiniz.
·         Şimdi, burada bir şey vaz edelim. Türkiye
Cumhuriyeti Devleti, hiçbir ülkenin gücü ve kudretiyle ayakta
durmamaktadır. Neyle ayakta durmaktadır? Kuvvayi Milliye ruhundan aldı
ğı güçle, kendi milletinden aldığı güçle…İşte yine söylüyorum; Avrupa Birliği’ne
girelim. Ben onun kar
şısında değilim. Ben, 40 senedir bunu savunuyorum. Ama yine burada da
yapamayaca
ğımız şeyleri, Avrupa Birliği bizden istememeli.
·         Avrupa
Birli
ği’nin 25 tane üyesi oldu. Romanya’yla Bulgaristan’la beraber 27
olacak. Bunların 10 tanesini yeni aldı. Türkiye, demokrasi bakımından, ekonomi
bakımından, kalkınmı
şlık bakımından, her bakımdan AB’nin yeni aldığı 10 ülkenin hiçbirisinden geride değil. “Durun bakalım, daha sizin vaktiniz var.” diyorlar.
Ben 50 senedir Avrupa‘nın de
ğerlerini savunuyorum, Avrupa’yla beraberim ve bütün Soğuk Savaş sırasında, bugün içine aldığın ülkelerin
hepsi senin kar
şında idi, ben ise yanında…
 
Bir şey daha söylüyor, diyor ki, “Tamam, bu reformları iyi
yapıyorsunuz da, fakat biz bunun uygulamasına bakıyoruz.” diyor. Ba
şka ülkelere tarih verirken uygulamalara baktın mı? Uygulama
dedi
ğiniz hâdise, eğer istemiyorsanız, iyi niyetiniz yoksa, bin dereden su getirirsiniz.
AMERİKA, IRAK VE ORTADOĞU
·         Türkiye
ve Amerika özgür dünyanın iki ülkesi; ortak insani de
ğerleri
payla
şan iki değerli ortaktır. Birleşmiş Milletler, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı,  Batı Avrupa Birliği
kurucu üyeleridir. Türkiye ve Amerika, NATO müttefikidirler. Uyu
şturucuya, terörizme, kökten dinciliğe, ırk
ayrımcılı
ğına, fakirliğe karşı mücadelede ve karmaşık uluslar
arası meselelerde birlikte hareket etmi
şlerdir.
Her iki ülke de Türk-Amerikan münasebetlerinin kendilerine sa
ğladığı faydanın idraki içerisindedirler. İki ülke arasındaki bu ortaklık, ABD’deki herhangi
bir çıkar grubunun lobi faaliyetlerine ba
ğlı olmaksızın
geli
şen tek örnektir. Diğer etnik gruplarla karşılaştırıldığında Amerikan vatandaşı olan Türkler, etkisi
sınırlı olan, oldukça küçük bir topluluktur. Bu ittifakı destekleyen büyük
ekonomik çıkarlar da söz konusu de
ğildir. Bu ortaklığı, daha çok iki ülke arasında amaç birliği olduğunu kavrayan Türk ve Amerikan toplumlarının başarılı liderlerinin bilgeliğine ve
stratejik öngörüsüne borçluyuz.
Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki
ortaklık, sadece askeri ve güvenlik çerçevesinde kalmamı
ştır. Eşit önemdeki başka bir bağ “iki ülkenin de Batı Kulübü’ne ait olma
ruhudur.” Bu ruh; bazı ortak de
ğerleri
içine alır ki, bunlar; demokrasi, insan hakları ve özgürlükler, kanun
hakimiyeti, pazar ekonomisi ve laikliktir. Bunlar, aslında Atlantik’in iki
kıyısı arasında sa
ğlam bir köprü kuran temel esaslardır.
·         Amerika’nın
büyük sıkıntısı bugün terördür. Tabii, 
şöyle
büyük sıkıntısı terördür; bilhassa 
İkiz
Kuleler meselesi ve Pentagon’un tecavüze u
ğramasının,
sonra bunları yapanların, bilhassa Usame Bin Ladin’in bulunup
cezalandırılamaması, Afgan sınırında ba
şlanmış hareketin bugün hala sona erdirilememiş olması –NATO’ya
ra
ğmen-, Irak’ta kitle imha silahlarının bulunamamış olması ve Irak’a açılmış savaşın işgalle neticelenmesine rağmen, iç gerilla savaşına dönüşş olmasından dolayı meydana gelen durum, dünyanın
kafasını kurcalamı
ştır. Ve hem dünya, Amerika gibi bir devin bir seneyi aşan bir süre içerisinde vaad ettiğşekilde Irak’ta bir demokrasi kurma gibi ve Irak’ta sulhü, sükunu,
barı
şı tesis etme gibi ve Irak halkını zenginleştirme gibi iddialarından hemen hemen vazgeçerek, bunları Birleşmiş Milletler’e devredip işin
içinden çıkmayı ye
ğlemesi, şündürücüdür.
·         Amerika,
Irak’a özgürlük ve demokrasi getirdi mi? Amerika Irak’a kan getirdi, kavga
getirdi ve fitne getirdi, hepsi bu.
Şimdi Birleşik Amerika Devletleri buraya geldi. “Liberator” olarak
geldi. Burayı kurtaracaktı. Kurtaracaktı da ne
oldu? “Occupation” oldu. Yani i
şgalci oldu.
 
Kendisi de kullanmaya başladı işgalci tabirini. Ne zaman sen kendini işgalci
sayarsan, o bölgenin insanından da reaksiyon göreceksin. 
İşin içerisinden çıkamadı açıkça söyleyeyim. Ve, daha doğrusu bu savaşı yaptı, savaşı çabuk yaptı ama savaştan
sonra yapaca
ğı iş hakkında, anlaşılan elinde kafi plan yoktu. “Efendim, koskoca ülke
bu.” Koskoca ülke, ama i
şte ortaya koyduğu iş de belli.
Birleşik Amerika Devletleri, eğer buradan başarısız çıkarsa, yani başlangıçta
dünyaya ilan etti
ği hedeflere varılmadan buradan çıkarsa, sadece senelerce
sürecek bir itilafa meydan açaca
ğından ibaret değildir hadise…
Artık hiçbir toplumun ve devletin siyasi, ekonomik, insan hakları
gibi standartlarının kendisine göre olmayacaktır. Artık hiçbir devlet, “Ben
istedi
ğimi yaparım, kendi sorunlarımı istediğim
yollarla çözerim, bu kimseyi  ilgilendirmez.” diyemeyecektir.
Gelinen nokta, ulusal güvenli
ğin kolektif güvenlik anlaşmaları çerçevesinde sağlanması yönündedir.
Uluslararası toplumun, yaşanan anlaşmazlıklara müdahale etme sorumluluğunun
artık kabul gördü
ğünü ve bunun uluslar arası toplumun bir kazanımı olduğunu belirtmek istiyorum. Bununla birlikte, bu kazanımın –bazı fikir
adamları tarafından iddia edildi
ği gibi- otomatik müdahale
hakkına do
ğru bir gidişe neden olması, çözmek istediğinden çok
daha yeni problemler yarataca
ğına inanıyorum.
Bahsettiğim bu uluslar arası müdahalelere kuşkusuz
birçok ülke katılmı
ştır.  Ama bu müdahaleler, Amerika Birleşik
Devletleri’nin politik ve askeri  liderli
ğinde
yapılmı
ştır. Niçin? Ana neden, ABD’nin dünyadaki tek süper
güç olmasıdır. Bu durum, ABD’ye, nerede gerekli görünse müdahale hakkı
verir mi? Ku
şkusuz ki vermez. Böyle bir şey
olursa, böyle bir politika kendi diyalekti
ğini
yaratacak ve kar
şı bir ağırlığın ortaya çıkmasına neden olacaktır.
ABD, değişik görüşlerden meydana gelen heterojen ve komplike bir yapıdan oluşan demokratik bir ülkedir. ABD, zalimliği ahlaka
tercih ederse, kendi demokrasisini gömmek zorunda kalacaktır.
·         Irak
meselesi’nden ba
şlayacak olursak; Türkiye, sınırlarını, Lozan  Antlaşması’yla pekiştirmiş. Bu, Misak-ı Milli sınırlarıdır. Bu sınırlar, Lozan Antlaşması’yla dünyaca kabul edilmiş.
Yalnız, bunun açık kalan kısmı, Musul Vilayeti’nin sınırıdır. Bugün bizi sıkan
meselenin kökünde yatan bu sınır, Irak sınırıdır. E
ğer
Misak-ı Milli sınırı Lozan’da, Musul Vilayeti’ni de Türkiye’nin içine alacak 
şekilde tasdik edilmiş olsaydı, bu sorun gene olurdu ama, bizi ilgilendiren
kısmı böyle olmazdı. Zaten, bu uluslar arası meselelerde bir 
şeyi sonraya bırakıp çözemediniz mi; bu, zaman zaman ağrıyan diş gibi, sizin karşınıza gelecektir.
Ve tabii ki Musul Vilayeti’nin Türkiye sınırları dışında kalmış olmasının, Türkiye’nin ekonomisi bakımından da çok
büyük önemi olmu
ştur. Yalnız, bence ekonomisinden ötede, buradaki
halkın önemidir.
 
Hudut, petrole göre çizilmiştir. Onun için de,
bizi çok rahatsız eden bir huduttur, petrole göre çizilen bu
hudut… Çünkü petrolün bulundu
ğu
bölgeler Irak içerisinde kalmı
ş, bittiği yerde Türkiye sınırı başlamıştır. Ve bu hududu, İngiliz jeologları,
mühendisleri çizmi
ştir. 1926’da Ankara’da yapılan bir antlaşmayla
biz de bu hududu kabul etmek mecburiyetinde kalmı
şızdır. Çünkü devlette
her 
şeyi mükemmel yapmak mümkün değildir.
Bazı 
şeyler önünden kaçar gibidir. O günkü şartların elverdiği nispette başarılı olabilirsiniz.
Bugün bu toprakları biz ne hale getirdik? Bakın, biz bu toprakları
petrolümüz olmadan imar ve in
şa ettik. Yani sadece petrolle, sadece tabii zenginliklerle bir şey olmuyor.
·         Bu savaş sırasında, sadece NATO, Avrupa Birliği ve
Arap Birli
ği çatlamadı. Aynı zamanda, 50 senedir süregelen, Türk-Amerikan
münasebetleri de çatladı.
Türkiye, başlangıçta eğer deseydi ki; “Benim bu savaşla ilgim
olmaz; çünkü Irak, bizim kom
şumuzdur. Siz yarın
giderseniz, biz burada kalırız. Bizi, Arap dünyasıyla ve bu insanlarla kötü ki
şi etmeyin. Onun için, sizinle dostuz; dostuz ama, dostlar
birbirinden, yapamayaca
ğı şeyi istememelidir. Bizim yapamayacağımız şeyi istiyorsunuz.”

 

Türkiye, eğer böyle konuşmuş olsaydı, buna bir itiraz olmazdı. İtiraz olurdu, kırgınlık olurdu, ama “Başta böyle
dediler…” de olurdu.  “Olur, gelin, bunun  için Meclis’ten
tezkere geçirmemiz lazım, yani Tezkere-1’i geçirelim.” 
İşte bu Tezkere-1 de geçince, adamlar iyice ümitlendi. Sonra sıra
Tezkere-2’ye gelinceye kadar da, taraflar oturup meseleyi, müzakere etti. Neyi
müzakere etti? 
Şüphesiz, Irak harekâtını…
Devlet yönetiminde bulunan siyasi gücün sahipleri ve sözcüleri, “Eğer bu işin sonunda olacaksak, başında da olmamız
lazım.” Dediler. Yani, “Ba
şında olmazsak, sonunda da
olamayız.” Dediler. “Müdahale sonrası kurulacak masaya oturabilmek için i
şin içinde bulunmamız gerekir” beyanında  bulundular. Bütün
bunları, Tezkere-2’ye yazdılar. Sonra, Meclis’e gittiler, Meclis bunu reddetti.
Tezkere-2’deki olay, en doğrusuydu. Yani Türkiye,
Kuzey Irak’a Amerika ile beraber girmeliydi ve Türkiye yeniden kesinlikle
oradaki silahlı Kürt güçleriyle kar
şı karşıya kalmamalıydı.
Ben ki, 40 seneden fazla demokrasi kavgası yapmış bir adamım bir kere; demokrasi, yönetimsizlik değildir; demokrasi bir ülkeyi yönetememek değildir. Eğer demokrasi, yönetemez bir sistemin adı ise, yaşamaz, yaşatamazsanız. Halk, neticeye bakar. Halkın istemediği bir şey, tamam. Savaş istemiyor halk, tamam. Ama, ülkenizin milli
menfaatlerini, bu arada, bu ülkeyle beraber hareket etmekte görüp de,
veya 
şunlarla, bunlarla hareket etmekte görüp de, o tezkereyi parlamentoya
götürmeyin. Görüyorsanız, onu Meclis’ten geçirin.
 
“Efendim, biz diktatör değiliz.” Diyebilirsiniz.ama
kimse diktatör de
ğil. Bir siyasi partinin üyesi olmakla, bir Meclisin üyesi
olmak, ayrı ayrı 
şeyler. İnsanlar, bir siyasi partiye girdikten sonra, haklarının,
hürriyetlerinin bir kısmını, o siyasi partinin bir üyesi oldukları için terk
ederler. Yani, o zaman siyasi parti  dedi
ğimiz şey, darmadağınık bir olay olur. Hiçbir şey
yapamazsınız. Hangi zamanda neyi yapaca
ğını bilmeyen
bir hükûmet, o masanın etrafında neye karar verir? “Bir karar verelim de,
Meclise götürelim, bakalım meclis ne yapar…” diyemezsiniz.
Bir hükûmet olacak, arkasında 365 tane milletvekili olacak, bu
hükûmet bir karar getirecek, o 365 tane milletvekiliyle onu geçiremeyecek;
buna  demokrasi diyecek… Acaba ne zamandan beri hükûmetler
beceriksizliklerini demokrasi deyip geçi
ştirmeye çalışıyor?
Şimdi Amerika’ya, “Efendim, gelin hava
sahamızı kullanın.” diyoruz. O da diyor ki, “Hava
sahanızı kullanaca
ğım ama, sen Irak’a girme. Çünkü, peşmergeler
seni istemiyor…”

 

ABD akıllı ise, bugünlerin geçeceğini, başka günler geleceğini, başka günlerde de Türkiye gibi bir ülkenin yine dostluğundan yararlanabileceğini hesaba katar. Yani,
köprülerin tümünü atmasında bir yarar yoktur
·         Amerika,
Lozan Anala
şması’nı kabullenmemiştir. Çünkü, Lozan’ın
içerisinde iki devlet yok, Ermeni devleti yok. 
İşte
Amerika, bundan dolayı Lozan Antla
şması’nı kabul etmemiştir.
·         Amerika
taahhüdüne sadık kalmalı. Ne demi
ştir Amerika? “Biz
Saddam’ı öteleyece
ğiz.” E öteledi, yani indirdi, Irak’ı occupation,
istila etti, halbuki libere olması lazımdı, kurtarıcı olması lazımdı, kendisi
dahi kullanıyor; istilacı veyahut da i
şgalci tâbirini…
Onun için, şimdi Amerika bir çıkış yolu da arıyor; yani
son Times ve Newsweek’in ne
şriyatına bakarsanız “Where is the exit?” diyor,
yani “Çıkı
ş nerede, çıkış nerede?”

 

·         Bir
ülke razı olmadıktan sonra, o ülkeye demokrasiyi nasıl götüreceksiniz? Onu da
Hüsnü Mübarek, “Push button democracy” diyor, yani hani “Dü
ğmeye basıldığı zaman demokrasi çıksın.” diyor.
Hüsnü Mübarek, “Bu, kaosa kapı açmaktır.” diyor. Ama 
şimdi, Bütün Avrupa’da, dünyanın her tarafında bu olay tartışılıyor. Yani bu bölgeyi nasıl kalkınmamışlıktan
kurtaracaksınız,  buraya nasıl demokrasi getireceksiniz?
·         Birleşmiş Milletler’in nizamı alt üst olmuştur. Birleşmiş Milletler bundan sonra, yani “Burada tehdit var; bu
tehdit, tehlike haline gelmeden ben bunu bertaraf ediyorum.” diye kom
şusuna hücuma kalkan devlete, ne yapacaktır? Birleşmiş Milletler… 55 senelik bu kuruluş zaafa uğramıştır.
 
·         Şimdi federasyon yaparsa, federasyonu ırki esasa göre, etnik
esasa göre yapmayacaktır; çünkü bölünme olur. Irkı esasa göre
yapaca
ğı bölünme, 3-5 sene sonra bağımsızlık
taleplerine yol açar. Co
ğrafi esasa göre yapacağı federasyon ise, gene
de dikkat etmek lazım, yine kısa bir süre sonra aynen Balkanlar’da
Osmanlı Devleti’nin ba
şına geldiği gibi beyliklere, beyliklerden de bağımsız
devletlere gider mi? Çünkü Körfez’e baktı
ğımız
zaman, Körfez’de 5 tane emirlik var, ayrı ayrı ba
ğımsız
devletler. Yani Irak, niçin 3 tane, 4 tane ba
ğımsız
devlete bölünmesin diyebileceklerdir 5 sene sonra, 10 sene sonra.
·         Burada
evet Türkiye, mutlaka seyirci kalmamalıdır. Kendisi ça
ğrılsa
da, kendisinden bir talepte bulunulsa da, bulunulmasa da, Irak Türkiye’nin kom
şusudur ve burada olabilecek hâdiseler Türkiye’yi ilgilendirir.
Türkiye ilgisini devam ettirmelidir.
·         Eğer Kuzey Irak, -ki buna Musul Vilayeti diyoruz- Musul ve Kerkük,
Osmanlı Devleti’nin elindeydi, Misak-ı Milli hudutları içerisindeydi. Lozan
Anla
şması’yla Türkiye’nin sınırları içerisinde kalsaydı, bugün
Türkiye’nin bir endi
şesi olmazdı.
·         Herkes şunu iyi bilsin, burada yaşayan aşağı yukarı 3,5 milyon Kürt’ün barınmasını Türkiye sağlamıştır. Birbiriyle kavga etmesini Türkiye önlemiştir. Birbirini kırıp geçirmesini Türkiye önlemiştir. Ve bunların aç kalmamasını Türkiye önlemiştir. Senede, aşağı yukarı 300 ilâ 400 milyon dolar buraya Habur
kapısındaki petrol muamelesinden para girmesine Türkiye bir 
şey dememiştir. Ve ayrıca, Irak bunların üstüne geldiği zaman , 500 bin kişi bu hudutları geçerek Türkiye’ye gelmiş,
Türkiye bunları kucaklamı
ştır.
Sonra 1968’de buraya 60 bin peşmerge
geldi Türkiye’ye. Bu pe
şmergeleri, Türkiye iki sene kadar muhafaza etti. Ve gerek Talabani,
gerek Barzani, hatta Ankara’ya gelerek Ankara’ya danı
şşlardır. Şimdi ne oluyor?
·         Dostluklar
kar
şılıklı menfaatlere dayanır.
·         1 Mart
Tezkeresi’nin hâsıl etti
ği en büyük netice, Kuzey Irak’taki Kürt aşiretlerinin
Amerika’ya yardım etmeleridir. 
Şimdi Amerika’nın boynu eğiktir onlara karşı. Amerika’nın boynu, daha evvel Lozan meselesinde söylediğim  gibi, oradan dolayı da boynu eğiktir.
Daha sonra Amerika, Kuzey Irak’taki Kürt a
şiretlerini
Saddam’a kar
şı teşvik etmiş, isyan ettirmiş, onları korumamıştır. Bu sebepten de boynu eğiktir. Şimdi Türkiye’nin Kürt aşiretlerini aşarak Kuzey Irak’ta ve Irak’ta yeni şekillenmede
etkili olabilece
ğini sanmıyorum. Böyle bir fırsat vardı ve Türkiye bunu 1 Mart
Tezkeresi ile kaybetti. Ve bu sebeple de, Türkiye’nin Amerika ile beraber
Irak’ta yapabilece
ği bir çok şeyler, yapılamaz hale gelmiş. Oradaki Kürt aşiretleri Amerika’nın eline düşş değil, Amerika aşiretlerin eline şştür.
·         Taliban,
aslında Sovyetler Birli
ği’nin Afganistan’dan çıkarılması için Müslümanlığı esas almak suretiyle yetiştirilmiş bir savaş ekibidir ve Sovyetler Birliği’ni
Afganistan’dan  çıkardıktan  sonra,  Afganistan
idaresini ele  almı
ş bir gruptur
ve neticede “ye
şil kuşağın” parçalarından biridir. Yani Birleşik
Amerika Devletleri’nin dünya barı
şı için tertiplediği işlerden biridir.
·         Eğer Amerika kurtarıcı ise, kimi kurtaracaktır? Irak
halkını kurtaracaktır. Irak halkının, Amerika’nın kurtarıcı oldu
ğuna inanması lâzımdır. Irak halkı, Amerika’nın
kurtarıcı oldu
ğuna değil, işgalci olduğuna inanmıştır. Yalnız Irak halkı değil,
herkes Amerika’nın i
şgalci olduğuna inanmaktadır. Bir memleketi işgal
ederek kurtarıvermeye çalı
şıyorsunuz. Bir ülkede olabilecek en kötü iştir bu,
gerilla sava
şı.
Ne oluyor? 20. yüzyılın silahlarıyla, 21. yüzyılın meselesine çözüm
bulmaya çalı
şıyorsunuz. Yani muntazam ordu, terörün hakkından gelmekte büyük
sıkıntı çekiyor; bugün olan da o…Gerillanın hakkından gelmekte de muntazam
ordu büyük sıkıntı çekiyor. Daha evvel de bunlar görülmü
ş.
“Demokratik bir idare kuracağız” demek
o kadar kolay bir 
şey değil. Demokrasiyi ilan edebilirsiniz; o demokrasiyi taşıyacak organları ve taşıyacak halkı nereden
bulacaksınız, kolay bir i
ş mi?
·         “Freedom
House’un” demokrasi tasnifi var. Bu demokrasi tasnifinde, Türkiye, tam
demokrasi görünmüyor. A
şağı yukarı 55 tane Müslüman ülkenin içerisinde bir
tek ülke tam demokrasi görünüyor, o da Mali. Do
ğrusunu
isterseniz, bizim bunun içinde olmamamıza ben alındım. Zaten Müslüman ülkelerin
hiçbirisi demokrasi görünmüyor.
·         Yalnız şunu iyi bilmek lâzım: Ortadoğu’da
bilhassa 
İsrail-Arap, İsrail-Filistin mücadelesinde Amerika’nın daha çok İsrail’i tutmuş olması,  Araplar arasında ve Ortadoğu halkları arasında büyük bir nefrete ve düşmanlığa sebep olmuştur. Bu nefret ve düşmanlığı çok dikkate almak lâzım. Çünkü bu nefret  ve
şmanlıktan, fedailer doğuyor, yani intihar
bombacıları…Filistin’de 15 ya
şındaki çocuk, “Ne olmak istiyorsun?” diye sorulduğu zaman, “İntihar bombacısı olmak istiyorum.” diyor.
·         Bu
projeyi Amerika takip edecek mi? Amerika, demokrat bir ülke. Seçim olur. 11 ay
sonra seçim var. 11 ay sonra Amerika döner derse ki, “Canım, benim ne i
şim vardı Irak’ta, orada yüzlerce Amerikalı’yı öldürtmenin
mânâsı neydi, ne yaparlarsa yapsın, ben kendi sınırlarım içine çekiliyorum.”
Derse, o vahamettir. Yalnız kendileri için de
ğil,
dünya için vahamettir. Bizim için de vahamettir.
AVRASYA
·         Avrasya,
aslında bir kıtanın adıdır, bana göre. Bu kıta, bundan evvelki  zamanda
yok muydu? Yeni mi çıktı bu kıta? Evet, yeni çıktı. Yerküre üzerinde bu co
ğrafya vardı, ama bu coğrafyanın siyasi adı bu
de
ğildi. Bana göre Avrasya, Adriyatik Denizi’nden Çin Seddi’ne
kadar olan alandır. Ben öyle bakarım.
 
·         AB,
yeni güvenlik ortamında güvenilir bir oyuncu olmayı amaçlıyorsa, güvenlik ve
savunma politikasının, Türkiye gibi tamamen AB/NATO üyesi olmayan devletleri de
kapsayacak 
şekilde genişlemesi gerekir. Türkiye’yi tam üyelik için resmi bir aday olarak
ilan eden AB’nin tarihi kararı, Avrupa sınırlarının co
ğrafi ya
da kültürel farklılıklardan çok, mü
şterek değerlere göre belirlendiğini kanıtlamıştır. İlerlemekte olan süreç, sadece Türkiye için bir vaat değil, aynı zamanda AB’nin yeni bir yaklaşım
düzeyine ula
şması için de bir vaat olmuştur.
·         Türkiye,
dünyanın en kritik jeopolitik kav
şağında
bulunan bir ülke olarak çok yönlü, çok boyutlu bir politika
izlemek zorundadır. Türkiye’nin ABD, Rusya, Balkanlar, Orta Do
ğu, Avrasya, komşuları ve AB politikaları birbirinin alternatifi olamaz,
birbirini örtemez, birbirinin yerine geçemez. Bu politikaların her birinin
kendi içinde bir mantı
ğı, önemi ve ağırlığı vardır.
Türkiye, üç projesini birlikte yürütmelidir.
-Birincisi; kendi projesi “Türkiye Projesi”,
İkincisi “Avrupa Projesi”,
-Üçüncüsü de “Avrasya Projesi”.
·         Türkiye,
ş politikasını, AB ile sorun yaşadığında Avrasya’ya, ABD ile sorun yaşadığında AB’ne yönelerek değil, itibarlı, ahde vefalı,
sözüne güvenilir ve i
şbirliğine açık bir ülke olarak, tepkisel tutumlarla değil, gerçekçi bir zeminde  ve iyi tanımlanmış hedeflere yönelerek sürdürmelidir.
·         -Rusya
Federasyonu toparlanabilirse ve Çin, bugünkü tempo ile kalkınmasını
sürdürebilirse, Avrasya, Batı dünyası ile bu ülkeler arasında bir köprü
olacaktır. “
İpek Yolu”, bu köprünün adıdır. Avrupa ve Asya kıtalarında 30 veya 32
devletten müte
şekkil bir büyük ekonomik güç olarak, daha bugünden varlığını ispatlamış bir Avrupa birliği ile bu ülkelerin alışveriş içinde olmaması mümkün değildir.
·         Avrasya’nın
çe
şitli köşelerinde kalıcı bir barışın tesis
edilememi
ş olması, bu bölgenin ekonomik kalkınmasının ve işbirliğinin önündeki en önemli engeldir. Stratejilerimizi,
ihtilafların çözülmeyece
ğini varsayarak değil, çözüleceğini varsayarak ayarlamak lazımdır.
Tanıma ve tanıtmaya, öğrenme ve öğretmeye, gelmeye ve gitmeye, sevmeye ve sevdirmeye devam etmek
gerekiyor. 
İsmail Bey Gaspıralı, “Dilde, fikirde ve işte birlik!”sözüyle, bu büyük dünyayı bir arada tutmanın
reçetesini vermi
ştir.
·         Balkanlar’ı
Avrasya’nın bir parçası olarak görmeliyiz. Çünkü Balkanlar’da barı
ş olmazsa, Avrupa’da barış olmayacaktır.
Balkanlar’da geli
şme olmazsa, Avrupa’da gelişme olmayacaktır. Bu yüzden
Balkan bölgesinin Avrupa’nın bir parçası oldu
ğunu düşünüyorum. Avrupalıların da aynı şekilde
şündüğüne inanıyorum.
·         Bir çok
ki
şi, komünist rejimin sona ermesinden sonra yeni cumhuriyetler
kurulaca
ğını ve bu cumhuriyetlerin demokratik olacağını düşünüyorlardı. Fakat bir
noktayı gözden kaçırmı
şlardır. Demokrasi, yukarıdan empoze edilemez. Demokrasiye geçişte en önemli kurum, insandır. Halk, temsilcilerini özgürce
seçebilece
ğini bilmeli; çok partili sistemi bilmeli, çok partili
sistemi denemeli… Tek partili sistemi, bir günde çok partili sisteme
dönü
ştüremezsiniz. Bu imkansızdır. Komünist sistemin yönetiminde olan
birçok insan, 
şimdi bu yeni ülkelerin de yönetimlerindeler. Bir günde bir
sistemi de
ğiştiremeyeceğiniz gibi, bir günde eski bir komünist lideri de demokratik bir
lidere dönü
ştüremezsiniz.
·         İngiltere ve Rusya’nın bulundukları bir ülkeden ayrılırken, o ülkenin
halkını pi
şman etmek gibi resmi bir taktikleri vardır. Bu iki ülke, bir
bölgeden ayrıldıklarında, arkalarında her zaman olumsuz bir 
şeyler bırakmaktadırlar. Örneğin
Pakistan ve Hindistan’dan ayrıldıklarında arkalarında Ke
şmir  problemini bıraktılar. Orta Doğu’dan
ayrılırken, bir çatı
şmaya dönüşen İsrail Sorununu bıraktılar. Bunu dünyanın her yerinde görebilirsiniz.
Büyük güçler, bulundukları bir bölgeden ayrılırken, her zaman geride
sorunlar bırakırlar. Montenegro-Karaba
ğ’da Ermenistan ve
Azerbaycan arasında büyük sorunlar ya
şandı.
·         Bütün
dünyaya 100 yıl yetecek kadar bin milyar varil petrol bölgede bulunmaktadır. Bu
petrolün 66 milyar varili Orta Asya’da bulunmakta… 178 milyar varili Hazar
bölgesindedir. Türkmenistan’da ayrıca do
ğal gaz
rezervleri vardır. Do
ğal gaz ve petrolü değerlendiremezlerse, bütün
bu ülkeler fakir kalacaktır.
·         Bilindiği gibi siyaseti tarih ve coğrafya tayin eder. “Bağımsız Orta Asya” denildiği zaman,
bunun “Ba
ğımlı Orta Asya”dan “Bağımsız
Orta Asya”ya geçi
ş anlamını taşıdığı bellidir.
Ba
ğımsız Orta Asya’yı anlayabilmek için, bağımlı Orta Asya’nın şartlarını iyi
bilmek lazımdır
Siyasi ve ekonomik reformlara dışarıdan
yardım edilebilir. Ancak, bölgeye Batı’nın geçmi
şte yaptığı müdahaleler ve tarihi deneyimleri, bölgedeki insanlarda
Batı’ya kar
şı bir güven boşluğu yaratmıştır. Bölgeye yönelik uluslar
arası çabaların, “Batı tarafından Batı için dizayn edilmi
ş büyük düzen” şeklinde seslendirilmesi, bu
riski ta
şımaya yardım etmektedir. “Daha Geniş Ortadoğu” projesi dile getirildiğinde, bu
güvensizlik görülmü
ştür. Ve hala bir bakıma şüphe ile
bakılmaktadır. Bunun ardındaki sebepleri anlamamız gerekir.
·         Bölgedeki
hükûmetler, eninde sonunda istikrarın bedelinin artık demokrasinin kısıtlanması
olmadı
ğı gerçeği ile karşılaşacaktır. Bölgedeki halkın ve hükûmetlerin yapmaları gereken şey, bu yanlışı değiştirmek ve demokrasi ile istikrarı bağdaştırmak için kendi yollarını anlaşarak
bulmaları olacaktır.
·         Türkiye’deki
siyasi partilerin hepsi bilir ki, sadece seçmenlerin dini ba
ğlılıklarına
ya da ideolojik e
ğilimlerine bağlı siyaset olmaz. Siyaset iyi yönetim ve hizmet demektir.
Aksini dü
şünenler sanık başında derslerini alırlar.
·         11
Eylül saldırıları, Afganistan ve son olarak Irak sava
şı,
dramatik biçimde bölgenin stratejik önemini artırmı
ştır. Avrasya’daki süreç, küresel güvenlik  için
 
daha belirgin bir hale gelmiştir.
Buna ek olarak, Avrasya’nın küresel refah için büyük potansiyel ta
şıdığına ve Türkiye’nin güvenlik ve ekonomik iyiliği için anahtar konumda olduğuna inancım tamdır.
Ancak, Afganistan’daki savaştan sona ortaya çıkan
ani riskler konusunda uyarıda bulunmak isterim. Öncelikle
bölge ülkelerinin, 
şimdi özellikle ABD’den  olmak  üzere uluslar
arası toplumdan daha fazla fon beklentisi olmasıdır. E
ğer bu maddi yardım isteği karşılanmazsa, bu beklenti, hayal kırıklığı ve
yabancıla
şmayla sonuçlanabilir.İkinci risk ise şudur: Uyuşturucu ve silah ticareti rotası, Afganistan’dan Orta Asya’ya
kayabilir. Aslında bu riski i
şaret eden raporlardan haberdarız. En önemlisi de bölgede tekrar
ortaya çıkan terörist olayların ciddi bir tehdit olu
şturmasıdır.
KIBRIS
·         De
Gaulle, 1967’te Türkiye’yi ziyaret etti. O zaman, daha Kıbrıs meselesi bu 
şekilde değildi. Birtakım sıkıntılar vardı ama, ne güneydeki Türkler
kuzeye, ne kuzeydeki Rumlar güneye gitmi
şti.
Resmi ziyaretçimizdi, ben de Ba
şbakandım.
Kendisine sordum:”General, bu Kıbrıs nasıl hallolur?” dedim. Bir kağıt kalem alıp Kıbrıs haritası çizdi, ortasına bir
hat çekti. “Üstüne Türkler gelir, altına da Rumlar gelir,
ayrı ayrı ya
şarlar, başka çözüm yoktur.”dedi. 1975’te tam onun dediği oldu. Aradan 28 sene geçti, biz hala Kıbrıs’ı nasıl çözeceğiz, diye uğraşıyoruz.
Şimdi ne oluyor? Kıbrıs’ta kan dökülmesini başlatan
Rumlar, o gün kanı  dökülen azınlık durumunda olan Türkler,
hiç korumasız, terinden, yurdundan, evinden, ba
ğından,
bahçesinden olan Türkler, peri
şan olan, sefil olan, gidecek yer arayan korumasız Türkler ve suçlu
Türkler; olur mu böyle 
şey? Suçlu onlar. Nasıl suçlu?
Eğer Bosna Hersek’te halk ayrılsaydı, yani Sırplar bir tarafta, Boşnaklar bir tarafta, Hırvatlar bir tarafta olsaydı, bu kan
dökülmezdi. E
ğer 1974’ten bu yana geçen aşağı yukarı 28
sene zarfında, Kıbrıs’ta bir damla kan dökülmemi
şse,
bunun sebebi Birle
şmiş Milletler değildir. Bunun sebebi Türk Silahlı Kuvvetleri ve ikincisi de
Kıbrıs’ın Güney ve Kuzey olarak ayrılmı
ş olmasıdır.
Rumlar güneyde yaşasınlar, de facto durum bu, Türkler de kuzeyde yaşasın.
·         Kıbrıs’ın
ne i
şi var Avrupa’da? Avrupa toprağı mı,
vazgeçilmez bir ekonomiye sahip, vazgeçilmez bir stratejik mevkiye mi sahip,
vazgeçilmez bir siyasi güce mi sahip? Ne i
şi var
Kıbrıs’ın Avrupa’da? Hata burada i
şte. Hiç kimse buna
cevap vermez.
Peki, bunları içine alıyorsunuz; bunlara desenize ki, “Gidin, Kuzey
Kıbrıs’taki Türk  Cumhuriyeti’yle  olan  meselelerinizi
çözün,  ondan  sonra  gelin.” Hayır,
 
İster çöz, ister çözme, seni içime aldım.” Gel de ondan sonra Kıbrıs
Meselesini çöz… Nasıl çözeceksiniz  Kıbrıs Meselesini?
“Efendim, ek protokol yaptınız, bu ek protokolü Meclisinizden
geçirin, geçirmezseniz ben de bu müzakerelere ara veririm.” diye tehditlere
falan da Türkiye zaman zaman tabi tutulmaz; çünkü bunlar yapıldı
ğı takdirde, bu kadar büyük bir proje, Türk kamuoyunda destek
kaybedecektir. Bu deste
ğe, Türkiye’nin ihtiyacı var, Avrupa’nın da ihtiyacı var.
Bir Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuş. Bu
Kıbrıs Cumhuriyeti, Birle
şmiş Milletler’e kaydolmuş, bu Kıbrıs Cumhuriyeti’ni
kuran anla
şmalar var. Londra-Zürih Anlaşmaları Birleşmiş Milletler’e kayıtlıdır, bu anlaşmalar
geçerlidir. Bu anla
şmalara göre, Türkiye’nin ve Yunanistan’ın üye olmadığı bir yere Kıbrıs üye olamaz. Ne hakkın var, bu uluslar
arası antla
şmaları çiğneyerek, Güney Kıbrıs’ı içine almaya?..
Edirne, ne kadar Türkiye Cumhuriyeti birliği
içerisinde, Türkiye Cumhuriyeti’ni ilgilendiriyorsa, Hakkari de ne kadar
ilgilendiriyorsa, Mu
ğla ne kadar ilgilendiriyorsa, Artvin ne kadar ilgilendiriyorsa,
Kıbrıs da, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni o kadar ilgilendirir.
Şimdi, gelelim Avrupa’ya… Avrupa diyor ki; “Eğer bir anlaşmaya varmazsanız, sizi işgalci ilan ederiz.” Et
be!.. Zaten etmedi
ğin bir o kalmıştı. Et de, seni bir defa daha ne olduğunu
görelim. Sen hiç adalet, hak, hukuk tanımaz mısın?
Diyorlar ki, “Efendim, burası Avrupa toprağı oluyor,
siz de Avrupa topra
ğında oturuyorsunuz.” Ne zamandan beri Avrupa toprağı oluyor? Orası, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin toprağı.Yani sen, hududu olmayan bir devleti alıyorsun, o zaman
bu çizgiyi kabul edeceksin.
Avrupa Birliği’nin yaptığı, doğrudan doğruya bir tazyiktir. Eğer Kıbrıs meselesi
halledilmezse, Türkiye’nin Avrupa Birli
ği
meselesi de halledilmez.
·         1963
Aralık ayından 1964 Mart’ına kadar geçen kısa dönem zarfında Kıbrıs’ta bir
etnik temizlik, yani bir ırk tasfiyesi cihetine gidilmi
ştir.
Kıbrıs’ta ya
şayan Rumlar, Kıbrıs’taki Türkleri kökünden söküp atmak, yaşadıkları topraklardan atmak ve bunu katliam ile neticelendirmek
gibi plânlara sahiptirler ve bu ba
şlamıştır.
Neticede Türklerin ve Rumların kurdukları Kıbrıs Devleti,
Londra-Zürih Antla
şmaları ile kurulmuş olan devlet, Makarios
tarafından yıkılmı
ş ve o anlaşmalar geçersiz ilân edilmiştir. Bu, 964’ün başı…

 

Fakat üzülerek söyleyeyim ki, BM o dönemde, 4 Mart 1964 tarihli bir
karar almı
ş ve Rum Kesimi’ni, bütün Ada’nın devleti saymışlardır. Bugünkü sıkıntılarımızın kökünden yatan önemli
olaylardan biri de budur.
Ve nasıl oluyor da AB, Kıbrıs Rum Kesimi’ni içine almaya kalkıyor.
Çünkü AB, BM’nin  o  kararına  dayanarak,  de
facto  durumu  bir  kenara
bırakıp, yani Kıbrıs’ta 20 seneyi a
şan bir
süredir KKTC vardır- ve Kıbrıs’ta a
şağı yukarı 1965’ten
itibaren Kıbrıs ikiye bölünmü
ştür, bunu bir kenara bırakıp- ve bunu Kıbrıs’ta
varsaydıkları devletin, Kıbrıs Devletine kar
şı isyan
etmi
ş ve onun otoritesini tanımayan insanlar sayıp, bunu
görmezlikten gelmeleridir.
EKONOMİ
·         Aman bu
ödemeler dengesi denen 
şeye dikkat edin. Ödemeler dengesi, bence bir ülkenin bağımsızlığı kadar önemlidir. Yani almayın, satmayın demiyorum. Yanlış anlaşılmasın, almayın satmayın dersem, pazar ekonomisini inkar ederim.
Pazar ekonomisinin birinci sınıf taraftarıyım. Ama dikkat edin, yani çar
şınızda pazarınızda Çin-i Maçin’den, Latin Amerika’ya kadar her
mal bulunması iyi; iyi de, yarı para bitti deyip en hayati
mallarınızın bulunmaması kötü. Onun içindir ki ne yapacaksınız? 
İrlanda misaline geliyorum. Sanayileşmeyi
artıracaksınız beyler…

 

·         Korkmayın
sermayeden; yabancı sermayeden falan korkmayın. Siz de gidiyorsunuz ba
şka yere, Türkiye’nin insanları da gidiyor. Bulgaristan’da,
Romanya’da, ba
şka yerlerde, Polonya’da sanayi kuran arkadaşlarımız
var; bu ne kadar güzel bir 
şey.
·         Şimdi burada diyorlar ki, bu Yatırım Danışma
Konseyi, idari ve bürokratik engelleri kaldırın, yapamazsanız ba
şka türlü. Bu idari ve bürokratik engelleri niye kaldıramıyorsunuz?
Kaldıramıyorsunuz, çünkü henüz, benim siyasetçim de, benim medyam da,
benim bürokrasim de devletçilikten kurtulmamı
ş, bir;
ikincisi henüz ben servet dostu de
ğilim.
·         Bir şeyi yapacaksanız, bir şeyi ondurun. Yani eliniz değince yeşersin. Şimdi, Türkiye üniversiteleri mezun veriyor. 300 bin mezun bu
sene. 20 bin mezunla ba
şladım ben; 300 bin mezun…Bu çocukları okutmayalım mı?
Okutalım. Okutuyorsak, bunlara i
ş bulalım. Çünkü aslında
okumu
ş adamın işsizliği kadar, bir ülkenin içini bozan bir şey yoktur.
Gelin, bu ülkenin hem okumuş, hem okumamış insanını işsiz bırakmayalım, ama okumuş dam, dünyanın her tarafında da budur, okumuş adamın gayrımemnunluğu ve inkisara düşş olması, kötümserliğe düşş olması, tamiri çok güç bir olaydır.
Hadise şu: %5 kalkınma hızını sağlayan bizim gibi
bir ülke, senede 500 ile 600 bin ki
şiye iş çıkarır. Hesap bu… Buradaki sıkıntı, 500 ile 600 bin kişiyi aşan iş talebidir. Bugün dünyanın en önemli meselesi rekabettir.
Ve zaten  AB’ne girelim girmeyelim, bizim için öncelik, dünyadaki rekabete
dayanabilmemizdir, küreselle
şme dediğimiz olayı göğüsleyebilmemizdedir.
·         Bugün
hiçbir ülkenin, Gümrük Birli
ği Duvarları arkasında ilerlemeyen ekonomiyi sübvanse etmeye
gücü yetmez. O zaman bugün alınacak ders ve AB’ne girelim derken bizim göz
önünde tutmamız gereken en önemli mesele, sanayimizde, tarımımızda,
her 
şeyimizde, mutlaka küreselleşmeye dayanacak şekilde modernleşmeyi ve rekabet gücünü muhafaza etmemiz gerektiğidir.
·         “Ödemeler
dengesi” denen bir olay var. Türkiye, ödemeler dengesindeki  açı
ğını taşınabilir bir duruma getirmeye mecburdur. Bunu başaramadığımız takdirde, siyasi para almaktan, sıcak para almaktan kendimizi kurtaramayız.
·         Ekonomi,
aslında faydayı aramaktır. Bu, birinci 
şartıdır.
Kimin için fayda ise, i
şin siyasi kısmıdır. Yalnız eğer
birinci kısmı ve ikinci kısmı arasında irtibat yoksa, o zaman da ba
şarılı olmanız mümkün değildir.
Yani faydayı ararken, eninde sonunda bu faydanın hedefinin insan oldu
ğu unutulmayacaktır. Faydayı ararken, insanı mutlu yapmak, insanı
yoksulluktan, çaresizlikten, sefaletten kurtarmak, insanı dünyaya geldi
ğine sevindirmek için fayda aranacaktır.
Faydayı aramanın bir tek yolu vardır. Elinizdeki kaynakları en
iyi 
şekilde kullanmaktır…Önceliği
verirken, üç soruya do
ğru cevap vermek lazım.
Bunlardan bir tanesi:”Bu i
şi niçin yapıyorsunuz?” Why do you do it at all? İkincisi:”Niçin şimdi yapıyorsunuz?” Why do it now? Üçüncüsü:”Niçin böyle
yapıyorsunuz?” Why do it this way?
Bu üç suale iyi cevap veriyorsanız, ekonomiyi öğrenmiş sayılırsınız. Daha doğrusu, zihniniz
bu üç suale cevap aramayı ö
ğrenmişse, ekonomiyi öğrenmiş sayılırsınız.
Faydayı nasıl hesaplayacaksınız? Yapacağınız her
i
şte faydanın hesaplanmasında iki faktör vardır; bunlardan bir tanesi
direkt faydadır. Yani “tangible” dedi
ğimiz faydadır. Eğer şu işi yaparsam, bundan şu kadar hasılat çıkar,
bunun 
şu kadarı kar olur. Ve ikincisi “intangible”, yani endirekt
faydadır, hesabı yapılamayan faydadır.
Aslında “tangible” faydalar, yani direkt faydalar, “intangible”
faydaları, hesabı yapılamayan faydaları yaratmak içindir. Bu benim nazariyem!..
Yani e
ğer yaptığınız iş, birtakım intangible faydaları, hesaplanamayan,
hesabı çözülemeyen, rakamlara dökülemeyen faydaları yaratmıyorsa, o i
şin “cost/benefit ratio” dediğimiz,
yani maliyetiyle getirdi
ği faydanın oranı düşük olabilir.
İşte bu hesaplanamayan faydayı tahmin edebilme, o boyutu tahmin
edebilme, bir tecrübe i
şidir.
·         Aslında
dünya kuruldu
ğundan beri insanoğlu, bir kaşığın peşinden gider. Yani ansından doğduğu zaman çıplak doğar, istediğşey ekmektir, yani süttür evvela… Büyüdükçe ekmeğe kayar, giyinmek ister, daha sonra soğuktan
kurtulmak için barınmak ister, i
ş ister ve insanoğlunun en önemli ihtiyaçları; barınmaktır, giyinmektir,
doymaktır ve kendi kendisini korumaktır.
Hayatını idame ettirme olayında medeniyetlere bakılırsa, hangi
medeniyet bunu   daha   iyi   yapmı
şsa,   onlar   parlak
medeniyetlerdir.   Hangi  toplum yapamamı
şsa, onlar kısa zaman içerisinde gelip geçen, tarihte ismi bile
anılmayan medeniyetlerdir.
Yani refah olmazsa, bir yerde barış da
olmaz, Yani 
şunu demek istiyoruz; yani toplumlar açsa, yoksulsa, fukaralığın çok büyük tehdidi altındaysa, o toplumda refah olmaz.
Öyleyse en önemli 
şeyden birisi, o toplumun refahını sağlamaktır.
Evvela barı
şı sağlayacaksın, mutluluk da ondan gelecektir.
1978’de Komünist Partisi’nin toplantısında yeni seçilmiş bulunan Çin  lideri Deng, -ki
bu, “CüceDeng” diye de anılır-kürsüye gelip 
şunu söylemiştir: “İdeoloji devri kapanmıştır, moderniyete gideceğiz, çağdaşğa gideceğiz. Çağdaşğa giderken pragmatizm esastır. Aklı kullanacağız. İdeolojik kalıpları  bir kenara bırakıyoruz. Aklı kullanacağız ve çağdaşğa gideceğiz.” Ve bunu şöyle söylemektedir:
“Kedinin beyaz olması veya siyah olması önemli değildir. Kedinin önemli olan tarafı, fareyi yakalamasıdır. Eğer kedi fareyi yakalıyorsa, beyazmış,
siyahmı
ş, bakılmaksızın iyi kedidir o.”

 

·         50 sene
bu devletin hizmetinde bulunan birisi olarak, bu devletin en önemli meselesi
bence ikidir. Bunlardan birisi, ödemeler dengesidir. Zaten 
İmparatorluğun çöküşünde de, “Düyun-u Umumiye” dediğimiz
olay odur.  Döviz kazanmayan bir ekonominiz varsa, Düyun-u Umumiye
kaçınılmazdır. Düyun-u Umumiye’yi reddetmekle i
şin
içinden çıkamazsınız. Döviz kazanacaksınız. Döviz kazanma…
Borç…Efendim borç, tabii ben desem ki, borç yiğidin kamçısıdır, “Demirel bunu daha evvel de söylemişti, o yüzden borca girdik.” der çıkarlar. “Yani
canım, biz size borca girin dediysek, ödeyemeyece
ğiniz
kadarına girin demedik ki…” desek, kimse dinlemez.
Kendi kaynaklarınız bu ülkeyi kalkındırmaya yetmez. Eğer 20 senede yapacağınız işi 100 senede yapacaksanız, buna tahammülünüz yok, çatlarsınız.
Ve ödeyebileceğiniz kadar borç…
enflasyonu %5’in altına düşürün, büyümeyi
%5’in üstünde ve civarında tutun, borçlanmayı GSMH’nın
%60’ı civarında tutun, Avrupa sizi yanına alır. Bunları yapmadan
Avrupa’ya girmek istiyorsanız, o, 
şuna
benzer:
Burada büyük bir ziyafet veriliyor, resmi kabul var, kıyafet
mecburiyeti var, herkes frakla smokinle gelecek diye. Kapıya birisi geliyor,
burası demokrat bir ülke, ben kılık-kıyafet falan tanımam, ben böyle gelece
ğim işte, yani kot pantolonlu, açık yakalı bir şeyle, böyle geleceğim. Almazlar… Yani, mühim olan mesele, bizim kendi
kendimize çeki düzen vermemizdir.
·         Henüz
Türkiye, demokrasi, insan hakları ve piyasa ekonomisi olayını anlamadı. Hâlâ
biz, yarı devletçiyiz. Bugün devlet, en kötü yatırımcı, en kötü i
şletmecidir. Öyleyse bugün ülkenin her bir bireyinin
becerisinden istifade edeceksiniz. Ki
şinin girişimciliğinden, yaratıcılığından istifade edeceksiniz. O teşvik ister.
 
·         Şimdi bakın, teşvik verilen iller var, 36 il. Ben teşvik
verilmesine kar
şı değilim; yalnız, 6 ile birden teşvik
veremezsiniz. Gücünüz yetmez. Nitekim zaten 16’sına hiç gelen giden yok.
Ben ilgililere vaktiyle tavsiye ettim; dedim ki, “,Sekiz tane il seçin,
bunlar hakikaten çok fakr-u zaruret içinde olan yerler olsun. Buraları bir
aya
ğa kaldırın.”
·         Türkiye
çok önemli bir kalkınma hamlesini bir yere getirmi
ştir.
Adam ba
şına 50 dolar gelir seviyesindeki 10-12 milyon nüfuslu Türkiye’den
adam ba
şına 7 bin dolar gelir seviyeli 70 milyonluk Türkiye’ye gelmişsiniz. “Efendim, 7 bin dolar az…” Ben de az olduğunu biliyorum, bu kadar yapabilmişiz. Bu
co
ğrafyada –herkese birden söylüyorum- barınmanın kolay olduğunu mu zannediyorsunuz, kolay olduğunu kim
zannediyor? Savunma masrafları olmayan bir ülkeyi verin de, ben size
Türkiye’yi nereye çıkaraca
ğımızı söyleyeyim.
EĞİTİM, BİLİM VE TEKNOLOJİ
·         Milletler,
bilim ve teknoloji ithal eden, bilim ve teknoloji üreten, bilim ve teknoloji dı
şında kalan ülkeler olarak üçe ayrılıyor. Biz, bilim ve
teknoloji üreten bir ülke olmak istiyoruz. Hedef budur. Bilime
dayanmayan teknolojiyi ileriye götürmek mümkün de
ğildir.
Teknoloji alan ülkeler, teknoloji kolonileridir; yani
teknoloji üretip, satan ülkelerin kolonisidir,
müstemlekesidir; öyleyse, benim ülkem bu duruma 
şmemeli.
·         Bence,
Galile’nin insanlı
ğa yaptığı en büyük hizmetlerden birisi, “İncil,
bize dinimizi ö
ğretir, ama fizik öğretmez. Fizik öğrenmek istiyorsanız gözlem yapacaksınız, deney yapacaksınız, din
kitaplarından ahiretle, ahirette ne olaca
ğını öğrenirsiniz, erdemli yaşamın yollarını öğrenirsiniz. Ama dünyayı ve fiziği öğrenemezsiniz.” şeklindeki sözleridir. Galile, fevkalade dindar bir adamdır. İki kızı da manastırdadır. O diyor ki, “Din kitaplarında,
fizi
ği aramayın.”

 

·         Araştırma, deney, gözetleme gibi unsurlar bir araya gelmiş, insanlık aklın kuralarıyla düşünerek,
ta
şınarak, aklı kullanarak, aydınlık yolunu bulmuştur. Aydınlanma dönemi bunun neticesidir ve dinle devletin
ayrılması olayları da budur. Bilim hürriyet ister, bilim hür dü
şünce için mutlaka cesaret ister ve mutlaka desteklenmek ister.
Bunları yapabilmek için ortam ister.
Onun indir ki, Avrupa uzunca bir süre büyük kavgaların içinde olmuştur. Mücadele, aslında din ile devlet mücadelesinden ibaret değildir, bir zihniyet meselesidir. Bir toplum, kendi kendisini hangi
istikamete götürecektir? Mistisizme mi dalacaktır, hurafelere mi dalacaktır,
yoksa aklın gere
ğini mi yapacaktır
 
·         Türkiye,
sadece teknoloji ithal eden bir ülke olma devam etmekten de kurtulmaya
mecburdur. Teknoloji ithal etmeye devam edeceksek, teknoloji kolonisi oluruz.
Öyleyse ara
ştırma geliştirmeye çok büyük önem vermeliyiz.
·         Türkiye’de
sanayiyle üniversiteler arasındaki i
şbirliği mevcut haliyle iyi değil, yeterli de değil. Türkiye bunları geliştirecek. Yepyeni
teknokentler kuruluyor. Geli
şmiş ülkeler ne yapmışsa, biz onları yapacağız. Yani Türk sanayinin, teknolojideki değişimi mutlaka çok yakından takip etmesi ve hayata geçirmesi
lazım. Bugün bir yerden teknolojik patent alıp, 
şu veya
bu biçimde dünyanın parasını vererek yaptı
ğımız üretim
yerine, kendi patentlerimizi meydana getirmemiz gerekiyor. Bu milliyetçi bir
duygu de
ğildir; bu, doğrudan doğruya hesap işidir.
·         Bugünkü
dünya 
şartlarında, bugünkü rekabet ortamında,
bugünkü küreselle
şme ortamında, bugünkü teknolojik ortamda, Türkiye eğer önümüzdeki on seneyi, bunun altını çize çize
söylüyorum- bu uygarlık seviyesine yeti
şmede
zayi ederse, aynen buharı, aynen elektri
ği
kaçırdı
ğımız gibi, bu treni kaçırırız.
·         Önümüzdeki
yüzyılda e
ğitim sistemimizin temel amacı, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının dünyanın neresinde olursa olsun, becerileriyle ve
donanımlarıyla, ça
ğdaşlarıyla rekabet edebilecek güce kavuşturulmaları olmalıdır.
·         Ben,
dünyada hiçbir 
şeyin yüksek öğretimin küreselleştirilmesi kadar barışa ve istikrara katkıda bulunacağına inanmıyorum
Günümüzde, teknolojinin yönettiği
küresel bilgi ekonomisinde, üniversiteler, sadece kendi ülkeleri
içindeki di
ğer üniversitelerle değil, aynı zamanda
dünyanın di
ğer bölgelerindeki kurumlarla da rekabet etmek durumundadırlar. Daha
da önemlisi, rekabet ettikleri bu kurumlar, kar amaçlı ve da
ğıtımda ileri teknoloji kullanıyorlar.
Rekabetin çok yüksek olduğu uluslar arası arenada,
bir üniversitenin ba
şarısı, eğitip mezun ettikleri elemanlarının, uluslararası pazarda işe yerleştirilmesi ile doğru orantılıdır. Doğal olarak bu olay üniversitelerin hem yabancı eğitim kurumları, hem de eğitimin dışında yatırım kurumları ile ortaklık dahil, yeni ve
yaratıcı yakla
şımlar geliştirmelerini gerektirmektedir.
·         Başarının yerine konulabilecek başka
bir 
şey yoktur. Zaafı, güçsüzlüğü savunamazsınız. Başarı, insanlara dimdiklik verir. Ama başarıya
ula
şmak için, başarıya tâlip olmak lâzım. Başarıya tâlip olmayanın başarılı olduğu görülmemiştir. Olsa bile, tamamen tesadüftür.
·         Milletimizi
sevmeyeceksiniz, Atatürk’ü sevmeyeceksiniz, Cumhuriyeti sevmeyeceksiniz; o
zaman bu ülkede yedi
ğiniz yemek, içtiğiniz su, kokladığınız hava haram olur.
 
Ne istiyoruz? Nasıl gençler istiyoruz? Evet bugün sadece diploma
alan genç istemiyoruz. Diploma, sadece bir i
şarettir;
beceri istiyoruz, bilgi istiyoruz. Bilgisayar bilgisi, internet bilgisi
istiyoruz, lisan bilgisi istiyoruz. Dünyanın neresine giderse gitsin, i
ş yapabileceği hünerler istiyoruz. Ve bütün bunların içerisinde
demokrasiye, ülkenin bölünmez bütünlü
ğüne,
Atatürk ilkelerine ve Cumhuriyete sadâkat istiyoruz herkesten. Çok 
şey mi istiyoruz? Hayır, ancak bu sayede ayakta durabiliriz
NÜFUS
Bugün dünyanın en büyük tehlikesi, nüfus artışıdır. Nüfus artışı, yerküreyi bitirecektir. Hem de içinden çıkılmaz kargaşanın içine girecektir dünya. Asrın başında 1,5
milyar olan dünya nüfusu, bugün, 4 kat artarak 6 milyara  gelmi
ştir. Gelir de yedi kat artmıştır.
Yalnız, bu 7 defa artan gelirin  bölü
şümüne
baktı
ğınız takdirde, bunun %82’si dünya nüfusunun 20’si tarafından üretilmekte
ve alınmaktadır. Demek ki, geri kalan %18’i, dünya nüfusunun %80’i tarafından alınmaktadır. Yani bir tarafta dünya nüfusunun
%80’inin aldığı %18, bir tarafta dünya nüfusunun 20’sinin aldığı %82. Bu tablo barış tablosu değil. Daha bugünden, göçten şikayet
ediliyor.
Avrupa göçü sevmez; Avrupa göç verir, göçü almaz. Bakarsanız
Amerika’ya, Avustralya’ya, Yeni Zelanda’ya, Hindistan’a, ba
şka yerlere, dünyanın her tarafından Avrupalı girmiştir; ama kendisinde 12 milyon kadar yabancı var, işte o kadar, 300 milyonun içerinde; ama bu göç dalgası önümüzdeki
zamanlarda geliyor.
Ve başka bir olay. 1,5 milyon çocuk her sene ilkokula kayda geliyor.
Bu nedir biliyor musunuz? 
İngiltere’nin, Almanya’nın,
Fransa’nın, üç ülkenin çocuklarının yekunudur. Ve 12 milyon
Türkiye’den ben, bugün 70 milyonluk Türkiye’ye gelmi
şim, 80
sene içerisinde. Bu kadar hızlı büyümenin verdi
ği
birtakım sıkıntılar var. Toprak parçalanmı
ş. Baba,
babadan sonra gelen o
ğul, oğuldan sonra gelen oğullar, toprağı verimli kullanma imkanını ortadan kaldırmış. Ve pek çok sıkıntının içerisinde daha birçok neler var.
Yoksulluk, fukaralık öyledir, mürekkep gibidir. Bu mürekkebi eğer bir süngerle alırsanız orası temizlenir. Yoksulluk da bu
mürekkeptir. Onun süngeri de kalkınmadır.
Eğer Türkiye, 70 milyon nüfuslu bir Türkiye değil de 30
milyon nüfuslu bir Türkiye olsaydı, bu dertlerimizin ço
ğu olmazdı. Bizim fukaralığımızda, yoksulluğumuzda eğer büyük şehirlerimize göç varsa, bu büyük şehirlerimizde
göçe ilaveten okullar, 60, 70 çocuklu sınıflarsa ve hastaneler önünde
kuyruklar te
şekkül ediyorsa, ne kadar çok yapsak, ne kadar yapsak, uğraşsak bütün bunlar varsa, hepsinin kökünde %100 çoğalma vardır.
Değerli  arkadaşlarım;  bir  ülkenin  %100  çoğalması  halinde,
o  ülke     ister
İngiltere olsun, ister Fransa olsun, hangi ülke olursa olsun, onun
dertlerine
 
çare bulma imkanı hiçbir ekonomide mümkün değildir. Eğer bu %1 olsa 500 bin kişi beden iş isteyecektir. Ben 500 bin kişiye iş bulacak imkanları sağlarım.
Ama 1,5 milyon isterse, 500 bin ki
şiyi zorlayarak 600 bin kişiye iş bulurum, gerisi işsiz kalır. Ondan sonra da
her türlü kötülük i
şsizlikten çıkar. Her türlü kötülük
yoksulluktan çıkar. Öyleyse esas mesele, nüfustadır. Böyle bir
mücadelenin içindeyiz 
şimdi.
Her yıl 1,5 milyon çocuk doğar da, bu 1,5 milyon çocuk
benden okul isterse, hadi okulu vereyim, i
ş isterse,
onu nasıl verece
ğim?
Gelin biraz kendimize çeki-düzen verelim. Toplum olarak
çeki-düzen    verelim.
%1 çoğaltalım. % 1 çok; 500 bin-60 bin kişi çoğaltalım. Ona bu ekonomi  cevap verebilir. 78 sene, %5 ortalama
kalkınma hızını sa
ğlamış bir ekonomi bu…Neye rağmen? 57
tane hükûmete ra
ğmen.
Türkiye nüfusu %1 civarında, 1’in biraz altında artmaya devam
ederse, bu i
ş meselesini hallederiz. Bugün İstanbul’umuzda
60 ki
şilik sınıflarda çocuklar okuyorsa, hastanelere gidildiği zaman, bilhassa sigorta hastaneleri, emeklilerin vesairenin gittiği hastaneler, kuyruktan geçilmiyorsa, bugün halk ekmeği  satılan yerlerde sabahın saat beşinde
insanlar kuyru
ğa giriyorsa, bunların hepsinin sebebi nüfustur.
Başka memleketler artıyor mu? Artmıyor. 6 milyonluk Danimarka, 6
milyonda duruyor 50 senedir. Bugün Almanya, 82 milyon nüfuslu Almanya 70
milyona iniyor. Ve neden Türkiye’nin Avrupa Birli
ği’ne
giri
şini bu zamana kadar oyaladılar? Çünkü kapıları açtığın zaman, adam diyor ki, “Tüfekle yapamadığını, şimdi bununla yapacak. Şu kadar insan serbest dolaşıma girerse, bizim buraları istila eder bu Türkler.” diyor.
Ve tarım nüfusu… Eğer sizin Tarımda çalışan %30-35 nüfusunuz varsa,
Avrupa’nın vasatisi %10 tarım, tarım sübvansiyonları olarak bütün Avrupa
kadar para alacaksınız; bütün Avrupa kadar ama… Yani 25 ülke kadar
para alacaksınız. Bundan dolayı sizden korkuyor adam.
Refah istiyorsak, nüfusu muayyen bir yerde tutacağız ve tuttuğumuz yerde, o nüfus, daha iyi okumuş, daha
iyi i
ş bulabilen bir nüfus olacak. Her yıl 1,5 milyon artan nüfusa,
bizim çapımızda olan hiçbir devlet, ne i
ş imkanı bulabilir,
ne okul bulabilir, mümkün de
ğildir. Sınır geçilmiştir, ama şimdi herkes bunu anlamıştır.
TARIM VE SU

 

·         Bugün
AB dedi
ğimiz ülkelerde dönüm başına 550
kilo bu
ğday alıyor. Avrupa, ABD’den sonra 15 üyeli Avrupa en çok
hububat üreten ülke. Hani bu sanayi memleketiydi? Ve ahalisinin ancak %8’i
tarımda. Hatta bu Fransa’da %5, Almanya’da %5. Benim ülkemde %35. Ama ben dı
şarıdan tarım ürünü almak mecburiyetinde kalıyorum.
 
·         Avrupa
gene ABD’den sonra en çok et üreten memleket. En çok  tereya
ğı üreten memleket. En çok süt üreten memleket.
Rusya’dan da, Çin’den de, Brezilya’dan da fazla. Bu nasıl olmu
ş? 45 sene, AB’nin kurulduğundan bugüne kadar geçen 45
sene zarfında Avrupa bütün gücünü, bu tarıma vermi
ş. Orada
köylü yok aslında. Köy yok çünkü. O köy meselesini 200 sene evvel halletmi
ş. Ve tarıma vermiş bütün gücünü.
·         ABD’de
nüfusun %3’ü tarımla u
ğraşıyor. 295 milyon ABD vatandaşını besliyor,
e
ğer gümrüklerini açarsa dünyanın yarısını da besler.
·         Keşke benim dilim “çiftçi” demeye
varsa… Benimki “çiftçi” de
ğil,
benimki “köylü”. Yani “çiftçi” dedi
ğin,
ekonominin bir parçasıdır, benimki ekonominin parçası de
ğil. Benimki sosyal bir sorun… Okul götüreceksin, elektrik
götüreceksin, telefon götüreceksin, televizyon götüreceksin. Tamam bunları
götürelim. Ama, bunları satın alabilecek güce sahip olması lâzım.
Öyleyse yapacağımız iş, bizim, çiftçiliğimizi de, sanayimizi de,
herkes gibi, rasyonel seviyeye getirmek, yani randımanlı seviyeye
getirmek. Bir adam, aynı masrafla 500 kilo bu
ğday
mı üretiyor, 550 kilo üretece
ğim.
Bunun 
şartlarını devletin, bunun şartlarını müteşebbislerin, bunun şartlarını çiftçinin
yaratması lazım.
Yani ben çiftçimi köylülükten kurtarıp, ekonomik işletme haline getirinceye kadar, altyapımı düzeltmem lazım. Bu toprak
da
ğılımıyla, 3 dönüm şurada, 5 dönüm burada, 8
dönüm orada ile bir yere varamayız ve topraktaki %35 nüfusla da bir yere
varamayız.
·         Türkiye’deki
arazi büyüklü
ğü 60 dönüm. Avrupa’daki arazi büyüklüğü 160
dönüm,  Amerika’daki  arazi  büyüklü
ğü
10  bin  dönüm.  Amerika, nüfusunun
%3’ü ile bütün dünyayı besleyecek kadar gıda maddesi üretiyor. Bu işi müthiş güzel yapıyor. O, artık çiftçi değil. O
açık baca, açık çatı, sanayi… Tarımı, sanayi haline getirinceye
kadar; bizim bunu yapmamız gerekiyor.
·         Gelecekteki
sava
şın su üzerine olacağı” sözünün, bana göre
modası  geçti. Daha önce de dikkat çekti
ğim gibi,
su sorunları sadece teknik de
ğil, siyasi ve ulusal
yönlere de sahiptir. Bu nedenle, suyu kullanan ülkeler arasında kar
şılıklı güven ve itimat tesis edilmeden çözülemez.
·         Bilgi
ve veri, havza temelinde payla
şılmalı. İlgili ülkeler gerçek bir işbirliğine girmek için siyasi niyete sahip olmalılar. Böyle bir işbirliği, sınıraşan su havzalarının, tüm tarafların çıkarına kullanımında ortak
bir anlayı
şa ulaşmaya yönlendirebilir.
·         Siyaset
dedi
ğimiz olay, aslına insanın sorunlarına çare bulma sanatıdır.
·         Kaynaklar
lazım, kaynak genellikle büyük kaynak lazım ve bu kaynakları kullanırken, hem
be
şeri kaynaklarınızı, hem mali kaynaklarınızı israf etmemeniz
gerekecek. 
İsraf etmemek kafi değil, çok iyi kullanmanız gerekecek. Maksimumu elde etmek için kullanacaksınız. Optimum ve maksimum gibi iki kavramı bu kaynakları planlayanlar ve geliştirenler mutlaka akıllarının en iyi yerinde tutacak.
·         Aslında
dünle bugünün farkı 
şudur: Dün yaptığınız şeylerde çok fazla menfaat
aramanıza gerek olmazdı, dün yaptı
ğınız şeylerde şaşaa, debdebe arardınız. Bugün yaptığınız
her 
şeyde, “Ne getirir, ne götürür?”ü arayacaksınız. Su
kaynaklarının geli
ştirilmesi, bunların en iyi misallerinden bir tanesidir.
·         Cumhuriyet’in,
daha sonraki 50’li yıllarda yaptı
ğı en önemli işlerden biri, Kahramanmaraş, Gaziantep ve Osmaniye
arasındaki ovalarda mevcut olan Gavur Gölü, Emen Gölü, Mizmilli
Gölü diye üç tane göldür. Bunları da kuruttu, pamuk tarlası
haline getirdi. Daha sonra ele
ştirildi, bunları yapanlar eleştirildi, çünkü ıslak
alanlar azaltıldı, bu defa yabani hayata mani olundu gibi…
Bunda haklılık olabilir.
BÖLÜCÜLÜK
·         İnsan haklarının her türlüsünü tanıyın insanınıza. Yalnız, insan
hakları tanıyoruz diye, Türkiye’yi birlik ve beraberlikten uzakla
ştırmamalıyız. Bugün birbirinin  hangi etnik gruptan geldiğini sormaya ihtiyacı olmadan, yan yana oturan bu insanların
hepsi, yarın, sen 
şu gruptansın, en bu gruptanım, o şu
gruptan diye, birbirimizden kopacaksak, o birbirimizden bizi koparacak
olan 
şey, dünyanın en büyük mükafatı da olsa yanlıştır.
·         Türkiye’de
aklı ba
şında çok insan vardır. Bizim söylediğimiz şey, ırka dayanan milliyetçilikle, mezhep ve inanca dayanan
bölücülük bizi mahveder.
·         İnsan hakları, bir arada ahenk içinde yaşayan
insanları bölüp parçalamak, aralarına fitne sokmak de
ğildir. Kimsenin kimseden şikayeti
yok; herkes e
şit haklara, eşit fırsatlara sahip, eşit imkanlara sahip, ahenk
içerisinde yürüyüp gidiyor. Bunun içerisine bir “azınlıklar” diye, bugün
vatanda
ş olan kişiyi, yarın azınlık durumuna düşürmenin
bir manası yok veya i
şte burada tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek dil…Tekrarlıyorum:
Tek millet, tek devlet, tek vatan, tek dil, bu… Bu ülkede ya
şayan herkesin menfaatinedir. Hatta kendisini etnik bakımdan veya
inanç bakımından büyük kütleden farklı sayanların menfaatinedir evvela ve
“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka Türk denir.” Sözünden kim, niçin gocunuyor,
burada kimi hedef alıyor? Dinin nedir, mezhebin nedir, etnik  men
şein nedir, diye soran var mı? “Bu Cumhuriyet’i kuran halka Türk
denir.” Diyor ve netice itibariyle “Türkiye Cumhuriyeti’ne, Türkiye
Cumhuriyeti Anayasasıyla vatanda
şlık bağıyla bağlı olan herkes Türk.” Denildiği zaman,
bunun dı
şında ne arıyoruz, acaba huzur batıyor mu?
·         Yasalarla
özgürlük arasındaki kar
şılıklı etkilenmeyi daima aklımızda tutmamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü özgürlüğü yasalar
yarattı
ğından, özgürlüğün bir değeri olabilmesi için de, yasalara ihtiyaç vardır.
 
·         İnsan haklarının çekirdeğini
bireyin te
şkil etmesi gerekir. Bireyin yerine grupların ya da toplulukların
konulması, insan haklarına e insana zarar verebilir. Böyle bir durum, insanlar
arasındaki asgari ortak paydanın kaybolması ve belli topraklarda ya da tüm
dünyada yeni çatı
şmalar yaratması riskini doğurur.
Grup ya da topluluk hakları, ancak bireysel insan haklarına do
ğrudan bağlıysa, bir anlam ifade edebilir. Kürt meselesi, bir azınlık meselesi
de
ğildir. “Kürt meselesi” diye Türkiye’nin bir meselesi
yoktur. “Kürtler” diye Türkiye içerisinde insanlar vardır. Ama bunlar, bu
ülkenin 1000 senelik vatanda
şlarıdır. Ve eşit haklara, eşit fırsatlara sahip insanlardır.
·  Türkiye Cumhuriyeti’nin bazı meseleleri, bugünden çıkan
meseleler de
ğildir. Yani bugün meydana gelen meseleler değildir.
Bu, co
ğrafi meselelerdir. Ve, ne gibi  bir tarihi mirasa sahipseniz,
bu meselelerin bir kısmından kaçmanız mümkün de
ğildir.
Onun içindir ki, bunların bir kısmının da kolay bir zamanda bir
cevabı olmayacaktır. Öyleyse, Türkiye Cumhuriyeti, birtakım
sorunlarıyla bir arada ya
şamaya mecburdur.
·         Gülün
bile dikeni var. Ve tarihten devraldı
ğımız miras da, çok
büyük bir mirastır. Osmanlı 
İmparatorluğu’nun bünyesinden 35 tane devlet çıkmıştır.
Ve çıkmayan devletler de vardır bu bünyeden…Türkiye, bunların sancılarını
bugün de
ğil, bin senedir yaşıyor, yaşayacaktır. Türkiye Cumhuriyeti, bütün bunların karşısında eğer birliğini, beraberliğini muhafaza edebilirse; gücünü, kudretini muhafaza edebilirse ve
diyalo
ğu düzgün tutarsa, bunların hepsinin içinden çıkmak mümkündür.
·  ABD’nin 1918’lerdeki Başkanı Wilson, ”Her
millet kendi mukadderatını tayin eder.” demi
şti.
Ancak Sevr Muahedesi yürürlükten kalktı
ğı için
bu gerçekle
şmedi. Eğer Sevr yürürlükte olsaydı, bölgede plebiste gidilecek ve mukadderat
tayin edilecekti. Yani Kürtler, bu yolla bir yuva kuracaklar, sorunlarını hale
yola koyacaklardı. Ancak, Lozan buna engel oldu…
İşte bugün, tekrar o günün meselesini gündeme getirmeye çalışıyorlar. Lozan’ı yok farzetmek, Sevr’i canlandırmak istiyorlar.
· Bakınız, devlette 50 sene bulundum. Bu devletin en mühim
meselesi, milli birli
ğidir. Hiç kimse bunu küçümsemesin. Bu milli birliğin üzerindeki hassasiyet, Türk milliyetçiliğinin özünü teşkil ediyor.
Türk milliyetçiliği, kafatası esasına dayalı değildir.
Bu ülkenin bütünlü
ğünü korumaya, bu ülkenin bütün
insanlarını kucaklamaya, bu ülkenin bütün insanlarına, do
ğu-batı, güney-kuzey ayrımı yapmaksızın eşit fırsatlar tanımaya, eşit haklar tanımaya,
bu ülkenin her yanını imar ve in
şa
etmeye, medeniyetin bütün nimetlerini bu ülkenin bütün insanlarına götürmeye
yöneliktir Türk milliyetçili
ği.
· Türk tarihinde Girit bir hüsrandır. Girit kabusu vardır benim
halkımın zihninde. Çünkü,  oraya  götürdü
ğümüz
insanları,  sona alıp,  getirmek   mecburiyetinde
 
kalmışızdır. Ve Osmanlı orduları, Girit’teki isyanları iki yılda
bastırmı
ş. Bütün bunlara rağmen, Düvel-i Muazzama ve Düyun-u Umumiye, ikisi beraber,
Osmanlı topra
ğını Yunanistan’a vermişlerdir.
·   Ama bakın, bir ülkede, eğer o ülkenin halkı birbirine düşüyorsa,
o meseleyi halletmek çok zor oluyor. E
ğer
bir ülkenin halkı, yabancı ülkelerdeki insanlara kar
şı bir husumet içine giriyorsa, o kolay. Çünkü orada
şterek, hepsi beraber… Fakat birbirine karşı husumete giriyorsa, orada parçalılık olur.
Bugünkü, siyaseten parçalılıktır. Bu siyaseten parçalılık, bir yerde
tamir edilir, tamire u
ğrar. Ama öfke, kin, nefret, insanların birbirine düşmanlığı ve birbirini tanımayan insanların birbirini suçlu ilan
etmesi, yargısız infazlar, 
şunlar, bunlar, siyaset
onların içinden çıkmalıydı. Ve o, bizim üstümüzde kaldı.
Terörün gerekçesi olmaz. Yani “Şu
sebepten dolayı bu insanlar teröre ba
şvurdular.” denemez.
Nedir terör? Merhamet, ahlâk, vicdan ölçüleri dikkate alınmaksızın, kana
susamı
şlıktır, mâsum insanların kanını akıtmaktır. Böyle bir hâdisede,
“Evet, bu terör olayı yapılıyor ama, yani bu adamlar bu teröre ba
şvurmuşlar ama, bunların da haklı sebepleri var. O sebepleri kaldırın,
o zaman terörde kalksın.” Üzüntüyle söyleyeyim ki, bizim Avrupa’dan kar
şılaşğımız olay buydu.
Bu terörün içinden çıkmak kolay bir şey değildir. Çok zor bir iştir. İki tane önemli hâdise var bunda. Bunlardan bir tanesi, terörün
içinden çıkabildiysek, Silahlı Kuvvetler’in kahraman gücü; onun dı
şında da güvenlik kuvvetlerinin kahramanlığıdır,
mülkî idarenin gayretleridir… ama, çok önemli olan,
sadâkatidir!E
ğer mahallî halk devlete sâdık kalmasa, işin içinden çıkmak fevkalâde güç olurdu. O
mahallî halk, Cumhuriyet’i kuran halktır! Kurtulu
ş Savaşı’nı yapan halktır! Ve Cumhuriyet’in her şeyine sahip çıkmış bir halktır.
·         İnsan haklarının her türlüsünü tanıyın insanınıza. Yalnız, insan
hakları tanıyoruz diye, Türkiye’yi birlik ve beraberlikten uzakla
ştırmamalıyız. Bugün birbirinin  hangi etnik gruptan geldiğini sormaya ihtiyacı olmadan, yan yana oturan bu insanların hepsi,
yarın, sen 
şu gruptansın, ben bu gruptanım, o şu
gruptan diye, birbirimizden kopacaksak, o birbirimizden bizi koparacak
olan 
şey, dünyanın en büyük mükafatı da olsa yanlıştır.
ÖZDEĞERLENDİRME
Ben, 1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nden bir yıl sonra doğmuş olmam nedeniyle, Cumhuriyet’in birinci nesliyim.
Isparta’nın İslamköy’ünde doğan bir çiftçi çocuğunun
genel müdür, ba
şbakan, cumhurbaşkanı olabileceğini göstererek, Cumhuriyet’in bu ülkede yaşayan herkesi “birinci sınıf vatandaş” gördüğünü ve fırsat eşitliği sağladığını  ispatlamış biri olarak, Cumhuriyet’in erdemini temsil etmekteyim.
 
Doğup büyüdüğüm çevrenin, ailemin, öğretmenlerimin,
o günün 
şartlarının hepsinin hem kişiliğim, hem
siyasi görü
şlerim, hem ülke meselelerine bakışım, hem
de verdi
ğim mücadele üzerinde etkileri vardır. Özetle, şunları söyletebilirim:
   Keyfiliğe ve haksızlığa karşı çıkarak, hak, adalet ve hürriyet arama,
   Her şart altında sessiz milyonların savunuculuğunu yapma,
   Ülkede
“ki
şi”yi, demokratik hakların tümüne sahip vatandaş haline getirme,
   “Devleti,
milletin devleti” yapma mücadelesini me
şru
zeminlerde sürdürme,
    “Hürriyet,
güvenlik ve refah” üçlüsünü, beraberce, yeniden millet hayatına hâkim kılma.
Bizim medeniyetçilik mücadelemizde, suyun peşine düşmemizde ve “suyu bulan adam” olmamızda bizzat yaşadığım ve şahit olduğum bu ıstıraplar yatar.
   Şehirde
ne varsa, köyde o olacaktır.
   Medeniyetin
bütün nimetlerini, ülkemin her kö
şesine götüreceğiz.
   Ücra köşe, garip kişi bırakmayacağız.
   Köy ve
köylü davası, bir be
şeriyet davasıdır.
   Fukaralık,
i
şsizlik, cahillik ve çaresizliği yeneceğiz.
Bizim mücadelemizde; aydınlığın
karanlıkla, ye
şilin bozkırla, varlığın yoklukla, refahın sefaletle, ilim ve irfanın cehaletle, imar
ve ümranın harabiyetle kavgası vardır. Bu kavga gücünü, bu sloganlar
da ilhamını, unutulmu
ş milyonların sessiz ıstırabından ve isyanından alır.
Bu ülkede yollar herkese açıktır. Bu ülkenin köylüsü, kentlisi, doğulusu, batılısı, güneylisi, kuzeylisi, “Burası benim
vatanımdır, bu millet benim milletimdir, devlet benim devletimdir.” diyen
herkes, bu büyük devletin hizmetinde, bu büyük milletin hizmetinde olmak
istiyorsa, ben onlara emsâlim, misâlim. Hiçbir 
şey
yapmasam, bu hizmetim kâfi de
ğil mi?
Geçen 40 sene zarfında, yani şimdi
andı
ğımız 40 sene sonunda, geldiğimiz yerde, Türkiye yine
bir büyük sıkıntılar içinde… Çünkü hâlâ 1981’de siyasi
partilerin kapatılmı
ş olmasının etkileri silinememiştir.
Bölünmüşlük…1960’lı yıllarda da bölünmüşlük
vardı, 2004 senesinde bölünmü
şğün tesirleri hâlâ sürmektedir. Ve bölünmüşlük, sürpriz iktidarlar çıkarır meydana. Ve öyle olmuştur.
Onun için şimdi de, Türkiye’de herkes birbirine bakmaktadır. %35 oyla %66’da
temsil, aslında temsilde adaletsizli
ği ifade eder.
Soruyorum size; hesaplaşma değil bu…Ben size, geçmişi, hep beraber yaşadığımız geçmişi, bir açıdan anlatıyorum. Ve diyorum ki, %7 kalkınma  hızını,
%5 enflasyon, hadi bir daha sa
ğlayın… Sağlayan bir iktidar, 6 sene müddetle sağlayan ve
Türkiye’yi katlayan, Türkiye’nin her tarafını 
şantiye
haline getiren, kimsenin hukuksuzluktan 
şikayeti
olmadı
ğı, sıkıyönetim vesaire, şu, bu idarelerin bulunmadığı, normal idareyle idare
edilen bir Türkiye’de, Türkiye nasıl uçurumun kenarına gelmi
ştir? Nasıl gelmiştir? Ve hükûmet krizi yok, parlamentoda sıkışık
bir 
şey yok. Her karar alınıyor, kanun çıkıyor ve siyasi iktidar
halkın yanında… Halkın çıkardı
ğı bir siyasi iktidar…
Şunu söyleyeyim, sevgili arkadaşlarım,
ba
şlayıp, başarıya ulaştırmadığımız hiçbir işimiz yok. Biraz rötarlıdır, inişli-çıkışlıdır. Buradaki önemli hâdise, sabırdır, bir; inançtır, iki;
karalılıktır, üç; dördüncüsü de, birbirinize ba
ğlılıktır.
Bunları ben yapmadım, bunu hep beraber yaptık, bu sizin…

 

Evet, biz neyi yapmaya kalktıysak, bir karşı çıkan oldu. Para yok! Para bulacaksınız. Proje yok! Proje
bulacaksınız. Mühendis yok! Mühendis bulacaksınız. Bir de kar
şı çıkanları iknâ edemeyeceksiniz, aşacaksınız! İknâ mümkün değil… Ebu Cehil. Ebu Cehil’in ne olduğunu
bilen var de
ğil mi  içinizde? Var… Bilen, bilmeyene öğretir.
Öyle bir yere geldik ki; hizmetlerimiz Türkiye’nin her
tarafında vardır. Bizden ba
şka hiç kimse; “Geçtiğimiz
yolda, içti
ğiniz suda, tedavi gördüğünüz hastanede,
içinden çalı
şğınız fabrikada, içinde okuduğunuz
okulda, yaktı
ğınız elektrikte, seyrettiğiniz televizyonda, dinlediğiniz cep telefonunda, -1992 hükûmetinin işidir-
bindi
ğiniz jet uçağında, geçtiğiniz bu yolda damgamız vardır.” diyemez. Diyebilir mi?.. Bizden
ba
şka hiç kimse; yahut da tek kimse… Yani, onu diyecek adam lâzım.
Biz, bu ülkenin trilyonlarını, katrilyonlarını sarf
ettik. Bizden, benden, benimle beraber hükûmet yapmı
ş olan
arkada
şlarımdan, onlarla beraber çalışş müsteşarlar ve umum müdürler, yani kadrolar, idarî kadrolar, mülkî
idareler, bizimle beraber çalı
şş mülkî idareler ve bizimle beraber siyaset yapmış, yani, bu hareketimizde siyaset yapmış, benim
arkada
şlarımdan, bize destek olmuş, hatta bize oy vermiş milyonlardan kimse bir kör kuruşun, bir
damla kanın ve bir damla gözya
şının hesabını sormadı.
Sadece, ihlâs ile bu ülkeye hizmet ettik, ihlâs ile…
yani, bu aziz demokrat büyük Türkiye’nin aziz halkına, ihlâs ile hizmet ettik…
Bir ömrün muhasebesi budur… Yalnız bu, ifade edeyim, benim marifetim de
ğildir; hep beraber başladığımız bu büyük hareket, hepimizin verdiği
yılların, hepimizin eme
ğinin eseridir…..
Tugberk
Tugberk
Azıcık okur yazar, çok dinleyen az konuşan, içindeki çocuğu öldürmeyen, ama polyannalarla pek anlaşamayan sıradan yurdum insanı ... Yaşamak adına insanca adamca, kavgadan gürültüden uzak tüm çeşitliliklerimizle bir olabilmek ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: