DERİN VATAN
7 Ekim 2017
HANEFİ AVCI’NIN ÇENESİ VE PARANOYALARI
7 Ekim 2017

SÜPER BEYİN (Super Brain)

Beynin Altın Çağı
Bir zamanlar “bir
buçuk kiloluk evren” olarak tanımlanmış olan beyne herkes hayretle bakmaktadır
ve bunda haklıdırlar. Beyniniz dünyayı yorumlamakla kalmaz, onu yaratır.
Eskiden tıp
fakültelerinde dile getirilen bir bilgi akla geliyor: Her insan genelde
beyninin sadece % 10’unu kullanır. Açıkçası bu doğru değil. Sağlıklı bir
yetişkinde beynin sinir ağları her zaman tam kapasiteyle çalışır.
Yaratıcılık hiçbir
bilgisayarın boy ölçüşemediği canlı, nefes alan, daima yenilenen bir ilham
halidir. Neden bundan tamamen faydalanmayalım ki? Sonuçta beynin daha fazla
istedikçe daha fazlasını vermek gibi mucizevi bir yeteneği vardır. Eğer, “Dün
yediğim etin ve yumurtaların aynısını istiyorum,”
diye düşünürseniz
beyniniz hiç değişmez. Bunun yerine, “Bugün kahvaltıda ne yiyeceğim? Yeni
bir şey istiyorum,”
diye düşünürseniz aniden bir yaratıcılık deposundan
faydalanmaya başlarsınız.
Doğarken sahip
olduğunuz kalp ve böbrek öldüğünüz zaman da temelde aynı organlar olacaktır.
Ama bu, beyin için geçerli değildir. Beyniniz hayatınız boyunca evrimleşme ve
gelişme yeteneğine sahiptir. Ona yapması için yeni şeyler bulun, böylece yeni
yeteneklerin kaynağı olursunuz.
Biz bu kitabı kaleme
alırken yeni bir araştırma, rutin günlük stresin, beynin karar verme, hataları
düzeltme ve durumları değerlendirmeyle ilgili kısmı olan ön korteksinin
işlevini durdurduğunu gösterdi. İşte bu yüzden: insanlar trafik sıkıştığında
çılgına dönerler. Bu, gündelik bir strestir. Yine de bazı şoförlerin
hissettikleri öfke, hayal kırıklığı ve çaresizlik, ön beyin korteksinin kontrol
etmekten sorumlu olduğu temel dürtüleri bastırmayı durdurmuş olduğunun
göstergesidir. Kendimizi hep aynı konuya dönerken buluyoruz: Beyninizin sizi
kullanmasına izin vermeyin, siz beyninizi kullanın. Trafikteki öfke, beyninizin
sizi kullandığına dair bir örnektir ama zararlı anılar, eski travmaların açtığı
yaralar, bırakamadığınız kötü alışkanlıklar ve en trajik olanı, kontrol dışı
bağımlılıklar da öyledir. Bu, farkında olunması gereken son derece önemli bir
meseledir.
Yeni bir ilişki: Genleri iş başında
göremezsiniz ama nöronların yeni aksonları ve dendritleri, yani bir beyin
hücresinin diğeriyle bağlantı kurmasını sağlayan lif şeklindeki uzantıları
geliştirmesini inceleyebilirsiniz. Artık beynin hayatın son yıllarına kadar
yeni aksonlar ve dendritler kurabildiği bilinmektedir ve bu da bize, örneğin
bunamayı önlemede ve zihinsel kapasitemizi süresiz olarak korumada büyük
umutlar vermektedir. (Beynin yeni bağlantılar kurma yeteneği son derece hayret
uyandırıcıdır. Örneğin, doğmak üzere olan bir cenin dakika başı 250.000 yeni
beyin hücresi oluşturur. Bu da dakika başı milyonlarca yeni sinaps bağlantısı
demektir.)
Nörobilimdeki büyük
dönüm noktalarının tamamı aynı yönü işaret ediyor: İnsan beyni başkalarının
düşündüğünden çok daha fazlasını yapabilmektedir. Eski moda inançların
savunduğunun tersine beynin sınırlarını fiziksel eksiklikleri değil, bizler
çizeriz.
İnsan beynine dair
ender şeylerden biri de onun sadece yapabileceğini düşündüğü şeyi yapmasıdır.
“Hafızam eskisi gibi değil,” ya da “Bugün hiçbir şey hatırlayamıyorum,”
dediğiniz anda beyninizi aslında düşük beklentinize uygun hale gelmesi için
eğitiyorsunuz. Düşük beklentiler, düşük sonuçlar demektir. Süper beynin ilk
kuralı ise beyninizin daima düşüncelerinize kulak vermesidir. Eğer ona
sınırları öğretirseniz beyniniz sınırlı olacaktır. Peki, ya tam tersini yaparsanız?
Ya beyninize sınırsız olmayı öğretirseniz?
ÇÜRÜTÜLECEK BEŞ
HURAFE
Beyninizle yeni bir
yolla ilişki kurmak, gerçeği değiştirebilmenin yoludur. Nörobilimciler daha
fazla şey öğrendikçe beynin de daha fazla gizli gücü varmış gibi görünmektedir.
Beyin, sahip olduğunuz her arzunun, hayal edebildiğiniz her vizyonun hizmetkarı
olarak hayal hammaddesini işler.
Özellikle beş
efsanenin sınırlayıcı ve değişime inatla diren nitelikte olduğu kanıtlanmıştır.
Hepsi de bir zamanlar, hatta on yirmi yıl öncesine kadar gerçek olarak kabul
edilmekteydi.
1.nci HURAFE: Zarar gören beyin
kendi kendini iyileştiremez.
Artık biliyoruz ki beynin geçmişte varlığı bilinmeyen
şaşılacak iyileşme yetenekleri vardır.
Beyin, örneğin bir
araba kazasında travma veya felç nedeniyle zarar görmüşse sinir hücreleri ve
onların birbirleriyle bağlantıları (sinapslar) kaybolur. Uzun bir süre, beyin
bir kere zarar gördüğünde kurbanlara geriye hangi beyin işlevi kalmışsa sadece
onları kullanmaya mahkûm olacaklarına inanıldı. Ama geçen yirmi yılda büyük bir
keşif yapıldı ve sayılamayacak kadar çok araştırma da bu keşfi doğruladı.
Hasarın bir sonucu olarak nöronlar ve sinapslar kaybolduğunda komşu nöronlar bu
kaybı telafi eder ve kayıp bağlantıları yeniden kurmaya çalışır. Bu da zarar
görmüş sinir ağının etkili bir şekilde yeniden inşa edilmesini sağlar:
2.nci HURAFE: Beynin
kablo donanımı değiştirilemez.
Aslında yazılım ve
donanım arasındaki çizgi her zaman değişir ve aslında beyinlerimizin kablo
bağlantılarını yeniden kurma yeteneğimiz doğumdan hayatın sonuna dek kusursuz
kalmaktadır.
Merzenich, beyin
bölgeleri henüz etkileşim kurmaya başladığında yeniden donatmanın yeni bir
devre yarattığını iddia etti. Bu nöroplastisite türünde “birlikte
ateşlenen nöronlar, birbirlerine bağlanırlar”
. Günlük yaşantımızda
öğrenmeye veya bilinen şeyleri yeni bir şekilde yapmaya başlarsak (Örneğin, işe
yeni bir yoldan gitmek veya araba yerine otobüse binmek gibi) beynimizin kablo
bağlantılarını etkili olarak yeniden kurarız ve bunları iyileştiririz. Fiziksel
egzersizler kas yapmanızı sağlarken zihinsel egzersizler de sinir ağını
güçlendirmek için yeni sinapslar yaratır.
Birçok diğer örnek,
sabit, değişmeyen beyne dair geleneksel doktrinin taraflı olduğu fikrini
güçlendiriyor.
Felç hastalarının
çatlak bir kan damarının ya da bir pıhtının neden olduğu beyin hasarıyla
yaşamaya mahkûm olmaları gerekmiyor. Beyin hücreleri öldükçe komşu hücreler
sinir ağının bütünlüğünü koruyarak bunu telafi edebilir.
Beynin kablo
bağlantılarını yeniden kurmaktaki mucizevi yeteneğine bir diğer örnek de bir
trafik kazasında arabasından fırladıktan sonra ciddi şekilde beyin travması
geçiren bir araba tamircisine ait. Kötürüm kaldığı için iletişim kurmak
amacıyla sadece bir gözünü kırpabiliyor ve başını hafifçe eğebiliyordu. Bununla
birlikte 17 yıl sonra bu adam yarı koma halinden kendiliğinden çıktı. Sonraki
hafta akıcı konuşma yetisini yeniden kazanmaya ve uzuvlarını hareket ettirmeye
kadar şaşılacak bir iyileşme gösterdi. Sonraki bir buçuk yıl boyunca yapılan
beyin görüntülemelerinin sonuçları da adamın beyninin işlevini düzelten yeni
yollar ürettiğine dair gözle görülür kanıtlar sunuyordu. Sağlıklı sinir
hücreleri ölü sinir hücrelerini telafi edecek sinir ağları yaratmak için yeni
aksonlar (ana gövdeler) ve dendritler (lif benzeri dallar) üretiyordu – klasik
nöroplastisite!
Vurgulanması gereken
şey şu: Bizler “donatılmış” değiliz. Beyinlerimiz inanılmaz derecede
çabuk iyileşir.
3.ncü HURAFE: Beynin
yaşlanması kaçınılmazdır ve geri döndürülemez.
Bu eski inanışı geçersiz
kılacak şekilde her gün beyni genç tutmanın ve zihin açıklığını korumanın yeni
teknikleri ortaya çıkıyor.
”Yeni yaşlılık”
olarak bilinen bir akım, toplumu kasıp kavuruyor. Eskiden yaşlılar için pasif
ve iç karartıcı bir toplumsal norm söz konusuydu; yaşlılardan sallanan
sandalyelere terk edilmiş bir halde fiziksel ve zihinsel gerilemeye girmeleri
bekleniyordu. Şimdiyse durum tersine döndü. Yaşlıların aktif ve hayat dolu
kalacaklarına dair daha yüksek beklentiler var. Sonuçta yaşlılık çağı tanımı değişti.
Bir ankette, bebek patlaması kuşağından bir gruba, “Yaşlılık ne zaman
başlıyor?”
diye soruldu. Ortalama cevap 85’ti. Beklentiler yükseldikçe
beynin buna ayak uydurmasının ve yeni yaşlılığa uyum sağlamasının
gerektiği de açıktır.
Beyin hücrelerinin zamanla,
insan yaşlandıkça sürekli olarak öldüğü ve bu sürecin tersine çevrilemez olduğu
varsayılıyordu. Artık beynin ne kadar esnek ve dinamik olduğunu anladığımıza
göre hücre kaybının kaçınılmaz olduğu düşüncesi de geçerli değil. Otuz yaşından
sonra yılda yaklaşık yüzde bir ilerleyen yaşlanma sürecinde artık hiç kimse
benzer şekilde yaşlanmıyor. Aynı genlerden doğan tek yumurta ikizlerinde bile
yetmiş yaşında gen aktivitelerinin farklılıklarından dolayı ve yaşam tarzı
seçimlerinin sonucu olarak vücutları da çarpıcı bir şekilde farklı olabilir. Bu
tarz seçimler onların doğuştan sahip oldukları genlere herhangi bir şey ekleyip
eksiltmez.
Ama eğer tetikte
kalırsanız sağlıklı bir beyin siz yaşlanırken de size hizmet etmeye devam
edecektir. Bozulma ve bunama korkusuna kapılmak yerine tetikte kalmaya
çalışmalısınız.
Eğer hafızanızı
kaybetmeyi beklerseniz ve her küçük hafıza boşluğunu endişeyle karşılarsanız
doğal, kendiliğinden ve çabasız bir hatırlama eylemine müdahalede bulunursunuz.
Biyolojik olarak 70 yaşının üzerindeki, insanların yüzde 80 kadarında dikkate
değer bir hafıza kaybı yoktur.
Beklentilerimiz,
gizli ve büyük ölçüde asılsız korkumuzdan ziyade bu bulguya göre olmalıdır.
Bir anıyı duygu kadar
sağlamlaştıran bir şey yoktur. Çocukken çabasızca öğreniriz çünkü çocuklar
öğrenme konusunda doğal olarak tutkulu ve coşkuludur. Sevinç ve üzüntünün yanı
sıra dehşet ve korku duyguları da öğrenmeyi yoğunlaştırır. Bunlar anıları
çoğunlukla hayat boyunca içeri hapseder (İlk hobinizi veya ilk öpücüğünüzü
hatırlamaya çalışın.)
4ncü HURAFE: Beyin
her gün milyonlarca hücre kaybeder ve kaybedilen beyin hücrelerinin yerine
yenileri gelmez.
Aslında beyinde kök
hücreler bulunur ve bunlar hayat boyu olgunlaşıp yeni beyin hücrelerine
dönüşebilir. Beyin hücrelerini nasıl kaybedip kazandığımızsa karmaşık bir
meseledir. Bulguların büyük bir kısmı yaşlandıkça zihinsel kapasitelerini
kaybetmekten korkan insanlar için iyi haber niteliğindedir.
İnsan beyni günde
yaklaşık 85.000 ya da saniyede yaklaşık bir “kortikal nöron” kaybediyor. Ama
bu, beyin korteksinizdeki 40 milyar kadar nöronun son derecede küçük bir
kısmıdır (yüzde 0.0002). Bu hızla gitse bile beyninizdeki nöronların yarısını
kaybetmeniz 600 yıldan fazla sürer!
Rochester
Üniversitesi’nden araştırmacı Paul Coleman beyninizdeki sinir hücrelerinin 20
yaşınızdayken ki toplam sayısının 70 yaşına geldiğinizde de pek değişmediğini
gösterdi.
Yeni sinir
hücrelerinin gelişmesine nörojenez (hücre doğuşu) adı verilir. Genler sadece
yeni hücrelerin doğma zamanlarını bilmekle kalmaz (bebeklik dişlerinin yerini
almak üzere kalıcı dişleri ne zaman çıkaracağımız veya ergenlik
değişikliklerini ne zaman geçireceğimiz gibi), örneğin deri hücrelerini dışarı
attığımızda, birkaç ay sonra kan hücrelerini kaybettiğimizde ve başka
birçok durumda bir hücrenin ne zaman öleceğini de bilirler. Birçok insan bu
gerçeği öğrenince şaşırır. Ölüm, yaşamın hizmetindedir. Bu fikre direnç
gösterebilirsiniz ama hücreleriniz bunu çok iyi anlar…
Chicago
Üniversitesi’nden Alzheimer araştırmacısı Sam Sisodia, fiziksel egzersizin ve
zihinsel uyarının fareleri Alzheimer hastalığına yakalanmaktan koruduğunu
gösterdi. Kemirgenler üzerinde yapılan başka araştırmalar da normal beyin için
cesaretlendirici nitelik taşıyor. Her gün egzersiz yapmayı seçerek yeni sinir
hücrelerinin ve bağlantılarının sayısını artırmayı seçebilirsiniz, tıpkı yeni
şeyleri öğrenmek için aktif olarak çabaladığınızda yaptığınız gibi. Aynı
zamanda da bu yeni hücreleri ve bağlantıları hayatta kalmaya teşvik etmiş
olursunuz.
Her gün milyonlarca
beyin hücresini kaybetmekle ilgili hurafeyi güvenle bir kenara atabiliriz.
Ailelerin alkolün beyin hücrelerini öldürdüğü yönündeki uyarıları bile gerçeğin
yarısıdır. Aslında alkol kullanımı, başka birçok gerçek sağlık tehlikesine
maruz kalsalar da alkoliklerde bile çok az sayıda beyin hücresini öldürür.
Alkolün sebep olduğu asıl kayıp dendritlerde gerçekleşir ama araştırmalar bu
zararın da genelde telafi edilebilir olduğunu göstermektedir.
Asıl önemli olan, biz
yaşlandıkça beynin hafızayla ve öğrenmeyle ilgili  temel bölgelerinin yeni sinir hücreleri
üretmeye devam ediyor olmasıdır ve bu süreç de fiziksel egzersizle, zihinsel
uyarıcı aktivitelerle (bu kitabı okumak gibi) ve sosyal bağlantılarla
canlandırılabilir
5.nci HURAFE: İlkel
tepkiler (korku, öfke, kıskançlık, saldırganlık) üst beyne hükmeder.
Beyinlerimize
binlerce kuşağın genetik hafızası kayıtlı olduğu için alt beyin hâlâ
bizimledir. Korku ve öfke gibi ilkel ve çoğu zaman negatif dürtüleri oluşturur.
Ama beyin sürekli evrim geçirmektedir ve bizler seçme ve özgür irade yoluyla
alt beyne hükmetme yeteneğini kazandık. Yeni pozitif psikoloji alanı bize
mutluluğu artırmak ve negatifliğin üstesinden gelmek için özgür iradeyi nasıl
en iyi şekilde kullanacağımızı öğretiyor.
Fobiler sabit
(değişmez) tepkilerdir. Örümceklerden korkan biri her örümcek gördüğünde
otomatik bir korku dalgası hisseder. Alt beyin, karmaşık bir kimyasal şelaleyi
tetikler. Hormonlar kalbi hızlandırmak ve kan basıncını artırmak için
damarlarda dolaşan kanın içinde hızla salınmaya başlar. Kaslar savaşmak veya
kaçmak için hazırlanır. Gözler dikkatlice odaklanır ve kişinin korktuğu şeye
doğru tünel görüşüne geçer. Örümcek, zihin gözünde kocaman olur. Korku tepkisi
o kadar güçlüdür ki üst beynin-çoğu örümceğin ne kadar küçük ve zararsız
olduğunu bilen kısım-işleyişi durdurur.
·
İşte beynin sizi
nasıl kullandığına dair açık bir örnek… Bu durum size yanlış bir gerçekliği
empoze eder. Bütün fobiler aslında gerçeklerin saptırılmasıdır
.
Fobiler farkındalık
elde edilerek ve kontrolün, beynin ait olduğu, kullanıcıya geri verilmesi
sağlanarak başarılı bir şekilde tedavi edilebilir Tekniklerden biri, kişinin
korktuğu şeyi imgelemesini sağlamaktır Örneğin, örümcek fobisi olan birinden
örümceğe bakması ve resmi büyütüp küçültmesi istenir. Sonra resmi ileri geri
götürmesi istenir. Basit bir iş olan korkudan objeye hareket verme işi, objenin
ikna edici gücünü kırmada son derece etkili olabilir çünkü korku, zihni
dondurur.
Görüldüğü gibi üst
beyin en içgüdüsel korkularımızı bile silebilir. Aksi takdirde aramızda
dağcılar (yükseklik korkusu), cambazlar (düşme korkusu) ve aslan terbiyecileri
(ölüm korkusu) olmazdı. Fakat üzücü olan şey şu ki bizler soğuk terler dökmeden
bir örümcek resmi imgeleyemeyen fobi sahipleri gibiyiz. Korkulara boyun
eğiyoruz, örümcek korkusuna değil ama bu korkular da bizim normal saydığımız
şeylere karşı duyduğumuz korkulardır: başarısızlık, aşağılanma, reddedilme,
yaşlılık, hastalık ve ölüm. Korkuyu yenebilen beynin aynı şekilde bizi hayatımız
boyunca esir eden korkulara maruz bırakması trajik derecede ironiktir.
Bizden aşağı
varlıklar olduğuna inanılan hayvanlarsa psikolojik korkudan özgür olmanın
tadını çıkarır. Bir çita bir ceylana saldırdığında ceylan paniğe kapılarak
canını kurtarmaya çalışır ama bildiğimiz kadarıyla eğer ortalıkta yırtıcı bir
hayvan yoksa ceylan sorunsuz bir hayat yaşar. Oysaki biz insanlar iç dünyamızda
korkunç acılar çekeriz ve bu acı çekme hali fiziksel sorunlara dönüşür.
Beyninizin sizi kullanmasına izin vermeniz söz konusu olduğunda risk çok
yüksektir ama eğer siz onu kullanmaya başlarsanız ödüller sınırsızdır.
Bu beş hurafenin boşa
çıkması iyi haber. Eski bakış açısına göre beyin sabitti, mekanikti ve gün
geçtikçe bozuluyormuş gibi görünüyordu fakat bunun gerçeklerden epey uzak
olduğu ortaya çıktı. Şu anda gerçeği yaratmaktasınız ve eğer bu süreç canlı ve
dinamik kalırsa beyniniz buna yıldan yıla uyum sağlayabilecektir.
HAFIZA KAYBI
Beyninizle yeni bir
yolla ilişki kurmanız gerektiğinin üstünde duruyoruz. Bu özellikle hafıza için
geçerlidir. Hafızanın mükemmel olmasını bekleyemeyiz ve onun kusurlarına nasıl
karşılık verdiğiniz de size kalmıştır. Bütün küçük hafıza boşluklarını bir
uyarı işareti, yaşlanmayla gelen kaçınılmaz bir gerileme ya da zekâdan yoksun
olduğunuza dair bir işaret olarak görürseniz inancınızı gerçek kılmak için
olasılıkları artırmış olursunuz. “Hafızam zayıflıyor,” diye
şikâyet ettiğinizde bu mesajı beyninizde güçlendiriyorsunuz. Zihin ve beyin
dengesinde çoğu kişi beyni suçlamakta acele eder. Bakmaları gereken yerse hepsi
öncelikle zihinsel olan alışkanlıklar, davranışlar, dikkat, heyecan ve
odaklanmadır.
Dikkat etmeyi
durdurup yeni şeyler öğrenmekten vazgeçtiğinizde hafızaya bilgi atmaya hiç
cesaret etmemiş oluyorsunuz. Basit bir kural vardır: Dikkat ettiğiniz her şey
büyür. O halde hafızanızı cesaretlendirmek için hayatınızın nasıl ilerlediğine
dikkat etmelisiniz.
Peki, bu tam olarak
ne anlamı geliyor? Liste uzun ama doğal bir şekilde gelen aktiviteleri
içeriyor. Yaşlandıkça söz konusu olan tek fark, eskisine göre daha bilinçli
seçimler yapmanız gerektiğidir.
Coşkuyla yeni şeyler
öğrenin. Sonradan hatırlamanız gereken şeylere dikkat edin. Birçok hafıza kaybı
aslında öğrenme kaybıdır. Ve… en iyi hafıza, koşulsuz güvendiğiniz hafızadır.
Kahramanları Aramak…
Normal, sağlıklı bir
beyinde doruk noktasındaki bir performansın ulaşılabilir olduğu üç bölge
seçelim. Her bölgede yola liderlik eden biri olacak. Her ne kadar siz onlara bu
gözle bakmasanız da bu kişiler süper beynin kahramanıdırlar…
Birinci Kahraman
ALBERT EINSTEIN (Uyum Sağlama Yeteneği Açısından)
Yaşayan bütün
canlılar gibi insanlar da gezegendeki bütün ortamlara uyum sağladılar. Homo
sapiens
bunu öyle inanılmaz bir şekilde başarmıştır ki çok doğal
karşılarız, ta ki bu uyum sağlanabilirliği yeni bir seviyeye taşıyan
biri-Einstein gibi biri- karşımıza çıkana dek.
Eınstein bilinmeyenle
yüzleşip ona hükmederek uyum sağlamıştır. Onun alanı fizikti ama bilinmeyenler
her gün herkesin karşısına çıkıyor. Hayat beklenmedik güçlüklerle dolu.
Bilinmeyene uyum sağlamak için Einstein üç güçlü yön geliştirdi ve üç engelden
kaçındı.
Üç güçlü yön: Boş vermek, esnek
olmak, rahat olmak.
Üç engel: Alışkanlıklar,
şartlanma, hapsolmuşluk .
İnsanların uyum
sağlama yeteneklerini zorluklar karşısında ne kadar boş verebildikleri, esnek
kalabildikleri ve rahat olabildikleriyle ölçebilirsiniz. Bir insanın ne kadar
kötü uyum sağladığınaysa eski alışkanlarının ona hükmetmesinden ve onu hapseden
şartlanmalardan yola çıkarak ölçebilirsiniz.
ikinci Kahraman YENİ
DOĞMUŞ BİR BEBEK (Bütünleşme Açısından)
Bebeklerin bolca
Sahip olduğu bizim kaybettiğimiz şey nedir? Burada anahtar “bütünleşme”dir.
Bütün canlılar arasında insanlar her bilgiyi sindirir ve bütünleştirir. Bu
resmin bütününü oluşturan şeydir.
Kendinizi tam
anlamıyla depresif hissettiğinizde, aklınıza parlak bir fikir geldiğinde veya
tehlikede olduğunuzu düşündüğünüzde buna hücreleriniz de katılır. Teknik olarak
iş başında olan; zihni, vücudu ve dış dünyayı bir işlemde bütünleştiren şey
geribildirim döngüsüdür. Gelen veri, sinir sistemini uyarır ve bir karşılık
alır. Bu karşılığın raporu her hücreye gönderilir ve karşılığında da hücreler
bununla ilgili ne düşündüklerini söyler.
Bebekler mükemmel
birer geribildirim makinesidir. Kendi kişisel gerçekliğinizi daha büyük bir
başarıyla bütünleştirmenin ne anlama geldiğini onlardan öğrenebilirsiniz. Tek
yapmanız gereken, doğanın çocuk beyni için tasarladığı şeyi bilinçli olarak
yapmaktır.
Öyle ya da böyle,
kaçınılmaz olarak kendi bakış açınıza göre bir gerçeklik yaratırsınız. Kimse
dünyayla önyargılar olmadan bütünleşme konusunda mükemmel değildir ama bebekler
bize gerçekliğimizi nasıl daha mükemmel hale getireceğimizi öğretirler. Doğa
bizi doğduğumuz andan itibaren dünyayı bir bütün olarak ele almak üzere
tasarladı ve bizler deneyimi kırıntılara ve parçalara böldüğümüzde bütünlük
bozuluyor. Sonra da gerçeklik içinde yaşamak yerine bir gerçeklik illüzyonuyla
kandırılıyoruz.
Sorgulanmadığı bir
iktidara alışan bir diktatörü düşünün. Terör ve gizli bir polis örgütü
aracılığıyla yerini koruyor, düşmanlarına rüşvet veriyor ve onların gece vakti
ortadan kaybolmalarını sağlıyor. Genelde böyle diktatörler, muhalefet
ayaklandığında hayret içinde kalırlar ve bir ayaktakımı tarafından görevden
alındıklarında veya öldürüldüklerinde haklı çıktıklarına inanırlar. Hatta bir
polis devletinde baskıya maruz kalan halkın baskıcıyı sevdikleri hayaline
kapılırlar. Bu, uç noktaya taşınmış bir gerçeklik illüzyonudur.
Diktatörlerin düşüşü
bizi bir başka seviyede etkiliyor çünkü sınırsız gücün aynı şeyi bize de
yapabileceğini derinlerde bir yerde hissediyoruz. Aldanan kişinin gözlerinin
önüne adeta kara büyüyle perde çekilmiştir. Ama herkesin içinde yaşadığı
gerçeklik illüzyonun gelince burada kara büyü yoktur. Bu sadece bir
bütünleşme başarısızlığıdır
.
Tamamen bütünleşmiş
bir insan olmak demek, bir bebeğin dünyaya yaklaşımını yansıtan üç güçlü yöne
sahip olmak ve yetişkinler olarak benliğimizi saran üç engelden kaçınmak
demektir.
Üç güçlü yön: İletişim kurmak,
dengede kalmak, resmin bütününü görmek,
Üç engel: Soyutlanmak, çatışma,
baskıdır.
Bedensel veya
zihinsel olarak bütünleşmiş bir durumda olduğunuzda açık bir şekilde iletişim
kurarsınız, ne hissettiğinizi bilirsiniz, bunu ifade edersiniz, etrafınızdaki
herkesten işaretler alırsınız. Ama pek çok yetişkin iletişimde bir kopukluk
deneyimliyor. Kendilerini her şeyden soyutlanmış hissediyorlar; hislerinden,
diğer insanlardan, her sabah gittikleri işlerinden… Çatışmalar içinde
karmakarışık oluyorlar ve sonuç olarak gerçekte hissettiklerini ve bütün gerçek
arzularını bastırmayı öğreniyorlar.
Bu hisler sadece
psikolojik faktörler değildir. Bunlar beyni ve sonuçta vücuttaki bütün
hücreleri etkiler.
Önemli nokta: Doğal
sağlık ve esenlik durumuna dönmek istiyorsanız yeni doğmuş bir bebek gibi olun.
Ayrılık ve çatışmayla yaşamak yerine deneyimlerinizi bütünlüğe kavuşturun.
3. Kahraman BUDA (Bilincin
Genişlemesi Açısından)
Beyinlerimizi
öncelikle bilinçli olmak için kullanıyoruz ve bazı insanlar bilinçlerini
diğerlerinden çok daha ileriye taşıyor. İçsel gelişim için kahramanlarımız-en
iyi örneklerimiz- her nerede doğdularsa insanlığın spiritüel rehberleridir.
Özellikle bir kahraman, yani Buda ve onun temsil ettiği tür -azizler, bilgeler
ve ileri görüşlüler- insanlığın eşsiz bir özelliğinin mükemmelleştirilmesini
simgeliyorlar. Bu, anlam için yaşamaktır ve insanı üstün bir anlam için açlığa
götürür. Anlam insanın içinden gelir ve hayatın katı gerçeklerinin ötesine
geçer. Beş duyudan alınan ham veri anlamsızdır. Paleolitik Çağ’daki mağara
adamlarına veya ilk toplayıcı avcıların kısa, zorlu hayatlarına bakınca
beyinlerinin matematiğe, felsefeye, sanata ve yüksek mantığa elverişli olduğunu
düşünmezsiniz. Bu yetenekler gizliydi ve Hindistan’da iki bin yıldan uzun bir
zaman önce fakirliğin ve hayat mücadelesinin ortasında yaşamış olan Buda gibi
biri, içimizde çok daha fazlasının saklı olduğuna dikkat çekiyor, tabii anlama
karşı duyduğumuz şiddetli arzumuzdan faydalanabilirsek…
Burada anahtar,
bilincin genişlemesidir.
Eski bir Hint deyişi
bilinci bir kapıdaki, hem eve hem de dış dünyaya aynı anda ışık saçan lambaya
benzetir. Bu, “içinizdeki” ve “dışınızdaki” şeylerin aynı
anda farkında olmanızı sağlar. Farkında olmaksa ikisi arasında bir ilişki
yaratır.
Peki, bu ilişki iyi
midir yoksa kötü müdür? İnsan zihninde tasarlanan cennetlerin ve
cehennemlerin hepsi birer düşünce ürünüdür.
Hem içe bakarak düşünüyoruz hem
de dışa bakarak düşünüyoruz. “Sadece düşünceleriniz kadar
güvendesiniz,”
diyor bilgece bir aforizma.
Üstün bilinç her
zaman spiritüel bir durum olmak zorunda değildir – bu genişlemiş bir durumudur.
Spiritüellik zamanı gelince gelir ve bu da başladığınızda ne kadar kasılmış
olduğunuza bağlıdır. Stres ve üzüntüyle dolu bir hayat doğal olarak
farkındalığın kaybolmasına neden olur. Bu bir hayatta kalma tepkisidir, tıpkı
bir aslanın yaklaşmasıyla bir araya toplanan bir antilop sürüsü gibi…
Kasılmanın ilkel bir güvenlik türü yarattığını, bedelininse gerginlik, korku,
sürekli tetikte olma ve güvensizlik olduğunu fark etmeniz gerekiyor. Ancak
bilincinizi genişleterek kapıdaki lamba olabilir, dünyayı korkusuzca ve
kendinizi de güvensizlik duymadan görebilirsiniz.
Önemli nokta: Eğer
içsel gelişim istiyorsanız bilince yaklaşımınızda Buda gibi olun.
Farkındalığınızı genişletin ve zihnin içinde örülen duvarların ötesine bakın.
DEPRESYON
Bu bölümde,
beyninizin sizi kullanmasına izin vermek yerine onum kullanabileceğinizi
göstermek konusunda bir adım attık.
Bu prensibi milyonlarca
kişiyi etkileyen depresyon (15-45 yaş arasındaki Amerikalılarda en sık
rastlanan rahatsızlıklardan biri) için uygulamak insana kendini iyi
hissettirecektir. Beyinlerinin insanları nasıl kullandığı dair bundan daha acı
verici bir örnek yoktur.
Eski bir hasta
depresyonu şöyle tarif ediyor: “Kendimi düşüyormuş gibi hissediyordum
yere kapaklanmama ramak kalmıştı ama panik hissi bir saniye değil, günlerce
sürdü ve neden korktuğumu bile bilmiyordum.”
Depresyona maruz kalanlar
kendilerini yanlış işleyen bir beynin kurbanı olmuş gibi hissediyorlar,
Her ne kadar
depresyon, beynin iç ve dış strese doğru bir şekilde tepki verme
yeteneksizliğine atfedilen bir ruh hastalığı olarak sınıflandırılsa da bütün
vücudu etkiler. Uyku düzensizliğiyle bedenin ritmini bozar. Cinsel isteksizliğe
neden olur ve iştahı azaltır. Depresif insanlar yemek yemeye ve cinsel ilişkide
bulunmaya karşı yorgunlukla karışık bir ilgisizlik hissederler. Sosyal
ortamlardan koptuklarını bir ilgisizlik hissederler. Başka insanların onlara ne
söylediklerini açıkça anlayamazlar, başkalarına karşı neler hissettiklerini
ifade edemezler ve başkalarıyla bir arada olmak rahatsız edici bir bulanıklık
hissidir.
Depresyona maruz
kalanların % 80 kadarının ailelerinde şimdi veya geçmişte depresyon geçiren kişiler
vardır. Ama çoğu durumda genler sadece zemin hazırlar, hastalığın başlamasını
garantilemez. Bu psikiyatrik hastalığın ortaya çıkabilmesi için genler ile
çevrenin uyum içinde çalışması gerekir.
Depresyon tepkisinin
en aldatıcı hilesi şudur: Depresyon her şeyi aynı kefeye koyar. Arabanızın
vitesini tamir etme konusunda çaresiz hissedersiniz (Kim hissetmez ki?) ama
yeni güne başlamak için yataktan çıkma konusunda (bir depresyon işareti) esnek
olmak için depresyon tepkisini kendi oyunuyla alt etmelisiniz.
Bunu nasıl
yaparsınız? Eğer otomatik tepkiniz üzüntü, çaresizlik ve umutsuzlukla
bağlantılıysa, bunu kabul etmeyi reddedin. Kendinize zaman ayırın, derin bir
nefes alın ve alternatif tepkiler listemize başvurun. İşe yarayan bir tane
bulun. Bu, zaman ve çaba gerektirir ama işe yarar. Yeni bir tepki öğrenmek
beyinde yeni sinir yolları kurar ve kapılar açar. Peki, bunlar ne tür
kapılardır? Depresyonda olduğunuzda soyutlanmış, yalnız, duyarsız, hareketsiz,
pasif ve değişime kapalı olmaya eğilim gösterirsiniz. Yeni kapıların tam
anlamıyla zıt bir etkisi vardır. Yeni bir tepki vererek eski, bayat inançlara
geri dönmenin çekiciliğine direnirsiniz. Pasif olmaktansa sorumluluk almanın
siz iyi geldiğini görürsünüz.
Bir başka strateji de
oldukça bunaltıcı bir şey olan depresyon tepkisini yönetilebilir parçalara
bölmektir. En iyi taktik, bir seferde tek adım atmak, uğraşmak için kendinizi
hazır hissettiğiniz bir parçayı seçmektir. Atalet, depresyonun en iyi
arkadaşıdır. Gerçekten pozitif bir şey yapma gücünü kendinizde bulana dek
aşmanız gereken bir tümseğiniz daima olacaktır. O halde tümseği bir Himalaya
doruğuna çevirmeyin.
Depresyon
Alışkanlığı:
Eğer bir alkoliğin veya herhangi bir bağımlının yanında
yaşadıysanız onların öngörülebilir sarkaç gelgitleriyle yaşadıklarını
bilirsiniz.
Ayık veya uyuşturucudan uzak olduklarında içten bir pişmanlık
duyarlar ve alışkanlıklarına geri dönmek istemezler.
Ama bağımlı kişi
yeniden içmenin, uçmanın veya aşırı yemenin ya da öfkeye kapılmanın
(alışkanlıkları her neyse) cazibesine kapılırsa iyi niyetler de ortadan kalkar.
İrade gücü kaybolur, alışkanlık kontrolü ele geçirir ve sadece maddeyi almak
önem kazanır.
Depresyonun
bağımlılık yapıcı bir tarafı vardır. Burada üzüntü ve umutsuzluk görev başına
geçer. “Başka türlüsü olamaz” düşüncesi hem bağımlının hem de depresyonu
alışkanlık edinmiş kişinin ortak feryadıdır. Birçok durumda bir “iyi
ben” ve “kötü ben” birbirleriyle savaşır.
Alkolikleri ele
alacak olursak, “kötü ben” içki içer, “iyi ben” ayıktır. Depresyondaki
kişi içinse “kötü ben” üzgün ve umutsuzdur, “iyi ben” ise mutlu ve
iyimserdir. Ama gerçekte depresyon her şeyi gölgeler. İyi anlar sadece
alışkanlığa geri dönüşe bir girizgâh niteliğindedir. Sonunda “kötü
ben” kazanacaktır, “iyi ben” onun sadece kuklasıdır.
Savaş kazanılamaz;
her zafer geçicidir ve sarkaç ileri geri hareket etmeye devam eder. Peki, bir
savaş kazanılamazsa neden savaşmalı? Herhangi bir sabit alışkanlığı yenmenin
sırrı, kendinizle savaşmaya bir son vermek ve içinizde savaşın olmadığı bir yer
bulmaktır. Spritüel açıdan bu yer, gerçek benliğinizdir. Meditasyon buna
ulaşmanın yolunu açar. Dünyanın bilgece gelenekleri, kimsenin barıştan,
huzurdan, sessizlikten, eksiksiz bir sevinçten ve hayata karşı duyulan o derin
saygıdan mahrum kalamayacağını kabul eder.
Bazen depresyondan
çıkmak için çok az şey gerekir, tabii eğer kötü bir işten veya zararlı bir
ilişkiden çıkmak böylesine kolay görülebilirse… En iyi haber şu ki, gerçek
benliğiniz depresyonda değildir ve hiçbir zaman da olmamıştır. Gerçek
benliğinizi bulma yolunu açtığınızda depresyonunuzu iyileştirmekten daha
fazlasını başaracaksınız.
BEYNİNİZ DÜNYANIZDIR
Sizi gerçek ustalığın
bulunduğu, “zihin” havai bir şekilde yukarılarda gezerken
“beynin” de dünyevi bölgesinde oturmadığı yere götürmek istiyoruz.
İkisi arasındaki fark, insan yapımıdır ve yanıltıcıdır.
Zihin ile beyin
birleşmiştir ve süper beynin doğduğu yer, çalıştırmayı öğrenebileceğiniz
kontrol düğmesinde bulunmaktadır. Farkındalığın gizli bölgeleri gerçek gücün
yattığı yerdir.
Kontrol edilmeyen
korkular, gerçekçi bir sebepleri olmasa bile insanları kronik kaygıya ve
depresyona itebilir. Biyolojideki karşıt unsurlar bu etkiyi dengeleyebilir.
Yakın geçmişte yapılan araştırmalar, hipokampustaki yeni sinir hücrelerinin
amigdalada uyanan negatif duyguları engelleyebildiğini göstermiştir. Stresi
yatıştıran aktiviteler, örneğin fiziksel egzersiz ve yeni şeyler öğrenmek, yeni
sinir hücrelerinin doğumunu teşvik ediyor ve bu da gördüğümüz gibi
nöroplastisiteyi (yeni sinapsların ve sinir ağlarının oluşumu) teşvik ediyor.
Nöroplastisite
insanın ruh halini doğrudan düzenleyebilir ve depresyonu önleyebilir. Yani
yetişkin birinin hipokampusunda yeni sinir hücrelerinin doğumu, depresyon gibi
ruhsal bozukluklara sebep olan sinir kimyası dengesizliklerini yenmeye yardımcı
olur.
Nörobilimde bu fikir
yenidir ama gerçek hayatta birçok insan koşu yapmanın onları çökkün bir ruh
halinden kurtardığını fark etmiştir.
Bir gül gördüğünüzde,
onun muhteşem kokusunu kokladığınızda ve kadifemsi yapraklarını okşadığınızda
bütün bağlantı türleri beyninizde meydana gelir. Bunlar gerçekleşirken fMRI
taramanızda da görülebilir. Ama beyniniz gülü görmüyor, koklamıyor ve
dokunmuyordur. Bunlar sizin deneyimlerinizdir ve deneyimlere sadece siz sahip
olabilirsiniz. Bu temel gerçektir ve sizi beyninizden daha fazlası haline
getirir.
1930’larda Wilder
Penfield adındaki öncü bir beyin cerrahı, beynin motor korteks adlı bölgesini
uyardı. Motor kortekse yapılan az miktardaki elektrik yüklemesinin, kasları
hareket ettirdiğini keşfetti. Öte yandan Penfıeld zihin ile beyin arasındaki
ayrımın hayati önemde olduğunu fark etti. Beyin dokusu fiziksel acıyı
hissedemediği için, açık beyin ameliyatı hasta uyanıkken de yapılabiliyordu.
Penfield motor
kortekste belli bir bölgeyi uyararak hastanın kolunun havaya kalkmasına neden
oldu. Ne olduğunu sorduğunda hasta, “Kolum hareket etti,” cevabını
verdi. Sonra Penfield hastadan kolunu kaldırmasını istedi. Tekrar ne olduğunu
sorduğundaysa hasta “Kolumu hareket ettirdim,” cevabını verdi.
Bu basit yöntemle Penfield herkesin içgüdüsel olarak bildiği bir şeyi gösterdi:
Kolunuzun hareke etmesiyle onu kendinizin hareket ettirmesi arasında büyük bir
fark vardı. Bu fark, zihin ile beyin arasındaki gizemli boşluğu açığa çıkarıyor.
Kolu hareket ettirmek istemek zihnin bir eylemidir, istem dışı hareketse
beyinde tetiklenen bir eylemdir. Bu iki şey aynı değildir.
Bu fark kulağa fazla
ince gelebilir ama çok önemlidir. Şimdilik sadece beyninizden ibaret
olmadığınızı hatırlayın. Beyne emirler veren zihin tek gerçek yaratıcıdır,
tıpkı Mozart’ın radyoda çalan müziğin tek gerçek yaratıcısı olduğu gibi…
“Dışarıda” olup biten her şeyi pasif bir şekilde kabul etmek yerine,
öncelikle yaratıcı olarak aktif rolünüze sahip çıkın. Gerçeği yaratmayı
öğrenmenin asıl başlangıcı burada yatar.
Algılarınızı Nasıl
Dönüştürürsünüz?
Herhangi bir iş
yaptığınızda-kahvaltı etmek, sevişmek, evren hakkında düşünmek, bir pop şarkısı
yazmak- zihniniz üç durumdan sadece birinde olabilir: bilinçsiz, farkında
ve öz farkındalığa sahip.
Bilinçsiz olduğunuzda zihniniz
dış dünyadan gelen sürekli veri akışını pasif bir şekilde, minimal düzeyde
tepkiyle ve yaratıcılık olmadan alır.
Farkında
olduğunuzdays
a bu veri akışına dikkat edersiniz. Seçersiniz, karar
verirsiniz, sınıflandırırsınız, işlersiniz vesaire; neyi kabul edeceğinizi ve
neyi reddedeceğinizi seçersiniz.
Öz farkındalığa sahip
olduğunuzda
,
yaptığınız işe geri döner ve “Bu benim ne işime yarar?” diye
sorarsınız.
Bilinçsiz/farkında/öz
farkındalığa sahip:
İnsanlar her üç durumda da var olabilir ve herhangi bir anda
hangisinin hâkim olacağı size bağlıdır. Süper beyin, farkındalığı ve öz
farkındalığı artırırken bilinçsiz anlarınızı azaltmakla doğar.
Farkında olmak iyidir
ama öz farkındalık daha iyidir. Eğer amacınız öfkenizi kontrol etmekse,
“Ben kızgınım,” düşüncesi sizi ancak belli bir yere kadar götürebilir.
Öfkenizin nereden geldiğini bilmek, duruma öz farkındalık bileşenini ilave
eder. Davranışınızda bir kalıp görmenizi sağlar. Geçmişteki öfke patlamalarının
pek işe yaramadığı hesaba katılır.
Farkındalık hayvanlar
dünyasına inkâr edilemez bir şekilde girmiştir. Filler, ölen yavru bir filin
etrafına toplanır. Oradan ayrılmazlar ve hatta ölümün gerçekleştiği yere bir
yıl sonra dönerler. Yavrusunu kaybeden annenin yakınlarında toplanırlar. Eğer
empati bizim insani tanımımızın dışında herhangi bir anlama geliyorsa filler
birbirlerine empati duyuyordur.
FAZLA KİLOLAR!
Fazla kilolu olmak,
beyni yeni bir yöntemle kullanma vaktinin geldiğini gösteren sorunlardan
biridir. Amerikalıların üçte birinden fazlası kiloludur ve bir çeyreğinden
fazlası da obezdir. Sağlık sorunları bir kenara bırakılırsa bu salgın
hastalığın nedeni temelde yaptığımız tercihlerdir. Yılda ortalama 70 kilogram
şeker tüketen, fast food restoranlarındaki bütün yiyeceklerin onda birini yiyen
ve her on yılda bir daha da büyüyen porsiyonların keyfini süren bir toplumuz.
Obezite inanılmaz
oranda arttı çünkü mantığımız bunu durdurmada etkili değil.
Temel beyin neyi
yanlış yapıyor? Suçluluk hissi eskiden ahlaka uygun görülürdü. Orta Çağ’da,
açgözlülüğün yedi büyük günaha dahil olduğu zamanlarda fazla kilolu olan
kişisel bir zayıflık işaretiydi. Zihinlerinin derinliklerinde çoğu fazla kilolu
insan kendini irade gücünden yoksun olmakla suçlar. Keşke keyiflerine düşkün
olmaktan vazgeçebilselerdi! Kötü bir döngünün fitilini ateşleyen kalorilerle
kendilerini cezalandırmaya bir son verebilselerdi: Yemek yemek kilo aldırır ve
kişinin kendini beğenmemesine yol açar, bu da kendinizi kötü hissetmeniz ve
teselliyi daha fazla yemekte aramanız için bir sebeptir.
Kararlar bilinçlidir
ama alışkanlıklar bilinçli değildir. Bu basit ifadeden yola çıkınca fazla
kilolu olmayı beynin bakış açısından görmeye başlıyoruz.
Peki, süper beyin bu
yerleşik kalıplan nasıl değiştirebilir? Öncelikle yağlarla bir ateşkes
imzalamalıyız. Araştırmalar diyet yapan insanların çoğunun kilo verdiğini
gösteriyor ama bu kişilerin neredeyse tamamı ulaştıkları kiloyu iki yıl boyun
korumayı başaramıyor. Beyin kimyası kendi rolünü oynuyor ve diyet yapanlar
birkaç kilo kaybettikten sonra kendilerini eskisinden de daha aç hissediyorlar.
Avustralyalı araştırmacılar bunun sebebinin biyolojik değişim olduğuna
inanıyorlar. Verdikleri kiloları sonradan almaya başlayan başarılı diyetçilerin
midelerinde, diyet yapmaya başlamadan öncekine göre yüzde 20 daha fazla
“ghrelin” yani “açlık hormonu” bulunmuştur. New York Times’ta
yayınlanan 2011 Aralık tarihli raporun söylediğine göre bu kişilerin hâlâ
yağlı olan vücutları sanki açlıktan ölüyormuş gibi davranıyor ve kaybettikleri
kiloları geri almak için fazla mesai yapıyor. Beyniniz, hipotalamus
aracılığıyla vücudunuzun metabolizmaya dair ayar noktasını düzenlemekten
sorumludur ve diyet yapmak bunu etkiliyor. Normal bir kiloya geri dönen insanlar,
yıllarca ideal kilolarında kalan kişilere göre günde 400 kalori daha az almaya
ihtiyaç duyarlar.
BEYNİNİZ EVRİM
GEÇİRİYOR
Süper beyin bilinçli
evrimin ürünüdür. 20 yaşına gelene kadar doğa sizin az otomatik olan fiziksel
gelişiminizle ilgilendi.
Bebeklik dişlerinizi
kaybetmeyi veya gözlerinizi odaklamayı öğrenmeyi siz seçmediniz. Ama diğer
birçok şey zihin ile genlerin buluşması yoluyla gerçekleşti. Üç yaşındayken bir
çocuk okumaya hazır değildir. Fakat 4-5 yaşındaki çocuklar okumaya can atar ve
beyinleri buna hazırdır. Çocuk, bir sayfanın üzerindeki siyah şekillerin bir
anlamının olduğunu keşfeder. Yabancı dilleri öğrenmenin de uygun bir yaşı
vardır ve ergenliğin son döneminde bu, doruğa ulaşır.
Nörobilimcilerin
beynin sabit ve durağan olduğuna inandıkları zamanlarda öğrenmek, evrimle bir
tutulamazdı. Ama eğer beyin siz öğrenirken değişirse ikisi aynı anlama
gelmektedir. Geçenlerde on altı yaşında New Yorklu bir lise öğrencisi olan
Timothy Doner hakkında bir haber yayınlandı. Timothy 2009 yılında yetişkinliğe
kabul töreninden hemen sonra modern İbranice öğrenmeye karar vermişti. Bir
öğretmen tutuldu ve dersler iyi gitti. Timothy öğretmeniyle İsrail
politikalarını tartışıyordu ve bu da onu dünyanın en zor beş dilinden biri olarak
görülen Arapçayı öğrenmeye götürdü. Timothy bunun için bir kolejin yaz kursuna
gitti. Gazete haberi şöyle devam ediyordu: “Söylediğine göre alfabeyi
öğrenmesi dört gün, akıcı bir şekilde okumasıysa bir hafta sürmüş. Timothy daha
sonra Rusça, İtalyanca, Farsça, Svahili dili, Endonezya dili, Hintçe, Ojibwa,
Pashto, Türkçe, Hausa, Kürtçe, Yiddish, Felemenkçe, Hırvatça ve Almanca
öğrenmeye dalmış. Bu dilleri genellikle gramer kitapları ve iPhorıe’undaki
Flashcard uygulamalarından kendi kendine öğrenmiş.”
Timoth’nin yeni bir
dilin temellerini bir ayda öğrenebilmesi ve hatta Hintçe ve Almanca gibi
dillerde iyi bir aksan elde etmesi, beynin en uygun zamanda eğitildiğinde zaten
içinde var olan bir yetenekle kuantum sıçraması yapabileceğini gösterir. Peki,
içeride var olan nedir?
Bilim her seferinde
cevapların bir kısmını, neredeyse her zaman bir sağlık sorununun sonucu olarak
buluyor. Bunun çarpıcı bir örneği de yüz körlüğüdür (prosopagnozya).
Yüz körlüğü bugün
nüfusun % 2’sinden biraz fazlasında görülmektedir. Uç noktadaki durumlarda kişi
kendi yüzünü bile tanıyamaz.
Sebebi ister
yaralanma isterse genetik olsun, yüz körlüğü olan kişilerde “fuziform
girusta” hasarı vardır. Burası şakak lobunun sadece yüzleri değil, vücut
şeklini, renkleri ve kelimeleri de tanımayla ilgili kısımdır. Ne tuhaftır ki
bir insan bu hastalığa sahip olduğunu fark edene dek yıllar geçebilir. Kişi, “Yüzleri
hatırlama konusunda kötüyüm,”
diye mazeret göstererek bir arkadaşının
yüzünü gerçekten tanımak yerine onun sesi veya giyim tarzı gibi duyusal
işaretlere güvenir. Bir adam, işyerindeki en yakın arkadaşı saç şeklini
değiştirdiğinde yanından sanki bir yabancıymış gibi geçip gittiğini söylemişti.
Beyinlerimizin
yüzleri tanımamızı sağlayacak şekilde donatıldığı kanıtlanmış bir gerçektir.
Beynin arkasındaki beş görsel parça, görülen şeyleri bilinçsizce kaydeder.
Bunları bilinçli şekilde görebilmemiz için bu sinyallerin öndeki beyin
korteksine aktarılması gerekmektedir. Bu devreler sistemi doğru bir şekilde
çalışmadığındaysa tanıma mümkün olmaz (Bir başka özel parça, mekânları
tanımanıza yardım eder. İnsanların beyinlerinin bu bölgesinde bir hasar söz
konusu olduğunda size bir evi bütün ayrıntılarıyla tarif edebilirler ama kendi
evlerinin önünde durduklarını anlayamazlar).
Hayvanlar temel uyum
sağlama yeteneğine zaten sahiptir. Evrim sürecinde bazı tanıma yetenekleri elde
etmişlerdir: Yavruları için yiyecek bir şeylerle yuvaya dönen Antarktika
penguenleri, milyonlarca penguenden oluşan kalabalık bir sürünün içinde
ilerleyebilir ve doğrudan kendi yavrulara gidebilirler (Buna standart açıklama,
kendi çocuğunun ağlamasının ailenin aklına kazınmış olduğu ama başka duyuların
da işin içine girebileceğidir.)
Ama yüz körlüğünün
başka bir yönü daha vardır. Bazı insanlar bunun tam tersi bir yeteneğe
sahiptir; onlar da şimdiye kadar pek fazla incelenmemiş bir fenomen olarak “süper
tanıyıcı
“lardır.
Süper tanıyıcılar
rastladıkları neredeyse her yüzü hatırlarlar. Yolda birine gidip şöyle
diyebilirler: “Beni hatırladın mı? On yıl önce Macy’s mağazasında bana
bir çift siyah ayakkabı satmıştın.”
Doğal olarak
rastlanılan kişi bunu hiç hatırlamaz. Bu nedenle süper tanıyıcıların bu tür
rastlantıları tacizcilikle suçlanır çünkü takip edilmek, kabul etmesi daha
kolay bir açıklamadır. Aradan zaman geçmiş olması süper tanıyıcıları yanıltmaz.
Hollywood yıldızlarının yedi sekiz yaşlarındaki hallerinin fotoğrafları
gösterildiğinde bir süper tanıyıcı onların kimin yüzü olduğunu hemen
bilecektir.
Eğer yüz körlüğü bir
hastalıksa süper tanıma nedir? Bunu cevaplamak için insanların öncelikle
yüzleri nasıl tanıdıklarını bilmemiz lazım. Bizim yapmadığımız şey, yüz körlüğü
olan insanların hastalıklarını telafi etmek için başvurdukları yöntem olan
işaretler kullanma yöntemine başvurmaktır.
Gerçek şu ki retinadaki
hücreleri uyaran ışık fotonları ve görsel kortekse taşınan sinyaller hiç resim
taşımaz. Görsel sinir bir resmi, şekli ve ışığı aslında var olmayan bir
sinirsel mesaja çevirir. Bilgi en az beş altı aşamadan geçirilerek işlenir.
Aydınlık ve karanlık bölgeler tasnif edilir, ana çizgiler belirlenir,
kalıpların şifresi çözülür vesaire… Tanıma ise işlemin epey sonuna doğru gelir.
Ama siz, “Ah, bu benim annem,” dediğinizde kimsenin onu nasıl
tanıdığınıza dair en ufak bir fikri yoktur. İşlemin altı aşaması da hikâyeyi
anlatmaz. Yapay zekâ alanında çalışan bilgisayar uzmanları, makinelerin yüzleri
değişik kalıp işaretlerini kullanarak tanımalarını sağlamayı denemişlerdir.
Tanıdık bir yüzün hafif odak dışı bir fotoğrafını gördüğünüzde onun kim
olduğunu anlamakta sorun yaşamazsınız ama bu konuda en akıllı bilgisayar bile
şaşırmıştır.
Çok daha gizemli
olansa zarar görmüş veya hastalık geçirmiş bir beynin sağlıklı bir beyinden
nasıl daha iyi performans sergileyebilmesidir. Bir otizm türü olarak görülen
ama bazen sağ şakak lobunda yaralanmaya bağlı olarak gelişen savant (bilgin)
sendromunda da söz konusu olan şey budur. Savant sendromuna maruz kalanlar (bu
insanlara “aptal bilgeler” de denir) basit, günlük yeteneklerden
yoksundurlar ama olağan dışı yeteneklere sahiptirler. Örneğin müzik bilginleri
hiç piyano dersi almamış olsalar bile sadece bir kez duydukları herhangi bir
parçayı piyanoda çalabilirler, buna çok karmaşık bir klasik müzik de dâhildir.
Takvim bilginleri size herhangi bir tarihin haftanın hangi gününe denk
geldiğini hemen söyleyebilir ve buna 23 Ocak 3323 gibi bir tarih de dâhildir.
Dil bilginleri de vardır. Bu sendroma maruz kalan bir çocuk kendi başının
çaresine bakamıyor, sokakta yardım görmeden yolunu bulamıyordu.
Yine de yabancı dilleri
kitaplardan kendi başına öğrenmeyi başardı, bir gezi sırasında yolunu kaybedene
kadar bu fark edilmemişti. Bakıcıları paniğe kapıldılar ama sonunda çocuğun
yerini tespit ettiler, çocuk biri Çince diğeri Fince konuşan iki yabancıya
sakin bir şekilde çevirmenlik yapıyordu. Bu iki dil de tıpkı Arapça gibi
dünyadaki en zor beş dilin arasındadır. Daha şaşırtıcı olansa çocuğun Çinceyi
ters tutulmuş bir kitaptan öğrenmiş olmasıydı!
Dört bölümlü beyin
Şimdi bilimin ibresi
zihinden çok beyinden yana çevrilmiştir. Nörobilim iki kelimeyi birbirinin
alternatifi olarak kullanmaktadır; sanki “Fikrimi değiştirdim,” ifadesi,
“Beynimi değiştirdim,” anlamına gelebilirmiş gibi. Ama beynin ne
iradesi ne de niyeti vardır, sadece zihnin vardır. Tercih ve kararları her ne
kadar üst beyin organize etse de beynin özgür iradesi yoktur. Nörobilim bütün
insan davranışlarını beyne atfederek işleri kolaylaştırmaya çalışır. Bu nedenle
gazetelerde beynin aşktan ve inançtan sorumlu olduğu şeklindeki yanlış
varsayımları güçlendiren “Beyin Aşktır” ya da “Nöronlardaki
Tanrı” gibi makaleler görüyoruz.
Bize göre bu bir
hatadır. Radyoda bir cızırtı duyduğunuzda, “Beethoven’da bir sorun var”
demezsiniz. Bir zihin (Beethoven’inki) ile zihni fiziksel dünyaya
taşıyan alıcı (radyo) arasındaki farkı bilirsiniz.
Nörobilimciler son
derece entelektüel, bazen de dahi kişilerdir. Ama nasıl oluyor da böyle temel
bir farkı anlayamıyorlar?
Bunun sebebi büyük
ölçüde materyalizmdir, yani bütün sebeplerin fiziksel olduğunda ısrar eden
dünya görüşüdür. Zihin fiziksel değildir ama zihni bir kenara koyarsanız beyni
sadece fizikse temellerde inceleyebilirsiniz. Beynin zihin tarafından
kullanılmak üzere var olduğuna sizi ikna etmeyi büyük ölçüde başardığımızı
umuyoruz.
KAYGI
Kaygı, korkulan ama
gerçekte zararsız olan şeyleri üst üste yığarak dünyayla ilgili yanlış bir
resim yaratır. Zihin korkuyu ekler. Eğer zihin korku algısını bozabilirse
tehlike sönecektir.
Öncelikle hayat korku
olmadan var olamaz, ne var ki korku tutukluk ve zavallılık yaratır. Biri pozitif,
diğeri negatif iki yön beyninizde buluşur. Serbest yüzen anksiyeteye maruz
kalan kişiler için (modern toplumda en yaygın görülen şikâyetlerden biri) kısa
vadeli çözüm, kimyasal bir çözümdür: sakinleştiriciler. Nasıl üzgün olmak
evrenselken depresyon anormal ve sağlıksızsa korku da evrenselken serbest yüzen
anksiyete ruhu yiyip bitirir. Freud’u da dikkat çektiği üzere kaygı kadar
istenmeyen bir şey daha yoktur.
Tıbbi araştırmalar
zihin-vücut sisteminin uyum sağlayamadığı sadece birkaç şey bulmuştur: Bunlardan
birisi hafiflemeyen türden, kronik ağrı (zona, ilerlemiş kemik kanseri vb.),
diğeriyse kaygıdır.
Korku bir anıyı
canlandırır. Korktuğunuz şey geçmişinizdeki kötü bir şeye benzer, bu da eski
tepkiyi geri getirir.
Gerçeği yaratmak her an her yerde ama kimse bunu soyut bir
biçimde yaşamaz. Şu anda yaşamaya çalıştıkça beyniniz her deneyimi depolar ve
geçmişinizle kıyaslayarak onlardan ders çıkarır.
Hafıza sonsuz
derecede faydalıdır; her bisiklete binişinizde bisiklete nasıl binildiğini
öğrenmek zorunda kalmamanız, hafızanız sayesindedir. Bu, hafızanın doğal ve
olumlu bir şekilde kullanılışıdır. Hafızanın kaygıyı ateşleyen yıkıcı tarafıysa
sizi geçmişin esiri haline getirir. Eski yara ve travmaların izlerinin,
psikolojinin bu kadar güçlü bir bileşeni olmaları gerekirdi. Ama maalesef
oluyorlar ve son derece de yapışkanlar (Mark Twain şu zekice sözleri
söylemiştir: “Sıcak bir sobaya oturan bir kedi bir daha sıcak bir
sobaya oturmayacaktır. Ama soğuk bir sobaya da oturmayacaktır.”)
Kedi kelimesinin yerine beyin
kelimesini koyun çünkü o da aynı şekilde eğitilebilir. Acı verici bir
deneyime bir kez maruz kaldığında beyin, onu gelecekte tekrarlama ihtimaline
karşı hatırlamak için belli bir yol çizer. Bu faydalı bir evrimsel özelliktir,
küçük bir çocuk elini bu sayede ateşe birden fazla kez sokmaz. Ama refleks
düşünmeden gelişen bir tepkidir; dolayısıyla eski anılar ait olmadıkları yer
olan şu ana karışırlar. Örneğin çocuk psikologları, bir çocuğa ne yapacağını
söylemek ile (kendisinin) ne olduğunu söylemek arasında ayrım yaparlar. Çocuk
ilk söyleneni kolayca unutur – hangimiz karşıdan karşıya geçmeden önce her iki
tarafa da bakmamız gerektiğini hatırlıyoruz? Ama ikinci kategoriye giren türden
ifadeler akılda kalır. Çocuğa bir kere, “Sen tembelsin,”, “Kimse
seni sevmeyecek,” ya da “Sen kötü bir çocuksun,” dendiğinde çocuk
büyük ihtimalle aklında bu sözlerle büyüyecektir. Küçük çocuklar olarak bize ne
olduğumuzu söylemeleri konusunda ailelerimize güveniyoruz ve eğer söyledikleri
şeyler yıkıcıysa eski anılar bilinçli olarak iyileştirilmeden bundan kaçış
yoktur.
Beyniniz siz
olmadığına göre, beyninizin tepkileri de siz değilsinizdir. “Korkmanız
gereken tek· şey, korkunun kendisidir,”
dediğinde Franklin D.
Roosevelt evrensel bir şey söylüyordu. Herhangi bir korkudan kurtulmanın yolu,
onun sizi korkutma gücünü aşmaktır (Ekonomi uzmanları korku faktörünü
hesaplamalarına katmadıkları için 2008 yılında emlak balonu patladıktan ve
bankalar iflas etmeye başladıktan sonra Amerikan ekonomisi birden çöküşe
geçtiğinde şaşkınlığa uğramıştı. Eldeki verilere göre ekonomi, milyonlarca
kişinin işini kaybetmesine neden olamayacak kadar güçlüydü. Ama bu, verinin
önemli olmadığı bir durumdu. İnsanlar korkudan dehşete düştüler çünkü
yönetilebilir kaygı, panik davranışına dönüşmüştü).
Zihin, beyin ve vücut
birbirleriyle benzersiz bir şekilde bağlantılıdır. Korkudan korkmak pek çok
semptoma neden olur: kas zayıflığı, yorgunluk, coşku ve dürtü kaybı, daha önce
korkusuz olduğunuzu unutmak, iştahsızlık ve uykusuzluk… Düşünün ki bir
uçurumun kenarına parmaklarınızla tutunmuş, aşağı sarkıyorsunuz ve vakit gece
yarısı. Kör karanlıkta yüzlerce metre düşüp öleceğinizi düşündüğünüz için
dehşete düşersiniz. Sonra biri eğilir ve şöyle der: “Endişelenme, aşağısı
sadece bir metre.” O anda korku tepkinizle yeni bir yöntemle ilişki kurarsınız.
Uçurumdan aşağı sarkmanın verdiği paniği ve çaresizliği hissetmek kolaydır ama
korku ortadan kalktığında bütün vücut değişir. Korkunuz sürse bile güvende
olduğunuzu bilmek, beyninize normal durumunuza dönmenizi söyler.
Kaygı size büyük bir
tehlikede olduğunuzu anlatır ve vücut, korku tepkisini azaltıp
çoğaltacak bir ayar düğmesiyle çalışmaz; korkuyu sadece açıp kapamayı bilir. Triskaidekafobi
olarak bilinen, 13 rakamından korkma fobisi bile insana kendini ölecekmiş
gibi hissettirir.
KİŞİSEL KRİZLER
Birçok insan kişisel
krizlere korkuyla tepki verir ve bu içgüdüsel bir şeydir. Ama daha bütünsel bir
yaklaşım da mümkündür: üst ve alt beyni birlikte kullanmak.
Kişisel bir kriz
sadece boyutları büyümüş bir zorluktur ve zorluklar herkesin hayatının birer
parçasıdır. Bir zorluk krize dönüştüğünde kimse o karanlık anlardan kaçamaz;
pek çok dönüm noktasına, yaklaşmakta olan bir felaket sonucunda gidilir.
Hayatınızın sonucu,
onun en karanlık anlarını nasıl ele aldığınıza bağlıdır. Bunlar dönüm noktaları
mı olacaktır, yoksa yenilgiler mi?
Bizim bilgelik
dediğimiz şey burada devreye girer çünkü birçok kişi önemli kararları ya
içgüdülere göre ya da onun karşıtı olan alışkanlıklara göre alır. Duyguların
mücadelesini hissederler ve bu da genelde zihin bir karmaşa içindeyken güçlü
olur. M. Scott Peck’in “Az Seçilen Yol” eserinin ilk cümlesi
inkâr edilemez: “Hayat zordur.” Ama bilgelik, zorlukları yenerek hayal
kırıklığını ve bozgunu dönüm noktalarına ve atılımlara dönüştürmekte teşvik
edici bir etmen olabilir.
Yargılamayla veya
ahlaki açıdan cezalandırıcı davranışlarla kendinizi tuzağa düşürmeyin Çözüm
bulmak çaba gerektirdiği ve kaçmak riskli göründüğünden genelde çoğu kişi kötü
durumlara katlanır, krizde olanlar bile (örneğin şiddet uygulayan bir koca veya
obezlikten dolayı ciddi kalp hastalığı belirtileri gibi). İnsanların sadece
küçük bir kısmı (%25’ten azı) duygusal problemleri için profesyonel yardıma:
başvuruyorken birçok insan (%70’ten fazlası) duygusal sıkıntılarla daha fazla
televizyon seyrederek baş ettiğini söylüyor.
Eğer insanlar işler
kötüye gittiğinde kararsız kalmasaydı alternatifler işe yarardı. Bir gün bir
çözüm bulacaklarını umut ediyorlar ve belki de bu yönde birkaç adım atıyorlar.
Ama ertesi gün kendilerini pasif ve kurban edilmiş hissediyorlar, dolayısıyla
da olup bitenlere katlanıyorlar. Üçüncü gün acı çekmekten bıkıp usanıyorlar ve
sadece kaçmak istiyorlar. Sonuç, insanın kendi kendini engellemesidir. Üç
farklı yöne koşulduğu zaman hiçbir çözüm bulunamaz. O halde durumunuzu
berraklaştırın ve açıkça gördüğünüz şey üzerine hareket edin.
AKILDAN SEZGİYE
Sorular sormak ve
cevaplar aramak aklımıza doğal olarak geliyor. İnsan zihninin bilgiye sonsuz
bir açlığı vardır. İki paralel yolda yaşıyoruz. Bir yolda başımıza gelen her
şeyi deneyimliyoruz, diğerinde bu deneyimleri sorguluyoruz. Beyne en son
eklenen beyin korteksi bütün yönleriyle düşünmeyle ilgilenir, buna karar verme,
yargılama, kafa yorma ve kıyaslamalar da dâhildir. Bir nöroloğa göre korteks,
beynin en esrarengiz kısmıdır. Nöronlar düşünmeyi nasıl öğrendi? Daha da
gizemli olanı, düşünme hakkında düşünmeyi nasıl öğrendiler?
Çünkü bu sizin her
gün yaptığınız şey. Bir düşünceniz oluyor, sonra o düşüncenin ne anlama
geldiğini düşünüyorsunuz. Bu, kulağa fazla soyut geliyor. O halde bunu beynin
perspektifinden gösterelim:
İçgüdüsel: “Ben açım.”
Duygusal: “Hımmm, şimdi
muzlu kremalı bir pasta olsaydı güzel olurdu.”
Akli: “Benin için
fazlı kalorili değil mi?”
Biz insanlar
aklımızla gurur duyarız. Öyle ki yakın geçmişe kadar hayvanların akıl sahibi
olduğunu bile kabul etmiyorduk. Fakat bu durum hızla değişiyor. Örneğin kışı
Büyük Kanyon’un karlarla kaplı kuzey yakasında geçiren kuşlar var ve içlerinden
bazıları sonbahar aylarını, toprağa gömmek için tohum toplamakla geçiriyor. Çam
fıstıkları için kozalak topluyorlar ve küçük fıstıkların her birine- belli ki
rastgele bir şekilde- gömülecek bir yer ayırıyorlar, ta ki yüzlercesi
depolanana dek. Kışın kar fırtınaları bastırdığında bu alanalar karla
kaplanıyor. Sonunda kuşların fıstıkları gömdükleri yerlere tek tek geri dönüp
karı gagaladıkları ve onları topladıkları görülüyor. Her kuş sadece kendi
gömdüğü tohumları alıyor, başka kuşları yiyecek depoladığı gizli yerlere
rastgele dalmıyor.
Hayvan aklına
örnekler sayısızdır ama yine de aklın sadece insanlarda bulunduğundan hâlâ
eminiz.
Üst beyin öz
farkındalığın gelişini işaret eder. Verdiğimiz bütün örnekler, düşüncenin bir
parçası olarak “Ben” ifadesini kullanır. Ben, beyni kullanan
bilinçli varlıktır. Beynin içgüdüsel ve duygusal aşamaları bilinçaltı
dünyasında barınır. Hayvan zekâsının tamamen bilinçaltına dair olduğunu
varsayıyoruz. Mayıs aynın belli bir döneminde on binlerce at nalı yengeci Kuzey
Amerika’nın Atlantik kıyısına gelip yumurtalarını bırakır. Yüz milyonlarca
yıldır yaptıkları gibi okyanusun derinliklerinden çıkıp orada toplanırlar.
İlerleyen günlerde büyük kum-kuşu ( Caluiris canutus rufa) adı verilen
bir kuş türü, göç yolu üzerinden gelerek kumsala saçılmış at nalı yengeci
yumurtalarıyla beslenir.
Doğanın tamamı
bilinçsiz midir, yoksa biz bunu böyle tanımlar arzumuzun tuzağına mı düştük?
Kesin olan bir şey var: İnsanlarda beynin akli kısmı, içgüdüsel dürtüleri ve
duyguları deneyim yoluyla kazanılmış bilgiyle birleştirir. Eğer bir insanın
deneyimleri mutsuzluk vericiyse akıl daha iyi deneyimler bulmaya çalışabilir ya
da kederi sona erdirmek için daha radikal adımlar atabilir (örneğin intihar
etmek).
Nietzsche’nin, “İnsan
yaşamak için teşvik edilmesi gereken tek hayvandır,”
sözleri kulağa iç
karartıcı gelebilir ama içgörüyle söylenmiş sözlerdir, Aynı şeyi söylemenin
daha pozitif bir yolu vardır: İnsanlar, söz konusu olan şey hayatta kalmak
olduğunda bile alt beynin emirlerine uymayı reddeder.
Akli beyin, mantığı
ve mantıksal düşünceyi dünyayla sağduyulu bir şekilde başa çıkmak için
kullanır. İçgüdüsel beyin sizin doğal ve içten bir şekilde tepki göstermenize
yol açarken akli beyin size sağduyulu bir şekilde karşılık verme seçeneğini
sunar.
Biz öğrendiklerimizi
de paylaşan varlıklarız. İnsanoğlu eğitime ihtiyaç duyar. Bu da özel bir beyin
türünü, deneyimi hemen bilgiye dönüştüren beyni gerektirir.
Milyonlarca yıl sonra
bazı maymunlar cevizleri kırmak için kayalara vurmaları gerektiğini öğrendiler.
Şempanzeler gibi üst primatlarsa bir ağaç gövdesindeki derin kovuklardan kuş
yumurtalarını veya bir delikten karıncaları almak için çubuk
kullanabileceklerini çözdüler. Ama bu yetenek hâlâ ilkeldir. Bir orangutana
belirli bir sırayla açılması gereken hareketli birkaç kısmı olan karmaşık bir
plastik kaptan nasıl yemek alacağı öğretilebilir. Orangutanlar bu bilmeceyi
çözmede hızlıdır ama bir engelleri vardır: Aynı bilmeceyi çözmeyi bir başka
orangutana öğretemezler.
Bizlerse sadece
örneklerle değil, konuşarak da öğretiriz. Karmaşık dil olgusu beynin evrimini
hızlandırdı çünkü daha incelikli bir iletişim yolu sağladı. Ayrıca sembolik
düşünme yeteneği kazanmamızı sağladı Bu da beynin birbirimizle iletişim kurmak
için evrimleşmiş olan kısımlarını kullanarak sembolik veya sanal dünyalar
kurabildiğimiz anlamına gelir. Kırmızı ışıkta durduğunuzda “dur”
kelimesi duyduğunuz için durmazsınız. Kırmızı ile “dur” kelimesi
arasında bağlantı kurmuşsunuzdur ve bu bir semboldür. Kulağa ne kadar basit
gelse de bunun muazzam sonuçları vardır.
Beynin sezgisel
aşaması
:
Aklınız doğuştan kazanılmış haklarınızdan biridir, anlam için doyurulamaz bir
ihtiyacı barındırır. Sezginizi aynı derecede güçlü olan başka bir ihtiyaçtan
miras aldınız: değerlere olan ihtiyaç. Doğru ve yanlış, iyi ve kötü o kadar
temeldir ki beyin bunlar için donatılmıştır. Çok erken yaşlarda bile çocuklar
bu alanlarda sezgisel davranışlar sergiliyorlarmış gibi görünmektedir.
Sendeleyerek yürüme aşamasından bile önce, annesinin yere bir şey düşürdüğünü
gören bir çocuk onu annesi için yerden almaya çalışacaktır. Yardım etmek
insanın içinde var olan bir karşılıktır.
İki yaşında bir
çocuğa bir kukla oyunu gösterilebilir, bir kukla iyi şeyler yaparken öbür kukla
kötü şeyler yapar. İyi kukla oyun oynamak ve işbirliği yapmakla ilgili, kötü
olansa bencil olmak ve şikâyet etmekle ilgilidir. Hangi kuklayı daha çok
sevdiği sorulduğunda bir çocuk büyük olasılıkla “iyi” kuklayı seçecektir
çünkü beynin ahlak üzerine karşılıklarıyla evrimleştik.
Ama sezgi ayrıca
şüpheli bir bölge olmuştur. Beynin merak uyandıran ironik bir yönü, akli beynin
sezgisel beyni paranormal inancın sınırlarında dolaşan, batıl inançtan ibaret
bir şey olarak küçük görebilmesidir.
İleri görüşlü bir
İngiliz biyoloji uzmanı olan Rupert Sheldrake, sezgiyi doğrulamak için yıllarca
deneyler yapmıştır. Örneğin insanların arkalarında duran biri tarafından
izlendiğine dair, hepimizin sıkça yaşadığı o hissi test etti. Arkanızda
gözleriniz mi var? Eğer öyleyse bu sezgisel bir yetenek olabilir ve Sheldrake
bunun var olduğunu gösterdi. Fakat çabalarına rağmen çalışmaları tartışmalı
olarak görüldü. Bu da Sheldrake’in alaycı bir şekilde işaret ettiği üzere
şüphecilerin sonuçlara bakma zahmetine bile katlanmadığı anlamına gelmektedir.
Gençlere aceleci
olmamaları, her şeyi etraflıca düşünmeleri ve düşünülüp taşınılmış bir yargıya
varmaları tavsiye edilir. Ama gerçekte hepimiz ani kararlar veririz. Bu nedenle
“ilk izlenim geri alınamaz” anlayışı vardır. Bir göz açıp kapamayla
alınan ilk izlenimler son derece güçlüdür. Yakın tarihli araştırmalardan çıkan
sonuç, ilk izlenimlerin ve ani yargılamaların en doğru olanlar olduğunu
göstermektedir.
Deneyimli emlakçılar
size ev almaya gelenlerin eve girdikten sonraki ilk otuz saniyede o evin
kendileri için doğru yer olup olmadığını anladıklarını söyleyecektir.
Büyük başarılar
yakalayan insanlara zirveye nasıl ulaştıkları sorulduğunda söz konusu kişiler
iki şey üzerinde hemfikir olma eğilimindedirler: Çok şanslıydılar ve doğru
zamanda doğru yerdeydilr.
Doğru zamanda doğru
yerde olmak için ne gerektiğini pek az kişi açıklayabilir. Ama eğer sezgiyi
gerçek bir yetenek olarak değerlendirirsek şöyle diyebiliriz: Büyük başarılar
yakalamış olan kişiler muhtemelen hayatları boyunca ne yapmaları gerektiğini
hissetmekte çok iyidirler.
Geleceği görmek de
sezgisel bir şeydir ve hepimiz bunun için tasarlandık. Bu yeteneği
paranormal olarak adlandırmaya gerek yok. Bir deneyde kişilere hızlı geçip
giden fotoğraflar gösterilmişti. Bunlardan bazıları can kaybının yaşandığı
araba kazalarının, bazıları da savaşlardaki kanlı katliamların korkunç
fotoğraflarıydı. Denekler, kalp atışlarının hızlanması, kan basıncının artması
ve avuçların terlemesi gibi stres belirtileri bakımından gözlemleniyordu.
Korkunç bir fotoğraf gösterilir gösterilmez kaçınılmaz olarak stres karşılığı
tetikleniyordu. Sonra tuhaf bir şey oldu. Deneklerin vücutları şok edici bir
fotoğraf gösterilmeden hemen önce stres sinyali vermeye başladı.
Fotoğraflar her ne kadar rastgele gösterilse de denekler şok olabilecekleri
düşüncesiyle tepki veriyordu; zararsız fotoğraflardan önce tepki vermiyorlardı.
Bu, vücutlarının geleceği ön görebildiği anlamına geliyordu (Zira sadece beyin,
stres karşılığını tetikleyebilir).
Çocuk felcinin
tedavisinde dünya çapında ün kazanmış olan Dr. Jonas Salk’a göre bizim öne
çıkan bir tek amacımız vardır: tam potansiyelimizi harekete geçirmek. Sadece
bütüncül beyin bizi oraya götürebilir. Öte yandan akla dayalı olan bilim,
duyguların, içgüdülerin ve sezgilerin sübjektif dünyasını dışlamaktadır. Birçok
fizikçiye göre evrenin bir amacı yoktur, çalışan kısımları anlaşılmak için var
olan kocaman bir makinedir. Ama eğer bütün beyninizi kullanırsanız şüphesiz ki
evrenin bir amacı vardır: hayatı ve hayatın getirdiği deneyimleri gelişmiş,
zengin bir hale getirmek. Deneyimleriniz zenginleştikçe evren de amacını daha
iyi bir şekilde yerine getirir. Beynin evrimleşmeye başlamasının sebebi
öncelikle budur.
MUTLULUĞUN BULUNDUĞU
YER
Eğer gerçeği
yaratabiliyorsanız ideal bir gerçeklik nasıl görünür? Öncelikle kişisel
görünür. Beyin kendini sürekli yenilediğine göre eşsiz bir birey olarak sizin
hayattan istediğiniz şeye uygun hale gelir. Mutluluk mu? Bunun listede üst
sırada yer alacağını düşünebilirsiniz. Ama görünen o ki mutluluk arzusu büyük
bir zayıflığı ortaya çıkarır. Her ne kadar gerçeği yaratanlar olarak
tasarlanmış olsak da birçok kişi kendi kişisel gerçekliğini mutluluk verici bir
gerçeklik haline getirme konusunda özellikle yetenekli değildir.
Yakın bir geçmişte
pozitif psikoloji adı verilen yeri bir uzmanlığın yükselişiyle mutluluk
yakından incelenmiştir. Bulgular karışıktır. İnsanlardan onları neyin mutlu
edeceğini söylemeleri istendiğinde çok açık gibi görünen şeyleri listelediler: para,
evlilik
ve çocuklar
Ama ayrıntılar bunu
desteklemiyor. Küçük çocukların bakımını üstlenmek genç anneler için aslında
büyük bir stres kaynağıdır. Evliliklerin yarısı boşanmayla sonuçlanmaktadır.
Paraysa ancak hayattaki maddi şeyleri güvenceye alacak noktaya gelirse
mutluluğu satın alır. Fakirlik elbette bir mutsuzluk kaynağıdır ama para da
öyledir. İnsanlar temel ihtiyaçlarını karşılamaya yetecek kadar paraya sahip
olduktan sonra daha fazla para kazanmak onları daha mutlu hale getirmez. Hatta
eklenen sorumluluk, ayrıca parayı kaybetme korkusu çoğu zaman tam tersi etkide
bulunur.
Şaşırtıcı bir şekilde
genel tablo, insanların istedikleri şeyleri elde ettiklerinde düşündükleri
kadar mutlu olmadıklarını göstermektedir. Mesleğinizin doruğuna çıkmak, sporda
madalya kazanmak veya bir milyon dolar kazanmak gelecekteki bir amaç olarak
harika görünür ama böyle amaçlara ulaşan kişiler hayalin başarıdan daha iyi
olduğunu söylerler. Rekabet bitmeyen bir sürece dönebilir ve ödüller zamanla
azalır (Ünlü tenis şampiyonları onları motive eden şeyin, kazanma sevincinden
ziyade kaybetme korkusu ve hayal kırıklığı olduğun söylerler). Zengin olma ve
hayatlarının geri kalanında çalışmak zorunda olmama hayali kıran kişilere ne
demeli? Bu hayali gerçekleştiren şans oyunlarında para kazanan kişiler üzerine
yapılan bir araştırmaya göre çoğunluk, kazanmanın hayatlarını daha kötü bir
hale getirdiğini söylemiştir.
Psikolojide şimdiki
eğilim, mutluluğun asla kalıcı olamayacağı savunuyor. Anketlerin belirlediğine
göre Amerikalıların yüzde 80’i -çoğu zaman daha fazlası- mutlu olduklarını
söylüyor. Ama bireysel olarak incelendiğinde araştırmacılar, insanların
deneyimlediği şeyin sadece anlık mutluluklar, geçici iyi hissetme halleri
olduğunu buldular. Dolayısıyla birçok psikolog, mutluluğu ona nasıl
ulaşacağımızı bilmeden tesadüfen bulduğumuzu iddia ediyor
Ama biz bu görüşe pek
katılmıyoruz. Sorunun gerçeği yaratmakla ilgili olduğunu hissediyoruz. Kişisel
gerçekliğinizi yaratma konusunda daha yetenekli olursanız kalıcı mutluluk da
peşinden gelecektir.
Beyin, işlevi bozuk
iki durum arasına sıkışmıştır: Kaos ve katılık.
Eğer iç dünyamız kaos
içindeyse
kafanızın karıştığını hissedersiniz. Çatışan duyguları çözmek
zordur, dürtülere direnmek de zordur. Eğer kaos kontrolünüzden çıkarsa korku ve
düşmanlık zihninizde istediği gibi gezebilir ve bazen kendi davranışlarınızdan
sorumlu olmazsınız. Genelde kaos içindeki insanları kötü tanımlanmış ifadelerle
tarif ederiz (aklı bir karış havada, baş belası, histerik, kontrolsüz, şaşkın
gibi). Bunların hepsi de bir kafa karışıklığı durumunu arılatmanın yollandır.
Katılıksa kaosun karşısında
yanlış şekilde durur. Katı insanlar sıkışıp kalmışlardır. Davranışları sabit
kalıplara göre ayarlanmıştır. Kendilerini içtenlikten mahrum ederler ve
içlerinden geldiği gibi mutlu olan herkesten bir yandan gizlice korkarken bir
yandan da nefret ederler. Katılık kişiyi ritüel benzeri davranışa götürür,
örneğin aynı tartışmaları yıllarca tekrarlayan uzun süredir evli çiftler gibi.
Katı insanlardan
genellikle inatçı, tutucu, otoriter, cimri, “faşist”, ahlak polisi
şeklinde bahsederiz. Bu sözlerin ortak noktası, hayata karşı kısıtlı, sıkı
kurallarla düzenlenmiş bir yaklaşıma işaret ediyor olmalarıdır.
Her toplumun yasalar
ve kurallar partisi vardır ama hiçbirinin bir carpe diem (anı yaşa)
partisi yoktur.
Siegel bütünleşik
beyni kaos ile katılığın arasına yerleştiriyor her ikisinin de gerçek çözümü
budur. Bu nedenle bir iç çalışma yapmak gerekmektedir. Burada özümsenmesi
gereken anahtar olgu, her gün takip edilmesi gereken doğal döngüdür. Örneğin
uyku üzerine yapılan bir araştırma, her gece iyi bir uyku için küçük bir kesim
hariç bütün yetişkinlerin sekiz ya da dokuz saate ihtiyaç duyduğunu işaret
etmektedir. İyi bir gece uykusundan sonra beynin kendi kendine uyanması
gerekir. İnsan uykunun kimyasal durumundan uyanıklığın kimyasal durumuna geçmek
için -bunlar birbiri tamamen farklıdır- ihtiyaç duyduğu zamanı kullanır.
Az uykuyla
yetinilebileceği fikri bir hurafedir
. Beynin bakış açısıyla bakıldığında hafta boyunca altı saat
uyumak kalıcı bir kayıptır. Hafta sonu uyuyarak bunu telafi edemezsiniz. Çalar
saatle uyanmak da zarar vericidir. Beyin derin uykuda bir dalgalar serisi
halinde ilerler ve her bir dalga tam uyanıklığa biraz daha yaklaşır. Hafif
uykuya yükselir, sonra yeniden aşağı inersiniz. Bu bir süreçte birkaç kez olur
ve bu gerçekleşirken beyniniz uyanmak için ihtiyaç duyduğu kimyasallardan biraz
daha salgılar. Bu süreci yarıda keserseniz kendinize uyanık olduğunuzu
söyleyebilirsiniz ama aslında değilsinizdir. Video oyunları oynamak için geç
saatlere kadar uyanık kalan okul çocukları sabah sınıfta otururken hâlâ uykuda
olacaklardır
.
Altı saat uyumuş olan
yetişkinler iş günlerinde ilk 4-6 saat nispeten iyi performans
sergileyebilirler ama sonra ani bir performans düşüklüğü olur. Bir saatlik
uyku kaybı, araba kullanma yeteneğini iki alkollü içecekle aynı şekilde ve
derecede etkilemektedir.
Çoğu insan uykunun
öneminin farkındadır ama bu konuda toplum olarak bizim için iyi olanı
yapmıyoruz. Kronik olarak uykudan mahrumuz, hatta bu durumla gurur duyuyoruz.
Ne de olsa bu, hareketli bir hayatı ve işlerimize tam bir adanmışlığı ifade
ediyor.
Beyni her ne kadar
zihinsel yönüyle göz önünde bulundursak da onun fiziksel aktiviteye de ihtiyacı
vardır. Vücudu izleyip kontrol ettiğine göre beyniniz fiziksel uyarılmaya
katkıda bulunmaktadır. Fiziksel egzersize ayrılan zamanı azaltan şeyler
hayatımızın her alanında ve maalesef hepsinin beyne zararı var. Depresif olmak
insanların içe kapanık ve hareketsiz olmasını neden olmaktadır. Evin dışındaki
egzersizin yerine zorunlu bilgisayar aktivitesini koymak, vücudu hareketsiz
bırakmaktadır ve bu sağlıksız bir durumdur. Tamamen hareketsiz olmak her türlü
hastalık riskini artırıyor, buna kalp krizi ve felç de dâhildir.
Dışarı çıkılması ve
egzersiz yapılması konusundaki mesaj giderek daha fazla sağır kulağa ulaşıyor
çünkü burada suçlu, sağır kulaklardır. Ne de olsa Amerikalılar ve Avrupalılar
giderek daha fazla hareketsizleşiyor ve kilo alıyorlar. Hastalık. Kontrol
Merkezi’nin 2011 tarihli raporuna göre Amerikalı yetişkinlerin dörtte biri
fiziksel aktiviteye hiç zaman ayrmadığını söylüyor. Bu oran Güney’de ve
Apalaçya’da 30’a çıkıyor -onlar için “televizyon bağımlısı” olmak iç
karatıcı bir gerçeklik haline geldi- ve Amerikalıların sadece yüzde 20’si
tavsiye’ edilen fiziksel aktiviteye ulaşmış durumda.
Federal yönetmelikler
referans olarak yaşları 18 ile 64 arasındaki yetişkinlerin haftada toplam
2,5 saat orta dereceli aktivite ve 50 dakika yoğun aktivite yapmalarını: tavsiye
ediyor.
Önerilen süre
çocuklar ve ergenler için artıyor (6-17 yaş), onların günde bir saat yoğun
aktivite yapmaları gerekiyor ki bu da genellikle okulda beden eğitimi dersinde
karşılanır. Yine de beden eğitimi dersine katılım, sabit bir azalma
göstermiştir.
Yetişkin
Amerikalıların üçte biri, olmaları gereken kiloya kıyasla fazla kilolu ve diğer
üçte biri de obez kategorisindedir. Egzersizin gerçekte nasıl bir etki
yarattığını düşünürseniz bunun doğrudan beyinle bağlantı vardır. Kardiyovasküler
sağlığın faydaları bilinen bir şeydir. Egzersiz, kas gücü açısından da çok
yararlıdır. Görmezden gelmeye meyilli olduğumuz şey, beyni vücuttaki her
hücreye bağlayan geribildirim döngüleridir. Bu nedenle bir top attığınızda ya
da koşu bandında veya kumsalda koştuğunuzda milyonlarca hücre dış dünyayı
“görür”. Beyinden aktarılan kimyasallar, tıpkı duyu organlarının yaptığı
gibi dış dünyayla bağlantı kurar ve bu dış dünyadan uyarılmalar sunar.
Bu nedenle hareketsiz
olmaktan vazgeçip minimal düzey egzersiz yapmaya başlamanız -yürümek, bahçe
aydınlatmasıyla uğraşmak ve asansöre binmek yerine merdivenlerden çıkmak-
oldukça sağlıklıdır. Hücreleriniz dünyanın bir parçası olmak ister. Böyle bir
söz eskiden kulağa inanılmaz gelirdi. Doktorlar geçmişte zihin-vücut
bağlantısına şüpheyle bakıyordu. Sonuç olarak sadece ilaçları ve ameliyatı
önemli gören tıp bilimi, “yumuşak” psikolojik açıklamalara düşmanca
tavır geliştirdi.
KENDİNİ İYİLEŞTİRME
Sağlık uzmanları
sadece hastalık önlemeye odaklanmak yerine daha pozitif, geniş kapsamlı ve
bütüncül bir şeyden bahsetmeye başlamıştır: kendini iyi hissetmek
Beyin, sisteme dahil olan yüz milyarlarca hücreyle kimyasal bir senfoni
orkestrasının merkezi oldu ve bunlar tam bir uyum içinde olduğunda sonuç, artan
bir kendini iyi hissetme haliydi.
Bu yeni trendin olası
sonuçlarını, bizi götürdükleri yere kadar izlemek istiyoruz. Siegel’in,
sağlıklı bir zihnin sağlıklı bir beyne götürdüğüne dair görüşünü tamamen
destekliyoruz. Üstün bir bilince ulaşan bir zihin daha fazla fayda getirir,
özellikle de mutluluk açısından. İç ve dış çalışma kılavuzunu kullandığınızda
beyninize en üstün besinleri vermiş olursunuz.
En iyi tedavi,
koruyucu tedbirdir; bunda kaçmak yok. Ama “zihin-vücut bağlantısı”
güçlendirmek, muhtemelen en güçlü olandır ve birçok insan için bu yeni bir
alandır.
Kendi plasebonuz
olmak:
Zihin-vücut
iyileşmesinin en çok araştırılan tekniği, plasebo etkisi olmuştur. Plasebo,
Latincede “memnun edeceğim” anlamına gelmektedir. Bu, plasebo etkisinin ne
işe yaradığını tarif etmenin iyi bir yoludur. Bir doktor bir hastaya güçlü bir
ilacı, bunun hastanın semptomlarını ortadan kaldıracağı güvencesiyle verir ve
hasta da vaat edildiği üzere iyileşir. Ama gerçekte doktor hastaya zararsız,
etkisiz bir şeker vermiştir (Etkinin ilaçlarla sınırlı olmadığını hatırlamak
önemlidir: İnandığınız her şey plasebo etkisi gösterebilir). Peki, hasta nasıl
iyileşti? Vücuda iyileşmesini söyleyen zihin sayesinde… Bunu yapmak için de
öncelikle iyileşmenin gerçekleşmek üzere olduğuna zihnin ikna edilmesi gerekir.
Vakaların
ortalama yüzde 30’unda gerçekleştiği bilinen plasebo etkisinde en büyük sorun,
ilk adımın kandırma olmasıdır. Doktor hastayı yanlış yönlendirir ve bunun
önemli bir ahlaki bariyer olduğu ispatlanmıştır.
İlaçların bütün
hastalar için  aynı etkiyi gösterdiği
kavram bir efsaneden ibarettir. Plasebo etkisi, yaygın şüphenin aksine
“gerçek” bir tedavidir. Acı azalır ve semptomlar hafifler.
Şimdi en önemli
soruyu soralım: Aldatmadan yararlanmadan kendi plasebonuz olabilir misiniz?
Kendinize bir şeker verirseniz bunun iyileşme sağlamadığını önceden bilirsiniz.
Öyleyse bu burada sonlanır mı? Asla Plasebo etkisiyle kendini iyileştirme,
kendinizi aldatmadan zihninizi şüphelerden özgürleştirmeye bağlıdır. İnsanların
zihin-vücut bağlantısı üzerine daha fazlasını bilmeleri gerekmektedir, daha
azını değil.
Kendinizin plasebosu
olmak, iyileşme sistemini beyinden mesajlar aradığıyla serbest bırakmakla aynı
şeydir. Bütün tedaviler nihayetinde bir “kendi kendini tedavi”dir.
YAŞLANMASI GECİKEN
BEYİN
Hiçbir gizem,
yaşlanmaktan daha eski ve daha büyük değildir. Yaşlanmanın tahribatından
muhtemel kaçış yolları çok yakın geçmişe kadar sadece sihirli iksirler,
karışımlar veya gençlik çeşmeleriydi. Büyüye başvurmak, zihnin ne kadar şaşkın
durumda olduğunu gösteriyor.
Yaşlanmak
evrenseldir, kimse için bunu ertelemek söz konusu değildir ve tıbbi açıdan
bakıldığında kimse yaşlanmadan dolayı ölmez. Ölüm vücudun en az bir kilit
sistemi çöktüğünde gerçekleşir ve sonra da vücudun geri kalanı buna eşlik eder.
Solunum sistemi neredeyse her zaman buna dâhildir; çoğumuz için ani ölüm
sebebi, nefes almayı bırakmamız olacaktır. Ama kişi kalp veya böbrek
yetmezliğinden de aynı derecede ani bir biçimde ölebilir. Kilit sistem
başarısız olduğunda vücuttaki bütün genetik materyal canlılığını sürdürüyor
olabilir.
Birçok etmen,
yaşlanma sürecinin sonunda nereye varacağını bir insanın önceden görmesini
engellemektedir.
Belirsizlik 1:
Yaşlanma
çok yavaştır.
Yaklaşık 30 yaşında
başlar ve yılda yüzde bir oranında ilerler. Bu yavaşlık, hücreyi yaşlanma
sırasında incelememizi önlemektedir. Etkilerini ancak yıllar geçtikten sonra
görürüz ve bu etkiler tek bir kalıp halinde değildir. Fiziksel ve
zihinsel bozulmanın her yönüne bakıldığında kişiler yaşlanınca daha iyi
olurlar. Yeterince egzersiz yaparak gençken olduklarından daha güçlü
olabilirler. Küçük, şanslı bir grup için 90 yaşına geldiklerinde hafıza
gerileyeceği yerde güçlenebilir. Yaşlanma düzensiz bir ordu gibidir; bazı
hücreler diğerlerinin önüne geçer ama bütün ordu sümüklüböcek hızında ve büyük
bir gizlilik içinde ilerler.
Belirsizlik 2: Yaşlanma kişiye
özeldir.
Herkes farklı şekilde
yaşlanır. Aynı DNA ile doğan tek yumurta ikizlerinin 70 yaşında tamamen farklı
genetik profilleri olur. Kromozomları değişmez ama onlarca yıllık hayat
deneyimleri, gen aktivitelerinin eşsiz bir şekilde başlayıp durmasına neden
olur. Her hücrenin binlerce gün boyunca dakika dakika ayarlanışı, vücutlarının
beklenmedik şekillerde yaşlanmasını sağlar. Genelde doğum anında birbirimizin
genetik olarak kopyalarıyızdır ama ölüm anında tamamen kendimize özgü bir hale
gelmişizdir.
Yaşlanmaya karşı
nasıl bir yaklaşım benimserseniz benimseyin beyniniz buna dâhildir. Vücuttaki
hiçbir hücre bir ada değildir, hepsi de merkezi sinir sisteminden kesintisiz
bir mesaj akışı almaktadır. Bazı mesajlar hücreler için iyi, bazılarıysa
kötüdür. Her gün bir hamburger yemek belli bir mesaj, buharda pişmiş brokoli
yemekse başka tür bir mesaj gönderir.
Mutlu bir evlilik
yapmak, yalnız ve soyutlanmış olmaktan farklı bir mesaj gönderir. Elbette her
hücreye yaşlanmamasını söyleyen mesajlar göndermek istersiniz. İşte, umut
burada! Eğer olumlu mesajları en fazlaya çıkarıp olumsuz olanları en aza
indirirseniz yaşlanmayı geciktirmek mümkündür.
Yaşlanmayı
geciktirmek hayat boyunca süren devasa bir geribildirim döngüsüdür. Geribildirim
döngüsü
sık sık karşımıza çıkmakta. Çünkü bilim insanları bu döngülerin
nasıl işlediği üzerine giderek daha fazla şey keşfediyor. 2010’da Davis ve UC
San Francisco’daki Kaliforniya Üniversitesi’nde yapılan heyecan verici bir
ortak çalışma, meditasyonun telomeraz adı verilen hayati önemde bir enzimin
artmasını sağladığını ortaya çıkardı. Her kromozomun sonunda telomer adı
verilen tekrarlı bir kimyasal yapı vardır ve bu kimyasal yapı bir cümlenin
sonundaki nokta gibidir; kromozomun DNA’sını kapatır ve bir bütün halinde
kalmasına yardımcı olur. Son yıllarda vücudun yaşlandıkça bozulması
telomerlerin yıpranmasıyla ilişkilendirildi. Kusurlu hücre nedeniyle telomerler
kısalıyor ve stresin hücrelerin genetik kodunu küçültmesi riski ortaya çıkıyor.
Sağlıklı telomerlere sahip olmak önemli görünüyor. Bu nedenle meditasyonun
telomerazı, yani telomerleri yenileyen enzimi artırabilmesi iyi bir haberdir.
Sizin için neyin iyi
olduğunu bilmek ile iyi olanı yapmak arasında fark vardır. Önlemlerle ilgili
tavsiyelerde egzersiz hiç susmayan bir davulun sesi gibidir ama yine de giderek
daha hareketsiz bir toplum haline geliyoruz. Yetişkinlerin sadece yüzde 20’si
sağlık için tavsiye edilen egzersizi yapıyor. Her on yemekten biri,
yiyeceklerin yağ ve şeker oranlarının yüksek olduğu ve lif ya da tam sebzelerin
hiç bulunmadığı fast food restoranlarında yeniyor.
Beyniniz yanlış
seçimler yapmak üzere donatıldığında uyumlu olmak zordur. Bazı tatlılar
-özellikle tuzlu, tatlı ve acı- bize ani bir şekilde çekici gelir ki onlara
doğru çekiliriz. Tekrarlama sonucunda bu zevkler, bizim tercih etiğimiz zevkler
halini alır. Yeterince tekrarlama olduğundaysa bilinçsiz alışkanlıkların
kurbanı olduğumuz için bunlar otomatik sarıldığımız zevkler haline gelir
(Atıştırmalık sektöründe munch ritmi denen bir terim vardır. Bu, kişinin
paket boşalana dek ağzına otomatik bir şekilde ve durmadan patlamış mısır,
patates kızartması veya fıstık atması anlamına gelmektedir. Atıştırmalık
sektöründekiler için son derece iyi bir şey olan ama herhangi birinin beslenme
düzeni için tam bir facia anlamına gelen son derece bilinçsiz bir davranıştır).
Sağlık uzmanlarının
insanların yaşam biçimlerini değiştirmeleri için yılarca kafa ütülemeleri ve
sonra da uyum sağlamalarını beklemeleri boşunadır. Kendi kafanızı ütülemenizse
daha da az etkilidir. Kendinize dair daha kötü hissettikçe cesaretinizin
kırılması ihtimali de artar.
Cesaretinizin kırıldığını
hissettiğinizde iki şey olur:
 Öncelikle kendiniz,
savaşmaktan sıkılarak uyuşursunuz.
 İkinci olarak da
genelde dikkat dağıtıcı şeyler aracılığıyla huzursuzluğunuzu hafifletmeye
çalışırsınız. Televizyon seyredersiniz veya tuzlu atıştırmalıklar ve tatlılar
yiyerek kolay ulaşılabilir zevkler ararsınız.
Bu durumda daha iyi
olmak için çabalamanın sonucu daha kötü olmak halini alır. Eğer kafa ütüleme
gerçekten işe yarasaydı süpermarketlerin organik ürünler bölümüne gitmek için
birbirini çiğneyen bir millet olurduk.
Açıkçası yaşlanmayı
önlemek için yapmamız gereken şey, uyum sağlamama sorununu ortadan
kaldırmaktır. Yaşlanma karşıtı çözümler bir gecede bulunmadı. Şimdi ne
yapıyorsanız bunu onlarca yıl yapmalısınız!
MAKSİMUM YAŞAM SÜRESİ
Bir hücre yaşlandığında
siz de yaşlanırsınız. Bu biyolojik bir sonuçtur. Yine de hücreler evrim akışı
boyunca hayatta kalmak üzere etkili bir şekilde tasarlanmışlardır. Kelimenin
tam anlamıyla ölümsüz veya en azından evren kadar eski olan kimyasal süreçlerle
bağlantılıdırlar.
İronik bir şekilde
yaşam tarzı konusunda her şeyi yanlış yapsanız bile -sürekli sigara içmek,
vücudunuzu yağ ve şekerle doldurmak, egzersiz yapmamak- korkunç seçimlerinizde
parmağı olan beyniniz de hayatta kalmaya çalışır. Beyin hücreleri de diğer
hücreler gibidir; zamanı yenmek için başarılı bir kampanya yürütür ve bu
kampanya insanın ana rahminde oluşumundan beri her saniye yürütülmektedir.
Biraz cilalı felsefi
sözler kullanıyoruz ama yine de en uzun ömür vizyonunu yasabileceğiniz özel
yöntemler vardır. Genetik piyangolar insanlara çok ender vurur. Çeşitli
araştırmalar bazı Aşkenaz Yahudilerinin yüz yıldan fazla yaşamasını sağlayan
belirli mutasyonları incelediler – babalar, anneler, kardeşler; hepsi yüz
yaşına ulaşmıştır. (Daha önce birden fazla kişinin yüz yaşını geçtiği bir aile
belgelenmemiştir.) Görünüşe göre kilit nokta şuydu: Genleri onları kalp krizi
ve felcin başlıca sebebi olan, arterlerdeki plaka oluşumuna karşı dirençli hale
getirmiştir. Yine de şu anda bu genetik avantajı başkalarına aktarma ihtimali
uzaktır.
Genel yaşam süresi
gelişmiş ülkelerde uzamaya devam ediyor. Japon kadınlar en uzun yaşayan
insanlardır. Amerikalıların her on yılda bir artan “beklenen yaşam
süresinin” sebepleri iyi anlaşılmıştır; koruyucu sağlık önlemleri ve tıbbi tedavi
hayati bir öneme sahiptir.
Başka deyişle
insanlar önleyici tedbirleri ciddiye aldıkça ve pozitif yönde yaşam tarzı
değişiklikleri yaptıkça uzun süre yaşamanın fiziksel temelleri de atılmış olur.
Çok az insan yüz yaşına ulaşacaktır (30 kişide bir) ama giderek daha fazla kişi
seksenli ve doksanlı yaşlara kadar sağlıklı bir şekilde yaşayacaktır.
Standart görüş şudur:
Şimdiki durumda dikkate değer bir ilerleme kaydetmek için kanserin ve Alzheimer
hastalığının tedavisini bulmamız gerekir. Şüphesiz ki ikisi de yaşlanmanın
getirdiği felaketlerdendir.
Şimdilik yaşam
süresi; genler, risk faktörleri ve ilaçlar – ilaç firmaları sonuncusundan yana
taraf tutar- arasında kafa karıştırıcı bir resim sunmaktadır.
Yaşlı insanlar
ortalama yedi farklı reçete ilaç kullanmaktadır ve bunların hepsinin yan
etkileri vardır. Hapları yutmak kolaydır -doktor için de reçete yazmak
kolaydır- ama son on yılda depresyon, kalp hastalığı ve eklem iltihabı için
önerilen başlıca ilaç tedavileri iddia edildiklerinden daha az etkili ve daha
tehlikeli oldukları için incelenmeye alınmıştır. İlaçlara odaklanmak
insanların, hiç yan etkisi olmayan ve kanıtlanmış faydaları olan önleyici
tedbirleri uygulama isteğini azaltmıştır,
Bazı çarpıcı
araştırmalar sosyal bağlantıların gizemli bir şekilde bulaşıcı olduğun
göstermiştir. Kalp krizlerine bağlı risk faktörlerinin 32 yıl boyunca
incelendiği Framingham Kalp Araştırması’yla elde edilen muazzam verileri gözden
geçirirken sosyal bilimciler şaşırtıcı bir keşif bulunmuşlardır: Kalp hastalığı
için en büyük risklerden biri olan obezite tıpkı bir virüs gibi yayılmaktadır.
Aile, çalışma arkadaşları ve arkadaşlar arasında kilo sorunu olan biriyle
bağlantıda olarak sizin de benzer sorunla karşı karşıya olma ihtimalinizi
artırır.
Verilere
göre eğer bir insan obez olursa en yakın dostunun da onun gibi olma ihtimali
yüzde 57 artmaktadır
. (Bu demektir ki sosyal çevre, obezite ihtimalini
tahmin etmede durumla ilişkili genlerin varlığından daha etkilidir.) Eğer
çocuklardan biri obez olursa öteki kardeşin de obez olma ihtimali yüzce 40
artar. Eşlerden biri obezse bu, diğer eşin obez olma ihtimalini yüzde 37
artırır.”
Massachusetts’in
Framingham kasabasının 12,067 sakinini birbirine bağlayan istatistiksel
metotlar kullanan araştırmacılar, obezitenin virüs benzeri davranışının sigara
içmek ve depresyon gibi diğer tehlikeler için de geçerli olduğunu gördüler. Eğer
sigara içen bir arkadaşınız varsa sizin de sigara içme ihtimaliniz artar.
Bu
arada sigarayı bırakan bir dostunuzun olması sizin de aynı olumlu değişikliği
yapma ihtimalinizi artırır.
Ölüm, hayatın dengi ve
karşıtı değildir. Her şeye hâkim olan hayatın bir parçasıdır. Doğan her şey
ölmelidir ve yine de kozmik şemada ölmek sadece başka bir yaşam türüne
geçiştir. Yenilenme doğanın süregelen temasıdır.
Ölümü kabullenmek o
kadar kişiseldir ki inancı aşar. Ölüm ihtimali karşısında korkuyla sarsılan
koyu dindarlar var ve bunu sükûnetle karşılayan şüpheciler de mevcut. İlk
olarak Kübler-Ross tarafından geniş ölçüde değinilen temel nokta, ölümün,
aşamaları olan bir süreç olduğudur. Artık bu aşama tanıdıktır: yas tutma,
inkâr, öfke, pazarlık, depresyon
ve kabullenme. (Deepak,
89 yaşındaki anneleri hastanede tedavi görürken ona eşlik eden iki kız kardeş
tanıyormuş. Her biri yatağın bir yanına oturarak Ölüm ve Ölmek Üzerine’yi sırayla
okuyormuş. Bunun onları gözleri kapalı halde sessizce dinleyen annelerini
rahatlatacağını umuyorlarmış. Sonra birdenbire onun öldüğünü fark etmişler ve
kız kardeşlerden biri aniden, “Ama sen daha dördüncü aşamadasın!” diye
bağırmış.)
Sonraki yıllarda
Kübler-Ross’un ölümün aşamalarını doğru tarif edip edemediği ve bunların
sıralaması üzerine görüş ayrılıkları ortaya çıktı. Ama asıl önerdi ders
şuydu
: Ölmek bizzat başladığınız anda evrim geçiren bir deneyim olarak
yaşamak kadar dinamik olmalıdır.
Yaşlanma ile ölümü
ilişkilendirmek fazlasıyla üstünkörü ve yanlış bir yaklaşımdır. Yaşlanma vücudun
başına gelir, ölüm ise kişinin başına gelir.
Bu nedenle
en güçlü benlik duygusuna sahip kişi, yani “Ben kimim?” sorusunun derinden
sorgulamış olan kişi ölüm karşısında muhtemelen en sakin kişi olacaktır.
Aydınlanmış Beyin
Hayvanlarımız kime
hırlayacaklarını ve başlarını okşaması için kime yaklaşacaklarını hisseder.
İnsanların sinir sisteminin diğer varlıklarınkiyle ortak yanları vardır. Bunu
böyle analitik bir şekilde belirtmek kulağa çok sıkıcı geliyor ama bir kuşun
avucunuza konduğunu görmek çok güzeldir.
İnsan DNA’sı bir
muzun DNA’sıyla % 65 aynı olduğuna göre muzlarla empati kurabilir veya
iletişime geçebilir miyiz?
Bir insandaki toplam
DNA’yı incelediğinizde % 90’dan fazlasının vücutlarımızda karşılıklı olarak
bağımlı (simbiyotik) bir şekilde barınan bakterilerden geldiği ortaya çıkar.
İnsan DNA’sının büyük bir kısmı bakteri DNA’sıyla benzerlik gösterir.
Mitokondri adı verilen ve bize enerji veren büyük organeller, aslında bu amaç
için bizim hücrelerimizle bütünleşmiş olan bakteri hücreleridir.
Dawkins’e göre
duygusal veya içgüdüsel olarak bildiğimiz hiçbir şey geçerli değildir ve
bunların içinde en hileli inanç, “Tanrı yanılsaması”dır (Bilim asla insan
adına konuşmuyor. Bazı anketlere göre bilim insanları Tanrı’ya inanıyor, hatta
genel nüfusa oranla dini törenlere daha sık katılıyorlar).
Materyalizm ve
spiritüellik arasındaki uçurum –inanca karşı gerçek- yüzyıllardır söz konusu
olan bir meseledir ama yine de beyin bunu iyileştirebilir. Meditasyonla ilgili
sağlam araştırmalar, spiritüel deneyimlere uyum sağlayabildiğini doğrulamıştır.
Hayatlarını spiritüel uygulamaya adayan Tibetli Budist rahiplerde ön beyin
korteksi yoğun aktivite gösterir, beyinlerindeki gama dalgası aktivitesi normal
insanlarınkinin iki katıdır. Rahiplerin neokorteksinde beyin araştırmacılarının
daha önce hiç görmedikleri dikkate değer şeyler olmaktadır. Dolayısıyla
spiritüelliğin sadece batıl inanç ya da kişinin kendini kandırması olarak
görülüp hafife alınmasına bizzat bilim karşı çıkmıştır.
Yetenek doğal olarak
gelir. Kulağınız, fısıldanan birkaç kelime, çarpıcı, anlık bir değişim
yaratabilir. Hormonlar seviyesinde cevabın bir kısmını biliyoruz ama beynin
gerçekliğini bir elektrik düğmesiyle nasıl değiştirdiğini bilmekten uzağız. Ama
bu yeteneğe sahip olmak ile buna sahip olmayı beyne bırakmak arasında bariz bir
fark vardır. Dikkatlilik farkı yaratır. Başkalarının sizi gerçeğe sarsarak –
sarsma hoş olsa da olmasa da- geri döndürmesi yerine kendi kendinizi geri
döndürürsünüz. Dikkatliliği “farkındalığın farkındalığı” olarak
tanımlamak doğrudur ama bu, kulağımıza biraz gizemli geliyor. Daha basit bir
açıklamayla, istediğiniz an gerçeğe geri dönebilirsiniz.
Maalesef hepimiz bu
yeteneğin bir kısmından vazgeçtik. Hayatımızın bazı alanları dikkat etmek için
güvenlidir ama diğerleri sınırların dışındadır. Genellikle kadınlar, örneğin
duygularından bahsetmeyi severler ve erkeklerin yapmadıkları, yapmayacakları ya
da yapamadıkları şeylerden şikâyet ederler. Erkekler genellikle işe, spora ve
çeşitli projelere odaklanmakta daha rahattırlar – duygusallıkla ilgili bir
hassas noktaya dokunmayan neredeyse her şeyde.
Ama Doğunun spiritüel
geleneklerinde Batılıların çoğunun pek az düşündüğü geniş bir alan vardır: farkındalığın
farkındalığı.
Budizm’de bunun için terim, dikkatliliktir.
Ne zaman kendiniz:
kontrol ederseniz dikkatli olursunuz.
Bir müziksever, ünlü
spiritüel öğretmen J. Krishnamurti’ye gelip bir konserin ne kadar güzel
olduğunu coşkulu bir halde anlatmıştır, Krishnamurti kurnazca cevap vermiştir: “Evet,
güzel. Ama dikkatinizi kendinizden uzaklaştırmak için müziği mi
kullanıyorsunuz?”.
Gerçek dikkatlilik,
öz farkındalığa ne kadar sahip olduğunuzu kontrol etmektir. Artık bildiğiniz
üzere süper beyin, artan bir öz farkındalığa bağlıdır. Dolayısıyla dikkatli
olmak hayati önemdedir. Bu bir yaşam tarzıdır.
Dikkatli olmayan
kişiler hem ihmalkâr hem de benmerkezci görünebilirler. Başkalarıyla bağlantı
kurmak için fazla benmerkezcidirler, çeşitli sosyal durumlarda hassasiyetten
yoksunlardır. Benmerkezci olmak ile dikkatli olmak arasındaki zıtlık oldukça
çarpıcıdır. O halde farka bakalım: İki durum da neokortekste üretilmiştir ama
yine aynı hissi vermezler. Benmerkezci olmak neredeyse illüzyondan keyif almak
demektir, ne de olsa her şey kendi imajınız etrafında döner. Benmerkezci olmaya
karşı yargıda bulunmayız, tüketici toplumun hepimizi sahip olmak üzere eğittiği
bakış açısıdır bu. Bizi daha güzel, daha genç, daha havalı, daha eğlenmiş ve
geçici olarak oyalanmış bir hale getirecek şeyleri satın almaya sevk eder.
GERÇEKLİK YANILSAMASI
Einstein, en
inanılmaz şeyin evrenin varoluşu değil de onun varlığına dair farkındalığımız olduğunu
söylemiştir. Burada her gün görülen bir mucize vardır ve deşildikçe daha
harikulade hale gelir. Zihin felsefesi alanında bir uzman olan Javid
Chalmers’ın popülerleştirdiği bir tabirle bilinç, asıl ciddi
sorun olmayı hak etmektedir.
Bilinci beynin yanında
ikinci dereceden önemli görmektense asıl rolü ona verdiğimizde ciddi sorunun
çok daha basit bir hal alacağı hissediyoruz. Size-zihninizi kastediyoruz-
beyninizin kullanıcısı olduğunuzu zaten gösterdik, Eğer beyninize ne yapacağını
söylerseniz zihnin en önemli, beyninse ikinci dereceden önemli olduğunu
söylemekle büyük bir sıçrama yapmış olmazsınız. Ayrıca sizin gerçekliği
yarattığınızı da söyledik.
Ciddi sorun soyuttur
ama hiçbirimiz bunu profesyonel düşünürlere bırakamayız. Bugün başınıza
geleceklerin en iyisi ve en kötüsü -ve aradaki her şey- farkındalığınızın bir
meyvesidir. Her günü aynı projeye eklemeler yaparak geçirirsiniz. Bu, hayat
boyu süren bir projedir. Bu projeyi “benlik inşa etmek” olarak
adlandıralım. Herkes kendini eşsiz hissetmeye hakkı vardır ama benlik kurarken
bilgiler, acı verici ve keyifli şeyler başta olmak üzere farkındalığınıza
kaydedilen pozitif ve negatif mesajlardan oluşur. Benliğin inşa edildiği
tuğlalar “zihinsel şeyler”den yapılmıştır, dolayısıyla böbreklere
ya da deriye sahip olduğunuz gibi bilince de “sahip olduğunuzu”
söylemek doğru değildir çünkü siz bilinçsinizdir.
Gelişimi tamamlanmış
yetişkin bir insan yıllarca toplanan düşüncelerden, arzulardan, dürtülerden,
korkulardan ve tercihlerden oluşan ayaklı bir evren gibidir.
İyi Haber şu ki bütün
deneyiminizi kaydeden ve depolayan beyniniz, zihin ile vücudun kusursuz
ortaklığında bir dengesizlik, hastalık veya kırılma olduğu her seferinde neyin
değiştirilmesi gerektiğine dair açık sinyaller vermektedir. En açıklayıcı
sinyalleri pozitif kategorilere bölebiliriz.
Kendiniz hayatın
hangi aşamasında olursanız olun çocukluğun çok erken evrelerine kadar beyniniz
bu sinyalleri göndererek onları durmadan birbiriyle karşı karşıya getirir ve
böylece benliğinizin gelişimine katkıda bulunur.
Toplum, bir benliğin
inşasına rehberlik eder ama her insan çerçeve içinde ayrı bir Ben yaratır.
Bunun nasıl yapıldığı karmaşık bir meseledir ve pek az anlaşılmıştır. Bizden
kendimizi içgüdüsel olarak yaratmamız beklenir. Binlerce farklı durumda ne
yapmamız gerektiğini hissetmeye çalışırız ve sonuç, eğreti bir direği olan bir
yapıdır. Bunu inşa etmemiz 20 ya da 30 yıl sürer ve yine de hiçbirimiz ikamet
ettiğimiz benliğe nasıl geldiğimizi bilmeyiz. Bütün bu süreç iyileştirilmelidir.
Bir benlik yaratan her şey bilinçte olduğuna göre ciddi sorunu çözmek için
artık kişisel bir sebebiniz var.
Qualia
Beyinlerimiz
kafamızda canlandırdığımız her şeye adapte olabildiği için insanlar
inanılmaz derecede şanslıdır. Nörobilim terminolojisinde deneyimlediğimiz bütün
renkler, sesler ve dokular qualia terimi altında bir araya toplanmıştır.
Qualia, Latincede “nitelikler” anlamına gelir. Renkler qualiadır,
kokular da öyle. Sevgi hissi qualiadır, bu amaç uğruna yaşıyor olma
hissi de… Milyarlarca ham veri parçasını telaşlı, gürültülü ve renkli dünyaya
-niteliklerden oluşan bir dünyaya- çeviren titrek antenler gibiyiz. Dolayısıyla
her deneyim bir qualia deneyimidir. Dünya o kadar sıradan gelir ki qualianın
asla şaşırtıcı bir gizem olabileceğini ummazsınız ama öyle olmuştur.
Kuantum fiziğine göre
fiziksel objelerin sabit özelliklerinin olmaması kaçınılmazdır. Kayalar sert
değildir, su ıslak değildir, ışık parlak değildir. Bunların hepsi beyni bir
işleme tesisi olarak kullanan bilincinizde yaratılmış qualialardır. Bir
fizikçinin işe giderken bir enerji bulutu değil de araba kullandığı gerçeği,
görünmez enerji bulutun görevinden atılabileceği anlamına gelmiyor. Enerji
bulutu zamanın, uzayın ve uzayı dolduran her şeyin doğduğu kuantum düzeyini
kaplar. Beyniniz kuantum dünyasına bir arayüz olmadıkça zamanı
deneyimleyemezsiniz. Uzayı ya da uzayda var olan herhangi bir şeyi de
deneyimleyemezsiniz.
Beyniniz bir kuantum
makinesidir ve beş duyunun seviyesinin altında bir yerde siz yaratıcı bir
güçsünüzdür. Zaman sizin sorumluğunuzdadır. Uzayın size ihtiyacı vardır. Var
olmak için size ihtiyacı yoktur, “sizin gerçekliğinizde” var olmak için
size ihtiyacı vardır. Eğer bu kulağa kafa karıştırıcı geliyorsa işte,
açıklayıcı bir örnek: Birçok insanın görmezden geldiği bir altıncı his vardır;
vücudunuzun nerede olduğu hissi… Vücudunuzun şekli ve kollarınız ile
bacaklarınızın pozisyonu da buna dâhildir. Bu duyuya “içalgı” adı
verilir. Vücudunuzun nerede olduğunu bilmek, kaslarınızdaki reseptörleri ve
ayrıca merkezi beyincik içinde bulunan denge duyunuza dâhil olan iç kulaktaki
duyusal nöronları gerektirir.
Bu karmaşık bir devre
sistemidir ve bozulduğunda insanların bedenlerinden ayrıldıklarına dair gizemli
hisleri vardır. Örneğin sağ kollarını yukarıya doğru kaldırdıklarını mı,
indirdiklerini mi yoksa uzattıklarını mı bilemezler. Böyle durumlar çok
nadirdir ve büyüleyicidir. İçalgısı olmayan bir insanın bir vücudu olduğunu
hissetmesinin bir yolu, üstü açık bir arabada yolculuk yapmaktır. Derideki
çalışan alıcıların algıladığı üzere etrafında esen rüzgâr, kaybolan altıncı
hissin yerine geçer. Bir başka deyişle rüzgâr tarafından sarmalanma hissi
kişiye mekân içinde bir yer verir. Bu his beyinde olduğuna göre mekânın var
olmak için beyne ihtiyacı vardır. Eğer bir nötrinonun bir sinir sistemi olsaydı
bizim mekan duyumuzu tanımazdı çünkü bir nötrino, dünyada yavaşlamadan
dolaşabilen bir atom altı parçacığıdır; ona göre dünya boş bir mekandır. Aynı
mantıkla, uyuduğunuzda ve zaman durduğunda kolayca gösterilebileceği üzere
zamanın da beyne ihtiyacı vardır. Zaman bütün saatlerin durup sizin uyanmanızı
beklemesi şeklinde durmaz; zaman sizin için” durur.
Evreni bir öğeden
ziyade bir deneyim olarak hayal edin. Yaz vakti açık gökyüzüne yayılmış
yıldızlar şölenine bakarak kozmosun büyük bir parçası gibi görünen şeyi
deneyimleyebilirsiniz ama bu yıldızlar, toplamın milyarda biri bile değildir.
Evren sonsuz bir sinir sistemi olmadan kavranamaz. Katrilyon sayıdaki sinaps
nedeniyle insan beyni de sonsuzlukla yarışır. Yine de eğer sinapslarınızla
bağlantı kurmanız gerekseydi hiçbir şeyi asla göremez, duyamaz veya hiçbir şeye
dokunamazdınız-sadece gözlerinizi açmak bile binlerce senkronize sinyal
gerektirir. Dolayısıyla doğa bir kısayollar buldu. Bu da her gün bilgisayarınızda
kullandığınız kısayollar gibi iyi bir fikre benziyor. Bir bilgisayarda bir
cümleyi silmek isterseniz sadece “sil” tuşuna basarsınız. Makinenin
iç kısımlarını kurcalamanız veya programlamayla uğraşmanız gerekmez. Dijital
kodlama sisteminde binlerce biri ve sıfırı yeniden dizmeniz gerekmez, bir
dokunuş yeterlidir. Kullanıcı arayüzleri böyle çalışır. Aynı şekilde qualia yarattığınızda
da-şekerin tatlılığı ya da zümrüdün parlaklığı gibi-beyninizin içine gitmeniz
veya programlamasıyla uğraşmanız gerekmez. Gözlerinizi açarsınız, ışığı
görürsünüz ve bingo, bütün dünya birden oradadır.
Böyle bir argümanda
bulunarak Hoffman kendisini cesur bir hedef haline getirmiştir. Beynin
bilinci yarattığını iddia eden
bilim insanlarını karşısına almıştır.
Hoffman bunu tersine çevirerek bilincin beyni yarattığını söylemektedir.
Her iki tarafın da savunduğu şeyi ispat etmesi kolay değildir.
“Önce beyin
gelir”
diyen taraf, atom ve moleküllerin düşünmeyi nasıl
öğrendiklerini göstermelidir. “Önce bilinç gelir” diyen tarafsa
zihnin atomları ve molekülleri nası1 yarattığını göstermelidir.
Dindarlar ve
ateistler kavga etmeden birlikte çay içebilirler. Nihai gerçeklik üzerine
tartışma daha uzun süre çözülmemiş olacaktır. Bu arada her birimiz kendi
kişisel gerçekliğimizi yaratmaya devam edeceğiz ve umarız bunda daha iyi
olacağız.
Hoffman’ın bilinçli
gerçekçilik adını verdiği teorisine göre “objektif dünya, bilinçli
temsilcilerden ve onların algısal deneyiminden oluşur”. “Dışarıdaki” her
şeye elveda, “içerideki” her şeye merhaba… Aslında ikisi de
kaynağında birleşmiştir.
 Bilinç, gerçekliğin her ikisini bir araya
getirmede sorun yaşamaz. Şimdi kemerlerinizi bağlamanız gereken ana geldik.
Aslında “içeride” veya “dışarıda” bir dünya yok. Sadece qualianın
deneyimlenmesi var. Atom ve moleküller, cisim değildir. Bunlar deneyimin
matematiksel tarifleridir. Uzay ve zaman da ayrıca deneyimin tarifidir.
Beyniniz bunların hiçbirinden sorumlu değildir çünkü o da zihninizin sahip
olduğu bir deneyimdir.
Bu büyük bir
sıçramadır ama bize tarifsiz bir güç verir. Gerçekten tarifsizdir çünkü ailemiz
ve etrafımızdakiler bize gerçekten kim olduğumuzu söylememiştir. Bir qualia kaynağıyız.
Bilincin, doğanın güçleri karşısında eğilmesi gerekmeyen bakıcılarıyız. Doğanın
bizim önümüzde eğilmesini sağlayacak anahtarı elimizde tutuyoruz.
Ama Hoffman geri adım
atmıyor. Bu kitabın temel dayanağı olan, sizin beyninizin kullanıcısı olduğunuz
ve aksinin geçerli olmadığı görüşünü alıp şu boyuta taşıyor “Bilinç,
beyin aktivitesini ve dünyanın maddi nesnelerini yaratır.”
Başka bir
deyişle bizler düşünmeyi öğrenen makineler değiliz, makineler yapmayı öğrenen
düşünceleriz. Bunu bir kere kabul ettiğinizde bütün gerçeklik yanılsaması
havaya savrulur.
Beyin dışındaki
bilinç
Buraya kadar geldikten
sonra hangi tarafın doğru olduğunu düşünüyorsunuz? Beyninizin bilincin
yaratıcısı olduğuna inanıyorsanız o zaman materyalistler her argümanı
kazanabilir. Sadece materyalistler de değil, beyin öldüğünde zihnin de öldüğüne
inanan ateistler de kazanabilir. Buna Tanrı’ya muhalif herhangi bir görüşü
olmayan ama kayaların sert olduğu, suyun ıslak olduğu gibi günlük dünyayı bir
arada tutan bütün sıradan deneyimleri kolayca kabul eden kişileri de dâhil
edebiliriz. Ama gerçek ortaya çıkacaktır ve eğer bilincin önce, beyninse ikinci
sırada geldiği doğruysa bunun için kanıtlar olmalıdır.
2010 yılının Ocak
ayında bir bilge olarak bahsedilen ateist ve Doktor Ray Tallis, “beyin
önce gelir”
görüşüne isabetli bir meydan okumada bulundu. New
Scientist
dergisindeki makalesinin başlığı şuydu beyinde bilinci
bulamazsınız?
Bir “nöro şüpheci” olarak Tallis, bilim insanlarının
beynin bilinci yarattığına inanmalarına neden olan en temel kanıta
saldırmaktadır: beyindeki bölgelerin zihinsel aktiviteyle ilişkili olarak
aydınlandığını gösteren ve artık tanıdık olan şu fMRI taramaları. Şu anda
okuyucu bunlar hakkında çok şey bilmektedir. Tallis de bizim bahsettiğimiz bazı
noktaları tekrarlamaktadır.
Bir bilim insanına
ilk öğretilen şeylerden biri, bir ilişkinin bir sebep olmadığıdır. Müzik
çalarken radyoların ışıkları yanar ama onlar müzik üretmezler. Aynı şekilde bir
insan, biz her ne kadar artık hangi bölgelerin aydınlandığını görebilsek de
beyin aktivitesinin düşünceleri yaratmadığını iddia edebilir.
Sinir ağları
elektriksel aktiviteyi ayrıntılarıyla planlar ve buna araç olurlar. Gerçekte
düşünmezler. Elektriksel aktivite bir deneyime sahip olmakla aynı şey değildir,
deneyim bilinçte olan bir şeydir.
Tallis beyinden
hafızayı “depolamasını” istemenin imkânsız olduğunu iddia etmektedir.
Kimyasal ve elektriksel tepkiler sadece şu anda olur. Bir sinaps şimdi
ateşlenir, uzak geçmiş şöyle dursun bir önceki dakikadan bile geriye hiçbir şey
kalmaz.
Ateşlenme bittikten
soru sinapstan geçenkimyasal sinyaller ilk baştaki durumlarına geri döner.
Beyin, uzun vadeli potentasyon adı verilen bir işlemle bazı sinapsları
güçlendirerek diğerlerini zayıflatır. Böylece bazı anılar donatılırken
diğerleri donatılmaz. Acaba beyin geçmişte ne yaptığını hatırlama yeteneğine
sahip midir? Yoksa bunu yapan bilinç midir? İşte, mesele budur. Tuz ancak onu
bir bardak suya döktüğünüzde erir. 1989 da suda erime anısına depolayamaz.
Tallis, örneğin
benlik gibi daha da temel meseleler olduğuna dikkat çekmektedir. Bir deneyime
sahip kişi olan “Ben” için beyinde hiçbir lokasyon bulunamamıştır.
Siz sadece var olduğunuzu bilirsiniz. Beyninizde hiçbir şey aydınlanmaz, benlik
duygunuzun devamı için hiçbir kalori harcanmaz. Aslında benliğin bilimsel
olarak kanıtlaması gerekseydi bir şüpheci, beyin taramalarını inceler ve orada
bir Ben olmadığını ispatlardı. Ancak beyin taraması olsa da olmasa da
orada bir Ben vardır. Ben aslında bütün beyni idare eder. Dünyaya
dair resimleri, resmin içine atlamadan yaratır, tıpkı bir ressamın içlerine
atlamadan resimler yaratması gibi… Beynin benliği yarattığı söylemek,
resimlerin ressamları yarattığını söylemek gibidir ve bu doğru değildir.
ALZHEIMER HASTALIGINA
UMUT VE IŞIKLA BAKMA
Zihin ve beyin
arısında bağlantı kurmak büyüleyicidir ama bağlantı koptuğunda bir dehşet hali
ortaya çıkar.
Alzheimer Genom
Projesi’nde laboratuvarım(Prof. Rudolph Tanzi), bunamanın en olağan ve
yıkıcı halinden sorumlu genleri bulmaya devam ediyor ve şimdiye kadar yüzden
fazla geni buldu. Bu kitabı yazmak bana geri çekilip beyni daha geniş bir
perpektiften görme şansı verdi.
Kanser
araştırmacıları bir tedavi bulmak için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar ve
bu, Alzheimer hastalığı üzerine bir gölge gibi çöken ağır zaman baskısından
farklı değil. İnsan ömrü uzadıkça vakaların sayısı da artacaktır. Şimdiden 5
milyondan fazla Amerikalı tüm dünyada 38 milyon kişi bu hastalıktan
mustariptir. Eğer etkili önleyici tedaviler geliştirilmezse 2040’ta ABD’de 14
milyondan ve gezegenimizde 100 milyondan fazla hastanın olması bekleniyor.
Şimdilik genetik
araştırmalar Alzheimer hastalığını bir gün tamamen ortadan kaldırmak için bize
en iyi ihtimalleri sunuyor. Alzheimer riskini etkileyen tüm genleri ortaya
çıkararak günün birinde kişilerin hastalığa yakalanma riskini hayatın erken
döneminde güvenilir bir şekilde öngörebileceğiz. En yüksek risk altında
bulunanlar için yaklaşık 30 ya da 40 yaşından itibaren presemptomatik teşhis
testi yapın muhtemelen gerekli olacaktır. Hafıza kaybının ilk işaretleri
görülmeye başlamadan onlarca yıl önce beyin değişiklikleri olur. Şiddetli bir
şekilde ilerlediğindeyse Alzheimer, beynin hafızaya ve öğrenmeye ayrılan
bölgelerini yıkıma uğratır.
Bütün yaşam tarzı
değişikliği zihinde başlar. Öncelikle değişmeyi istemeli ve sonra beyninizi
kararınızı desteklemek için yeni sinir ağları yaratmaya yönlendirmelisiniz.
Özellikle de hafızayı ömür boyu keskin ve eksiksiz tutmak söz konusu olduğunda…
“Kullan ya da kaybet” anlayışının genelde beyin için geçerli olduğunu
zaten biliyoruz.
Alzheimer hastalığının
başlamasını önlemek veya bu hastalığı atlatmak için ne yapabilirsiniz?
Başka yerlerde onca
hastalıkta işe yarayan yaşam tarzı trendine uyun. Yeni başlayanlar,
egzersiz yapın. Yakın bir meslektaşımın, Sam Sisodia’nın gösterdiği üzere
hayvan örneklerine (insan Alzheimer geninin mutasyonları verilen fareler)
geceleri egzersiz için koşma tekerlekleri verilmesi, beyin patolojilerini
çarpıcı derecede azaltmıştır. Egzersiz aslında beyindeki beta-amiloid
seviyelerini azaltan gen etkinliğini destekler. Epidemiyoloji araştırmaları da
orta düzeyde egzersizin (haftada üç gün, bir saat) Alzheimer riskini
azalttığını doğrulamıştır. Bir klinik deneme haftada iki kez 60 dakika kuvvetli
egzersizin hastalık başladığı zaman ilerlemesini yavaşlattığını göstermiştir.
İkinci anahtarsa beslenme düzenidir. Temel kural şu ki
eğer yediğiniz şey kalbinize iyi geliyorsa beyninize de iyi gelecektir. Saf
zeytinyağı bakımından zengin bir Akdeniz beslenme düzeni, ayrıca ılımlı
ölçülerde kırmızı şarap ve hatta bitter çikolata düşük Alzheimer riskiyle
ilişkilendirilmiştir. Daha basit bir önleyici tedbir de daha az yemektir.
Hayvan örneklerinde kalori kısıtlaması uzun ömrü artmıştır ve beyin
patolojisini azaltmıştır (Daha yakın geçmişte hastalığı tedavi etmek ve önlemek
için saf Hindistan cevizi yağı önerilmiştir. Yine de bu iddiayı değerlendirmek
için daha fazla veri gerekir).
Bu kitabı okurken üçüncü
önleme
yöntemini uygulamış oluyorsunuz. Bu, zekânın uyandırılmasıdır,
beyinde yeni sinapsları uyarır. Kurduğunuz her yeni sinaps, zaten sahip
olduklarınızı güçlendirir. Tıpkı bankadaki para gibi daha fazla sinaps kurmak
demek, Alzheimer olmadan önce kolaylıkla tükenmiş olmayacağınız anlamına gelir.
Her ne kadar Alzheimer lise terkten doktora sahiplerine kadar geniş bir eğitim
yelpazesindeki kişileri etkilese de bazı araştırmalar daha yüksek eğitim
düzeyinin koruyucu olabileceğini göstermektedir.
Beyniniz dünyayı size
aktarmakla kalmıyor, temel olarak bu dünyayı yaratıyor. Eğer beyninize hâkim
olabilirseniz gerçekliğinize de hâkim olabilirseniz.
Kendi düşüncelerimize
ve arzularımıza o kadar bağlıyız ki kolayca, “Benim zihnim,” diyoruz.
Ama bilinç bütün evrende var olan elektro- manyetizm gibi bir alan olabilir.
Elektrik sinyalleri beyne yayılır ama “Benim elektriğim,
demeyiz ve “Benim zihnim,” dememiz gerektiği de şüphelidir.
Öncü kuantum fizikçisi Erwin Schrödinger bununla ilgili birçok kez açık
konuşmuştur.
İşte bunlardan üçü:
1.
“Bilinci bölmek veya çarpmak anlamsız bir şeydir.”
2.
“Gerçekte sadece tek bir zihin vardır.”
3. “Bilinç, çoğulu
olmayan bir tekildir.”
Bu, kulağınıza
metafizik bir mesele gibi gelse de kozmosta-bunları gündelik hayata uygun
olarak küçük dilimlere bölmemize rağmen-
sadece bir alan ve bir zaman
olduğunu kendimize hatırlatmamızı sağlar.
Bir gün bilim bütün
bu meselelerde aradaki mesafeyi kapatacaktır. Karşılaşma kaçınılmazdır çünkü
zaten var olmuştur. Kaya göle düştü ve kimse dalgaların ne kadar uzağa
yayıldıklarını bilmiyor.
Yüz yıldan uzun süre
önce kuantum devrimini başlattığı söylenen Max Planck harika ve gizemli
bir şey söylemiştir: “Evren bizim geleceğimizi biliyordu.”
İnsan beyni her ne
kadar evrim ürünü olsa da zihnin alanı en az evren kadar eskidir. Beyin şimdi
neye evrilecek? Kimse bilmiyor ama eski Sanskritçeden iki kelimeyi kabul etmek
için kocaman bir sıçrama yapmamızı destekliyorum: Aham Brahmasmi, “Ben
evrenim,”
demiştir.
Buda’nın, İsa’nın,
rişilerin veya Hindistan’daki aydınlanmış bilgelerin beyinleri bize yüzyıllarca
ilham veren bir seviyeye ulaştı ama biyolojik bir yaratım olarak beyinleri
bugünkü herhangi bir sağlıklı yetişkininkinden farklı değildir. Buda’nın beyni
zihninin götürdüğü yere gitmiştir, bu nedenle bütün büyük spiritüel öğretmenler
kendilerinin yaptığı yolculuğu herkesin yapabileceğini ilan etmişlerdir. Bu sadece
yola adım atma ve beyninizin aldığı incelikli sinyalleri yakalama meselesidir.
Kuantum seviyesine ayarlanmış olduğuna göre beyniniz, yaratımın sunduğu her
şeyi alabilir. Bu anlamda büyük azizlere, bilgelere ve kâhinlere Tanrı
tarafından sizden, bizden daha fazla iltimas geçilmiş değildi
; onlar sadece
kendilerini farkındalığın öz kaynağına götüren ipuçlarının peşinden gitmekte
daha cesurlardı.
Eğer aydınlanmış
bilgeler bilim diliyle konuşabilselerdi, “Evren sürekli akan,
bölünmeyen bir bütündür,”
derlerdi. Bunun yerine bu cümle ileri
görüşlü İngiliz fizikçi David Bohm’dan gelmiştir. Bu, “Bir nehre aynı
yerden iki kez giremezsiniz,” anlayışına eşittir. Böylece gizemli bilmeceler,
bilimsel hipotezler olarak yeniden yükselmiştir.
Ben (Deepak Chopra) bir optimistim ve
bilincin geçerliliğinin önümüzdeki on yılda bilim tarafından tamamen kabul
edileceğini göreceğimi umuyorum. Bizi esir eden bariyerleri biz kurduk. Buna
“iç” dünya ile “dış” dünyayı ayıran bariyer de dahildir.
Bir başka bariyer de insan zihnini zekadan yoksun olan evrende benzersiz bir
ürün olarak soyutlamaktadır (veya önde gelen kozmoloji teorileri böyle iddia
eder). Yine de spekülatif düşüncenin etkisinde sayıları artan kozmologlar başka
bir yöne doğru; zekayla, yaratıcılıkla ve öz farkındalıkla dolup taşan bir
evrene doğru bakma cesaretini bulmuşlardır. Böyle bir evren gerçekten de bizim
geleceğimizi biliyordur.
Tugberk
Tugberk
Azıcık okur yazar, çok dinleyen az konuşan, içindeki çocuğu öldürmeyen, ama polyannalarla pek anlaşamayan sıradan yurdum insanı ... Yaşamak adına insanca adamca, kavgadan gürültüden uzak tüm çeşitliliklerimizle bir olabilmek ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: