TARİH UĞRUNDA

Matbuat Hatıralarımın Karartılan Talihi:

Yakın tarihin günümüze uyarlanan edebi eserlerinin dilinin, çeviri yapılarak  günümüz Türkçesine uyarlanması esnasında ortaya çıkan anlam farklılıkları ve kelimelerin günümüz Türkçesi ile tam olarak anlamlandırılamaması sonucu eski edebiyat eserlerinin anlamlarının ve vurgularının bozulması söz konusudur. Bu bozulma sonucunda eserlerin edebiyattan toplum ve kültür hayatımıza kadar uzanan etkilerine  işaret edilmiştir. Bu konu hakkında yazar bu eserlerin çevrilirken yapılan hatalardan dolayı neredeyse yok edildiklerini ve bu eserlerin günümüze aktarılamayarak bunlardan faydalanılmasının engellenmesini eleştiri konusu yapmıştır.

Aşağıdaki paragrafı incelediğimizde;

“Vaniköyü’ndeki yalımızın yerinde şimdi başka yalının bahçesi var ; orasını ne zaman görsem çocukluğumun üç yılını geçirdiğim bu asude köyün eski şekli gözümün önüne gelir.”

“Vaniköyü’ndeki yalımızın yerinde şimdi başka yalının bahçesi var ;orasını ne zaman görsem çocukluğumun üç yılını geçirdiğim bu sessiz köyün eski şekli gözümün önüne gelir.

Bu örnekte  asude kelimesinin karşılığı olarak sessiz kelimesi kullanıldığını görüyoruz.Aslında bu karşılık kelimenin ifade etmek istediği duyguyu tam olarak vurgulayamamaktadır. Zira bazı kaynaklarda “asude” rahatlanmış gailesiz, dinç, rahat ve huzurda olan,şeklinde karşılıklar verilmiştir. Bu bölümde bu tür örnekler verilerek konu anlatımına  devam edilmiştir.

Başlangıçtan Günümüze Türkiye de  Basın Sansürü:

Bu bölümde yazar genel olarak yazılarında sansür konusunu işleyenleri bu konuyu anlamamakla suçlayarak yazısına başlamıştır.

Yazıda esas eleştiri hedefi olan eser ise Alpay Kabacalı’nın Gazeteciler Cemiyeti Yayınlarının 19.su olarak basılan kitabıdır.Kitabın planı ve bölüm başlıkları sıralandıktan sonra eleştirilere başlanmış ve ilk olarak bölüm başlıklarından kitabın yazılmasındaki keyfiliğin ve savrukluğun olduğundan bahsedilmiştir.Yazarımıza göre kitap daha iyi planlanmalı ve daha mantıklı bölümler oluşturulmalı idi.

Bir diğer yargı ise;yazarın sansürü tanımını tam olarak bilmediği yönünde gelişmektedir ve bu yüzden yazarımız çeşitli kaynaklardan yararlanarak sansürün tanımını yapmıştır.

Üçüncü eleştiri ise Bay Kabacalı’nın üslubu ile ilgili yapılmıştır.Kitabın çok süratli,dikkatsiz itinasız bir üslupla aktarıldığını söylemiştir.

Enderun-i Fazıl’ın Defter-i Aşk kitabının müstehcenlik nedeni ile toplatıldığını söyleyen yazar,daha sonra ilk kitap sansürü olarak daha sonra yazılmış olan Ahmet Mithat Efendi’nin “Dağarcık” ve Namık Kemal’in “Perişan” başlıklı kitaplarını örnek vermiştir.

Ayrıca yazarın kapatılan ilk gazete olarak Mecmua-i Havadis’i göstermesini eleştirmiş ve kapatılan ilk gazetenin Agah Efendinin Tercüman-ı Ahval gazetesi olduğunu vurgulamıştır.Yazarımız  eleştirilerini kitabın acele bir şekilde hazırlandığı yönünde ifadelerle sürdürmüştür.

Bay Karacalının Cevap Niteliğinde Karaladığı Satırlarına Zoraki Bir Cevabımız:

Bu bölüm yazarımızın eleştirdiği Alpay Kabacalı’nın yazarımıza yönelttiği cevap yazısına karşılık yazdığı yazıdan ve karşı cevabından oluşmaktadır.

Cevap olarak Kabacalı ”Adı geçen kitabın dilini sadeleştirdiğim için bana saldırıyorlar. Ben bay Birincinin anlayamadığını ve anlayamayacağını göz önüne alarak ona yanıt vermiyorum . Ayrıca Polis akademisinde öğretmen olduğunu öğrendiğim için acaba kitap polisi mi diye düşündüğüm ama kültür teröristinden başka sıfat yakıştıramadığım bay Birincinin buldum, buldum diyerek yerinden sıçramasına neden olmuş.” .

Yazarımız bu satırlara karşılık kitaptaki yanlışlıkları tekrar ile getirerek eleştirilerini bu yönde sürdürmüştür. “Bay Kabacalı’nın bu meslekteki ilk kaybı yanlışlarını müdafaa etmek olmuştur.Ama bunun istikbalde tashihi mümkündür. Kanaatimizce asıl telafisi imkansız kaybı ve ayıbı ise tercih ettiği üslubudur” ,diyerek bölümü sonlandırmıştır.

 

Usulden ve Hasbilikten Nasibsiz Bir Tenkide Zoraki Cevabımız:

 

Yazarımıza göre ülkemizde yeni bir eleştiri türünün geliştiğini görüyoruz.Bu eleştiri türü hedef olarak seçtiği yazıların ve kitapların olumlu ve takdir edilmesi gereken yönlerini göz ardı ederek sadece yanlışlarını görüp bu yanlışları ağır ve bozuk bir üslupla eleştirmektedir.

Aslında eleştiri sadece yanlışları vurgulamak değil, araştırmanın emek,usül,yorum gibi değerlerini de göz önünde bulundurarak yorumlamaktır.Bu bölüm yazarımızın 1990 yılında yazdığı “Hürriyet ve İtilaf Fırkası” isimli kitabına yöneltilen eleştirirle ve yazarımızın bu eleştirilere verdiği cevapları konu edinmektedir.

Kitapta Halaskar Zabitan (gizli subaylar) isimli bir guruptan bahsedilmektedir.Yazarımız bu ismi Halaskaran-ı Zabitan olarak kullanmasına eleştirmen ağır bir dille eleştirmiş,yazarımız cevap olarak ,bu gurubun Cemiyetler Kanunu’na göre kurulmuş resmi bir kuruluş olmadığını,bu yüzden de yaygın olarak kullanılan değişik isimlerle adlandırmanın bir sorun teşkil etmediğinden bahsetmiştir.

Eleştirmen ve yazarımız YÖK hakkında “Bilimsel kuruluşlarda her yönden gerilemeye yol açmıştır, bu konu basında sık sık gündeme getirilmektedir”  şeklinde yaptıkları yorumda aynı fikirde birleşmektedirler.

İlerleyen bölümlerde Halaskar Zabitan hareketi hakkında bilgi verilmiştir.Yazar yazım hataları dışında yaptığı hataların eleştirilerine açık olduğunu ancak usulünce yapılması gerektiği şartını koyarak yazısını sonlandırmıştır.

 

Bir Serencam-I Harbin Talihsiz Serencamı:

 

Bu bölümde İhsan Latif (sökmen) paşanın Bir Serencam-ı Harp isimli kitabının çevirisi olarak ,  Necdet ÖKTEM tarafından yazılan “Birinci Cihan Savaşı ve Sarıkamış(İzmir,1985) isimli kitabın eleştirildiğini görüyoruz.

Necdet ÖKTEM’ in “Birinci Cihan Savaşı ve Sarıkamış(İzmir,1985) isimli kitabına İlk eleştiri İhsan Latif (sökmen)paşanın kimliği hakkında bilginin sadece bir paragraflık bir yazı ile geçiştirilmesi ne olmuştur ki yazar Ali BİRİNCİ bu                               eleştiri yazısının başında paşanın hayatına üç sayfa ayırmıştır.

 

İkinci eleştiri esere seçilen ismine yapılmıştır.Esere verilen “Birinci Cihan Savaşı ve Sarıkamış(İzmir,1985)   ismini yazarımız bir savaş serüveni olarak betimlemiş ve bu ismin bu esere verilmesini eleştirmiştir.Bunun yanı sıra eserin orjinal isminin ve paşanın isminin de kitabın herhangi bir yerinde geçmemesi de eleştiriye konu olmuştur.

Yazar Kitaba ve kitabın yazarına gereken önem göstermemiş ve arşivlerden faydalanmamış bu yüzden  de Yazarımız Ali Birinci’nin (Tarih ve Toplum, Sayı:86,1991)0 eleştirilerine hedef olmuştur.

 

Bulgaristan’da 120 Yıllık Türk Gazeteciliği Böyle midir?

 

Bu bölümde yazarımızın eleştiri konusu kitap Hamiş Acaroğlu’nun “Bulgaristan’da Türk Gazeteciliği”  adlı kitabıdır.İlk eleştiri kitabın iki isim taşımasıdır.Dış kapakta Bulgaristan’da Türk Gazeteciliği (1865-1985), ismi kullanılmışken iç kapakta 120 Yıllık şeklinde ilave yapılması, zaten var olan tarihlerin tekrar iç kapakta ikinci bir isim olarak yazılmasını yazarımız yadırgamış ve eleştirmiştir.

İkinci  eleştirilen nokta, kitapta yararlanılan başlıca kaynak olarak İsmail Hakkı Tevfik Okday’ın daha kapsamlı bir kitap olan Bulgaristan’da Türk Basını (Ankara,1980) isimli kitabını yerine Adem Karagöz’ün Bulgaristan’da Türk Basını adlı kitapçığın gösterilmesine olmuştur. Yazar bu konudaki şaşkınlığını sayın yazarın tercihini yorumlamak bizim için mümkün değildir” sözleriyle anlatmıştır. Daha sonra yararlanılması gereken fakat göz ardı edilen diğer kaynaklardan bahsetmiştir. Ayrıca kitapta geçen kişi ve diğer kaynakların isimlerinde yanlışlıkların olduğu ve doğru yazılışları da eklenmiştir.

Hanioğlu’nun Abdullah Cevdet Hakkındaki Kitabının Düşündürlükleri:

Bu bölümde yakın tarihimizin 1876-1918 dönemini anlatan Dr. M.Şükrü Hanioğlu’nun “Bir siyasal düşünür olarak Doktor Abdullah Cevdet ve Dönemi” adlı kitabı  incelenmiştir.kitap konusunda, bir başucu kitabı olabilecek bir kitap olarak nitelendirilmiştir.

Kitapta ,o dönemdeki mevcut yönetime karşı oluşmaya başlayan tepkilerin, Abdullah Cevdet’in öğrenci olduğu Tıbbiye de başladığı yorumu vardır.Fakat dipnotla belirtilen kaynakta böyle bir sonucun çıkabileceği bir bölüm görünmemektedir.Bu birinci eleştiri olarak gözümüze çarpmaktadır.Diğer bir hata  ise Beşir Fuat’ın tıbbiyeden mezun olarak gösterilmesidir.Aslında “Beşir Fuat ilk türk pozitivist ve naturalisti,İstanbul,1969” isimli kitapta Beşir Fuat’ın Harbiye mezunu olduğu ortaya konulmuştur.Kitapta Abdullah Cevdet’in siyasal düşünür olarak  nitelendirilmesi yazarımızca abartılı bulunmuş bunun yerine aydın sıfatının kullanılmasının daha uygun olacağı görüşünü bildirmiştir.

Bu bölümde ayrıca Jön Türklerin Fransız ihtilalinden etkilenmesinden ve rus Japon harbinin toplum üzerinde Japonlara karşı oluşturduğu sempatiden bahsediliyor.Daha sonra A.Cevdet’in dönemin Dahiliye Nazırı(günümüzdeki karşılığı içişleri bakanı) na yazdığı mektuba yer veriliyor.İlerleyen bölümlerde kitabın içeriğinden  bir özet şeklinde bahsedildiğini görüyoruz.

 

Yazarımız bölümün sonunda kitabın yazarı Dr.M.Hanioğlu’na yeni yapacağı çalışmalarda başarılar dileyerek bitirmiştir.

 

 

Jön Türklüğün Tarihine Dair Dikkate Değer Bir Kitap Hakkında:

 

Bu bölümde Jön Türklüğün tarihini konu alan M.Şükrü Hanioğlu’nun “Bir Siyasal Örgüt Olarak Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Jon Türklük,İst.1986” isimli kitabı yazarımız tarafından incelenmiştir.

Kitabın bu alanda yazılmış çok önemli bir eser olduğu ve birçok dikkate değer bilgi ve belgeyi günışığına çıkardığı ayrıntılı bir kaynak olduğu  belirtilmiş, bilhassa cemiyetin Avrupa’daki ve Mısırdaki faaliyetlerinin arşivlerden yararlanılarak ayrıntılı biçimde anlatılmasından övgüyle bahsetmiştir.

Kitabın övgüye değer yönlerinden bahsettikten sonra yazar eleştirilerine başlamış ve eleştirilerini kaynakların değerlendirilmesi, şahıslar hakkında verilen bilgilerin doğruluğu, kitapta yapılan yorumlar , İttihat ve Terakki hakkındaki bilgilerin doğruluğu,ve kitabın metodu hakkında ayrı başlıklar altında toplayarak bölümlendirmiştir.

Kaynakların değerlendirilmesinde yapılan bir hataya örnek olarak Bir Jön Türk risalesi olan “Vatan Tehlikede” adlı risalenin 1895 yılı ortalarında çıktığına işaret edilmiştir. Ancak risalenin baskı tarihi olarak hicri olarak 1311 tarihi verilmiştir. Ancak yazarımız 1895 yılının hicri olarak 1313 yılına denk geldiğini söyleyerek bu hatayı vurgulamıştır.Şahıslar hakkında yapılan hatalara örnek olarak kitapta bahsedilen “İslam ve finun” isimli kitabın yazarı olarak gösterilen kişinin Halil Edip olarak yazılmasına karşılık yazarın asıl isminin Halit Eyüp olduğu yazarımızın gözünden kaçmamıştır.Yazarımızın kitabın yazarına isimler konusunda yaptığı bir eleştiri de aynı şahısın farklı iki kişi yada farklı iki kişinin aynı kişi gibi gösterilmesidir.

Sonuç olarak kullanılan kaynakların yada hakkında hüküm verilen kişilerin yazar tarafından iyi tanınmadığı,kitabın büyük zahmetlerle yazılmasına karşılık çok fazla hata yapıldığını söylemiştir.Son olarak Jön Türklüğün düşünce yapısını anlatan “Benim neslimin büyük günahı tarihini bilmemek,tarihine inanmamak ve bilhassa tarihinden kendinde bir şey devam ettiğine inanmamaktı.Gördüğümüz feci terbiyenin tesiri altında bir mezar ve bütün vekayii birer ceset gibi düşünüyorduk. Mazimiz bir dağdı onu çıkmıştık ,şimdi inmekle meşgul idik ve talihin bizi iniş tarafında dünyaya getirdiğine kızmaktan başka yapacak bir  şeyimiz yoktu(Ahmet Hamdi Akseki,Askere Din Kitabı,diyanet işleri yayınları1945) bu bölümle yazısını bitirmiştir.

 

“Osmanlı İktisat Düşüncesinin Çağdaşlaşması “

Münasebetiyle Hayreddin’ler Hakkında:

 

Kitabın bu bölümünde Osmanlı’nın iktisadi zihniyetindeki değişimi konu alan Ahmet Güner Sayar’ın “Osmanlı İktisat düşüncesin de çağdaşlaşma”,ist,1986, adını taşıyan araştırmada yapılan önemli bir hatadan bahsetmektedir.

“1860’lar sonrasının yayın dalgası içerisinde iktisadi yazılar gazete sütünlarında önemli yer işgal etmeye başladı.Nitekim saman alevi gibi bir-iki yazı ile birden parlayıp hemen sönen yazarlar yanında bir tanesi dikkatimizi üzerine çekti.Terakki gazetesi yazarlarından Hayreddin Bey .Onun hakkında hiçbirşey bilmiyoruz.Sadece onun Tunuslu Hayreddin paşa  olduğunu sanıyoruz.” Bu paragraf’ta adı geçen hayreddinin aslında Tunuslu Hayrettin Paşa değil Lehli Hayreddin Kasrki olduğunu belirten yazarımız Tunuslu Hayreddin paşanın iktisadi yazılar yazmadığını vurgulamıştır.Yazarımız bu eleştiriyi yaptıktan sonra doğruluğunu kanıtlamak için çeşitli kaynaklardan örnekler vermiştir.

“İki  Hayreddin’in nasıl olup ta bu denli karıştırıldığını anlamak mümkün değildir” şeklindeki serzenişinden sonra Lehli Hayreddin hakkında bilgiler vererek yazısına devam etmiştir. Ayrıca kitabın 439. sayfasında bir Hayreddin’den daha bahsedildiğini söylemiştir.Yani üç ayrı kişi olan Hayreddin’ lerin tek bir kişi gibi gösterilip ayrıca bu kişiye övgüler yağdırılmasını yazarımız çok büyük bir hata olarak nitelemiş ve eleştirmiştir.Yazarımız bu konuyu takip etmiş ve kitabın ikinci baskısında da bu konunun düzeltilmemiş olmasına “Ahmet Güner Sayar’ın Saymazlığı isimli ek bölümde ayrıca eleştirmiştir.

 

 

Bekir Fahri İdiz’in “Jönler” Romanının Yeni Baskısı

Dolayısıyla

 

Bu bölümde yazar ondokuzuncu yüzyılda Osmanlı Devletinde batılı düşünce tarzını benimsemeye çalışan Jöntürkler hakkında yazılan kitapların içinde en dikkate değer bulduğu Bekir Fahri İdiz’in Jönler” romanını değerlendirmiştir.

Bekir Fahri İdiz Kitabında kendisini unutulmuş bir romancı olarak nitelendirmesi yazarımıza eleştiri konusu olmuş ve yanıt olarak Cevdet Kudret ve Ali Çankaya isimli yazarların kitaplarında kendisinden fazlaca söz edildiğini vurgulayarak Ali Çankaya’nın kitabından, İdiz’i anlatan bir bölümü yazısına ekleyerek devam etmiştir.İlerleyen bölümlerde jöntürkleri anlatan bölümlerden önekler vererek devam etmiştir.

Bekir Fahri İdiz’in bu kitabının Jöntürkleri tanımak için  temel bir kaynak olduğunu söyleyen yazar,kitabı yayınlayan yayınevine teşekkür ederek bölümü sonlandırmıştır.

 

 

Bir Jöntürk Sergüzeşti:

Lütfi Fikri Bey’in Günlüğü

 

Osmanlı Devletinin çöküş yıllarında batı dünyasının ihtişamlı hayatından gelen haberler devletin önemli düşünür ve aydın kesimlerini cezp ederek batıya göçmelerine neden oluyordu.

Bu dönemde memlekeketin kurtulması için gereken fikir üreten kişilerin sürüldükleri kanaatinin yanlış olduğu ve aslında bu kişilerin batının üst düzey hayatına imrenerek kendi istekleriyle göç ettiklerinden bahsedilerek bu bölümün konusunu açıklamış olmaktadır. Bu batı sevdasının bu kişilerde nasıl bir hal aldığı, batı hakkında yazılan şiirler,övgü dolu sözler ve “bu devirde memlekete nazır olacağına Avrupa’da kundura boyacısı ol” gibi Osmanlıyı aşağılayan ve batıyı öven sözlerden anlaşılmaktadır.

O dönemde göç edenlerden çok azı geri dönmüş ve bunların içinde yazarımıza göre en önem taşıyan isim Lütfi Fikri beydir.Lütfi Fikri bey o dönemde özellikle gaztelerde yazdığı yazılarla Savaş  sonrası ortaya çıkan yeni fikirlerden özellikle Hilafetin kaldırılması fikrine karşı çıkması ile de tanınmıştır.

Daha sonraki bölümlerde .Lütfi Fikri bey’in günlüğünden alıntı olan ve onun hayatını ve yaşam tarzını anlatan kısımlara yer verilmiştir.

Türkiye’de Mektep Tarihçiliği ve “Mir’at-ı Mektep-i   Tıbbiye’nin Yeni Neşri

Eser  Osmanlı Devletindeki Mektep,eğitim hayatını anlatan bir eserdir ve yazarımız bu bölümde bu kitabı ve önemini anlatarak bazende eleştiri ve hatalardan bahsetmeden edememiştir.

Cumhuriyet döneminde ve Osmanlı döneminde bu türde kitaplar yazılmıştır.Genelde Osmanlı ve Türkiyede mektep tarihçiliği konularını ele alan kitaplardır.Bunlar Teknik, Tıbbi ve Askeri mektepleri anlatan kitaplardır.Bu kitaplardaki bilgilerden hareketle tarihte Özellikle Tıp Mekteplerinde gelişen siyasallaşma hareketlerini ve Mektepler arasında oluşan siyasal görüş farklılıklarını ve nedenlerini yazarımız anlamaya çalışmıştır.Buradan hareketle kitaplarda hataların olabileceği fikrinede soğuk bakmamıştır.İlerleyen kısımlarda kitaplarda anlatılan tıp öğrencilerinden bazılarının hayatlarından ve mezun olduklarında yaptığı işelerden uzunca bahsedilmiştir.

Bu türde kitaplar yazan ve eski eserleri orjinallerini koruyarak ve dip notlarla zenginleştirerek tekrar yayınlayan kişilere teşekkür ve bu türde yeni eserlerin beklentisi içinde olduğunu belirterek yazarımız konuyu sonlandırmıştır.

 

Volkan’ın Yeniden Neşrinin Düşündürdükleri

 

Derviş Vahdeti tarafından, 31 mart vakası ile ilişkilendirilen 11 aralık 1908-20 nisan 1909 tarihleri arasında 110 sayı çıkarılan Volkan gazetesinin büyük uğraşlarla günümüz Türkçesine uyarlanması o dönemi anlatan önemli bir kaynaktır.Ancak bu kadar uğraşla tekrar uyarlanan gazetenin bu uğraşa değer öneminin olup olmadığı yazarımız tarafından sorulmuştur.

Gazete Derviş Vahdetin hayatını anlatarak başlıyor ancak bu anlatım yazar tarafından beğenilmeyerek yanlış olarak nitelendiriliyor. Derviş Vahdeti’nin  bu gazeteden başka bir eserinin bulunmadı fikrine ve yazıların çok okumaya değer edebi lezzet içermediği fikrine katılan yazarımız yinede Vahdetinin birkaç yazısının risaleler şeklinde yayınlandığından bahsediyor.

Bu tür neşriyatların geçmişi ve tarihi anlamamız bakımından önemini anlatarak bölüme son veriyor.

 

XIV. Asrın Trajedisi: “Bezm ü Rezm”

 

Rezm i, Bezm e tercih eden yani savaşı sohbete tercih eden ve aynı zamanda da ilme bir o kadar önem veren Kadı Burhaneddin üzerine yazılan bir bölümdür.

Mısır,Karaman ve Osmanlı ordularıyla birçok kez savaşmıştır.Siysi düşmanlarına karşı on derece acımasız olan şahsiyet konu ulema yani ilim adamları olduğunda son derece yumuşak bir şahsiyet olarak gösterilmekedir.Arapça ve farsça şiirleri mevcut olan Burhaneddin aynı zamanda Anadolu’da yazılan ilk büyük divanın sahibidir.Bezm-ü rezm ilk defa M.Hulusi tarafından Türkçeleştirilmiştir.İlk kez 1990 da basılmıştır.

 

Türkçeyi Sevmek İsteyenler İçin Bir Rehber

 

Milleti millet yapan din,ırk,siyasi farkların ötesinde aynı dili konuşmasıdır.Bu bakımdan dil bir millet için en önemli bütünleştirici ve niteleyici araçtır.Buradan hareketle Türkçemizdeki bozulmanın milletimiz üzerinde etkilerinin çok fazla olacağına ve bu konuya gereken önemin verilmesi gerektiğine dikkat çeken yazarımız ,aynı zamanda Türkçeyi güzel kılan eserlerin de tükenmediğinden bahsederek örnek olarak ise aslında Fransız dili ve edebiyatı öğretim üyesi olan Prof.Dr.Beynun Akyavaş’ın çeviri ve eserlerini göstermektedir.Biraz bu çevirilerden örnekler verdikten sonra zatın en önemli eseri olarak gösterdiği İtalyan Edebiyatçı Elmondo De Amicis in İstanbul hakkındaki seyahatnamesinin çevirisidir.

Yazarımız birçok dile uyarlanan eser arasında Türkçesi kadar güzelinin olmadığını anlatarak kitabı Türkçe’ yi anlamak isteyenler için bir rehber olarak göstermiştir.

 

“Kelami Dergahı’ndan Hatıralar” Hakkında Birkaç Kalem

Tekke ve zaviyelerin kapatılmasından yedi ay ön­ce, İstanbul’a gelen ve  tekkeleri ziyaret eden şeyhlerle tarikat üyeleriyle  tanışan Dani­markalı Carl Vett’in  Yrd. Doç. Dr. Ethem Cebecioğlu ta­rafından tercüme edilen hatıralarındaki yapılan yanlışlar ve eksik veya yanlış verilen bilgilerin rahatsız edici durumu yazarımız tarafından bu konuda ele alınmıştır.

Örnek olarak ise inleyen dervişler yerine zikreden dervişler isiminin kullanılması daha uygundur demiştir.Ayrıca bazı bilgilerin kaynağı olarak yabancı kaynakların gösterilmesi hususunda da (ör.Ana Brittanica v.b.) yazarımız rahatsızlığını belli etmiş ve yerlerine kullanılabilecek yerli kaynakların varlığından bahsetmiştir.

Sonuç olarak daha güzel bir yazı yazılabilecek bir konu olduğunu dile  getiren yazarımız hem de kaynak olabilecek bir eser olan böyle bir konuda yeterince iyi bir çalışma yapılamadığı kanısındadır.

 

 

“Ali Ekrem Bolayır’ın Hatıraları”

Son zamanlarda bu türden (hatırat) birçok eser yazılmış fakat bunların birçoğu yapılan sadeleştirmeler ve kısaltmalar yüzünden kaynak olma niteliğini kaybetmişlerdir. Az sayıda olanları ise kaynak niteliği taşıyan eserlerdir.

Bu eserlerden en önemlisi olarak yazarımız Ali Ekrem Bolayır’ın hatıralarını kaleme alınmıştır. Eseri Metin Kayhan derlemiş ve baskıya hazırlamıştır.

Kitabın içeriği yazarının kendi hayatı ve eserin orjinalini yazan Ali Ekrem Bolayır’ın hayatı olarak bölümlendirmek mümkündür. Kitapta yapılan hatalardan yanlış tarihler ve yanlış kişi isimlerinden bahsedilerek doğruları yazarımız tarafından belirtilmiştir. Kısaca kitabın Ali Ekrem Bolayır’ı yeterince anlatamadığı sonucunu çıkararak yazarımız konuya son vermiştir.

 

“Ali Münif Bey’in Hatıraları” ve Tarihte Usulsüzlük

 

Tarihin geçmiş üzerinde düşünme ve tarihçinin yorum yapma ve araştırma yeteneği ile alakalı olarak incelenmesi gerektiğini anlatarak ,tarihçinin kendi yorumunu katmadan  yazdığı eserlerin sadece daha önce yazılan eserlerin nakledilmesi olduğunu söylemiştir.

Yazının gelişme bölümünde ise daha önce yapılan tarihi araştırma olarak nitelendirilen eserlerde yapılan usule uygun olmayan bölümlerinden bahsedilmektedir. Mesela İttihat ve Terakki Cemiyeti gibi tarihimizde önemli olan bir hareketin Askeri Tıp öğrencileri tarafından ders arasında 20 dakikalık bir arada temellerinin atıldığından bahsedilmesi yazarımız tarafından tarihte usulsüzlük olarak adlandırılmıştır. Daha sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti Hakkında bilgi vererek usulsüz olarak nitelendirdiği bu yazının daha mantıklı bir şekilde oluşturulabileceğini söyleyerek bölüme son vermiştir.

Müverrih-i Maderzadın Falünnamesi

Kitabımızın son bölü olan bu bölüme yazarımız yakın tarihte yazılan eserlerin hatalarını ve eleştiri yönünde katkı sunulmayan eserlerin birçok yanlış yönleri bulunduğunu ve esasen kitabın ana konusunun bu olduğunu vurgulamaya çalışan bir giriş yapmış ve bu sıkıntıların okuyucu tarafından daha iyi değerlendirilebilmesi maksadıyla;,

Yılmaz Öztuna’nın ,40 yıllık birikimin eseri olarak nitelediği kendi eseri olan 4 cilt ve 1200 sayfalık Devletler ve Hanedanlar adını taşıyan bu eseri ayrıntılı olarak inceleyerek eleştiri yorum ve taktirleri,hataları ve doğrularını anlattığı bir bölümdür.

Kitabı bölüm bölüm ele alarak,Giriş,Kitabın planı,kitabın imlası,konular hakkında yazarın tavrı,kitabın içeriği ve inşası,kitapta bulunan fülanlardan (hakkında ayrıntılı bilgi verilmeden bahsedilen kişiler.yazarımız bu kişilerden fülanlar olarak bahsedilmesini hoş karşılamamıştır.)örnekler,kitapta bulunan fülan! Tarihler,Soyadlar ,kitaptaki yorumlar,gibi konularda ayrıntılı olarak kendi isimlendirdiği bölümleri kullanarak incelemiştir.

Sonuç bölümünü ise bu ayrıntılı incelemelerde elde ettiği çok önemli hataları (kabul edilemez) okuyucuyu aldatma ve yanlış yönlendirme olarak nitelendirmiştir.


KİTABIN TAMAMI

100 CHARACTERS

TARİH UĞRUNDA  — Ali Birinci

Matbuat Aleminde Birkaç Adım

“Kitab” ın müelifi Kilisli Balhasanoğlu NecipAsım Yazıksız’ın (1861-1935) aziz

Hatırasına, kalemiyle bir ömür boyu Türk irfanına yaptığı hizmetlerin küçük bir ifadesi olarak, Hak’tan rahmet ve mağfiret niyazıyla…

ÖNSÖZ

 

Tenkit işinin kültür hayatında mühim bir yeri ve ehemmiyeti olduğu açık bir gerçektir. Bir başka ifade ile kültür seviyesi ile tenkit seviyesi ve üslûbu ayrılmaz bir bütündür. Tenkitin cılız ve se­viyesiz olduğu bir iklimde canlı ve zengin bir kültür hayatının var­lığından bahsetmek imkanı yoktur. Tenkitde yeni eserler tartılır, ir­delenir, değerlendirilir ve bir bakıma hatalı mallar tasfiyeye tabi tu­tulur, mükemmel olanlarına hayat hakkı tanınır ve bu şekilde en ge­niş manasıyla kültür hayatına bir çek’i-düzen verilir. Seviyeli bir edebiyat ve sanat hayatının bir alemi haline gelmiş münekkidlerin bu bakımdan katkılarını ifade etmeden yazılacak kültür tarihi eksik kalmaya mahkûmdur. İngiltere’de John Ruskin (1819-1900) ve Rusya’da Belinski (1811-1848) bu gibi isimlere örnek olarak gös­terilebilir.

Bu kitabımızın ihtiva ettiği yazılar esas itibariyle yeni basılan telif veya sadeleştirme ve eski harflerden nakledilen kitaplar hak­kındadır Bunlarda en geniş manasıyla kitabın, bir kısmı aramızdan göçmüş müelliflerin veya usûlün müdafaasından başka bir maksad bahis mevzuu değildir. Bu itibarla bu kitabın ismi Kitabın Müdafa­ası da olabilirdi diye düşünüyoruz. İşaret etmek istediğimiz bir baş­ka husus ise eski eserlerden faydalanmak veya onları yeniden neş­retmek ile bu gibi eserleri yağmalamak arasındaki mesafenin son zamanlarda nerdeyse ortadan kalkmasıdır. Bu bakımdan kitabımız aynı zamanda bilhassa merhum müelliflerin müdafaasına da tahsis edilen yazıları muhtevidir.

Kitabın son büyük bölümü Yılmaz Öztuna’nın telif niyetine yaptığı telefatı ve yağmagerliği, sadece bir kitabının bir cildinin (Devletler ve Hanedanlar, C. II) şahsında ifade etmek için yazıl­mıştı. Bu kısmın müstakil geniş bir baskısı hazırlanmaktadır.

Bu yazıların yazılmasında hocam Prof. Dr. Mete Tuncay’ın, kadim ve kıymetli dostum İsmail Kara’nın kıymetli teşviklerini ve yardımlarını gördüm. Kitap halinde basılmasını ise Dr. Ezel Erver-di’ye borçluyum. Ömer Hakan Özalp meslektaşımız tashih ve in­deks konusunda yardımcı oldular. Her birine ayrı ayrı şükranlarımı arz ederim.Tabiî görülebilecek eksiklik ve yanlışlıkların mesuliye­ti bize aittir.

Gayret kuldan, yardım Hak’tandır.

Anıttepe,9. 6. 2000 ALİ BİRİNCİ

 

İçindekiler

Matbuat Hatıralarım’in karartılan talihi/ 9

Türkiye’de Basın Sansürü/ 22

Bay Kabacalı’nın cevap niyetine karaladığı satırlarına zoraki bir cevabımız/ 30

Usûlden ve hasbîlikten nasipsiz bir tenkite zoraki cevabımız/ 39

Bir Serencam-ı Harb’ın talihsiz serencamı/ 52

Bulgaristan’da 120 yıllık Türk gazeteciliği böyle midir?/ 58

Hanioğlu’nun Abdullah Cevdet hakkındaki kitabının düşündürdükleri/ 63

Bir Siyasal Düşünür Olarak Abdullah Cevdet” kitabıyla ilgili tartışmaya ilişkin son cevap/ 81

Jön Türklüğün tenkitine dair dikkate değer bir kitap hakkında/ 93

Osmanlı İktisat Düşüncesinin Çağdaşlaşması münasebetiyle Hayreddin’ler hakkında/ 128

Bekir Fahri İdiz’in Jönler romanının yeni baskısı dolayısıyla/ 136

Bİr Jöntürk’Un sergüzeşti: Lütfi Fikri Bey’in Günlüğü/ 141

Türkiye’de mektep tarihçiliği ve Mir’at-t Mekteb-i Tıbbiye’nin yeni neşri/ 147

Volkan’in yeniden neşrinin düşündürdükleri/ 155

XIV. Asrın trajedisi: Bezm ü Rezm/ 160

Türkçe’yi sevmek isteyenler için bir rehber/ 164

“Kelamı Dergahı’ndan Hatıralar” hakkında birkaç kelam/ 169 .

Ali Ekrem Bolayır’ın hatıraları! 174

Ali Münif Bey’in Hatıraları ve Tarihte usulsüzlük/ 179

Müverrih-i Maderzadın Fülannamesİ/ 184

İndeks/251-270

 

“MATBUAT HATIRALARIM”IN KARARTILAN TALİHİ

Matbuat tarihimizin en mühim isimlerinden biri olan Ahmet İhsan Tokgöz’ün hatıraları, şüphesiz bu tarihin en güzel hikayesidir ve bu bakımdan da benzeri ve rakibi olmayan bir kitaptır. Bu denli kıymetli bir mehazın ilkinden altmış sene sonra basılabilmiş olma­sı ise garip, garip olduğu kadar da düşündürücüdür. Matbuat haya­tımızın bahçesinde çok zevkli ve öğretici bir seyahati andıran kitap kültür tarihimizde bir devrin (1888-1914) gerçek bir hikayesini ver­mektedir.

Kısaca hatırlatmak gerekirse, 1866’da Erzurum’da doğan, 1886’da Mülkiye’den mezun olan Ahmet İhsan, 27-28 Aralık 1942’de geceyarısı 00.30’da Değirmendere’dekİ çiftliğinde hayata gözlerini yumarken, geride, ilk sayısı 27 Mart 1891 ‘de çıkan ve 26 Mayıs 1944’de son sayısıyla (nr. 2464) veda eden Servet-ijünun’ım yanısıra tercüme ve telif birçok eser bıraktı. Haftalık olan bu mec­mua matbuat alemine2 şu satırlarla duyurulmuştu: “Muharrirlerden Ahmet İhsan Bey’in taht-ı idaresinde olarak edebiyat, filmin, tera-ciın-İ ahval, seyahat, roman vesair mevadd-ı ımfıa-i mühimmeden bahs etmek ve bilhassa Avrupa’da imal ettirilen resimlerle müzey­yen bulunmak üzere Servet-i fünun natniyle haftalık musavver bir Osmanlı gazetesi neşrine ibtidar olunmuştur.” Servet-i fünun’un sermuharriri ve müdürü henüz yirmibeş yaşında bulunan Ahmet İhsan’dı. Dergi perşembe günleri çıkıyor, yüz paraya (2,5 kuruş) sa­tılıyordu. Yeni bir imtiyaz alınmamıştı ve Nikolaidi’nin sahibi bu­lunduğu Servet’in fennî ilavesi olarak çıkarılması tercih edilmişti. “Gazeteye münderiç imzasız bilcümle makalat sermuharririndir” ibaresi Ahmet îhsan’ın yaptığı işin vüs’atini göstermeye kafiydi.

Diğer birçok gazete ve mecmua gibi Servet-i fünun da Dahili­ye Nezaretinden her ay 3.240 kuruş miktarında tahsisat aldı ve 225. sayısıyla beraber (22 Haziran 1311) üçbin nüsha basılan siya­sî ilave vermeye başladı. Terakkî ve maarifin vasıtası olarak görü­len her mevkute gibi devlet tarafından desteklenen gazete siyasî ilave’de minnettarlığını şu satırlarla ifade ediyordu: “Hakikat-ı halde her türlü terakkiyat-ı maddiye ve maneviye-i Osmaniye’nin müsebbib-i yeganesi bulunan padişah-ı dil-agah ve şehin-şah-ı alem-penah efendimiz hazretlerinin Servet-i fünun ‘un daha ikinci sene-i intişarında lütfen bezi buyurdukları eltaf ve inayat-ı seniye-i maarif-perverleri olmamış olsa idi, ceridemiz şimdiye kadar gös­terdiği asar-t terakkinin hiçbirini iraeye muktedir olamaz idi. Beş senelik müddet-i intişarında Servet-i fünun ne yapabilmiş ve ne göstermiş ise, bunları mücerred atıfet ve inayet-i mahsıısa-i hazret-i şehriyarî sayesinde hayyiz-i husıle getirebilmişti.Bu himaye daha sonra da devam etmiştir. Ahmet İhsan Matba-ası’nda kullanılmak üzere Almanya’dan getirilen biri büyük, diğeri küçük renkli baskı yapabilen iki litoğraf makinesinin gümrük res­minden muafiyeti hakkındaki irade ise, “zaman-t tesisinden beri nail olduğu enva-ı avatıfve eltaf-t miilûkanenin eda-yı hakk-ı şük­ranından cidden aciz bulunan Servet-i fünun bende-i keminelerini bir kat daha garik-i bahr-i minnet ü şükran ” eylemişti (nr. 824,25 Kanun-ı sanî 1322, s. 274). Tabiî ancak kısmen ifade edebildiğimiz bu gerçeklerin, Cumhuriyet’in ilk senelerinde yazılan hatıralarda, satırlara dökülmesi beklenemezdi. Bunların,kitaba sokulması rûzi-gara muhalif esmek olurdu ve beşer takatini aşardı.

Güzel, temiz ve renkli baskısı ve muhtevasıyla nesiller için bir mektep vazifesi gören Servet-i fünun,un taşradan ilk abonesi Edir­neli Şevket Bey oldu. Mütareke devrinde üç sene kadar çıkamadı.6 A. îhsan’ın Ordu mebusu olarak Meclis’e girmesi üzerine ise Halit Fahri ve oğlu Gavsi Ozansoy’un gayretiyle, A. İhsanın ölümünden sonra da bir müddet çıktı ve ilk sayısından (27 Mart 1891) elli üç sene, iki ay sonra (26 Mayıs 1944) matbuat tarihine göçtü.7

Ahmet İhsan, hatırat türünü sevenlere gerçek ve ölmez hizme­ti olan hatıralarının ilk cildinin bir kısmını Vakit ve Milliyet gazete­lerinde8 ve son kısımlarını ise Servet-i fünun’da neşrettikten sonra 1930’da kitap haline getirmiştir. Üç cilt olarak düşündüğü kitabının 1888-1908 devresini içine alan ilk cildi Recaizade Ekrem’e; 1908-1914 devresine dair ikinci cildi ise matbuat tarihimizin bir büyük ismi Şeyhti M-Muharririn Mahmut Sadık’a ithaf edilmişti. Hatırala­rın ilk cildinin Servet-ifünün’dakı kısımları 23 tefrika miklarmda-dırvegayrimüteselsil bir şekildedir. Bu tefrikada Adliye Nazın Ab-durrahman Paşa, Mabeynci Mehmet Arif Bey, Halil Rifat Paşa, Fe-rid Paşa, Başmüddeiumumi Cemal Bey, Nafıa Nazın Mustafa Zih­ni Paşa gibi ünlülerin güzel fotoğrafları da basılmıştır, ki bunlar ki­tapta yer almamıştır.9

Hatıraların 1908-1914 devresine ait olan ikinci cildi ise yine Servet-i fünün’öa aynı şekilde tefrika edildikten sonra 193!’de ki­tap halinde basılmıştır.10 1914-1923 devresini anlatacak olan 3. cil­dini İsmet İnönü’ye ithaf” niyetini A. İhsan şu satırlarla duyuruyor­du: “Bu üçüncü cildi, felaketli muharebe, elemli mütarekeden son­ra, en şerefli günleri bize Lozan’da yaşatmış bulunan çok kıymetli İsmet Paşa hazretlerine -lütfen verdikleri müsaadeden cesaret ala­rak- ithaf ediyorum.” Ne yazık ki bu cildin sadece üç tefrikası ba­sılabilmiş ve tamamlanamadan bu kadarıyla kalmıştır. Bu durum hatıraların ilk iki cildini okuyanlar için gerçek bir üzüntü kaynağı, matbuat tarihimiz için de telafisi imkansız bir kayıptır. Bununla be­raber, A. İhsan hatıralarını na-tamam bırakmasına rağmen zaman zaman çeşitli vesilelerle mecmuasında hatıra kırıntıları neşretmiştir. Bunlarda matbuatımızın ve yakın tarihimizin araştırıcıları için mü-tevazi, manalı ve şüphesiz vazgeçilmez bilgileri ihtiva etmektedir. Bu yazılan da hiç şüphesiz hatıralarına zeyl olarak kabul edilebilir. Bunlardan en mühim görünenlerinin bir listesini vermek, hatıratın daha iyi bir neşrine katkı olabilir. Servet-i fünnn’un bu sıralardaki isminin Resimli Uyanış olduğunu bu arada hatırlamak gerekir.

“İstanbul’un antikalar müzesi ve Halil Bey”, nr. 1802-117 (5 Mart 1931), s. 194.

“Antikalar müzesi ve Abdülhamit zamanı ile Meşrutiyet’te ecnebi entrikaları”, nr. 1803-1 i 8 (5 Mart 1931), s. 210-211.

 

“Bir hatıra-bir hakikat”, nr. 1805-120 (19 Mart 1931), s. 242-243,256.

“Müşir Fuat Paşa”, nr. 1810-125 (23 Nisan 1931), s. 322-

323.

  1. “Büyük Millet Meclisinde ilk tahassüslerim”, nr. 1814-129(21 Mayıs 1931), s. 386.

“Civar bağlarında. Ankara’nın Çamlıcası Dikmen. Dik-men’in arkasındaki balığı bol göl. Mamak köyü”, nr. 1815-130(28 Mayıs 1931), s. 402.

“Taktuk”, nr. 1817-132(11 Haziran,J931), s. 18-19.

“B.M.M.nde tarihî celse. Ahmet İhsan B. diyor ki”, nr. 1811-136 (9 Temmuz 1931), s. 82-83.

“Gazetemiz sahibi Ahmet İhsan Beyin nutku”, nr. 1822-137 (16Temmuz 1931), s. 98-99, 112.

 

“Merhum Mustafa Asım B.”, nr. 1822-137 (16 Temmuz 1931), s. 230.

“Bizde kitap ve mecmua okuyanlar”, nr. 1856-171 (10 Mart 1932), s. 231,239.

“Lozan’dan bir hatıra”, nr. 1860-175 (7 Mayıs 1932), s. 294-295.

“Ahmet Mithat ve yazıcılık”, nr. 1867-182 (26 Mayıs 1932),

  1. 406-408.

“Dil kurultayı”, nr. 1885-200 (29 Eylül 1932), s. 274-275.

“Dil kurultayı’nda Ahmet İhsan Bey’in 14 Birinci Teşrin’-de kürsüde söyledikleri”, nr. 1887-202 (13 Teşrin-i evvel 1932), s. 306-307.

“Samih Rifat Bey”, nr. 1896-211 (15 £anun-ı evvel 1932),

  1. 44.
  2. “Dil inkılabında Şemseddin Sami merhum”, nr. 1909-224

(16 Mart 1933), s. 250-251.

18.”1934matbuat almanakı. 1886nevsal-i marifeti”,nr. 1960-275 (15 Mart 1934), s. 242-243.

  1. “1908 inkılabında eski Babıali yokuşu”, nr. 2034-349 (15Ağustos 1935), s. 178-180.

“Server İskit’e bir karşılık”, nr. 2038-353 (12 Eylül 1935), s. 242.

“Celal Sahir”, nr. 2049-364 (28 İkinci Teşrin 1935), s. 2-3.

“Vahan Sürenyan”, nr. 2050-365 (5 Birinci Kanun 1935), s. 18.

“Türkiye’de ilk mecmua bolluğu”, Ülkü’öen naklen, nr. 2069-384 (16 Nisan 1936), s. 322-323.

“Abdürrahman Adil Eren’e”, nr. 2105-420 (24 İlk Kanun 1936), s. 66.

“Geçmiş zamanda bizde esircilik ve halayıklar, köleler”, nr. 2112-427 (II Şubat 1937), s. 178.

  1. İhsan’ın hatıraları için N. S. Örik’in12 verdiği hüküm de bu vesile ile dikkate arz edilebilir: “İki cildlik Matbuat Hatıraları var­dır ve eserleri arasında dikkat ve ehemmiyete layık bulunanı da bu son kitabı olur; çünkü basın hayatımızın uzun bir devresi hakkında kıymetli bir kaynaktır ve 10 Temmuzu İstanbul’da takip eden gün­ler ve Babıali’nin o günlerdeki vaziyeti hakkında alaka ite okunma­ğa layık bazı görüş ve bilgileri ihtiva etmektedir.”

Bu hatıraların, yine bir başka matbuat mensubu tarafından neş­re hazırlandığını ve basıldığını görmek, ilk bakışta, manalı ve gü­zel bir tesadüf olarak dikkati çekmekte ve alakalıları sevindirmek­tedir. Ancak üç sayfalık (s. 5-7) kısa “sunuş” insanı hayal kırıklığı­na uğratmak, hatta isyan ettirmek için kafi gelmektedir. “Hazırla­yan “, insanda ümid uyandıran sözlerden13 (Ahmet İhsan ‘in Türkçe-si ağdalı sayılamaz. Hatta, bu anıların ilk yayımlandığı dönemde henüz yerleşmemiş yeni kelimeleri kullandığı da olmaktadır) sonra, bu sözlerin gereğini yerine getirmemiş ve felaketin müjdesini şu şe­kilde vermiştir: “Ancak 1920’lerin sonunda yazılmış bu metinlerin günümüz Türkçesine uygun sayılamayacağı da açıktır. Bu bakım­dan, anıların dilini günümüz Türkçesine uyarladık” (s. 6).

Burada 1920’lerin sonundan, esatirî bir çağdan sayfa açarcası-na bahsedilmesi de insanı şaşırtan bir başka husustur. Hazırlayanın kendi tercihini bir vazgeçilmez kanun gibi ileri sürmesi ile anlaşılır

gibi değildir.

İlk defa burada rastladığımız “açıklama notları” için yapılan açıklama ise ilmî tevazuun çok uzağındadır: “Bu önemli anıları alt­mış küsur yıllık bir aradan sonra her düzeyde okur ve araştırmacı­nın yararlanabileceği bir cilt içinde sunarken, genel tarih, basın, basımcılık ve edebiyat tarihlerini aydınlatacak bir çalışmayı ger­çekleştirmiş olmanın mutluluğunu duyuyoruz” (s. 7). Asıl dikkati çeken husus bu satırların tevazudan değil,’gerçeklerden ne denli uzak olduğudur. Bunun birkaç örneğini önce “günümüzTürkçesine uyarlama” işinden başlayarak vermek gerekir.

“VaniköyÜ’ndeki yalımızın yerine şimdi bir başka yalının bah­çesi var; orasını ne zaman görsem çocukluğumun üç yılını geçirdi­ğim bu asude köyün eski şekli gözümün önüne gelir” (1931,C. l,s.

D-

“Vaniköyü ‘ndeki yalımızın yerinde şimdi başka yalının bahçe­si var; orasını ne zaman görsem çocukluğumun üç yılını geçirdiğim bu sessiz köyün eski şekli gözümün önüne gelir” (Kabacalı, s. 11).

İlk bakışta da fark edileceği gibi asude kelimesine sessiz kar­şılığı verilmiştir. Halbuki asude*nin ancak çok, ama pekçok geriler­den gelen karşılığı sessiz olabilir.

Asude’ye M. Bahaeddin (Toven), “rahatlanmış, gailesiz”, Devellioğlu, “rahat, gailesiz, dinç”, Redhouse ise “rahat ve huzur­da olan, gailesiz olan” şeklinde karşılık vermektedir.14

Kitabın yine ilk baskısının (1931) ikinci cildinin ilk sayfasın­dan alınan bir paragrafın “uyarlama” işi şöyle yapılmış:”1908 senesine tesadüf eden i 324 Temmuz’unun onuncu Per­şembe sabahı idi. Trenle Haydarpaşa’ya geliyordum. Vakit çok er­ken olduğu halde Erenköyü’nde rastgeldiğimiz İstanbul treninden, ağalar ile beraber Nafia Nazın Zihni Paşa’nın indiğini gördüm ve şaştım” (s. 1).

“1324 (1908) Temmuz’unun onuncu (23’üncü) Perşembe günü sabahıydı. Trenle Haydarpaşa’ya geliyordum; erken bir saatti. Erenköy ‘de rastladığımız İstanbul treninden Nafıa Nazırı Zihni Pa­şa’ntn ağalariyle birlikte indiğini gördüm ve şaştım” (Kabacalı, s. 125).

  1. İhsan’ın metninde dikkat edilmeyen husus bir nazınn gü­nün çok erken bir saatinde maiyeti ile beraber yollara düşmüş ol­masıdır. Yoksa kendi yolculuğunun erken saatte olduğuna bir ehemmiyet atfetmediği ortadadır. “Vakit çok erken olduğu halde” ibaresini “vaktin çok erken olmasına rağmen” şeklinde anlayıp Zih­ni Paşa’dan bahseden cümleye eklemek gerekirken A. İhsan’ın kendisinden bahsettiği cümleye eklenmesi yanlıştır. Kısaca bu “uyarlama” işinin uygunluğuna inanmak mümkün değildir, velev Türkçe’nin kaideleri değişmiş olsun.

Diğer taraftan “açıklama notları” başlığı altında verilen ve id­dialı bir şekilde okuyucunun önüne sürülen bilgiler bazen çok ek­siklikle, bazen de yanlışlıkla malûl bulunmaktadır. Ansiklopedilere girmiş bazı bilgilerin bulunmaması ise anlaşılır gibi değildir ve bir İzahı yapılamamıştır. “Açıklama notiarı”ndan (s. 261-291) bazıla­rı bu hükmün sade delilleri olarak gösterilebilir:

 

  1. Süleyman Sudî’nin (s. 261) sadece Defier-i Muktesid (İstan­bul, 1306-1307 c. I-III) isimli kitabından bahsedilmiştir.’* Halbuki Usûl-ü Meskukat-t Osmaniye ve Ecnebiye (İstanbul, 1311, 247 s.) ve Takvim-i Daimi (İstanbul, ?) adlarında iki eseri daha bulunmaktadır. Doğum (Şubat 1835) ve ölüm tarihlerinin (4 Nisan 1896) ve­rilmemesi de bir başka eksikliktir. Ayrıca “şeriat bütçesi” açıkla­ması da hayli kapalı kalmıştır.

Gazetecilik tarihinin ilk mühim isimlerinden biri, belki de birincisi olan Agah (tam adı Yusuf Agah) Efendİ’nin ölüm senesini 1885 olarak gösterme imkanı,en azından İstanbul’da bulunan araş­tırmacılar için, bahis mevzuu olamaz, olmamalıdır (s. 261). Sultan Mahmut türbesi’ndeki mezar taşına göre Agah Efendi 2 Ocak 1886’da (25 Rebiyü’l-evvel 1303) ölmüştür.1*

Düyun-u Umumiye hakkında bilgi verirken (s. 264) okuyu­cuya hiç değilse bugünkü İstanbul Lisesi’nin bu İdare’nin binası ol­duğu hatırlatılmalıydı.

Sabah gazetesi hakkında yazılanlar (s. 268) da eksik, hatta yanlıştır. Her şeyden önce II. Abdülhamid devrinde iki Sabah gaze­tesi vardı. İlki, 1876’da Ş. Samî tarafından on ay çıkarılan ve Meş­rutiyet müdafii olan gazeteydi. İkincisi ise Mihran’ın Sabahlıydı otuz üç sene yaşadığı ifade edilmektedir.17

Bazı yorumlar ise daha önce yapılanların tekrarına benze­mektedir. Mesela “sansürün şiddeti arttıkça Encümen-i Teftiş ve Muayene görevlilerinin sayısı da arttı” (s. 270) hükmü bu kabilden­dir. Sansürün şiddeti hakkında bir yorumdan sarf-ı nazarla hatıra söyle bir sual gelmektedir: Acaba teftiş ve muayene edilecek gaze­te, mecmua, matbaa ve kitapların da miktarı artmış mıdır? Yoksa miktarları aynı kaldı da, memurların birim başına sayılan mı yük­seldi? Bir başka sual: Yoksa her iki gelişme aynı zamanda mı orta­ya çıktı?-Görülüyor ki, yorum yapmak pek o kadar kolay değildir ve elde belli bir ölçüde bilgi bulunmasını gerektirmektedir. Aksi takdirde, burada görüldüğü gibi, bir-iki sual yorum şatolarını bir enkaz yığını haline getirebilir.18

Şahıslar hakkındaki bilgilerdeki bazı yanlışlar eski bilgile­rin aktarılmasından ileri gelmektedir. Bunu anlamak mümkündür. Ancak dipnotlu yanlışları yorumlandırmak büsbütün imkansız ol­maktadır. Mesela Ubeydullah Efendi (s. 272) hakkındaki bilgiler için hatıraları mehaz olarak zikredilmiştir. Ama hatıralarında (haz. A. T. Alkan, Ubeydullah Efendi’nin Amerika Hatıraları, İstanbul, 1989, s. 9) doğrusu verilen (10 Ocak 1858) doğum tarihi yine 1857 olarak verilmiştir. Bu durumda bu diptonun ne İşe yaradığı meçhul kalmaktadır.

Ünlü ressam Halil Paşa’nın (s. 277) artık ansiklopedilere de girmiş olan soyadı (Sözel) her nedense okuyucudan esirgenmiştir. Yakın tarihe dair araştırmaların bir hedefi de kişilerin soyadlarını tespit ve ilan etmek olmalıdır.19

Matbaa-i Amire hakkında yazılanlar da (s. 278) bir büyük yanlış ihtiva etmektedir. Üsküdar Matbaası, yazıldığı gibi 1831’de değil, Vak’a-i Hayriye, yani 1826 yazından önce Beyazıd’a taşın­mış bulunuyordu.20

Serbesti gazetesine ayrılan altı satırda (s. 283) Mevlanzade Rifat’ın ismi iki defa Mulanzade şeklinde yazılmıştır. İlkinde tırnak içinde Mevlanzade kaydı bulunduğu için tanıdık bir simadan bah­sedildiğini anlamak mümkün olmuştur. Diğer bilgilerde ise bir ye­nilik dikkate çarpmamakta, daha doğrusu M. Rıfat’ın 150’lik oldu­ğu, gazetesinin “İ920’de Mulanzade’nin yüzeltilikler Üstesine alı­narak yurt dışına gönderilmesine kadar yayını”na devam ettiğin­den bahsedilmektedir. Mevlanzade hakkında bilgi vermeye geçme­den Yüzellilikler’e dair kanunun 16 Nisan 1924’de, yani bahsedi­len tarihten tam dört sene sonra çıktığını belirtmek gerekir. Doğru­su bu gibi yanlışları kısa takdim yazısına sığdırılan büyük iddialar­la bağdaştırabilmek mümkün olamamıştır.

Yine Mevlanzade’ye dönelim; O’nun ismini Molanzade diye kaydeden Osman Ergin; babasının da Abdurrahman Nacim olduğu­nu işittiğini söylüyor.21 Yine bu ismi ısrarla Mevlanazade diye ya­zanlar da bulunmaktadır.22 Ancak çağdaşları ve yakından tanıyan­ları bu ismi Mevlanzade olarak verdikleri gibi,.bizzat sahibi de, me­sela bir Fransızca risalesinde ismini yine bu şekilde yazmaktadır. O halde İsim hakkında yeni bir teklifin yakın tarih araştırmaları için bir kıvanç olmadığı ortadadır ve bu şekilde bir tasarrufla ortaya hal­li gereken meseleler atmaya gerek yoktur.23

Bu vesile ile II. Meşrutiyet devrinin, hiç şüphesiz en dikkate değer gazetecilerinden biri olan M. Rifat hakkında birkaç söz daha söylenebilir, en azından doğum ve ölüm tarihleri verilebilir. O, ken­di ifadesine göre 1869 senesinde doğmuş olmalıdır.24 Çok dikkate değer ve dağdağalı bir hayat yaşadıktan ve arkasında gazete ve ki­tap şeklinde birçok eserler bıraktıktan sonra 1930’da Halep’te ha­yata veda etti.25 Rivayete göre öğle yemeğini Refik Halit’de yemiş ve oradan ayrıldıktan sonra yolda sekte-i kalpten Ölmüştür. Son za­manlarını gece, gündüz rakı masası başında geçirdiği ve cebinden kuruş bile çıkmadığı ifade edilen diğer hususlardandı. Öldüğünde 61 yaşında bulunuyordu.26

  1. Hazırlayan, notlarında ara sıra bazı kitap ve makale isim­leri de zikretmiştir. Çoğu yerde ise herhangi bir mehaz verme gere­ğini duymamıştır. Bu arada bir usûl gözettiğini söylemek de müm­kün değildir. Mesela Müdafaa-i Milliye Cemiyeti (s. 290) için asıl ismi anılması gereken, bizatihi bu cemiyetin adını taşıyan araştırma (Nazım H.Polat, Ankara, 1991,311 s.) olmalıydı.

Matbuat Hatıralarım bu yeni haliyle ziyan edilmiş sayılabilir hükmü biraz aşın gelebilir. Ancak bu hükmün gerekçesi sayılabile­cek kafi derecede Örnek dikkatlere arz edilmiştir. Herşeyden önce kudemanın yazdığı eserlerin üslûp ve ifadelerine müdahale cesare­tini ve gözükaralığını anlamak imkan haricindedir. Bu ehliyeti ken­dinde görenlere hayret etmemek mümkün değildir. Bu karardan sonra yapılanlar ise, ancak bir kara mizah sayılabilir.27 Bu eserlerin kelimelerini değiştirmenin onları bir nevi yeniden yorumlamak ol­duğu anlaşılmaktadır. Onlar artık farklı ve başka bir metin haline gelmektedirler. Buna dikkati çekmek, bunun için de bu gibi eserle­re -yani yapıtlara- yeni bir isim koymak en doğru yoldur. Mesela burada A. İhsan’a isnad edilen bu kitaba “Basın Anılarım” adının verilmesi okuyucuyu aydınlatma ve yapılan işe dikkati çekme ba­kımından gereklidir. Bu hatıralar, daha sonra perakende halinde ya­zılanlarla birlikte, ama metnine herhangi bir müdahalede bulunul-maksızın yeniden basılmalıdır. “Açıklama notlan” bulunmasa da olur. İletişim Yayınları bu işi en kısa zamanda gerçekleştirerek bu ilk hatasını tashih etmelidir. Türk edebiyatına ve irfanına büyük hizmetlerde bulunan bir insanın hatırası bu kadar kolay harcanma-maiıydt. İz’anın o yerde namı yok mu?

1-Ali Çankaya, Yeni Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler, Ankara, 1968-1969, C. III, s. 232-244; Telif ve tercüme 62 eserinin ismi (s. 241-244) biliniyor. Kardeşi 2  Muhtar Halit de (Ankara, 1882-lstaııbtıl, 22 Nisan 1929) kitapçılık tarihimizde Muhtar Halit Kü­tüphanesi sahibi olarak yerini almıştır (Resimli Uyanış, nr. 1708-23,9 Mayıs 1929, s. 358).

 

2-Takvim-i Vakayı, nr. 2 (17 Mart 1307, s. 8).

3- Hasan Ali Ediz, “Servet-İ fünun”.        Aylık Ansiklopedi. İstanbul, 1946, C. II, s 729-732.

 

4- Servet-i fünün (siyasî), nr. 225 (22 Haziran 1311) s. 8; Orhan Koloğlıı satışının cıı fazla 200 olduğunu bildiriyor ki biz böyle bir bilginin kaynağını bilmiyoruz (Cum­huriyet Kitap, sayı: 181,s. II)

 

5-“İfade”, Servet-i fünün (siyasî), nr. 225 (22 Haziran 1311) s. I; Tabiî bu gifîrgerçek­lerin Cumhuriyet’in ilk senelerinde kaleme alınan bir hatıratta ifade edilmelerini beklemek fazla iyimserlik olur. Btı gibi hususları yazmak hatırat sahiplerinin işi ve çok kere harcı değildir, ama bunları arayıp bulmak ve ifade etmek araştırıcıların va­zifesidir. Araştırma yapmakla kaynakları nakletmenin farklı şeyler olduğu artık an­laşılmalıdır.

6-Bu ilk abone 40 sene sonra hastalanıp Soğukçeşme şifa yurduna yattığı zaman mec­mua resmini de basarak acil şifalar temennisinde bulunmuştu. A. İhsan, mecmuası­nın İik abonesini 40 sene sonra da hatırlayan tek naşir olsfc gerektir. (Resimli Uya­nıp, nr. 1797-112, 22 Kanun-ı sani 1931, s. 115).

 

7-Servet-ifünuıı’un 50 senelik hikayesini anlatan sayısı (nr. 2275, 28 Mart 1940) bi­ri daha küçük ve sevimli bir ebad ve şekilde olmak üzere iki defa basılmıştır- A. İh­san 193 i ‘de mebus seçildikten sonra mecmua ile meşgul olamamış, son devrede Halit Fahri ve oğlu Gavsi Ozansoy’un gayretleriyle çıkabilmiştir. Hatıraların 3. cil­dinin çıkmamasında A. thsan’ın mebus seçilmesinin bir payı olabilir.

8-A.İhsan, Türk gazeteciliğinin 100. senesi ve Serveti fünün’un 42. senesi”.                  Resim­li Uyanış, nr. I839-l54(12Teşrin-isanî 1931), s. 370-371

9- Nr. 1686-1 (6 Kanıın-ı evvel 1928)-1742-57 (2 Kanun-ı sanî 1930).

10-Nr. 1743-58 (9 Kamın-ı sanî i930)-1794-109 (I Kanıın-ı sanî  1931).

11-Nr. I80İ-116 <I9 Şubat İ931),s. 179.

 

12-Yüzelli Yılın Türk Meşhurları Ansiklopedisi.İstanbul, 1953. s. 87.

13-Matbuat Hatıralarım, (haz. Alpay Kabacalı), İstanbul, 1993.291 s

14-M. Bahaeddin, Yeni Türkçe Lugat, İstanbul (1924), s. 44; F. Devellioğlu, Osınanlt-ca-Türkçe Ansiklopedik tMgat, Ankara, 1970, s. 58; Redhouse, Muntuhabat-ı Lügat-ı Osmaniye, İstanbul, 1298, s. 39; Ziya Pasa’nın beyti hem kelimeye, hem de hazır­layanın düştüğü hale ışık tutmaktadır; Asude ulam dersen eğer gelme vihanet Mey-dane düsen kurtulamaz seng-i kazadan.

15-BOA. Skill-i Ahval Defleri, C. 3, s. 204; M. Tahir, Osmanlı Müellifleri. İstanbul,. 1342, C. 3, s. 276; ayrıca Sudî’nin hayatı için: Usûl-li Meskûkat-ı Osmaniye ve Ec­nebiye. İstanbul, 13N, 47 s. Bu kitabı tıpkıbasım olarak baskıya hazırlayanlar (1b-rahim-Cevriye Artuk) hayatını da yazmışlardır (s. 7-8).

 

16-Ölüm tarihi resmî hal tercümesinde de kaydedilmiştir (BOA. Sicill-i Ahval Defteri, C. I,s. 196).

 

17-Sabah İsmini taşıyan iki ayrı gazete bulunduğu tartışmaları için: A. İhsan, “Matbu­at tarihinde düzeltmeler ve bir düzeltme mektubuna cevap”, Uyams-Serveiifiinım. nr. 2067-382 (2 Nisan 1936), s. 291 (Server İskit’in yazısı münasebetiyle); A. İhsan, “Abdurrahman Adil Eren’e” Uyanıs-Servetifüıum, ıır. 2105-402 (24 İlk Kanun 1936), s. 66 (Aynı sayfada A. A. Eren’in yazısı da Tim’dan iktibaseıı bulunuyor).

18- Benzer yorumlan yarım asır önce Osman Ergin de (Türkiye Maarif Tarihi, İstanbul.

1941, s. 683-684) yapmıştı: “Encümetı-i Teftiş ve Muayene ‘yi teşkil eden iizanın ço­ğu yalnız medrese tahsili görmüş, binaenaleyh cahil, hafiye ve huhıskarlarıkııı ol­makla beraber aralarında birkaç İane ilim ehli ve maarifseverin hultınduHu da şüp­hesizdir. Mesela en son zamanlarda encümenin reislisinde bulunan Han Zihni Efendi ile azadan sair Hayret bu türlüdendir”.

 

19-“Halil Paşa”, Türk Ansiklopedisi, Ankara. 1970, C. 18, s. .185-386; Mevdtın Laroııs-se, istanbul, 1971,C. 5.s. 553.

 

20-Vak’a-nuvis Ahmet Liitft Efendi Tarihi, (haz. M. Münir Aktepe). Ankara. 1988.C. X, s. 110; bu kitabın yazma nüshasından alınan bu kayıt ilk defa Tuncay Ceylan tara­rından da neşredilmiştir {‘Tanzimat’tan sonra Türkiye’de maarif teşkilatı”. Sosyal Bilimler Dergisi. Van, 1991, sayı: 2, s. 227.

21-Muallim M. Cevdet. İstanbul, 1937, s. 451; A. Nacim (1249-131) için: BOA, Sicitl-i Alıvat Defteri: C. 18, s. 125; M.Tahir, Osmanlı Müellifleri, İstanbul, 1333.C. 2, s. 469; İbnülemin, Son Asır Türk Şairleri, MEB, s. 1056-1057; Türk Dili ve Edebiya­tı Ansiklopedisi, İstanbul, 1986. C. 6. s. 496.

 

22-M. K. öke, Belgelerle Türk-lngiliz İlişkilerinde Musul ve Kiirdistan Sorunu. I9IH-1929, Ankara. 1992, s. 4142.

 

23-Mesela Tarık Mümtaz Göztepe. Osmanogııtlarımn Sim Padişahı Sultan Vuhideddin Gurbet Cehenneminde, İstanbul, 1968, s. 103,158-166; Mevlanzade’nin risalesi (L. Empİre Otlaman el Les Sionistes, Constantza, 1923, 14 s.) üzerinde de yine Mevlan-

zade’y\ görüyoruz.

 

24-Kitabında (Hakk-ı Vatan Yahud Tarik-i Miicalıedede Hakikat Ketedileme;.. İstanbul,1328, s. 74) bulunan 15 Haziran 1909 tarihli bir istida 40 yaşında olduğundan bahsediyor. Kitabın yeni baskısını yapanlar da (Metin Martı, MevlanzadeRıfat’ınAnıları, İstanbul, 1992,67 s.) bu kayda dikkat etmedikleri için doğum tarihîne dair birşey söyleyememişler.

25-Yüzelliİlklerden Mevlanzade Rıfat Halep’te ve evvelce izmir’de Müsavat gazete­sini neşreden Hacı İsmail (Hafız İsmail Hakkı), Cemi I paşazadelerden Hami t de yi­ne Halep’te Baron Oteli’nde vefat etti.” (Hafız ismail’in vefat yeri Mısır’dı. A.B.) Şemsi, “Ölen yüzellilikler”. Cumhuriyet, nr. 2287 (8 Eylül 1930), s. 3.

 

26-Mevlanzade Rifat nasıl ölmüş?”, Cumhuriyet, nr. 2226 (27 Eylül 1930), s. 3.

 

27-Selim İleri’nin kitabı sevinçle (“Geçmişi okumak” Milliyet, 27 Temmuz 1993, s.16) karşılamasına anlayışla bakmak gerektiğine İnanıyoruz. Ancak OrhanKoloğlu’nun bu neşir ve tasarruf şekli hakkında “dilini özenle sadeleştirdiği” iltifatını lü­zumsuz ve inandırıcılıktan uzak buluyoruz. Hocamızın(doğumu.Kadınhanı.1929)bu gibi sadeleştirmelere iltifatını anlamak mümkün değildir. Üstelik bu İltifatı A. I li­
san’in kesesinden yapmağa da kimsenin hakkı olmamak gerekir. Sadeleştirme ka­rarı isabetli değil ki bu işin gerçekleştirilmesi başarılı olabilsin. “Orijinalliğini kay­bettirmeden kitabı ftiinümiiz fiiline çevirmiş alıntısı ela kalay ve zevkli okunmasını
sağlıyor” hükmünü tekzip için hala delil isteniyor ise, başka şeyler de söylenebilir Ayrıca “günümiiz Türkçesi”, 1930’Jarın Türkçesİnden bu kadar mı uzaktır?Pes doğrusu.

 

Tarih ve Toplum, sayı: 118, Eylül 1993, s. 61-64

 

 

Başlangıçtan Günümüze TÜRKİYE’DE BASIN SANSÜRÜ”

Sansür, yakın tarihin en çok tartışılan mevzularından biridir. Nedir, ne değildir, haklı veya haksız tarafları var mıdır? gibi sual­lerin etrafındaki münakaşaların biteceğine dair bir işaret de görün­müyor. Herşeyden önce bu çok nazik meselede kalem oynatanların niyeti mevzuu anlamak olmadığı için, bu vadide yazılanlar, mese­lenin izahına bir katkıda bulunmaktan da uzaktırlar. Son senelerde önce Cevdet Kudret’in kitapçığı (Abdülhamit Devrinde Sansür, İs­tanbul, 1977, 128 s.) çok aceleye getirilmiş bir çırpıştırmadan ve Abdüihamid’in şahsına ve devrine yöneltilen tenkitlerin tekrarın­dan başka bir yenilik getirmiyordu ve o sıralarda II. Abdüihamid’in hatıratı olarak neşredilen kitabın doğurduğu iyimser değerlendir­melerin ve yorumların adeta bir panzehiri olarak alelacele yazdırıl­mış ve okuyucunun önüne sürülmüş, bu arada ön ve arka kapağı Abdülhamid aleyhindeki kartpostallarla süslenmişti.1

Sansür hakkında ikinci kitap ise yakın zamanların basınının ta-rihine dair kitaplarıyla tanınan bir yazar tarafından derlendi.2 Derleme İsimlendirilmesi bir menfî yorum gibi görülebilir, ancak bu kitabın bir derleme büe olmadığının delilleri kitapta fazlasıyla bu­lunmaktadır.

Bay Alpay Kabacalı’nın (İstanbul, 1990, 314+(21) s.) kita­bının Gazeteciler Cemiyeti Yayınlan’nın 19.su olarak basılması ay­rıca dikkate değer bir durum yaratıyor. Çünkü kitap bu Cemiyet’in teklifi üzerine yazılmıştır. 12 Eylül sonrasında basın hakkında yeni mevzuat düzenlemeleri gündeme geldiğinde Cemiyet, Türkiye’de basm sansürünün tarihçesinin yazılmasını teklif etmiş; hem de çok kısa bir sürede, ortaya bu çalışma çıkmış. Yazar şöyle diyor: “Veri­len süre çok kısa olmakla birlikte ne bu zamanlı ve haklı duyarlığa kayıtsız kalmak istedim, ne de Yönetim Kurulu’nca verilmiş bir gö­revden kaçmak… Önceki çalışmalarıma, kitaplığıma ve konuyla ilgi­li arşivime güvenerek işe koyuldum. Böyle bir monografi için siya­sal bilimlerden, genel tarihten, anılardan yararlanılırken gazete ve dergi koleksiyonlarının da taranması gerekir. Sürenin çok kısa oluşu buna olanak vermediyse de, sanıyorum daha önceden alınmış notlar ve arşiv malzemesi bu açığı önemli ölçüde kapattı. Çalışma, sansür tarihinin ana çizgilerini ve başlıca örneklerini kapsıyor” (s. 9).

  1. Kitabın planı

Kitabın bölüm başlıkları şöyle sıralanmıştır:

  1. İlk matbaadan ilk özel gazeteye (s. 10-23), 2. Gazeteci geli­şirken baskı ve sansür de artıyor 1860-1876 (s. 24-47), 3. Abdülha­mid dönemi sansürü (s. 48-82), 4. İkinci Meşrutiyet dönemi (s. 83-IOO),5.Mütareke’denCumhuriyet’e(s. 101-10J),6. Cumhuriyetin ilk yılları,Takrir-i Sükun ve İstiklal Mahkemeleri (s. 110-123), 7. 1930’lardaTürk basını (s. 124-134), 8. 1940’larda Türk basını (s. 135-163), 9. Demokrat Parti dönemi (s. 164-187), 10. 1960’lar ve 1970’lerdeTürk basını (s. 188-209), 11. 1980’lerde Türk basını (s. 210-245), 12. Bakanlar kurulu sansürü (s. 246-254), Bitirirken (s. 255), Genel kaynakça (s. 256-262), Ekler: Örnekler-beİgeler ve anılar (s. 263-314), Tıpkıbasımlar ve fotoğraflar (s. 315-332), İçin­dekiler (s. 333-335).

Kitabın yazıl ması ndaki keyfîliğin ve savrukluğun ilk işareti bölüm başlıklarından anlaşılmaktadır. Kitap mantıkî ve makûl bö­lümlere ayrılmalı, daha iyi bir planla yazılmalıydı. “1930’larda”, “1940’larda”, “/960’lar ve 1970’lerde” gibi taksimatın mantığını anlamak mümkün değildir. 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 gibi tarihler bölümler için hareket noktası olarak alınmalıydı. Mesela 1938-1950 devresinde de II. Dünya Harbi devresi bir alt başlık olarak alınmalıdır. İyi bir plan iyi bir kitabın da ilk şahididir. Maamafih iyi bir planla kötü bir kitap veya kötü bir planla iyi bir kitap yazılması da ihtimal dahilindedir.

  1. Sansürün tarifi ve kitabın muhtevası ile alakası

Yazar’a göre basının özgürce çalışmasını engelleyecek her-şey, örtülü sansür, ya da gizli sansür” (s. 7); “asıl sansür -doğru­dan sansür, önleyici sansür- basındaki anlamıyla haber, yazı vb. ürünlerin basından önce denetlenmesidir” (s. 8). Görüldüğü üzere sansür gibi hassas bir meselede kitap yazmaya kalkışan Bay Alpay Kabacalı, sansürü, basına getirilen her türlü yasak ve tahdit karşılığında kullanılan ve lügatlere. bir .gözalma ihtiyacı duymamıştlr. Halbuki böyle bir tarife ne onun, ne de başkalarının bir hakkı var­dır ve sansürün tarifi ise bir tartışmaya ihtiyaç hissettirmeyecek ka­dar açıktır. Görebildiğimiz en geniş tarifi ise şudur: Teftiş, muaye­ne. Gazetelerin ve kitapların basılmasından veya neşrinden önce hükümet memurları tarafından muayenesi ve hükümetin siyasetine uygun yazıların basılmasına ve neşrine müsaade edilmesi. Tiyatro piyeslerinin oynanmadan önce hükümetçe muayene edilmesi. Mek­tupların ve telgrafların gönderilmesinden önce hükümetçe muayenesi. Bu tarif başka yerlerde de daha kısaltılmış bir şekilde tekrar­lanmıştır.3

Sansür’ün bu şekilde tarifinin yapılması kitabın muhtevasına da, ister istemez, aksetmiş ve basın yasaklarının her çeşidi metne sokulmuştur. Yurt dışından gelen her türlü kitap, kartpostal,gazete, mecmua, harita ve diğerlerinin girişinin yasaklanması men-i idhal kararı veya giriş yasağı adı ile anılırken yazar bunları da Bakanlar Kurulu Sansürü’ne örnek olarak zikretmiştir (s. 252-254). Diğer ta­raftan bunlardan yurt içinde basılıp yine Bakanlar Kurulu kararıyla toplananları da bu meyanda vermiştir (s. 254) Bu gibi yasaklama­nın da sansür olarak isimlendirilmesi mümkün değildir. Bunlar top­latma adı altında mütalaa edilmeliydi. Kısaca kitabın bu haliyle Ba­sın Yasakları şeklinde isimlendirilmesi gereği .ortadadır.

  1. Kitabın telifinde görülen zaaflar

Bay Kabacalı, bilhassa son kitaplarında da yaptığı gibi, çok sü­ratli, dikkatsiz ve itinasız bir aktarma usulüyle kitabını derlemiş; üstelik bu esnada asgarî bir mesuliyet duygusundan bile uzak kal­mıştır. Bu arada birçok paragraf ve sayfa için de herhangi bir me­haz zikretmemiştir. Bir çok yerde ise nakline çalıştığı kitapların kullandığı sayfalarına işaret etmemiştir (bkz. s. II, 161, 186). Di­ğer taraftan4 bütününe atıfta bulunduğu kitapların sayfa adetlerini de bildirmemiştir (s. 11, 14,27,49,57,60,62, 109, 125, 16i, 195, 199, 200, 21İ, 246).5 Ancak dipnot meselesinde asıl dikkati çeken şey bir kitabın atıfta bulunulan sayfasının mehazının da, herhangi bir işarette bulunulmaksızın, Bay Kabacalı tarafından “teberrüken” nakledilmesidir. Bu tasarrufun makul bir gerekçesini tahmin etmek mümkün olamamıştır. Bir mehaz vasıtasıyla diğer mehazla­ra atıfta bulunmanın usûlleri de var, ama usulsüzlükten bu mesele­de de taviz verilmemesi dikkat çekicidir (s. 17,20,30,50).

Derleme usulüyle ortaya eser koymanın pek kolay olmadığı bu kitap sayesinde bir kere daha dikkatlere sunulmalıdır. Yazarın ken­disine has yorumları ve yanlışları, bu kitabında, yine kendi kullan­dığı mehazlara dayanılarak ortaya konulabilir. Bu, anlaşılmaz ve garip yorumları ve iddiaları için bir delil gösterme mecburiyetinden kendini müstağni görmesi ise büsbütün şaşkınlık vermektedir.

Enderun? Fazıl’ın Defter-i Aşk adlı eserinin basıldıktan sonra müstehcenlik gerekçesiyle toplatıldığını bildiren (s. 13) yazar, biraz sonra (s. 41) ilk kitap sansürüne örnek olarak Ahmet Mithat Efen-di’nin “Dağarcık adıyla çıkarmakta olduğu süreli antoloji ile Na­mık Kemal’in Evrak-ı Perişan başlıklı kitabını” zikretmiş, ama me­haz ismi vermemiştir. Yazar’ın daha önce Defter-i Aşk’tan bahset­mesine rağmen,daha sonra, Ahmet Mithat ve Namık Kemal’in ki­taplarını ilk kitap sansürü olarak takdimini anlamak imkansızdır. Bu arada Dağarcık mecmuasını antoloji olarak isimlendirmesi bir başka muammadır.6 Bilindiği kadarıyla yasaklanan ilk matbu kita­bın Enderunî Fazıl’ın Defter-i Aşk olduğunu bu arada ifade etmek gerekir.7 Bay Kabacalı’nın kapatılan ilk gazete hakkında yazdıkları da başlıbaşına bir yazı mevzuu olabilir. Bilindiği üzre gazetecilik tari­hinde ilk kapatılan gazete Agah Efendi ‘nin Tercüman-ı Ahval. Gazete’nin 43. sayısından sonra kapatıldığı haberi 28 Mayıs 1861 ta­rihli Ceride-i Havadisle çıkmıştı. Bu kapatma hadisesi Bay Kabaca­lı’nın “Genel kaynakçacında görülen kitaplarda da yer almaktadır.8

“İlk kapatılan gazete, bugünkü bilgilerimize göre, Mecmua-i Havadis’tir. Bunun tek sayısına bile ne Millî Kütüphane’de, ne de İstanbul kütüphanelerinde rastlanıyor” diyen Kabacalı (s. 27), mu­tadı üzere bir delil göstermemiştir. Yani bu yanlışın sahibi bizzat Bay Kabacalı’dır. Kapatılma senesini ise Tercüman-ı Ahval*den (nr. 789) hareketle 1866 olarak vermektedir.

Tekrar Mecmua-i Havadis’e dönelim; Bay Kabacalı’nın hiç ta­nımadığı bu gazete ilk Türkçe gazetelerdendir. Ceride-i Hava-dis’ten sonra, Tercüman-ı AhvaVavn önce (1855) gelmektedir ve 1882’de hala çıkıyordu. Başmuharriri Bahriye Baştercümanlığı’n-dan mütekaid Vartan Paşa (1815-1879) idi. Ermeniler tarafından en çok okunan gazeteydi. Gazete, çıktığı günden beri, tabiri caizse, Araf’ta hapsolmuş gibidir. Çünkü Ermeni harfli olduğu için Türk­lerin; Türkçe olarak basıldığı için de Ermenilerin hazırladıkları ka­taloglara girememiştir. Biri küçük, diğeri büyük ebatta olmak üze­re haftada iki defa basılıyordu. Sadece Ahmet Rasim’in kitabı bile asgarî bir dikkate ve ciddiyete sahip bir araştırmacıyı bu yanlıştan korumaya kafi gelebilirdi. Ancak Bay Kabacalı’nın çok hususî ki­tap derleme usûlü karşısında mehazların varlığı veya çokluğu bir işe yaramamıştır.9                      Bay Kabacalı’nın kitabı ne derecede bir dikkat ve ne büyük bir sür’atle topladığının bir başka delili de Ahmet Mithat Efendi’nin küçük kardeşi Mehmet Cevdet hakkında “akrabası” ifadesini (s. 42) kullanmış olmasıdır. Halbuki Menfa’inn, kendisinin de atıfta bulunduğu sayfasında (61) A. Mithat’ın kardeşi olduğu açıkça ifa­de edilmiştir. Bu meselede bir başka dikkate değer husus da A. Mithat’ın Menfa İsimli eserini yeni harflerle neşre hazırlayan İsma­il Cüneyt Kut’un da Mehmet Cevdet için aynı yanlışı (İstanbul, 1988, s. 8) yapmış bulunmasıdır.10 Halbuki Mehmet Cevdet’in Ah­met Mithat Efendi’nin küçük biraderi olduğu çok eskiden beri bi­linmektedir” ve bu gibi telif zaaflarının bir mazeretini bulabilmek ise mümkün olmamaktadır.

Sansür hakkındaki bu derlemenin ihmal ettiği makaleleri ve ki­tapları tespit etmek İse bir başka yazıya muhtaç gibi görünüyor.12 Ancak “önceki çalışmalarıma, kitaplığıma ve konuyla ilgili arşivime güvenerek işe koyuldum” diyen (s. 9) yazar, meslektaşlarının sansür ve diğer yasaklar hakkında neler yazdıklarını da pek merak etmemiş, daha doğrusu böyle bir meselenin farkına bile varamamıştır. Bunun için de pek çok gazetecinin kitaplarını ve hatıralarını bu gözle tetkik etmemiştir. Halbuki bunların bir kısmı doğrudan doğruya derleme-siyle birinci dereceden alakalı kitaplardır.13 Sansür gibi gerçekten de çok hassasiyete ve dikkate muhtaç bir mevzuda kalem oynatmaya talip bir kişinin çok vak’a topladıktan sonra sağlam yorumlara ulaş­mayı usûl ittihaz etmesi gerektiği ortadadır. Sansür aleyhtarlığı yap­manın farkı Bay Kabacah’nın derlemesinden anlaşılamamıştır. Kita­bın tek kazancı daha önce sansürü bir devr’e, II. Abdülhamid devri­ne (1876-1909) inhisar ettiren görüşten uzak kalınmış olmasıdır.14 Ortaya çıkan bir gerçek ise sansürün tarihini yazmak gibi çok ciddi ve zor bir işin, tarih ilminin usûlünü ve yazma işini ciddiye alan a-raştırmacılar tarafından yapılması mecburiyetidir. Bay Kabacah’nın sadece Mecmua-i Havadis meselesinde yaptığı yanlışlar v,e sergile­diği tavırlar bile bu hükmün kafi bir delilini teşkil etmektedir.

Kebikeç, sayı: I, 1995, s. 91-96

 

 

1-Cevdet Kudret’in bu kitabının yazılışına biz de şahit olmuştuk. Müşterek bir dostu­muzun evinde, kitaba koymayı düşündüğü kartpostalların daha önce başka yerlerde neşredildiğîni öğrenmekten duyduğu üzüntüyü ifade etmiş; yine de kitabın muhteva­sını (!) destekledikleri (!) için onları kapak olarak basmaktan kendini alamamıştır.

2- Bay Alpay Kabaca!ı bu gibi kitapların yanı sıra son zamanlarda eskiden basılmış ba­zı hatırat türünden kitapların dillerini “yal(ulaştırarak” onları ilmî araştırmalarda kullanılmayacak bir hale sokma yolunda da mesaisine hız vermiştir. Şimdiye kadar kazasına uğrayanlar arasında Hasan Amca, Talat Paşa ve Ahmet İhsan Tokgöz’ün-hepsinin de yeni haillerle basılmış kitaplar olduğuna dikkat edilmeli- hatıraları dikkati çekiyor (sonuncunun tenkiti için: Ali Birinci, “Matbuat Htıiırtikırıııı’in ka­rartılan talihi”. Tahtı ve Toptum. S. 118, Eylül 1993, s. 61-64; Bu kitap, s. 9-21) Wr

Tarif için bkz. Ali HaydarTaner, Yabancı Kelimeler Lügati, İstanbul, 1941,s.560-561; Mustafa Nihat Özön, Türkçe’de Yabancı Kelimeler SiidüğU, İstanbul. 1962, s. 197; Türkçe Sözlük. YDK, Ankara, 1988, C. 2, s. 1256; Türk Hukuk Lûatıfi. Ankara, 199],s. 292.

Yazının hacmini artırmamak için bu gibi kitapların isimlerini vermemeyi tercih ettik.

Atıfta bulunduğumuz sayfalarının dipnotlarındaki kitap isimlerine bakılmalıdır.

Yazarın kaynakları arasında bulunan (s. 27, dipnot 3) iki katalogda Dağarcık mecmu­asının kaydı bulunmaktadır (Hasan Duman, İstanbul Kütüphaneleri Arap Harfli Sü­reli Yayınlar Topla Katalogu, İstanbul, 1986 s. 76; Eski Harfli Türkçe Şiirdi Yayınlar Topla Katalogu, Ankara. 1987, s. 48. Miliî Kütüphane Başkanlığı Yayınları). Bit gibi kataloglardaki bilgilere ulaşmaktan bile aciz bir araştırmacının dergi ve gazete kolek­siyonlarını taramağa vakit bulamamaktan şikayeti biraz garip değil mi? Kaldı ki “aşa­ğı yukarı otuz yıla yakın bir yazı yaşamı “na sahip yazar bu müddet zarfında mevzu­lar bakımından, bu katalogları taramış olmalıydı. Ayrıca Milliyetin Yakın Tarihimiz ekinde görüldüğü üzere Mehmet Kasım imzalı yazısı (Fasikül. 27, s. 419-426) 1982 senesinde basılmıştır. Bay Kabacalı bu yazısının basıldığı seneyi de vermemiştir.

Ali Canib Yöntem, “Fazıl (1759-1810)”, İslam Ansiklopedisi, İstanbul. 1977, C. 4, s. 431; Defleri Ask ile Huban-ııaıne ve Zenan-nöıne de basılmıştı. Kitabı Hariciye Nazın M. Reşit Paşa toplattırnııştı.

  1. B.Şapolyo, Türk Gazetecilik Tarihi ve Her Yönü ile Basın. Ankara. ]969,s. 118; H. R. Ertuğ, Basın ve Yayın Hareketleri Tarihi. İstanbul, 1973, s. I.

Herşeye rağmen Mecmua-i Havadis hakkında yanlış yapmayacak kadar bilgi veren mehazlara sahibiz:L. L£on de Rosny, “Nouvelles et M6langes”, Reııve Orientale el Anıericaine, C. I, Paris, 1859, s. 132; M. Belin, de L’instruclion Publiaue ei du Mouveınent İnteltec-tuel en Orient, Paris, 1866, s. 30; A. Ubrcİnİ-Pavet de Courteille, hat Priseni de L’Empire Ottoınaır. Paris, 1876, s. 76; Annııaire de la Presse Française. Paris, 1891,  s. 728; Bu son mehaz gazetenin adresini §işli Caddesi. Pangallı olarak vermektedir. Paul Fesch. Constantinople aux derniers jours d’Ahdiil Haıtıid. Paris, 1907, s. 36, dipnot I. Fesch, Meanua-i Havadis’ı Ermeni matbuatı arasında saymıyor (s. 66-67). Osman Nuri ise yanlış olarak (Abdülfıamid-i Sanı ve Devr-i Saltanatı, İstanbul 1327, C. 2, s. 567) Ermenice gazeteler arasında zikrediyor. Ahmet Rasinı, Mat buut Tarihine Metluıt-İlk Büyük Muharrirlerden Sinasî. İstanbul, 1927, s. 5; Vartan Pasa hakkındaki bilgilerimizin mehazı (Y. Çark, Türk Devleti Hizmetinde Ermeniler, İs­tanbul, 1953, s. 173-174) gazete için “harfleri Türkçe lisanı Ermenice” diyor ki yan­lıştır. Kapanması hakkında verdiği sene de (1872) doğru değildir (s. 173). “Ermeni Katolik Melropolitlij>i hakkında bazı ınakalat ve tabiraf-ı gayr-ı layıktı dere eyledi­ğine dair” 13 Şubat 1882(1 Şubat 1297) tarihli evraktan 1882’dc de neşrolunduğu anlaşılıyor (BOA. DHDefterleri Katalogu, nr. 105, s. 115). Dünyadaki Ermenice gazetelerin bîr listesi için: Vartan-Haygazıı Ozinian, Des Elenıents dtı langage et de la Conununiaıtion dus aııs Journıdisıne en Arnıenien Occidental de 1794 d 1914 dans un Processııs de Civilisat’ton (Th£se pour le Doctorat), Paris, 1977, 94-128; Ozinian’a göre dünyadaki Ermenice gazetelerin % 64,4’ü Türkiye’de çıkıyordu (s. 371) ki bu üzerinde durulması gereken bir gerçektir.

Halen Fatih savcısıdır.

İbrahim Necmi (Dilmen), Tarihi Edebiyat Dersleri. İstanbul, 1338. C. 2, s. 212.

Bu bakımdan iki bibliyografya hattrlatılabilir:

Basın Yayın bibliyografyası (haz. Millî Kütüphane), Ankara, 1972. 199 s. Ayrıca teksir bir eki var (Ankara, 1975, 13 s.); 2. M. Bülent Varlık, Türkiye Basm-Yayın Ta­rihi Kaynakçası, Ankara, 1981,92 s

13- Bu gibi kitaplardan bazı örnekler: Nimet Arzık, Tek At, Tek Mızrak-Anılar, İstanbul, 1983,1984,1985,3 cilt.216+189+168 s.; Kemal Bayram, Sabahattin MOUıyı. An­kara, 1978,471 s/,TuıhanD\\\ig\i, Adalete Gölge Düşmesin Diye-Özgiir Basın İçin, Ankara, 1973, 164 s.; Tekin Erer, Yasakçılar. İstanbul, 1965,239*.; Rıfat İlgaz, Yo­kuş Yukarı. İstanbul, 1982, 139 s.; Rasih Nuri İleri. 19191920de Yayınlanan Kur­tuluş Devlet Güvenlik Mahkemesinde Yargılanıyor, İstanbul, (t.y.), 104 s.; Azız Ne­sin, Suçlanan ve Aklanan Yazılar, İstanbul, 1982,256 s.; Erdoğan Taner. Basın. Rek lam ve Kamuoyu. Ankara, 1986, 104 s.; Füruzan Husrev Tökin, Basın Ansiklopedi­si, İstanbul, 1963, 133 s.; Türkiye Yazarlar Sendikası, Toplatılan Kitaplardan Seç­meler, İstanbul, 1976,352 s.

14 “Matbuat Yasaklan ve Yasaklar Penceresinden Tarih” Dergah, sayı: 20 (Ekim 1990,1.13.

 

 

Bay Kabacalı’nın Cevap Niyetine Karaladığı Satırlarına ZORAKİ BİR CEVABIMIZ

Yakınçağ tarihimizin en mühim hadiselerinden biri de matbaacı­lığın ve buna bağlı olarak kitapçılığın ve gazeteciliğin gelişmesidir. Ancak bu tarihî gerçeğin hikayesi henüz gereği gibi yazı lamam ıştır. Yapılan araştırmaların başlangıç safhasını aşamadığını söylemek aşı­rı bir hüküm olmasa gerektir. Bununla beraber mevcut bilgilerin ye­ni araştırmalarda değerlendirilmediğini görmek işin bir başka talihsiz tarafını teşkil etmektedir. Diğer taraftan son senelerde gazeteciliğin tarihine dair araştırmaya talip olanlardan ve yazanlardan bazıları me­selenin esasına ve mehazlarına vakıf olmamaları bir yana, geçmişte bu işi yapan Selim Nüzhet Gerçek, Server İskit ve Hasan Refik Ertuğ gibi araştırmacıların ve yenilerden Orhan Koloğlu ve Osman Er-soy’un eserlerinden bol bol nakil yapmaktan öteye geçmemektedir. Bu nev’iden araştırıcıların en tipik örneği ise kitapçılık ve gazeteci­lik hakkındaki kitapların yazarı gibi görünen Bay^Ctpay Kabacalı’dır.

 

Açıkça ifade edelim ki Bay Kabacalı’nın yazdıklarını hiçbir zaman, haklarında bir tenkit yazma arzusu duyacak derecesfe^idr diye almamıştık? Yazdıkları esas itibariyle ikinci ve üçüncü derece­deki mehazların ve diğer araştırmacıların ağır zahmetlerle yaptıkları çalışmaların hafif zahmetlerle, bazen seyrek dipnotlarla, bazen de dipnotsuz bir şekilde, naklinden ibaretti.’ Hatta iş bu kadarla da kal­mıyor, Bay Kabacalı gerekli gördüğü yerlerde mehazlarındaki dip­notlarını da kendi dipnotlarına eklemekte bir beis görmüyordu.1

 

Kabacalı son zamanlarda yeni harflerle daha önce basılmış ba­zı kitapları baskıya hazırlamak gibi bir mesaiye hız vermişti. Bun­ların sonuncusunu ise Ahmet İhsan Tokgöz’ün hatıraları teşkil et-miştir.Gazeteciliğin ve matbaacılığın tarihinde gerçekten de en bü­yük isimlerinden biri olan Tokgöz’ün, rakipsiz denecek derecede mühim olan hatıraları {Matbuat Hatıralarım, İstanbul, 1930-1931) sadeleştirme iddiasıyla katledilmiş; üstelik de ilmî tevazudan uzak birmalumat-furuşlukla 283 “açıklama notu” ile eseri araştırmacı­ların, sözüm ona, hizmetine sunduğunu duyurmuştu.

 

Bay Kabacalı bu yeni neşriyatıyla yakın zamanlarda “hazırla­yan”, “sadeteştiren” ve benzeri isimlerle tarihimizin ve edebiyatı­mızın mühim mehazlarını kati ve ziyan eden ve ancak kağıt israfı­na yol açan Cemal Kutay, Şemseddin Kutlu (Merhum-müstearı Kudret Sinan), Rauf Mutluay ve Türker Acaroğlu gibi önde gelen isimlerin de içinde bulunduğu bir kervana katılmaya hak kazandı­ğını ispat etmiştir. Gerçeğin sade bir üslûpla ifadesi bundan ibaret­tir. Bîz~btrhusüstaki düşüncelerimizi Tarih ve Toplıım’un Ekim sa­yısında (1993, sayı: 118, s. 61-64) geniş bir şekilde ifade etmiştik. Bu arada hem yazının kolayca anlaşılması ve hem de cevabının da afakî ifadelerle geçiştiril memesi için yazımızı maddeler halinde yazmıştık. Ne yazık ki tahminimiz doğru çıktı ve yazımız çok fark­lı bir mecraya saptırılarak geçiştirildi.: İşin bir başka dikkate değer tarafı ise’Bay Kabacalı’nın yazısında yazdıklarımızın değil, şahsı­mızın hedef alınması, yani meselenin saptırılmasıydı.2:

 

Meseleyi, mümkün mertebe tekrardan kaçınarak, bir kere da­ha gözönüne sermek gerekiyor:

Bu kitap çok mühimdir; basılması gerekiyordu. Sadeleştiril­mesi ise hem gereksiz, hem de bu şekliyle yanlıştır. Ancak gerekli notlar eklenmeliydi.

Kabacalı ise hatıraları sadeieştirdi. Bu esnada çok garip ve anlaşılmaz yanlışlar yaptı.

“Açıklama notları” başlığı altında verilen bilgilerde, Kabacalı’nın iddiasına rağmen, okuyucu için bir kazanç değildir ve kita­ba bir değer katmamıştır. Bunlarda ciddi yanlışlar vardır ve birço­ğu da eksikliklerle malûldür. Bu 283 dipnotta, bazen kendi mehazlarıyla tekzip edilen yanlışlar vardır.Bay Kabacalı’nın yazımıza cevabı aynı derginin Kasım sayı­sında “Anlayan tarihçi gereksinimi” başlığıyla (s. 2) “Okuyucu mektupları” sütununda basıldı. Bu bir sayfalık yazının küçüklüğü­ne sığdırılan büyük ölçekli bilgisizliğin ve usulsüzlüğün insanı şa­şırtmaması mümkün değildir.

Eksik ve yanlış izahlarına karşı yazdıklarımızı birkaç cümle ile geçiştiren ve kendi ifadesine göre “aşağı yukarı otuz yıllık yazı ya­şamı “na sahip olan Kabacaiı, yazdıklarımız ortadayken meseleyi o kadar acemice ve faydasız bir şekilde saptırıyor ki manalandırılması gerçekten imkansızdır: Kabacalı şöyle söylüyor: “..Adı geçen ki­tabın dilini yalınlaştırdığım için bana saldırılıyor. Ben, Bay Birin­ci’nin anlayamadığını ve anlayamayacağını göz önüne alarak, ona yanıt vermiyorum. Tarih ve Toplum dergisinin saygı duyduğum okurları için kısa açıklamalar yapmakla yetineceğim.'”

Bundan sonrasındaki açıklamalar gerçekten de çok kısa ol­muş; ama bu arada çok laubali bir eda ile yazdığı satırlarda yeni yanlışlar yapmış, daha doğrusu yanlışları hakkında yazdıklarımızı çok hafife almıştır. Kısa yazışı tam bir mantık ve bilgi fukaralığının delili sayılabilecek kara mizah sayfaları nev’inden şeylerdir. Yan­lışların bu şekilde müdafaası çok sık rastlanan garabetlerden değil­dir. Bu bakımdan Kabacah’nın incelikten nasipsiz yazısını çokdik-

kate değer bulduk. Yazısında bizi şöyle tasvir ediyor: ”Ayrıca, Yüzelliliklerle ilgili yazarın tarihinde görülen türden düzelti yanlışla­rı da, Polis Akademisi’nde öğretmen olduğunu öğrendiğim için “Acaba kitap polisi mi?” diye düşündüğüm, ama “Kültür terö­risti”nden başka sıfat yakıştıramadığım Bay Birinci’nin “Buldum, buldum” diyerek yerinden sıçramasına yol açmış.” Doğrusu bu üs­lûpla “aşağı yukarı otuz yıllık yazı yaşamı” arasındaki bağı bir tür­lü kuramadığımızı itiraftan kendimizi alamadık. Bu derece nezih bir cevaba pek az rastlandığı açıktır.

Bay Kabacalı’nın yazısındaki yanlışlarımı kısaca ifade etmek zorundayız:

Bir yazar kendini ve yanlışlarını “aşağı yukarı otuz yıllık yazı yaşamımda” diyerek yazarlıktaki kıdemiyle müdafaa edemez. Bu herşeyden önce mantık yanlışlığı ve gayrimeşru müdafaa tarzı­dır. Kıdem yanlış yapmaya mani olamaz ki… Üstelik bu gibi ifade­ler okuyucuya saygının değil, kurulan hassas tuzakların işaretidir, onları yanlış bir şekilde şartlandırma gayretinden başka birşey de­ğildir.

Bay Kabacalı, A.Tokgöz’ün hatıralarının II. Abdülhamid’e ve onun sansür düzeneğine fazlaca yüklendiğine içerlemiş” olduğum “yazımın başında Abdülhamid’in basını himaye ettiğini gereksiz yere  ifade ettiği bozuk düzen bir ifade ile yazıyor. Bu satırlarının nasıl bir halet-i ruhiye içinde yazıldığı gerçekten mera­ka değer bir keyfiyettir. Matbuat Hatıralarım ‘in yeni baskısına Ser-vet-i fünun’öan örnek sayfa ekleyen merkum herhalde A. İhsan’a da inanmıyor. Bir diğer ihtimal de bu sayfanın kitaba İletişim Ya­yınları tarafından eklenmiş olmasıdır. Eğer Bay Kabacaiı Servet-i fünun’un sayfalarına şöyle bir üstünkörü göz atmış olsaydı, A. Ih­san’ın, II. Abdülhamid tarafından verilen ihsan ve nişanlar için yaz-dığı^şlikrannameleri görebilirdi. A. İhsan’ın nail olduğu ihsanlara dair havadislere başka mecmualarda da rastlamak mümkündür.3 Bu

meselelerde bir araştırmacının işine gelenleri, gerçeklerin aksine bir tavırla, tercih etmesi ve okuyuculara aktarması kalemin mesuliyetiyle ve namusuyla bağdaştırılamaz. Üstelik yazımızda A. İhsan’ın şükrannamelerinden birinin metnini vermişken Bay Kabacalı’nın bunu görmemekte büyük bir marifet ve maharet göstermesi anlaşılır bir tavır değildir. Anlaşılan yazımızı örnekleme usulüyle okuduğu için bazı paragraflarını görememiştir.

Encümen-İ Teftiş ve Muayene’nin bir sansür kurulu olduğunu belirten ve sansür hakkındaki kitabını okumamızı tavsiye eden merkumun meseleyi sanki Abdülhamid devrinde sansür yok demi­şiz gibi bir mecraya sürüklemesi bir başka vahim yanlıştır. Yazı­mızdan böyle bir manayı nasıl çıkardığı anlaşılamamıştır.4

  1. “Açıklama notlarında eksikler ve yanlışlar bulunduğunu belirtmiş, bu arada Süleyman Sudî’nin hayatı ve eserleri hakkında yazdıklarını da örnek olarak zikretmiştik. Bay Kabacalı’dan “geniş yaşam öyküleri” beklememiştik. Burada da meseleyi bir kere daha saptırıp bizi bilgiçlikle suçlayarak 283 dipnotla “Ahmet Vefik Pa-şa’dan Ahmet Mithat’a, Şemseddin Sami’den Prens Sabahaddin’e pek çak kişi üzerine bilgiler verildiğini” ileri sürüyor. Bu iddiasın­daki yanlışlık, kendisinin görmemesine rağmen, ortadadır. Ahmet İhsan’ı okumaya talip olanlara bu isimlerden önce diğerleri hakkın­da bilgi vermek gerekir. Bunların, A. İhsan’ın bahsettiği matbaa ve kitaphane sahipleri ve gazeteciler, mesela Çörçıl, Fih”pT Mihran, Ni-kolaidi, Karabet, Kaspar ve Ohannes olduğu da açıktır. Kısaca bun­ları merak eden okuyucuya, haklarında her yerde bilgi bulunabilen şahsiyetlere dair dipnotlarını, hem de iddialı ifadelerle, takdim et­menin müdafaa edilebilecek bir tarafı yoktur. Okuyucuyu bu denli

bilgisiz saymaya kimsenin hakkı olmamak gerekir. “Aşağı yukarı otuz yıllık yazı yaşamı” Ahmet İhsan’ın ve tabiî aynı zamanda Bay Kabacalj’nın meslektaşları olan isimler hakkında birkaç satırlık bil­gi verilmesine yetmeliydi, yetmemiştir.5

  1. Bay Kabacalı bir taraftan 283 “açıklama notu” ile yaptığı işi endazeye vurup hatıraları kullanacak olan araştırmacının bütün zorluklarını giderdiği iddiasında ve tefahurunda bulunurken, diğer taraftan da isimlendiremediğimiz bir mantıkla yanlışlarını müdafa­aya mezbuhane bir gayretle çabalamaktadır. Aşağıdaki satırlardaki tevazuu ile iddaalı tavrını bağdaştırmak mümkün olamamıştır. Bu satırlarda sirkatini de bütün açıklığıyla, herhalde farkında olmaksı­zın, ifade ediyor: “Yine bilimsel çalışma değil, kısa açıklama notu olduğu için, birçok kaynakta yer aldığı biçimiyle verdiğim ve özel çalışmalar yaparak araştırmak, hatta bu açıklamayı yazarken de denetlemek gereğini duymadığım, kimi doğum ve Ölüm tarihleri üzerinde, mal bulmuş, mağribî tavrıyla durmuş “.

 

Bir kere Kabacalı’nın bu çalışmasının “bilimsel çalışma” ol­madığını ifade etmesi de “283 dipnot” edebiyatıyla ters düşmekte­dir. Tabiî kitaba yazdığı takdim yazısıyla da bağdaşmamaktadır. Bir araştırmacının veya bir kalem erbabının “kısa açıklama notu” ya­zarken yanlış yapmaya veya araştırma usûlünün gereklerini yerine getirmemeye hakkı vardır nevinden bir mantık yapısıyla da ilk de­fa karşılaştığımızı ve tabiî bu mantığa bir isim bulmakta aciz kaldı­ğımızı itiraftan kendimizi alamıyoruz.

Diğer taraftan gerçekten de mühim bir hatıratı anlaşılmaz yan­lış karşılıklarla yersiz ve gereksiz bir şekilde eksik ve tuhaf 283 dipnotla katletmek, karşı çıkan oiduğu zaman meseleyi şahsiyata dökerek mugalata ile işi hafife almak kalemin haysiyeti ve yazma­nın mes’uliyeti ile nasıl bağdaşıyor acaba?

 

Devamında yazılanlar ise büsbütün perişan bir manzara arzet-mektedir: “Gerçekte bunlar, Hicrî tarihlerin Miladî tarihe çevril­mesinden ve birkaç günlük farktan ileri gelmektedir; pek çok kay­nakta da kitapta verildiği gibidir; 1885 yerine 2 Ocak 1886′, 1857 yerine 10 Ocak 1858 vb…”

Bu satırların ortaya çıkardığı ilk gerçek Bay Kabacah’nın Hic­rî tarihleri Miladî’ye çevirmeyi bilmediğidir. Diğer taraftan yanlış­larla-doğruları, bilgilerin yenisiyle eskisini de ayırt edemediği anla­şılmaktadır. Kısaca okumayı da bilmemektedir. Bundan dolayı da mektubunu “Okuyucu mektupları” başlığı altında basmak hata ol­muştur. “Pek çok kaynakta da kitapta verildiği gibidir”, ne demek­tir? Ubeydullah Efendi’nin hatıralarını zikreden bir araştırmacı doğru ve yeni doğum tarihi yerine hala eskisini (1857) vermeyi na­sıl haklı gösterebilir. “Pek çok kaynakta” değil, hepsinde yanlış do­ğum tarihi kayıtlıdır. Doğru doğum tarihi verilmeyecek olduktan sonra hatıralarını şahit göstermenin ne manası kalıyor. Bu durumda kapağını araştırmacının açmadığı bir kitabı okuyucu ne yapsın? İçindeki yeni bilgiler görülüp duyurulmayacak ise bir kitap niçin hatırlatılır? Bir insanın “yaşamöyküsü” doğumuyla başlıyor ise, bu tarih Bay Kabacalı doğrusunu yazmadı diye, mühim ve gerekli bir bilgi olmaktan çıkar mı? Yeni bilgileri bu denli hafife almak hangi vasıflara sahip araştırmacıların hakkı, haddi, harcı ve imtiyazıdır acaba?

 

Bay Kabacalı’nın eslemeyip geçtiği 2 Ocak 1886 ise büyük ve öncü gazeteci Yusuf Agah Efendi’nin ölüm tarihidir: Bu doğru tarih iki yerde mevcuttur: Başbakanlık Arşivi’nde ve Merhum’un Sultan Mahmut Türbesi’ndeki mezar taşında. Bu doğru tarih ilk defa tara­fımızdan duyurulmuştur. Bu yeni bilgi de afakî ifadelerle geçiştiril­mek bir yana fark edilmemiştir. Cevap bekleyen son bir sual: Kim­ler bu tarihleri Miladî’ye çevirmişler ve bu arada “birkaç günlük farktan” bu yanlış tarihler, daha doğrusu seneler ortaya nasıl çık­mıştır? Hemen ifade edelim ki Bay Kabacah’nın dediği gibi “bir­kaç günlük fark” bahis mevzuu değildir. Burada kastedilen Malî ve Miladî seneler arasındaki fark olsa gerektir ki bu XIX. asır için bir­kaç gün değil, 12 gün, XX. asır için ise 13 gündür. Lütfen, manî bir hal yoksa, biraz ciddiyet… Hiçbir faninin bu denli bol keseden sa­vurmağa hakkı yoktur. Yoksa yine mi “düzelti” yanlışı karşısında bulunuyoruz? Bir araştırmacı kendisine yöneltilen tenkitleri biraz daha ciddiye almalıdır.

  1. Mevlanzade’nin Mulanzade imlasıyla yazılmasının yanlış olduğuna ve böyle bir yanlışın daha Önce başka kişiler tarafından da yapıldığına işaret etmiş ve bu arada bizzat sahibinin ismini Mev-lanzade şeklinde yazdığını belirterek, bir risalesinin kapak fotoko­pisini vermiştik. İlaveten, II. Meşrutiyet sonrasının bu çok mühim ve maceraperest gazetecisinin doğum tarihini, bir kitabına daya­narak, yazmıştık. Bu yeni bilgiler de, gerçekten tasvir etmekte aciz kaldığımız, bir mantıkla karşılanmıştır. Kabacalı’nın yazdıklarına göre,bizim de belirttiğimiz gibi,İsmi Mulanzade şeklinde yazanlar da varmış, “Arap harflerinin özelliğinden dolayı üç türlü de okunabilirmiş, “peki, bu kadar ısrar, bu kadar gürültü niye” İmiş. ABD’nin İstanbul’daki Yüksek Komiseri de bu zatı Mulanzade di­ye anmış imiş ve nihayet “Ne değişirmiş. Kısaca bir insanın ismi­nin doğru yazılması, hele sahibinin ismini nasıl yazdığı, hiç mühim değil. Bu mantıkla Nevres’i Nors veya Nurs veyahutta diğer şekil­lerde (Nures, Nores) yazmakta hiç beis görülmeyebilir, ama bir araştırmacının, velev “bilimsel” olmayan bir çalışma esnasında, böyle bir keyfî davranışta bulunmaya hakkı olabilir mi? Veya Önce­ki yanlışlar sonrakilerin mazereti ve gerekçesi sayılabilir mi? Diğer , taraftan Bay Kabacalı’nın “yanılmışım” dememek için sergilediği çok hususî mantığın, manen büyük bir rahatlık kaynağı olsa bile, “aşağı yukarı otuz yıllık yazı yaşamı” ile nasıl-*bağdaştırıldığı ted-kike değer bir keyfiyettir.

Netice itibariyle Bay Kabacalı’nın A. İhsan’ın Matbuat Hatı­ralarım isimli kitabını sadeleştirme kararı yanlış olduğu gibi, sade­leştirme esnasındaki tavırları ve yaptıkları vahim yanlışlıklarla ve hoşgörülemez eksikliklerle malûldür. Türkçe’nin hiçbir lügatinde asude’nin karşılığı, Bay Kabacalı’nın dediği gibi, sessizlik değildir. Bu derecede bir dikkatle hiçbir metne, hiçbir kimse tarafından mü­dahale edilmemelidir. Bay Kabacalı’nın bu meseledeki ilk kaybı, yanlışlarını müdafaa etmek olmuştur, ama bunun istikbalde tashihi mümkündür. Kanaatimizce asıl ve telafisi imkansız kayıbı ve ayıbı ise tercih ettiği üslûbudur. Bilmem siz ne dersiniz?

Polemik, sayı: 12, Mart-Nisan 1994, s. 69-72

Bu yazımız, hem de tedkike ve görülmeye ihtiyaç bile hissetlilmeksizin. Tarih ve Toplum’dan yeni yayın kurulu tarafından sansüre tabi tutulmuş, yani basıImam ıştır. Bilebildiğimiz kadarıyla bir dergi, ük defa, görmediği bir yazıyı bütünüyle sansüre tabi tutmuştur. Aynı zamanda son örnek olmasını temenni etmek yapabileceğimiz tek şeydir (1995).

1          Bu husustaki örnekleri Bay Kabacalı’ya yazdığımız cevapların üçüncüsünde vere­ceğiz. Kabacalı’ya cevaplarımızın ikincisi ve üçüncüsü Kehikeç (Ankara) mecmu^asııun I. sayısında (Eylül, 1994) çıktı.

2          Bay^ Kabacalı bilgisizliğinin derinliğini ortaya koymak için 300 sayfalık kitaplar ya­zarken (Mesela Başlangıçtan Günümüze Türkiye’de Basın Sansürü, İstanbul, 1990,~314 s.) nezaketinin sığlığının anlaşılması için tek sayfalık yazısı kafi gelmiştir.

3     Mesela bkz: Maarif, nr. 20 (7 Cemaziyel ahır 1306), s. 309.

4 Bay Kabacairnın sansür hakkındaki kitabını tavsiye etmesi gereksizdi. Çtiııkü bu kitap hakkındaki hükmümüzü daha önce İfade etmiştik (“Matbuat yasakları ve ya­saklar penceresinden tarih”, Dergah. Ekim 1991. s. 12). Maamafih bu tavsiye üze­rine, 314 sayfalık bu kitabına rağmen Bay Kabacalı’nın daha sansürün tarifini bile öğrenenıediğini ayrı bir yazı ile ortaya koymayı uygun bulduk (bkz. bu kitap s. 22-

Usûlden ve Hasbîlikten Nasipsiz Bir Tenkite ZORAKİ CEVABIMIZ*

Ülkemizde yeni bir tenkit türünün serpilip geliştiği günden güne boy verdiğine şahit oluyoruz. Bu durum daha Önce pek rastlanılmayan ve dikkate değer alamet-i farikalara sahip bulunan çok hususî bir tenkit sanatı gibi görünüyor. Bundan ötürü de birkaç sa­tırla da olsa üzerinde durmak gerekiyor;

  1. Her şeyden önce bu tür tenkit kendisine mevzu,-daha doğ­rusu hedef olarak seçtiği makale veya kitapların sadece yanlışlarını görmekte, onları cımbızla seçtikten ve ayıkladıktan sonra geride bı­raktıklarını keenlemyekün (hiç ortaya konmamış, varolmamış) ad­detmektedir. Müsbet veya menfî,, usulünce bir hüküm, yanlışın alındığı yazılar ve kitaplar için her nedense, bahis mevzuu yapılma­maktadır. Bu, tenkitin tarihinde yeni bir adım ve çok esaslı bir keş-fıyattır. Ancak henüz taammüm etmemiştir. Bilindiği üzere klasik tenkit -yenisi çıkınca bu ismi koymak gerekiyor- usûlünde bir ese-rrin eğer varsa “yiğidi öldür hakkını yeme” sözünün gereği olarak ‘ Önce hakkı verilir; sonra eksiklik veya yanlışlıklarına işaret edilir­di. Yeni tenkit türünün bu bakımdan çok hususîdir tavra sahip ol­duğu dikkati çekmektedir. Bir araştırmanın emek, kullanılan yeni mehazlar, takip olunan usûl, yeni yorumlar, düzeltilen eski yanlış­lar ve varılan neticeler bakımından değeri veya değersizliği bu ye­ni tenkit türünü, adına ortaya konan örneklerden anlaşıldığına göre, hiç alakadar etmemektedir.Yeni tenkitin sadece yanlışlara dayandığını söylemek de ek­sik bir tarif olarak kalmaya mahkûm görünmektedir. Çünkü bu yan­lışların da bazı hususiyetleri bulunmaktadır. Bunlar eski yazı me­tinlerle uğraşmak zorunda kalan araştırmacılann -hepsinin değil ta­biî- zaman zaman yapabilecekleri türden okuma yanlışlarıdır. Bun­ları, bu işin başlangıç safhasında bulunanların değil, kırk yıllık araştırmacıların da arasıra yaptığını görmek az rastlanan birşey de­ğildir. Örnek vermek ise, hiç değilse şimdilik, gerekmemektedir. Yalnız yeni tenkitin bu gibi Yanlışları sadece bizim yazdıklarımız­dan seçmiş bulunması, onun bir diğer hususiyetini teşkil etmekte­dir. Kısaca bu tenkitin hikmet-i vücudu ve ilham kaynağı bizim yazdıklarımızda bulunan okuma yanlışları olmuştur.

Yeni tenkitin okuma yanlışlarını sergilemekte de farklı bir tavra sahip olduğu dikkate çarpmaktadır. Daha da açıkçası okuma yanlışları için yüksek perdeden avaze salınmakta, inandırıcılıktan uzak bir üslûpla çok toz kaldırılmaktadır. Yanlışların seçimindeki usulsüzlük ve üslûp, sadece hakikati bulmayı hedef alması gereken hasbî tenkitin çok uzaklarında karar kılmıştır. Hoşgörünün eksikli­ği değil, hoşgörüsüzlüğün katılığı ve derinliği dikkati çekmektedir.

Bahsettiğimiz yeni tenkit usûlünün tashihine uğrayan ilk yan­lışımız İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin,Meşrutiyet’in ilanını takiben tertip ettiği, ilk nizamnamesindeki bir okuma yanlışımızdır.1 Erol Sadi Erdinç imzalı bu yazıda sadece bu yanlışımıza, yani bürö’yu Börü okuyuşumuza -yazılışları aynı- ve İT’nin Türkçü bir cemiyet olduğu yönündeki yorumumuzun yanlış olduğuna işaret edilmiştir.2

Münekkid bu nizamnamenin gerçekten de Meşrutiyet sonrasın-

daki ilk nizamname olup olmadığı hakkında bir kanaat bildirmel bi tenkitin ilk gereğini ifa vazifesinden kaçınmaya hiçbir müne din hakkı olmadığını bilmeliydi. Sadece yanlışlara, üstelik de ok yanlışlarına, dayanan bir tenkitin türü henüz alışılmamış birşey.

Münekkidin, kitabımızın (Hürriyet ve İtilaf Fırkası, İstan 1990, 300 s.) basıldığı Nisan ayından itibaren hakkında önce şi neşriyat yaptığı ikinci yanlışımız, yani Halaskaran-ı Zabitan tt bi bir başka doktora tezinde de tekrarlanınca bu defa tahrirî m yat yoluna gitmiş ve bu yanlış hakkında Tarih ve Toplumda (S 117, Eylül 1993, s. 57-58) “Halaskaran-ı Zabitan mı, Halaskar bitanmı?” başlığıyla iki sayfalık yazısını neşretmiştir.

Yazısına Ahmet Turan Alkan’ın tezinden (İkinci Meşrıtı Devrinde Ordu ve Siyaset, Ankara, 1992, 224 s.) söz açarak ba mış, her nedense, ikinci paragrafında bize yapılan teşekkürü güı me getirmiş ve bir terkip yanlışına dayanarak her iki doktora te de bir çırpıda mahkemesiz mahkûm etmiştir.4 Aynı paragrafta defa çavuş işaretiyle “feci” teşhisi koyduğu bu yanlışımızı “dil konuyu bilmezlik örneği” olarak ileri sürmüş, sadece tezimizi dt şimdiye kadar yazdıklarımızı ve hatta yazacaklarımızı dabirdaı de merkez-i hake göndermiştir. Bu arada YÖK de unutulmamış “vesile ile, yokluk uçurumuna bir defa daha şu satırlarla itilivermiştir.”Genel kural olarak bir yapıtın güvencesi kaynaklardadır, tartışılmaz. Bu kuralı “yöneten ve yönlendiren “in de bilmesi kesindir. Yukarıdan beri rastgele seçilmiş küçük birtakım örnekler, bir yazımıza koyduğumuz sözlerimizi -üzülerek belirtelim- doğrula­maktadır. Andığımız notta YÖK düzeninin bilimsel kuruluşumuzda her yönden gerilemeye yol açtığının, bir çöküntüye neden olduğu­nun basınımızda sıkça tartışıldığını, bizim de bu kanıda olduğumu­zu belirtmiştik. İşte örnekleri; haksız mıyız? ”

Münekkid’in bu küçük yazısıyla tarih ilk defa bir terkip yanlı­şının ne denli acı gerçeklerin büyük sorumluluğunu yüklendiğine şahit olmaktadır. Öyle ki bu arada başka gerekçelerin, yani yanlış­ların aranmasına da gerek duyulmamıştır. Bu terazi bu sıkleti çeker mi? Bir terkip için, başkalarının bir çok zahmetle ortaya koydukla­rı kitaplar ve yazılar ceffe’l-kalem yok sayılabilir mi? Gerçekten münekkid böyle bir tasarrufta bulunabilecek imkanlara sahip mi­dir? Hele, hele Halaskaran5 hareketi hakkında okuyucuya Tunaya’nın yazdıklarını (Türkiye’de Siyası Partiler, İstanbul, 1952, s. 345-351) hatırlatması, daha doğrusu tavsiye etmesi doğru mudur? Bu suallerin cevabını aramadan önce hareketin isimlendirilmesi hakkında birkaç söz söylemek gerekecektir.

Herşeyden önce hareket mezkûr yazıda da (s. 58, dipnot. 3) hafifçe dokunulup geçildiği gibi farklı İsimlerle anılmıştır. Hareke­tin kendine verdiği isim Halaskar Zabitan Grubu şeklinde ifadesini bulmuştur. Rıza ,Nur’un Grub’un mührünü Halaskaran Zabitan Grubu şeklinde kazdırdığı yolundaki yanlış bilgisi bile bu yaygın­lığın bir delili ve tezahürü olarak yorumlanabilir.6 Lütfi Simavî’nin bu meseleye ayırdığı sayfalara seçtiği başlık da (Halaskaran Zabi­tan Grubu ve meclis) ancak bu gerçeğin başka ifadesi olarak mana kazanıyor.7 Diğer taraftan H. C. Yalçın ve Cavit Bey Halaskaran Grubu ismini tercih ederken,8 Galib Vardar hadiseye ayırdığı bölü­me Halaskaran başlığını koymuştur.?

Hareket hakkında farklı isimlendirmeler daha sonra da devam etmiştir. Halit Ziya Uşaklığı!,10 Halaskaran Cemiyeti; Recai G. Okan’dan önce Halaskaran Grubu, bilahare Halaskaran Zabitan Grubu isimleriyle hareketten söz açmışlardır.” Ancak bu meselede asıl dikkati çekmek İstediğimiz isimlendirmeler Tunaya tarafından yapılanlardır. Diğer taraftan Tunaya adına bize tenkitler yağdıran Münekkid’e karşı Tunaya’nın bu meseledeki tasarrufunu da müda­faa etmek durumunda kaldığımıza dikkati çekmek gerekir. Kaldı ki bu arada Tunaya’nın tavrının, tenkitin ne metninde, ne de dipnot­larında bir küçük ifadeyle bile aksini bulmamış olması işin bir baş­ka trajik yönünü teşkil etmektedir. Çünkü hareketi isimlendirme meselesinde Münekkid’in yazı başlığı ve tercihi ile Tunaya’nın ta­sarrufu çatışmaktadır.

Hatırlatılan ve doğruluğuna işaret edilen isimlendirmeler (Ha­laskarlar, Halaskar Zabitler, Halaskar Zabitan) arasında Tunaya’nın da kullandığı Halaskaran Zabitan Grubu ismine rastlanmamakta; bu isimlendirmeyi tercih edenler arasında Tunaya, her nedense zik­redilmemektedir (s. 58, dipnot 3).

Kitabın ilk baskısında “Halaskar Zabitan Grubu” başlığıyla meseleyi inceleyen Tunaya (s. 345-351) grubu “Halaskaran veya Halaskar Zabitan Grubu” şeklinde (s. 346) zikretmiştir. Bunun ya-nısıra Ha|askar Grubu (s. 349-351), Halaskar Zabitan Grubu (s. 351) ve Halaskaran (s. 349) gibi isimlendirmelerle Grub’tan bah­setmiş ve Grub’un beyannamesi bahsin sonuna (s. 351-358) eklen­miştir.

Tunaya’nın isimlendirmedeki bu çeşitliliği kitabın üç cilt ha­lindeki ikinci baskısında da (Türkiye’de Siyasal Partiler, C. MH, İstanbul, 1984, 1986, 1989) devam etmiştir. Bunlar şöylece sırala­nabilir: Halaskar, Halaskarlar (C. I, s. 310, 314, 324, 325), Halas­karlar Hareketi (C. III, s. 11 i, 463), Halaskarlar Olayları (s. 485), Halaskarcılık (s. 486), Halaskar Hareketi (C. III, s. 232), Halaskar Zabitan Hareketi (C. I, s. 317; C. III, s. 90), Halaskar Zabitan (C. II, s. 340), Halaskar Zabitan Eylemi (C. III,401,405).Tunaya, mü­hürdeki ismi, yazdığı metinde, pek az zikretmiştir: Halaskar Zabitan adlı gizli subaylar grubu (C. III s. 108) Halaskar Zabitan Grubu (C. III s. 337, dipnot: 5; C. III s. 39).  Bu meselede asıl mühim sayılması gereken tavrı ise tıpkı ön­cekiler ve başkaları gibi, hareket İçin resmî isminden çok yaygın olan diğer isimleri zikretmiş olmasıdır. Tabiî O’nun bu tavrı Mü­nekkid’in teklifi ve yazısıyla bağdaşmamaktadır. Harekete ayrılan kısma (C. I, s. 313-336) “Halaskar Zabitan Grubu” başlığını koy­masına rağmen ismini metin içinde ilk defa Halaskaran Zabitan Grubu şeklinde (s. 326) ifade etmiştir. Bu isimlendirme başka say­falarda da (C. I, s. 270, 271, 336) görünüyor.,Farklı diğer isimlen­dirmeleri ise şöyledir: Halaskaran (C. I, s. 330; C. III, s. 341), Ha­laskaran Grubu (C. I, s. 324, 327,”329, 333, 335), Halaskaran Ha­reketi (C. I, S. 6,13,126,151, dipnot nr. 32,153 dipnot nr. 39,277, 538; C. III, s. 8,97,98,137, 166, 168,372,446), Halaskaran Zabi-tanJJareketi (C. I, s. 7-8; C. III, s. 99). Görüldüğü üzere Tunaya da, mühürdeki ismi kullanmak ve esas almak gibi bir tercihte bulunma­mıştır.

Çünkü nihayet Cemiyetler Kanunu’na göre kurulmuş resmî bir cemiyet değil, kendisine isim koymuş olsa bile fiilî bir topluluk ba­his mevzuudur; kendisine takılmış ve daha çok yayılmış .bulunan biraz farklı bir isimle anılabilir-

Araştırmacılar ve hatırat yazarları da böyle bir tercihte bulun­muşlardır; hem de yetmiş seneden beri.

Tekrar yazıya dönelim: Münekkid bir terkip yanlışına dayana­rak sadece kitabımız hakkında da değil, doğrudan doğruya hakkı­mızda da dil ve konumuzu bilmediğimiz hükmünü vermiş, bu ara­da Halaskaran Hareketi hakkında Tunaya’nın kitabının ilk baskı-sındaki (1952) sayfaları hatırlatarak (s. 345-351) okuyucuya (doğ­ru bilgi ancak bu kitapta bulunur, diğerleri tamamen yanlıştır) de­mek istemiştir. Kitabımızın tamamını mahkûm ederken, hiç değil­se, Halaskaran Hareketi ile alakalı diğer yanlışlarımıza da işaret edilseydi, onları istikbalde tashihe çalışırdık. Ancak şu safhada bu yapılmadığına göre bize düşen Tunaya’nın yanlışlarını tartışılmazdoğrular olarak ileri süren Münekkid’e karşı kendi doğrularımızı ve tabiî kitabımızı savunmaktır. Bu arada ortaya bir kere daha koymak zorunda kalacağımız şey ise Tunaya’nın Halaskaran Hareketi’ne dair yazdığı sayfaların tarihçilik adına ne derece kazanç olduğu ve tarih usûlü ile ne kadar bağdaştığıdır:

  1. Tunaya’nın kitabının tamamında bulunan bir eksiklik bu meseleye ayrılan sayfalarda da görülmektedir. Halaskaran Hareke-ti’nin belli başlı şahsiyetleri hakkında, Binbaşı Kemal’in soyadı (Şenkıl,Gelibolu, 1296 – Marmaris,23.10.1968) hariç, hiç bilgi ve­rilmemiştir. Hareketin mensupları birer kuru isim olmaktan kurtu­lamamıştır. Halbuki yakın tarih araştırmalarında, yazılan metne bir açıklık ve mana kazandırmak için bu elzemdir. Aksi takdirde met­nin manası bulanık ve silik kalmaktan kurtulamaz. Bu bakımdan bilhassa II. Meşrutiyet devrine dair araştırma yapanların teracim-i ahval (hayat hikayeleri) bilgisine sahip olmaları gerekir, Ne yazık ki araştırmacılar bu bakımdan büyük açık vermektedirler. Daha va­himi böyle bir meselelerinin bulunmamış olmasıdır.

Tekrar meselemize dönelim; Hareket’in mensupları hakkında bilgi ilk defa tarafımızdan verilmiştir. Tunaya’ya göre de (s. 313) Hareket’in mühim isimlerinden İbrahim Aşkî (Tanık, Mecidiye, 1873 – İstanbul, 24 Ocak 1977) hakkında yazdıklarımız (H. /. Fır­kası, s. 168, dipnot. 32) bu meyanda zikredilebilir. Hareket’in bir diğer mühim ismi ve bilinen en yüksek rütbeli mensubu erkan-ı harp kaymakamı Yusuf Rasih hakkında (Tunaya, s. 325) da kitabı­mızın basıldığı esnada elde edilen bilgilerden sadece soyadı (Şahin-baş) indekste verilebilmiştir.12 Aslında bu gibi bilgilere “Dizin, so-yadına göre değil, kişilerin ilk adlarına göre düzenlenmiştir. Bunun

da nedeni, bu cildin kapsadığı dönemde çok seyrek olarak kullanıl­dığıdır. Daha sonraki dönemlerde yer almış olan kişilerin bilinebil­diği oranda, soyadları konmuştur” (s. 653 dipnot) diyen Tunaya da talip olduğunu ilan etmiş; fakat bu meselelerde büyük açıklar ver­miş ve yapılmaması gereken yanlışlar yapmıştır. Bunların fecî olup olmadığının teşhisini okuyucuya bırakıyoruz13. Hakkında bilgi ver­diğimiz diğer iki isim de (Tunaya, s. 322, dipnot 41) Manastır’da dağa çıkan zabitlerden Mülazım Tahsin ile yine Mülazım Nafiz ol­muştur.14 (H. İ. Fırkası, s. 165, dipnot 18).

Tunaya’nın bu harekete dair sayfalarında başka zaafları da dikkati çekmektedir. Telif esnasında gereken dikkat gösterilmemiş; mesela Meclis-i Mebusan Reisi Halil Menteşe’yc gönderilen mek­tupta (s. 122) o esnada Fındıklı’da bulunan Meclis-i Mebusan bina­sı doğrudan doğruya bir kulüp ve tiyatro olarak kabul edilirken Tu­naya, Meclis-i Mebusan’ın Fındıklı Tiyatrosu’na benzetildiğini (s. 329) yazmıştır ki üstelik o sıralarda İstanbul’da bu isimde bir tiyat­ro bulunmuyordu.15  ‘

Tunaya hadiselerin zaman sırasına (kronoloji) da asgarî bir dikkatle bakamamış16 ve buna bağlı olarak yanlış yorumlar yapmış;

 

Halaskaran Hareketi’ne kaldıramayacağı kadar çok siyasî bir ağır­lık ve rol vermiştir. Bu arada asıl dikkati çeken husus ise yazdıkla­rını tekzip eden vesikaların ve bilgilerin yine Tunaya tarafından ki­tapta verilmiş bulunmasıdır. Yani yapılan yanlışları farketmek için başka biryere bakmağa gerek kalmamaktadır. Dikkatsizce yapılmış çok süratli bir telif çalışması usulsüzlükle birleşince ortaya, artık niçin açıkça yazmayalım, çok vahim neticeler çıkmıştır.

Meseleye biraz daha yakından bakalım: Said Paşa 9. sadare­tinde Meclis’ten güvenoyu aldığının ertesi günü (16 Temmuz 1912) istifa etmiştir. İstifasının sebebi kabinede münhal bulunan Harbiye, Bahriye ve Maliye nezaretlerine yeni nazırların tayini hu­susunda İttihat ve Terakki erkanıyla anlaşamamış olmasıydı. Nite­kim istifanamesinde de bu durumu, herhangi bir yoruma gerek kal­mayacak açıklıkla, ifade etmiştir. Burada hatıra bir sual gelmekte­dir: Said Paşa istifanamesindekilerden çok farklı ve bambaşka se­beplerle istifa etmiş ve bunları gizlemiş olabilir mi? Doğrusu böy­le bir yola başvurması için ortada en küçük sebep ve ihtimal bile bulunmamaktadır. Böyle bir ihtimalin tarihî ve mantıkî delilleri or­tada yoktur.17 Hal böyle iken Tunaya (s. 126) istifanameyi “Said Paşa’nın Halaskaran Hareketi sonucunda verdiği istifaname sureti” başlığını ilave ederek kitabına koymuş ve Said Paşa’nın istifa se­bebi olarak, tabiî yanlış bir şekilde, bu Hareket’i göstermiştir, (s. 327; C. III, s. 168) Halaskaran’ın beyannamesi ve programı 25 Temmuz tarihli gazetelerde ilk defa neşredilmiştir (Tunaya, s. 326.) Yine aynı gün Meclis’te Halil Menteşe’ye bir gün önce gön­dermiş oldukları tehdit mektubu üzerinde tartışmalar cereyan et­miştir. Kısaca l6Temmuz’dan, yani Said Paşa’nın istifası günün­den önce Halaskaran’ın siyasî bir tesir uyandırabilecek herhangi

bir sadası duyulmamıştır. Yankı uyandırabilecek bir şekilde tesiri ise ancak 25 Temmuz*da olmuştur ki bu tarihte Said Paşa’nın isti­fası üzerinden dokuz gün geçmiş bulunuyordu. Dokuz gün sonra cereyan eden hadiselerin Said Paşa’nın istifasının sebebi olamıya-cağı da yeteri kadar açıktır. Bu meselede Tunaya’ nın yanlışının fe­cî sayılıp sayılamıyacağı hususunda bir hüküm vermiyoruz. Halas­karan Hadisesi hakkında Kemal Şenkıl tarafından neşredilen tek makalenin (“Halaskar Zabitler Grubu’nun İçyüzü, Tarih Hazinesi, C. 2, sayı: 16 s. 837-839) anılmaması da bir eksiklik sayılabilir ka­naatindeyiz.18

Buraya kadar yazılanlardan şu neticeler çıkabilir.

Halaskar Zabitan Grubu, hareketin kendisine verdiği ve mührüne kazdırdığı isimdir. Bununla beraber hareket tek kelimey­le Halaskaran; daha çok da Halaskaran Zabitah Grubu adıyla zik­redilmiştir. Biz de bu sonuncuyu “Galat-ı meşhur lügat-ı fasihten yeğdir” fehvasınca, tıpkı Tunaya gibi, tercih ettik. Bu arada sayın Münekkid’in de işaret ettiği gibi, “fecî” olup olmadığına hala ka­rar veremediğimiz, terkip yanlışını yaptık. Bu yanlışımız bir mes­lektaşımız tarafından da nakledildi. Usûl gereği sorumluluk nakile aittir.

Halaskaran hareketi ilk defa bir mesele olarak Tunaya’nın kitabının ilk baskısından (1952) tam dokuz sene önce (1943) Yu­suf Hikmet Bayur {Türk İnkılabı Tarihi, Ankara, C. II, s. 248-261) tarafından ortaya konmuş ve “Ordudaki, kaynaşma ve Halaskar işi” başlığı altında incelenmiştir. Bu hareket hakkında Tunaya’nın 1952 baskısmdaki yanlışlarının sayısı 1984 baskısında, ilk yazı­lanların tashih ve ikmali beklenirken, daha da artmıştır. 32 sene sonra yazdıklarında, yeni ve daha vahim yanlışla  hariç, hiçbir ye­nilik ve tarih ilmi adına kazanç sayılabilecek birşey bulunmadığı her türlü izahtan varestedir. Tarihçiler için tek kazanç veya kolay-

lık ise Grub’un beyannamesinin tam metninin verilmiş (s. 337-344) bulunmasıdır. Ancak tarihçiliğin metin neşri değil, metinlere dayanarak hadiselerin dökümünün ve yorumunun yapılması oldu­ğunu bu arada hatırlamak gerekir. Tunaya işin esas sahasında, en nazik ifadeyle, büyük açıklar vermiş, yapılmaması gereken yanlış­lar yapmıştır.

  1. c) Bu meyanda anlaşılamayan bir husus ise Tunaya’nın yan­lışlarla mala-mal sayfalarının mezbûhane ve mecnunane bir gay­retle, tarih ilmi ve usulüyle ilişiğini hala kestiremediğimiz bir ten-kid heveskarı (mütenekkid) tarafından, niçin müdafaa ve okuyucu­ya tavsiye olunduğudur. Tarih bilgisine değil, asgarî bir dikkate sa­hip okuyucu bileTunaya’nın Fındıklı Tiyatrosu gibi bazı yanlışla­rını görebilir diye düşünüyoruz. Bay Münekkid’in bu yanlışları bilmeden mi, yoksa bilerek mi yola çıktığı gerçekten meraka de­ğer bir keyfiyettir. Burada yeri gelmişken ifade etmek gerekir ki bir fizik kitabını anlamak İçin nasıl Türkçe bilmek yetmez ise, bir tarih araştırmasını anlamak ve hele değerlendirip tartmak için de yine sadece Türkçe bilmek yetmez. Bunun aksi bir kanaat ülke­mizde çok yaygın bir yanlıştır. Bu yanlışın son sahibi ise Tuna-ya’nın müdafiî olmuştur. O’nun İçin iki tercih bulunmakladır: Bi­rincisi; bu yanlışları göremediğim için Tunaya’yı müdafaa ettim; ikincisi; bu yanlışları farkettim -ki bu ihtimalin delili ortada gö­rünmüyor- ama görmezlikten gelmiştim. Başka bir imkan hatıra gelmiyor.
  2. d) Bir araştırmacının kendi yazdıklarını müdafaa etmesi her­halde bir zevk değil, bir zaruret olsa gerektir. İnsana ilk anda “Şey­hin kerameti kendinden menkûl” sözünü hatırlatması kaçınılmaz bir şeydir. Ancak böyle bir durumda mecburen ifade edeceğimiz kanaatimiz şudur: Halaskaran Zabİtan Grubu hakkında Bayur’dan sonra, daha çok mehaza dayanan ve Hareket’in mensupları hakkın­da daha açık bilgi İhtiva eden ilk araştırma//./. Fırkası ‘nda bulun­maktadır. A. Turan Alkan ise mevzuyu daha çok yorum ve tafsilata kavuşturmuştur. Yazdıklarımızda terkip hatası (?) dışında, bir yanlış varsa tabiî ki kabul ve tashihe her zaman hazırız, ancak usulün­ce yapılması şartıyla…

İlim biraz da üstadların yanlışlarını tashihle gelişir. Hele bu yanlışları başkalarının doğrularına tercih etmenin ilmî zihniyetle bağdaşır bir tarafını bulmak mümkün değildir. Üstadperestliğin, Münekkid’in sergilediği dereceye kadar götürülmesi ülkemizde, dünden bugüne, pek fazla birşey değişmediğini gösteriyor. Tekke­lerde mürîdler de mürşidlerine ve şeyhlerine ancak bu derecede bir sadakatle ve muhabbetle bağlıydılar.19 İlim ise “Eflatun’u severim; ama gerçekleri daha çok severim” veya “Ben ne Mesihî, ne Mesi-ha-demim-Zevki hakikatte arar ademim” diyebilen daha farklı bir müridiiğe muhtaçtır.

Polemik, sayı: 12, Mart-Nisan 1994, s. 72-76.

 

 

Bu yazımız Tarih ve Toplum’un Yeni Yayın Kurulunca sansüre tabi tutularak basıl-mamıştır. Biz, okuyucuya bir Tıkır verebilmek için, aynen neşrettik.

 

“Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin II. Meşrutiyet sonrasındaki ilk nizamna­mesi”. Ali Birinci, Tarih Yolumla, İstanbul, Dergah Yayınlan, 2001, s. 81-117.   >

“Tunaya armağanı üzerine bilineni bilmemek”, Tarih ve Toplum, sayı: 102 (Ha­ziran 1992), s. 57-58; yazar bu yanlışımız dolayısıyla Börii tmkkında bir lügat tara­ması yapmıştır. Diğer taraftan bu yanlışımızı bir başka yazısında da (“Zırva tevil gö­türür mü?”. Polemik, sayı: 5, Ekim 1992, s. 10) gündeme getirdi. Milnekkid’in İT’nin Türkçülüğüne dair yorumlarını şimdilik tartışmıyoruz.

Bu tenkit türünün başka bir Örneğine rastlayamadık. Bu bakımdan bu türün kuı su olarak Sayın Münekkid’i görüyoruz.

Biz kendi çalışmamızı, yani emeklerimizi, tabiî mecburen müdafaa edeceğiz, men ifade edelim ki A. T. Alkan’ın kitabini, münekkid tarafından da işaret o yanlış mehaz seçimlerine rağmen, mevzuunda rakipsiz kıymetli bir tarih araştı sı sayıyoruz. Alkan’ın kitabına yönelttiği tenkitlerde de ölçüyü kaçıran müne kitabın hakkını, mutadı Uzre, teslim etmemiştir.

Bu arada Şeyhülislam Cemaleddin Efendi’nin hatıratının isminin de yanlış old na işaret ederken sormaktadır: Acaba biz mi yatılıp okuyoruz’/ (s. 57). Burada veya şaşırmayı gerektirecek bir yanlışlık yok. Alkan kitabın, yapılmaması ger bir şekilde, dış kapaktaki ismini tercih etmiştir. Kısaca münekkidin bu kadarç şaşırması bizi de şaşırtmıştır.

5 Halaskaran ismi daha sonra iki muhalefet hareketine de isim olmuştur, ki bu durum isimlendirme hakkında bizim tasarrufumuzu desteklemektedir. Bunlardan birincisi Osmanlı Halaskaran Cemiyeti ismini taşır. Mühründe 1331 tarihi bulunmaktadır. Bu Cemiyet’in dört sayfalık beyannamesine ilk defa atıfta bulunarak varlığını daha ön­ce duyurmuştuk (Hürriyet ve İtilaf Fırkası. İstanbul, 1990, s. 169, dipnot. 39). Bu arada mektubun senesini, bir kanaatimizden ötürü, 1328 olarak kaydettik, ki beyan­namede 1329’dur. Beyanname daha sonraları Hocam Mete Tuncay tarafından “Bil­diğim kadarıyla, şimdiye kadar hiçbir araştırıcı, 1915 ‘te kurulan böyle bir dernek­ten söz etmemiştir” mülahazasıyla neşredildi. “Osmanlı Halaskaran Cemiyeti -1915”, Tarih ve Toplu/n, sayı: 97, Ocak_ 1992. s. 6-8). Cemiyet’in Halaskaran’dan Kaymakam Saffet Bey ve çevresi tarafından kurulduğu anfaşılıyor. Ancak kanaati­mize göre mühründe 1331 tarihi bulunan Cemiyet’in kuruluşunun her halükarda I915’de değil; Osmanlı İmparatorlugu’nun Harb-i Umumi’ye girmesinden (2 Kasım 1914) önce olduğu daha makûl görünüyor. Aksi takdirde beyannamede bu büyük ha­diseye bîr atfın bulunması gerekirdi. Bir başka tahminim de şudur: Mühürdeki sene­nin de (1331) bu gerçeğe bağlı olarak Malî değil, Hicrî olduğu hatıra geliytjr. Bir me­sele daha var. Böyle bir beyannamede Mahmut Şevket Paşa’nın katli (11 haziran 1913) niçin yankısını bulmamış olsun? Tahminimizce bu Cemiyet 1331 Hicrî. 1913 Miladî sene içinde, ama her halükarda Mahmut Şevket Paşa’nın katlinden önce ya­ni 13 Mart-II Haziran 1913 tarihleri arasında kurulmuş olmalıdır. Saffet Bey m mektubu ise Kanun-u sanî 1328 (Ocak 1913) tarihli olmalıdır. İstanbul Muhafızı Ce­mal Bey’e bir mektup yazmak için baskından sonra tam bir sene niçin beklemiş ol­sun? Beyannamesinden (1929?) anlaşıldığına göre benzer ismi taşıyan bir başkası ise Mukaddes Halaskaran Cemiyeti’dir. Yurt dışında kurulan bir cemiyet olduğu açıktır.

Hürriyet ve İtilaf Nasıl Doğdu. Nasıl Öldü?, İstanbul, 1335, s. 37.

Sultan Mehmet ReşadHan’ın ve Halefinin Sarayında Gördüklerim. İstanbul, 1340, İkinci kısım, s. 80; Münekkid bu sayfadaki başlığa dikkat etmemiştir. Meclİs-i Me-busan tartışmalarında İse grubun ismi Halaskar Zabitan Grubu olarak zikredilmiştir. (Meslis-i Mebusun Zabit Ceridesi, Ankara, 1991, devre. 2, içtima senesi, cilt. 2, s. 444,616); diğer taraftan Münekkid tarafından zikredilen (s. 58, dipnot nr. 3) hatıra­larında Halil Menteşe {Halil Menieşe’nin Anıları, haz. İsmail Arar, İstanbul, 1986, s. 161) kendisine yazılan mektubun İmzasını Halaskaran Zabitan Grubu şeklinde naklediyor. Burada da hem Münekkid, hem Menteşe ve hern^e Tunaya (s. 122) ge­reken yere, yani Mebusan zabıtlarına bakmamışlardır. Asıl dikkati çekmek istediği­miz husus ise son ikisinin de Halaskaran’ı tercih etmiş olmalarıdır.

 

“Meşrutiyet hatıraları 1908-1918”, Fikir Hareketleri, sayı: 169, (16 Kanunısanî 1937), s. 198; “Meşrutiyet devrine ait Cavit Bey’in hatıraları” Tanın, nr. 4454-140 (21 İkinci Teşrin 1944) s. 2.

ittihat ve Terakki İçinde Dpnenler, İstanbul, 1960, s. 88-89.

Saray ve ötesi, İstanbul, 1941, C. III, s. 43; Kitabın baskı senesini 1942 olarak gös­teren Münekkid 40 ve 41. sayfalara atıfta bulunmuş ise de bu sayfaya ve isme dik­kat çekmemiştir.

 

11   Amme Hukukumuzda İkinci Meşrutiyet Devri, İstanbul, 1947. s. 118; Amme Huku­kumuzun Aııaluitlart. İstanbul, 1968, s. 366,417.

12 Erkan-ı harp kaymakamı Yusuf Rasih. Ankara’da öldU. İstanbul’da Karacaahmet’te toprağa verildi {Cumhuriyet, rır. J1997. 19 Aralık 1957. s. 2). Babıalî baskınından sonra İsviçre’de Sabahaddin Bey’in yanında 7 sene kaldı. Gelini Filnal Şahinbaş’ın ifadesine göre Milli Mücadele esnasında Mustafa Kemal aleyhinde yazılar yazdı. O’nun affı üzerine de Kuleli Lisesi’ndekİ Fransızca muallimliğine tayin edildi. Rus­ça da biliyordu. Emekli kurmay albay olarak, sessiz sedasız bir şekilde hayattan ay­rıldı. Prof. Ali İrfan Şahinbaş’ın (10 Nisan 1913-2 Nisan 1991) babasıydı.

plarındaki isimleri pek tanıtmam ıştır. Tanıtmaya kalkıştığı zaman ise. en hafif İfadeyle büyük açıklar vermiştir. Mesela Eylül romanının yazarı Bahriyeli Mehmet Rauf’u Resimli Kitap mecmuası başmuharriri olarak takdim etmektedir (C. İ, s. 249, dipnot 6). Halbuki yazısına atıfta bulunduğu. Mülkiyeli Mehmet Rauf’tur (Ali Çankaya. Yeni Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler. Ankara. 1968-1969. C. III, s. 932-935). Asıl şaşırtıcı olan yanlışı ise Müşir Fuat Paşa (1835-1931) ile Keçeciza-de Fuat Paşa’nın (1815-1869) torunu İzzet Fuat Paşayı (1860-1925) aynı şahıs zan­netmesi (C. İli. s. 405) ve Müşir Fuat Paşa’nın fikirlerini anlatmak için diğerinin eserine atıfta bulunmasıdır.

Mülazım Tahsin (Hasan Tahsin). Harp Akademileri Tarihisi (Ankara, 1966, 1968, C. 1.275 s.; C. 11,330 s.) yazarı Muharrem Mazlum İskora’nın kardeşidir (Annele­ri Mahinur İskora’nın ölüm ilanı: Akşam. No 8890, 20 Temmuz 1943, s. 4). Müla­zım Nafiz’in Kurmay Albay Kemal Ohri’nin küçük kardeşi olduğunu sonradan öğ­rendik (Cumhuriyet, i 1896. 9 Eylül 1957, s. 3). Mülkiyeli İskender Ohri, Nafiz’in oğludur.

Şimdi MSÜ Güzel Sanatlar Fakültesi olan bina.

İ6   Mesela Halaskaran’a ayrılan İlk sayfasında (313) tek bir doğru tarih bulmak mümkün değildir. Bir kısım tarihler gUn, bir kısmı sene itibariyle yanlıştır. Tunaya’inn yanlış tarihleri ve doğrulan şöyledir. Meclis’in ilk kapatılması, İS Ocak 1911 (18 Ocak 1912), Meclis’in ikinci kapatılışı, 1913 (4 Ağustos 1912), Mahmut Şevket Pa­şa’nın katli, 12 Haziran 1913(11 Haziran 1913). 17   Cilt sayısı vermediğimiz yerlerdeTunaya’nın kitabının I. cildini kastettik.

18 Tunaya’nın sadece Halaskaran bahsinde değil, kitabın bütünlüğünde de görülen en mlihim eksikliklerden biri deAsafTugay’ın (“Halaskarlar ve Sabahattin Bey” İbret. İstanbul, 1962, ikinci kısım, s. 60-91) kitabını girmemesidir.

 

19 Bay E. Ş. Erdinç imzalı yazı daha sonra Milliyet gazetesinin Olaylar ve insanlar kö­şesinde “Yanlışlıklar komedyası” gibi çarpıcı bir başlık allında kısmen iktibas edil­di (19 EylUl 1993, s. 3). Sayın gazetecinin İlim hayatına gösterdiği alaka takdire de­ğer bir keyfiyettir. Devamını temenni etmekle beraber bu alakanın başkalarının yan­lışlarına da yönelmesi beklenir. Bir pazar yazısının, okuyucunun binde birini bile alakadar etmeyecek türden, yanlışlara tahsis edilmesini ise anlayamadığımızı ifade­den kendimizi alamıyoruz. Sayın gazeteci bu gibi yazılarını tarih mecmuaları vası­tasıyla aslî müşterilerine ulaştırabilirse tarihe daha çok katkıda bulunmuş olacaktır.

 

 

BİR SERENCAM-I HARB’in TALİHSİZ SERENCAMI

Kitaplar vardır mutlu bir çalışma safhasını takiben doğarlar, hep el üstünde tutulurlar ve hiç yere düşmezler. Üst rafları veya mutena köşeleri şereflendirirler. Bazıları ise bu kadar talihli değil­dirler. Hikayesi ayrıca kayda değer zahmetli ve ızdırablı bir çalış­manın semeresi veya çok acı hatıraların ve birçok çileli günlerin çocuğu gibidirler.

Sözü böyle bir kitaba, İhsan Latif (Sökmen) Paşa’nın’ Serencam-ı Harb isimli hatıratına getirmek istiyoruz. Kitaptan bah­setmeden önce Paşa’nın hayat hikayesini, ana hatları ile, nakletmek gerekiyor:

Abdüllatif Efendi’nİn oğlu olarak İstanbul’da, Molla Güra-nî’de 1873 senesinde dünyaya gelen İhsan Latif, Kocamustafapaşa Askerî Rüştiyesi’nden sonra Kuleli İdadisi’nİ bitirdi ve 28 Ocak 1896 tarihinde Erkan-ı Harbiye yüzbaşılığıyla Mekteb-i Harbi-ye’den mezuniyetini takiben Erkan-ı Harbiye-i Umumiye’de Kuv-ve-i Umumiye kısmında askerî hayatına başladı. Türk-Yunan Har­bi esnasında AlasonyaOrdusu’na gönderildi (18 Nisan 1897). Har­bin sonunda Yunan hududunun haritasını hazırlamakla vazifeli ko­misyona katıldı ve maaşı 200 kuruş zam ile 600 kuruşa yükseldi (II Kasım 1897).

14 Mayıs 1898 tarihinde ise rütbesi kolağalığına terfî ettirildi ve Hudud-u Yunaniye Tahkim Komisyonu’nda vazife verildi. 24 Ekim 1900’de Erkan-ı Harbiye binbaşıhğıyla Atina Sefareti Ataşe iliterliği’ne tayin edildi ve maaşı 900 kuruşa; bilahere bu vazife­de iken rütbesi kaymakamlığa, maaşı 1125 kuruşa yükseltildi. Mcş-rutiyet’in ilanından kısa bir müddet sonra 26 Ağustos 1908 tarihin­de Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Dairesi’ne, 6 Ekim’de ise 3. Ordu 6. Nasliç Fırkası’na nakledildi.

21 Kasım’da Mekteb-i Harbiye’de Ordu Teşkilatı muallimliği­ne başladı. 7.Ordu Erkan-ı Harb Miralaylığı’na terfi ettirildi (20Şubat 1909). Maaşı 800 kuruştu. 3 Mayıs 1909’da, 31 Mart Vak’ası’ndan sonra kurulan Dersaadet Divan-ı Harb-i Örfî Heyet-i Tahkikiyesi’nde vazife verilenlerden biri de o İdi. Kısa bir müddet
sonra yine 7. Ordu’daki vazifesine döndü (1 Eylül 1909). Bu arada maaşı 200 kuruş artırıldı. II Mayıs 1910’da bu ordunun Erkan-ı Harb başkanlığı uhdesine verildi. Bu vazifesine 15 Ocak’dan itiba­ren 14. Kolordu’da devam etmeye başlamışsa da 17 Mart 1912’deErkan-ı Harbiye-i Umumiye dairesi İkinci Şube Müdürlüğü’ne naklolundu.     ‘

Bundan sonra Mirliva rütbesiyle Şark Ordusu İkinci Şube Mü­dürlüğü (29 Nisan 1912); Urmiye Fırkası Kumandanlığı (üçbin ku­ruş maaşla 31 Kasım 1912’de), Erkan-ı Harbiye-i Umumiye İkinci Şube Müdürlüğü (I Aralık 1913), 17. Kolordu 34. Fırka kumandan­lığı (dörtbinbeşyüz kuruş maaşla 6 Ocak 1914’de) vazifelerinde bu­lunmuştur.

İhsan Latif Paşa, hayatında bir dönüm noktası olan 9. Kolordu Kumandanhğı’na25 Kasım 1914 tarihinde getirilmişti. Bundan kı­sa bir müddet sonra, öhiki gün devam eden Sarıkamış Muharebe­sini takiben, 2 Ocak 1914’de, ekserisi yaralı ve hasta, 300 kadar askerle Rus kuvvetlerine esir düştü (İhsan Lati#, Bir Serencam-ı Harb, Marifet Matbaası, İzmir, 1925, s. 2). Uzun bir yokluktan son­ra Mart’ın ilk haftasında Sibirya’daki Çita esir kampındaki günleri başladı (age, s. 39). Bu kamptan 23 Mayıs 1915 Pazar günü firar ederek (age, s. 58) çok zahmetli, tehlikeli ve maceralı bir yolculuk­tan sonra, Japonya ve Amerika üzerinden dolaşarak,25 Eylül 1915 tarihinde Sirkeci istasyonuna ayak bastı. Karadan 810 kilometresi yaya ve kısmen araba ile, 10.996 kilometresi trenle olmak üzere 11.806 kilometre ve denizden 10.607 mil, yani cem’an 22.867 ki­lometre yol katetmişti. Yolculuk 4 ay, 2 gün sürmüştü. Sirkeci ga­rından bir arabaya binerek köprüye geçen İhsan Latif daha sonra, yeni işlemeye başlayan bir elektrikli tramvayla Bebek’e, oradan da ailesinin oturduğu Rumeli Hisarı’ndaki yalısına kayıkla geçti ve dokuz aydır ayrı kaldığı evine kavuştu (age, s. 185).

Kendisine, bir hafta sonra, esaretinin ilk ayında emekliye sev-kedildiği haberi ile Altın Liyakat Madalyası aynı anda verildi.

Emekliye ayrılırken kendisine mülkî bir vazife verilebileceği tesellisine mazharolan Paşa 13 Ekim*de(dörtbin kuruş maaşla) Ye-niköy Belediye Başkanlığı’na başladı ve 3 Aralık I917’de buradan istifa etti.

Mütareke devrinde tekrar muvazzaf sınıfına katılan Paşa as­kerlik-hayatının bu ikinci devresinde ilk olarak Divan-ı Harb-i Ör­fî azalığına getirilmişti (23 Ağustos 1919). Daha sonra Üsera Mü­fettişliği (14 Aralık 1920), Ümera Divan-ı Harbi riyaseti (26 Ocak 1921) ve Harbiye Dairesi riyasetine(ll Haziran 1921) getirilmiş ve son vazifesinden 1922 Kasım’ında ayrılmıştır. İfade edildiğine gö­re (Nesrin Morali, “Çin’de bir Türk paşası”, Hayat Tarih Mecmu­ası, sayı: 6, Haziran 1976, s. 81) kendisine Kuvva-i İnzibatiye Ku­mandanlığı teklifinde bulunulmuşsa da o kabul etmemişti. Esat Pa­şa’nın (1875-1932) istifasından sonra Erkan-ı Harbiye-i Umumi-ye’nin 5. 12. 38 tarih ve 644-885 sayılı emri ile İstanbul Müdafaa­yı Milliye Reisliği’ne getirilmiş, bu sırada muvazzaf sınıfa nakli muamelesi keenlemyekün sayılarak terhis edilmişti. 25 Kasım 1922’den 15 Mart 1923 tarihine kadar bu vazifeyi yürütmüştür (Hüsnü Himmetoğlu, Kurtuluş savaşı’nda İstanbul ve yardımları, İstanbul, 1975, C. I, s. 121-122).

Sivil hayatının bu ikinci safhasında Paşa önce İzmir İmar ve İskan Mıntıkası Müdüriyeti’nde (12 Kasım 1923-25 Nisan 1924), bunu takiben İzmir, İstanbul, Trakya mıntıkaları İskan Müfettişli-ği’nde(25 Nisan-8Temmuz 1924) bulunmuştu.

Bu vazifede iken 8 Temmuz’da İzmir Valiliği’ne tayin edildi ve 12.500 olan valilik maaşı 3 Ocak 1926’da 15.100 kuruşa yüksel­tildi ve 15 Mart’ta İstanbul mebusu seçilmesi üzerine yerine ertesi günü Manastırlı Kazım Dirik Paşa getirildi (İhsan Paşa’nın hayatı için: İçişleri Bakanlığı sicil dosyaları, nr. 1629).

  1. ve III. devre İstanbul, IV-VII. devrelerde ise Giresun mebu­su olarak Meclis’te bulunan Paşa 26. 12. 1955 tarihinde hayata ve­da etti. Teşvikiye Camii’nden kaldırılarak Rumelihisarı kabrista­nında ebedî istirahatgahma tevdi olundu (Cumhuriyet, nr. 11285,28 Aralık 1955, s. 2; Kazım Öztürk, TBMM Albümü, Ankara, 1973, s.

89).ı

Çok faal bir askerlik ve memuriyet hayatına sahip olan Paşa yakın tarihimizin şöhret-şiar olamamış bir askeriydi. Ancak, en azından görmezlikten gelinemeyecek bir şahsiyet olduğu da ilk ba­kışta dikkati çekmektedir. Almanca ve Fransızca kitabete, Rusça ve Rumca tekellüme muktedirdi. Tercüme ve telif eserleriyle de kültü­rümüzde bir iz bırakan Paşa’nın ük iki kitabı askerî tarihe dairdir. Künyesini tesbit edemediğimiz Rus-İran İhtilafının yanısıra diğer tercümesi (Rus Ordusunun Teşkilat-ı Seferiyesine ve Usfd-ii istihkamiyesiyle Harbine Müteallik Malûmat-1 Mücmelesini Camidir, Matbaa-i Askeriye, İstanbul, 1330,198s.MK.EHT. 1969.A.289), herhalde muhtevaları itibariyle olsa gerek, pek fazla dikkati çekme­mişlerdir.

Paşa’nın bu yazıyı kaleme almamıza vesile olan Bir Seren-cam-ı Harb(178 s.) isimli üçüncü ve son kitabı ise hatırat türünden bir eser olduğu için bir alaka görmüş ve önce ihtisaren ve kısmen, daha sonra da aynen ama herhangi bir üslûptan ve usulden uzak bir şekilde neşredilmiştir. Kitap, adeta çok aceleci vfe reddi gerektire­cek derecede az emekli bir alakaya mazhar olmuştur. Kitaba ve sa­hibine gösterilmiş olan bu nev’iden bir alakayı, en azından bir oku­yucu sıfatıyla, kabul etmek mümkün değildir.

Kitab ilk defa bazı kısımların ihtisanyla Necdet Öklem tarafın­dan /. Cihan Savaşı ye Sarıkamış (İzmir, 1985,71 s.) isimli kitabın zeyli olarak (128 s.+ l harita) basılmış ve ikinci ve alt başlık halin­de kapağa ismi (İhsan Paşa’nın Anıları-Sibirya’da Esaretten Ka­çış) konmuştur. Bu arada eserin dili de büyük ölçüde değiştirilmiş­tir. Sayın yazar İhsan Paşa’nın kimliği hakkında, resmini koyduk­tan sonra sadece şu bilgileri veriyor: “Sarıkamış savaşında esir dü­şen ve kaçarak on ay sonra İstanbul’a gelen İhsan Paşa’yi Enver Paşa emekliye çıkarmıştı, i925-1926 yıllarında İzmir valiliği ya­pan İhsan Paşa daha sonra Giresun milletvekili oldu” (iç kapağm arka yüzü).

Eserin dili değiştirilirken ismi de bu değişiklikten nasibini al­mış ve Bir Savaş Serüveni olmuştur.,Bunun yanısıra asıl ismini, ki­tabın herhangi bir yerinde bulmak mümkün değildir. Sayın yazar yeniden neşre değer bulduğu kitabın ismini hiç vermediği gibi ya­zarının tam ismini (İhsan Latif) ve tabiî soyadını da (Sökmen) ara­mak ve yazmak zahmetini ihtiyar etmemiştir. Kısaca kitaba göste­rilen alaka eksik, zahmetsiz ve metodsuz olmuştur. Önce 24 Şubat-29 Temmuz 1919 tarihlerinde İleri gazetesinde tefrika edilen ve 1925’de kitap haline getirilen kitap ilk defa 1985’de yani ilk neş­rinden altmış sene sonra bu tarzda bir alakaya mazhar -daha doğru­su adeta hedef- olmasından üç sene sonra I988’de bu defa Kültür Bakanlığı’nın kitapları arasında Burhan Göksel’in sadeleştirmesiyle aynen ve kendi ismiyle (198 s. ve bir harita) yayınlanmıştır. Hak­kında derme-çatma bilgiler verilen (s. 4) Paşa’nın kitabı bu defa, kendi ismine kavuşabil m iştir ama Paşa yine soyadına kavuşama­mıştır. Bu arada Ahmet Kemal’in (İlkul) Çin Yollarında (Marifet Matbaası, İzmir, 1928,326 s.) isimli kitabının Paşa adına kaydedil­mesi (Türkiye Bibliyografyası, İstanbul, 1939, C. II, s. 711) bizi de günlerce peşinden koşturan bir başka talihsizlik örneği olmuştur. Yeri gelmişken ifade edelim ki bu sonuncu kitap da Necdet Ök­lem’in (sadeleştiren) aynı cinsten alakasına uğrayan bir başka kitabtır (70 Yıl Evvelki Çin Türkistanı Ahmet Kemal’in Serüvenleri,İzmir, 1984, 13i. s.).

Kısaca Bir Serencam-ı Harb’i neşre değer bulanlar kitaba ve müellifine2 gereken alakayı asgarî bir derecede bile göstermemişler ve ortalıkta dolaşan ve mesela TBMM albümlerinde bulunabilecek olan bilgilere dahi ulaşma gayretine katlanmamışlardır. Eski eserle­ri yeniden baskıya hazırlamanın en temel kaidelerine bile uyulma­dığı için, çok acı günlerin ve maceraların bir hatırası olan Bir Se-rencam-ı Harb’in talihsiz serencamı, basılışından altmış sene son­ra yeni ilave edilen sayfalarıyla devam etmektedir. Serencamın mutlu bir sona kavuşmasını temenniden başka ne yapılabilir?

Tarih ve Top/um, sayı: 86, Şubat 1991, s. 57-59

1     Ayrıca bkz. Cepheden Meclis’e, Ankara, 2000, s. 143.

2 Necdet Öklem’in “Avukat-öğretim Üyesi tarihçi” sıfatıyla takriz yazdığı bir kitapla da(Mehmel Ali Keskin,hııir Valileri i390-1 VXy, İzmir, 1989,5.92) yine onun ver­diği bilgiler tekrar edilmekte ve Paşanın ölüm tarihi olarak 1928 senesi zikredil­mektedir.

 

 

BULGARİSTAN’DA 120 YILLIK TÜRK GAZETECİLİĞİ BÖYLE MİDİR?

Bulgaristan’daki Türk gazeteciliği hakkındaki yeni kitabı gö­rünce çok sevinmiş ve heyecanla kapağını açıp sayfalarını karıştır­maya başlamıştık. İlk hayal kırıklığını ise kitabın iki isim taşıması yarattı. Dış kapakta Bulgaristan’da Türk Gazeteciliği (1865-1985) ismi varken iç kapakta bu isme 120 Yıllık şeklinde bir ilave yapıl­mış ve okuyucu belki de iki tarih arasındaki devreyi yıl olarak bul­mak zahmetinden kurtarılmak istenmişti. Neredeyse çeyrek asra (1952-1974) yaklaşan bir müddet Basma Yazı ve Resimleri Derle­me Müdürlüğü vazifesini yürüten kıdemli kütüphaneci ve yazarın, bir kitabını isimlendirmedeki bu tavrı yine de şevkimizi kırmadı ve sayfaları çevirmeye devam ettik. Ama kitabın her sayfası, hakkın­daki hüsn-ü zannımızı adeta tekzip etmek İçin yazılmış ve yarışmış gibiydi.

Önsöz herkesin katılabileceği şikayetlerle başlıyor. Bulgaris­tan’daki 500 yıllık hakimiyetimizin yadigarı olan Türk azınlığının son zamanlarda karşılaştıkları çok kötü ve insanlık dışı muameleler ve o topraklarda bulunan her türlü Türk eserlerinin incelenmesi ge­rektiği hususu. ‘IAncak, konular üzerinde çalışan bilim ve sanat adamlarımızın azlığı, dikkati çekecek denli düşündürücüdür” deyip “Türk gazetecilik bilimi. Öteki ülkelerde olduğu gibi, Bulgaris­tan’da çıkan Türkçe basını da izleyip incelemek zorundadır” hük­münü veren yazar bundan sonra indekste bile devam eden, en hafif ifadeyle, şaşırtmalarına başlamaktadır. Bu hükmü takip eden cümlesi bu husustaki ilk örnektir: “Bu konudaki başlıca kaynağımız, Basın- Yayın Genel Müdürlüğü memurlarından rahmetli Adem Ka­ragöz’ün Bulgaristan Türklerinin Kültür Hayatına Dair İnceleme­ler dizisinin ilk yayını olarak 1945 yılında İstanbul’da basılmış olan Bulgaristan Türk Basım, 1879-1945 adlı kitapçığıdır” (66 s.).

Yazar, “Bulgaristan’da yayınlanmış -bir yerden başka yere nakledilenler de içinde olmak üzere- 97 Türkçe gazete ve dergiyi saptayıp kronolojik bir sıraya göre kısaca tanıtır” dîye devam eden yazar (s. VII) bu arada Karagöz’ün bir temennisini (“kitabın birçok eksikleri, şüphesiz zamanla, ilgili-bilgili arkadaşların yardımlarıy­la tamamlanacaktır”) naklen bu işe talip olduğunu, adeta, ifade­den, daha doğrusu ilandan kendisini alamaz. Bu tamamlama işini ise önce “Bulgar Ulusal Kitaplığı’nda” gördüğü Bulgaristan’da çıkmış süreli yayınların matbu katalogunun, dostu, gazeteci, yazar ve halkbilimci Salih Baklacı ‘nın eliyle edindiği “Türkçe gazete ve dergiler” bölümüne müracaatla yaptığı anlaşılmaktadır ve ifadesine göre bu katalog 1969 yılı sonuna kadar gelmektedir (s. VlI-VIII).

Çifte isimden sonra ikinci şaşkınlığımızın sebebi Karagöz’ün kitapçığının “başlıca kaynak” kabul edilmesi oldu. Eğer bu sahada bir “başlıca kaynak” ihtiyacı varsa matbuat tarihimize bir dizi kıy­metli eseriyle büyük katkılarda bulunan İsmail Hakkı Tevfik Ok-day’ın kitabı (Bulgaristan’da Türk Basını, Ankara, İ980, 205+66 s.) niçin tercih edilmemiştir? Sayın yazarın tercihini yorumlamak bizim için mümkün değildir. Okday’ın eseri kitaba ancak 50. say­fada girebilmiştir. Bilal Şimşir’in Bulgaristan’daki Türk gazetele­rinden okunabilir ilk sayfa tıpkı basımları ihtiva eden kitapçığı ise, bu kadar da talihli olamamış ve ismen bile (The Turkish Minority Press in Bulgaria its History and Tragedy, 1865*1985, Ankara, 1986,48 s.) sayın Acaroğlu’nun kitabına yer bulamamıştır. Aynı şe­kilde son zamanlarda basılan iki süreli yayınlar katalogunu da ka-ale almamış, adeta yok saymıştır (1. Hasan Duman, İstanbul Kü­tüphaneleri Arap Harfli Süreli Yayınlar Toplu Katalogu, İstanbul, 1986; 2. Eski Harfli Türkçe Süreli Yayınlar Toplu Katalogu; Ankara, 1987). Sayın yazarın görmesi gereken kitaplara karşı tavrını gö­rünce ihmal ettiği diğer kaynaklan, mesela Filibe’deki Türk gaze­teciliği hakkında birkaç sayfa ihtiva eden bir kitabı (Ali Kemal Bal­kanlı, Şarkî Rumeli ve Buradaki Türkler, Ankara, 1986, s. 145-148) hatırlatmak fazla ve gereksiz bir iş olur. Nihayet Bulgaristan’da çı­kan Türkçe gazete ve mecmuaların üstesini veren Alexandre Popo-vic (Uislam Balkanique, Berlin, 1986, s. 390, 94) 145 isim zikret­mektedir.

Diğer taraftan yazar bir kitabiyat listesi düzenlemek bir yana kitabının, Karagöz’ün eserinin yanısıra, diğer mühim kaynağı olan Bulgaristan’daki süreli yayın katalogunun bir künyesini de vermek zahmetine katlanmamıştır.

Kitabın ilk bölümünde (s. 3-63) başlangıçtan 8 Eylül 1344’e kadar çıkan Î25 süreli yayın tanıtılmaktadır. Bu bölümdeki bazı ya­yınlar için Karagöz’ün kitabı dipnot olarak düşülmüş, ama onda ol­mayan birçok bilgi de aktarılmıştır. Bazıları için Bulgarca kaynak­lara atıfta bulunulmuş, bu arada da ne olduğu belirtilmeyen rumuz­lar (TSDİA- GPNP) dipnotlarda arz-ı endam etmiştir. Sayın yazar ancak 1963’de basılan Eski Harfti Türkçe Süreli Yayınlar Toplu Ka-taloğu’nda yeralabilenlerin kütüphane numaralarını göstermiş, bu sırada da Millî Kütüphane’ye (Ankara) “Ankara Ulusal Kitaplığı” gibi yeni bir isim bağışlamıştır. Diğer taraftan yakından tanıdığı bir gazeteciyi, Dostluk’ım sahibi Tahir Nuri’yi sempati terazisine koy­muş, hakkında “kültürsüz, hatta cahil, sevimsiz bir adamdı” ifade­sini kullanmıştır.

Kitabın ikinci bölümünde (s. 69-85) 9 Eylül 1844-31 Ocak İ985 tarihleri arasında çıkan 36 süreli yayından sadece Vatan ve Ye­ni Işık için kaynak göstermektedir. Ekler kısmında (s. 90-92) Ok-day’ın kitabından, daha önce zikretmediği 12 yayın hakkındaki bil­gileri aktarıyor. Gazete ve dergilerin indeksinden (s. 93-100) sonra gazeteci ve yazarların indeksi (s. 101-113) ve numaralanmamış bir gazete başlıklarından örnekler kısmı ile (7 s.) kitap sona eriyor.

Kitabın metninde görülen isim yanlışları indeksinde de, tabiatiyle, devam etmiş, Ali Kemal Balkanlı (İstanbul, 1900 – Ankara 22. 6. 1992) iki ayrı şahıs gibi gösterilmiş (s. 102), son devrin ünlü ve renkli simalarından Ubeydullah Efendi ise (bk. A. T. Alkan, Sı-radışı Bir Jön Türk, Ubeydullah Efendi’nin Amerika Hatıraları, İs­tanbul, 1989) kendi isminden mahrum bırakılmasına rağmen üç ye­ni isme (s. 108) kavuşturulmuştur: Mehmet Ubeydullah Efganî, Ubeydullah Efganî, Hatiboğlu Şeyh Mehmet.

Tekrar Okday’ın kitabına dönelim: Okday bu mühim ve ala­nında bir müracaat kitabı olan eserinde 1865-1953 yılları arasında Bulgaristan sınırları içinde Türkler tarafından çıkarılan 150 gazete ve mecmua hakkında bilgi verirken, Şimşir 1865-1985 devresi için 133 rakamını vermiş, bir kısmının ilk sayfalarının tıpkı basımlarını neşretmiştir. Bu bilgiler ortada iken sayın yazar Karagöz’ün kitabı­nı esas alarak şöyle demiştir: “Bulgaristan’daki*Türkçe gazete ve dergi sayısını 97’den I73’e çıkardığımızı övünçle söyleyebiliriz. Mithat Paşa ‘nın Tuna valisi olarak Rusçuk ‘ta çıkarmaya başladığı Tuna vilayet gazetesinden (1865) günümüze değin (1985 yılı başla­rına dek) bugün Bulgaristan denilen topraklarda 120 yılda yayın­lanmış olan Türkçe gazete ve dergilerin tamamına yakınını sapta­mış bulunmaktayız” (s. VIII).

Ebu Mukbil Kemal Bey’in doğum yerinin (Romanya-Pazar­cık) bilinmediği hakkında neredeyse yarım asırlık şikayetleri akta­ran yazar (s. 22) Okday’ın eserini gereği gibi kaale alsa bunu da öğ­renir (s. 91) ve hiçbir inandırıcılığı bulunmayan bir tefahur içinde olmazdı. Daha önce bir yazısında Tarla hakkında bilgi verdikten’ sonra “gazetenin 1882 yılında Sofya’da yayımlandığı böylece tara­fımızdan saptanmış olmaktadır” diyen yazarın (“Yeni belgelere gö­re: Sultan Abdülhamit II döneminde dış yayın yasakları”, Ulusal Kültür, nr. 5,Temmuz 1979, s. 144) kataloglara geçmiş (Bulgarisc-he Periodika, 1844-1944, Sofya, 1969, C. 3, s. 45) bilgilerle öğün-mesini, aynı zamanda kendisinden önce ortaya konan eserleri ve bilgileri bu derece hafife almasını anlayamadığımızı itiraf edip so­ruyoruz:

“İnsafın o yerde namı yok mu?”

Hamiş: Acaroğlu, halen hayatta bulunan kişiler hakkında bile çok yanlış şeyler söylüyor. Yakın zamanlara kadar Ankara’da yaşa­yan Ali Kemal Balkanlı belirttiği gibi (s. 6) “1938’de TBMM tara­fından çıkarılan af yasası üzerine, babasıyla birlikte” Türkiye’ye dönmedi. Filibe Başkonsolosluğumda çalışan Balkanlı, babası 150’liklerden Osman Nuri’den iki sene önce memuriyetinin nakli dolayısıyla dönmüştü. Ömrü devlet memuriyetiyle geçti. Affı ge­rektiren bir suçu hiç olmadı. Babası Şumnu’da, Filibe’de bulunu­yordu. Kendisini dedesi büyütmüştü.*

Tarih ve Toplum, sayı: 85, Ocak 1991, s. 60-62

Ali Kemal Balkanlı zaman zaman ziyaretine gittiğim kıymetli bir İnsandı. Yusuf Ziyaeddin Ersal’ın damadıydı.

 

 

 

HANİOĞLU’NUN ABDULLAH CEVDET HAKKINDAKİ KİTABININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Yakın tarihimizin üzerinde en çok durulan ve tartışılan 1876-1918 devresi hakkında son zamanlarda dikkate değer araştırmalar yapılmıştır. Yusuf Hikmet Bayur ve Tarık Zafer Tunaya bu devr’e dair rehber sayılması gereken ilk kitapları neşrettikten sonra bilhas­sa Tunaya’nın takipçileri olduklarını ifade edenler tarafından yeni eserler ortaya konmaya devam edilmiştir.Yakın tarihimizi öğrenme bakımından gerçekten vazgeçilmez vasıfta olan bu çalışmaların en dikkate değer örneklerinden biri de Dr. M. Şükrü Hanioğlu’nun ki­tabıdır {Bir Siyasal Düşünür Olarak Doktor Abdullah Cevdet ve Dönemi, İstanbul, 1981,439 s.)

Kitap, yerli ve yabancı arşivlerden derlenen çok zengin bir malzemeye ve birinci elden diğer kaynaklara dayanmaktadır ve zahmetten kaçılmadığı takdirde ortaya ne denli mükemmel ve kalı­cı eserler konulabileceğinin güzel bir örneğini teşkil etmektedir. Diğer taraftan kıymetli eserler için katlanılması gereken zahmetle­rin insanı ürkütecek kadar büyük olduğunu da göstermektedir. Ki­tap, Türk düşünce tarihine alaka duyan tarihçiler, sosyologlar ve aydınlar için bir başucu kitabı sayılacak kadar olgun ve doyurucu muhtevaya sahiptir ve birçok vesikayı el altına getirmekledir^

Giriş ve sonuç dahil 17 bölümlük metin kısmının II. Bölümü “Öğrencilik döneminde düşünce akımları ve siyasal faaliyet” başlı­ğını taşımaktadır. Kitap hakkında yazacağımız düşünceler kitabın sahifeleriyle birlikte yürüyecektir. Bunlardan birçoğu şahsî kanaatlerimizdir,dolayısıyla bunlara katılıp katılmamak söz konusu değil­dir. Bu arada kitapta dikkatimizi çeken birkaç eksikliğe de bu vesi­le İle işaret etmeye çatışacağız.

  1. Bölüm, mevcut yönetime karşı teşekkül eden tepkilerin en ziyade, Abdullah Cevdet’in mezun olduğu,Tıbbiye’de başladığı şe­kilde ifadesini bulan mutad bir hükümle başlamaktadır (‘S. 6-8). Her şeyden önce dipnotla gösterilen kaynakta {Kahriyat, Matbaa-i İçti­hat, Mısır, 1906) bulunan metin {s. 7) böyle bir hüküm için kulla­nılmaz gibi görünüyor, “…Yıldız’da, Beşiktaş’ta, Taşkışla’da, Bab-t Zabtiye’de, Mekteb-i Harbiye’de. Mülkiye’de, Tıbbiye’de -ah en ziyade Tıbbiye’de- şübban-ı güztde-i hamiyyete vurulan kırbaçla­rın acısını kendi çıplak vücudunda duymuş, Marmara’ya atılan, kasden Japonya denizlerine saçılan vatan kardaşlarının inkıta-ı teneffüs eziyetlerini, ölüm gazaplarım hissetmiştir.” Metinde sözü edilen mekteplerdeki siyasal faaliyetleri yoğunluk bakımından de­recelendirmek için bir ipucu bulmak imkanı yoktur. Yalnız Tıbbi­ye’de okuyan ye tabiatıyla buradaki baskıları hisseden A. Cevdet, tabiî bir psikolojik tavırla baskıların en fazla bu mektepte olduğu­nu ifade etmiştir. Dr. Hanioğlu’nun kitabında temel mefhumlardan biri, belki de birincisi olan biyolojik materyalizmin Tıbbiye’de başlaması1 ile Batılı siyasî mefhumların girişini birbirinden ayır­mak gerekir. Bu giriş sosyal ilimlerin okunduğu Mülkiye ve Hukuk mektepleri kanalıyla gerçekleşmiş olsa gerektir.

Mehmet Kadri Nasıh’ın bu hususta yazdıkları (Serayih, Paris, 1910-1911, s. 336) bu bakımdan bize çok makûl görünüyor: “Otu-zaltı seneden beri küşade bulunarak her sene otuz-kırk kişiye şeha-detname veren meşhur Mülkiye Mektebi ‘nde yirmişer sene tarih ve coğrafya muallimliklerini kemal-i hazakatle ifa etmiş olan müdir Abdurrahman Şeref Bey ve Dağıstanlı Murat Bey hocaların tedri­satının), huzuren ve gıyaben efkar-ı Osmaniye’nin tenviriyle hi-mem-i milliyenin tekbirine çok hizmet ettiği şüphesizdir. Kezalik

 

Kemal Paşazade Said Bey, müteveffa Portakal Mihail, Hasan Feh­mi ve Münif paşalar, Ohannes ve Mühtedi Ali Şahbaz efendiler gi­bi adamların da senelerce Mülkiye ve Hukuk mekteplerinde tedri-sat-ı müfideleri millet-i Osmaniye arasında adi ü hürriyet efkarının intişarına az hizmet etmemiştir.” Aynca Münif Paşa’nın İ884’te basılan ders notları ve ilk jönlerden Ali Münif (Yeğena)nın çok son­raları neşredilen hatıraları da bu gerçeğin diğer delilleridir.?

Diğer taraftan Tıbbiye’den mezun olanlar arasında Beşir Fu­at’ın sayılması da (s. 9) yanlıştır. Orhan Okay’ın bibliyografyada da gösterilen eserinde (Beşir Fuat; İlk Türk Pozitivist ve Naturalisti, İstanbul, 1969, s. 41) O’nun Harbiye’den mezun olduğu ortaya ko­nulmuştur. Bize kalırsa Osmanlı aydınlarında yeni teşekkül eden materyalist görüşleri Batı’dan aktarılan pozitif ilimlerin bir ürünü veya tezahürü olarak görmek daha yerinde olur. Yoksa materyalist olmak için Tıbbiye’de öğrenim görmek gerekmemektedir. Geliş­meyi bir bakıma yeni bilgilerin hazımsızlığı da sayabiliriz. Hiç de­ğilse o gün için şuurlu bir tercih sözkonusu değildi ve karşılaşılan ilk materyalist kitapların büyüsüne kapılma hadisesinden bahset­mek gerekir.

III. Bölümde “Jön Türk hareketi, siyasal örgütlenme” anlatıl­maktadır. Bölümde (s. 31) İttihat veTerakki’nin Avrupa şubelerin­de “zengin düşünsel tartışmaların yapıldığı” yolundaki hüküm fazlasıyla iltifat payı taşımaktadır. Şu ana kadar kabu! edilen tek ciddi tartışma Yusuf Akçura’nın “Üç tarz-t siyaset” yazılarının se­bep olduğudur. Bir zenginlikten ziyade çeşitlilikten bahsedilebilir. Mizancı Murat’ın Avrupa’dan dönüşünde de (s. 32) asıl sebep Ah­met Rıza’nın pozitivist fikirlerinden çok uzlaşmaz şahsiyeti olsa gerektir. Nitekim sonraki sayfada durum bu şekilde* açıklanmakta­dır.3 Ahmet Rıza’nın II. Meşrutiyet’in ilanından sonraki siyasî hayatında da en büyük sermayesi fikirleri değil, Yıldız’ın dönüş tek­liflerine taviz vermez tutumu olmuşfur. Jön Türk hareketlerinin Os-manlı-Yunan Harbi (1897) sonrasında gevşemesinin esas sebebi ise bu harbin Sultan Abdülhamid’e prestij kazandırmış olmasıdır. Bö­lümün son sayfasında (s. 59) Bekir Fahri’nin (İdiz) Jönler Mısır’da isimli kitabına bağlı olarak yapılan açıklamalar makûl görünmüyor. Her şeyden önce kitap Dr. Hanioğlu’nun yazdığı gibi piyes olma­yıp bir romandır. Kitaptaki Arif Cemil ise Abdullah Cevdet’i değil, bu romanda Cemiyet’in matbaasını gasbettiği şeklinde takdim edi­len, mesela Mehmet Kadri Nasıh tarafından da (Zulın ve Adi, Paris, 1326, s. 225-226) aksi savunulan Rodoslu Salih Cemil’i temsil et­mektedir. “Sonuçta Abdullah Cevdet(in) aktif bir üye olarak başla­dığı Jön Türklük yaşatmnı bir düşünce üreticisi ve kültür birikimi uğrastası olarak” bitirdiği hükmü verilmektedir. Aydın olarak tak­dimi mümkündür, ama “bir siyasal düşünür” olarak Abdullah Cev­det’i İsimlendirmek fazla bir hoşgörü olur. Yakın tarihimizin düşün­ce hayatında temel tavır dışarıdan fikir ithali.veya ithal edilmiş fi­kirlere karşı fikir üretimidir. Bir bakıma dışarıdan giren fikirlerle bunlara duyulan tepkilerin tarihçesi fikir hayatımızın da hikayesi olmaktadır.

Abdullah Cevdet’i düşünür olarak vasıflandırmak İçin devrin aydın ve düşünür tiplerini tarif etmek gerekir. Mesela devrin yazar­larından aydın veya düşünür sıfatına layık bulunanlara örnek veri­lebilirdi.

  1. Bölüm “Bir toplumsal ilerleme ve siyasal muhalefet aracı olarak İslam dini” başlığını taşımaktadır. Bu bölümde de, kitabın diğer bölümlerinde olduğu gibi, Abdullah Cevdet’in yazı ve kitap­larından birçok iktibaslarla karşılaşıyoruz. Doğrusu bu kadar çok iktibas insanın okuma zevkini sekteye uğratıyor. Ayrıca itiraf et­mekten kendimizi alamıyoruz, bazı iktibaslarda (mesela s. 135-136) biyolojik materyalizmi göremedik. Ayrıca notlardan birinde (s. 133, 16 nolu dipnot) bir kitabın yazan olarak gösterilen “Giritli bir Türk” imzasının Ahmet Cevad Emre olması gerekir diye tahmin ediyoruz. A. Cevdet’in Meşveret hakkında ileri sürdüğü görüş yeni bir şey var mı bilemiyoruz, ancak Namık Kemal’den ber Türklerin ileri sürdüğü görüşlerde A. Cevdet’in farklılık gös bir yorumu olmasa gerektir.4
  2. 141 ‘deki iktibasta adı geçen “Vatan Tehlikede” (Paris, 2! s., taşbaskı), “Hareket” (İstanbul, 1313, 62 s.) ve “Uleır. din-i İslam Davet-i Şer’iye’ (2. bas. 1314, i6 s.) Jön Türk beyi melerinden bazılarıdır. Bunlar içinde en çok okunanı ve ismeı lit edileni ise Dr, Hanioğlu’nun A. Cevdet’in kaleminden çık söylediği (s. 149, 77 nolu dipnot) “Mahkeme-i KUbra”6ır. A daha sonra basılan İkinci (1326, 16 s.) ve Üçüncü (1326, I Mahkemen Çumra’ların kimler tarafından yazılmış olduğu sua vap beklemektedir. Tespit edip göremediğimiz bir dördüncü künyesi şudur: Mehmet Celal,-Eski Yara Yahut Dördüncü M. tne-i Kübra (Matbaa-i Ahmet Kamil, İstanbul, 1324, 16 s.)

Bölümün dikkate değer iktibaslarından biri (s. 157-15 Cevdet’in, 1904-1905 Rus-Japon harbinden sonra bilhassa arasında yayılan Japon hayranlığından nasibini aldığını göstermektedir. Ne var ki O, işi Japon imparatorunun Mü’ininlerin reis ni halife olmasını temenni edecek kadar ileri götürmektedir.

Gerçekten “Sultan Hamit devrinde, hiçbir olay, halkın d cesine Rus-Japon harbi kadar tesirli olmamıştır. Bir Şark r. olan Japonların karada ve denizde Rusları yenmeleri, metni Osmanlı devletinin 7,aferi kadar bir sevinç uyandırmıştı. Alla niyordu, 93 felaketinin intikamını bir Şark milletine mağlup mek suretiyle Ruslardan almayı irade etmiştir. Elhamdülîlla sevinç Japonlara karşı büyük bir hayranlıkla birleşti. Gerçek ponya’yı bilen yoktu. Fakat onu sfvmek için, ona hayran oimc bu bilgisizlik asla bir engel olmuyordu. Dini bütünlere göre J ların Rus devini yenmeleri ancak İslam şeriatının ve İslam a nın emrettiği yoldan gidilmek sayesinde gerçekleşebilecek bir iştir.

Bu zafer başka nasıl izah olunabilirdi? Mahalle kahvehanelerine, yahut kadınların kendi aralarındaki toplantılara kulak verirseniz şunları işitirdiniz: Japon imparatoru gizli din taşıyormuş, çoktan beri Müslüman ‘inış da söylemiyormuş bugün yarın bunu açığa vu­racakmış, Japonya’da Müslümanlığı kabul edenler günden güne Çoğalmış da bilmem kaç milyonu bulmuş.”5 Japonya, günümüzde de kendisi kalarak ilerlemek isteyen aydınımızın gözünde, modası geçmemiş bir örnek olmaya devam etmektedir.

“Batı kültürel çevreleriyle ilişki ve Batı kökenli düşünce akımları’ndan etkilenme” başlığını taşıyan V. Bölümde (s. 159-193) A. Cevdet’in fikirlerinin kaynaklarına ışık tutulmuştur. Burada,Fransız İhtilali’nin Jön Türkler üzerindeki etkisinden bahsedildikten sonra ihtilalin fikrî kaynaklarından, J.J. Rousseau’ya,onun sosyal muka­vele konusundaki görüşlerine dikkat çekilmiştir.

Gerçekten Dr. Hanioğlu’nun da belirttiği gibi Rousseau’nun Sosyal mukaveleci görüşleri -aydınlarımızın iktidara katılma istek­lerine uygun düşmesinden olsa gerek- alaka görmüş ve ilk olarak İlimler ve Sanatlar Hakkında Nutuk isimli risalesi Kemalpaşazade Said tarafından tercüme edilmiştir (Fezait-i Ahlakiye ve Kemalat-ı İlmiye, kısım. I, II-III, İstanbul, 38, 6+39). Hassaten tesirinde kal­dığı Gustave Le Bon’un görüşleri anlatılırken kullanılan “cumhur ruhu” terkibinden kastedilenin kitle psikolojisi olduğu hatırlatılabi­lirdi. Ayrıca Le Bon’un bu konudaki kitabı da zikredilebilirdi (Kit­leler Psikolojisi, Tercüme eden: Selahattin Demirkan, Bedir Yayı­nevi, İstanbul, 1969,205 s.). Bu bölümde bize makûl görünmeyen bir hüküm A. Cevdet’in Theodor Herzl’e Yahudilerin Filistin’e yer­leşmeleri konusunda yardım etmesi hadisesinin yorumu olmuştur. Gerçekten de diğer bazı ülkelerde ve bilhassa Rusya’da Yahudile­rin gördükleri kötü muameleler ortadadır.6 Anlaşılan Yahudilerin  bu durumları A.Cevdet tarafından da ifade edilmiştir (s. 175). “An­cak bu konudaki yaklaşım açısından Abdullah Cevdet’in soruna .si­yasal olmaktan çok insancıl açıdan yaklaştığını söylemek ” (s. 174) bizzat Theodor Herzl’in yazdıkları muvacehesinde mümkün olma­maktadır. Herzl onunla nasıl tanıştığını ve İstanbul’daki Osmanlı devlet adamlarına verilecek rüşvetin yine A. Cevdet tarafından ya­pılan tevziatını anlattıktan sonra şöyle devam ediyor: “Bütün bun­lara derhal muvafakat ettim. Çünkü imtiyaz mukavelesi imzalan­madıkça hiçbir mükellefiyet altına girmiyordum. Sonra Cevdet’in nazırlar için biçtiği fiyatı İstanbul”dakilerle mukayese edince doğ­rusu ucuz buluyordum. Abdullah Cevdet ise bir meslektaş olarak benim üzerime yüklenen ağırlığı takdir ettiğini, kendisinin para al­masa dahi sırf hakikat aşkı İle çalışacağını, 2000 değil 1500, hatta 1000 altının bile kifayet edeceğini söylüyordıı.’Her ne ise bu adam bütün davranışları ile üzerimde iyi bir tesir bırakıyor. Bu sorusuna verdiğim cevapta yaptığım işler karşılığında hiçbir şey almadığım gibi cebimden de sarfettiğini söylediğimde hayretinde)! dondu kal­dı. Benim namusum hakkında bile şüpheye düştüğüne eminim. Bi­risi hiçbir şey almadığı halde namustu olabilir mi?”1

  1. Cevdet’in bu meselede yaklaşımının “insancıl” değil “paracıl” açıdan değerlendirilmesinin gerektiği yoruma ihtiyaç hisset­tirmeyecek kadar açıktır.8 Kaldı ki hakkındaki fıkralarda da onun bu yönüne işaret edilmiştir. Sözü uzatmak gereksiz; Yusuf Ziya Ortaç’ın A.Cevdet hakkında yazdıkları ve Süleyman Nazif’in fıkrala­rı da gözden kaçırılmamalıdır.9

Bu “insancıl” hükmü hatırımıza Schopenhauer’in “Aşkın Metafiziği” isimli kitabını getirdi. Kitapta, aşık olunan bir sevgilide hiçbir eksiklik ve kusurun bulunmadığı şeklindeki psikolojik şart­lanma “aşkın kristalizasyonn” olarak isimlendiriliyordu. Herhangi bir mefhum veya şahıs üzerinde çalışanlarda da “konunun kristali-zasyonu” veya idealizasyonu olabilir mi diye düşündüm. Böyle bir tavır beşerî ve masumanedir kanaatindeyiz. Mesela bir jurnaller ki­tabında bulunan vesikadaki istekler de bu bakımdan A. Cevdet’e puan kaybettirebilir. Fakat bu durumda A. Cevdet daha gerçekçi bir platforma oturtulabilirdi. Böylece o, bir fikir kahramanlığı hüviye­tinden uzaklaşırken, daha çok beşerî şahsiyetine yaklaşabilirdi. A. Cevdet’in, arasının iyi olduğunu ifade ettiği,10 Dahiliye Nazırı Mehmet Memduh Paşa’ya yazdığı mektup şudur:11

Dahiliye Nazır-ı celili devletin Memduh Paşa hazretlerine

Devletlû efendim hazretleri,

en-Nimetü lillah velinimet-i bî-imtinan eb-i müşfik-i Osmani-yan Şehriyar-i kadirdan Efendimiz Hazretleri’ne olan ubudiyet ve sadakat-ı acizanemin halisiyet ve vicdaniyeti vasıl-ı mertebe-i sii-bîit olmuştur itikadındayım. Binaberin bu vadi-i beyan ve hakikat­te tatvil-i makalt bî-liizûm görürüm. Hem itikad-i salifü ‘l-arz-t ben-deganemin isabetine burhan ve nişane-i zerrin olmak hem de ben­deniz gibi esdikay-i bendegan-ı hilafetpenahi idadi na dahil bulun­makla miiftehir olanlara bir nümune-i teşvik gösterilmek üzere mertebe-i biilend-İ stdk ti ubııdiyet-i halisimle mütenasib bir rütbe­de nişan-ı zî-şeref ü şanın inha ve tevcihini eltaf-ı esdika-nüvaz-ı devletlerinden istida eyliyorıım. Ol babda re’y ü ferman hazret-i men lehü’l-emrindir.

28 Mayıs 1901 Viyana Tabib-i Sefaret-i Seniye

 

Dahiliye nazın, A. Cevdet’in nişan isteğini Yıldız’a arzetmiş-se de neticesinin ne olduğunu öğrenemedik. Dr. Hanioğlu’nun kita­bında eksik bulduğumuz bu hususlara işaretimiz, A. Cevdet’i bu is­teklerinden ötürü ayıplamak için değildir. Bunlar beşerî heves ve arzulardır. Ancak ele aldığımız İnsanları fikir kahramanı gibi gös­terme alışkanlığımıza dikkati çekmek istiyorum. Melek veya şey­tan sınıflandırmasını terkedip onları hata ve savapiarıyla ortaya koymak, yiğitleri öldürsek bile haklarını teslim etmek gerekir.

Bu araştırmada A. Cevdet sempatik bir yaklaşımın ürünü ola­rak bir parça kahraman hüviyetine büründürülmüş gibi bir intiba hasıl oluyor.

“Doğuiu-Batıcılık” başlığını taşıyan VI. Bölümde (s. 183-193) kanaatimizce kitabın en dikkate değer iktibaslarından biri yer al­maktadır. İktibasın metni (s. 192) şöyledir: “Bizde eksik olan hayır­hah, şer’ ve kanuna münkad bir Mikado, bir reis-i hükümettir. Bu eksiklik pek çok efrad tarafından şiddetle hissolunduğıı gün alem-i İslamiyet ve Osmaniyet’in haysiyeti tevs üferadan kurtulacaktır…” İktibas, meselelerin hallinde günümüzde de hakim olan iyiniyetli ve kanunlara saygılı kişilere ümit bağlama tavrını ifade etmektedir. Bu,öyle uzun boylu düşünmeyi gerektirmeyen, meselelerin hallin­de kişilerden ve günümüzde olduğu gibi birtakım mefhumlardan büyülü veya sihirli tesirler bekleyen, bir bakıma reçeteci tavır diye isimlendirebileceğimiz bir harekettir. Burada halk katında muskaya bağlanan ümidler, aydınlar katında temelde yine aynı tavırla kişile­re veya hürriyet, adalet, müsavat vesaire gibi mefhumlara bağlan­maktadır.12 Bunun II. Meşrutiyet’in ilanından beri siyasî hayatımız­daki uzantısı İse “biz gelirsek daha iyi yaparız” şeklindeki ifadesi­dir. Düşünce uğrundaki diğer gayretler bu tavrın bir yan ürünü ve­ya süsünden başka bir şey değildir.

VII. Bölüm “Adem-i merkeziyet ve teşebbüs-ii şahsî” düşün­cesinin İncelenmesine ayrılmıştır.

Kanaatimizce bu bölümde anlatılan birçok iktisadî görüşlerin ilk defa ileri sürülmediğine işaret edilmemesi en azından eksik değerlen­dirmelere yol açmaktadır. Sabahaddin ve A. Cevdet tarafından Teşebbüs-U Şahsî konusunda dile getirilen birçok şikayetler en azından Mecmua-i Fünûn ‘da neşredilen yazılardan beri bilinen şeylerdi P Kı­saca Jön Türk l er’den Öncesine uzanan bir hikayesi vardır bu görüşle­rin. Merkeziyet-Adem-i Merkeziyet konusundaki görüşlerle (s. 204-205) Bulgar komitacılarının yani Santralist ve Virhovistlerin görüşle­ri arasında bir benzetme veya kıyaslamada bulunmak pek gerçekçi olmasa gerek. Fikir ayrılığının, Vilayat-ı Selase’ye (Selanik, Manas­tır, Kosova) sahip olma mücadelesinde Bulgar komitacılarının ilk an­da Bulgaristan adına hareket etme veya etmeme hususundaki strate­ji farklılıklarından başka bir manası yoktur. Önünde sonunda Make­donya ve çevresinin bir Bulgar hakimiyetine girmesi söz konusudur.14 Dr. Hanioğlu’nun mukayesesi bu bakımdan manalı görünmüyor.

“Osmanlı hanedanına karşı Osmanlıcılık” başlığını taşıyan VIII. Bölümde (s. 209-225) de Osmanlıcılık mefhumuna açıklık ge­tirilmektedir. Bu konuda yapılan iktibasların da gösterdiği gibi Os­manlıcılık müstakil bir siyasî fikir cereyanı değildir; kısaca Osman­lı imparatorluğunu bir bütün halinde muhafaza etme düşüncesidir.

Kitabın “Jön Türklerde yabancı ittifak tercihleri” başlığını ta­şıyan IX. Bölümünde Jön Türklerin bilhassa İngiliz ve bunun zıttı bir görüş olarak daha zayıf derecede Alman taraftarlıkları işlen­mektedir. İngiliz taraftarlığı. Dr. Hanioğlu’nun da kafi derecede be­lirttiği üzre Jön Türkler’in en büyük rüyalarından biridir. Onlara göre İngiltere 1854-1855’de ve 1878’de Osmanlı devletini en bü­yük düşmanı Rusya’dan kurtarmıştı, fakat bu dostluğun kıymeti bilinmemişti.15 Abdülhamid ortadan kalkarsa İngiltere yine aynı dost­luğu gösterebilirdi. Dr. Hanioğlu A. Cevdet’in “İngiltere’ye’ karsı normalin üzerinde bir ilgi duyduğunu ” yazmaktadır (s. 233). “Nor­malin üzerinde” tespiti biraz müphem bir ifade gibi görünüyor. Mesela bu ilginin, Zekeriya Serte!’in anlattıkları derecesinde olup olmadığı merak edilmeye değer bir keyfiyettir.16

  1. Bölümde “Jön Türk hareketi anarşizm” adı altında verilen sayfalarda (s. 245-256) farklı hükümler var gibi görünüyor. Jön Türk hareketinde “şiddete dayalı rovelver kullanma kararına var­dıkları” belirtiliyor (s. 253). Aynı bölümün son sayfasındaki (s. 256) ilk paragraf ise şudur: “Kuşkusuz Osmanlı imparatorluğuna aynı tedavi yönteminin uygulanması ise başta padişah olmak üzere bazı yöneticilere suikast yapılmasıydı ki, Abdullah Cevdet ve Ed-hem Rıthi’nin kurdukları Osmanlı İttihad ve İnkılab Cemiyeti’nin amacı Abdülhamid’e suikast yapmaktı. Nitekim az bir oranda da olsa selamlıkta bomba patlatılması olayına bu Cemiyet de karıştı.” Bu şekilde bölümün ilk sayfasındaki hükmün yanlışlığı kitabın ya­zarı tarafından düzeltilmiş olmaktadır.

“İkinci Jön Türk hareketi ve Abdullah Cevdet” başlığını taşı­yan XI. Bölümde (s. 276) “İslam’ın toplumsal içeriğinden yarar­lanma olgusunun Meşrutiyet’ten sonra da yeni iktidar tarafından uygulandığının” görüldüğü ifade edilmektedir. Meşrutiyet’in ila­nından sonra bu hususta yapılanlarda biraz farklılık vardır. Bu de­virde bilhassa İttihat ve Terakki hükümetleri yeni siyasî gereklerin zorlamasıyla bir bakıma “tribüne oynamak” mecburiyetini hisset­mişlerdir. Bu hususta H. Cahit şöyle demektedir: “İttihad ve Terak­ki ne vakit aleyhindeki hücumların şiddetlendiğim görür ve memle­kette nüfuzunun sarsmasından korkarsa ya çocukların başlarına şapka giydir ilmemesi, ya muhadderat-ı İslamiye ‘nin açık saçık gez­memeleri için bir emir çıkarır ve bu emrin gazetelere in ‘ikas ede­cek havadis ile halkın gözüne girmek ümidine düşerdi. Bu zihniyet İttihat ve Terakki’den çok sonraya kadar bizde devam etti.”17

İttihat ve Terakki ‘nin bu tavrı muhaliflerce “avam-firiblik” (halkın hoşuna gidecek şekilde hareket etme) olarak isimlendiril­miştir.

Yine bu bölümde (s. 279) “Jön Türklerin önemli Özelliklerin­den birisi de tahlillerinde iktisadî unsurlara çok az yer vermeleri-dir” yorumunun bir istisnası olabilir. Bu Jön Türk “Siyaset ve fkti-sad Hakkında Birkaç Hitabe ve Makale” (İstanbul, 1340-1924, 22 s.) kitabının yazarı Yusuf Akçura’dır (1876-1935). Bu konuda ısrar­lı değiliz ama bu ihtimale dikkati çekmek istiyoruz. Dr. Hanioğlu bu bölümde Şerif Mardin’in18 “Jön Türklerin en derin arzusu Os­manlı imparatorluğunun parçalanmasını durdurmaktı” şeklinde ifade ettiği hükmüne atıfta bulunmuştur (s. 285). Gerçekten de ya­kın tarihimizde hala bazıları tarafından takdim edildiği gibi bir hür­riyet veya anayasa mücadelesi esas mesele olmamıştır.19 Asıl mü­cadele Osmanlı imparatorluğunu parçalanmaktan kurtarma müca­delesidir. Diğer mücadeleler bunun bir fer’î tezahürüdür. Aslî mü­cadele imparatorluğun muhafazası için yapılmıştır.

“İkinci Meşrutiyet sonrası siyasal faaliyetler” başlığını taşıyan XII. Bölüm (s. 287-301) A. Cevdet’in bu devredeki siyasî hayatını anlatmaktadır.

Bu bölümde yanlış olduğunu zannettiğimiz bir husus A. Cev­det’in 21 Kasım 1911’de kurulan Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na katıl­dığının (s. 291) Tarık Zafer Tunaya’nın “Türkiye’de Siyasî Parti­ler” kitabına dayanılarak ileri sürülmesidir.20 Bu fırkanın taraftan gazetelerde bu görüşü destekleyen herhangi bir bilgiye rastlayama-dik. Diğer taraftan bu fırka biraz da Tunaya Hocamızın değerlen­dirmelerinin şekillendirdiği bir peşin hükümle II. Meşrutiyet’in adeta bir günah tekesi muamelesini görmekten kurtulamamıştır.21 Bölümde (s. 29!) Dozy’nin (Tarih-i İslamiyet) açtığı tartışmalara işaret edilmektedir. Gerçekten bu tartışmaların genişliği dikkati çekmektedir. Neşrinden altmış sene sonra bile bazı yaşlı sahafların bu kitaptan istihfafla bahsettiklerine ve “dürzî’nin kitabı” diye ad­landırdıklarına şahit olduk. Meşrutiyet sonrasında İstanbul’da ba­sılmasına izin verilmemiştir.22

Hak gazetesi hakkında yazılanlar (s. 292) doğru olmasa gerek­tir. ” …Genellikle muhalif ve devrin önemli düşünürlerinin kadrosu­nu oluşturduğu” yazılan Hak gazetesi aksine Dahiliye Nezareti’nin veya her halükarda İttihad ve Terakki hükümetinin malî desteğiyle, bu sıralarda İT’nin yanında yer alan Süleyman Nazif tarafından çı­karılıyordu ve esas itibariyle aydınları ve eli kalem tqtan gençleri, bir manada İT’nin yanına çekmeyi veya yanında göstermeyi hedef almıştı.23 A. Cevdet bu sıralarda, eldeki bilgilere göre yapabildiği­miz bu tahminle Süleyman Nazif’le -zaman zaman bozulan- dost­luğu sebebiyle, gazetede yazmış olsa gerektir. Esasen bu durum İT’nin karşısında bulunanlar tarafından tenkit edilmiş ve İT. mu­arızı olarak tanınan A. Cevdet’in gazetede yazması şaşkınlık yaratarak hayal kırıklığına yol açmıştı.24

Bölüm, bizim katılamadığımız bir hükümle bitmektedir (s. 301): “Ancak bu dönemin sonunda Abdullah Cevdet’i gene bir dü­şünce üreticisi ve kültür birikimi uğraşıcısı olarak görmekteyiz.”

XIII. Bölüm (s. 315-321) “Meşrutiyet sonrası etnik ayrılıkçı­lık” bahsine ayrılmıştır.

“Meşrutiyet sonrası toplumsal gelişme karşısında İslam dini hakkındaki düşünceler” başlıklı XIV. Bölümde (s. 325-341) Dr. Hanioğlu’nun tenkiti güç yorumları dikkati çekmektedir. Mesela İslam dininin toplumsal içeriğinden yararlanma konusunda Jön Türkler arasında en ileri gidenin A. Cevdet olduğu yorumu tekrar­lanmaktadır. En ileride olmanın ölçüsünü bulmak bizim için müm­kün olmamıştır (s. 325). Sonra Tarih-i İslamiyet kitabının tercüme­sine gösterilen tepkileri (s. 326) anlamak pek zor değildir. Bu bir dinin eli kalem tutan mensuplarının tabiî bir tepkisi sayılmak gere­kir. Diğer taraftan dinin aleyhinde bulunmak şöhreti, onun “top­lumsal içeriğinden yararlanma” isteğiyle ters düşen veya bu isteği hükümsüz kılan bir tavır olsa gerek. Bu bölümde (s. 327, 8 nolu dipnot) ve sonraki bölümde (s. 363, 13 nolu dipnot) Server Bediî takma adı İlhami Safa’ya (1894-1954) atfedilmiş. Bildiğimiz kada­rıyla O’nun küçüğü Peyami Safa’ya aittir. Eğer bu bir tahminse yanlıştır. Bir kaynağa dayanıyorsa gösterilmesi gerekir. Biz şahsen dipnotlu bir yanlışı, dipnotsuz bin doğruya tercih ediyoruz.

“Garblılaşma ütopyası” başlığını taşıyan XV. Bölüm (s. 257-354) iki sayfalık bir iktibasla başlamaktadır. Bunun son kısmı mü­him: “Bir ikinci medeniyet yoktur. Medeniyet Avrupa medeniyetidir. Bunu güluyle dikeniyle isticnas etmeye mecburuz.” Dr. Hanioğlu, pek çok Osmanlı aydınından farklı olarak Abdullah Cevdet’in Ba­tılılaşma olgusunu “basit bir taklit düzeyinde kalmamak şartıyla yalnızca Avrupa tekniğinin uygulanması kadar basit” görmeyip “kültürel olarak da bu olgunun gerçekleştirilmesi gereğini ileri “sürdüğünü belirtmektedir (s. 360, 361). Bize göre yaptığı tercü­meyle bizzat A. Cevdet bu hükmü çürütmüş olmaktadır. Bahsettiği­miz kitap, Fransızca’dan tercüme edilen Mükemmel ve Resimli Adab-ı Muaşerettir (Yeni Matbaa, İstanbul, 1927, 50+7 s.). Avru­pa’nın adab-ı muaşeretine ihtiyacı olan Türk cemiyeti olmayıp, ter­cihini kayıtsız şartsız Batı medeniyetinden yana yapmış bir çöküş devri aydınıdır. Yani A. Cevdet’tir. Eğer bu bir taklit değilse, takli-tin tarifini yapmak gerekir. Burada taklit ve tabiî bundan önce de bir tercih meselesi söz konusudur. Kayıtsız şartsız ve bütüncü bir tercih veya teslimiyetten de bahsedilebilir. A. Cevdet’in de dediği gibi gülüyle ve dikeniyle bir başka cemiyetin maddî ve manevî un­surlarına talip olmaktır. Bu durumda bir Osmanlı aydınının Batı’yı, rüyalarına giren bir başka dünyayı gerçekten tanımış veya tanıma­mış olması da pek mühim değil. Shakespeare tercümeleri de bu ter­cihin birer delili olarak görülebilir. Bir büyük imparatorluk sömür­geci devletler tarafından kanla ve ateşle tasfiye edilirden Shakespe­are tercümeleriyle uğraşmak, ancak böyle bir yorumun ışığında makûl görülebilir ve gülünç olmaktan kurtulabilir. Kaldı ki A.Cev­det’ten önce de Shakespeare’in eserleri tercüme ediliyordu. Bu sa­hada A. Cevdet’in bir üstünlüğü veya hususiyeti yoktur.25

Gustave Le Bon’un eserlerini tercüme faaliyeti bahsinde M. Fuat Köprülü’nün bu sahadaki payı belirtilmeyince A. Cevdet te­kelci bir mevki kazanmış görünüyor. Halbuki A. Cevdet’in İlk ter­cümesinden sonra (Ruhü’l-akvam, Matbaa-i İçtihad, Mısır, 1907, 308 s., II. baskı, İstanbul, 1913) Köprülü’nün iki tercümesi araya giriyor. (I. Ruh-u Siyaset ve Müdafaa-i İçtimaiyye, İstanbul, 1326, 74 s., 2. Ruhu’l-cemaat, İstanbul, 1327, 285 s,- Sadreddin Celal Antel’le birlikte). Bu hususa işaret edildiğinde yapılan yorum biraz yumuşayabilirdi.

Bölümün sonunda (s. 374) Garplılaşmanın ilk defa A. Cevdet ve arkadaşları tarafından sistematize edildiği yorumunun da, tıpkı A. Cevdet’in düşünürlüğü hükmü gibi fazlaca iltifat veya sevgi pa­yı taşımaktadır kanaatindeyiz. Şahıslan suçlamak, kaçınmak istedi­ğimiz bir tavırdır ve kolaya kaçmaktır. Yıkılış devrinin kabusu için­de düşünmeye çalışan aydınlarımız, her şeyden önce soğukkanlı düşünemeyecek kadar ürkütücü ve sürekli, adeta cehennem? hadi­seler arasında yaşamak zorunda kalmışlar ve uzun boylu düşünme zamanı bulamamışlar ve hep aceleci olmuşlardır. Bunun için de karşılaştıkları Batı medeniyeti karşısında, pahalı ve bol çeşitli oyuncak mağazasında şaşırıp kalmış bir kapıcı çocuğu manzarası sergilemişler ve tıpkı onun gibi her gördüklerinden istemişlerdir, hem de bir seçim yapmadan. Bize göre böyle bir izah, sadeliği için­de hayat kadar gerçekçidir. Bu bölümde bir nazariye’den bahsedi­lebilirdi: Bu da Toynbe’nin medeniyet karşılaşmalarında, bunların birbirlerine karşı takınacakları tutumları ve muhtemel gelişmeleri açıklayan Zelotçu ve Herodçu tavır ayrımıdır.26

Zelotçu tavırda zayıf cemiyet kendi değerlerine daha sıkı sarıl­makta ve içine kapanmaktadır. Karşılaştığı medeniyetin herhangi bir yönünü taklit etme ihtiyacı duymamakta ve kendi imkanlarıyla savunmasını sürdürmeye çalışmaktadır. Herodçu tavırda ise karşı­laşılan medeniyetin imkanlarına kavuşmak ve bu şekilde kuvvetli bir duruma geçerek varlığını korumak yolu tercih edilmektedir. Ja­ponya, bu tercihi başarılı bir şekilde gerçekleştirebilen bir örnek olarak kabul edilmektedir.

  1. Cevdet bu nazariye ışığında Herodçu tavrın en aşırı temsil­cisi olarak görünmektedir. Tercihi her yönüyle ve kayıtsız şartsız Batı medeniyetidir. Batı’nın adab-ı muaşeretine dahi talip olması bu bakımdan kendi içinde tutarlı bir harekettir. Ancak yanlış yorumla­ra yol açmamak için bu konudaki izahları biraz daha sürdürmek ge­rekir. Batıcıların dışındaki aydınlarda, ister Türkçü ister İslamcı ol­sunlar, daha düşük derecelerde de olsa aynı Herodçu tavır içinde sa­yılabilirler. Toynbee’nin bu ayrımından bahseden Peyami Safa’nın Zelotçu ve Herodçu tavır dışında üçüncü bir tavırdan, Seçmeci ta­vırdan bahsetmesi yeri gelmişken hatırlanmalıdır.27 Böylece Türk­çü, İslamcı, Batıcı birçok Türk aydınını Seçmeci tavrın taraftarı şeklinde görmek daha makûl olur. Esasen bu aynı zamanda Lale Devri’nden beri tezahürlerine şahit olduğumuz bir devlet tavrıdır. Bilhassa başlangıçta askerî sahada ihtiyaç duyulan unsurlar Batı’dan iktibas edilmeye çalışılmış ve-bu şekilde kanun ithaline kadar varan bir vetire içine girilmiştir. A. Cevdet’in tavrı bunun da bir adım ilerisinde olmuş ve iş adab-ı muaşeret ithaline kadar varmıştır.

XVI. Bölümde A. Cevdet’in “Cumhuriyet dönemi siyasal ve kültürel yaşamı” (s. 385-395) anlatılmıştır. Bölüm sonunda birkaç yüz nüsha (Dr. Hanioğlu sayı diyor) sattığı belirtilen (s. 394) İçti-had’ın “zayıf düşünce temellerine dayanmasına karşılık halk düze­yinde oldukça etkili” olmasını (s. 395) anlamak mümkün değildir. Kaldı ki varlığı kabul edilse bile, herhalde menfî bir etkiden söz açılabilirdi. Birkaç yüz nüsha satabilen bir mecmuanın halkla, hele halk düzeyinde oldukça etkili olmakla ne alakası bulunabilir?

Bibliyografyada A. Cevdet’in bir tercümesi (Adolph Ribone, Üç Muzır-Tütün, Müskirat, Cehalet, Matbaa-i Osmaniye, İstanbul, 13 İ1,40 s.) ve bir telifi (Amalık)2* eksiktir. Ayrıca İbnülemin Mah­mut Kemal İnal’a göre Mustafa Fevzi bin Numan’ın İzhar-t Hak (İstanbul, 1331,27 s.) isimli eseri de A.Cevdet’e reddiyedir.29 Bu kaydın da tahkiki gerekmektedir.

Her satırını büyük bir hazla ve çok şey öğrenerek okuduğumuz bir kitabın, Dr. Hanioğlu’nun bundan sonra yazacağı diğer güzel kitaplarının bir habercisi olduğu kanaatindeydik. Yeni kitabı ise bu kanaatimizi inanç haline sokmuştur. (Bir Siyasal Örgüt Olarak Os­manlı Cemiyeti ve Jön Türklük (1889-1902), İletişim Yayınları, İs­tanbul, (1986?) C. 1,664 s.). Sadece bu ilk kitabıyla dahi yakın ta­rihimiz üzerinde söz ve ehliyet sahibi olduğunu göstermiş bulunan Dr. M. Şükrü Hanioğlu’nun kitap ve makalelerine, bu vesile ile bir kere daha dikkati çekmek ve Dr. Hanioğlu’na yapacağı yeni çalış­malarında başarılar dilemek bizim için büyük bir zevk olacaktır.*

Tarih ve Toplum, sayı: 40, Nisan 1987, s. 58-63

 

Hamİş: Bu yazıya Hanioğlu’nun verdiği cevaptan Server Bediî’nin önce ağabey İl­hamı Safa’nın müstearı olduğunu öğrendim.

1.Bu yoldaki kanaat için: Yusuf Kemal Tengirçenk, Vatan Hizmetinde. İstanbul, 1967, s. 43-44.

Ravza-i Hukuk. İstanbul, 1300,224 s.; Ati Münif Bey’in Hatıraları (yazan: Taha To-ros), İstanbul. 1996, 117 s.

Ahmet Rıza’nın şikayet edilen halleri için: İsmail Hakkı, Cidal yahut Makes-i Ha­kikat. Kahire, 1908,32 s.

4    Falih Rıfkı (Atay), Eski Saat, İstanbul, 1933, s. 73

5   (Mehmet) Emin Erişirgil, “Başka diyarlara giden bir hayat görüşü”, Ulus, nr. 10925 (23 Kasım 1951), s. 2.

6    Geniş bilgi için: Leon Allemand, ies Saujfrarıces des Juifs en Russie et Le Devoir des Etals Civilİses, Paris, 1917,228 s.Herzl’in hatıraları için: Yaşar Kutiuay, Siyonizm ve 77îrJt/vt’. İstanbul. 1967, s. 294.

Hemen belirtelim parayı sevmeyi beşeri bir duygu olarak görüyoruz. Dr. Hanioğ­lu’nun yorumuna katılmadığımızı belirtmek için kaynak zikrediyoruz.

  1. Cevdet’in para meselelerindeki tutumu hakkında söylenenler ve fıkralar için:

 

İbrahim Alaettin (Gövsa), Süleyman Nazif. İstanbul, 1933. s. 247-250:

Yusuf Ziya Ortaç, Meşhurların Nükteleri, İstanbul, 1955, s. 47-49;

Ortaç, Bir Varmış Bir yokmuş. Portreler, İstanbul, 1963, s. 80-81;

4.Falih Rıfkı (Atay), Eski Sual. İstanbul, 1933, s. 73.

10   Kutluay, s.273.

11   Faiz Demiroğlu ,Abdiihamit’e Verilen Jurnaller, istanbul, 1955, s. 104-105’den ay­nen nakil.

12   Jön Türklerin bu tavırları için: Yahya Kemal, Çocukluğum. Gençliğim, Siyasî ve Edebî Halırtjlarıın, İstanbul, 1973, s. 191.

ususta çıkan son yazılardan biri: M. Orhan Okay, “İktisatta millî düşünceye dogru-itk görüşlerin 100. yılı”, Türk Kültürü, Ankara, 1980. sayı: 207-208, s. 72-98.

Bulgar komitaları hakkında çok kaynak bulunmaktadır. Ancak komitacılardan biri­nin dikkate değer hatıralarını zikretmek İstiyoruz: Anlatan: M. Sadık Poğda (yazan: M. R. Yalkın). Bulgar Sadık, İstanbul, 1944.312 s.; Kitap Mithat Sertoğtu’nun ifa­desiyle de defalarca neşredilmiştir.

Mehmed Kadri Nasıh, Zabtı ve Adi, Paris, 1326. s. 48. 57. 273.

Bkz. Hatırladıklarım, İstanbul, 1977, s. 86-87.Hüseyin Cahit Yalçın. “Meşrutiyet h&t\va\ari”. Fikir Hareketleri, nr, M6 (İI Kanun-u SSnî 1936), s. 181.

Jön Tiikleriıı Siyasî Fikirleri I8V5-]9(M, Ankara. 1964, s. 224.

Bazı araştırıcıların kitaplarına koydukları İsimler İlk bakışta çarpıcı ve romantik ol­sa biie pek gerçekçi görünmüyor. Mesela Tevfik Çavdar’in kitabına koyduğu isim {Özgürlük Kavgasında Yasayan Geçmiş IHf>0-t9l8, Ankara. 1982) gibi.

Dr. Hanioğlu*nutı Tunaya’nın kitabından atıfta bulunduğu sayfada {Türkiye’de Si­yasi Partiler. İstanbul, 1952. s. 259) böyle bir değerlendirmeye medar olacak bir ka­yıt yoktur.

Yaptığımız çalışmada bu fırka hakkındaki birçok hükümlerin yanlış olduğu göste­rilmiştir: Hürriyet ve İtilaf Fırkası. İstanbul, 1990,300 s.

  1. Cevdet’in Dozy’den çevirdiği Tarih-i İslamiyet “m İstanbul’da yeniden bastırıl­masına. Maarif Nezareti’nin menfî mütalaasına dayanılarak. Dahiliye Nezarc-tİ’nden izin verilmemişti {12 Mart 1325). BBA-BEO-Dalıiltye Gelen Evrak-Dcfter nr. 75-3-24,sıra nr: 125.

Bu hususta Cavid Bey’in Süleyman Nazif’e yazdığı mektup için: Tanzimat, nr. 328 (8 Ağustos 1328), s. 4; Y. K. Karaosmanoğlu’na göre gazete doğrudan doğruya Da­hiliye Nezareti’nin verdiği ödenekle çıkarılıyordu. {Hüküm Gecesi. Ankara. 1966,s. 161); Gazetede çalışanlardan birinin yazdıkları için: A. Kemal İlkul. Türkistan ve Çin Yollarımla Unutulmayan Hatıralar. İstanbul, 1955, s. 13-14: I Mart 1328 (14 Mart 1912) gününden itibaren çıkmaya başlayan gazetenin yazı kadrosu için: Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, İstanbul, 1981, C. 5. s. 19-20.

24   M.H. Liltfî, “Hak gazetesi muavinîn-i tahririyesinden Dr. Abdullah Cevdet Bey’e”, Hedef. nr. 307-33 (12 Mart 1328) s. 3.

25   Shakespeare’in daha önce yapılan tercümeleri:

  1. Venedik Taciri (çeviren: H.Y.), İstanbul, 1301, 176 s.

Sehv Komedyası (çeviren: Mihran M. Boyacıyan), İstanbul, 1302,28 s.

Sehv-i ınudhik (çeviren: Hasan Sırrı), İstanbul, 1304, Il9s.

26   Arnold Toynbenin görüşleri için:

‘Tarih konferansları” (çeviren: Akdes Nimel Kural). Tarih Araştın/utları Dertli­si. Ankara, 1964, C. I, s. 235-248;

Medeniyet Yargılanıyor (çeviren: Ufuk Uyan), İstanbul. 1980;

Tarih Bilinci, İstanbul, 1978, C. 2, s. 422 vd.

27.Dogtı-Batı Sentezi, istanbul, 1963, s. 16-18.

28Remzi Kİtabevi Katalogu, 1938, s. 133.

29.ibnülemin Mahmut Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri, s. 421.

 

 

“BİR SİYASAL DÜŞÜNÜR OLARAK ABDULLAH

CEVDET” KİTABIYLA İLGİLİ TARTIŞMAYA

İLİŞKİN SON CEVAP

Öğrenmeye ve üzerinde mütevazi araştırmalar yapmaya çalış­tığımız yakın tarihimizi ve bilhassa meraka ve dikkate değer buldu­ğumuz 1908-1918 devrinj de ilgilendiren bir kitap hakkında, diğer çalışmalarımızdan ötürü biraz gecikmiş bir tanıtma yazımız, dergi­nin 40. sayısında neşredilmişti. Bu arada biz bu vesile ile bazı dü­şüncelerimizi ve kanaatlerimizi de, katılıp katılmamak söz konusu değil diyerek ifade etmeye çalışmıştık. Tabiî ki bu arada biz de ba­zı yanlışlıklar yapmış, anlaşılan bazı hususları da gereği gibi açık-seçik anlatamamışız; işin doğrusu bu… Sakallı Celal “ciddiyet” di­yor, biz buna, bir de samimiyeti ekliyoruz; açık sözlülükle, zevkle ve kendimizi zorlamadan…

Bizim yazımızla beraber sayına yazarın sıcağı sıcağına yazdığı çok sıcak yazısı da basıldı;bu durum belki meseleyi bitirecek ve yeni yazımızı gerektirmeyecekti. Sayın yazar bu yazısın­da bizim yanlışlarımız yanında, doğrularımızın da hakkını verip sö­zü bağlayabilirdi. Yazının şiddetinden anladığımız kadarıyla bu işi, aceleye getirmeyebilirdi de. Ancak, o böyle yapmamış, birkaç yerde vermek zorunda kalmış, bizce hayli mühim kısımları tamamen yok saymış, bazı hususlarda söylediklerimizi çarpıtmış,yaptığımız yanlışlara ise sözü tam manasıyla şahsiyet vadisine dökerek cevap vermiştir. Sayın yazar yanlışlarımıza işaret edip, doğrularımıza biraz teennî ve tesamuhla yaklaşsaydı mesele kalmayacaktı. Kısaca sayın yazarın söyledikleri değil, yazımızda bulduğu yanlışlıklar da değil, söyleyiş üslûbu, evet her şeyden Önce üslû­bu ve tavrı ve bazı “saıtk”ları bizi derinden yaralamış ve üzmüştür. Ziya Paşa’yla beraber “Meydane düşen kurtulamaz sertg-i kaza­dan” diyoruz ve bu kaza taşlarına karşı “Üslûb-ı beyan ayniyle in­san” sözünü her an zihnimizde tutmaya özen göstererek, müdafa-anamemizi kaleme alıyoruz. Sözümüz ise üçüncü şahıslaradır; jüri­ye de denebilir. Sayın yazara bir sözümüz yok.

Yazımızda, çoğu kere yapıldığı gibi, kitabın bir takdimini yapıp, sözü tebrikle bitirebilirdik. Ancak yakınçağ Osmanlı tarihini Öğretmeyi bir iş, bundan öncesi ve mühimi, Öğrenmeyi bir zevk edinmiş kişi olarak bazı kanaatlerimizi sergileyeceğimizi bildirmiş­tik. Sayın yazarın olduğu gibi herkesin ve tabiî bu arada bizim de böyle bir hakka sahip olduğumuz hüsn-i zannı içindeyiz. Tabiatiy-le bunların, ismi üzerinde, kanaat sahipleri olduklarını belirtmiştik.

isterdim, fakat artık bu cesareti kendimde bula­mıyorum- bu devirdeki Jön Türk faaliyetlerinin -burada kurulan OİT Cemiyeti ‘ne rağmen- Tıbbiye’de yoğunlaştığı yorumuna katıl­madığımızı, delillerimizi de vererek bildirmiş; üstelik bu yorumu kabûllensek bile A. Cevdet’in kitabındaki (Kahriyat) yazısının, bir derecelendirme yapmak ve bu yorumu desteklemek için kullanıl­mayacağını ileri sürmüştük. Yazı ve sözümüz ortadadır; Yine aynı görüşteyiz.

Sayın yazar, Harbiyeli olan Beşir Fuat’ın Tıbbiyeli gösteril­diği yolundaki ikazımı teşekkürle -yazıdaki tek teşekkür- karşıla­mıştır. Yazının bu kısmındaki nezaket adacığı, ilk anda, şaşkınlığı­mıza yol açmıştı. Ancak, sayın yazar İçin yapacak başka bir şey de yoktu. Kitabında, Orhan Okay’ın “ilk elden çeşidi kaynakları” ta­radıktan sonra kaleme aldığı bu güzel eserine sayın yazar, görebil­diğimiz kadarıyla bir defa atıfta bulunmuş, fakat yanlış bilgi ver­miştir. Şu ortaya çıkıyor ki araştırıcılar, doğrulara dayanarak yanlış bilgi verebilirler. Nitekim bu meselede sayın yazarın durumu da böyledir.

  1. Sayın yazarla.Bekir Fahri’nin kitabı (bir tanıtma yazımız Tarih ve Toplumun 19. sayısındadır. Temmuz 1985) hakkında da anlaşamadık. Sayın yazar bu kitaba bir şey söylememiş. Artık iş bir edebiyat ehl-i vukufuna veya belki de bir ciddî roman okuyucusu­na kalıyor. Şöyle bir sual tabiî hemen hatıra geliyor: Sayın yazar bibliyografyada da gösterdiği bu kitabın bir nüshasını görmüş mü? Yazdıkları, bir mecmuadaki pasajı nakletmiş intibaını uyandırıyor. Biz bu kitap hakkında yazdıklarımızı, en azından bu safhada, tek­zip edilmiş sayamıyor ve bu husustaki savunmasını da edinebildi­ğimiz tarih metodu bilgileriyle bağdaştı ram iyor uz. “O dönemin bir dergisinde yer alan bir açıklama” Bekir Fahri’ye mi aittir veya açıklama sahibinin bu hususta güvenilir bilgi yerme imkanı ve şan­sı ne derecededir? Böyle bir açıklamanın yanlış veya eksik olma şansı bahis konusu edilemez mi? Tarih metodu bakımından bir dış ve İç tenkite tabi tutulmayıp aynen nakiedilebilirler mi? Tarihçilik­le nakilciliğin bir farklılığı yok mudur? Bu tavır tarih metodunda yeni bir adım, yeni bir ufuk mudur?

Yazımıza verdiği cevapta Piyano mecmuasından bahsetmekte­dir. Halbuki kitabında bu mecmuadan bahis yoktur. Böylece kitabın­da, Gül Karlıdağ’ dan sonra ikinci görünmez dipnot olduğu ortaya çıkmaktadır. Yazar ikinci kitabında (Bir Siyasal Örgüt Olarak Os­manlı İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Jön Türklük, 1889-1902, İstan­bul, 1986, C. 1,664 s.) tenkitlerimizi doğrulamış (s. 289, 597 nolu dipnot), ancak yazısında bu durumu açıkça yazmaktan kaçınmıştır. 5. Sayın yazar kitabının odak noktası sayılabilecek kelimele­rinden biri olan “düşünür” hakkındaki tenkitimize hak vermiştir. Bu kelimeyi aydın karşılığı olarak kullandığını Delirtmiştir. Doğru­su bu durumda da insanın hatırına “aydın” kelimesiyle yazar ara­sında bir bozuşma veya antipatik bir ilişki olup olmadığı suali geli­yor. Bu kelimeyi kullanması hususunda ne gibi engel olabilir? A. Cevdet’in entellektüel kimliğine madem ki bu kelime daha yakın, onu kullanalım.

  1. Bölümde İttihat ve Terakki’nin Avrupa şubelerinde “zen­gin düşünsel tartışmaların yapıldığı” şeklinde verilen hükme de kar­şı çıkmıştık. Kanaatimiz yine aynıdır. “Zengin” kelimesi olumlu bir değer hükmü taşır. Bunun yerine çeşitli veya renkli denebilir.

Ahmet Rıza hakkında kitap tavsiyesine gerek yoktu, bilinen şeyler. Biz önce takıldığımız bîr şeyin sonra bizzat yazar tarafından tamamlandığına işaret etmiştik.

  1. İktibaslar hususunda yine aynı kanaatteyiz. Daha açık söy­leyişle bu denli bol iktibas, yazarın bir tercihi ise sözümüz yok. An­cak bunu tarih metodunun bir gereği olarak görme hakkını kendile­rinde bulamazlar. Bulamazlar, çünkü her şeyden önce bu alanda ça­lışan araştırıcıların (T. Z. Tunaya, Y. H. Bayur, B. Levis,S. Aksin,
    F. Ahmad, Ramsaur, F. Georgeon); biyografi’de İ. Deutscher’in ki­tapları, bizden önce, kendilerini tekzip etmektedir. Bu bir bakıma tarihçi durumunda kabul edilebilecek bir yargıcın hüküm mazbata­sını şahitlerin ifade parçalarıyla doldurmasına benziyor. Bu hususta biz sayın yazar daha çok konuşsun diye arzu etmiş­tik. Yoksa kitaplarının hacmi, biner sahifelik olsalar bile, sabit kal­sın, iktibasların ve bütün halinde neşrettiği vesikaların sayısı artsın demek istemedik. Hiddete gerek yoktu. Bunların yorumu hakkında da kanaatimiz aynıdır. Kitaptaki bazı yorumlara, Cemil Meriç (Kül­türden İrfana, s.87) gibi,biz de katılamıyoruz. “Birkaç kitap” oku­mayan insanların bile böyle bir hakka sahip bulunduğu hüsn-i zannı içindeyiz. “Biyolojik materyalizm” izahlarının ölçüsü biraz ayarlanamamış intibaını veriyor.
  2. Samimiyetle ifade edelim, sayın yazarın “Hareket” risalesi hakkındaki ikazı yerindedir. Biz de esasen Millî Kütüphane’de bu­lunan kırmızı mürekkepli, okunaksız, taşbaskılı bu risaleyi oku­muştuk. Esasen kitabın basılış hikayesini de Temo’nun hatıralarından (s. 65-67) biliyorduk. Yazıyı yazarken masamızın üzerindeki bir katalogdan künyesini aktardık. Bu mesele’de dikkatsizliğimiz ve -sayın yazarın ifadesiyle söylemekte de bir beis görmüyorum-“ciddiyetsiz “ligimiz ortadadır. Ancak Mahkeme-i kiibra meselesinde, belki de bizim ifademizin müphemliği sebebiyle, tam anlaşıla­mayan bir durum bahis konusudur. Biz sayın yazarın A. Cevdet’e atfettiği Mahkeme-i kiibra’nın yanında bu ismi taşıyan iki kitapçı­ğın daha künyesini verip, yazarın ve okuyucuların dikkatine bu im­zasız kitapçıkları arz ettik. Sayın yazarın dediği gibi 2. ve 3. baskı­dan bahsetmedik. A. Cevdet’e atfedilen kitapçık hakkında bir şüp­he izharında da bulunmadık. Biz “II.” ve “III.” Mahkeme-i kübra dedik, -bunları hiç görmediğinden olacak-1. Mahkeme-i üibra’nın diğer baskıları sanmıştır.

“Cumhur ruhu” isimlendirmesi Le Bon’un olsaydı mese­le kalmayacaktı. Nihayet bir tercüme olduğuna göre yoruma bir “kitle psikolojisi” sözü eklenerek mana çok açık-seçik bir şekilde ifade edilmiş olurdu kanaatindeyiz.

Herzl’in A. Cevdet hakkında söylediklerine gelince: Biz, tarihçinin gerekmediği hallerde ahlakî hükümler vermemesi yolun­daki görüşe (Carr, Tarih Nedir, s. 100 vd.) katılıyoruz.,Carr’ın, söy­lediklerini nakletmek istemeyiz, fakat tarihle ahlakın ilişkisi çok hassas ve dikkatli olmayı gerektiriyor. Herzl’in günlüğüne yazdığı 16 Şubat 1903 tarihli notlar olmasaydı, sayın yazara itiraz etmek gereğini duymayacaktık. Ama ortada böyle bir günlük dururken sa­yın yazarın “insana!”hk etrafında geliştirdiği edebiyata hak vere­miyoruz. Metod bakımından gereksizdir, elde bulunan kaynaklarla da çelişmektedir. Sayın yazar gösterdiğimiz kaynağa itibar etme­mesinin sebebini söylemek ihtiyacı bile duymamaktadır. Bu yanlış­lığı düzeltme niyetini, Herzl’in yazdıkları ışığında, fiile koymalıdır. Teşekkür de beklemiyoruz. Düzeltme ihtiyacı duymuyorsa karşı delil gösterme sorumluluu sayın yazarın üzerinde kalıyor. Diğer taraftan sayın yazar vesikaları, kaynakları, Türkçe’yi tasarrufdaki rahatlığını bir kere daha gösteriyor. Bizim yazımızda A. Cevdet’in rüşvet aldığı yolunda bir îma dahi yok. Bazı Osmanlı devlet adam­larına rüşvet tevziatı hususundaki yardımından ötürü Herzl’den kabul etmeyi düşündüğü paranın miktarı (bin altın) var. Bunu ala­mamıştır. “İnsancıl” yorumuna karşı ileri sürdüğümüz yerli kaynaklara itibar etmeyen yazara bu hususta bir sözümüz yok. Ancak ortaya bir sorumuz var: Herzl, A. Cevdet’e niçin iftira etsin? Bu gi­bi madalya takma işine toptan karşıyız. Çünkü bizde birilerine be­yaz madalya takılırken başkalarına da muhakkak, zımnen de olsa, kara madalya takılmaktadır. Bu tavır son bulmalı! Kanaatimizce A. Cevdet “insancıl” değildi, olması da gerekmiyordu, hatasıyla sava-bıyla bir insandı, hepimiz gibi (İlk yazımızdaki kaynaklara ek ola­rak: Bezmi Nusret Kaygusuz, Bir Roman Gibi, İzmir, 1955, s. 68). 12. A. Cevdet’in nişan isteğinin neticesini, sayın yazarın tavsi­yesi üzerine, daha önce bakma gereğini duymadığımız vesikalar kısmından öğrendik. Böylece yazımız vesilesiyle sayın yazar ilk de­fa A. Cevdet’in bu beşerî yönünü -tekrar söyleyelim A. Cevdet’i ayıplamıyoruz- vesikalardan tamamen ayrı yönde ifade etmiş olu­yor. Kendimizi savunmuyoruz, ancak sayın yazarın metninde bazı vesikalar sayfalar dolusu yer tutarken, bazıları, o da dipnotlarda bir romen rakamı hacimsizliğine düşmek gibi talihsizliğe uğramakta­dır. Araştırıcı kitabında neşrettiği bir vesikanın ana fikrini -nişan is­teği ve cevabı- bir paragraf değil, cümle de değil, ama hiç değilse bir yan cümlecik halinde vermek zorunda değil mi? Metin kısmı sonsuz kere de okunsa bile sayın yazarın yazısındaki bu bilgiyi el­de etmek mümkün değildir. Diğer taraftan, A. Cevdet’in kabul elli­ği ihsana (150 altın) teşekkür için Saray’a yazdığı bir mektubu da, yine metin kısmında hiçbir iz bırakmadan vesikalar kısmında hiç itibar etmediği mühi m bir kitapta (Asaf Tugay, İbret, İstanbul, 1961, C. I, s. 188-189) neşredilmişti. Cemil Meric’in de, bu meselede A. Cevdet’e bakışı sıcak, ama hakkaniyete uygun ve İnsaflıdır (“Unu­tulan bir hümanist”. Hisar, sayı: 115,Temmuz 1973, s. 10-12).

  1. A. Cevdet’in Hürriyet İtilaf Fırkası’na geçmiş olduğu yan­lışında sayın çok şeyler borçlu olduğumuz -hoca hakkı Ödcnmez-Tunaya hocamızı da kendisine kalkan olarak kullanırken, bizi de hocamızı “gayr-t ciddilikle ” suçlamışız gibi göstermektedir. Ciddi­yet meraklısı sayın yazar, dikkatsizliklerinin yeni bir numunesini veriyor. Atıfta bulunduğu sayfada A. Cevdet’in ismi geçmiyor; sadece, kurucuların arasında Abdullah Cevdet’in de bulunduğu Os­manlı Demokrat Fırkası’nın, yeni kurulan H. İ. Fırkası’ndan olsa, büyük şöhretinden dolayı, kurucular arasında ilan edilmez miydi? Doğrusu biz sayın yazarın, doğru bilgilerden rahat bir tavırla yan­lış bilgilere geçme hususundaki rahatlığına -hani biraz da- imreni­yoruz desek yeridir.

Sayın yazar Hak gazetesi hakkında yazdıklarımıza hiç do-kunmamıştır. Yanlış veya doğruluğu hususunda bir şeyler söyleye­bilirdi. Kısaca Hak gazetesi etrafında verdiği bilgiler gerçeğe uy­mamaktadır. Hatta gerçek, söylediklerinin tam tersidir; katkı kabul ediyorsa bunu da dikkatlerine sunuyorum.

Sayın yazarın yazısında A. Cevdet’in “halk düzeyinde na­sıl etkili olup tartışmalar yarattığı” hususunda, cenazesinde olay­lar çıkmasını delil olarak ileri sürüyor. A. Cevdet, olaylı bir cenaze töreni ile değil de bir deniz kazasında sessiz sedasız sulara gömül­seydi, yazarın yorumu nasıl olacaktı? Değişecek miydi? Kısaca A. Cevdet halk düzeyinde etkili degil,”tepkili” olmuştur. Sayın yazar kitabında nüsha ile sayıyı karıştırdığı gibi burada da “etki” ile “tepki”yi karıştırmaktadır. “Tepki”yi tercih ederse mesele biter.

  1. Sayın yazar Server Bediî müstearını İlhamî Safa’ya atfet­mişti. Biz de “bu yeni bir bilgidir, yazar bunu delillendirmeliydi”dedik. “Dipnotla bir yanlışı dipnotsıtz bin doğruya tercih ediyo­ruz” diye ekledik. Halbuki bizim asıl alakamızın dipnottu yanlışla­ra yönelmesi gerekirdi. Yoksa dipnotsuz yanlışlara eğer gerek du­yarsak, F. de Coulanges’la birlikte biz de “bir kağıt parçası var mı?
    diye sorar, usulünce araştırırız; mesele de kalmaz. Biz dipnotsuzyorumlara da birşey diyemeyiz. Ama farklı yorumları ifade hakkıherkesindir. “Birkaç kitap” okumasalar bile…

Biz ilk yazımızda dipnot sorduk, “bir belgesi var mı bu katkı­nızın?” dedik; sayın yazar da dipnotu düştü, keşke düşmeseydi!

Sayın yazar bu defa, kitabına ilaveten, bu müsiearın önce İlha­mı Safa tarafından kullanıldığını söylüyor ve “İçtihat’ta I9J2-I9İ3 yıllarında Server Bediî adıyla hajtaname yazılarım yazan, I899’da doğduğu için 12 yaşında olan Peyami Safa olmayıp ağabeyidir. Durum tarafımdan incelenmiş ve Gül Karlıdağ ‘dan alman bilgiler­le de teyid edilmiştir. Dipnot konusundaki tercihi yazarın kendi bi­leceği iştir. Ancak bir şeye yanlış demeden önce bilgi sahibi olmak gerekir” diyor. Biz bu “gerekir”İik üzerine düşündük ve sayın ya­zara hak verip sözümüze başlamadan önce yazdıklarına baktık: Bir kere 1899’da doğan Peyami Safa, yazarın söylediği 1912-1913 se­nesinde 12 değil en azından 13 yaşındaydı. Yazarın kitabında atıfta bulunduğu yazının tarihinde yani l6Nisan \9\4 (İçtihat, nr. 100,3 Nisan 1330) ise 15 yaşındadır. Yazar “Haftaname” İsmini taşıyan ilk yazının tarihi hakkında “1912-1913” diyerek iki senelik bir za­man dilimini göstermektedir ki bu, tarihleme hususunda fazla hoş­görülü bir tavır olmaktadır. “Gül Karlıdağ’dan alınan bilgilerle de teyid” edilmesi meselesine gelince: Burada Gül Karlıdağ’a sormuş olmalıydı; bu sıralarda mecmua ile alakasının derecesi ne idi? Bu kadar kıyıda kalmış bir bilgiyi nasıl bilebilir? Nasıl hatırlar? Tarih biraz da soru sorma sanatı değil midir? Sorular değişmez, fakat ce­vapları kaynakların imkanına; yorumları ise çağın ve tarihçinin ih­tiyacına, dikkat noktasına ve zihniyetine göre değişir. İş, Gül Kar-lıdağ’ın şahitliğiyle bitseydi, mesele katmayacaktı. Daha da olmaz­sa bir yemin teklifinde bulunur, olur biterdi. Tek şahit, şahitsizlik demektir (Testis unus, testis nullus). Yazar tereddütümüzü dikkate alıp bu meseleyi müracaat eserlerine, mesela C. Kudret’e (Türk Edebiyatında Hikaye ve Roman 1859-1959, Ankara, 1970, s. 300-301), B. Necatigil’e (Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü, İstanbul, 1980, s. 264-265), İlhami Safa’nın hikayelerini neşreden H. Açık-göz’e (Hikayeler, İstanbul, 1980, s. 414), İlhami Safa’nın mektep arkadaşı ve basın tarihimizin büyük ismi M. S. Çapanoğîu’rta (Ba­sın Tarihine Dair Bilgiler ve Hatıralar, İstanbul, 1962, s. 97) ve herşeyden önce Peyami Safa’ya (Osmanlıca-Türkçe-Uydurmaca, İstanbul, 1978, s. 182, 29!) sorsaydı, bu müşkilini halledecekti ve ısrarından vazgeçecekti. Peyami Safa ısrarla, Server Bediî “benim” diyor. Peyami Safa’nın 1913 senesinden beri müstakil kitaplar yazdığını da (Bir Mekteplinin Hatıratı, Karanlıklar Kralı, Keteon Bed-rosyan Matbaası, İstanbul, 1329, 20 s.; Yeni baskısı, Hikayeler, s. 15-26) bu arada görecekti. O, böyle yapmamış. Gül Karlıdağ*in şa­hitliğine teslim olmuştur. Peyami Safa kendisini savunmaya devam ediyor: “Edebiyat dokuz yaşımda başlayan ihtiraslarımdan biridir; on üç yaşımda Eski Dost diye yazdığım ilk çocukluk romanımın müsveddelerini hala saklıyorum” (Seçmeler, haz. Faruk K. Timurlaş  Ergun Göze, İstanbul, 1970, s. VI). Diğer taraftan sayın yaza­rın vermek zahmetine katlanmadan, “1912-1913 yıllarında Server Bediî adıyla haftaname” yazılarından bahsedip geçmesine karşılık biz bu başlıkla ve müstearla neşredilen ilk yazının tarihini de yeri gelmişken bildirelim: 28Teşrin-i sanî 1329 (İçtihat, nr.82,s. 1811-1815), yani II Aralık 1913. Kendisine katılıyoruz, “birşeye yanlış demeden önce bilgi sahibi olmak gerekir”. Bu gerekirRk bir şeye doğru demek İçin bahis konusudur. Bu vesileyle söylemek gereki­yor; yazar yazımızda belirttiğimiz hususlara gereken Rikkati gös­termemiştir. Göstermiş olsaydı, gereksiz bir ısrarlı tavır içine düş­meyecekti. O, hameye bakmamış, cameyi keşfe çalışmış ve netice itibariyle de bu duruma düşmüştür. Server Bediî müstgaıına yaptı­ğı katkıyı Gül Karlıdağ hariç, ikinci bir kişiye kabul ettirebilmesi mümkün değildir. Bu meselede mahkeme’deki şahitlik ile tarihteki şahitlik birbirine karıştırılmış, daha doğrusu farklılığa dikkat edil­memiştir. Tarih diliyle söyleyecek olursak sayın yazar “İgnavia cri-tica”nm güzel bir örneğini vermiştir (Ch. V. Langlois-Ch. Seigno-bos, Tarih Tetkiklerine Giriş, İstanbul, 1937, s. 64). Birkaç yerde yaptığı gibi, sayın yazar paragrafının devamında “Garplılaşmanın ilk defa kimler tarafından sistematize edildiği hajckında yazarımız bizi derin bilgileriyle müstefid ederlerse memnun olurum ” buyuru­yorlar. Doğrusu böyle bir “derinlik” iddiamız yazımızın neresin­den çıkıyor, bunu bilemiyoruz.

  1. Sayın yazarın mukayesesine temas ederek, Virhovist-Sant-ralist münakaşasının, Merkeziyet ve Adem-i Merkeziyet münaka­şalarına benzeti İçmeyeceği kanaatimizi ifade etmiştik. Bunların mukayesesini İse “manalı görünmüyor” hükmümüzle karşılamış­tık. Yazar bu kanaatimiz üzerine çok aceleci bir tavırla, Bulgarların ansiklopedi büyüklüğündeki resmî neşriyatını (Macedonia, Docıı-ments and Material, Sofia, 1978, XXXII+905 s.) okumamızı “sa­lık” vermiştir. Biz usûl bakımından bu salık vermeye yaklaşmak is­tedik. Herşeyden önce belirtmem lazım: Makedonya’nın sınırları günümüzde de hala tartışılmaktadır. Yani bölgeye sahip olma kav­gası bölge devletleri arasında devam etmektedir. Bu arada “Make­donya Makedonyalılarındır” diyen bir cemiyet (Yunanistan’da) hakkında, seyrek de olsa gazetelerde haberler göründüğünü belirte-* lim. Bundan ötürü de bölge hakkında bilhassa Bulgarların ve Yu­nanlıların (İnstitute for Balkan Studies vasıtasıyla) çok yoğun bir neşriyatı bulunmaktadır. Hele Bulgar neşriyatının, Mihov’dan beri yapılagelen katalogları kütüphaneler dolduracak kadar çoktur. Sa­yın yazarın “salık verdiği” kitap bu neşriyatın son Örneklerinden biridir ve Bulgar zaviyesinden meseleye bakar; böyle olması da ta­biîdir. Yazar, böyle bir kaynaktan Makedonya meselesi hakkında ancak Bulgar görüşünü öğrenebilir. Biz, usulünce yapılmış “sa-ltk”\am açığız. Fakat sayın yazarın salığı en azından usûl yönünden dönmektedir. Yazar bu mesele hakkında mesela Fikret Adanır’ın doktora tezini (Die Makedonische Frage-ihre entstehung ıınd ent-wicklung bis 1908, Fransız Steiner Verlag GMBM-Wiesbadcn, 1979, XI+283 s.) salık verseydi reddedemezdik. Biz yazımızdaki kitabı, sonradan Müslüman olan bir Bulgar komitacısının hatıratı olduğu İçin zikretmiştik. Sayın yazarın mukayesesini hala en azın­dan fazlalık olarak görmekteyiz. Kitap salık vermenin ise dikkat is­teyen bir iş olduğuna inanıyoruz.
  2. Zekeriya SertePin hatıratındaki bir pasaj için Dr. Hanioğ-lu, “anıları maddî olarak tamamen hatalıdır ve bunun yazarın ha­tıralarını çok geç yazmasından kaynaklandığı tahmininde bulu­nulabilir” hükmünü vermektedir. Biz bu gibi kaynakları görmek, irdelemek gerektiği kanaatinde olduğumuz için hatırlatmıştık. Ya­zar bu kaynaklan inceleyip bir hüküm verseydi, zikretmezdik. Sayın yazarın ortalıktaki bu kaynaklan yok saymak hakkı yoktur. Ser-tel’in yazdıkları doğru olsa bile verdiği hükme (“hain”) -bu hüküm yakın tarihimiz için ne çok ne kadar kolay kullanılıyor- katılmadı­ğımız için irdelenmesini istemiştik. Atay’ın kitabı nclaTa pasajı da bu bakımdan hatırlatmış bulunuyoruz. Eğer dikkat etmişse hiç par^ ça nakletmemiştik. Bu gibi kaynaklar sayın yazar tarafından yo-rumlanmalıydı. O ise yok saymakla işin İçinden sıyrılmak istemiş, yazımızı da yanlış yorumlamıştır. Yoksa Sertel’in hatıralarındaki yanlışlıkları -bunların da yorumu var- biz de biliyoruz (mesela s. 43). Ancak A. Cevdet’i yakinen tanıyanların kaleminden çıkan bu kaynaklar incelenecek olursa, burada hatırlamayacak birşey bulun­madığı görülecektir. Yanılıyor muyuz yoksa? Herzl gibi, Serteiier, Kaygusuz, Y. Z. Ortaç, F. R. Atay ve S. Nazif iftira mı ediyorlar? A. Cevdet, kollektif bir tertip ve bir iftira kampanyası karşısında mı bulunuyor? Yazar, sözlü rivayetlere karşı gösterdiği alakayı bunla­ra karşı da gösterebilir ve yeni yorumlar getirebilirdi. Çünkü “ta­rihçi ve sosyal ilimcinin gazeteciden veya politikacıdan önemli bir farkı vardır; ilim adamı hüküm verirken hiç bir zaman hisleri inci­tici, hatıraları yıkıcı olmaz- Esasen onun hedefi şahıslar ve gruplar hakkında kıymet hükümleri vermek de değildir” (E. Güngör, Dün­den Bugünden, Ankara, 1982, s. 17).

Jön Türkler tarafından “şiddete dayalı yöntemlerin benim-senmemesi” şeklindeki yorumu kanaatimizce, bizzat Jön Türklüğün tarihi ve II. Meşrutiyet’in ilan şekli, sayın yazarın ikinci kitabı (Bir Siyasal Örgüt Olarak…, s. 124, 130,215,226,459) tekzip eder. Kı­sacası inandırıcı olmayan bir hüküm karşısında olduğumuz açıktır.

İbnülemin Mahmut Kemal İnal’a dayanarak Fevzi Nu-man’ın bir kitabının (İzJıar-ı Hak) A. Cevdet’e readiye olabileceği­ni yazmıştık. Yazar üzerinde durmadan geçmiş. Gördükten sonra söyleyebiliriz; bu risale Dozy’nin Tarih~i İslamiyet isimli kitabının tercümesinin bir tepkisi -etkisi değil- olarak kaleme alınmıştır.

“Giritli birTürk” imzasının Ahmet Cevat Emre’ye ait ola­bileceği tahminimiz hakkında birşey söylenmemiştir. Tahminimizdoğru olsa gerektir.

  1. İki veya en azından birden fazla Abdullah Cevdet olduğu­nu bu vesileyle öğrendik. Yazımızda adı geçen kitap (Üç Muzır…} ise “Hazine-i Maliye maaTercüme-i Tahrirat-ı Ecnebiye kalemi hu-İefasından” olan Abdullah Cevdet tarafından yazılmış, ancak yaza­rın dediği gibi “1880’lerde Osmanlı adında bir gazete çıkartan” aynı şahıs mıdır bilemiyoruz. Sayın yazarın, yazıyı yazarken farkc-demediğimiz notuna rağmen, biz A. Cevdet’in tıp adamı olarak or­taya koyduğu eserleri, hiç değilse ismen bilmek İsterdik.

Sayın yazar, yazısının tam altı yerinde “okusun”, “tekrar ve dikkatle okunmalıdır”, “bir kere daha okursa aydınlanır” t “alıntı­ları tekrar okumalarını salık veriyorum “, “okursa anlar ” gibi fark­lı ifadelerle okuma tavsiyesini tekrarlamıştır. Buna gerek yoktu. Biz zaten, peşinen, sayın yazarın yazdıklarının okunmaya değer şeyler olduğunu belirtmiştik.«Esas maksadımız da okunmaya değer bir kitabı hatırlatmaktı. Sadece yanlışlıklara işaret için yola çıkmış olsak, -piyasada dolaşan bu gibi kitapların çoğunluğundan ötürü-ömür kafi gelmez. Yazının sonunda sayın yazar bu defa da çifte ma­nalı bir cümle örneği vermiştir: “Birkaç kitap okuyarak, bir konu­da elinden gelen tüm gayreti kullanarak araştırma yapmaya çalı-şan”\an karalayan kimdir suali akla geliyor. Paragrafı müstakil hal­de ele alarak anlamak mümkün değildir. Ancak yazının siyak ü si­bakından (gelişinden ve gidişinden) anlaşıldığına göre bizden bah­sediyor. Dostoyevski’nin İnsancıklar isimli romanını okuyup “yeni bir Gogol doğuyor” diyenlere hiç kimse kaç roman yazdığını sor­mamış, böyle bir soru sorma ihtiyacı duymamıştır. Sayın yazar eleştiri tekniği sahasında bir keşfiyatta bulunduğunu zannediyorsa, yanılıyor. Saym yazar haklı; “kitap eleştirisi yazmak anlamlı bir iş”, fakat eleştiriyi karşılama şekli ve üslûbu acaba daha mı az an­lamlıdır?

 

Tarih ve Toplum, sayı: 47, Kasım 1987, s. 61-64

 

 

JÖN TÜRKLÜĞÜN TARİHİNE DAİR DİKKATE DEĞER BİR KİTAP HAKKINDA

Jön Türklüğün tarihine dair son zamanlarda çıkan birkitab(M. Şükrü Hanioğlu, Bir Siyasal Örgüt Olarak Osmanlı İttihad ve Te­rakki Cemiyeti ve Jön Türklük, 1889-1902, İstanbul, 1986, İletişim Yayınlan, XV+664 s.), Tarık Zafer Tunaya’nın Türkiye’de Siyasî Partilerimden sonra, bu alanda en çok yeni bilgi ve bilhassa vesi­ka veren bir araştırmadır. Çalışmanın 422 sayfalık metni yanında 242 sayfalık vesikalar kısmı, konusundaki birçok dikkate değer ve­sikayı ilk defa gün ışığına çıkarmıştır. Bu şekilde yakın tarihin si­yasî hadiseleri arşiv vesikalarına dayandırılmış ve çok ayrıntılı bil­gi verilmiştir. Kitabın Jön Türklüğün tarihine yaptığı katkı yüzdesi bu bakımdan başka araştırmalarla kıyaslanamayacak kadar yüksek­tir.

Bilhassa Cemiyet’in Avrupa ve Mısır’daki faaliyetleri yerli ve yabancı arşivlerden faydalanılarak uzun uzadıya anlatılmış, bu ar­şivlerden alınan birçok vesika neşredilmiştir. Diğer taraftan bu za­mana kadar, bazıları sadece ismen bilinen cemiyetlerrbilhassa Av­rupa ve Mısır’da kurulanlar, etraflı bir şekilde ortaya konmuştur. •Çalışmanın bir diğer hususiyeti de Jön Türk gazetelerinin ikinci bir değerli kaynak kategorisini teşkil etmiş olmasıdır. Bu, bir çok hadi­se veya gelişmenin, nerdeyse, günü gününe tarihlendirilmesine im­kan sağlamaktadır.

Kitabin getirdiği bilgilerin değeri ilk bakışta dikkati çekiyor. Kitabın ihtiva ettiği katkıların kısa bir dökümünü verebilmek bile mümkün değildir. Ayrıca, uzun uzadıya ifadesi de zaten gereksizdir. Ancak dikkati çeken bir husus daha var ki o da sayın yazarının kay­nakları kullanırken ve şahıslar hakkında hüküm verirken gösterdiği kendine has tavrıdır. Diğer taraftan bir kısım yorumları ve yine ge­liştirdiği yeni teorileri karşısında bir şeyler söylememek, susmak mümkün değildir. Bu sayılanların en dikkate değerlen hakkında fazla teferruata girmeden görüşlerimizi ifadeye çalışacağız. Ancak kitabın bir bütün halinde büyük bir kazanç olduğu kanaatimizin bir an bile sarsılmadığı gerçeğini hep göz önünde tutmak gereğini de unutmamak şartıyla…

  1. Kaynakların değerlendirilmesinde ve kullanılmasında dikkati çeken hususlar
  2. Kitabta yazar “Bir Osmanlı zabiti, Üzülerek belirtmesine karşılık, bu işi Batılılardan Öğrenmekten başka bir çözüm olmadı­ğını belirtirken” demekte ve bir iktibas yapmaktadır (s. 14-15). Ya­zar bu üzüntülü zabiti Londra Sefiri Mehmet Namık Paşa’dan son­ra (Sefaretnamesini 1832’de yazdı) konuşturmaktadır. Ancak, ger­çekte böyle bir üzüntülü asker ve bu askerin muhatabı ecnebi bir zabit bulunmamaktadır. Yazarın XIX. asırdaki gelişmeleri açıkla­mak için kullandığı bu kaynak en azından bir asır önce Nevşehirli İbrahim Paşa’nın sadrazamlığa getirildiği tarihe (9 Mayıs 1718) te-kaddüm eden günlerde kaleme alınmış bir ıslahat takriridir. O de­virde Batı’dan öğrenilmek istenen sadece harp tekniğidlrvXIX. as­rın başlarından itibaren Batı’dan iktibas edilmek istenen şeylerde ise bir keyfiyet farklılığı ve kemmiyet fazlalığı vardır. Kaynak bu gerçeklere yanî hangi zaman ve şartlar altında yazıldığına dikkat çekilmeksizin, çağdaş bir vesika imiş gibi, kullanılmıştır ki bunun mümkün olmadığı açıktır. “Bir Osmanlı zabiti ile bir ecnebi zabi-tanımn miikalemesi” üzerinde biraz düşünmek gerekirdi, düşünül­memiştir. Üstelik takrirdeki mevhum şahısların gerçek zannedilme­si de bir başka yanlışlıktır. Ayrıca bu metnin güvenilir bir neşri de çok zaman önce yapılmıştı (Faik Reşit Unat, “Ahmet III devrine ait ” bir ıslahat takriri muhayyel bir mülakatın zabıtları” Tarih Vesikala­rı, sayı: 2,Ağustos 1941,s. 107-121. Yazarın iktibası için: s. 108). Tesirini artırmak için yine benzer şekilde yazılan bir yazı da gerçek konuşma gibi değerlendirilmiştir. Bu yazıda ordu, II. Abdülha-mid’e, genç subaylar (zabitler) ise üstlerine karşı tahrik edilmeye çalışılmaktadır; ama ortada gerçek kişiler yoktur (s. 64-65).
  3. Sayın yazar E. J. W. Gibb’in kitabından (London, 1907) yaptığı bir iktibastan (s. 26) sonra (s. 27) devam ediyor: “Yeni bü­yü sahiplerinin gelişmesi sonucunda, bu gelişmeden iki yönde hoş­nut olmayanlar belirgin biçimde ortaya çıktılar. Birincisi; gelişimi bütünüyle reddeden ve onun toplumsal yapıda derin sorunlar yara­tacağını belirten geleneksel aydını aynı ölçülerle devam ettirmeye çalışan gruptu ki, bunlar ile yeni tip arasında hiçbir iletişim sözkö-nusu olmamıştır”. Yazar aynı sayfada bir iktibas da Ziya Paşa’nın “/?Mya”smdan (telif tarihi 1869) yapmaktadır. Yani asrın ikinci ya­rısındaki gelişmeler anlatılmaktadır.

Esas meseleye dönelim; yazarın ne olduğunu anlayamadığı “grup” içinde Şanizade Mehmet Ataullah gibi modern tıbbın ve tıp dilinin kurucusu bilginler (A. Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, İstanbul, 1943, s. 193-194; A. S. Levend, Türk Dilinde Geliş­me ve Sadeleşme Evreleri, Ankara, 1972,s. 104-106; V.B.Kurdoğ-lu, Şair Tabibler, İstanbul, 1967, s. 229-234) ve Kethüdaza^e_Arif gibi felsefeci ve edebiyatçılar vardı.Toplantılar, Kabataş Lisesi’nin yanında, yerine sonradan karakol inşa edilen bir yalıda, bir ara bü­yükelçilikle Londra’da bulunan (1798) İsmail Ferruh Efendi’nin evinde yapılıyordu. Topluluğun Şanizade gibi mensupları geride ciddî eserler ve temiz isimler bırakmışlardır. I826’da yeniçeriliğin ilgasıyla beraber, Bektaşîlik töhmetiyle dağıtılan bu topluluğun is­mi Beşiktaş Cemiyet-i İlmiyesi’dir, daha doğrusu topluluğudur (ge­niş bilgi İçin: İ. H. Uzunçarşılı, “Nizam-ı Cedid ricalinden Valide Sultan kethüdası meşhur Yusuf Ağa ve Ketfîüdazade Arif Efendi” Belleten, sayı: 79, Temmuz 1956, s. 485-525; Ekmeleddin İhsanoğlu, “19. yy. basınında kültür hayatı ve Beşiktaş Cemiyel-i İlmiye­si”, Belleten, sayı: 200, Ağustos 1987, s. 801-828). Sayın yazar I826’da var olduğunu ve karşısında bulunmanın suç teşkil ettiğini söylediği esas grubu biraz daha vuzuha kavuşturabilir mi? Kim bunlar, hangi cemiyeti kurmuşlar, isimleri ne? Sayın yazarın bu yo­rumlan için dipnotunda atıfta (s. 27, dipnot. 70) bulunduğu kaynak (Menakıb-t Kethüdazade) bu Cemiyetin önde gelen isimlerinden Arif Efendi’nin hal tercümesidir, evliya menakıbı değildir (Mehmet Arifin hayat hikayesi için: İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri, İstanbul, 1969, s. 16-20).

  1. Yazar, kitabında (s. 57, dipnot. 192) Mahmut Nedim Pa-şa’nın (1818-1883) kitabının sadece “sadakat” babına atıfta bulu­narak yaptığı bir iktibas vesilesiyle “II. Abdülhamid döneminde ise eski bir devlet adamının “iktibasın metni” şeklinde tanımladığı sa­dakat, yeniden sistemin temeli haline getirilmeye çalışılmıştır” şek­linde bir yorum getirmektedir. Her şeyden önce sormak gerekir; acaba dünyanın neresindeki, hangi “devletli” tebaasından sadakat beklemiyor? Kaldı ki “sadakat” Paşa’nın devlet idaresi hakkında­ki risalesinde bulunan bölümlerden sadece biridir. Diğer “bab”\sx ise şunlardır: Adi, sebat, gayret, sabır. Sonra sadakat talebi bahis konusu olduğunda senaryo niçin II.Abdülhamid’le tamamlanıyor? Öncekiler ve sonrakiler sadakat istemeyiz mi diyorlardı? Yazarın dipnotundan da anlaşılacağı gibi metin 1278 Hicrî (1861 Miladî) tarihinde kaleme alınmıştır. Bu risale vasıtasıyla Mahmut Nedim Paşa’yı en azından 15 sene sonra, yani II. Abdülhamid devrinde ko­nuşturma imkanımızın söz konusu olamayacağı yeteri kadar açık değil mi? Sayın yazar burada anakronizmin vahim bir örneğini ver­miş bulunmaktadır. Bu şekilde, yorumu bir bütünlüğe ve tutarlılığa mı kavuşmuş oluyor? Kısaca senaryocu bir izah tarzı karşısında bu­lunuyoruz. Tekrar risaleye dönelim; 1861 ‘de yazıldığında, Paşa’nın düşürdüğü tarih şudur: “Mecmua bu tarihte hatm oldu Nedima-Aks eyledi bak ayine-i hikmete devlet.” Ayine-i hikmete nelerin aksetti­ğini tespit güç, ancak ayine-i tevarihe bu risale vesilesiyle aksedenler pek hoş olmasa gerek. Merak edenler çıkabilir; ifadeye çalıştı­ğımız bu hususlar II. bölümün şu alt başlığı altında yazılmış bulun­maktadır: “Ussallaşma arzusu ve sadakat sistemiyle çatışma.”

Paşa’nın risalesi II. Meşrutiyet devrinde damadının damadı, eski Maarif Nazın Haşim Paşa tarafından bazı şiirleriyle birlikte bastırılmış (Ayine ve Hasbıhal, Karabet Matbaası, İstanbul, 1327, 78 s.) ve yazma nüshası ise Fatih Millet Kütüphanesi’ne hediye edilmiştir (İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Osmanlı Devrinde Son Sadrazamlar, İstanbul, i955, s. 264,309~). Yazar burada gördüğü ri­saleye yani “birinci elden ” kaynağa dayanarak ifadeye çalıştığımız yorumlan yapmıştır. Bu vesileyle yeri gelmişken belirtelim; tarihte birinci elden kaynaklar vardır, ama birinci elden gerçekler yoktur. Keşke olsaydı. Olsaydı, aydınlar bu şekilde senelerdir kavga edip durmazlardı.

Kısaca bu bölümde geliştirilen “Ussallaşma arzusu ve sadakat sistemiyle çatışma” başlıklı teori için yeni kaynaklar ve dayanaklar bulma gereği açık ve sade bir gerçek şeklinde ortaya çıkıyor. Paşa II. Abdülhamid’in tahta çıkışından önce ölmüş olsaydı belki de bu kaynak kullanılmayacaktı. Paşa’nın, bu tarihten sonra da yaşamış bulunması yanlışlığa ve anakronizme sebebiyet vermiştir.

  1. Bir Jön Türk risalesinin (Vatan Tehlikede) Cemiyet adına basılan ilk risale olduğu belirtilmiş ve J895’de yılın ortalarında çık­tığına işaret edilmiştir (s. 181). Ancak risalenin baskı tarihi olarak 1311 tarihinin verilmesi (s. 181, 626) doğru olmasa gerektir. II. Meşrutiyet öncesinde kitaplarda baskı tarihlerinin daha çok Hicrî sene olarak gösterildiği göz önüne alınacak olursa bu tarih 1313 ol­malıdır. Taşbaskı olarak 21 sayfa halinde basılan ve üzerinde Cemiyet’in mührünü taşıyan bu risalenin muhtevasi hakkında (s. 626, dipnot nr. 80) verilen bilgilerde de biraz farklılık görülmektedir. Ri­sale, tıpkı Fransız ihtilalında vatanseverleri silah başına davet esna­sında söylendiği gibi,”Vatan tehlikede” diyerek devletin durumuna dikkati çekmektedir (s. 2). Fakat “Fransız ihtilalinin insanlığın önünde açtığı yeni ufuklar” söz konusu edilmemektedir. Diğer taraftan denildiği gibi “1895yttt ortalarında” değil, 30 Eylül 1895*-deki Ermeni patırtısından dört-beş hafta sonra (krş. s. 3), Kasım ayının ilk yarısında veya her halükarda bu ayda basılmıştır (yazarı M. Tevfik Paşa). Max Müller’in 29 Kasım 1895 tarihli yazısında söz konusu edilen risale de bu olmalıdır (s. 126, dipnot. 254).
  2. Jön Türklüğün tarihinde mühim yeri olan Numune-i Terak­ki Mektebi’nde kurulan merkez heyetinde yeralanlardan İhsan Şe­rif (1866-1939) hakkında (s. 188, dipnot. 85) bir monografi neşre­dilmiştir (Kamran Şerif Seru, İhsan Şerif Sanı, M. E. Basımevi, İs­tanbul, 1970,83 s.).

Usulsüz bir şekilde ve dikkatsizce kullanılan bazı mühim kay­naklar hakkında da, tekrara düşmemek için, yeri geldiğinde bilgi vereceğiz.

  1. Şahıslar hakkında verilen bilgilere dair

Açıkça ifade etmek gerekir; yazar gerekli hazırlığı yapmadan, haklarında ortada bulunan bilgilere bile ulaşmadan kitabındaki ki­şiler hakkında pek acele hüküm vermektedir. Ancak bu hükümler, en küçük bir dikkatle yıkılacak kadar da, eğreti ve zayıf kalmakta­dır. Tabiî bu şekilde kurduğu teorilerinin de tartışılmaya değer bir yanı kalmıyor. “Modernleşme taraftarları, bağdaştırıcılar ve karşıt­ları ile konumlan” başlıklı teorisi de bû cinsten bir teoridir. Biz, Os­manlı devleti’nde, yazarın anlattığı cinsten bir “karşıt” bulunduğu­na şahit olmadık. Yani Toynbee’nin Zelot tipi (Batı’nın ilmini ve tekniğini toptan reddedici) biraydın tanımıyoruz. Varsa isimlerini öğrenmek isteriz. Yalnız İslam vefünûn kitabının yazarı yanlış, hat­ta zıt bir örnek olarak verilmiştir. Açıklamaya çalışalım:

  1. Yazar insanları, hem bir çok kere yanyana bulunan insanla­rı, çok kolay ve rahat bir tavırla karşı karşıya getirmektedir. Şem-seddin Sami’den < 1850-1904) yaptığı uzun bir iktibastan (s. 30-32) sonra “bu korkunç eleştiriye, düşünce düzeyinde tepki yalnızca ge­leneksel kesimin temsilcilerinden gelmiştir” hükmünü vermektedir.

Bu hükmü için düştüğü dipnotta ise “İslam ve Fünûn” isimli bir ki­taba atıfta bulunuyor. Herşeyden önce” kitabın yazarı dipnotta yaz­dığı gibi Halil Edip değil, Halit Eyüp’tür (M.Tahir, Osmanlı Müel­lifleri, İstanbul, 1333, C. 2, s. 170; Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklo­pedisi, İstanbul, 1981, C. 4, s. 43-44). İkincisi bu kitap “İslamiye­t’in funan-u hazıra ile kabil-i tevfik olduğuna misal olmak üzere alem-i İslamiyet’te yetişen erbab-t fünûn ve maariften başltcaları-nın tercüme-i halleriyle eserlerTne dair mesrûdatı havidir” (Os­manlı Müellifleri, C. 2, s. 170). Üçüncüsü Halit Eyüp’ün kitabi (baskı tarihi 1897) Ş. Sami’nin yazısına (yazılış tarihî 1883) niçin tepki olsun? Muhtevaları çatışmıyor ki…

Halit Eyüp kitabını, sitayişle bahsettiği iki esere; H.Vehbi’nin Meşahîr-i İslam ve Ş. Sami’nin Kamfısu’l-a’lam’ım dayanarak yazmıştır. Ancak kitabı teşkil eden yazıların bazıları daha önce İz­mir’de Ahenk gazetesinde neşr ve birçok gazete tarafından da ikti­bas edilmişti. Biz, değil sayın yazarın işaret ettiği sayfalarda (3-7), kitabın tamamında bile (102 s.) Ş. Sami’ye karşı bi’r tepki görme­dik, üstelik de tekrar ve dikkatli okuduğumuz halde.

Kısaca farklı şeyler söylemiyorlar. İkisinin de yüzü Batı’ya, Batı’nın ilmine dönüktür. Ahmet Mithat Efendi’nin genç yaşta ölen (1901) damadı (Muallim Naci’nin bacanağı) kayınpederinin gaze­tesi Tercüman-ı Hakikatlin yazarlarından olan Ş. Sami’nin bir hay­ranı (krş. İslam ve Fünûn, s. 5), belki de dostuydu. Gerçek şu ki en azından O’nun takipçisidir. Üstelik yazarın dipnot düştüğü sayfa­lardan (3-7) İlk dördü “ifade” başlıklı önsözdür ve sayfalarda Halit Eyüp kitabını nasıl kaleme aldığını anlatiyor. 7. sayfa ise “Müslü­manlarda ilm-i heyet” başlıklıdır ve bu ilmin tarihçesidir. Şemsed-din Sami’nin ismini aldığı cümle ise şudur: “Vakıa bizde bu gibi eazım-ı İslamiye’nin namına He’l-ebed ihya edecek mücelledat, ale ‘l-husus Meşahir-i İslam gibi bir eser-i nefis mevcuddıır; Kamu­su’l-a’lam’da dahi buna esatize-i İslam’ın namları, tercüme-i hal­leri zirver-bahş-ı sahaif-i iştihar olmaktadır” (s. 5). Arapça, Fars­ça, Fransızca ve İngilizce bildiği kaydedilen yazarın bu kitabında görünen tek şey Şemseddin Sami’ye hayranlıktır. Yanılıyor muyuz acaba? (Halil Eyüp’ün şairlik yönü için: İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri, İstanbul, 1969, s. 529-530). Aynı say­fadaki iktibas ise Pozitivizmin Avrupa’daki gelişmesi hakkındadır, hem iktibas ve hem de yorumlar gereksizdir ve inandırıcılıktan uzaktır.

Yazar kitabında bazan iki kişiyi tek, bazan da tek kişiyi iki ayrı kişi olarak göstermiştir. Mesela Avrupa’daki siyasî faaliyetlere katılan gazeteci Emir Emin Arslan (s. 104-110) ile 1895 yılında ilk nizamnamenin tanzim çalışmalarına katılan Emin Arslan iki ayrı şahıstır. Arkadaşları arasında Emin Arslan ismiyle anılan ikinci Arslan’in İçişleri Bakanlığı kayıtlarındaki adı Emir Nihad el-Ars-lan’dır ve 1897 yılında Mülkiye’den mezun olmuştur (Ali Çanka­ya, Yeni Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler, Ankara, 1968-1969, s. 740). Maamafih her iki Arslan da Beyrut’un Uniü Arslan ailesine men­supturlar. Bu aile II. Meşrutiyet Meclisi’ne üç mebusla katılmıştır.

İzmirli ünlü Jön Türklerden Hocazade Mehmet Ubeydul-lah’a (Hatiboğlu, İzmir, 1858-İstanbui, 1937) dair biigiler ve ikti­baslar da (s. II3, dipnot. 186) en azından tamamlanmaya muhtaç görünmektedir. Bilinen kaynaklara göre Ubeydullah hiçbir zaman Cemiyet’in bağlı bir mensubu olmamıştır. Bazan Saray’a yanaşmış; bazan da müstakilen gazete ve risaleler neşretmiştir. Mesela ilk ri­salelerinden olan Din ve Dünya’yı (Liverpool, 8 Haziran !896, 16 s.) kendi adına neşretmiştir. O Jön Türklüğün serazad tabiatlı deği­şik bir temsilcisidir. Jön Türklerin aleyhinde risale neşrettikleri (Döküntüler, Uçurum, Kahire, 1905, 13 s.) ender kişilerden biri de O’dur. O da Jön Türkler hakkında pek nazik olmamıştır. Saray’a yazdığı mektuplardan birinde şöyle diyor: “Vatanın Ermenilerden daha menhus, Yunanlılardan daha şeni düşmanı olan Jöntürk fırka­sı” (Saraya yazdığı mektupların metinleri için: Asaf Tugay, Saray Dedikoduları ve Bazı Maruzat, İstanbul, 1964, s. 87-100). II. Meş­rutiyet devrinde İT mebusu olan bu dikkate değer Jön Türk hakkın­da bir iktibasda bulunmak gerekir: “Yine o sıralarda Paris’te tanıdığımız garip zevatlardan biri de Ubeydullah Efendi idi. Ubeydul­lah muamma gibi bir adamdı. Nereden geliyordu? Nereye gidiyor­du? Ne yapmak istiyordu? tfasılı ne kudret-i ilmiyede, ne fikirde idi? Bilinmezdi. Paris’te idi, ne için? İş için mi? Hayır, tahsil için mi? Vıne hayır. İrat, servet sahibi mi idi? Hayır. Nasıl yaşardı an­laşılmazdı. Fakat yaşardı. Son derece kanaatkar idi” (Ali Kemal, Ömrüm, İstanbul, 1985, s. 81).

Kısaca O, XIX. asrın Müslüman Marco Pololarından bjridir. Rüyalar alemi Garb’a koşan yeni tip bir Marco Polo, tabiî ki Jön Türklük yapmak için gitmediği Chicago günlerini şöyle anlatır: “Ah Şikago! Şikago’yu ah çekmeksizin hiçbir zaman zikredemem. Amerika ‘nın değil, ömrümün en güzel hatıraları oradadır. Ben dün­yada, Şikago ‘da cennette idim. Cennette olduğumdan bî-şuur değil, zî-şuur idim. Bu zî-şuur olmak, o cenneti, içinde cennetleriyle mu­tena’im olduğum zaman bile ara-sıra bana cehennem haline koyu­yordu. Çünkü o cennetten muhakkak çıkılacaktı” (A. T. Alkan, Ubeydullah Efendi’nin Amerika Hatıraları, İstanbul, 1989, s.150). Yeri gelmişken işaret edelim; son zamanlarda hakkında çıkan bir yazı Ubeydullah Efendi’yi anlatmaktan uzaktır (Dündar Akünal, “Gericiliğin karşısında bir medreseli: Ubeydullah”, Cumhuriyet, 25 Ağustos 1987, s. 2). Onu tanımak zor değil, eserleri ortada.

  1. Miralay Sadık Bey’in Hürriyet ve İtilaf Fırkası liderliğinden bahsedilmektedir (s. 119) ki.doğru değildir. Sadık Bey ne resmen,ne de fiilen hiçbir zaman bu partinin lideri olmamış ve hep “reis-isanilik”te kalmıştır. Esasen fırkaya, kuruluş çalışmalarının ileri bir safhasında, ordu içinde çok taraftarı bulunduğu hüsn-ü zannı ile da­vet edilmiş, bu tahminin ise doğru olmadığı kısa bir zaman sonra anlaşılmıştı.
  2. Cemaleddin Efganî hakkında yazılanlar bir birini tekzip eder mahiyette görünüyor. Önce (s. 122) Efganî’nin Babîlerin “Ön­de gelen bir üyesi olduğu” belirtilmiş, daha sonra (s. 637) “İngiliz makamlarının da Cemaleddin Efganî’nin; İslamî hareketinin bu çe­şit bir milliyetçilik doğuracağından endişeye” kapıldıkları ifade edilmiştir. N. Berkes, Efganî hakkında tutarsız bir şekilde “Hurufi­liğe eğilimli bir Şiî (Babîya da Şeyhî) olduğuna şüphe yoktur ” di­yorsa da (Türkiye’de Çağdaşlaşma, İstanbul, 1978, s. 588,47 nolu dipnot)-bu hüküm tartışmaya değmeyecek kadar mesnedsizdir. Ef-ganî’nin bir eseri (Jabiatcılığı Red, ter. Aziz Akpınarlı, Ankara, 1956,136 s.) ve hakkında yapılan araştırmalar aksine Babîliğe düş­man olduğunu (Hüseyin Gazi Yurdaydın, İslam Tarihi, Ankara, 1971, s. 216-236) ortaya koymakta; diğer araştırmalarda ise bu hu­susun tartışılmasına bile gerek duyulmamaktadır (Cemil Meriç, Ümrandan Uygarlığa, İstanbul, 1974, s. 44-53; Kaya Bilgegil, “Cemaleddin Afganî ve Türkiye”, Kubbealtı Akademi Mecmuası, sayı: 3, Temmuz 1977, s. 54-67; sayı: 4, Ekim 1977, s. 53-66).

Yazar bu defa da bir kişiyi iki ayrı kişi gibi göstermiştir. Kitapta adı geçen (s. 137,645) ve indekste iki ayrı şahıs olarak gös­terilen Arif Bey, Ahmet Rıza’nın kayın biraderi olan Mülkiyeli Ma-beynci Arif Beydir. Bir borsa oyununa adı karışmış, Yıldız’ın en nüfuzlu kişisi iken gözden düşünce Ahmet Rıza’ya katılmıştı. Bir müddet sonra saraya, vazifesinin başına dönmüşse de aktif bir sta­tü kazanamamıştı (Tahsin Paşa, Abdülhamid ve Yıldız Hatıraları, İstanbul,193l,s. 130-132).

Metinde adı geçen bazı kişilerin soyadları verilmediği için bir müphemiyet zaman zaman, mananın belirmesine mani olmuş­tur. Talat Efendi (sonra Paşa) ile birlikte tevkif (s. 197) edilen Faik, Faik Kaltakkıran; Mehmet Şeref ise Mehmet Şeref Aykut (kitapla­rından ikisi: Cemiyet ve Muhalifleri, Yako Levi Matbaası Edirne, 1911, 61 s.; Hanedan ve Millet, Kitaphane-i Sudî, İstanbul, 1339-1923, 120 s.) olmalıdır (Kazım Öztürk, Türkiye Büyük Millet Mec­lisi Albümü 1920-1973, Ankara, 1973, s. 21-22).

Diğer bazı isimler hakkında da kaynaklardan bilgi edin­mek mümkündür.

Ressam Yunus Bekir (1868-1931) hakkında da (s. 298) yeğeni tarafından geniş bilgi verilmiştir (Ali Rıza Önder, Kayseri Basın Tarihi, Ankara, 1972, s. 135-137).

Dr. Burhan Bahaeddin (1875-1928) hakkında da bilgi edinmek mümkündür (Fethi Erden, Türk Hekimleri Biyografisi, İstanbul,  ” 1948, s. 265).

İhsan Adlî (s. 341) ömrünün büyük bir kısmını geçirdiği- Mı­sır’da bastırdığı kitabında (Şiirlerim, Kahire, 1950, 207 s.) hayatı hakkında bilgi vermektedir. Diğer taraftan Asaf Tugay’ın hakkında yazdıkları da dikkate değer (s. 227).

Naim Gergor olarak verilen isim (s. 377, dipnot. 1075) kitabı­na bakılacak olursa Gregor olmalıdır. Asaf Tugay’a göre (s. 219) ise bu isim Naim Kirkor’dur.

Kitapta adı geçen (s. 377) isimlerden biri de İhsan Namık’tır. İT’nin Meşrutiyetken sonra basılanlardan ikinci nizamnamesinde (1909) merkez-i umumî azası olarak adı geçen üç kişiden biridir (madde 114). Sonradan Poroy soyadını almış ve Dolmabahçe Ha- ; vagazı Şirketi’nin idare meclisi azalığmda bulunmuştur (Kazım Nami Duru, İttihat ve Terakki Hatıralarım, İstanbul^ 1957, s. 42).

Bilebildiğimiz kadarıyla Jön Türklüğün tarihinde Rauf Ahmet ismini taşıyan bir kişi vardır. Tahminimizce bu kitaptaki Rauf Ah­met sonraları (1913) Matbuat Umum Müdürlüğü yapan ve Harici-ye’de de çalışan, esas mesleği ise doktorluk olan Rauf Ahmet Ho-tinü’dir (geniş bilgi için: Server İskit, Türkiye’de Matbuat İdarele­ri ve Politikaları, İstanbul, 1943, s. 171-173).

Şeyh Ebu Naddara (kitaptaki şekliyle Nadarra) hakkında (s. 108) bilgi vermek gerekmektedir. Çünkü isim yanıltıcı bir görünü­şe sahiptir. Herşeyden önce bu kişi James Sanua isimli bir Musevî-dir. Bu isimle ve şeyh kılığında Paris’te uzun yıllar yaşamış ve bu arada Naddara ismiyle tek sayı bir mecmua çıkarmış, Padişah’ın Mısır üzerindeki haklarını müdafaa ederek Saray’dan para çekmiş­tir (Niyazi Ahmet Banoğlu, Basın Tarihimizin Kara ve Ak Günleri, İstanbul, 1960, s. 80-82).

  1. Mizancı Murat Bey’le alakalı olarak kitapta (s. 185-186, 194, 207) yer alan yorumlar, onun aleyhine şekillenmiştir. Murat Bey’in “Jön Türklük kategorisinin önde gelen isimlerinden birisi olarak telakki edilmesi yolunda davranışlarda” bulunması gerek­miyordu. Bilgisi ve biraz da Ahmet Rıza’nın bilinen hallerinden ötürü kendiliğinden ve çabucak lider durumuna gelmişti (krş. Yah­ya Kemal, Siyasî ve Edebî Portreler, İstanbul, s. 61 -69).

III. Üzerinde durulması gereken yorumlar

Sayın Doç. Dr. Hanioğlu’nun bize makul gelmeyen yorumla­rından ötürü onu tenkit mümkün değildir. Esasen hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur. Fakat diğer taraftan ileri sürülen karşı yo­rumları ayıplamaya da kimsenin hakkı olmamak gerekir. Kısaca farklı yorumlar ayıplanamaz, ama tartışılabilir. Daha doğrusu fark­lı yorumlar tartışılmalıdır. Biraz da böyle bir tartışmaya zemin teş­kil etmelidirler. Tartışılamayacaklarsa ortaya konmalarının bir ma­nası ve fonksiyonu olmadığını söylemek gerekir. Dikkati en çok çe­ken yorumlar ve teoriler hakkında bazı görüşlerimizi ifade etmek istiyoruz:

  1. “İslam dininin toplumsal içeriğinden” yararlanmak ve “İslamî bir üslûb kullanmak” hususunda (s. 29, 620, 622, 624) yazı­lanlar da, en azından, tamamlanmaya muhtaç haldedir. Jön Türkler, çeşitli fikir sistemlerinden birini, iradî bir şekilde tercih ediyorlar­mış gibi bir intiba yaratılmıştır. Halbuki onlar herhangi bir gayret içine girmelerine gerek kalmaksızın, birçok çözüm yollarını zaten İslamiyet’te, hatta sosyal değerler içinde bulmuşlardı. Mesela kur­tuluşun reçetesi, olarak üzerinde durdukları meşvereti ve buna bağlı olarak Meclis-i Mebusan’ın dayandırılabileceği yerli fikrî te­meller, herhangi bir yoruma ihtiyaç hissettirmeyecek kadar, açık bir şekilde dikkatlerini çekiyordu. Esasen Jön Türklerin bu tavrı için, Namık Kemal’in makaleleri ilk akla gelen delillerdir. XVIII. asır Divan şairlerinden Zarîfî’nin bir beyti meşveret fikrinin sosyal bir değer haline gelişine örnek olarak gösterilebilir: Meşveretsiz kim ki bir iş işleye ol nedamet parmağın çok dişleye.

Kısacası Jön Türklerin iradî bir tercihinden değil, tabiî bir tavrından bahsetmek gerekir. İhtiyarî değil, zarurî bir istikametten ötü­rü isteklerini ifade etmek hususunda İslam’a yönelmişlerdi. Meşve­ret ve Meclis-i Mebusan isteklerini dayandıracak başka fikrî kay­naklara ihtiyaç hissetmeleri için ortada bir sebep yoktu. Bununla beraber yakın örnekleri de vardı: Fransız İhtilalı. Diğer taraftan şeriat’a sözlük manasının verildiği görülmektedir (s. 29). Kanaati­mizce şeriat sosyal tepkinin bir sembolüdür. “Şeriat isteriz” sözü bu bakımdan “yapılanları istemeyiz” şeklinde yorum lan m al id ir. Günümüzün siyasî lügat çesiyle yapılanların “sosyo-ekonomik”  ve “sosyo-poliitik”  tenkitini beklemek zaten mümkün değildir. Aksi takdirde “şeriat isteriz” diyen yeniçerileri ve yine 31 Mart Vak’ası’nda bu şekilde bağıran askerleri birer fıkıh alimi olarak ka­bul etmek gerekecektir ki bunun imkansızlığı ortadadır.

  1. Nakledilen (s. 537) bir sözü; “insanın bütün hayatı boyun­ca elde edeceği en yüksek vasıf kahramanlıktır” “Schopenhauer’eduyulan ilgiyi” değil, çöküş devri insanının kahramanlığa ve kah­ramana, bir başka ifade ile kurtarılmaya ihtiyacını ifade eder. Şöy­le de sorulabilir: Bu sözü bir başkası söylemiş olsa alaka görmezmiydi? Kısaca alaka yazanına değil, söze yöneltilmiştir. Bir asker
    olan Hamza Osman Erkan’ın felsefî bir meraka ve bilgiye sahip ol­duğu ortaya konabilirse, yazarın yorumu biraz haklılık payı kaza­nabilir. Aksi takdirde bu sözün, sadece muhtevasından ötürü bir as­kerin alakasını çektiğini düşünmek gerekiyor.
  2. “Pek çok gencin Jön Türklük sevdası ile Avrupa’ya firar arzusuyla tutuştuğunu” söylemek (s. 132) meseleyi çok dar bir he­defe hapsetmek ve küçültmek olur. Avrupa’ya ve az da olsa Ameri­ka’ya gidiş daha geniş ve derin bir tavrın ve alakanın neticesiydi.Daha önce Batı dünyasında bulunan Şark’a yönelik tecessüs ve gıpta duygusu bu defa tersine dönmüştü. Gidenler bu memlekette kıy­
    metli fikirlerimizi ifade edemiyoruz. Bunları hür bir vasatta istedi­ğimiz gibi yazalım cinsinden bir ihtiyaç içinde değillerdi. Ama Av­rupa’yı görmek, Paris caddelerinde dolaşmak, Cafe” Soufflot’da sohbet etmek istiyorlardı: Beşerî ve masum istekler… Ayrıca bir insanın ömründe Paris’i görmesi de şarttı. RızaTevfik şöyle diyordu: “Milletin her ferdi bir defa Avrupa seyahatına çıkmalıdır, bir va­tandaş oradaki kaldırımları görse mahz-ı hayırdır ” (Yahya Kemal, Çocukluğum, Gençliğim, Siyasî ve Edebî Hatıralarım, İstanbul, 1973, s. 210-211; Ayrıca bkz. “Bizde tabakat-ı efkar” Terakkî, nr. 118, 5 Muharrem 1286, s. 2; H. C. Yalçın, Edebî Hatıralar, İstan­bul, 1935, s. 52).

Şu beyit de RızaTevfık’i teyid etmektedir:

Paris’e git hey efendi akl ü fikrin var ise Aleme gelmiş sayılmaz gitmeyenler Paris’e Hoca Tahsin (1813-1881)

Kısacası bir psikolojik şartlanma karşısında bulunuyoruz ki, sebebleri üzerinde ayrıca durmak gerekir. Bu vak’anın yorumu bi­raz zahmete ve dikkate ihtiyaç göstermektedir. Muhakkak yapılma­lıdır, ama yazarınki gibi değil. Bir kitapta (Rebia Tevfik Başokçu, Avrupa’da Yirmi Senem Nasıl Geçti?, İstanbul, 1942, s. 3) bulunan şu kısmı bu bakımdan dikkate değer buluyoruz:

“//. Abdülhamit devrinde, münevver geçinen bazı yetişkin ve seçkin kimselerin ağzında dolaşıp duran bir öğüt veya bir pa­rola vardı: “Bu memlekette vali olacağına git, Avrupa’da kun­dura boyacılığı et; daha iyi!..

Nice delikanlılar, o zaman, bu öğüde kapılıp mekteplerin arka kapılarından sıvışarak kapağı, Avrupa’nın belli başlı merkez­lerine attılar. Nice genç memurlar, nice kalem veya san ‘at sa­hipleri vazifelerini, işlerini, aile ocaklarını terkedip kendi is­tekleriyle gurbet yollarını boyladılar. Fakat bunların hiçbiri o medeniyet diyarlarında kendf alın terleriyle yaşayabilmek im­kanını bulamadılar. Ya kara bir sefalet içinde eriyip gittiler; ya vatandaşlarını dolandırmakla geçinebildiler; yahut da yine kendi memleketlerinden, kendi hısım ve akrabalarının elinden damlıyan küçücük yardımlarla yarı aç yarı tok bir ömre kattandılar. Hiçbir tanesine, bir tek Avrupalının kundurasını bo­
yamak müyesser olmadı”.      .
18. Sayın Doç. Dr. Hanioğlu’nun bize pek inandırıcı görünme­yen teorilerinden biri de Cemiyet’in Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye’de kuruluş sebeblerini açıklarken başvurduğu biyolojik materya­lizm görüşüdür. Daha önce Ş. Mardin tarafından çok ihtiyatla kul­lanılan bir cümleyi hem sertleştirmiş, hem şumül bakımından geniş­letmiştir (Jön Türklerin Siyasî Fikirleri, 1895-1908, Ankara, 1964,s. 31). Mardin şöyle diyor: “Bu itibarla Dr. Abdullah Cevdet gibiOsmanlı İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin kurucularından bazılarınınbir nevi biyolojik materyalizmi savunmuş olmalarını tabiî görmekicabeder.” Yazar bu teorisini önce Abdullah Cevdet hakkındaki ki­tabında (s. 9) vaz’etmiş ve şöyle demiştir: “-Beşir Fuat, AbdullahCevdet, Rıza Tevfik gibi kimselerin aynı okuldan yetişmeleri ve aşı­rı dindar bir kişinin kısa eğitim süresinin sonucunda biyolojikma­teryalizmi benimsemesi kuşkusuz bir raslantı değildir.” Bu hüküm
kendi içinde bile bir tutarlılıktan uzaktır. Şöyle ki yazarın cümlesi­ni hiç itirazsız kabul etsek bile ortaya çıkan netice bambaşka ola­caktır. Bir kere Beşir Fuat Harbiyeli’dir, yani biyolojik materyalistolmak için tıb tahsili görmek şart değildir. İkincisi RızaTevfik iseA. Cevdet gibi Tıbbiye-i Askerİye’den değil, Tıbbiye-i Mülki­yemden mezun olmuştur. Siyasî faaliyetten ötürü 1890’da Mülkiye’den atıldığında 21 yaşındaydı. Burada şöyle bir soru cevapsız
kalıyor: Eğer her iki tıbbiyede de biyolojik materyalizm gelişmiş isebundan kaynaklara Cemiyet niçin Tıbbiye-yi Mülkiye’de değil de,Tıbbiye-i Askerİye’de kurulmuştur. Başkasının RızaTevfik’i anlat­masına da gerek yok. O, kendisini, temel düşüncelerini anlatıyor:”İngiliz filozoflarının hikmet-i siyasiyede liberalizm nazariyatınave usulüne fevkalade taraftar olmaklığım tabiî idi. Bir taraftangençlik heyecanı, diğer taraftan o nazariyat-ı felsefiyenin kendiamalime ve idealime uygun düşmesi sebebiyle, o adamların asarı­na meftuniyetim pek tabiî idi. Hele Spencer’i çok beğeniyordum veyalnız felsefe-i tekamülün müessis ve naşiri olduğundan dolayı değil, fakat “Hükümete karşı şahıs – L’individu contre l’etat” unvanı ile, daha pek genç iken yazmış olduğu dört makalelik bir küçük ki­tabı hiç elimden düşmemiş, cebimden eksik olmamıştı.” Diğer taraf­tan tesirinde kaldığı bir başka kaynağı zikrediyor: “Bu Holzendorff, Almanya’nın bilmem hangi üniversitesinde hııkuk-u siyasiye profe­sörü idi. “Hükümetin başlıca vazifesi, dahilde polislik etmek, hariç­te de hudut muhafızı olmaktır. Başka işlere, hele millet efradının kendi aralarında, rızalar ile serbestçe taahhüdata girişmelerine ka­rışması kat’iyen haksızdır. Zira vazifesi hu değildir. O, taahhüdatı-nı ifa etmiyen tarafeynden birini, vazifesini ifaya icbar etmekle mü­kelleftir. İşte o kadar” derdi.” Filozof sözü şöyle bağlıyor: “Büyük filozofların siyasî eserler ile ülfet ettikten sonra hayat-ı içtimaiyeye daha ziyade muayyen bir şahsiyetle girince pek tabiîdir ki ufak bir sebeble erbab-ı salahiyete, yani hükümete karşı pek çabuk bir hiss-i isyan duyardım. İşte bunun içindir ki bana bütün mekteplerde baş­lıca kabahat olmak üzere isnat ettikleri serkeşlik;hodserane hare­ket ve nizama karşı gelmek gibi kusurlar pek doğru idi ve bu kaba­hatleri bana isnat eden idare memurları eğer terbiye-i fikriye gör­müş ve iyi okumuş adamlar olsaydılar, bir tek sözle bunların hepsi­ni birden ifade edebilirlerdi: Endividüalist” (iktibasların metni için: Kmtemir, Kendi Ağzından Rıza Tevfik, İstanbul, 1943, s. 111-115). Dr. Abdullah Cevdet’le alakalı izahlarda da bir anakronizm söz konusudur. O’nun sonradan kazanmış olduğu fikirlerinin 1889 yılında da, yani Cemiyet’in kurulduğu ileri sürülen 2 Haziran 1889’da da var olduğu kabul edilmiş, bir başka deyişle sonradan edindiği fikirlerin tesiri çok gerilere yansıtılmıştır. Bu tarihte aynı fikirleri taşıdığına dair bir delil yoktur. Olamazdı da. Bu tarihte Tıbbiye’nin I. sınıfında olan A. Cevdet, Temo’nun ifadesine göre ikindi namazını kılmaktan gelirken kurucular arasına katılmıştır (İbrahim Temo, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Teşekkülü ve Hide-mat-ı Vataniye ve İnkılab-ı Millîye Dair Hatıratım, Mecidiye, 1939, s. 17). Bu duruma göre musallî (beş vakit namazlı) bir biyolojik materyalist karşısında mı bulunuyoruz? Bu sorunun makûl bir cevabı verilmelidir. Biyolojik materyalizm ile Jön Turluk alemine gi­riş arasında doğrudan bir bağ olmadığı gibi, Jön Türklüğün ortak fi­kirlerinden biri de biyolojik materyalizm değildir. Bu Cemiyet’in kurucusu olarak kabul edilenlerin ortak paydaları da olmamıştır.

Diğer taraftan bazı yorum ve teşbihlerin niçin yapıldığını an­lamak mümkün değildir.

“İkinci gruba gelince bunlar gördüğümüz Hakkı Bey benzeri şahsî fakat ciddî niyetlerle Avrupa ‘ya veya Mısır ‘a firar eden kim­selerdir. Bunların bir kısmı Saray ite uyuşarak yurda dönmüştür, ama amaçlarının bu olduğu söylenemez” (s. 135).

“İshak Sükûtî, Cemiyet yönetimini, Trablusgarb’tan firar ede­rek Avrupa ‘ya gelen gençliği ve çalışkanlığı dolayısıyla örgüt için­de sevilen Edhem Ruhi’ye bıraktı. Bu bir anlamda Rosenbetg’in Nazi Partisi liderliğine getirilmesi benzeri bir tayindi. Çünkü böy­lece yeni bir lider değil, yalnızca yeni bir yürütücü görevlendiril­miş oluyordu” (s. 350-351).

“Aynı dönemde; Osmanlı yöneticileri tarafından (İngilizlerin alet-i fesadı) olarak yorumlanan İsmail Kemal Bey de Mısır ‘a gel­miş ve benzeri temaslarda bulunmuştur” (s. 360). Bu yorum sade­ce Osmanlı yöneticilerine ait değildi. İsmail Kemal’i yakinen tanı­yan Jön Türkler, mesela Mithat Paşa’nın oğlu Ali Haydar Mithat da böyle düşünüyordu (krş. Hatıralarım 1872-1946, İstanbul, 1946, s. 164,208).

  1. Bir iktibası (s. 41) yazar “Jön Türkleri düşünce bakımın­dan fazla tanımayan bir kimseyi oldukça şaşırtabilecek bir Avrupa­lı” tanımına örnek olarak veriyor: “Avrupalılar daima sokakta baş­ları semaya doğru itilahah olarak vakûrane yürürler. Şarklılar ise sıklet-i İstibdad altında ezilen kafalarını zeminperest-i esarete eğe­rek mütezellilane sürünüyor gibi giderler.”

Burada şaşıracak bir şey yoktur. Bu çöküş devri aydınımızın eziklik ve halinden utanma psikolojisini anlatmaktadır. Tabiîdir ki kesesi boş bulunanın omuzları düşük, boynu ise bükük, bakışları da sönük olur.

  1. Mısır şubesinin “Özellikle yabancı müdahalesi konusunda çok hassas ve bu oluşuma en sert biçimde” karşıt olduğu görüşünü (s. 247), bu şubenin reisi Hoca Mehmet Kadri Nasıh’ın II. Meşru­tiyetken sonra neşredilmiş olsa bile Seraydı (Paris, 1911, s. 283) isimli kitabında yazılanlar muvacehesinde kabul etmek mümkün görünmemektedir: “Artık biz Türkler kendi kendimizi adam edeme­yeceğiz anlaşılan. En iyisi Anadolu’ya İngiliz’i getirip nasihatleri üzere işlerimizi yavaş yavaş görmeliyiz, düzeltmeliyiz, himmet ve dirayetine muavenet etmeliyiz. Başka çaremiz kalmadı. Hem en sağlam çaremiz budur. İngiliz Mısır’ı ıslah ettiği gibi bizim Anado­lu’inuzu da ıslah edip terakki ettirirse daha ne isteyebiliriz? Sonra Allah kerim, ilerisi Allah’a malûm. Biz adam olalım da sonra her-şey kolaylaşır. Ben Mısır ‘da bulundum işlerini güzel gördüm. Her­keste para var. Ticaret yolunda, ziraat ilerliyor, fellahlar kazanıyor, yüzleri gülüyor. İngilizler sayesinde biz Türkler Mısırlıları her şey­den çabuk ve kolay geçeriz”. Hoca Kadri, bunları bir gencin söyle­diğini belirttikten sonra “bu rivayete itimad buyurıtlmaltdtr” diyor.

Ancak, diğer taraftan bu şubeden Ubeydullah Efendi ise İngi­lizlere müdahale için davetiye çıkaranları “İngiliz simsarlığı” ile suçlamaktadır (Din ve Dünya, Liverpool, 1313, s. 13). Tabiî o za­manlar, İngiliz hayranlığı ve ümidvarlığı hayli yaygındı. “İngiliz­ler, Türkiye ‘nin bir yar-ı tarihî ve tabiîsidir. Zavallı Lehistan ‘a yap­tıkları gibi Türkiye’yi de bir ınahv ve taksim ile ortadan kaldırmak yolunda devletlerin iki defa vaki olan teşebbüsü İngilizlerin red ve muhalefeti sayesinde akim kalmıştır. Birinci taksim teklifi. Büyük Katerina zamanında, Rusya’dan, ikincisi Türkiye’nin en haris ve müstacil hasmı olan Avusturya ‘dan gelmiştir. Bu haysiyet-i elime ile Türkiye devleti, tarihte hayat-ı bakîsini iki defa İngilizlere med­yun olmuştur” diyen kişiler ve bu sözleri dedirten şartlar üzerinde şimdiye kadar durulmamıştır (iktibasın metni Dr. Abdullah Cev­det’indir. Emile Boutmy, İngiliz Kavmi, Kahire, 1909,1. kitaba yaz­dığı önsöz, s. 7). Halbuki İngilizperestlik yakın tarihimizin en dik­kate değer meselelerinden biridir. Yazar bu mesele hakkında kayda değer bir şey söylememiş, yazdıkları da, en hafif bir ifadeyle, eksik

kalmıştır.

  1. A. Cevdet’in 15 Eylül 1898 tarihli mektubundan yaptığı ik­tibastan (“Birfesad coşmuştur gidiyor. Girid gitti, Trablusgarp gi­diyor, Türkiye gidiyor, İslamiyet gidiyor”) sonra yine A. Cevdet’in Haddi Tedip (ilk baskısı, Paris, 1903) isimli kitabını da kastederek şöyle devam ediyor: “Her iki ifadenin de özel mektuplardan alın­mış olması, halkı etkilemek amacıyla yazılmış olma ihtimallerini ortadan kaldırıyor” (s. 620).

A, Cevdet’in, Osmanlı devletinin uğradığı toprak kayıpları hakkındaki şikayetinin ferdî olmadığına hemen işaret etmek gere­kir. Jön Türklerin en yaygın şikayeti bu kayıplar olmuştur. Yorumu­muzu bir adım daha ileri götürecek olursak Jön Türklüğün çıkış se­bebi veya daha doğru bir deyişle sürükleyici “amili devletin devam­lı bir şekilde toprak kayıplarına uğramış bulunmasıdır. Bu hususta­ki şikayetleri “halkı etkileme amacıyla yazılmış” olmaksızın birçok Jön Türk risalesinde, hem de bazan ilk say fal arı nda\ ifadesini bul­muştur (Cemiyet-i Cedide-i Osmaniye, London, 1889,s. 11-12; Ne­ler Olacak?, Osmanlı İttİhad ve Terakki Mısır Şubesi, Mısır, 1314, s. 2-22; Vatan Tehlikede, yy., 1895, s. 4; Bir Asker – Ömer Fevzi, Asker, Cenevre, Mayıs 1900, s. 34, 36).

Diğer taraftan “ittihad” fikri etrafında söylenenler (s. 620) de müphem kalmaktadır. Burada sözedilmesi gereken bir mefhum var­dı, İttihad-ı anasır veya itilaf-ı anasır. Bu hususta herhangi bir yo­rum denemesinde bulunmaya da gerek yoktın-İttihad-ı anasır Jön Türklerin temel fikriydi ve imparatorluğu bütün unsurlarıyla, yani etnik gruplarıyla birlikte muhafaza etme arzusunun tabiî bir netice-siydi. Bu fikir için Yahya Kemal’in söyledikleri (Çocukluğum, Gençliğim, Siyasî ve Edebî Hatıralarım, s. 205) dikkate değer: “İti­laf-ı anasır fikrini takdir etmiyecek birferd o vakit hiisn-Ü niyet sa­hibi addedilemezdi; binaenaleyh her yeni fikrin esası ancak itilafı anasır olabilirdi. Bunun için de geniş bir tesamuh göstererek yerli unsurlardan teşekkül etmek isteyen İttihad ü Terakki ile adem-i erkeziyyet programını getiren Sabahaddin Bey esasta birdiler. Tam manasıyle milliyetperver olanlar bu cereyanda Türkçü iseler müfsid, müslüman iseler mürteci, sosyalist iseler hain sayılıyorlar­dı.”

Kısaca “atnaç olarak belirtilen bu birlik toplumun bir ümmet olarak algılanmasının sonucuydu” teşhisi hem yanlış ve hem de gereksizdir.

  1. “Sultana yöneltilen başlıca suçlamalardan biri, onun dinî kurallar dışında hareket ettiği şeklinde oluyordu. Özellikle merkez yayın organı olarak Osmanlı ‘da yoğun biçimde görülen bu eleşti­riler gördüğümüz gibi 1900 ortalarında kesafetini artırmıştı” hük­mü ise “özel olarak hazırlanan fakat basttrılamayan bir yazma­dan” alman iktibasa dayandırılmaktadır (s. 622-623). Bir risalenin bastınl(a)mamiş olması samimiyeti veya güvenilirliği için bir kıs­tas olamaz. Jön Türkler matbu birçok risalelerinde bu yoldaki fikir­lerini büyük bir açıklıkla ve cesaretle ileri sürmüşlerdi.

Bu hususta verilen hüküm sadece Osmanlı gazetesine inhisar ettirilmemeli ve tarih olarak da 1900 ortaları verilmemeliydi. II. Abdülhamid’in halife sayılmaması gerektiği yolundaki Cemiyet yayınları, hem de risale halinde 1896Mardan itibaren görülmekte­dir. OİT Cemiyeti’nin bu fikri ileri süren ilk risalelerinden biri 1314 (1896) tarihlidir ve açıkça “Osmanlılığı mahv ve İslamiyet’i vadi-i inkıraza götüren son Osmanlı padişahı Abdülhamid’dir” denmek­tedir (Neler Olacak?, s. 8). Aynı sayfada şöyle devam ediliyor: “Abdülhamid tarihte mevcud olan ne kadar zaleme ve miitegallibe varsa onların cümlesine faik insan şeklinde yaradılmış olan hunhar bir canavardı.”

Bunlardan diğeri, kapağında belirtilmemesine rağmen, bilebil­diğimiz kadarıyla Adanalı Hoca Hayret Efendi’nin (Adana, 1848-İstanbul, 1913) kaleminden çıkmıştır (Mehmet Kadri Nasih, Sera-yih, Paris, 1912, s. 157) ve İmamet ve Hilafet Risalesi (Kanun-ı Esasî Matbaası, Mısır, 1315, 48 s. Dış kapaktaki kayıt ise şudur: Osmanlı İtti hat ve Terakki Cemiyeti, Kahire, 1316) ismini taşır. Buradan yaptığımız bir iktibası (s. 39) dikkate sunuyoruz: “Ey millet! Şeriat namına tekrar ediyorum ki aklınızı başınıza alınız.’ İnkiyad ve itaatten sarf-ı nazar ediniz! Zira sizin onlara karşı göstermiş ol­duğunuz ve göstermekte bulunduğunuz inkiyad ve itaat ne İslami­yet’e, ne de insaniyete tevafuk eden şeylerden değildir. Dünya ve ahiret saadetlerine nail olmanız için Şerİat-ı Ahmediye size ilci mes­lek gösteriyor: Birisi, bir halife-i hakka tebaiyet, diğeri de rüyet-i tunûr için tesis-i cumhuriyet. Halbuki siz bunlardan hiçbirisine sü­lük etmiyorsunuz. Emval ve evladınızı bir hükümet-i zalemeye tes­limde devam ediyorsunuz-”

Diğer taraftan görebildiğimiz Jön Türk risaleleri içinde açıkça ve lafzen cumhuriyetten bahsedeni de budun

  1. Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kuruluşu ve ilk nizamnamesi hakkında
  2. Kuruluş ve ilk nizamnamenin yazılması

Kitabın yeni bilgiler ve dahası yeni görüşler getirmesi gereken bu konuda yazılanlar meseleyi biraz daha karışık hale sokmuştur. Halbuki gözden geçirilen kaynakların ışığında şimdiye kadar ileri sürülen görüşler bir değişikliğe tabi tutulabilir veya en azından ge­liştirilebilirdi. Bilinenlere çok bilgi eklenmiş ama yeni görüşler tek­lif edilmemiş, ileri sürülen eski görüşler de yeteri kadar işlenme­miş, bu arada bazı kaynakların üzerinde de gereği gibi durulmadı-ğı için yanlış neticelere ulaşılmıştır. Kaynaklar daha dikkatli ve me­toda riayetle değerlendirilmediği için üstelik yanıltıcı yorumlar ya­pılmıştır. Bunu ortaya koyabilmek için birçok suallere cevap ara­mak gerekiyor.

Cemiyet’in kuruluş tarihi, kuruluşuna katılanlar ve ilk nizam­namesi hakkında bugüne kadar yazılanlardan farklı şeyler söyle­mek mümkün müdür? Neşredilen kaynaklara ve araştırmalara da­yanarak daha farklı yorumlar yapılabilir mi? Daha da mühimi şimdiye kadar yapılan araştırmalarda kaynakların kullanılması husu­sunda tarih metoduna riayet bakımından bir zaaf gösterilmiş midir? Aynı kaynaklara müracaat etmekle beraber bunlara bir kaynağı, OİT Cemiyeti’nin İlk nizamnamesini yazanlardan (belki de yazan) Ali Münif Yeğena’nın hatıralarını da, ilave ediyoruz ki bu mühim kaynağın şimdiye kadar değerlendirilmediğini belirtelim.

  1. Meşrutiyetin ilanından sonra kadim İttihatçılarla genç İtti­hatçılar arasında bir iktidar mücadelesi görülüyor. Bu bir bakıma Avrupa-Mısır Jön Türklüğü ile Makedonya Jön Türklüğü’nün kar­şı karşıya gelmesi şeklinde de görülebilir. Cemiyet’in yarı resmî ta­rihçelerinde mesela Resneli Niyazi’nin hatıralarında ve Ahmet Zi-ya’nın (Şenozan) kitabında {Meşrutiyet Uğrunda, İstanbul, 1327, 47 s.) kurucu olduğu kabul edilen eskilerin ismi bile geçmez. Hare­kette payı olduğunu söyleme ihtiyacını duyanların hatıraları bu ba­kımdan bir tepkinin ürünüdür (krş.Temo, age, s. 201; Mehmet Ra­uf, İttihad ve Terakki Cemiyet-i Muhteremesine- İtti had ve Terakki Cemiyeti Ne İdi?, İstanbul, 1327, s..9; Cevrî – Mehmet Reşit, İııkı-iab Niçin ve Nasd Oldu?, Mısır, 1909, s. 7).

Temo’nun ve Mehmet Reşit’in hatıralarını esas aldığımızda Cemiyet’in 189.Ve kadar gelen hikayesinin rivayetlere dayandığı görülüyor.

Temo’ya göre Cemiyet 1889’da bir Mayıs günü ikindi suların­daki bir teneffüs saatinde kurulmuştur. Eğer A. Cevdet ikindi nama­zını geciktirmiş ise vaktin biraz daha geç olduğu kabul edilebilir. Fikir Temo’dan çıkmış, İshak Sükûtî, Abdullah Cevdet ve Mehmet Reşit’in de katılmasıyla kuruluş tamamlanmıştır (Temo.rtgc, s. 16-17).

Enteresandır; Mehmet Reşit, Cevrî müsteanyla neşrettiği hatı­ralarında daha farklı şeyler söyler. Ona göreTıbbİyc’nin hamamı­na ait odun yığınlarının üzerinde, guruptan bir saat sonra, ilk dört isme Konyalı Hikmet Emin’in de katılmasıyla kurulmuştur, ama çalışmalar bir sene öncesinden başlamıştır (Cevrî, age, s. 26 mü­kerrer).İbrahim Temo’nun {age, s. 19) belirttiği gibi bundan-sonra odun yığınları üzerinde öğrenci argosuyla-Hatab Kıraathanesi top­lantıları adı verilen siyasî sohbetler yapılmaya başlanır. Bu hadise­lerin cereyan ettiği 1888-1889 öğretim yılında kurucular Tıbbiye­nin ilk sıngındadırlar. Bu arada bir hadiseyi hatırlatmak gerekir; aynı aylarda Mülkiye’den Ali Kemal Haleb’e, Hüsameddin Şam’a, Düyun-ı Umumiye ketebesinden Fahri Haleb’e, İzmirli Tahir Ke­nan Yemen’e Hukuklu Abdülhalim Memduh ise Konya’ya sürülü­yorlardı (Ali Kemal,age, s. 123; İbnülemin.age, s. 932-935,944). . Sürgün öncesinde Ali Kemal ve arkadaşları bir Öğrenci derneği ku­rarak nizamnamesini kaleme almış bulunuyorlardı.

Bu tarihten sonra görülen ilk mühim toplantı ise 20 Temmuz 1891 tarihinde olmuştur (Hanioğlu, age, s. 175). İnciraltı İçtimai adı verilen (Doç. Hanioğlu bu ismi İncirağacı İçtimaı’na çevirmiş, s. 175-176) toplantıda teşkilatlanma hakkında kararlar alınmıştır, ama ortada kararlardan başka bir şey yine yoktur. Kısaca fiilî bir topluluk karşısında bulunuyoruz (krş. Temo, age, s. 20-22; Cevrî, age, s. 27-28). Yaptıkları iş ise siyasî sohbetlerde bulunmaktan iba­rettir, benzerleri gibi.

Tıbbiye’de henüz ismi bile konmamış bir cemiyetin kurulmuş olduğu yolunda bir haber 1891 Mülkiye mezunu Şahin Taki tarafın­dan oda arkadaşı ve Mülkiye İdadîsi öğrencisi Mehmet Rauf’a en geç Haziran 1892’den önce verilmiş olmalıdır (M. Rauf, age, s. 12; Ali Çankaya, age, s. 459). Ali Münif de yine bu yılda Cemiyet’in varlığını samimî sınıf arkadaşı M. Rauf’tan öğrendiğini bildirmek­tedir (“Alı Münif Bey’in hatıraları” – Yazan. TahaToros, İstanbul, 1996, s. 17). Cemiyet’in 1893’e kadar hemen hemen hiçbir faali­yette bulunmadığı ve bu yıldan itibaren varlığının diğer yüksek mektep öğrencileri arasında duyulduğu rivayetini (M. Rauf, age, s. 2) tekzib edecek bir kaynağa sahip değiliz. Burada bir şeyi dikkat­ten kaçırmamak gerekir; Tıbbiye’de, kanaatimizce, bir cemiyet ku­rulmamıştır; ama kurulduğu yolundaki bir haberin yayılmış bulun-masıOİT Cemiyeti’nin kuruluşunu hızlandırması bakımından hemen hemen aynı tesiri icra etmiştir. Ancak göz önünde bulundurul­ması gereken bir diğer husus da diğer yüksek mekteplere Tıbbiyem­den yayılanın siyasî fikirlerin değil, teşkilatlanma arzusu olduğu­dur. Hatta bu arzuya ve hevese yapılan katkılar söz konusudur. Yoksa Jön Türklüğe temel teşkil edebilecek fikirlerin diğer yüksek mekteplerde ve bilhassa Mülkiye’de öteden beri bulunduğu sade bir gerçek olarak ortadadır (Mülkiye için: Ş. Mardin, age, s. 22-27; Ayrıca Mekteb-İ Hukuk’un ders notlarına bakılabilir. Münir” Paşa -Neşreden. Mahmut Esat, Ravza-i Hukuk, İstanbul, 1301, 224 s.). Herşeyden önce Genç Osmanlılarla başlayan bir geleneğin deva­mına işaret etmek gerekir.

I895’e kadar yapılanlar hakkında daha ileri yorumlarda bulun­ma imkanı yoktur. Fakat bu yılda ortaya çıkan gelişmelerin üzerin­de bil hassa durmak, OİT Cemiyeti ‘nin kuruluşunu açıklığa kavuştu­rabilmek için şarttır. Çünkü 1895; bu Cemiyet’in kurulduğu, nizam­namesinin yazıldığı, teşkilatlandığı ve sesini duyurabildiği, kısaca siyasî tarihimize ve Jön Türklük alemine doğduğu yıldır. Bu hükme varabilmek için elde kafî deliller ve kaynaklar bulunmaktadır.

Bir cemiyetin varolduğu şeklindeki propaganda Harbiye’ye de Erkan-ı Harp sınıfından Batumlu Mustafa Reha ve Zadegan sınıfın­dan Hamid Bey vasıtasıyla ulaşmıştır. Cemiyet’e taraftar olan Mül­kiyeli isimler hakkında daha fazla bilgi bulunmakta ve bu durum sağlam yorumlar yapabilme imkanı vermektedir. Bunlar Ali Mü-nif’in (Yeğena-bkz.Ali Çankaya, age, s. 628-629) sınıfından Meh­met Rauf (İbnülemin.age, s. 1449), Murat Fuat (Ali Çankaya, age, s. 639-640), Mustafa Hulûsî (Ali Çankaya, age, s. 64), Selanikli Rahmi (sonra mebusu), Mithat (Şükrü Bİeda) ve Selanikli Hüsnü ile Tarsusîzade Münif’tir ki bu sınıf Mülkiye’den 1896 Ağustosunda mezun olmuştur. Faaliyetlere önceki sınıftan Adanalı Mehmet Hil­mi ile Selanikli Osman da katılmıştır. 1894’de mezun olan bu sınıf mensupları Mülkiye’nin iki senelik son mezunlarıdır. Mektep 1895 senesinde mezun vermemiş; 3 senelik ilk mezunlarını da İ896’da vermiştir. Daha önce üç sene olan Mülkiye İdadîsi de ilk dört senelik mezunlarını 1892-1893 öğretim yılında vermişti. 1897 senesin­de mezun olanlardan İse Beyrutlu Emin Arslan (Emir Nihad el-Ars-lan- Ali Çankaya, age, s. 740), Bekir Fahri (İdiz -Ali Çankaya, age, 731), İzmirli Mustafa Şevket ve Selanikli Ahmet’in katıldığı anlaşı­lıyor (M. Rauf, age, s. 13,22; Ali Münif, age, s. 21).

Hareketin taraftarları çoğaldıkça teşkilatlanma ihtiyacı hisse­dilmiş ve bir nizamname yapılması fikri ilk defa 1894-1895 öğre­tim yılında Mülkiye’nin yüksek kısmının I. sınıf talebesi olan Emin Arslan tarafından ortaya atılmış ve bu görüş Mülkiyeli grup tarafın­dan benimsenmiştir (M. Rauf, age, s. 21 -22; Ali Münif, age, s. 21). Bu konuda Ali Münif şöyle diyor; “Mülkiye’de gizli cemiyete inti­sap edenler gün geçtikçe artıyordu. Bir aralık miktarı 30-35’e ba­liğ oldu. Tıbbiye ve Harbiye ‘de de artan gizli tglebe teşekküllerinin bir nizamname ile ve programlı bir surette çalışmaları fikri ortaya atıldı. Yapılacak bir nizamnamenin yalnız mektepler için değil, bü­tün memlekete şamil bir hüviyet taşıması düşünülüyordu. Bunun lü­zumu Üzerine fikir teatisinde bulunduk. Tıbbiye’deki arkadaşlar ni­zamname yapılması fikrine taraftar olmadılar. Mülkiyeliler ısrar eylediler. Hatta hatırımda kaldığına göre Beyrutlu Emin Arslan, Mülkiyelilerin ayrı bir cemiyet kurarak faaliyetlerine devam edebi­leceklerini ileri sürdü” (s. 20-21). Tıbbiyelilerin nizamname yapıl­masına karşı çıkışlarının gerekçesi M. Rauf (age, s. 22) ve Ali Mü­nif tarafından birbirine uygun bir ifade ile anlatılmaktadır. “Bu fi­kir, ileride bir ayrılığa sebeb olabilir endişesiyle. Tıbbiyeliler tela­şa düştüler. Bunun üzerine Tıbbiye’deki arkadaşlar fikirlerini şu suretle hülasa ederek bildirdiler:

“Bu gizli cemiyetleri birleştirmek, büyütmek, maksadı tesis ve gayelerini bir nizamnameye bağlamak uygun olur. Ancak, bu suret-i hareket hafiyelerin gözlerine hedef verebilir. Bu esbab-ı mucibe üzerinde Tıbbiyeliler musir idiler. Bizimkiler ise mutlaka bir nizam­nameye taraftar olduklarından işi konuşmak İçin gizli bir kongre akdi karargir oldu” (age, s. 21). Bu karardan sonra Ali Münif’e gö­re 20-30; Mehmet Rauf’a göre ise 15-20 Mülkiyeli en kuvvetli ihtimalle 1895’in Mayıs veya Haziran ayında; her halükarda tatile girmeden yani Ağustos ayından önce Rumeli Hisarı’nda nizamna­me tanzimi için toplanırlar, 1894-1895 öğretim yılında Mülkiye 3 senelik mekteptir ama 3. sınıfı öğrencisizdir.

Toplantıya katılanlardan isimleri bilinenler bu öğretim yılında ikinci sınıf öğrencilerinden Ali Münif (Yeğena), Murat Fuat ve Mehmet Rauf; birinci sınıftan ise Emin Arslan, Mithat Şükrü (Ble-da – mezun olmadı), Bekir Fahri (İdiz) ve Selanikli Ahmet’tir (M. Rauf, age, s. 22). Ancak bu öğretim yılında Harbiye’nin Erkan-ı Harb kısmının I. sınıfında bulunan Batumlu Mustafa Reha’nın bu son faaliyetlere katılıp katılmadığını bilemiyoruz (M. Reha için: M. M. İskora, Harp Akademileri Tarihçesi, Ankara, 1966, C. I, s. 187). Bu toplantıda nizamnamenin tanzimi işi Mehmet Rauf’a göre Ali Münif’le ikisi; Ali Münif’e göre ise sadece kendisi tarafından yürütülür (Mehmet Rauf, age, s. 25; Ali Münif, age, s. 21). Bize ka­lırsa Meşrutiyet havasında Mehmet Rauf nizamnamenin yazılışına ortak olmuştur. En iyimser bir yorumla nizamnameyi kaleme alan Ali Münif’e yardım etmiş olmalıdır. Bu arada Tıbbiyeliler de ni­zamnamenin muhtevasında bulunmasını istedikleri hususları bir la­yiha halinde İshak Sükûtî vasıtasıyla bildirmişlerdi (Mehmet Rauf, age,s.25).Ali Münif bu çalışmasını şöyle anlatıyor: “O akşamdan itibaren harekete geçtim. Avrupa’dan gelen gizli beyanname ve ri­saleleri tetkik ederek bünyemize uygun bir taslak hazırladım. Bit ni­zamname tasarısını gizlice İbrahim Temo’ya gönderdik. Onun, Tıb­biyeliler namına, mütalaasını öğenmek istiyorduk. İbrahim Temo nizamnameyi uygun buldu. İshak Sükuti de Tıbbiyelilerin görüşle­rini bize getirdi… Hazırlanan nizamname tam şeklini aldı. İstan­bul’da basılmasına imkan ve fırsat yoktu. Paris’e veya Mısır’a gönderip bastırmak istiyorduk. Bir kopyasını Tıbbiye’den Cevdet vasıtasıyla harice çıkarttık. Diğer nüslıa nezdimde kaldı” {age, s. 22). Ali Münif Tıbbiyeli Cevdet hakkında bir bilgi vermiyor, ama Mehmet Rauf bunun Dr. Abdullah Cevdet değil de Diyarbakırlı bir başka Dr. Cevdet olduğunu açıkça belirtiyor (age, s. 25). Ayrıca üzerinde durduğumuz bu iki kaynak Dr. A. Cevdet’in (Karhdağ) herhangi bir faaliyetini zikretmezler. Dikkati çeken bir husus 2 Ha­ziran 1889 günündeki konuşmaları en ince teferruatına kadar hatır­layan İbrahim Temo’nun kendisinin de katkıda bulunduğu 1895 yı­lı çalışmaları ve İlk nizamname hakkında tek bir cümleyle de olsa -hiç bilgi vermemesi ve susmayı tercih etmesidir. Onun bu davranı- -Şi yarım asır sonra bile Ali Münİf’in şikayette bulunmasına yol aç­mıştır; “Mumaileyhin daha sonra neşrettiği birkaç eserle, İstan­bul ‘daki gizli teşkilat hakkında yazdığı hatıratta bütün mesaiyi Tıb­biyelilere inhisar ettirerek Mülkiye ve Harbiyelilerin faaliyetlerin­den bahsetmemesi sarih bir haksızlıktır” {age, s. 22-23 dipnot J1). Tekrar nizamnameye dönelim: Yurt dışına çıkarılan bu nizam­name hakkında İngiliz arşivlerine ilk bilgi, belirtildiğine göre, İs­tanbul’daki İngiliz sefareti üçüncü katibi Max Müller’in 14 Kasım 1895 tarihli raporuyla girer. Cemiyet imzasını taşıyan ilk yaprak beyanname, 30 Eylül’deki Ermeni Patırdısı üzerine, Ekim’in ilk haftası içinde İbrahim Temo ve arkadaşları İshak Sükûtî, Dr. İsma­il İbrahim ve Eczacı Mehmet tarafından 1000 nüsha kadar basılır ve dağıtılır (Temo, age, s. 48-49). Bilindiği kadarıyla Cemiyet İlk defa sesini duyurmuş ve varlığını hissettirmiştir. İlk beyannamenin Dr. Abdullah Cevdet tarafından kaleme alındığı iddiasının herhan­gi bir delili bulunmamaktadır (A. B. Kuran, İnkılap Tarihimiz ve İt-tihad Terakki, 1948, s. 63; A. B. Kuran, Osmanlı İmparatorluğun­da İnkılap Hareketleri ve Millî Mücadele, İstanbul, 1959, s. 158-159; Hanioğlu,AZ*/H//a/ı Cevdet, s. 26).

İlk risalesi ise yine Ermeni Patırdısı’ndan bahseden ve nizam­namenin 21. maddesine göre basıldığı bildirilen Vatan Tehlikede isimli beyannamesi di r. Risale Cemiyet’in temel fikirlerini belirtme­si bakımından ayrıca üzerinde durulmaya değer. 1 Aralık 1895 tari­hinden itibaren de Meşveret, Cemiyet’in naşir-i efkarı olarak, neş­redilmeye başlanır. Kısaca 1895 yılında doğan Cemiyet, aynı za­manda siyaset meydanında da sesini yükseltmeye başlamıştır.

Diğer taraftan nizamnamenin I897’de basıldığı, en azından

1961 yılından beri, bilinmektedir. Sarayla yapılan pazarlıklardan sonra 1897 Temmuz ayında Cemiyet şubeleri neşriyata ara vermiş­ler, bu karara Mısır Şubesi ‘nin de itiraz edemediği anlaşılıyor (Ha-nioğlu, age, s. 242). Ancak görünen odur ki bu şube daha sonra muhtemelen Kasım ayı içinde Saray’dan daha fazla para çekebil­mek için nizamnameyi bastırmış ve 2 Aralık 1897 tarihli protokol ile 400 nüshasını, diğer evrak ve gazetelerle birlikte, teslim etmiş­tir. Protokol metninde nizamnamenin dilinin Türkçe ve Arapça ol­duğu belirtilmiştir. Cemiyet 1895’de neşriyatına nizamnamenin 21. maddesi gereğince başlamış, risale kapaklarında madde açıkça zik­redilmiştir. Ayrıca Mısır Şubesi’nin Bulgaristan Şubesi meclisine yazdığı 4 Ağustos 1896 günlü bir yazıda da bu nizamnamenin 1,2, 3,5,9, 17, 19,21-23,25-27 ve 35. maddelerine atıfta bulunulmuş­tur (yazının metni için: Hanioğlu.ag^, s. 490-493). Nizamnamenin Saray’a teslimiyle alakalı protokol önce Asaf Tugay tarafından neş-redildiği (İbret, İstanbul, 1961, C. I, s. 50-51) halde buna işaret edilmeksizin aynı metnin hem tıpkıbasımı ve hem de transkripsiyo­nu ikinci defa Doç. Dr. Hanioğlu tarafından verilmiştir (age, s. 528-529). Yazar, kitabını kaynak olarak kullandığı Tugay’ın neşrini gör­mediği için metinde birçok yanlışlar yapmıştır. Bazı kelimeler at­lanmış (I. satırda – bazı, 3. satırda – şahane, 6. satırda – teslim ve), mühür İki yerde (6. ve 9. satırlar) mahzar, nedametiyle (I. satır) ne­dametle, muvazzaha (10. satır) mevzua şeklinde okunmuştur.   .

1889’da kurulduğu kabul edilen OİT Cemiyeti’nin ilk nizam­namesi I895’de yazıldıktan sonra 1897’de Kahire’de her maddenin altında Arapçası da verilerek, kırmızıya yakın pembe pelür kağıt kapağıyla 30 sayfalık risale halinde basılmıştır ve 39 maddeden ibarettir. Dış kapaklar yazısızdır, baskı yeri ve tarihi belirtilmemiş­tir. Nizamname, A. B. Kuran tarafından verilen elyazısı nüshasına dayanılarak, T. Z. Tunaya tarafından “münakaşa vesilesi yaratmak gayesiyle” aynen neşredilmiştir (Türkiye’de Siyasî Partiler, İstan­bul, 1952, s. 117-122). Tunaya nizamnameyi değerlendirmemiş, hakkında herhangi bir hüküm vermekten kaçınmıştı.

 

 

 

  1. Cemiyet’in kuruluşu ve ilk nizamnamesine dair Hanioğlu’nun yazdıkları hakkında

İlk nizamnamenin yazılışı hakkında birinci elden kaynaklara ve bu arada arşiv vesikalarına dayanılmış, fakat yanlış bilgiler ve­rilmiş ve isabetsiz yorumlar yapılmıştır. Bu meselede şimdiye ka­dar layık olduğu alakayı görmeyen bir kitap Mehmet Rauf’un en azından Temo’nun ve Mehmet Reşİt’inki kadar mühim hatıratı kul­lanılmış, fakat yeni bilgi ve yorumlar kazandırılamamışlır. Aksine kaynak yeteri kadar tanmamadığı için, buna dayanarak yazılanlar, meseleleri çözmek yerine çözülmesi zor bir şekilde biraz daha dü­ğüm lemistir.

Halbuki Mehmet Rauf kitabında hadiseleri doğru bir şekilde tarihiendirecek birçok ipuçları veriyor. Kendi öğrenim hayatı hak­kında verdiği bilgiler bile kafi miktardadır (age, s. 11). Zikretmiş olduğu sınıf arkadaşlarından Murat Fuat ve Ali Münİf (Yeğena); bir sonraki sınıftan Emin Arslan ve Bekir Fahri (İdiz) hakkında gerek­li bilgiler bulunmaktadır (Ali Çankaya, age). Kısaca harekete katı­lıp da Mülkİye’den mezun olan İsimleri tanımak bir zahmeti bile gerektirmiyordu. Yazar, Mülkiyelilerin ilk nizamnameyi tanzim et­tiklerini kabul etmiş, fakat “bu toplantının, 1891 yılının ikinci ya­rısında yapıldığı tahmin edilebilir” hükmünü vermiştir. Yine bu arada hadiseyi kolayca, tabiî yanlışlıkla da, 20 Temmuz 1891 gü­nündeki toplantıya bağlamıştır. Halbuki bir tahmine ihtiyaç yoktu ve tarih için gerekli ipuçları Mehmet Rauf’un hatıralarında fazla­sıyla vardı. Diğer taraftan eldeki kaynaklar da yine Tıbbiyelilerin nizamnamenin yazılışlarmdaki rollerini mübalağa eder bir tarzda kullanılmıştır. Nizamnamenin metni iki Mülkiyelinin, Mehmet Ra­uf’un da katkısıyla Ali Münif’in kaleminden çıkmıştır. Tıbbiyeliler ise bulunmasını istedikleri hususları daha önce bir layiha halinde bildirmişler fakat bir nizamname müsveddesi vermemişlerdir. Bu gerçeğin kitaptaki (s. 177) ifadesi ise şöyle olmuştur: “Rumelihisa­rı toplantısında, Tıbbiye grubu hazırladığı bir layihayı daha sonra  ittihat ve Terakki’den bağımsız muhalefet hareketlerini örgütleye­cek olan iki Mülkiye talebesinden Ali Münifve Mehmet Rauf Bey’e vermiş, onlar da bu metin üzerinde çeşitli düzeltmeleri yaparak, ilk nizamnameyi hazırlamışlardı”. Bu paragrafta sadece ilk nizamna­menin yazılmış olduğu fikrini ortaya atmak zorunda kalmış, böyle­ce aynı nizamnameyi ikinci kere farklı bir nizamname gibi günde­me getirmiştir. Bu şekilde, gerekli bir dikkatle kullanılmayan ve metoda uygun bir şekilde hakim olunamayan kaynaklara dayanıla­rak yapılan yanlış, yeni yanlışların ve yine yanlış yorumların sebe­bini teşkil etmiştir. Bir başka netice de Cemiyet’e yanlış kurucular bulmak şeklinde ortaya çıkmıştır. 1891’de kurulduğu kabul edilin­ce I895*e kadar olmayan Cemiyet adına izahlar yapılmış, en mü­himini de bir yüksek tahsil hareketi, yüksek mekteplerden birine, sadece Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye’ye mal edilmiştir. Netice itiba­riyle 1895 yazından önceki zamanlar için Cemiyet’e dair izahlar ve yorumlar inandırıcı değildir. Şerif Mardin’in Jön Türklerin Siyasî Fikirleri 1895-1908 (Ankara, 1964, 249 s.) isimli mühim kitabına başlangıç yılı olarak 1895’i esas alması bu gerçeğin zımnî bir teyi­didir. Esasen “ancak, dikkatli bir araştırma sonucunda İttihad ve Terakki’nin muhalefet alanına açıkça çıkışının 1894-1895 dönemi­ne rastladığım, bundan evvelki hareketlerin ise son derece ehemmi­yetsiz” olduğunu belirten yazar da (s. 75) bu gerçeği ifade etmek­ten başka bir şey yapmıyor.

OİT Cemiyeti hakkında kitapta belirtilmeyen temel gerçekler şöyle sıralanabilir:

Cemiyet, 1895 yılının en geç Temmuz ayında kurulmuştur. Bu zaman dilimi en iyimser bir tahminle iki ay daha öncesine alı­nabilir.

Cemiyet,Tıbbiye, Mülkiye ve Harbiye gibi yüksek mektep ta­lebelerinin müşterek hareketleri sonunda kurulmuştur. Cemiyet’in kuruluşunda bunlardan birine öncelik vermek doğru değildir. An­cak farklı bir ağırlık verilebilir.

Cemiyet’in nizamnamesini Mülkiyeli Ali Münif Yeğena, sınıf arkadaşı Mehmet Rauf’un da katkısıyla yazmış, bu esnada Tıb­biyelilerin de görüşleri ve tasvipleri alınmıştır.

Cemiyet’in 1895 öncesinde varlığından ve faaliyetinden bah­setmek mümkün değildir.

Tıbbiye’de bir cemiyet kurulmamıştır, ama kurulduğu dedi­kodusunun çıkması kuruluşu hızlandıran bir amil olmuştur. Bir baş­ka amil de 1894’de Anadolu’daki büyük Ermeni isyanlarıdır (bu fi­kir için: Sina Akşİn, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, İstanbul, 1987, s. 26).

Cemiyet’in doğuşunda makro-planda Tıbbiye’ye, ferdî ba­kımdan da Dr. Abdullah Cevdet’e veya bir başkasına öncelik veril­mesi isabetli değildir.

Cemiyet’in fikrî kaynağı Tıbbiye’de var olduğu kabul edilen biyolojik materyalizm değildir. Genç Osmanlılar hareketiyle başla­yan bir zincirin yeni bir halkasını teşkil eden Cemiyet’in müstakil ve yepyeni bir kuruluş olduğunu söylemek de mümkün görünmemekte­dir.

Meşveret, Kanun-ı Esasî, İngiliz Dostluğu ve İttihad-ı Anasır gibi temel fikirlerinin tarihi, Cemiyet’in kuruluşundan daha eskidir ve bunların başlangıcı Genç Osmanlılara kadar uzanır. Bu fikirlerin yabancı kaynakları arasında en başta geleni ise Fransız İhtilali’dir. Müsavat, uhuvvet ve hürriyet gibi ihtilal düsturlarının tesiri çok açıktır. İlk risalenin ismi {Vatan Tehlikede) bile ihtilalin parolaların­dan (La Patrie est en danger – Vatan tehlikededir) biridir.

  1. Kitabın metodu hakkında

Herhangi bir tarih araştırması geçmişteki en küçük bir zaman ve zemin dilimini bile bütünüyle kucaklayamaz ve anlatamaz. Esa­sen bir araştırma için böyle bir mecburiyet de yoktur. Yapılması ge­reken, bir konu ile alakalı objektif vakalardan manalı ve temsil kudretini haiz olanlarını bulmak ve bunlara dayanarak sübjektif yo­rumlar üretmektir. Bu meselede tarihçinin ilk ve en mühim işi yorumlarına temel yapabileceği vak’aları isabetle seçebilmesidir ve araştırmada halledilmesi gereken ilk zorluk budur. Bu durum bir bakıma, bir gazete idarehanesine her gün gelen yüzlerce haberden en manalılarını seçip basmaya benzetilebilir ki bu seçme işinin ne derecede mühim bir ilk adım olduğu ortadadır. İkinci merhalede gereken ise seçilen vak’alar arasında, taşıdıkları ehemmiyete göre bir kademelendirme veya sıralama-yapılmasıdır. Aslî ve tali olanlar, tayin edici olanlarla tabî olanlar birbirinden ayrılır. Bir bakıma satırbaşı gelişmelerle, bunlara bağlı olanlar birbirinden tecrid edilir.

Bir çalışmada zikredilen her vak’anın, bir birine eşdeğerde ol­madıkları kabul ediliyorsa buna dikkat çekilmelidir. Kitapta hemen her vak’a, bu gibi bir dikkat çekme ve kademelendirme olmaksızın, arka arkaya sıralanmıştır. Mesela adı geçen birçok cemiyetin ve vak’anın OÎT Cemiyeti’nin kuruluş ve gelişmesindeki rolüne dair en ufak bir dikkat çekilmemiştir. Bunlar arasında sebep-sonuç mü­nasebetleri de belirsizlik İçinde kaybolmuştur.

Kitapta dikkati çeken bir husus da birçok kaynağın yanlış bir şekilde tasarruf edilmesi, adeta söylemek imkanına sahip bulunma­dıkları şeylerin söyletilmesidir. Buna örnek olarak Yenişehirlizade Halit Eyüp’ün İslam ve Fünün, Mahmut Nedim Paşa’nın Ayine ve Hasbıhal ve Cemiyet’in ilk risale beyannamesi Vatan Tehlikede gi­bi risaleler gösterilebilir. Bu kaynaklarla bunlara dayanılarak söyle­nenlerin bir alakasını gösterebilmek maddeten imkansızdır. Diğer taraftan tek veya az kaynaklı cesurane yorumların çokluğu dikkati çekmektedir ki bunlardan bazılarına işaret edilmiştir. Bu noktada göz önünde tutulması gereken husus tek kaynaktan yoruma, yani bir diğer ifadeyle özelden genele geçmenin zorluğu ve çok kere de im­kansızlığıdır. Çünkü tek kaynaklı bir yorumun karşısına bir başka kaynağa dayanarak zıt bir yorum çıkarmak çoğu kere kolaylıkla mümkün olmaktadır. Bu noktada hiç değilse ortaya atılan yorumla­rı başka veya farklı kaynaklarla kontrol etmek, bir bakıma teste ta­bi tutmak gerekir. Kitapta bu gibi zayıf yorumların da birçok örnek­lerine rastlanıyor. Yorumlar, benimsenen ilk kaynaklara dayandırılarak, biraz cesur ve aceleci bir tavırla verilmiş intibaını uyandır­maktadır.

Kişiler hakkında verilen hükümlerde de acelecilik görülmekte­dir. Bu acelecilik, menfî veya müsbet, hemen hemen kitaptaki bü­tün yorumlara hakim bir tavır olmuştur. Bu arada ihtiyatlı bir ifade­den herhangi bir örnek bulabilmek de mümkün değildir. Verilen hü­kümler, bizzat hakkında hüküm verilen kişilerin yazdıkları ile çatı­şır mahiyettedir ki bunun en dikkate değer örneğini Ubeydullah Efendi hakkında yazılanlar teşkil ediyor. En zıt örneği ise Şemsed-din Sami ile Halit Eyüp’ün karşı karşıya getirilmesidir. Kitaptaki Halit Eyüp ile gerçeği arasında bir benzerlik değil, zıtlık bahis ko­nusudur. Diğer taraftan RızaTevfik de, hakkında hüküm veren ya­zarı yine bizzat tekzib etmektedir.

Netice

Yakın tarihimize dair ciddi monografilerin azlığı göz önüne alı­nacak olursa yorumlar için ne kadar dikkatli davranmak gerektiği ortadadır. Bunun ilk şartı kullanılan kaynaklan ve hakkında hüküm verilen kişileri yeteri kadar tanımaktır. Verilen örneklerden anlaşı­lacağı gibi kitap bu bakımdan en azından bir zaaf içinde görünüyor. Daha açık bir ifade ve kitapta böyle bir niyetin işaretini bile bulmak mümkün değildir. Mesela Mehmet Rauf’un hatıraları gibi matbu kaynakları bile gereği gibi tanıyamamış ve bu gibi birçok kaynağı fark edilmesi zor yanlışların güvenilir dipnotları yapmıştır. Tabiî bu durum karşısında gayri matbu kaynakların nasıl bir usûlle ve hangi güvenilirlik derecesinde kullanılmış oldukları suali kendiliğinden hatıra gelmektedir. Bu meselede en azından arşiv lesikalarının üze­rinde yeteri kadar durulmadığını söylemek gerekir. Mesela 1895 tevkifatı ile alakalı vesikaların üzerinde durulsaydı; bu vesikada adı geçen (s. 410) Yanyalı Rauf’un, daha sonra Selanik’e sürülen ve hatıralarını neşreden Leskovikli Mehmet Rauf olduğu anlaşılacak ve Cemiyet’in ilk nizamnamesinin yazılmasına da katılan bu kişinin, 1893’deMülkiye’ye başladığı için, 1891’de herhangi bir faali­yete katılamayacağı anlaşılacaktı. Böylece ilk nizamnamenin de 1891 ‘de yazlamayacağı görülecek ve hem bu siyasî hareket Tıbbiye’ye mal edilemeyecek ve hem de ilk nizamname iki kere yazdı­rılmamış olacaktı. Tabiî bu durumda odak noktası OİT Cemiyeti olan bir araştırmada bu Cemiyet’in kuruluş tarihi, kurucuları ve ilk nizamnamesi hakkında bu kadar çok ve vahim yanlışlar yapılmaya­caktı. Mesela 1895’den önce Cemiyet’in varlığını gösterir herhan­gi bir arşiv vesikasının bulunması üzerine düşünmek ve farklı yo­rumlar getirmek gerekirdi. Tekrar kitaba hakim olan metoda döne­lim: Bu tavırla üretilen yorumlar da inandırıcılıktan uzaktır. Ortaya atılan teoriler de zayıf kalıyor. Yazar, teori üretmedeki gayretini kaynaklan ve kişileri tanımak için de gösterebilseydi araştırmada daha güvenilir neticeler çıkacaktı. Çıkamamış ise bunun sebebi ya­zarın metod bakımından çok açık vermesi, daha yerinde bir ifade ile, metodsuzluğu tercih etmiş olmasıdır. Verilen örnekler, bu hü­küm için kafi ve vafîdir. Kısaca yazar kaynakları dış ve iç tenkite tabi tutmamış, metod diliyle söyleyecek olursak, bir çok yerde bu bakımdan ignavia critica’nın (tenkitde tembellik) vahim örnekleri­ni sergilemiştir.

Ö. L. Barkan’dan İlham alınarak şöyle denebilir: Tezadlara düşmemek için yeterli bilgilere sahip olmadan hazır yapılmış teorik modellerle oynamaktan ve tarihî vak’aları ve gelişmeleri, teori “uğruna birtakım dar kalıplar içine zorla sokmaya çalışmak gay­retinden vazgeçerek, daha fazla vak’a toplayarak çalışmak ve mü­şahhas tarihî realiteye inmek zarureti vardır (“Feodal düzen ve Os­manlı Tıman”, Türkiye İktisat Tarihi Semineri, Ankara, 1975, s. I). Esasen kaynakların taranması ve vak’aların birikmesi, ayağı yere basar sağlam yorumları da beraberinde getirecektir. Kitap bu gibi yorumlan getirememiş, meseleleri çözmek yerine, çözülmesi gere­ken yeni meseleler çıkmasına yol açmıştır. Bunun için de ortaya Jön Türklüğün tarihi yerine kırkambarı konmuştur; içinde birçok yanlışların ve inandırıcı görünmeyen yorumların da bol bol bulunduğu bir kırkambar. Bir başka deyişle faydalanılması zor ve çok dik­kat isteyen kıymetli bir araştırma karşısında bulunuyoruz. Jön Türklüğün tarihi hakkında kazandırdığı çok kıymetli bilgiler ve ve­sikalar yanında inanılması kolay isabetsiz yorumları ve fark edilmesi zor yanlışlarıyla da dikkati çeken kitap hakkındaki hükmümüzü, verilen örneklerden sonra, şöyle tamamlayabiliriz: Çok büyük gay­ret ve zahmetlerle ortaya konduğu ilk bakışta anlaşılan bu kitabın dipnotlu yanlışlar bakımından da katkı yüzdesi, sahasındaki hiçbir kitapla mukayese edilemeyecek kadar yüksektir. Sadece OİT Ce­miyeti hakkında yapılan yanlışlar bile, ne yazık ki, bu hükmü doğ­rulayan bir kemmiyet ve keyfiyettedir. Bu duruma düşmemek için de “tarih”i her manasıyla; yani ilim, usûl, mazî ve zaman olarak ciddiye almak gerektiğine inanıyoruz. Sözümüze, bir kelime ilave ederek, Jön Türklüğün psikolojisini yansıtan bir iktibasla son veri­yoruz: “Benim neslimin büyük günahı tarihini bilmemek, tarihine inanmamak ve bilhassa tarihinden kendinde bir şey devam ettiğine inanmamaktı. Gördüğümüz fecî terbiyenin tesiri altında (tarihi) bir mezar ve bütün vekayii birer ceset gibi düşünüyorduk. Mazimiz bir dağdı: Onu çıkmıştık, şimdi inmekle meşgul idik ve talihin bizi iniş tarafında dünyaya getirdiğine kızmaktan başka yapacak bir şeyimiz yoktu” (Ahmet Hamdı Akseki, Askere Din Kitabı, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları’ndan, İstanbul, 1945, s. 345).

Türk Dünyası Araştırmaları, sayı: 56, Ekim 1988, s. 160-171

 

“Osmanlı iktisat Düşüncesinin Çağdaşlaşması”

Münasebetiyle:

HAYREDDİN’LER HAKKINDA

Son senelerde iktisadî zihniyet ve düşüncenin geçirdiği merha­lelere dair Sabri F. Ülgener’in ortaya koyduğu araştırmalar, yeni çalışmalar İçin de örnek teşkil etmiştir. Bu gibi araştırmaların he­nüz başlangıç safhasında olduğu açıktır. Dolayısı İle bunlarda kay­naklar ve neticeler bakımından eksikliklerin bulunacağını kabul et­mek gerekir. Bununla beraber bazen öyle yanlışlar göze çarpıyor ki, tashih edilmemeleri halinde, bu araştırmaların yeni baskıları, yan­lışların da yeni baskılarının yapılması neticesini veriyor. Üstelik bu gibi yanlışların ortaya çıkmasına bazen küçük bir dikkatle de engel olunabileceği İlk bakışta dikkati çekmektedir. Bazen de başlangıç­taki bu gibi küçük sayılabilecek herhangi bir masum yanlış, daha vahim ve zincirleme yanlışlıkların menbamı teşkil etmektedir.

Sözünü etmek istediğimiz Osmanlı İktisat Düşüncesinde Çağdaşlaşma adını taşıyan araştırmada bulunan böyle bir yanlışlığın, eninde sonunda, kitap hakkında yazılacak olan bir yazı ile tashih edileceği ümidini taşıyordum. Ancak çıkan yazı bu hususta tek bir satır bile ihtiva etmiyordu.2 Üstelik bu yanlışlığın tabiî bir semere­si olarak İstanbul’da bulunmadığı halde, 1868-1870 senelerinde kendisine gazetecilik atfedilen Tunuslu Hayreddin Paşa hakkında yeni basılan bir kitapta da herhangi bir tashih cümlesi yoktur.3 Ki­taptaki4 yanlışlıkların kaynağını ihtiva eden paragraf şudur:

“1860’lar sonrasının yayın dalgası içinde iktisadî yazılar ga­zete sütunlarında önemli bir yer işgal etmeye başladı. Nitekim sa­man alevi gibi bir-iki yazı ile birden parlayıp hemen sönen yazar­lar yanında bir tanesi dikkatimizi üzerine çekti. Terakki gazetesi ya­zarlarından Hayreddin Bey. Onun hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Sadece onun Tunuslu Hayreddin Paşa olduğunu sanıyoruz.”

Bundan sonra yazar bu tesbitine dayanarak kitabın bir çok say­fasında Tunuslu Hayreddin Paşa’yı iktisadî meseleler hakkında ko­nuşturmaktadır. Paşa bu yorumları ile iktisadî düşüncelerin bu saf­hasında en mühim ve velûd iktisatçısı gibi ortaya çıkarılırken aynı zamanda kuruluş devri gazeteciliğimizin de bir öncüsü sıfatını ka­zanmış olmaktadır.5 Ancak 4 Aralık 1878-29 Temmuz 1879 tarihle­ri arasında sadaret makamında bulunmuş ve hayatı hakkında kafi derecede bilgi verilmiş olan bu ünlü şahsiyete yeni bir sıfat kazandırılırken biraz daha dikkatli olmak gerekirdi. Açıkçası bu hususta İbnülemin’in ve Pakalın’ın yazdıkları ortadayken, herhangi bir araştırıcının değil yanlış yapmak, tahminde bulunmak gibi bir hak­kı bile olmamalıdır.6 Tahminde bulunmak için doğruyu bulma im­kanlarını tüketmek, yani kaynakları cevap veremedikleri hududa kadar zorlamak gerekirdi.

Tunuslu Hayreddin Paşa meselesinde tarihin metodu ihlal edil­miş, gerekli araştırmalar tamamlanmadan tahminde bulunulmuştur. Her şeyden önce kitabın kaynakları arasında bulunan Türk Basın. Tarihi Tunuslu Hayreddin Paşa olduğu sanılan Hayreddin’in ismine rastlanmamakta ve Basiret yazarlarından birinin de Lehli Hayreddin Karski olduğu belirtilmektedir.7 Yazar elinde bulunan bu kitapta meselesini arasaydı, bu İsme rastlayacak ve belki de iti­raz ettiğimiz tahmininde bulunmayacak, en azından tereddüde dü­şecekti. Diğer taraftan yine kaynaklarından biri olan gazetecilik ta­rihi klasiği Türk Gazeteciliği’ne müracaatı halinde ise artık bütün şüphelerinden uzaklaşacak ve bu yanlışlıklar kaynağı yanlışa düş­mekten katiyetle kurtulacaktı.8 Türk Ansiklopedisi’nin Terakki maddesine bakmak da bu iş için kafi gelebilirdi.9 Nasıl ifade etmek gerektiğini kestiremiyorum ama sayın araştırmacı Tunuslu Hayred­din Paşa’nın hayatı için kaynak göstermiş olduğu (s. 339, dn. 149), Nevsal-i Osmanî’riın (1326) Faik Reşad’a ait sayfalarında da (s. 155-161) yine yanılmamak İçin gerekli ipuçlarını fazlası İle bulabi­lirdi. Fazlası ile diyorum; çünkü Paşa’nın hayatı için atıfta bulunu­lan bu sayfalar Lehli Hayreddin hakkında, bilindiği kadarıyla, Türkçe’deki en güzel biyografik yazıya aittir. Bu sayfalarda sadece Lehli Hayreddin anlatılmaktadır. Tunuslu Hayreddin’e en ufak bir atıf bile bulunmamaktadır. İki Hayreddin’in nasıl olup da bu dere­cede karıştırıldığını anlamak bizim için mümkün olamamıştır. Leh­li Hayreddin’e dönelim: Asıl adı Karski olan Polonyalı gazeteci ya­zılarında Hayreddin imzasını kullanıyordu. Fransızca yazdığı yazı­lan Türkçe’ye tercüme edildikten sonra basılıyordu. Kendisini 1290 (1874)’den sonra tanıdığını yazan Faik Reşad, 40-45 yaşların­da olduğu tahmininde bulunmaktadır. Yazarlığın yanı sıra bazı aile­lerin çocuklarına Fransızca hususî dersler vermiştir. Bunlardan biri de Ferid Kam’dı.10 Mecazî değil, gerçek manasıyla fesinin püskülüne kadar tanıdığımız Lehli Hayreddin gazeteciliğimizin kuruluş safhasının en velûd ve mühim bir simasıdır.” Batılı iktisadî düşün­celerin İse Türkiye’deki doğrudan ve dikkate değer temsilcisidir. Terakki, Basiret, Courrier d’Orient ve İstanbul gazetelerindeki Hayreddin imzalı yazıları büyük bir yekûn tutmaktadır.12 Basiret’ın ilk 200 sayısında imzasını taşıyan 39 yazısı bulunmaktadır. Bunlar­dan 26’sı 1870-1871 Alman-Fransız harbi etrafında ve “Harb” baş­lığı altındadır. Basiretçi Ali Efendi’ye Almanya seyahatinin de ka­pılarını açan bu yazılar olsa gerektir.13 Hakkında bazı bilgiler veren Ahmet Rasim, 1918’de neşredilen Eşkal-i Zaman’inöa Hayred­din’in 30 sene önce (1888) sağ olduğunu yazmaktadır. Ancak öldü­ğü yeri ve yılı tam olarak tesbit etme imkanı bulamadık.14

Bibliyografyada (s. 439) bîr diğer Hayreddin daha dikkati çe­kiyor ki, Vesaik-i Tarihiye ve Siyasiye Tetebbuatı isimli beş kitaplık vesika külliyatının derleyicisidir. Matbuat ve edebiyat hayatımızda Leskovikli Hayreddin adıyla tanınırdı. Telif ve tercüme birçok ese­rin sahibi olan Leskovikli Hayreddin (Nedim Göçen) birçok memu­riyetleri yanında bir müddet Mülkiye’de hocalık da yapmıştır. Üze­rinde ayrıca durmak gerekir.15 Kısaca Hayreddinleri tanımak için elde kafi derecede kaynak bulunduğuna inanıyor ve Hayreddinler karıştırılmamalıydı diyoruz.16

Tarih ve Toplum, sayı: 64, Haziran 1989, s. 63-64

 

EK: AHMET GÜNER SAYAR’IN SAYMAZLIĞI

Osmanlı İktisat Düşüncesinin Çağdaşlaşması gibi çarpıcı bir isimle neşredilen (Ahmet Güner Sayar, İstanbul, 1986,471 s.) kita­bın on altı sene sonra (2000,430 s.) ikinci defa basıldığını görme­nin bizim için hususî bir manası vardı. Çünkü büyük bir heyecanla elimize aldığımız ilk baskısının yarattığı büyük hayal kırıklığı yü­zünden yazdığımız tenkit yazısı üzerine, o zaman bir tepki göster­meyen müellifin, kitabında bir değişiklik yapıp yapmadığını merak ediyorduk. Yaptığı yanlışı işaret eden yazımızda kitapta tek bir “Hayreddin” gibi takdim edilen üç ayrı Hayreddin’in varlığını or­taya koymuştuk. Bunlardan birincisi Terakki (1868-1870) gazete­sinde iktisat hakkında en çok yazı yazan Lehli gazeteci Hayreddin Bey’di ve A. G.Sayar tarafından Sadrazam Tunuslu Hayreddin Pa­şa zannedilerek hakkında müstakil bir al t-bolü m yazılmıştı (1986, s. 339-343). Üçüncü Hayreddin ise yine hakkında kafi derecede bil­gi bulunabilen LeskoviklUHayreddin Nedim (Göçen, Selanik, 1867 -İstanbul, 19 Mart 1942) Bey’di.

Kısaca 19. asrın malûm şahsiyetleri bile A. G. Sayar için meçhûl  şahsiyetlerdi. Sadaret makamında oturmuş olsalar bile durum fark etmiyordu. Diğer taraftan Sayar’ın Lehli Hayreddin’in yazıla­rını Tunuslu Hayreddin Paşa’ya atfetmesinden daha da şaşırtıcı ola­nı Lehli Hayreddin’e dair Faik Reşad’ın yazdığı en güzel tercüme-i hali (F. Reşad – O. Ferid, Musavver Nevsal-i Osrnanî 1326, s. 155-161)Tunuslu’nun tercüme-i hali olarak (1986, s. 339, dn. 149) tak­dim etmesiydi.17

Cevapsız kalan ilk yazımızın kitabın ikinci baskısındaki aksi-sadasını neden bu denli merak ettiğimiz de dikkati çekebilir. Bu merakın tarihi eskilere dayanıyor. Moiz Kohen’e (Tekin Alp) atfe­dilen Turan (Akkurum, 1330, 143 s.) kitabının Ahmet Ferid Tek’in kaleminden çıktığını yazmış ve daha sonra bu yanlışın sahibi mu-hatablarımızın tavırları karşısında lal ü ebkem kalmıştık. Bu kitap­tan dolayı Turancılık düşüncesinin Yahudi icattı olduğu teranesiyle senelerden beri matbuat alemini inleten M. Ertuğrul Düzdağ, kita­bının (Dünden Yarına – İbret Aynasında Çehreler, İstanbul, 1978, s. 264-267) bu bölümünü müteakip baskısında sessiz-sedasız çıkar­mış; ancak bu yanlışa işaret eden yazımıza bir atıfta bulunma bor­cunu yerine getirmesine acaba ne mani olmuştur?

Turan hakkındaki yanlışın ikinci sahibi Sadık Albayrak (Dev­rimin Çakıl Taşları, İstanbul, 1979, s. 139-141) meseleye daha der-viş-meşreb bir tavırla ve kaderci bir teslimiyetle yaklaştı ve yanlı­şından vazgeçmedi. Kitabının daha sonraki baskılarında da bu yan­lış yerini aynen korudu ve musırrane kararlılığından bir sapma gös­termedi. Pazarında, her derece vasıftaki malının kendisinden vaz­geçmeyen muayyen bir müşterisi varken gereksiz bir zahmete kat­lanmakta ne mana vardı? A. G. Sayar’ın, kitabının ikinci baskısını görünce senelerce Sabrİ F. Ülgener, A. Süheyl Önver ve benzerleri gibi alim ve ariflerin rahle-i tedrisinde bulunmuş bir ilim adamının benzer bir durumda diğerlerinden farklı bir tavır sergileyip sergilemeyeceği merakı içimize saplanıp kalmıştı. Üstelik kitap “gözden geçirilmiş ikinci baskı” İdi.

İkinci baskısının önsözüne dair biricik dipnotunda (s. 22) kita­bın kıymetini teslim eden kadir-şinasların (Erol Cihangir, Reşat Kasaba, BeşirAyvazoğlu,C. K. Neumann) ismi verilirken bir taraf­tan da kitabın, bir iktibas yardımıyla “Türkiye aydınının çorak top­raklarında hemen ciddi yankı bulmadan… sessizliğe gömüldü”gün­den şikayet olunuyordu. Kitabının hiçbir mazereti olmayan fecaat derecesindeki yanlışına dair bir yazıyı önsözde zikretmek yiğitliği­ni göstermesi büyük fedakarlık sayılabilirdi ama herhalde bibliyog­rafyaya koymaktan imtina edemezdi. Yazımızın künyesi burada da yoktu. Herhalde kitabın bu yanlışa dair sayfalarından birinde bir dipnota gizlenmiş olmalıydı. Bol dipnotlu ve az dikkatli bir metne sahip kitapta aynı yanlış devam ediyor olmalı, herhalde yazarımız takip etmediği Tarih ve Toplum’aak’ı yazımızdan haberdar olamadı diye düşünmek imkanı da yoktu. Çünkü kısaltmaları (s. 424) liste­sinde bu mecmuanın da ismi bulunuyordu.

Ancak A. G. Sayar’ın kitabında, artık niçin açık yazmayalım; künyesini vermeden,yani yağmagerlik yaparak kullandığı yazımız­dan sonra da Tunuslu Hayreddin Paşa’ya iktisat muharrirliği yaptır­dığı sayfaları (1986, s. 339-343) metinden atmasıyla iş tamamlan­mamıştır. Kitabın (2000, s. 399) sonuç bölümünde Lehli Hayred­din’in yerini yine Tunuslu Hayreddin Paşa almıştır. 3. baskısında da bu yanlışın tashihi yapılmalıdır.18

Sayın Sayar’ın kitabı hakkında tam bir tenkit yazmak da bir usulsüzlük olacaktır. Ali Çankaya’nın, yakın tarihin vazgeçilmez bir mehazı olan Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler kitabının ilk baskı­sına (1954) takılıp kalan Sayar kendi yazdıklarının sayılmasını istiyorsa başkalarının yazdığı satırları da saymazlık etmemelidir.19

İlim yanılmazlıkla bağdaştıralamaz. Başkalarının yazdığına olan boçların ifa edilmesi zaten mümkün değildir, hiç değilse ifade edilmelidir. Aksi takdirde kalemle irtikabın silahla irtikaptan ne far­kı kalır? Yoksa “seviyesizlik la-yetecezza bir küldür” sözünde mi teselli arayacağız?*

Dergah, sayı: 123, Mayıs 2000, s. 3-4

 

 

 

Ahmet Güner Sayar, Der Yayınlan, İstanbul, I986,VII+471 s.

  1. Dinç Alada, “Osmanlı’da iktisadî bilgi neden ortaya çıkmadı?”. Tarih ve Toplum. sayı: 63 (Mart 1989), s. 60-61

Atilla Çetin, Tunuslu Hayreddin Pasa, Kilittir ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Anka­ra, 1988,XI+377s.

Sayar, age. s. 339.

tbnülemin Mahmut Kemal \m\, Osmanlı Devrinde Son Sadrazamlar, M.E.B., İstan­bul (yy), s. 895-960; Mehmet Zeki Pakalın, Son Sadrazamlar ve Başvekiller. İstan­bul, 1944, C. 4, s. 333-376.

Sayar.üfif.s.226(dn, l96),s.3l8,339-343.423.

Hıfzı Topuz, İstanbul, 1973, s. 24-27.

Selim Nüzhet (Gerçek), İstanbul, 1931, s. 50, 53, 67; Aynı bilgiler İçin: Hasan Re­fik Ertuğ, Basın ve Yayın Hareketleri Tarihi, İstanbul, 1970, s. 313-216; M. Nuri İnuğur, Basın ve Yayın Tarihi, İstanbul, 1982, s. 211, 243.

Kenan Akyüz, İstanbul, 1982, C. 31, s. 103-104; Dündar Akünal, Terakki hakkında­ki satırlarında Lehli Hayreddin’in adına yer vermiyor (Krş. Sosyalist Küttür Ansik­lopedisi, istanbul, 1980, C. VIII, s. 1071).

İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri, İstanbul, 1969, s. 404.

Lehli Hayreddin’in fesi ve püskülü İçin: Ahmet Rasim, Muharrir Bu Ya (Hz. Hik­met Dizdaroğlu), İstanbul, 1969,s. 13.

İstanbul’daki yazılar Courrier d’Orietıt’dan nakildir. Ahmet Rasim, Eşkali 2a-/««n’daki “Lehli Hayreddin” yazısında Levunt Herald ve bir tarafı Fransızca çıkan Osmanlı gazetesinin de baş muharriri olduğunu yazıyorsa da tahkik edemedik (Hz. Orhan Şaİk Gökyay, İstanbul, 1969, s. 176-177). A. Rasim’in, Hayrettİn’le alakalı bu yazısı ile bir başka yazısı Münir Süleyman Çapanoğlu tarafından da nakledilmiştir (Basın Tarihine Dair Bilgiler ve Hatıralar. İstanbul, 1962, s. 11, 14-54, 57). Selim Nüzhet, Medeniyet’te de yazdığını söylüyorsa da (age, s. 67) imzasına rastlayamadık.

Basiretçi Ali Bey’in Almanya seyahati için: Ali, İstanhuliia yarım asırlık Vekayi-i Miihimme, İstanbul, 1325, s. 75, Hayreddin için bkz. s. 4,9; Ayrıca bkz. Meydan la-rousse, İstanbul, 1969, C. 2, s. 182.

Onun kaleminin kuvvetini kabul etmekle beraber bazı fikirlerine karşı çıkan imza­sız iki yazı için bkz. İstanbul, nr. 409 (28 Cemaziyelahır 1285), s. 1, 2; nr. 412 (3 Recep 1285), s. 2,3.

Leskovikli Hayreddin için: M. Orhan Bayrak “Doğduğu ve öldüğü yıllar ve yerler belli değildir” diyor ki bu çok acele ve kolayca verilmiş bir hükümdür (Osmanlı Tarihi Yazarları, İstanbul, 1982, s. 108). Matbuat ve edebiyat tarihimizde “Leskovikli Hayreddin” İsmiyle şöhret-şiar olan Hayreddin (Nedim Göçen) I867’de Selanik’te doğmuş; 19 Mart 1942’de İstanbul’da ölmüştür. Cenazesi 20 Mart Cuma namazın­dan sonra Bakırköy Camii’nden kaldırılarak Kazlıçeşme’deki aile kabristanına def-nedilmistir. 16 Bu vesileyle çok yapılan bir yanlışa da işaret etmek gerekir. Bibliyografyada (s. 453) ihsan Sungu’ya atfedilen Türk Ziraat Tarihine Bir Bakış, (İstanbul, 1928) isim­li mühim eser, önsözden de anlaşılacağı gibi, zamanın Tarım Bakanı Ahmet Faik Kurdoğlu’nundur. Kurdoğlu zengin kütüphanelerinden faydalandığı İhsan Sungu ile Ragıp Ziya Magden’e, resimlerini önsöze koymak suretiyle, teşekkür etmiştir.

17 Ali Birinci, “Osmanlı iktisat düşüncesinin çağdaşlaşması münasebetiyle: Hayrct-tin’ler hakkında”. Tarih ve Toplum, m. 66 (Haziran 1989), s. 63-64. Bu kitap, s. 128-132.

18 A. G. Sayar (2000, s. 323) İlk iktisat kitaplarından birinin mütercimi Ahmet Hilmi hakkında da bölük pörçük bir şeyler yazmıştır. Mülkiye’nin hocalarından olan A. Hİlmi hakkında dipnotta zikrettiği Bursalı Tahir’de (Osmanlı Müellifleri, İstanbul, 1342, C. 3, s. 49) ve oradan naklen birçok yerde (mesela Ali Çankaya, tif-e, Anka­ra, 1968-1969,C. 2, s. 920) kafi derecede bilgi bulunmaktadır

19.Yazımızda bir yanlışına daha işaret ederek Türk Ziraat Tarihine Bir Bakts’in (İstan­
bul, 1938) İhsan Sungu’nım değil,Tarım bakanlarından Faik Kurdoğlu’nun eseri ol­
duğuna işaret etmiştik. Bu yanlışını (2000, s. 417) müellif tashih buyurmamıştır. A.
G. Sayar, bu kitabı yerine, iktisadî düşünce tarihine dair makaleler müntahabatı
hazırlasaydı iktisadî dUşUnce tarihine daha kıymetli bir katkıda bulunmuş olurdu.
Layuhtîlik beşerin haddi ve harcı değildir.   .

* Haıniş: Bu yazımıza A. G. Sayar güya bir cevap yazmış ve Hayreddinleri karıştır­masının haklı sebeblerini ortaya koymuştur: “Tunuslu Hayreddin Paşa’nın iktisadî görüşlerine dair bir not”, Türk Yurdu, sayı: 158 (Ekim 2000), s. 23-30. Sayar’ın yan­lışını mazur göstermek için gösterdiği mezbuhane ve mecnunane gayrete şaşmamak elden gelmiyor (bkz. dipnot 28). Lehli Hayreddin Bey’in Batılı iktisadî düşüncenin temsilcisi olduğu yolundaki görüşümüze katılmayan sayın yazara bir sözümüz yok, ancak bir sual cevap bekliyor: Lehli (Polonyalı) Hayreddin iktisat tahsilini İÜ. İk­tisat Fakültesi’nde mi yaptı da haberimiz olmadı?

 

 

 

 

BEKİR FAHRİ İDİZ’IN

“JÖNLER” ROMANININ YENİ BASKISI

DOLAYISIYLA

XIX. yüzyılda Osmanlı Devletinde varlık-yokluk mücadelesi­nin bütün ağırlığıyla kendisini hissettirdiği bir iklimde, Batı kav­ramlarıyla düşünmeye emekleyen yeni aydın zümresi hakkında ka­leme alınan kitaplardan üç tanesi, bu zümrenin en yaygın damgası­nı isim olarak taşımaktadır: Jöntürk veya Jönler.

Bunlardan ilki bir tiyatro eseridir ve Meşrutiyetin ilanından sonra alelacele çırpıştırılıp yayınlanmış ve Osmanlı tiyatrosunda oynanmıştır (Tahsin Nahit-Ruhsan Nevvare, Jöntürk, İstanbul, A. Asodoryan Matbaası, 1325/1909, 80+6 s.). Eser günün havasına uygun Jöntürk medihkarlığından öteye fikrî bir ağırlık taşımaz. Devrin benzeri metinlerinden tek farkı isminden ibarettir.

İkincisi ise Ahmet Mithat’ın yine aynı isimli romanıdır (Tercü-man-ı Hakikat Matbaası, İstanbul, 1326/1910, 128 s.). Evlenme adetleri bakımından dikkate değer bilgiler veren bu roman da, aynı tavırla yazılmış ve yazarı Meşrutiyet’in iik zamanlarında Jöntürk-ler hakkındaki umumî duyguları, roman ismi altında toplamaktan başka bir şey yapmamıştır.

Yeni harflerle ilk defa neşredilen Jönler isimli romanı ise, ye­ni aydın tipinin ortaya çıkış tarihine ışık tutan ve diğer ikisinden farklı olarak bir Jöntürk’ün kaleminden çıkan ilk kitap olması do­layısıyla dikkate değer buluyoruz (Bekir Fahri, haz. Atilla Özkırımlı, İstanbul, İletişim Yayınları, 1985, 184 s.). Ancak kitabı baskıya hazırlayan Atilla Özkırımlı’nın “Sunu” başlığı altında sunduğu bir kısım kanaat ve görüşleriyle notlarında eksik, yanlış ve İsabetsiz bulduğumuz bazı hususları İfade edersek, kitabın daha iyi anlaşıl­masına ve değerlendirilmesine mütevazi bir katkımız olabilir dü­şüncesindeyiz.

Sonunda, “Unutulmuş bir romancıdır Bekir Fahri. Önemsen­memiştir. Öylesine önemsenmemiştir ki, edebiyat tarihlerinde yer alan toplu değerlendirmelerde bile adı geçmez” hükmü yumuşak­lıktan biraz uzaktır ve ihtiyatla karşılanması gereken bir ifadedir.

Mesela elimizin altında bulunan müracaat eserlerinden birin­de, Cevdet Kudret’ten naklen kısa bir madde halinde yazarın biyog­rafisi (Ziya Bakırcıoğlu, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, İs­tanbul, Dergah Yayınlaı, 1977,C. I, s. 381) ve romanın ise yine ay­nı yazardan naklen iki yerde özeti verilmektedir; (1. Behçet Neca-tigil, Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü. İstanbul, Varlık Yayınları, 1979, s. 249-250; 2. Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, C. V, s. 56-57).

Yazar hakkında bilgi veren Cevdet Kudret, onun Mekteb-i
Mülkiye’de okuduğunu yazdıktan sonra yapması gereken tek şeyi
yapmadığı, yani Ali Çankaya’nın eserine (“Son asır Türk tarihinin önemli olayları ile birlikte”, Yeni Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler,Ankara, Mars Matbaası, 1968-1969, C. III, s. 731) bakmadığı için,kitabının üçüncü baskısını eksik bilgi ile yaptırmıştır (Türk Edebi­yatında Hikaye ve Roman, 1859-1959, Ankara, Bilgi Yayınevi,1971 ,C. I, s. 372-383). Bu kitaba dayanarak bilgi verenler de, Cev­
det Kudret’in sadık birer hayrü’l-halefi olmaktan öteye gidememiş­lerdir.   4

Bekir Fahri İdiz’in Ali Çankaya tarafından tespit edilen hayat hikayesi şöyle nakledilebilir: 1876’da Midilli’de doğan yazarımız Emin Efendi ile Asiye Hamm’ın oğludur. Rüştiye’yi burada, İda-dî’yi Şam’da okuduktan sonra 1897 Ağustos’unda Mülkiye’den mezun oldu. EylüPde Cezair-i Bahr-i Sefid vilayeti maiyet memur-luğu’na, Nisan 1900’de Bayındır Kaymakamlığı’na tayin edildi. Buesnada İttihat ve Terakki Cemiyeti mensupları hakkında yürütülen tevkifattan ötürü, kendi de bu Cemiyet’ten olduğu İçin, önce Ati­na’ya, buradan da Paris’e kaçtı. Paris’te Jöntürklerin yayın faaliyet­lerine katıldı. Bu sırada gıyaben müebbed kalebendliğe mahkûm edilmişti. 1904’te Mısır’a geçerek Hİdiviyet Sarayı’nda bir müddet prenslere hususî hocalık yaptı ve Meşrutiyet’in ilanı üzerine İstan­bul’a döndü. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin faal mensuplarından biri olmasına rağmen bir müddet sonra, hem Cemiyet’ten ve hem de siyasî hayattan ayrılmak yolunu tercih etti. Bilemediğimiz bir sebeple Mütareke’de Mısır’a kaçtıysa da, Zafer’den sonra yine İs­tanbul’a dönerek yakın arkadaşı Yunus Nadi’nin Cumhuriyet gaze­tesinde yazılar yazdı ve bazı azınlık okullarında tarih ve Türkçe öğ­retmenliğinde bulundu. 1930’dan sonra İstanbul’da liselerde tarih, coğrafya ve felsefe öğretmenliği yapan Bekir Fahri, 1938’de bu şe­hirde ahirete göçtü. 1924’te Emine Nimet Hanım’la yaptığı evlilik­ten, Emin İdiz isimli bir oğlu dünyaya gelmiştir.

İntihar İsimli bir tiyatro eseri de yazdığı, şiir ve musiki ile uğ­raştığı bilinmektedir. Fransızca’yıçok iyi konuştuğu, Arapça ve Rumca’ya aşina olduğu, yine Ali Çankaya tarafından nakledilmek­tedir.

Romanda adı geçen (s. 29) bazı Jöntürk neşriyatının tam kün­yelerini de vermek mümkündür:

İmamet ve Hilafet Risalesi, Kahire, Osmanlı İttihat ve Te­rakki Cemiyeti Matbaası, 1316,48 s.

Sabir, Muhtasar İngiltere Tarih-i İnkılabı, Kahire, Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti Matbaası, 1316,51 s.

Tunalı Hilmi, Makedonya, Mazi-Hal-İstikbal, Kahire, Os­manlı İttihat ve Terakki Cemiyeti Matbaası, 1316,47 s.

Nasfet ismiyle geçen kitap ise Hoca Mehmet Kadri Nasıh’ın İstinsaf (Mısır, ez-Zeria ila Mehasini’ş-Şeria Matbaası, 1315, 132 s.) isimli kitabı olsa gerektir. Tüzük ise Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti Nizamnamesi adı altında basılan, baskı yeri ve tarihi bu­lunmayan Arapça-Türkçe 30 sahîfelik risale olabilir. Giyom Tel isimli kitabın Abdullah Cevdet tarafından Schil-ler’den tercüme edilip bastırıldığını (Typo-lith. A.Gostagliola, Mı-sır-Kahire, 1314, 165 s.) biliyoruz. Hakim zümreye karşı başkaldt-ran Giyom Tel’in Jönlerimizin alaka duydukları, hatta özendikleri bir halk kahramanı olduğunu da yeri gelmişken belirtelim.

Dipnotlarda bizi rahatsız eden isabetsiz bir karşılık ise “Hı­divin, Mısır valisinin unvanı” olarak açıklanmasıdır. Bu durumda, Mısır valisinin bir başka Osmanlı valisi, mesela bir Kastamonu va­lisiyle farklılık gösterip göstermediği sorusu akla geliyor. Gerçi bu karşılık, “ilm-i kelam”ı, “söz söyleme san’atı” şeklinde vuzuha ka­vuşturma (Mithat Cemal Kuntay, Önsöz: Rauf Mutluay, Üç İstan-bııl, İstanbul, Sander Yayınları, 1976, s. 183) denemesiyle kıyasla­nacak bir derecede değilse de, bize göre yine de acelecilik hissi uyandırmaktadır.

Açıklamalardan 30 numaralı notta, Ahmet Bedevi Kuran’dan {İnkılap Tarihimiz ve İttihat ve Terakki, İstanbul, İ948, s. 128-129) aktarılan bilgiler de yanlış olsa gerektir. İshak Sükûtî’nİn Tunalı Hilmi’ye yazdığı mektubunda (mektup, bu kitaptan başka Kuran’ın bir kitabında daha yayımlanmıştır: Osmanlı İmparatorluğunda İn­kılap Hareketleri ve Milli Mücadele, İstanbul, Baha Matbaası, 1956, s. 220-222; aynı kitap 2. baskı, İstanbul, Çeltüt Matbaası, 1959, s. 245-246) zikrettiği Münif ismine Mülkiyelileri yakından tanımayan Kuran’ın getirdiği açıklamalar, iki Münif’i birbirine ka­rıştırmaktadır. Ali Münif Yeğena( 1874-1951) hakkında yeterli bil­gilere sahip olduğumuz (Çankaya,age,C. III, s. 628,629; TahaTo-ros, Ali Münif Bey ‘in Hatıraları, İstanbul, 1996, s. 16) ilk Jöntürk-lerdendir. Sonraları ise İdarecilik, nazırlık ve mebusluk yapmıştır. Bilebildiğimiz kadarıyla Mısır’a gitmiş olması sözkonusu değildir ve Akdeniz’de gidebildiği son nokta, İngilizler sayesinde, Malta adası olmuştur.

Ali Münif’in “hemşehrim, sınıf arkadaşım ve adaşım” dediği Münif ise Jöntürk faaliyetlerinden ötürü Mülkiye’yi bitiremeyen ve 7ö«/er*de Avnİ ismiyle ifade edilen bir başka Münif tir.

Ali Münif Yeğena’nın bildirdiğine göre (Toros,age, s. 16) “ta­rikat ışığı altında istibdad mücadelesine katılanlardan” biri olmuş, “İsviçre’ye kaçarak, orada yıllarca hürriyet akidesi uğrunda” ça­lışmıştı. Hale, Valdem, Vatan ve Şeref ısımYı kitaplarından elimizde ancak sonuncusunun künyesi bulunmaktadır (Tarsus, Tarsus Mat­baası, 1331/1915,84 s.)

1931’deTarsus’da vefat eden Münİf’in mezar kitabesi de ken­disine aittir: “Burada Allah ‘in en bed kullarından Tarsıtsîzade Mii-nif yatıyor.” Ali Münif onun çıkardığı gazeteler hakkında bilgi ver­mektedir.

Bu romanın, bahsettiği hususlara rağmen, birer hürriyet kahra­manı olarak değil, birer beşer olarak Jöntürkleri tanıma yolunda, vazgeçilemeyecek temel kaynaklardan biri olduğunu, hele son za­manlarda hakkında çalakalem kitaplar yazılan ve benzerleri bugün de aramızda dolaşan dünkü aydınlarımızı anlatan canlı sahneleri dolayısıyla ısrarla üzerinde durulacak bir vesika değerinde bulun­duğunu ifade etmek isteriz.

Romanın kitaplıklarımıza girmesine vesile olan Atilla Özkı-rımlı ile İletişim Yayınlan’nın benzeri kitaplara da aynı şekilde ala­ka göstereceklerini tahmin ve temenni ederiz.

Tarih ve Toptum, sayı: 191 .Temmuz 1985, s. 67-68

 

Bir Jöntürkün sergüzeşti: LÜTFİ FİKRİ BEYİN GÜNLÜĞÜ

Bir büyük devletin bir yandan günden güne gözlerinin önünde eridiğine şahit olurken diğer taraftan da masal alemi gibi tahayyül edilen Batı dünyasının şaşaalı haberleriyle rüyaları katmerlenen ye­ni mekteplerin yeni münevverleri nasıl nikbin olabilirlerdi? Onların talihin kendilerini tarihin iniş tarafında yarattığına kızmakdan baş­ka yapabilecekleri pek bir şey yoktu. Mazi çıkılan yüksek bir dağ­dı; onlar dağın iniş tarafındaydılar; istikbal, er veya geç, bu inişin sonunda varılması mukadder olan bir uçurumdu.

  1. Abdülhamid devrinde memleketi kurtaracak fikir imal edenlerin sürüldüğü yolundaki yanlış kanaatler hala değişme tema­yülü göstermiyor. Halbuki gerçek bunun tam zıddıdır. Bu devirde “Bu memlekette nazır olacağına git Avrupa’da kundura boyacılığı et, daha iyi” (nakleden: Rebia Tevfık Başokçu) şeklinde ifadesini bulan bir zihniyetin veya yaşanmaya değer yeni bir dünya bulma hevesinin temsilcileri mekteplerini, işlerini, Lütfı Fikri gibi (İstan­bul 1872-Paris7Ekim 1934) kaymakamlık dairelerini terkedip Av­rupa’ya firar ettiler veya Avrupa’nın -bir üst hayat tarzının da diye­biliriz- davetinden kaçamadılar. “Dil-rüba” Paris’te bir rüyalar ale-mindeydiler. Bu alemin güzel şehirleri için sevdalı şiirler yazdılar, ama kendi vatanlarında şiir yazılmaya layık şehirler göremediler. Girdikleri bu yeni alemde sadece gözleri değil, ruhları da kamaş-mıştı, Nihayet bu zümreden Tarsusîzade gibi bazıları vatana, ruhla­rını da o şehirlerde bırakarak, adeta cesed olarak döndüler. Dönenlerden bazıları ise II. Meşrutiyet, pek az bir kısmı ise Cumhuriyet devrinin devletlileri safında yer aldı.

Dönenlerden ise hiçbiri Lütfi Fikri gibi bir iman ve mücadele adamı olamadı. Mülkiye’den mezuniyetini (1890) takiben Paris’e tahsile giden ve döndükten (1894) sonra Tortum kaymakamı iken bu defa firaren Mısır’a ve Avrupa’ya giden Lütfi Fikri ancak 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından (24Temmuz) sonra yurda dön­dü. Bu devrede kalemiyle ve hitabetiyle siyasî hayatımızın en dik­kate değer simalarından biri olmuştur. Bu arada 29 Nisan 1911 ta­rihinden itibaren neşretmeğe başladığı Tanzimat gazetesi dizisi onun siyasî kanaatleri için yaptığı tavizsiz mücadelesinin dikkate değer bir şahididir.

  1. Dünya Harbi’ni Avrupa’da (İsviçre) geçiren Lütfi Fikri Mü­tareke devrinde de siyasî hayatın içinde olmuş ve tekrar gazeteler vasıtasıyla (Sabah) fikirlerini duyurmaya çalışmıştır. Millî Müca-dele’den sonra yeni bir devlet düzeni ve diğer taraftan da yeni bir siyasî kadrolaşma hareketi ortaya çıkarken bu defa yine değişik fi­kirleri ve bilhassa Hilafet’in kaldırılmasına karşı çıkmasıyla dik­katleri bir kere daha üzerine çekmiştir. Ömrünün son senelerini İs­tanbul Barosu başkanlığı ve avukatlık yaparak geçiren Lütfi Fikri, şimdiye kadar gereği gibi dikkat edilmemiş olsa bile, son asır siya­sî tarihimizin en dikkate değer şahsiyetlerinden biridir. “Baktın za­mane uymadı, sen uy zamaneye” demeyen nadir münevverlerimiz-dendir. O, hayatı değiştirmek, kitaba (kitabına değil) uydurarak ıs­lah etmek isteyen bir kanaat adamıydı. Siyasî kanaatlerinin ifadesi yolunda feda ettiği ömrü bunun sade bir delilidir. Onun mesleğinin “doğuştan muhalefet” olduğunu söylemek onu anlamamak demek­tir.1 İttihat ve Terakki icraatının gereği gibi anlaşılması için bu icra­atın tepkisinin de ciddi bir şekilde tetkiki gereği açıktır ki burada hatırlanması gereken ilk şahsiyet Lütfi Fikri ve tabiî onun İttihat ve Terakki’ye karşı ileri sürdüğü görüşleridir.

Hiç şüphesiz adı geçen Tanzimat gazetesi onun fikirlerini an­lamak için kafi derecede bir imkan sağlamaktadır. Ancak son za­manlarda neşredilen günlüğü Lütfı Fikri’nin insanî tarafını, beşerî münasebetlerini ve dostlarının kimler olduğunu ve bazı hafi ve kal­bi duygularını tanımak bakımından büyük imkan sağlamaktadır.2 Hazırlayanın ifadesine göre günlüğün fotokopisi Lütfi Fikri Bey’e büyük önem vermiş olan “Sevgili Tarık Hoca”mn arşivindeki bir dosyadan alınmış ve yine “kitap sevgili Tank Hoca’inn öğrettikle­ri ve cömertçe verdiği kaynaklarla derlenebilmiştir” (s. 13-15). Ki­tabın muhtevası şu şekilde tertip olunmuştur: Tarık Zafer Tunaya, “Muhalefet tarihinin heyecanlı siması: Lütfı Fikri Bey” (s. 5-12); “Yayına hazırlayanın notu” (s. 13-15); Günlüğün ilk sayfasının fo­tokopisi (s. 16); Günlüğün metni: A) “Almanya’daki günler”, 1 Ocak-17 Nisan 1904 (s. 17-36); B) “Ayastefanos’taki günler”, 23 Şubat-7 Ağustos 1913 (s. 37-137); C) “Yıl 1923” (s. 138-146); D) “Meselenin vaz’ı hakikisi” (s. 147-152); E) “Mebusan-ı kirama açık mektup” (s.  153-158); F)  “1923 seçimlerinde Lütfi Fikri Bey’in bildirisi” (s. 159-160); G) “Halifeye açık mektup” (s. 161-66); Ekler: I. “Lütfi Fikri Bey Paris’te öldü” (s. 167); II. “Lütfı Fik­ri Bey’in ölümü”,Ali Haydar,(s. 168-178); III. “Lütfi Fikri’nin va­siyetnamesi”, Mün’im Mustafa, (179-183); IV. “Meşrutiyet muha­lefetinden birsafha; Lütfı Fikri’nin siyasî mücadeleleri”, Mehmet Reşit,(184-191); V. “Ömer Lütfı Fikri” Ali Çankaya, (s. 192-200); Dizin (s. 201-204); İçindekiler (s. 205).

Neşri esnasında günlüğün ifadesine herhangi bir müdahalede bulunulmamış ve sadeleştirme (!) gibi bir mülahaza ile metin ilmî araştırmalarda kullanılmaz hale sokulmamıştır. Bu tarih ilmi için gerçek bir kazanç sayılmalıdır. Diğer taraftan metnin fotokopisini, belki de senelerdir, kütüphanesinde saklayan Tunaya merhumun onu herhangi bir araştırmasında kaynak olarak kullanmamış olması da dikkate değer görünüyor. II. Meşrutiyetin en dağdağalı gün­lerine dair sayfaların bir gün ortaya çıkması, bulunan kısımlarının değerini daha da artıracağı açıktır.

Metnin baskıya hazırlanması sırasında muğlak bırakılan kı­sımların yapılacak küçük bir araştırma ile ikmali mümkün görün­mektedir. Hazırlayanın “K” olarak ifade ettiği şehir Almanya’nın Hollanda sınırındaki Kleve (İngilizce imla ile Cleve) olmalıdır. Ve­rilen fotokopide (s. 16) bu şehrin ismi eski Türkçe imla ile verilmiş­ti r.3

Lütfi Fikri’nin “doktorsuz, ailesiz, kitapsız, ahbapsız geçen al­tı” ayının mekanı olan son kaymakamlık yeri Tortum’un metinde “H” olarak gösterilen (s. 20) köyünün ismi için iki ihtimal görünü­yor:4 Hinzorikisüfla veya Hicovîsüfla. Diğer taraftan verilen kitap­larının listesi yeni üç kitabının künyesiyle ikmal edilmiş; ancak bu esnada künyelerin yazılışında bir düzen sağlanmamıştır. Bu künye­ler için bir kaynak göstermek gereğinin duyulmaması bir yana, bu kaynaklardaki matbaa isimleri önceki künyelerdeki gibi şehir adla­rından sonraya alınmalı, yani ilmî usûller aynı anda birden fazla ih­lal edilmemelidir.*

Ne yazık ki “dizin” kitabın en çok yanlışlarla ve eksikliklerle malül kısmını teşkil etmiştir. İkmal edilmiş güzel bir dizinle günlük daha vuzuha kavuşturulabilir ve tabiî Lütfi Fikri’nin beşerî müna­sebetleri ve dostluk yaptığı insanlar hakkında daha aydınlık bilgiler ortaya konabilirdi. Günlük sayesinde Lütfi Fikri’nin Meşrutiyet devrinin en dikkate değer iki münevveriyle, Nüzhet Sabit (s. 94) ve Mustafa Suphi (s, 97, 104, r07, 132) dost olduğunu öğreniyorum. Ancak bu isimler, tıpkı metinde olduğu gibi, dizinde de Nüzhet ve Suphi olarak gösterilmişlerdir. İsimleri soyadı ile tamamlama gay­retlerinin de, ümid edilenin aksine, yanlış neticeler verdiği ortada­dır. Mardin mebusu Necip Bey’e (s. 153-156) Denizli mebusu Ne­cip Ali’nin (Küçüka) soyadının verilmesi bunun en göze çarpan ör­neğidir. Kitapta zikredilen Necip Bey (1876-1960) Güven soyadını almıştır.5 Bu arada neredeyse umumîleşmiş bir yanlış bir kere daha tekrarlanmış ve İkdamcı Ahmet Cevdet’in (1862-1935) lakabı (İk­dama) soyadı olarak gösterilmiştir. Her nedense onun soyadı, hak­kında yazılan bir yazının sayfalarından dışarıya, her ne sebebe mebni ise, bir türlü taşamamıştır.6

Refet Paşa (Bele), Halil Bey (Menteşe), Hacı Adil Bey (Ar­da), Ahmet Ferit Bey (Tek) ve Satvet Lütfi (Tozan) gibi şahsiyet­leri soyadı olmaksızın tanımak mümkün ise de mesela Hazım Bey(Tepeyran, 1864-İ947) gibi hem idare ve hem de edebiyat tarihi­mizde mühim bir yer tutan bir şahsiyetin sadece Hazım İsmiyle
ifadesinin hem kitaba ve hem de okuyucuya çok şeyler kaybettire­ceği açıktır.      ‘

Ayrıca hazırlayan tarafından günlüğün sonuna ilave edilen ek­ler daha da zenginleştirilebilirdi. Mesela Lütfi Fikri’nin Sultan Va-hideddin’e gönderdiği 23 Ağustos 1918 tarihli bir başka önemli arî-zası daha vardır ki bu, kitabın sonlarında yer alan (s. 161-66) arîza ile birlikte ele alınmalıdır.7 Zikredilen hususların yakın tarih araş­tırmaları için vazgeçilmez vasıfta bir kaynak teşkil eden günlüğün yapılacak yeni baskılarında dikkate alınarak ortaya daha değerli bir metin konulması mümkündür. Bu bakımdan telafisi imkansız has­talıklarla malül, mesela seçerek ve sadeleştirerek neşir gibi bir du­rum bahis mevzuu değildir. Kısaca işaret ettiğimiz yanlışlık ve ekikliklere rağmen, son senelerde sayısı çok, değeri az olan hatırat ve benzeri tarih kaynakları arasında pek az görülebilen ve araştırı­cıların biraz dikkatle ve zahmetle ama güvenerek kullanabilecekle­ri ve çok şey öğrenebilecekleri bir kaynağa kitabın hazırlayıcısı sa­yın Yücel Demirel sayesinde ulaşmak mümkün olmuştur. Kitabı kullanacak olanlar adına tebrik ve metni aslî haliyle verdiği için de ne kadar teşekkür edilse azdır.

Dergah, say\: 18, Ağustos 1991, s. 16-20

 

 

.  1.T. Z.Tumya, Türkiye’de Siyasal Partiler, İstanbul, 1989, C. 3, s. 123.

2    Dersim Mebusu Lütfi Fikri Bey’in Günlüğü (yayına hazırlayan: Yücel Demirel), İs­tanbul, I99l,205s.,Arma Yayınları.

Attas inlernational, Chicago, 1980, s. 30; The Word-Wide Atlas, Edinburgh London, 19l5,s.28.

l:8(X).(XX> ölçekti Türkiye haritası yer adları cedveli, Ankara, 1964, s. 154.

* L. Fikri’nin eserlerinin listesinin alındığı kitabın ismi, her nedense, verilmemiştir. Bu liste sadece bizim kitabımızda bulunuyor: Hürriyet ve itilaf Fırkası, istanbul, 1990, s. 236-237. Düşüncesizce yapılmış bir intihal kısaca.

Kazım ÖztUrk, TBMM Albümü, Ankara, 1973, s. 56.

  1. Şakir Ülkiitaşır, “Türk basın tarihinden bir sahife: İkdamcı Ahmet Cevdet Oran 1862-1935”, Güney-Dogu Avrupa Araştırmaları Dergisi, İstanbul, 1972, C. 1. s.

249-252.

7          bk. Lütfi Simavî, Sultan Melımel Reşad Han’ın ve Halefinin Sarayında Günlükle­
rim, İstanbul, 1340, İkinci kısım, s. 156-60.

 

TÜRKİYE’DE MEKTEP TARİHÇİLİĞİ VE “MİR’AT-I MEKTEB-İ TIBBİYE”NİN YENİ NEŞRİ

Geçen asırda Hafız Hızır İlyas’ın Enderun Mektebi hakkında­ki Vekayi-i letaif-i Enderun İsimli eserinin neşri (İstanbul, Daru’t-Tıbaati’l-Amire, 1276, 34+503 s.) memleketimizde “mektep tarih­çiliği” olarak isimlendirebileceğimiz yeni bir tür tarihçiliğin haber­cisi ve ilk numunesi sayılabilir. Kitap, Enderun hakkında bilgileri ve buradan mezun olanların hal tercümelerini ihtiva etmekte ve 1812-1830 devresini anlatmaktadır. Osmanlı devleti’nin klasik bir mektebini anlatan bu eserden sonra III. Selim devrinden beri kuru­lan diğer mektepler hakkında da benzeri kitaplar neşredilmiştir. Bu cümleden Mehmet Esat’ın iki kitabı Mir’at-ı Mekteb-i Harbiye (İs­tanbul, 1310, 828 s.), Mir’at-ı Mühendishane-i Berrî-i Hümayûn1 (İstanbul, 1312, 294+5 s.) ve Rıza Tahsin’in (Gencer) Mir’at-ı Mekteb-i Tıbbiye (Şam, 1322, 223 s., 2. bs. 1. kitap, İst. 1328,238 s.; 2. kitap 1330,274 s.) isimli eseri, zikrettiğimiz türün en çok ha­tırlanan temsilcisidir.

Cumhuriyet devrinde bu türe İstanbul Üniversitesi’nin tarihine dair iki kitap katıldı ve bu şekilde kitapların muhtevası bir mekte­bin sınırları dışına çıkmış oldu. Bunların ilki Mehmet Ali Aynî’nin Darülfünun Tarihi (İstanbul, 1927,82 s.), diğeri ise Cemil Bilsel’in istanbul Üniversitesi Tarihi (İstanbul, 1943; 168 s., İÜ Yay., nr.182) isimli eserlerdir. Diğer taraftan neşredilen yeni kitaplarla bu türe giren örnekler daha da çoğaldı ve zenginleşti. Sadece Enderun hakkında üç kitabın basılmış olduğunu hatırlamak bu hüküm için kafi bir delil sayılabilir. Bunlar Fethi İsfendiyaroğlu {Galatasaray Tarihi, İstanbul, 1952,583 s.), İsmail H. Baykal {Enderun Mektebi Tarihi, İstanbul, 1953, 154 s., İstanbul Fetih Derneği Neşriyatı, nr. 20) ve Ülker Akkutay {Enderun Mektebi, Ankara, T984,251 s.,Ga­zi Üniversitesi Yay., nr. 58) tarafından kaleme alınan eserlerdir.

Bu arada tıp mekteplerine dair kitapların bu safhada da birkaç güzel ve katkı sayılması gereken örneklerini görüyoruz. Bunların başlıcaları Galip Ata’nın (Ataç) Darülfünun Tıp Fakültesi (İstan­bul), Osman Nuri Ergin’in İstanbul Tıp Mektepleri, Enstitüleri ve Cemiyetleri (İstanbul, 1940,96 s.) ile Ali RızaAtasoy’un£a«t7MV/: Tıbbiyesi Mektebi Tarihi (İstanbul, 1945,65 s.) İsimli eserleridir.

Bu devirde basılan kitaplardan biri (Çağatay Uluçay-Enver Kartekin, Yüksek Mühendis Okulu, İstanbul, 1958,748 s., İTÜ Kü­tüphanesi, nr. 389) Türkiye’de teknik mekteplerin tarihi bakımın­dan çok mühim bir araştırma olma hususiyetini hala muhafaza et­mektedir. Mektep tarihleri içinde en hacimli ve büyük araştırmala­ra dayanan rakipsiz ve benzersiz kitap ise Ali Çankaya tarafından hazırlanmış olup, aynı zamanda buradan 1968*e kadar mezun olan­ların da biyo-bibliyograflarını (hal tercümeleri ve eserlerini) İhtiva etmektedir {Yeni Mülkiye tarihi ve Mülkiyeliler, Ankara, 1968-1971,8 cilt). Buna yapılmış küçük birzeyl de yine bu meyanda ha­tırlanmalıdır.2

Anahatları ile ortaya koymaya çalıştığımız bu gibi neşriyatın tablosu askerî mektepler hakkında yazılan iki kitabın zikriyle ta­mamlanabilir: Bunların ilki Fevzi Kurtoğlu tarafından hazırlanmış bulunan Deniz Mektepleri Tarihçesi’dir (İstanbul, 1931, 1941, I, 154 s.; II, 126 s., Deniz Matbaası). Diğeri ise Muharrem Mazlum İskora’nın Harp Akademileri Tarihçesi’dir (Ankara, 1966, 1968,1,275 s.; H, 330 s., Genel Kurmay Basımevi).

Son zamanlarda, geçen asırda kurulmuş olan ilk tıp mektebin­den birine, Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye’ye dair ilk defa bir kitap ha­zırlanmış ve adeta yok sayılan bu mektebin varlığına da böylece dikkat çekilmiştir (Ekrem Kadri Unat-Mustafa Samastı, İstanbul 1990, 77 s., İÜ Cerahpaşa Tıp Fakültesi Yay.) İstanbul’da 1867-1909 senelerinde tedrisat faaliyetini sürdüren bu “sivil tıp mektebi” diğer tıp mektebinin, yani askerî tıbbiyenin (Mekteb-i Tıbbiye-i Askerîye) XIX. asrın son çeyreğinde bazı siyasî hareketlere mekan ve netice itibariyle şöhretlenmiş olması yüzünden gölgede kalmış­tı. Bu bakımdan bu mektep hakkındaki bu ilk kitap Askerî Tıbbi-ye’nin yanısıra bir diğer tıp mektebinin varlığının şimdilik yegane şahidi olmaktadır. Diğer taraftan biyolojik materyalizmin niçin sa–dece Askerî Tıbbiye’de geliştiği ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’n’ın burada kurulduğu gibi, bize göre zaten esasta yanlış olan yorumla­rın bu kitabın neşrinden sonra bir kere daha irdelenmesi, illa da bu yorumlara sahip çıkılacak ise yeni delillerin bulunması gerektiğidir. Meseleyi biraz daha açıklığa kavuşturmak için şu sualler gündeme getirilmelidir: Her İki tıp mektebinin programları birbirinden ayrı mıydı? Ders müfredatlarında herhangi bir farklılık var mıydı? Bu hususlarda bir farklılık bahis mevzuu değil ise biyolojik materya­lizm birinde gelişti de diğerinde niçin gelişemedi? Sebepleri nedir? Birinde siyasî hareketlenme olmasına rağmen diğeri böyle bir ge­lişmeden niçin uzak kaldı? Böyle bir hareketliliğe hoca kadrosunun katkısı var mıdır? Varsa derecesi nedir?

Bu meselenin bir kere daha gündeme getirilmesinin vesilesi ise Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye’ye dair bu ilk kitaptan bir sene son­ra Rıza Tahsin’in Askerî Tıbbiye hakkındaki klasikleşmiş kitabının, bu defa benzeri kıymetli çalışmalarla tanınan Aykut Kazancıgilin çok dikkate değer ve büyük bir gayret ve zahmet mahsûlü ekleriy­le yeniden neşredilmiş olmasıdır: Tıp Fakültesi Tarihçesi (Mir’at-ı Mekteb-i Tıbbiye), İstanbul, 1991, MI, 182+189 s., Özel Yayınlar. İlk baskısından hemen hemen seksen sene sonra yapılan yeni baskısına Kazancıgil tarafından konulan dipnotların yanı sıra birçok tam sayfa halinde (I, s. 63, 135-182; II, s. 145-189) yapılan ilave­ler, bir yandan tıp ilminin memleketimizdeki hikayesinin birçok müphem noktalarını aydınlatırken, diğer taraftan da bu mektepten mezun olanların kimliklerini ve hayat hikayelerini ilk baskıdaki gi­bi birer isim olmaktan, mümkün olabildiğince kurtarmaktadır. Kı­saca teracim-i ahval kaynaklarının bu iş için ne derece kifayetsiz.ve üstelik de dağınık olduğunu ve bir tercüme-i hal bulmaya niyetlen­menin çok kere ne çetin bir sefere çıkmak olduğunu bilenlerin ge­reği gibi farkedebilecekleri, sevinçle karşılayacakları bir teracim-i ahval müracaat eseri daha gün ışığına çıkmıştır.

Kitabın ikinci cildinde hal tercümesi bulunan bir kısım askerî tabipler şu veya bu şekilde yakın tarihimizde ve hatta; şimdiye ka­dar pek farkedilmemiş de olsa, edebiyat dünyamızda ihmal edile­meyecek izler bırakmışlardır. Bunlar hakkında ilave bilgileri bu ve­sile ile arz etmek yerinde olacaktır. Zikrettiğimiz bazı kaynaklar ise kitabın sadece dipnotlarını zenginleştirmeye yanyacaklardır.

  1. İsmail Besim Paşa (s. 18) sonradan III. devre Eskişehir me­busu-olmuştur. Doğum ve ölüm tarihi (İstanbul, 1862-19. 3. 193!) kaynaklara geçmiştir (Mehmet Zeki, Türkiye Teracim-i Ahval An­siklopedisi, İstanbul, 1929, s. 160; Kazım Öztürk, Türkiye Büyük Millet Meclisi Albümü, Ankara, 1973, s. 116).

Besim Ömer Akalın (s. 24) için: Öztürk, age, s. 148.

Ziya Nuri Birgi (s. 42) için: Öztürk, s. 141.

Hakkı Şinasi Erel (s. 45) hakkında daha fazla bilgi için: Mehmet Zeki, s. 137.

İbrahim Tali Öngören (s. 52) hakkında daha fazla bilgi için: Fethi Tevetoğlu, Atatürk’le Samsun’a Çıkanlar, Ankara, 1971, s. 141-160; Mehmet Zeki, s. 157-158; Öztürk, s. 82.

Mehmet Reşit (s. 56) soyadından Önce, tıpkı Ziya Gökalp gibi, Şahingiray’ı ismine eklemişti. Kitapta zikredilen oğullarından başka birde Nimet isminde (Fizan, 1317-İstanbul, 11.1.2000) kızı bulunmaktadır ki önce Küçük Talat (Muşkara), onun Ölümünden sonrada RatipTahir Burak’la (1904-1977) evlenmişti.

  1. Hüseyinzade Ali Turan (s. 63) hakkında fazla bilgi için: Hil­
    mi Ziya Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, İstanbul, 1966,

I, s. 425-439.

Ömer Şevki Bey (s. 64). Cumhuriyet devrinde Sivas mebu­su oldu (Öztürk, s. 104).

Refet Hüseyin (s. 70). Cebelibereket mutasarrıfı ve üç dev­re (II, III, IV; Öztürk, s. 107) Urfa mebusu oldu. (Hazergrat, 1872-

18.2. 1932).

  1. Ethem Akif Battalgazi (s. 73) için: Mehmet Zeki, s. 122.
    U. Server Kamil Tokgöz (s. 89). VII. devre Denizli mebusu

(Öztürk, s. 201).

  1. Nurettin Ali Berkol (s. 100) için: Bütün Dünya Yıllığı,

1954-1957, s. 146.

  1. Hasan Sükûtî(s. 101) ismi (soyadı: Tükel), kitapta ismi bu­lunanlar arasında en dikkate değer hayat hikayesine sahip askerî tabiblerden biridir. Hakkında derlediğimiz malûmatı kısaca arz ede­lim: 1904 senesi mezunlarından olup I880’de Trabzon’da doğdu.Babası Mustafa, annesi Zahide Hanım’dı. Sonradan İzmir nüfusu­na kaydolundu. Mezuniyet günü 16 Ekim’di. Tabip yüzbaşı olarakmezuniyetinden dört yıl sonra 18 Temmuz 1908’de kolağalığına;
    14 Mart 1911’de kıdemli yüzbaşılığa, 14 Mart 1916’da binbaşılığaterfi etti. 30 Ekim 1924’de ordudaki vazifesinden ayrıldı. Bundan sonra 250 kuruş maaşla Maraş belediye reisliği (11.6. 1934-25. 5.
    1940), 9000 kuruş maaşla Erzincan valiliği (1.6. 1940-30.3. 1943)
    ve önce yine 9000 kuruş, sonra 10000 kuruş (31. 5. 1944) maaşla
    Boluvaliliği’nde(29.2. 1944-7.5. 1945) bulundu.

Meslektaşlarından pek azına nasip olan ve* hayli hareketli geç­tiği anlaşılan idarecilik hayatında tahkikatlar geçirdi; takdirnameler aldı. Bolu valisi iken 25. 4. 1945’de Bakanlar Kurulu kararıyla emekliye sevkedildi. 22.2. 1949 tarihli bir evraka göre Ankara’da Bahçelievier’de 5. sokak,20 numaralı evde oturuyordu. Piraye Ha-nım’la (1882) evliydi ve Perran adında bir kızı vardı (İçişleri Bakanlığı Sicil Dosyaları, nr. 4807). İ962’de öldüğü kaydedilmekte­dir.

Diğer taraftan Hasan Sükûtî’nin küçümsenmeyecek bir yazı hayatı olmuştur. Balkan Harbi hatıralarını topladığı Siyah Örtü (İs­tanbul, 1934,124 s.) ile diğer hatıratı (Tatlı ve Acı Hatıralar, İzmir, 1952-1953, 197 s.) bilhassa kayda değer. Bu ikinci kitabının arka kapağında ismini verdiği kitaplarının listesi şöyledir: 1. Hakikat İn­cileri, İzmir; 2. Emel Elemleri, İzmir; 3. Siyah Örtü, İstanbul; 4. Ye­ni Erzincan, İzmir. Bu listede olmayan bir başka kitabı da şudur: Bağımsız Adayın Erzincanlılarla Hasbihali, İzmir, 1948,24 s.

Refik Saydam (s. 106) hakkında: Tevetoğlu, s. 203-212.

Hulusî Alataş’in (s. 116) İzmir belediye reisliği ve diğer bazı bilgiler için: Mehmet Zeki, s. 86.

Fazıl Berki (s. 118) sonradan Tümtürk (Daday, 1881) so­yadını aldı ve Cumhuriyet devrinde Malatya mebusu (III. devre) ol­du (Öztürk, s. 122).

Mehmet Hilmi (s. 120) sonradan Oytaç soyadını (1881-5. 10. 1942) aldı ve Malatya mebusu (V. devre) oldu (Mehmet Zeki, s. 183-184; Öztürk, s. 98).

Fuat Sabit’in (s. 128) önce Türkçü sonra solcu olan ve bu hüviyetiyle Cumhuriyet devrinde faaliyetlerde bulunan şahıs olabi­leceği ihtimali tahkike muhtaçtır (Mete Tuncay, Türkiye’de Sol Akımlar, Ankara, 1978, indeks).

Muhsin Faik (s. 137) sonradan Dündar soyadını (Ali Faik oğlu, Konya 1887 doğumlu) aldı. Konya belediye reisi ve sonra mebusu (VIII. devre) oldu (Öztürk, s. 240).

Bu arada başka kaynaklarda adına rastladığımız bazı tabibler hakkında bir hüküm verebilmek için daha fazla bilgi gerekmekte­dir. Mesela Mustafa Şevket (s. 94) Mustafa Bengisu (Öztürk, s. 38) olabilir mi? Mehmet Zeki (s. 441) 1904 mezunları arasında Serfiçe 1881 doğumlu Yahya oğlu Mehmet Emin’den; yine bir başka yer­de (s. 341-342) 1905 mezunlarından Dr. Esat Cimcoz’dan (Dr. Ra­mazan Tevfikoğlu, İstanbul 1885 doğumlu); 1911 mezunlarından Dr. İbrahim Sım’dan (s. 155-156) bahsedil i yorsa da bu kayıtları tahkik edip bir neticeye bağlayamadık.

Diğer taraftan Öztürk’ün kaydettiği (s. 17,181) Dr. Atıf Köse (Mehmet Rasimoğlu, Mora Yenişehiri 1880) ve Dr. İzzet Özkan (Ahmetoğlu, Kırşehir 1888), hakkında daha fazla bilgi bulamadığı­mız diğer isimler oldu.

Kitabın yeni baskısında Türkiye’de tıbba dair neşredilen belli-başlı kitapların bir kitabiyatı da eklenmiş bulunmaktadır (s. 145-165) ki bu liste kitabın bu baskısının müracaat değerini bir başka yönden de artırmış olmaktadır. Basılması için izin alınan, fakat listeden anlaşıldığına göre ba­sılmamış olan bir tıp tercümesi hakkındaki vesika tıp tarihimiz içindikkate değer olsa gerektir: 8 Cemaziyelahır 1268-30 Mart 1852 ta­rihli bu vesika “Fenn-i cerrahiyeye dair Türkçe hiç kitap olmadı­ğından yalnız cerrahlık öğrenecek talebenin saye-i şevket-vaye-ihazret-i mülûkanede suhûlet-i tahsiline medar olmak üzere Fransacerrahlarından    nam müellifin fünûn-ı cerrahiye üzerine telifkerdesi olan İki cild kitabın mekteb-i mezkûr doktorlarından Kay­makam Hafız Bey marifetiyle tercüme ettirilerek takdim kılınmış olan cildi, evvelinin cild~i sanısı dahi yetiştirilmek ve mîr-i muma­ileyhin bazı mesarifi ba ‘dehu temettüatından verilmek üzere şimdi­lik asıl nüshasının Tabhane-i Amire*de ve resimlerinin mekteb-i mezkûrda” bastırılmasına izin verildiği kaydedilmektedir (BBA. İ. Dahiliye, m. 15333).

Ekler kısmında zikredilen (s. 147, sıra nr. 9) ilk tıp mecmuala­rından Tuhfetü’t-tıb hakkında daha fazla ve vazıh bilgi verilebilir. Bu mecmua müteselsil sayfa numaralı olarak 16 sayı çıkmıştır. Sayfa sayısı 192’dir. İlk sayının tarihi 1 Ramazan* 1284; 16. sayının tarihi ise 15 Safer 1285 olarak görülmektedir. Matbaa kaydı “eser-i Matbaa-i Hastahane-i Maltepe” şeklindedir. Bilinen kolleksiyonu Sahaf Turhan Polat’ın kütüphanesindedir. Kitabın eklerinden so­nuncusu (s. 169-182) “Türkiye’de Tıbbı Fizik ve Fizik” kitaplarına (1849’dan bu yana) ayrılmış bulunmaktadır.

Herhangi bir mübalağa payı bahis mevzuu olmaksızın ifade et­mek gerekir ki Kazancıgil, Rıza Tahsin’in kitabını, kitabın metnin­den daha kıymetli ekler yaparak, hemen hemen bir misli bir hacim­le yeniden neşretmiştir. Hele asıl metne hiçbir müdahalede bulun­maması yapılan işin değerini daha da artırmaktadır. Gerçek mana­da ilim vadisinde yeni bir fetihte bulunmuştur. Bu kadar zahmetten sonra Rıza Tahsin’in isminin yanma ikinci bir müellif ve müessir (eser sahibi) sıfatıyla ismini koymaya, ilk bakışta da anlaşılacağı üzere, fazlasıyla hak kazanmış iken bunu yapmaması ise ikinci ve daha kıymetli bir fetih sayılmalıdır. Bu, ilme katkıdan sonra namu­sa ve dürüstlüğe ve tabiî her şeyden önce ciddiyete yaptığı bir baş­ka katkıdır ve zamanımızda daha az görülmektedir. O, esere iade-i itibar etmekle kalmamış, değerini misliyle artırmıştır. Ancak bu hu­susta yapılması gereken tek bir şey kalmıştır; o da yeni baskıda ese­re isminin iade edilmesi, yani eserin yine Mir’at-ı Mekteb-i Tıbbi­ye ismiyle basılmasıdır. Kazancıgil’in -böyle söylemekte bir beis görmüyoruz- bu yeni eserini görünce, senelerdir üzerinde çalıştığı Mehmet Ali Aynî’nin Darülfünun Tarihi’nin yeni baskısını görmek hususundaki sabırsızlığımızın büsbütün artmış bulunduğunu da, bu meyanda alakalıların hissiyatına tercüman olarak, kaydedelim.

Dergah, sayı: 20, Ekim J99I, s. 21-22

 

“VOLKAN’IN YENİDEN NEŞRİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

  1. Meşrutiyet devrinde (1908-1918) bir gecede doğup ölen yıldızlar misali yüzlerce ceride ve mecmua ortaya çıkmış ve bir kıs­mı kütüphanelerimize bile giremeden kaybolup gitmişlerdir. Diğer bir kısmı ise bazıları mes’ud, bazıları meş’um bir hatıra gibi hala gündemdeki yerlerini korumaktadırlar. Bu sonuncular bahis mev­zuu olduğunda hiç şüphesiz ilk hatırlanan, Derviş Vahdetî tarafın­dan çıkarılan ve ismi hala tartışılan, 31 Mart Vak’ası ile aynı anda zikredilen Volkan olmaktadır. Gerçekten de 11 Aralık 1908-20 Ni­san 1909 tarihleri arasında 110 sayı çıkan1 bu gazetenin bu vak’aya nasıl bir katkıda bulunduğu hala tartışılmaya ve tartılmaya muhtaç görünüyor. Acaba bu gazetenin bizatihi çıkmadığı farzedilse bu va­ziyette de yine bir 31 Mart Vak’ası çıkar mıydı? Kanaatimizce vak’anın iklimi veya vasatını İttihat veTerakki’nin icraatı ve orta­ya koyduğu niyetlen hazırlamıştır. Daha geniş bir yorumla, vak’a Meşrutıyet’in bir aksisadası sayılmalıdır. Bunun için de 31 Mart’a kadar, yani 13 Nisan I909’a kadar cereyan eden siyasî icraatın mu­fassal ve tam bir dökümünün yapılması ve kimlerin hoşnutsuzluğu­nu davet ettiğinin serinkanlı bir tahlilinin ortaya konması gerekir. Bundan sonra kıvılcımı kimlerin veya hangi cemaatlerin tutuştur­duğu araştırılmalıdır. Hadisenin içtimaî ve beşerî buuduna yaklaşma denemesi henüz görülmüyor.

Tekrar Volkan ‘a dönmek gerekirse; hadise asgarî bir ölçüde ta­nınmadığı içindir ki bu gazetenin dahli hakkında da kafi yorumlar yapmak henüz mümkün değildir kanaatindeyiz.

Durum ne olursa olsun hala tartışması devam eden bir vak’anın adeta en mühim mütemmim cüz’ü ve tabiî müşevviki sa­yılan bir neşir organının lisanına ve ifadesine ve hatta sayfa tertibi­ne hiçbir müdahalede bulunulmaksızın yeni harflerle basılmasını devri tanımak isteyenler için bir büyük kazanç saymak gerekiyor.2 Ancak bir defa daha3 ifade etmekten kendimizi alamadığımız şey metnin çok gereksiz ve büyük bir zahmetle yeni harflere aktarılmış bulunulmasıdır. Bunun ilmî ve mantıkî bir gerekçesini bulabilmiş değiliz. Bir takdim ve değerlendirme yazısı ve sona eklenen bir ya­zılar fıhristiyle bu iş çok daha kolay şekilde yapılır; eğer tercih edi­lir ise has isimler fihristi de eklenebilirdi ki bu artık böyle bir neş­rin en büyük lütfü olurdu.

Volkan’ın yeni neşri Derviş Vahdetî’nin hayat hikayesi (s. II.) ile başlıyor. Ancak bir kitabiyat verilmediği için Volkan dışında hangi mehazların kullanıldığı anlaşılamıyor. Böyle bir kitabiyat neşre daha büyük bir değer kazandırabilir; araştırıcılar ve tabiî ye­ni araştırmalar için rehber olabilirdi. Derviş Vahdetî hakkında bir­kaç satır bile olsa yazı yazanların, yorum yapanların kimler ve ya­zılanların neler olduğu gibi meseleleri 1974’den beri bu yoldaki araştırmalarını sürdüren araştırmacının irdelemesi iktidarı dahilin­de olduğunu biliyoruz gerekirdi .4 Asıl adı Derviş olan Derviş Vah­detî’nin Diyarbakır’daki sürgün hayatı hakkında H. A. Yüçerin verdiği  bilgiler de dikkate değer. Yücel’in Diyarbakırlı  Kadri Üçok’tan naklen yazdığına göre bu şehirde sürgünde iken Z. Gö-kalp tarafından kendisine, serseriyane hayatını telmihen ve latife kabilinden Lahutî lakabı verilmiş; ancak Derviş bunu daha sonra Vahdetî şekline sokmuştur.

Derviş Vahdetî’nin5 bir siyaset mazlumu gibi takdim edilmesi­nin de bir siyaset mücrimi olarak takdimi kadar yanlış olduğunu zannediyorum. 31 Mart Vak’ası’nda Vahdetî’nin ve diğerlerinin mes’uliyetleri ve payları herhalde daha uzun bir müddet teennî ve tesamuhla değerlendinlemeyecektir. Volkan gazetesi ve Derviş Vahdetî hakkında Düzdağ tarafından yapılan bir konuşmanın6 katı­lamadığımız şu paragrafları bu hükmümüzün yeni delillerini teşkil ediyor: “Bu yazıların tamamı, gerek lisan ve fikir ve gerek dinî ve dünyevî bilgiler bakımlarından hemen hemen kusursuzdur. Vahde­tî’nin, günümüz ölçülerine göre de tam not alacak bir hukuk, hür­riyet ve demokrasi anlayışı vardır, sağlam İslamî bilgilere ve Ehl-i Sünnet dahilinde bir tasavvuf düşüncesine sahiptir”. Yeri gelmiş­ken İfade edelim ki Volkan’da, insanın damağında tat bırakan bir nesir örneği bulmak mümkün değildir. Lisanında ne klasik nesrin ve ne de yeni doğan sade nesrin havası görülebilir. Yazarın bu hü­kümlerinde kristalizasyonun yani mevzuun yüceltilmesi ve kusur­lardan ve nakîselerden tecridinin bütün tezahürleri görülmektedir. Bu durum ilmî araştırmaların en sinsi tehlikelerinden birini teşkil etmektedir ve farkedilmesi zordur.

Yazarın Vahdetî için “Volkan ‘daki yazılarından başka bir ese­ri yoktur” hükmü esas itibariyle doğru olmasına rağmen (s. II) ik­male ve tavzihe muhtaçtır. “Melhameler-Mutranlar” başlığını taşı­yan ve bu iki aile vesilesiyle Suriye ve Lübnan’da bulunan unsur­lardan bahseden yazısı (Volkan, nr. 23,4 Kanun-ıMnî 1324, s. 1-2) Büyük Felaket Geliyor başlığıyla ve herhalde gazete ile aynı anda,aynı matbaada bir risale şeklinde basılmış (Asır Matbaası, İstanbul, 1324, 14 s.); fakat kütüphanelere ve ne yazık ki Özeğe kataloguna girememiştir.

İfade edilmesi gereken bir başka husus İse Volkan’a 14 defa görülen Said-i Kürdî imzalı yazıların, pek az kısmı hariç tutularak, 1957’den beri yeni harflerle neşredilmiş bulunmasıdır. Kısaca Volkan’ın bu yazılarının hususî bir alaka ile yapılmış neşri senelerdir elde bulunmaktadır.7 Dergi’de aynı sayıda imzası bulunan ikinci bir isim ise hakkında hiçbir malûmat verilmemiş olan Kesriyeli Mehmet Sıtkı (Akozan) olup bilhassa çok sonraları neşrettiği Küllükname isimli eseriyle tanınmaktadır: Aslen Şebinkarahisar’ın Kı­zılca mahallesinden Çubukçuoğulları ndan Ahmet Efendi’nin oğlu­dur. Babası’nın Kesriye’de müftü bulunduğu 1885’te burada doğdu ve 4 Ocak 1948*de İstanbul’da öldü. Bilinen son memuriyeti Ede­biyat Fakültesi katipliğiydi.8

İsimler indeksi için “gerçeği öğrenmek isteyenlerin önündeki bütün engelleri kaldırdığını ummaktayız ” deniyorsa9 da burada zik­redilen isimlerden bazıları biraz daha vuzuha kavuşturulabilir ve kuru bir isim olmaktan çıkarılabilirler.10 Çünkü sadece soyadları vasıtasıyla bile haklarında daha fazla bilgiye ulaşmanın yolları bu­lunabilir kanaatindeyiz: Abdullah Paşa (207)-Kölemen, Abdurrah-manAdil (415)-Eren,Ali Münif (98-99)-Yeğena, Arif Efendi (232), aynı sayfada adı geçen Osmanlı ve Cumhuriyet devri mebusların­dan (öl. 1933) Pirinçzade Fevzi’nin babası, Atıf Bey (9)-Kamçıl, Burhaneddin Efendi (3\3)-Felek. Edhem Ruhi (426-427)-Balkan, Galib Bey (406)-Pasiner, Münir Bey (32)-Salih Münir Çorlu, Polatın (261-265)-İsa Bolatin, Rahmi Bey (39, 108, 242)-Arslan, Salih Paşa (147)-Salih Hulûsî Kezmk, Vedat Bey (69)- Zöhrab Efen­di (445)-Kirkor Zöhrab. Bu bakımdan yapılacak küçük izahların yeni baskılara ilavesi temennimizdir.

Yapılan bu neşrin, dikkate değer ve manalı bir örnek oiarak kalmayıp yeni bir geleneğin habercisi olduğu ümidini taşıyoruz. Bu sahada çok daha az zahmetle ve tabii daha çok tarihî ve edebî kıy­meti ve manayı haiz mecmualar ve hatta gazeteler bile neşr edile­bilir, daha doğrusu edilmelidir. Niçin Şeyh Saffet’in (Yetkin, 1866-27 Ekim 1950) Tasavvuf m, Muhibbancı lakabıyla da tanınan Hacı-beyzade Ahmet Muhtar’ın (Yeğtaş) Muhibbari’ı, Emirî’nin Osman­lı Tarih ve Edebiyat Mecmuası ve benzeri diğer mevkutelerin de ka­deri basübadelmevt olmasın?

Dergah, sayı: 29, Temmuz 1992, s. 22

 

 

 

1 10. ve 13. sayıları M. E. Düzdağ neşrinde yok. TTK Kütüphanesİ’ndeki takımı iki senedir bir türlü bulduramadığım için gerçek durumu öğrenemedim. Gazetenin çık­mayan nüshalarına niçin numara verilsin?

2.Volkan gazetesi (haz. M. Erlugrul DUzdağ, İz Yayıncılık. İstanbul, 1992. LXXXVl+580 s.

3.Dostum İsmail Kara bu gereksizliği daha Önce ifade etmişti (“Volkan hareketlendi, darısı 31 Mart’a”, Dergah, sayı: 26, s. 6).

4.Vahdetî’nin İsmini muhtevi bir yazıyı Örnek olarak zikrediyoruz: Münir Sirer, “Tür­kiye’de yobazlık tarihi ve Derviş Vahdetî”, Resimli Tarih Mecmuası, sayı: 48 (Ara­lık İ953), s. 2771-2775.

31 Mart İsyanı ve Derviş Vahdetî”, Hürriyet Gene Hürriyet, Ankara, 1960, C. I, s. 183.

6.Konuşma 30 Aralık 1991 günü II. İstanbul Kitap Fuan’nda yapılmıştır. Metni için: İzlenim. İz Yayıncılık Tanıtım Bülteni. 199274, s. 8.

Htıtbe-i Şamiye, İşık, İleri Basımevi, Antalya, 1957, s. 79-103; Bu hususa Kara da işaret ediyor. Bİz ilk neşri zikrettik.

Hayatı ve eserleri için: Murat Uraz, Türk Edip ve Şairleri, İstanbul, 1939-40, Kısım: 3, s. 89-90; Ali Birinci,”Kesriydi M. Sıtkı ve Külliiknamesi”, Müteferrika, sayı: 19 (Yaz 2001), s. 35-49 ve ekleri.

  1. X.

Doğum ve ölüm tarihleri teracim-İ ahvalin bilinen mehazlarından bulunabilir. Tır­nak içinde verilen sayfalar Volkan’vn metninde geçtikleri yerleri göstermektedir.

 

 

XIV. ASRIN TRAJEDİSİ: “BEZM Ü REZM”

Tarihî şahsiyetler de, tıpkı güzellikler gibi, farkedilmeye muh­taçtırlar. İnce bir dikkat ve sonsuz bir tecessüsün ağır işçiliği olma­dıkça kendiliğinden gün yüzüne çıkmaları mümkün değildir. Sade­ce yakın tarihimiz değil, daha önceki tarih çağlarımızda bu gibi bir alakayı bekleyen hadiselerle ve şahsiyetlerle doludur. “Ehl-i hüne­rin kadrim bilmek de hünerdir” ama bu hüneri elde edebilmek bir başka hüner olsa gerektir.

Hakkında yapılmış araştırmalara rağmen1 Türk tarihinin sahib-i seyf ü kalem şahsiyetlerinden Sivas sultanı Kadı Burhaneddin’e (Ocak 1345-Temmuz 1398) henüz gereği kadar dikkat edilmediği kanaatindeyiz. Haklı olarak Yavuz Sultan Selim’le mukayese ile ona benzetilen2 ve aynı zamanda Babür Şah’ı da hatırlatan Kadı Burha-neddin trajik bir şekilde nihayet bulan destanı bir hayat yaşamıştır.

1345 Ocak’ında doğan ve dört yaşını dört ay dört gün geçe, usûlü üzre, mektebe başlayan,3 Kahire’deki parlak bir tahsil’den sonra Anadolu’ya dönerek askerî kisveyi ilmî kisveye; “revn”i (ceng) “bezm”e (sohbet) tercih eden Kadı Burhaneddin ömrünün son on yedi senesini de Sivas ve çevresinin sultanı olarak geçirmiş; nihayet önceleri yakın adamlarından olan Akkoyunlu beylerinden Karayölük Osman’la yaptığı bir harpte henüz 54 yaşında iken ha­yata veda etmek zorunda kalmıştır.

Harplerden fırsat buldukça pazartesi, perşembe ve cuma gün­lerini muntazaman itim ehli ile sohbete tahsis etmesi onun aslî zev­kini göstermesi bakımından dikkate değer görünüyor. Buna rağmen Mısır, Karaman ve Osmanlı ordularıyla her defasında çarpışmakta tereddüt etmemesi ulema sohbetlerinden ceng meydanlarına çok çabuk geçebildiğin! göstermektedir.

Siyasî rakiplerine karşı müsamahasız; tebaasına ve ilim erba­bına karşı munis ve mütevazı olan Kadı Burhaneddin aynı zaman­da Anadolu’da yazılmış ilk büyük divanın sahibidir; Arapça ve Farsça şiirler de yazmıştır.4

Kadı Burhaneddin’in hayatı, kendi teşviki ile Aziz b. Erdeşir-İ Esterabadî tarafından Farsça olarak Bezin ü Rezin isimli hacimli bir eser halinde tarihe mal edilmiştir. Ölümünden üç ay öncesine kadar gelen ve XIV. asır Anadolu tarihinin en mühim kaynakların­dan olan bu kitap daha önce Kilisli Rifat Bilge’nin istinsahı ve Fuat Köprülünün bir mukaddimesiyle Türkiyat Enstitüsü neşriyatı ara­sında basılmıştı (1928). Kitabın asrımızdaki hikayesi bu noktada başlamaktadır.

Beztn ü Reztn ilk defa M. Hulûs?5 (Karadeniz) tarafından, M. Feridun Nafiz Uzluk’un Anadolu Selçukîleri gününde Mevlevi bi­tikleri dizisinde basılmak üzere Türkçeye tercüme edildi.6 Benzeri birçoğu gibi bu tercümenin ne olduğu, nerede bulunduğu bugün bilinmemektedir.

Eserin Türkçesi yazılışından takriben VI. asır sonra 1990’da basılabildi.7 Bu ikinci tercüme Mürsel Öztürk tarafından yapıldı. Bu arada Köprülü’nün mukaddimesi de sadeleştirmeye tabi tutuldu ki buna gerek yoktu kanaatindeyiz.

Münşî ve şair olan Aziz b. Erdeşir’in “manadan çok şekle önem veren ağdalı ve sanatlı bir nesirle yazılmış, eşanlamlı Farsça ve Arapça kelimeler peş peşe sıralanarak nesirde kafiye yapılmaya (seci) çalışılmış, bu bakımdan birkaç kelimeyle anlatılabilecek” ko­nuların uzun ve gereksiz cümlelerle ifade edildiği kitabının tercü­mesinin ne büyük bir ceht ve zahmete muhtaç olduğu ortadadır. Bu zahmeti ihtiyar eden mütercime, kitabı Türkçe’ye kazandırdığı için, ne kadar minnet duyulsa azdır. Bu neşirde Bezm ü Rezm’ın ismi “Eğlence ve Savaş” şeklinde sadeleştirilmiştir. Gönlümüz “Sohbet ve Ceng” olarak tercihtedir. Hatta sohbetin yerine ülfet de tercih edilebilir diye düşünüyoruz.8 Kanaatimizce tebyiz edilmemiş bir trajedi olan Bezm ü Rezm iki defa yazılmış; evvela alim, fazıl, şair ve mutasavvıf bir hüküm­dar olan Kadı Burhaneddin’in kanıyla; sonra münşî ve şair ve her halde Kadı’nın has muhiblerinden olan Aziz b. Erdeşir’in mürekkebiyle. Kanaatimizce her ikisi de aynı derecede tebcile ve tazize la­yıktır. Siz ne dersiniz?

Dergah, sayı: 31, Eylül 1992, s. 9

Bu tercümenin Arapça beyitleri İle Arap edebiyatına dair kısımlarının Rize müftü­lerinden dersiam Yusuf Karali tarafından yapıldığını kendi ifadelerinden öğreniyo­ruz: Kutuz Hun’un Hatıraları – Cumhuriyet Devrinde Bir Köy Hocası, haz, İsmail Kara, İstanbul, Dergah Yayınlan. 2000, s. 73.

  1. Bilhassa şu ikisi mühimdir: I. Hakkı Uzunçarşılı, “Sivas ve Kayseri hükümdarı Ka­dı Burhaneddin Ahmet”. Belleten, sayı: 126 (Nisan 1968), s. 191-245; Yaşar Yücel, Kadı Burhaneddin Ahmet ve Devleti. Ankara, 1970,224 s., DTCF Yayınları.

2.Yüce,age,s. 163.

3..Aziz b. Erdeşir-i Esterabadî (çev. Mürsel öztiirk), Bezin U Re:m, Kültür Bakanlığı, Ankara 1990, s. 66.

Divan’ı Muharrem Ergin (İstanbul, 1980,1U Edebiyat Fakültesi neşri) ve seçmeler Ali Alpaslan (Kültür Bakanlığı, Ankara, 1977, 1000 Temel eser dizisi); tıpkıbasım ise TDK (1943) tarafından yapılmıştır. Yegane nüshası Brıtish Museum’dadır.

Avukat Mustafa HulÛsî Bey Rizeli Hasan Efendi’nin oğlu (Rize, 1879-lslanbııl, 3 Mart 1949) bestekar ve sahaf Ekrem Karadeniz’in babasıdır. Siyasî hayatta İttihat ve Terakki ve Cumhuriyet devrinde iki defa idam cezasından kurtuldu. Ömrünün son yıllarını Sahaflar Çarşısı’nda 12 numaralı dükkanda çoğu dostu olan ktıdema ile sohbet ve sahaflık yaparak geçirdi, Mevlana’nın Meıalis-i Seb’a eserini Mevla-na’intı Yedi Öğüdü adıyla tercüme etti (İstanbul. 1937, XVI+I5I + I2 s.).

Mevlana’nın Yedi öğüttü, s. XVI.

Prof. Dr. Mürsel Öztürk (12 Kasım 1947) 1970 DTCF mezunu. Sorbonne’da dok­tora (1976) yaptı. İ983’te doçent oldu. Halen DTCF’de Fars Dili ve Edebiyatı Bö­lümü’nde bulunuyor.

Bu yazımız basıldıktan sonra TT Kurumu yazmaları arasında M. Hulusi’nin yaptığı tercümeyi gördük. Güzel bir rika ile yazılmış 912 sayfalık tercüme 1935’de bitiril­miş ve üzerindeki kayda göre I937’de beşyüz liraya Kültür Bakanlığı (Maarif) ta­rafından satın alınmıştır. Kitap Hasan A!i Yücel’in bir yazısı ve basılması temenni­siyle 24 Temmuz 1944’de TTK’na gönderilmişti. İç kapakta Hulfisî Efendİ’nİn bir fotoğrafı bulunuyor. Tercüme için Ahmet Remzi (Akyürek) Dede’nin yazdığı (16. 6. 1936) bir medhiye-takriz şudur:

Esterabadî olub bezm-i hünerde rezm-gah Eylemiştir gah bezm’i rezm U gahi rezm’i bezm Badenuşan-ı belagat-ı Farisan ilm U fazlı Görmemiştir meydan-ı manada bu gûna bezm U rezm Eyledi Hafız Hulûsî-i hünerver tercüme Etmemiştir böyle müşkîl kara kimse kasd U azm Tercüme amma ki aslından da fevka’1-had güzel Kadrini anlar anın sahib-i kemal U ehl-i hürrem Hangi bezme hangi rezme girse ashab-ı hürrem Müşkilatı İktihama böyle eyler azm ü cezm

 

TÜRKÇEYİ SEVMEK İSTEYENLER İÇİN BİR REHBER

Millet nedir sualine verilecek birçok cevap vardır. Bu cevaplar­dan bir tanesi de şu olabilir: Aynı lisanı konuşan, aynı kelimelerle gü­len, ağlayan veya hiddetlenen, kısaca aynı kelimelerle sevişen veya döğüşen insanların oluşturduğu bir varlık. Dinî ve siyasî inanç fark­lılıkları ancak lisan birliği sayesinde bir mesele olmaktan çıkabilir, zaman içinde halledilebilir. Yeter ki dillerden dökülen ve muhatap gönüllere ve kafalara akan müşterek bağlar, yani kelimeler hafızala­rımızda mevzilerini tutmuş olsunlar. Şairin “ipek yüklü kervanlara” benzettiği kelimeler bazen kendisiyle beraber bir dünyayı da alır gö­türür. Sadece bir lisanın unsuru değil, aynı zamanda müşterek hafı­zanın ve mazinin de bir unsuru, hatta kendisi olan kelimeleri basit, yerine her an kolayca bir yenisi konulabilecek, alet olarak görenleri anlamak imtiyazına sahip olamamak ne büyük talihsizliktir. Biri ol­mazsa diğeri olur, ne fark eder mantığının ilk tehlikesi lisanın müşte­rek ve ma’şerî değil, neredeyse ferdî bir. vasıta haline gelmesidir. Bir büyük lisan aynası parçalanır, herkesin herkesi gördüğü lisan, herke­sin sadece kendini gördüğü parçacıklara ayrılır. Ferdî duygular ve düşünceler bu küçük parçalarda hapsolur kalır. Türkçe’deki “Türk konuşmaya utanır, döğüşmeye utanmaz” sözü yerini “Türk konuş­maya utanmasa da anlaşmayı u/namaz” sözüne terk etmek zorunda kalır. Son zamanlarda bu felaketin işaretlerine sıkça rastlanmaktadır.

Dilimizin ucuna gelen ilk kelime ağzımızdan çıkıveriyor. Be­yinle dil arasındaki mesafe ortadan kalkmış; adeta beynini ağzının içinde taşıyan bir nesil çıkmış ortaya. Bir “sorun” tilcîği çıkarıl­mış, herşey “sorun” olmuş. Mesele, dert, müşkil, müşkilat, zor, zorluk bir çırpıda gidivermiş. Neden? Belli değil veya maalesef belli. “Sorun” derseniz çağdaş ve aydın bir kişi oluyorsunuz. En acıklısı ve güldürücü olanı ise bu tilciğin, intihardan başka birşey değil, hutbe ve vaazlara bile girmiş olmasıdır. “Sorun deel” deyip geçemediğimiz ve bir türlü alışamadığımız şeylerden biri de “ilk etapta” diyerek söze başlanmasıdır.

Bu “ilk etapta” girizgahından sonra ne söyleseniz olur; yeter ki “ilk etapta? “Aşama”y& ne oldu? Daha dün onun yoluna ve uğ­runa bir çok şehit vermedik mi? “Aşama “nın bu kadar çabuk kaza­ya uğraması bir başka aşama mı yoksa? Hiç’değilse tutarsızlıkta ve tuhaflıkta bir usûl gözetilmemeli.mi? Türkçe’yi tam kırk yıl güzel bir şekilde yazan ve altmışından sonra öztürkçeci olan bir tarihçinin dediği gibi kıstas “hoşa gitmek” midir? “İlk etapta”mn yerini tuta­cak birçok kelime veya ifade varken niçin durak “ilk etapta” olsun? İlk anda, ilk fırsatta, ilk iş olarak, önce, evvela, ilk safhada, ilk mer­halede, ilk adımda gibi birçok imkan varken niçin “ilk etapta”!

Felaketin bir başka veçhesi de artık mekteplerimizin Türkçe’yi layıkıyla yazacak insanları yetiştirme kudretinden mahrum bulun­malarıdır. Daha da vahim olanı güzel Türkçe ile yazılmış bir met­nin tadına varacak, hazzını duyacak bir lisan zevkinin bile mektep­lerde, maalesef, verilememesidir. Çarpıcı bir mısra veya beyti, ya­hut da bir cümleyi farkedecek kadar kelime zevki olan insanlara bi­le hasret duyulmaktadır. Türkçeyi öğrenmeyi ve öğretmeyi meslek edinenlerin bile yazdıklarını baştan sona okuyabilmek tahammül-fersa bir işkence halini almıştır. Her cümleyi okuyuşta, insan çıplak ayakla bir dikenlikte yürürmüşcesine ızdırap duymaktadır. Paragraf bir yana, okuyana “aşk olsun” dedirtecek güzel bir cümle bulmak bile uzak bir hayal gibidir.

Bu mahrumiyetlerin deşt-i kebirinde zaman zaman nefes alınacak vahalara rastlamak tek teselli menbaı olmaktadır. Türkçe hala bütün güzelliğiyle yazılıyor, sevdalıları, az da olsa, hala görülüyor diyebilmek ne büyük saadettir. Bize bu teselli imkanını çeyrek asır­dan beri veren isimlerden biri de, ilk bakışta tezat gibi görünse bile, Fransız dili ve edebiyatı öğretim üyesi Prof. Dr. Beynun Akyavaş’tır.

O, paragrafların değil, cümlelerin de değil, herşeyden önce, kelimelerin fethine talip ve zevkine sahiptir. Kuyumcu terazisinden daha hassas ve ince bir dikkatle her mana için en münasip kelime­leri bulur ve yine usta bir kelime mimarı olarak en güzel cümlele­rini inşa eder. Sade, hatta basit gibi görünen cümlelerin güzelliği, birkaç satır okuduktan sonra artık yavaş yavaş günün ağarmasıyla ortaya çıkmaya başlayan çiçekler gibi, dikkati çekmeye başlar. Bu güzel Türkçe’nin arkasında, herşeyden önce herhalde kendisine du­yulan büyük bir muhabbet ve bir ömür boyu çalışılarak elde edil­miş bir maharet olsa gerektir.

İlk tercüme kitabı1 Flöre ile Blanchefleur (Ankara, 1971, 62 s.) ile Robert de Clari’nin2 içinde bulunduğu dördüncü Haçlı Sefe-ri’ni anlatan hatıraları (İstanbul’un Zabtı, Ankara, 1994,54 s. TTK yayını) sadece tercüme edebiyatı değil,Türk edebiyatı bakımından da birer abidevî metin olarak ortadadır. 1970-1980 senelerinde Türkçe ve İstanbul, yani iki aşkı hakkındaki yazılan ise bir başka kitabında (Seni Seven Neyiesün, Ankara, 1995, 172 s. Türkiye Di­yanet Vakfı Yayınlan, nr. 170) bkaraya getirilmiştir.3

Prof. Akyavaş tarafından tercüme edilen son kitap ise ünlü İtal­yan edibi Edmondode Amicis’in İstanbul hakkındaki ünlü seyahat-namesidir. Geçen asrın son çeyreğine girerken (1874) İstanbul’a ge­len aşık İtalyan bu şehir hakkındaki en güzel kitaplardan birini, bel­ki de birincisini yazmış; tam bir asır sonra yapılan tercümesiyle or­taya adeta İstanbul için yazılmış en güzel mensur destan çıkmıştır.4 Kitap aynı zamanda Türkçe İçin son zamanlarda yazılmış muhte­şem bir serenattır.5 Bir lisana ve o lisanın en güzel bir şekilde konu­şulduğu ve yazıldığı bir şehre duyulan bir büyük sevdanın solmaya­cak bir çiçeğidir. Türkçeyi ve İstanbul’u herşeye rağmen sevmek is­teyenler için bir mukaddes emanettir. Türk lisanının Orhun Abide-leri’nden başlayan ve kıymetli diğer eserleriyle zamanımıza kadar gelen altın zincirine eklenen en kıymetli ve göz kamaştırıcı halkala­rından biridir. “Ehl-i hünerin kadrini bilmek hiineri”n\n marifet ve meziyet sayıldığı bir zeminde ve zamanda neşredilmiş olsaydı sevinç zelzelelerine ve takdir velvelelerine sebep olabilirdi. Bununla beraber kısa bir müddet içinde üç defa basılması (1981,1986,1993) güzel Türkçe dimağının büsbütün körelmediğini müjdelemektedir. Bilhassa aslında bulunan 183 gravürden 174 tanesini ihtiva eden ve Türk Tarih Kurumu tarafından yapılan son baskısı, onu aynı zaman­da göz zevkine de hitap eden bir şaheser haline getirmiştir.6

İstanbul’un kelimelerle resmini yapmış bulunan kitabın birçok lisana tercüme edildiği bilinmektedir. Türkçe tercümesinden daha güzelini ve latifini bulmak mümkün değildir kanaati okuyucuda is­ter istemez uyanmaktadır. Acaba kitabın, müellifin kaleminden çı­kan metni de ancak bu kadar güzel olabilir desek E. de Amicis’e haksızlık etmiş olur muyuz? Bu suale hayır cevabını vermek müel­lifine haksızlık etmektir. Bu tercümesinin Türkçeyi sevmek iste­yenler İçin bir rehber olduğunu söylemiştik. Türkçeyi Öğrenmek is­teyenler için de en güzel rehberlerden biri olduğu açıktır.

Türk Yurdu, sayı: 106, Temmuz 1996, s. 14-16

 

EdmondodeAmicis’in İstanbul Seyahatnamesi’nin Prof. Dr. Beynini Akyavaş tara­fından yapılan tercümesi.

 

  1. Akyavaş’ın Dit ve Tarih Coğrafya Dergisi ve Milli KülHir’tle Tercüman gazete­sinde, son zamanlarda ise Türk kültürü ve Türk Yurdu’naa telif ve tercüme birçok yazısı basılmıştır.

Bu kitap ilk defa Konstanlinapolis’in Zabtı, ikinci defa ise TTK tarafından İstan­bul’un Zabtı adıyla Albert Pauphilet’ııin neşri esas alınarak, tanı metin halinde, ter­cüme edilmiş, bu neşirde bulunmayan LXXXVII. paragraf ise Philİppe Lauer’in neşrinden tercüme edilerek eklenmiştir. Buna rağmen Dünden Bugüne İstanbul An­siklopedisindeki (İstanbul, 1994, C. 2, s. 437) Robert de Clari maddesinde “Birçok kısımları eksik olduğundan bu çeviri kaynak alarak kullanılamaz” denmektedir. B. Akyavaş maddeyi yazan S. Eyice ile ansiklopedinin yayın heyetinde bulunanlara bunun doğru olmadığını ve varsa eksiklik ve yanlışlıkları bildirmelerini isteyen bir mektup yazmış ise de, aradan bir seneden fazla bir zaman geçmesine rağmen, ken­disine cevap vermek nezaket ve iz’anı gösterilmemiştir. Cevabı Toplamsal Tarih Dergisi tarafından tadil edilmek istenince basılması için Tarih ve Toplum dergisine verilmiştir. Yazıyı basabilemediler.

 

Bu kitapta Tercüman gazetesinde (1974-1980) basılan yazılar biraraya getirilmiştir.

EdmondodeAmicis (1846-1908) kendi ifadesine göre (s. 3) 28 yaşında, yanında 24 yaşındaki ressam arkadaşı Junk ile (s. 3) İstanbul ‘a gelmiştir. Geldiği gece hava ılık ve saktn, deniz hafif çarpıntılıdır. Bir tarih vermese de yaşını vermesinden ve başka ifadelerinden (s. 190,241,244,253) 1874 senesinde geldiği açıktır. Büyük bir İhti­malle Temmuz ayında gelmiş olmalıdır. Aynı senenin Ramazan bayramından (11-13 Kasım 1874) önce İstanbul’u terketmiştir. Çünkü Ramazan ayında gördüklerinden (s. 141-142) bahsetmesine rağmen bayrama kalamamıştır. Bayramı görmüş olsaydı herhalde eğlencelerinden de bahsetmeden geçemeyecekti.

Dünden Bugüne İstanbul Ansİklopedisi’ndekİ (İstanbul, 1994, C. 3, s. 12-13) “Edmondo de Amicis” maddesine Stefanos Jerasimos tarafından birçok gereksiz yan­lış sığdırılabilnıiştir. O’na göre De Amicis’in İstanbul’a gelişi 1875 ya da 1876sene-sindedir. Bu tahmin hem gereksiz, hem de yanlıştır. Bu durumda devrin padişahının Abdülaziz olduğu görüşü de doğru değildir. 30 Mayıs 1876ta tahta Sultan V. Murat; 31 Ağustos I876’da ise Sultan il. Abdülhamİd geçmişti. De Amicis’in yanında bulu­nan ressam da, yine yazıldığı gibi, Cesare Biseo (1844-1909) olmayıp, o sırada yani 1874 senesinde 24 yaşında bulunan ve kitapta da (mesela s. 3) birçok yerde zikredi­len ama hakkında fazla bilgi bulunmayan Junk adındaki ressamdır. Cesare Biseo ise Junk’un karalamalarını veya çizdiği resimleri gravür haline getiren, yani klişelerini yapan ressamdır. Ayrıca kitapta, adına bir defa bile rastlamak mümkün değildir.

.TDVistûm Ansiklopedisi’ne (İstanbul, 1994, C. 95. s. 60-61) “Edmondo de Amicis” maddesini yazan Prof. Dr. Mahmut H.(acı) Şakİroğlu “akta bir usIû/hi sahip bulun­masına ve kitaba orijinal gravürlerinin tamamının alınmayıp, alınanların da yele­rince özenli basılmaması eserin Türkiye’deki yeni bir şanssızlığıdır” hükmünü ver­mektedir. Kitabın eski şanssızlığının ne olduğu maddede İfade edilmemekle beraber yeni bir şanssızlıkla niçin karşı karşıya olduğunu da anlayabilmiş değiliz. İtalyanca aslı ile de her cümlesi karşılaştırılarak yapılmış tercümenin hangi cümlesinde veya paragrafında bir yanlışlık veya bozukluk bulunmaktadır; buna dair hiç değilse bir-ikj örnek vermek gerekmez miydi? Gravürlerin hiçbiri basılmamış olsa bile tercü­menin kıymetinden ne eksilirdi? Nitekim 1883 baskısında 24 gravür bulunmakladır. Bu tenkiti ere Prof. Akyavaş tarafından verilen cevaba (“Bir tenkite cevap” Türk Kültürü, S. 386, Haziran 1995, s. 337-339) yazdığı reddiyede (“Prof. Dr. Mahmut H. Şakİroğlu tenkitinde haklıdır” Türk Kültürü, sayı: 392, Aralık 1995, s. 749-752) İse “esas yayına göre renkli resimleri kaydurtmast gerekirdi” demektedir. Kitabın aslında renkli resim, yani tek bir renkli gravür dahi bulunmamaktadır. Ayrıca yazı­ldığı gibi (TDVİA, agm,s.61)Cesare Biseo İstanbul’a gelmemiştir. Bu yanlış, gra­vür sanatını tanımamaktan ileri gelmektedir. Diğer taraftan “tedirginlik yaratacak bir eser” olduğu hükmünü veren (Türk Kültürü, agm, s. 75) ilk ve son kişi, bilebil­diğimiz kadarıyla sadece kendisidir. Robert de Clari’nin kitabının eksik tercüme edildiğini, S. Eyice’ye atfen yazması ise dipnotu düşerek yap’Uan yanlışlardan bir numunedir. Üstadların yanlışları başkalarının doğrularına tercih edilmemelidir.

 

“KELAMÎ DERGAHI’NDAN HATIRALAR” HAKKINDA BİRKAÇ KELAM

Tekke ve zaviyelerin şeddinden (13 Aralık 1925) yedi ay ön­ce,1 yani Nİsan-Mayıs aylarında İstanbul ‘a gelerek tekkeleri ziyaret eden ve bu arada tekke şeyhleri ve tarikat erbabı ile tanışan Dani­markalı Cari Vett’in hatıraları Yrd. Doç. Dr. Ethem Cebecioğlu ta­rafından tercüme edildi ve Şubat ayında basıldı.2

Tekke ve zaviyeler, şeyhler ve mensupları hakkında dikkate değer gördüğümüz hatıratta, tercümede olmaması gerektiğine inan­dığımız tasarruflar, hele ismi zikredilen veya verilmeyen şahsiyet­ler hakkındaki bilgi ve tahminlerde pek inandırıcı olmayan taraflar bulunmaktadır. Kitaptaki belli başlı şahsiyetlerden bazıları hakkın­da ise tek satırla bile bilgi verilmemiş olması da kabul edilemez gi­bi görünüyor.

Herşeyden önce tercümede bir ölçünün olmadığı dikkati çek­mekte ve okuyucuyu rahatsız etmektedir. Nakşibendîlik hakkında­ki isimlendirmeler bunun en dikkati çeken örneğidir: “Nakşibendî ekol ü” (s. 2), “tasavv uf okul u” (s. 190-91 >.

Tarikat gibi hem Türkçe’de, hem de ecnebî lisanlarda aynen kullanılan ve şimdiye kadar yerine bir başka karşılık aranma ihtiya­cı da duyulmayan bir isme bu şekilde üç farklı karşılık vermeyi anlamak mümkün değildir. Diğer tarafdan “inleyen dervişler” (s. 42) yerine “zikreden dervişler” isimlendirmesi daha uygun gibi görü­nüyor. “Türk denizcilik akademisi” şeklinde (s. 184, 234) tercüme edilen mektebin hangisi olduğu ve asıl adı da araştırılmamıştır. Bu acaba Yüksek Denizcilik Ticaret Mektebi olabilir mi suali hatıra gelmektedir.

Vett’in kitabına resmini koyduğu Mahmut Muhtar Paşa’nın O’na mihmandarlık yaptığı anlaşılıyor. Paşa, Üsküdar’da3 Kelamî Dergahı Şeyhi Erbilli Mehmet Esat Efendi ile tanıştırdığı Vett ile yakın dostluk kurmuş ve Ahmet Amış Efendi’nin nahletinden (1 Mayıs 1920) sonra O’na bağlanmıştır. Bu ve benzeri dikkate değer bilgilerin yanı sıra mütercimin Paşa’nın askerî hayatına ve eserleri­ne dair ekledikleri hem saded harici, hem de en azından tartışmaya açık şeylerdir. Bu arada bir büyük yanlış ise Mahmut Muhtar Pa­şa’nın (1868-1935) Gazi olarak zikrediimesidir. Bilindiği üzere bu unvana sahip olan babası Ahmet Muhtar Paşa (1839-1919) olup, onun böyle bir unvanı yoktur. Hele “31 Mart İhtilali’nde isyan eden askerlere Bayezid Meydanı ‘nda büyük bir cesaretle karşı koy­du” hüsn-ü zannı henüz tarihin hükmü değil, tartışma mevzuu bile olamamıştır. Esasen mütercim için bu hükümlerin bir ihtiyaç olma­dığı da ortadadır (s. 4-5). Diğer yandan Paşa’nın eserlerinin eksik bir listesi (s. 6) verilmiş ve bir başka eseri için ise şu yolda bir izah­ta bulunulmuştur: “Yurt dışında yaptığımız araştırmalarda The Qu-ranic Wisdom (Kur’anı Hikmet) adlı, müsteşrik Gibb tarafından İn­giltere’de basılmış bir eserini bulduk” (s. 6). İşin doğrusu bu son eseri Paşa’nın öldüğü sene Paris’te Fransızca basılmıştır. (M. M. Katırjioğlu, La Sagesse Coranique, Paul Geuthner, 261 s.) ve hala bazı kitapçı vitrinlerinde görülmektedir. Türk kütüphanelerinde çok uzun zamandan beri bulunmaktadır (Mesela TTK Kütüphanesi, A-II-9878). Kısaca bilinen bir eserdir, meçhul değildir. Hele bulunma­sı için yurt dışı araştırmalara da bir ihtiyaç göstermemektedir.

İkinci olarak yine Vett’in İstanbul’da görüştüğü şahsiyetlerden Mehmet Ali Aynî (25 Şubat 1869-30 Kasım 1945) hakkında bilgi verilmiş (s. 7-8) ve O’nun “tasavvufa tartışmasız” bağlandığı bildi­rilmiştir. Bu arada doğum senesi olarak 1868 gösterilmiş ve birkaç eserinin ismi zikredilmiştir. Bu satırlar için düşülen dipnot Ana-fi/7ta/mıca’dır(C.III,s. 101).

Aynı şekilde Mehmet Ali Aynî’nin oğlu ile de tanışan Vett O’nun da ismini vermemiştir ama mütercimin de bu ismi aramama­sı (s. 129) bir başka eksikliktir. Aynî’nin genç yaşta ölen (1936) oğ­lunun adı Sırrı idi. Aynî hakkındaki bilgilerde görülen bir mühim yanlış ise Tasavvuf Tarihi’ri\x\ ikinci cildi için yazılan satırlarda gö­rülmektedir: “//. cildi matbu değildir. Yaptığımız çalışmalara göre, bu cildin Erzurum İlahiyat Fakültesi kütüphanesinde bulunduğunu öğrenmiş bulunuyoruz” (s. 248, 8 nolu dipnot). Kitabın bu ikinci cildi de matbu olup Erzurum’da Üniversite’de Seyfettin Özeğe ba­ğış kitapları arasında bulunmaktadır.4

Mütercim’e göre Vett’in Kelamî Dergahı’nda görüştüğü bir başka kişi de Ferid Kam olmuştur (s. 8-9). Ancak Mevlana ve Mev­levîlik muhibbi olarak bilinen Kam’ın Nakşîliği hususunda bilgi ve dolayısıyla en küçük bir ihtimal bile bulunmamaktadır. Esasen bu tahmin için muknî bir delil de gösterilmemiştir.5

Vett’in İstanbul’daki görüşmeleri hakkında Ali Kemali Ak-süt’ünAynî’den naklen verdiği bilgiler6 mevzuu biraz daha vuzuha kavuşturmaktadır: “Cari Vett İstanbul’da bulunduğu vakit Mehmet Ali Aynî’den başkaTıp Fakültesi profesörlerinden Dr. Akil Muhtar, Edebiyat Fakültesi profesörlerinden Sekip Tunç, Yüksek Mühendis Mektebi muallimlerinden mühendis Salim İle görüşerek kendileri­nin Metapsişik Cemiyeti’nin İstanbul’da mümessilleri olmalarını rica etmişti. Fakat mühendis Salim*den başka bu işle ciddî bir şe­kilde ilgilenen olmamıştı”.

Vett’Ie görüşen bir matematik profesörü olarak Salih Zeki (öl. 2Temmuz 1921) isminin bir ihtimal olarak (s. 3,168) bile zikredil­mesi yanlıştır ve bu matematikçi, mühendis Salim’den (Ord. Prof. Mustafa S. Tunakan; Selanik, 1872-İstanbul, 29 Aralık 1943) baş­kası değildir.7

Mütercimin aramadığı kişilerden biri de “beşbuçuk İngiliz pa-undu emekli maaşı almakta olan” (s. 164) bir Osmanlı sadrazamı­dır. İbnülcmin’e bakılacak8 olursa bir isim bir ihtimal olarak hatıra gelmektedir: Salih Hulûsî Kezrak Paşa (1864-1939). Ancak Vett’in verdiği bazı bilgiler (üç kere Hariciye nazırlığı gibi) Paşa’inn haya­tı ile bağdaşmamaktadır. Diğer ihtimal A.Tevfık Paşa’dır.

Vett’in ziyaretine gelen üç kişiden biri hakkında (s. 168) “muh­temelen Salih Zeki” tahmini yapılmış, fakat diğer ikisi için bir şey söylenmemiştir. Burada geçen Hukuk Fakültesi dekanı Aynî’nin kü­çük kardeşi Hasan Tahsin Aynî (1876-11 Mayıs 1962) olmalıdır. Çünkü 1924’de başlayan dekanlık vazifesi 3 Mayıs İ927 tarihine kadar devam etmişti.9 Psikoloji ve Dinler tarihi profesörü ise yuka­rıdaki iktibasa göre Mustafa Sekip Tunç (1886-1958) olmalıdır.

Ahmet Amış (1807-1 Mayıs 1920) merhumun devamlı bir şe­kilde Amiş olarak kaydedilmesine de ilk defa rastlanmaktadır. Bu doğru olmasa gerektir.10

Mehmet Esat Efendi’nin oğlu Mehmet Ali de hakkında veya encamına dair bilgi verilmeyen bir diğer kimse olmaktan kurtula­mamıştır. Menemen hadisesinde asılan yirmisekiz kişiden (3 Şubat 1931) biri de O olmuştu.”

Bu vesile ile kitapta en çok zikredilen şahsiyetlerden (s. 2,62, 66, 71, 123, 202, 204, 205) Şeyh Küçük Hüseyin Efendi’nin de Mart 1930’da Hakk’a yürüdüğünü hatırlatalım.12

Tekkelerin son devirleri hakkındaki dikkate değer bir kitabı daha büyük bir zevkle okumak mümkün olabilirdi. Bunun için mü­tercimin biraz daha dikkat ve gayret göstermesi kafi gelebilirdi. Ancak ilmî mesaînin asgarî şartlan yerine getirilmemiş; şahıslar ve kitaplar hakkında temel müracaat eserlerine başvurulmamıştır. Bu yapılsaydı ortaya çok daha ilmî, güvenilir ve yeni araştırmalar için kullanılabilir bir kaynak çıkabilirdi. İlmî çalışmada usûl bakımın­dan bu denli büyük açıklar verilmemesini beklemek hakkımızdır zannediyorum.

Dergah, sayı: 40, Haziran 1993, s. 22

 

Kanunun metni için: Mustafa Kara, Din. Hayat, Sanat Açısından Tekkeler ve Zavi­yeler, İstanbul, 1980, s. 436-437.

2.Muradiye Kültür Vakfı Yayınları, nr. 4; llmî-Tasavvufî Eserler serisi nr. 2, Ankara, 1993,256 s.

3 Mütercimin dergahın İstanbul ‘un hangi semtinde olduğuna dair bir meselesi olmamış ve bu hususta tek satır dahi bilgi vermemiştir. Sultan Reşad Esat Efendİ’ye Üskü­dar’da Karacaahmet Çiçekçi durağındaki mescid ve zaviyeyi ihsan buyurmuştu. Kita­bın mekanı tekke ise Fatih’te İbrahim Çavuş mahallesindeki Kelamî Tekkesi sokağında bulunuyordu (Mustafa Özdamar, Dersaötlet Dergahtan, İstanbul, 1994, s. 119).

Künyesi için: Seyfettin Özeğe Bağış Kitapları Katalogu. Erzurum, 1980, C. 3-4, s. 299; Aynî’nin oğlu için: Nezih H. Neyzi, KızUtoprak Anıları, İstanbul, 1985.

Agah Sırrı Levend {Profesör Ferit Kam-Hayatı ve Eserleri, İstanbul, 1946. 160 s.) bu hususta bir şey söylemiyor. Ruşen Ferid Kam’ın talebesi Dr. M. Nazmi Özalp ile Kam’ın hayatını yazan Prof. Dr. Süleyman Hayrİ Bolay da böyle bir ihtimalin bu­lunmadığını beyan ettiler.

Ali Kemalî Aksüt, Profesör Mehmet Ati Aynî, İstanbul, 1944, s. 331: Aynî. Vett’in sık­ça bahsettiği (1 nolu dipnot) Abdiilvahhab’ın Medineli bir serseri olduğunu söylüyor.

Hayatı için: Çağatay Uluçay-Enver Kartekin, Yüksek Mühendis Okulu, İstanbul, 1958, s. 351-353.

Osmanlı Devrinde Son Sadrazamlar, s. 2128.

Ali Çankaya, Yeni Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler, Ankara, 1968-1969, IH. cilt, s. 645-647.

Osman Ergin (Balıkesirli Abdulaziz Meali Talan, İstanbul 1942. s. 134-163) A. Amış merhum hakkında dikkate değer bilgiler vermiştir.

Necip Fazıl, age, s. 131-169.

12 O. Ergin. Muallim Cevdel, istanbul. I937,s.306.

“ALİ EKREM BOLAYIR’IN HATIRALARI”

Yakın tarihimizin hiç şüphesiz en dikkate değer kaynakları ha­tırat türünden eserlerdir. Bunlarda doğrudan doğruya insan unsu­ruyla, yani onun binbir yüzüyle karşı karşıya gelinir. Tabiî bu se­beple de kullanılması en fazla dikkat isteyen kaynakların başında da yine bu türün temsilcileri gelir. Çünkü bu gibi eserlerin her satı­rında insan ruhunun-meçhulleri, zaafları, kaygıları, sevinçleri, sev­daları; kısaca ulviyetle süfliyet arasında gidip gelen en hassas ve dessas varlığın, ister iradî ister insiyakî olsun, tarihin gerçeklerine kurulmuş tuzakları vardır. Bunun içindir ki araştırıcının en küçük bir zaaf hali çok şey kaybettirebilir.

Son zamanlarda hatırat türünden birçok kitabın neşredildiği görülmektedir. Ancak ya sadeleştirme yahut da metinlerinin bir kıs­mının çıkarılmaları yüzünden araştırmalarda kaynak olarak kulla­nılamayacak şekilde basılanlar, ne yazık ki, bu türden basılan eser­lerin ekseriyetini teşkil etmekte; daha doğrusu bunlardan pek azı il­mî araştırmalar ve kültürümüz için bir kazanç olmaktadır.1 Bu cüm­leden son zamanlarda Ali Ekrem Bolayir (1867-1937) bir kısmı gazete ve mecmua sayfalarında, bir kısmı ise Milli Kütüphane’de (Ankara) el yazısıyla bir defterde kalmış olan hatıralarının bir kitap halinde, metne ve ifadeye sadık kalınarak, neşredilmesi kütüphane­mize yakın çağ tarih ve edebiyat araştırıcılarının vazgeçemeyeceği bir kaynak kazandırmıştır.

Eseri baskıya hazırlayan Metin Kayahan Özgül tarafından, da­ha önce Mithat Cemal Kuntay’ın kitabında da (Namık Kemal, Dev­rinin İnsanları ve Olayları Arasında, C. 2, Kısım: 1, s. 553, not: 32; s. 558, not: 39) zikredildiği şekilde, hatıraları Hayatım adı altında toplanmış (s. V); ancak her ne sebebe mebnî ise, kitap Ali Ekrem Bo-layır’ın Hatıraları (Kültür Bakanlığı, Ankara, İ99I, VH+509+ (2) s.) ismiyle ve M. K. Özgül’ün yazar olarak imzasıyla basılmıştır.

Kitabın “Hayatım” başlığını taşıyan ilk bölümü iki kısma ay­rılmıştır: Birinci kısım: “Çocukluk” (s. 3-61); ikinci kısım: “Ço­cukluktan gençliğe doğru” (s, 62-313). “Sahaif-i hatırat” başlığını taşıyan ikinci bölümü (s. 317-432) ise üç alt-başlık altında verilmiş: “Yıldız Sarayı’nda başkitabet dairesi” (s. 317-364) “fradat-ı seniy-ye” (s. 364-367) ve devir ve Sultan Abdülhamid hakkındaki müla­hazalarını ihtiva eden “Bir icmal-i tarihî” (s. 367-432). “Hatıralar” başlıklı son bölümde de yine üç bölüm bulunuyor: “Bir hatıra” (s. 435-448), “Hatıralar-r (s. 449-475) ve “Kadri Beyzade Hüseyin Kazım Bey” (s. 476-495).

Son iki sahife (497-498) Ali Ekrem’in son memuriyetlerine ve hayatının son senelerine dair Özgül’ün verdiği bilgileri ihtiva edi­yor. Kitap, ne yazık ki bazı karışıklıklar ve eksikliklerle malül bir indeksle (s. 499-509) ve Namık Kemal’in ailesi hakkında tafsilatlı bir şekilde hazırlanmış bir şecere (s. 510-511) ile sona eriyor.

Metne hiç müdahale edilmemiş olmakla beraber bir kısım ke­lime ve terkipler için, ilk geçtikleri yerde tırnak içinde karşılıklar; yine bazı hadiseler ve şahıslar hakkında sayfa diplerinde izahat verilmiş ve yanlış tarihler tashih edilmiştir. Ancak metinde sadece ikinci ismiyle zikredilen ve bazıları kanunun çıkışından (21 Hazi­ran 1934) sonra da hayatta bulundukları için soyadı almış bulunan kişiler hakkında, en azından kimlik tespitine medar olabilecek bir derecede bilgi verilebilse daha İyi olurdu. Bu meselede Ali Çanka­ya’nın eseri (Yeni Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler, III cilt, Ankara, 1968-1969) müracaat edilince birçok müşkili halledebilecek ilk kaynaktır.

Yıldız Başkitabet Dairesi’nde Ali Ekrem’in yakın dostlarından olan ve kitapta sadece Tevfık ismiyle ifade edilen (s. 240,323,348) şahsiyet Encümen-i Teftiş ve Muayene’nin bir müddet riyasetinde bulunan ve birçok eserin müellifi olan Şirvanî Ahmet Hamdi’nin oğlu ve Mülkiye 1885 senesi mezunları birincisi Mehmet Tevfık Biren’dir(1867-ll Şubat 1959) .2 Mütareke devrinde Maliye Nazır­lığı yapmış ve daha sonra İTÜ iktisat ord. profesörü olarak hocalık vazifesinde bulunmuştur. İndekste 387. sayfada gösterildiği halde bu sayfada değil, 348. sayfada bu isimle, indekste yer almadığı hal­de 323. sayfada da sadece Hakkı Bey şeklinde zikredilen şahsiyet ise Mülkiye’nin 1901 mezunları birincisi İsmail Müştak Mayakon (1883-1938) olup, Yıldız ‘da Neler Gördüm (İstanbul, 1940,200 s.) isimli eseri, Yıldız’ı menfî bir halet-i ruhiye ile anlatmış olsa da, mühim bir kaynaktır.3 İndekste Edhem Bey adı altında Sadrazam İbrahim Edhem Paşa ile Mülkiyeli İbrahim Edhem Dirvana (1864-1959) aynı madde altında verilmiştir. İ. E. Dirvana (s. 323) bir müddet (1885-1889) Yıldız’da katiplik yapmış; daha sonra ödene­ği bizzat Sultan Abdülhamid tarafından ödenmek üzere Paris’e tah­sile gönderilmişti (31 Temmuz 1889). Daha sonra valilik ve Müta­reke devrinde Damad Ferid Paşa hükümetlerinde nazırlık vazifele­rinde bulundu.4

Refik olarak ismi geçen (s. 348, 350) bir başka Mülkiyeji de daha sonra Babıalî Hazine-i Evrak müdürlüğünde bulunan Yıldız katiplerinden Ahmet Refik’tir.^ Kitapta zikredilen (236, 237, 239, 240, 350, 366) ve II. Meşrutİyet’in ilanından sonra da aleyhinde çok şeyler yazılan Ragıb Paşa (Sarıca-zade Mehmet Ragıb Paşa) hakkında da yine kafi derecede bilgi edinmek mümkündür.6

Ali Ekrem’in “pek ziyade ve pek çok asar-t ciddiye okuyan bir zat” olarak takdim ettiği Reşit Bey (s. 348, 350) İse Ahmet Reşit Rey olup 1892-1906 senelerinde Yıldız katiplerindendi. Hatıraları (Gördüklerim-Yaptıktarıtn 1890-1923, İstanbul,Türkiye Basımevi 1945-1947,356 s.). Yakın tarihimizin, ve edebî hayatımızın vazge­çilmez kaynak!arındandır.7 Ali Ekrem’in ilk yazılarını ve şiirlerini neşrettiği Malûmat’in sahib-i imtiyazı Fuat Bey (s. 426,446,447, 479) hakkında da bu vesile ile bilgi verilebilir; çünkü Ali Ekrem hakkındaki bir biyografide de (İsmail Parlatır, Ali Ekrem Bolayır, Ankara, 1987, s. 6) hiçbir bilgi verilmemesi bir yana memuriyet is­mi bile (Maliye Mektebi mümeyyizi) yanlış (mektubî şeklinde) ya­zılmıştır (age, s. 6). Halbuki matbuat tarihimizin mühim İsimlerin­den sayılması gereken Mehmet Fuat (24 Mayıs 1860-1 Ocak 1925) hakkında mesela İ. A. Gövsa’da (Türk Meşhurları Ansiklopedisi, İstanbul, 1946, s. 144) kafi miktarda malûmat bulunmaktadır. Tera-cim-i ahvale dair son bir söz olarak da Nihad (s. 170) ismiyle zik­redilen kişi hakkında Özgül “Ali Nihad Tarlan olduğu düşünülebi­lir” (dipnot: 1) şeklinde ihtiyatlı bir ifade kullanmışsa da tahmini­nin doğru olduğu açıktır.

Bu hatırat vesilesiyle Yıldız hakkında kıymetli ve birinci elden bilgi ihtiva eden kaynaklar listesine, yine hatırat türünden iki kita­bı eklemek gerekmektedir. Bunlardan birincili Sultan Abdülha-m’ıd’in son Başkatibi Ali Cevad’ın (1856-23 Mayıs 1930) kitabın­da (haz. Faik Reşit Unat, İkinci Meşrutİyet’in İlanı ve Otuzhir Mart Hadisesi, Ankara, 1960, XX+207 s.) Yıldız Kitabet Dairesi’ne ayır­dığı sayfalar (3-6); diğeri ise yine ünlü Başkatip Tahsin Paşa’nın (1275 Hicrî-22 Ocak 1933) hatıralarıdır (Abdülhamit ve Yıldız Ha­tıraları, İstanbul, 1932, 297 s.).

Yıldız Sarayı Kitabet Dairesi’nin şimdiye kadar ihmal edilmiş olan tarihi hakkında çok kıymetli bilgiler ihtiva eden hatıratın bil­hassa Başkatip (1885-1895) Ahmet Süreyya Paşa’ya hasredilmiş sayfaları (334-343) aynı zamanda teracim-i ahval sahasındaki ede­bî tasvirin en dikkate değer ve güzel örnekleri arasında mütalaa edilmelidir. Esasen 1908 Meşrutiyeti’nin havası ve heyecanı içinde “onsekiz sene Yıldız’da göz hapsinde kaldım” diyen8 Ali Ekrem’in katiplik seneleri hakkında kaleminden dökülenler kendisini tekzip etmektedir. Nihayet Sultan Abdülhamid ve devri hakkında yazdık­ları da bu vadide şimdiye kadar yazılan kitap ve makalelerin ve ya­pılan yorumların yeniden gözden geçirilmesini gerektirecek dere­cede mühimdir. Kitabın hazırlanması esnasında bazı izahların yapı­lamamış olması ondan faydalanacakların işini biraz artırmış olsa bile Metin Kayahan Özgül’ün zahmetli çalışmaları sayesinde yakın çağ Türk kültürü ve tarihi üzerinde çalışanlar kıymetli bilgileri ih­tiva eden vazgeçilmez ve esaslı bir kaynak kazanmışlardır. Dansı gazete ve mecmualarda ve yazma halinde ücra köşelerde kalmış di­ğer hatıraların başına ve yeni baskısında Ali Ekrem Bolayır isminin hatıralarının kapağında yazar sıfatıyla görünmesi temennisiyle…

Dergah, sayı: 21, Kasım 1991, s. 18

Şemsettin Kutlu (1918-1991) ile Cemal Kutay tarafından neşredilen bütün hatırat tü­rü kitaplar, herhangi bir istisnası olmaksızın, bu kategoriye girmektedir. Mesela Üç Devirde Bir Atiatft isimli hatırata (İstanbul, 1980) Cemal Kutay’ın eseri olarak atıf­ta bulunmak mümkündür; ancak Fethi Okyar’ın eseri olarak kaynak gösterilemez. Nitekim varisleri kitabın Fethi Okyar’la alakasının, Kutay’ın sınırsız ve kaidesiz müdahalesi yuzuntten, ortadan kalktığı gerekçesiyle hatıraların yeniden neşrini ge­rekli bulmuşlardır (Serbest Cumhuriyet Fırkası Nasıl doğdu. Nasıl Fesli Edildi?, İs­tanbul, 1987,237 s.). Kutay’ın neşrine Fethi Okyar’ın hatıratı olarak atıfta bulunan bir araştırıcı kaynak tenkiti işini yerine getirmiyor demektir ki ortaya koyduğu me­tin, usûl bakımından verdiği bu açıktan ötürü, keenlemyekûn (hiç olmamış, burada yazılmamış) sayılmalıdır.

Hayatı hakkında: Çağatay UIuçay-Enver Kartekin, Yüksek Mühendis Okulu, İstan­bul, 1958, s. 367-373; Ali Çankaya. Yeni Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler. Ankara, 1968-1969, III. cilt, s. 192-193.

Hayatı hakkında: Ali Çankaya, age, s. 877-879.

Ali Çankaya, tftftf, s. 184-186.

Ali Çankaya, age, s. 441.

6.Ali Çankaya, age, s. 75-76.

7.Ali Çankaya, aRe. s. 328-334.

Ruh-ı Kemal. İstanbul, 1324, s. 33.

“Ali Münif Bey’in Hatıraları” ve TARİHTE USULSÜZLÜK

Tarih mazi üzerinde düşünme ve yorum yapma gayreti olarak da tarif edilmelidir. Mazi hakkındaki bilgilerin böyle bir ameliyeye tabi tutulmadan nakledilmelerine dayanan çalışmaların tarih usûlü bakımından hiç bir değerleri olamaz. Bu bakımdan tarihçinin tenkitinden ve tartısından geçirmeden nakledebileceği herhangi bir ta­rih mehazı yoktur. Bir diğer ifade ile tarihçi hiç bir mehaza teslim veya aşık olmamalı, tenkit işini bir an bile terkederek tenkitde tembellik (ignavia critica) ile malûl bulunmamalıdır. Tarih tenkiti zihniyetin ve en geniş manasıyla kültür hayatının belli bir seviyeye ulaştığı iklimlere muhtaç bir ilimdir. Aksi takdirde tarih araştırma­ları mehazların nakline dayanan ve tabiatiyle beyin terinden çok alın teri ite yazılan metinlerden ibaret kalır. Bu meyanda da ortaya konan metinler tarihten bahsetmiş olsalar bile bir tarih metni sayı­lamazlar. Dahası yeni yorumlar ve görüşlerle zenginleşen tarih araştırmalarının yerini zaten mehazlarda bulunan ve bir ayıklama­ya ve tenkite tabi tutulmamış olan eski kanaatlerin ve inançların tekrarı alır. Bu durumda ise tarihi yeniden yazmanın manasını ve hedefini izah etmek çok zor hale gelir. Tarihin ve bilhassa yakın ta­rihin en dikkate değer ve kıymetli mehazları arasında bulunan hatı­rat türünden eserler, bilhassa ifadeye çalıştığımız ve tabiî usûlle bağdaştıramadığımız bir şekilde kullanılmakta ve tarihçiler tarafın­dan metin olarak, hulasaten olsa da, nakledilmektedir. Tarihçi bu arada en nazik ifade ile hissiyatını okşayan hatıraları naklederken, bir vak’a hakkındaki farklı ifadelerin ve iddiaların bulunup bulun­madığını tesbitle bunları mukayese ve tenkitten geçirme işini hatı­rına bile getirmemektedir. Halbuki her hatırat, yazarının tarihidir. Tarihçinin tarihi değildir. Tarihçi bu metinleri alır, tahlile ve tenkite tabii tutar, kendisine lazım olan malzemeyi içinden çıkararak ferdin gerçeğinden tarihin gerçeğine yükselir. Hatırattan çıkardığı bilgilerle kendi metnini inşa eder. Bu arada yakın tarihin en cazip, ama aynı zamanda en çok tuzak dolu mehazını kullanırken tenkit işini her satın değil, her kelimeyi kullanırken bir an bile elden bı­rakmaz. Bu arada tarihçi için belli istikametteki hatıraların değil, her istikametteki hatıraların elde bulunması en büyük kazançtır. Tıpkı bir mahkemedeki davalı ve davacı şahitlerinin isabetli bir muhakeme için gerekli oldukları gibi tarihî vak’alar için de aynı za­ruret bahis mevzuudur. Bu meselede de tarihçiler büyük açıklar vermekte ve tek hatıratlı dipnotlara dayanan metin ortaya koymak­tadır. Zaruret halleri hariç, bu yola başvurulması büyük bir zaaf teş­kil etmektedir. Çünkü tek şahit şahitsizlik demektir (Testisunus, testis nullus).Tıpkı bir hakim gibi tarihçi de tek şahide dayanarak hüküm vermemeli, mümkünse başka, hatta muhalif şahitler arama­lıdır.

Tarih usûlü bakımından bilhassa, yakın tarih araştırmalarının ne büyük zaaf içinde olduğu hususunda, İttihat ve Terakki Cemiye-ti’nin kuruluşuna dair yazılan kitaplar en dikkate değer şahitler ola­rak ortadadır.1

Bu mevzudaki usulsüzlüğe ve yanlışa şaşırmamak mümkün değildir. İttihat ve Terakki hakkında yazanlardaki bu nakilci tavır sadece tarih usûlüne değil, farklı bilgi ihtiva eden muhalif mehaz­lara da bir haksızlık yapmaktır. Hiçbir tarihçi mehazlardan bir kıs­mını, üstelik makûl bir gerekçe bile göstermeden yok saymak, gör­mezlikten gelmek hakkına ve imtiyazına sahip değildir. Benzer bilgi ihtiva edenleri, bir ayıklamaya tabi tutabilir ise de zıt bilgi ifade edenler için bu imkanı olmayıp zıtlıkları telif etmek zorundadır. Aksi takdirde telif değil, telef ve heder olur. Memleketimizdeki ta­rihî araştırmalarda yapılan usûl hatalarına dair verilebilecek en çar­pıcı misal İttihat ve Terakki kuruluş senesi hakkında yazılanlar teş­kil etmektedir. Yakın tarihimizin bu ünlü Cemiyeti şimdiye kadar yazılanlara bakılırsa 21 Mayıs 1305 (2 Haziran 1889) tarihinde İs­tanbul’da Askerî Tıbbiye’nin talebeleri  tarafından kurulmuştur. İkindi vaktinden biraz sonra bir teneffüs saatinde, bu sıralarda bi­rinci sınıf talebeleri İbrahim Edhem (Temo), Mehmet Reşit (Şahin-giray), İshak Sükûtî, Abdullah Cevdet (Karlıdağ) ve Hikmet Emin tarafından kurulmuş, hatta o sıralarda dindar olan Abdullah Cevdet ikindi namazını kıldıktan sonra arkadaşlarına katılmıştır. Kısaca Cemiyet bir teneffüs esnasında her halde en çok 20 dakikalık bir zaman içinde kurulmuştur. Tarihte bir teneffüs vaktinde kurulmuş tek siyasî cemiyet İttihat ve Terakki olsa gerektir. Kısaca Cemiye-t’in kuruluşu hakkında yazılanlar tamamen doğru kabul edilse bile yine de ortada bir talebe sohbetinden başka bir şey bahis mevzuu değildir. Tarihçilerin bu sohbeti bir tarihî gerçek olarak kabul ede­bildiklerine şaşırmamak mümkün değildir. Bu meselede İbrahim Temo ile Mehmet Resifin yazdıkları arasındaki farklılıklara bir yo­rum getirme zahmetine katlanmamaları ise bir başka usulsüzlük­tür.2

Meşrutiyet’in İlanından sonra doğrudan doğruya Cemiyet’in adıyla basılan İttihat ve Terakki Cemiyeti Ne İdi? isimli mühim bir hatırat bile tarihçilerin usulsüzlüğünü giderememiş, yanlışını dü­zeltememiştir. Halbuki taze bir hafızaya dayanılarak, 1327*de (Hicrî; Miladî 1909) basılmış bu çok mühim bilgiler ihtiva eden hatırat da tarihçileri uyandıramamıştır. Üstelik bu mehazda çok kıymetli ve dikkate değer bilgiler üstelik teferruatlı bir şekilde verilmiş bu­lunmaktadır. Leskovikli Mehmet Rauf kitabında harekete katılan belli başlı isimleri vermekte ve Cemiyet’in 1895 baharında nasıl kurulduğunu kafi derece anlatmaktadır. Bu meyanda Cemiyet’in nizamnamesini sınıf arkadaşlarından Adanalı Ali Münif (Yeğena, Adana, 1874- İstanbul 3 Ocak 1951) ile birlikte naşı! hazırladıkla­rını, daha doğrusu bu işte Ali Münif’e nasıl yardım ettiğini de kay­detmektedir.3

Bu meselede tarihçiler için yeni bir delil de Ali Münif’in4 Ta-haToros’a yazdıklarıdır. Ali Münif de tıpkı sınıf arkadaşı M. Rauf gibi, İttihat veTerakki’nin 1895 baharında nasıl kurulduğunu, he­men hemen yarım asır sonra olsa bile, son şüpheleri de ortadan kal-dırırcasına bütün açıklığıyla gözler önüne sermektedir (Ali Münif Bey’in Hatıraları, İstanbul, 1996, s. 117) bu arada çok mühim bir başka ipucu da verilmekte (s. 23-24, dipnot) ve İttihat Terakki’nin kuruluşunu münhasıran ti bbîy el ilerin çalışmalarına bağlayan İbra­him Temo’ya sitem etmekten kendini alamamaktadır.5

Ali Münif’in hatıraları TahaToros tarafından 10 senelik bir za­man zarfında adeta damla damla toplanmış, önce Akşam ‘da (26. 10 – 21. 12. 1955) aynen, daha sonra Hayat Tarih Mecmuası’nda hu­lasaten (Eylül, 1969 – Şubat, 1970) neşredilmiştir.

Ali Münif in hatıralarının kitap halinde neşredilmiş bulunma­sı hiç şüphesiz sadece İttihat Terakki hakkında değil, devir hakkın­da da yeni bilgilere ulaşmak isteyen tarihçiler için yeni bir imkan­dır. Ancak yeni bilgilerin, usûl bilgisinin yerini tutamayacağı da açıktır. Bilhassa yakın tarihe dair araştırmalar esas itibariyle usûlsüzlükle malûl bulunmaktadırlar. İsminde tarih kelimesi bulunan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin neşriyatı arasında tarih usûlü­ne dair bir risalenin bile bulunmaması bu bakımdan manidar görü­nüyor. Diğer taraftan tarihin ilim olduğu kadar aynı zamanda ve ço­ğu kere bir inanç sahası olduğuna işaret etmek gerekiyor. Halbuki tarih sahasının inanca dair kısmının daraltılması, müşahhas gerçek sahasının ise, mehazların elverdiği nisbette, geniş tutulması bizati-hî ilmî zihniyetin bir gereğidir. İttihat Terakki’nin kuruluş senesinin bile, bir sürü mehaza rağmen, ortaya konamamış olması ve 1889 senesine bir iman umdesi gibi bağlı kalınması Türkiye’de tarihin il­mî bir usûlle ve ciddiyetle değil, hissî bir mantıkla (!) ve kolaycı bir tavırla yazıldığının delillerinden biridir. Ne yazık…!

Türk Yurdu, sayı: 114, Şubat 1997, s. 19-20

  1. ittihat ve TerakkiCemiyeti’nin 1889’dadeğil, 1895 baharında kurulduğunu daha ön­ce tafsilatlı bir şekilde yazmıştık: “İttihat ve Terakki Cemiyeti • kuruluşu ve ilk ni­zamnamesi”, Ali Birinci, Tarih Yolunda, İstanbul, Dergah Yayınları,2001,s. 45-53.

2.İttihat ve Terakki’nin 1889’da kurulduğu iki hatırata dayanmaktadır: 1. Mehmet Re­şit (Şahtngiray), İnkılap Niçin ve Nasıl Oldu?, Mısır. Matbaa-i İçtihat, 1909,42 s. (1994’de İzmir’de Necdet Bilgi tarafından yeni harflerle baskıya hazırlandı ve Aka­demi Kitabevt tarafından basıldı). 2. ibrahim Temo, İttihat ve Terakki Ceıniyeti’ııİıı Teşekkülü ve Hidemat-t Vataniye ve İnkılabı Millîye Dair Hatıratı, Mecidiye, 1939, 303 s.

Geniş Bilgi için: Ali Birinci, “Leskovikli Mehmet Rauf ve eseri: İttihat ve Terakki Cemiyeti ne idi?”, Tarihin Gölgesinde, İstanbul, Dergah Yayınları, 2001. s. 165-174.

Ali Münif’in hayatı için: Ali Birinci, age, s. 162-64.

Kötü bir indeksle basılan hatıratta bir çok tashih hatası ve isimlerde soyadı eksikli­ği bulunmaktadır.

 

 

 

 

MÜVERRİH-Î MADERZADIN FÜLANNAMESİ

Ülkemizde tarih sahasındaki yeni neşriyatı tartıp değerlendi­ren bir tenkit geleneği henüz teşekkül etmemiştir. Bu vadide yazı­lanlar esas itibariyle kitapların duyurusundan veya hulasaten tanı­tılmasından ibaret kalmaktadır. Bilhassa yakın çağ tarihine dair ya­pılan araştırmalarda bulunan yanlışlar, bu devr’e duyulan alakanın da genişliğinden ötürü daha çok yayılmakta, yığınlara mal olduğu için de tashihleri çok güç bir hale gelmektedir. Hele son asır tari­hinde isimleri zikredilen bir çok şahsiyet hakkında ilk defa ortaya konulan ama bir tenkit süzgecinden geçmeyen yeni bilgilerin, bera­berinde bir çok yanlışları da getirmeleri meseleyi büsbütün içinden çıkılmaz bir hale sokmaktadır.

Nitekim son zamanlarda neşredilen bir kitapta (Yılmaz Öztu-na, Devletler ve Hanedanlar, Ankara, 1989, C. II, 1198 s., Kültür Bakanlığı Yayınları) ifadeye çalıştığımız cinsten birçok yanlış bu­lunmaktadır. Bunlardan bilhassa doğum ve ölüm tarihlerinin ve ek­sik olan soyadların tashihine tahsis ettiğimiz bir yazı dizisi (Pole­mik, Mayıs-Aralık 1992) bu defa bir kitap haline getirilmiştir. Kita­bın ismi ilk bakışta dikkati çekmekte ise de aslında bir mizah unsu­ru niyeti ihtiva etmemektedir. Yazar Öztuna tarihçilik vasfının do­ğuştan kazanıldığına inandığı ve eserinde de bulamadığı hatun ve er kişiler için füian rumuzunu kullandığı ve tabiî bu arada ölçüyü ve hoşgörüyü fazla zorladığı için böyle bir isim tercih edilmiştir. Diğer taraftan bu yazılarımızın ciddî bir şekilde cevaplandın I ma­ması, yani yazarın kırkbeş yıllık bir çalışma iddiasıyla ortaya koyduğu kitabını müdafaa etmemesi işin bir başka dikkate değer yönü olmuştur.

Bu küçük eserimiz Vedat Erden ve Abdurrahman Doğan tara­fından dizildi. Mustafa Çalık’ın izniyle ve Emek Matbaacılık Tesis­leri sahibi Ezel Erverdi’nin nazik alakasıyla ve dostum İsmail Kara’nın kıymetli tavsiyelerinin katkısıyla basıldı. İngilizce metinle­rin tercümesi ve indeks Ertuğrul Birinci tarafından yapılmıştır. Hepsine, bilhassa Erverdi ile Kara’ya ifadesi zor şükran duyguları taşıyorum.

Bu küçük çalışmamızı, onu zevkle ve heyecanla okuduğunu söyleyen ve iltifatlarını esirgemeyen kitabın kara sevdalı muhibbi aziz insan merhum İsmail Hakkı Arar’ın (1921-19. 03. 1993) ara­mızdan ayrılmayan hatırasına, kitapla dopdolu sohbetlerimizin bir şahidi olarak ithaf ediyorum.

Yakın tarih araştırmalarına birkaç bilgi ile katkıda bulunabil-mişsem kendimi bahtiyar addedeceğim.

  1. Giriş

Memleketimizde teracim-i ahvale dair kaynakların başında ha­la İbnülemin Mahmut Kemal İnal’ın eserleri geliyor. Değil onların yerlerini tutacak, devamı sayılabilecek mütevazi araştırmalar bile henüz görülmüyor. İbrahim Alaattin Gövsa’nın Türk Meşhurları Ansiklopedisi de bu vadide en çok hatırlanan ve kapağı açılan bir eser olarak değerini muhafaza ediyor. İbnülemin’in Son Sadrazam­larının devamı sayılabilecek bir kitabın yazılacağı hususunda her­hangi bir işaret ise ufukta görülmüyor.

Siyaset, edebiyat ve ilim sahasında bir isim,bir icraat veya bir eser bırakmış birçok İnsanımız daha mezarları çimenlenmeden nis-yan bulutlarıyla örtülmektedirler. Herhalde cemiyetimiz, günlük gaileleriyle ve yaşayanlarıyla uğraşmaktan zaman ve fırsat bulup mazisinde kalan kıymetlerine daha uzun bir müddet vakit ayırıp, alaka gösteremeyeceğe benziyor. Ansiklopedi niyetine basılan neş­riyatta görülen bilgilerin ise kudemanın ortaya koyduklarının çok kötü bir şekilde aktarılmasından, daha doğrusu yağmalanmasından ibaret kalması işin bir başka acıklı hikayesinin medhalini teşkil etmektedir.

Bu yokluklar dünyasında teracim-i ahvale dair araştırmaların dikkati çekmemesi, hiç şüphesiz, mümkün değildir. Üstelik şahıs­lar hakkındaki bilgilerin ve neşriyatın olmadığı bir vasatta Türkiye tarihinde bir mevkii olan ve kaynaklarda adı geçen büyük ailelerin tarihçelerini vermek gayesiyle ortaya konan bir kitabın heyecan ya­ratmaması düşünülemezdi. Bu kitap Yılmaz Öztuna’nın Devletler ve Hanedanlar, Türkiye (1074-1990) adını taşımaktadır (Kültür Ba­kanlığı, Ankara, 1989, 1198 s., Kaynak Eserler Dizisi: 18).

Aynı başlıklı 4 ciltlik bir eserin ikinci cildini teşkil eden bu ki­tap hakkındaki bazı hususları, küçük bir yazı dizisi ile alakalıların dikkatine arz etmekten kendimizi alamadık. Hemen işaret edelim ki maksadımız 1200 sayfalık bir kitabın tamamının bir değerlendir­mesini ve tenkitini yapmak değildir. Yazarın ifadesiyle (s. 18) “45 yıllık bir çalışma sonunda” ortaya konmuş olan eserin bu genişlik­te bir değerlendirmesine talip olmadığımızı bilhassa belirtmek iste­riz. Diğer taraftan kitaba şu aile alınmalıydı; bu aile alınmamalıydı gibi bir gözle de bakmadık. Bu, tartışması uzun sürecek olan bir bahs-i diğerdir. Netice itibariyle yazılabilecek en muhtasar yazıyı yazmaya çalıştık. Bu vesile ile bilhassa yapılmaması gereken yan­lışları gündeme getirdik. Kitabın bu haliyle başka mehazlarda kont­rol edilmeden kullanılmasının ne büyük ilmî felaketlere yol açabileceğinin takdirini İse meslektaşlara bıraktık. Kitap hakkında bir fikir verebilmek için İçindekiler kısmının ana başlıklarını aktarmak ge­rekiyor ki bu yazacaklarımız için bir zemin teşkil edecektir.

  1. Kitabın planı hakkında

Kitabın içinde yine “kitap” adı verilen sekiz ayrı bölüm bulun­maktadır:

Birinci kitap: Selçuklu Türkiye si (s. 21-93)

Bu kitabın bibliyografyası (s. 57-58)

İkinci kitap: Osmanlı hanedanı (s. 95-422)

Üçüncü kitap: Osmanlı devleti ile ilgili hanedanlar (s. 423-537). Bu kitabın içindekiler şöyle sıralanmış:

  1. Haşimî şerifler (s. 425-436)
  2. Yemen Zeydî imamları (s. 437-441)

Mısır’da Kavalalı hanedanı (s. 442-473)

Libya’da Senûsî hanedanı (s. 474-477)

  1. Tunus beyleri (s. 478-487)
  2. Arab ülkelerindeki diğer hanedanlar (s. 488-504)

VII.     Kürd beyleri (s. 505-522)

VIII.   Kırım Hanlığı (s. 523-537)
Dördüncü kitap: Osmanlı aileleri (s. 539-895)
Beşinci kitap: Osmanlı protokolü (s. 897-922)

  1. Osmanlı protokolünün dereceleri (s. 899-914)
  2. Padişah ve hanedan (s. 915-922)

Altıncı kitap: Merkez görevlileri (s. 923-1062)

  1. Saray (s. 925-938)
  2. Sadrazamlar (s. 939-963)

Şeyhülislam (s. 964-979)

Ordu (s. 980-991)

  1. Donanma (s. 992-1000)
  2. Dış işleri (s. 1001-1032)

VII.     İç işleri (s. 1033-1038)

VIII.   Maliye (s. 4039-1049)

Adalet (s. 1050-1056)

Maarif (s. 1057-1059)

  1. Diğer nezaretler (s. 1060-1062)

Yedinci kitap: Eyaletler (s. 1063-1140)

  1. Osmanlı eyaletleri (s. 1065-1081)
  2. Tarihî demografi (s. 1082-1086)

Modern dönem (s. 1087-1096)

Eyalet valileri (s. 1097-1140)

Sekizinci kitap: Türkiye Cumhuriyeti (s. 1141-1185)

  1. Demografik gelişme (s. 1141-1161)

Burada Kuzey Kıbrıs’a da (s. 1158) yarım sayfalık bir yer ve­rilmiştir.

  1. Devlet görevlileri (s. 1162-1185)

Cumhurbaşkanları, Başbakanlar, Senato ve TBMM Başkanla­rı, Anayasa Mahkemesi Başkanları, Genel Kurmay Başkanları, Kuvvet Komutanları, Jandarma Genel Komutanları, Harb Akade­mileri ve Harb Okulu Kumandanları İle Bakanların isim listeleri.

Kitabın son kısımları ise şöyle sıralanıyor:

Osmanlı hükümdarları (s. 1186-1190)

Osmanoğulları’nın soy kütüğü (s. 1191-1192)

Eklemeler ve düzeltmeler (s. 1193-1194)

Müellifin diğer eserleri (s. 1195-1198)

Kitabın içindekiler (s. 5-17) kısmında hanedanların (s. 10-11), Osmanlı ailelerinin (s. 11-14) ve devlet görevlerinin (s. 14-17) al­fabetik listeleri de verilmektedir.

Böyle bir kitapta bulunması elzem olan kaynakların listesi için yazar, önsözde (s. 18) mazeretini şöyle bildiriyor: “Bu cilde girme­si gereken Osmanlı devleti’ne ait bibliyografya, bu cilt 1200 sayfa­yı bulduğu için, başka cilde terk edildi,” Kitabın 3. (1990, 656 s.) ve 4. (1991,900 s,) ciltlerinde de sözü edilen bibliyografyadan hala herhangi bir eser görülmüyor.

Bununla beraber bazı aileler, mesela Azmzadeler için gerek metin içinde,.gerek sonunda geniş bir kaynak listesi (s. 558-583) verilmektedir. Yazar, her hanedan ve her aile için bölüm sonlarında kaynak listesi vermek gibi bir usûl takip etmemiştir. Bu durum, umumî bir kaynaklar listesi verilmemesinden daha mahzurludur ve kitaptan faydalanmayı zorlaştırmakta, daha doğrusu imkansız kıl­maktadır. Çünkü bazan bir kaynağa müracaat edilerek veriliyormuş tavrıyla yazılan satırlarda görülen ve yine bizzat kullanılan kaynak tarafından tekzip edilen bilgilere rastlanabilmesi okuyanlarda her­hangi bir kaynağın zikredilmediği satırlara güvenme mecali bırak­mamaktadır. Bu husustaki örneklere vafî ve kafî derecede sahibiz. Büyük hacimli olmasının yanısıra, muhtevası gereği, metnin­de binlerce şahıs ismi bulunan ve esas itibariyle büyük ailelerin mensupları hakkında bilgi vermek emelinde bulunan böyle bir ki­tabın herhalde en mühim ve en gerekli kısmı bir şahıs adları indek­si olmalıydı. Hatta böyle bir indeks hazırlama işi, bu gibi kitapların telifi kadar kıymetli ve yorucu bir mesaiye ihtiyaç gösterir. Niçin açıkça ifade etmeyelim: Böyle bir indeks hazırlamayı göze alama­yanların bu neviden kitap yazmaya kalkışmamaları gerekir. Kitap­lara, bazan tek bir bilgi, bir tarih veya bir isim için müracaat edilir. Binlerce sayfa ve yüzbinlerce satır arasındaki böyle bir bilgiyi oku­yuculara aktarmak gibi çok zahmetli ve üstelik de gereksiz bir ma­ceraya davetiye çıkarma hakkını hiçbir müellif kendinde görmeme­lidir. Ortaya konan eserin ilmî hayatta yerini almasının en mühim şartı da yine kullanılabilir bir indekse sahip olmasıdır. Asıl şaşırtıcı olanı, bu cilde dair bibliyografyanın, herhangi bir itizara ihtiyaç bi­le duymaksızın, başka cilde terkedildiğini duyuran yazarın böyle bir indeksin sözünü bile etmemiş bulunmasıdır.

III. Kitabın imlası hakkında

Kitabın Türkçe’de yaygın olmayan ve kendi içinde de bir bü­tünlüğü bulunmayan imlası, ilk bakışta dikkati çekmekte ve ister is­temez yazarın, neredeyse çeyrek asır önce, İslam Ansiklopedisi”‘nin cüzlerindeki imla hatalarını ne denlü bir hassasiyet ve ciddiyetle ir­delediğini hatıra getirmektedir.1 Ansiklopedinin 113. cüz’ü için yazdığı tenkitte “malik”i “malik”; “akçe”yi “akça”; 114. cüzdeki “baha”yı “baha”, “elvan”ı “elvan” olarak ve zerre kadar hoşgörü payı bırakmaksızın tashih eden yazarın bu kitabından bazı örnekle­ri, herhangi bir yorum yapmaksızın, sıralıyoruz: Menvaniler (s. 23), Nasrü’d-Devvle, Nasri’d-Devvle, Nasıri’d-Devvle (s. 24), Key-husrevv, Key-kavvûs (s. 28), Şarqi Karahisar (s. 38), İshaq (s. 41), Ridvvan (s. 45), Pervvane (s. 55), Cewad (s. 81), Denvîş (s. 91), Ya’qÛb(s. 107),Üvveys(s. 151),A\vnî (s. 345),Farûq (s. 357),Ab-dUlbaqî(s.417),Tewhîde,Tevvfîq(s.450).

Bu örneklerin kitabın bir kısmından seçilmiş olduklarını, veri­len sayfa numaralarından da çıkarmak mümkündür. Bunların tama­mını verebilmek mümkün değildir. Asıl dikkati çekmek istediğimiz husus, bazı kelimelerin iki ve daha fazla imla İle yazılmış bulunma­sıdır. Yine bunlardan ilk anda gözümüze çarpan bazıları şunlardır: Talaq (s. 33), talaklar (s. 399); Şevkî (s. 271), Şevqî (s. 347); Bür-hanüddîn(s.53),Burhanüddîn (s. 87); Gevvher (s. 33),Gevher-han (s. 132); Avvnî (s. 345),Avnî (s. 355); Haqqî (s. 189,254), Hakkı (s. 344), Hakkı (s. 860). Bu arada farklı imla ile yazılmaktan kendisi­ni kurtaramayan kitaplar da göze çarpıyor. Tayyİp Gökbilgin’in XV-XVI. Asırlarda Edirne ve Paşa Livası isimli kitabı (İstanbul, 1952) iki ayrı imla ile kısaltılmış: Pş. Livvası (s. 84), Paşa Livası (s. 113). Bu hususta son örnek olarak dört ayrı imla ile yazılan bir kitabı kaydediyoruz: Şakaaık (s. 111), Şekaaiq (s. 138), Şakaaik (s. 170) veŞekaaik (s. 586).

Yazarın bu çok hususî ve kayıt tanımayan imla tasarrufundan Yıldız Sarayı’nın en nüfuzlu simalarından İzzet Holo Paşa bile na­sibini almış ve herhalde ilk defa bu kitaba Hülü ismiyle (s. 300, 582) girmiştir. Bilhassa vav harfi için çifte v’yi (w) kullanan yazar; bu ve benzeri tasarrufları, yani insanı çok rahatsız eden imlası için bir izahat lütfetmek bir yana bu tasarrufunda da tutarlı olamamış; eser ve şahıs isimlerini, sayısı dörde kadar çıkan, farklı İmlalarda yazmıştır. Ancak ifadeye alıştığımız hususlar, asıl üzerinde durmak istediğimiz şeyler değildir. Tek gayemiz, aileler ve mensupları hakkında verilen sayfalarda gördüğümüz; İbretle, hayretle ve dehşetle okuduğumuz satırlardır. Esasen bu yanlışların yanında v yerine w veya Vindsor’da olduğu gibi (s. 277) w yerine v yazılması ehem­miyetini kaybetmektedir.

  1. Mehazlar ve yazarın mehazları tasarrufundaki tavrı

Her tarih araştırmasının ilk adımı mevzuun tespiti ise ikincisi mehazların tespiti işidir. Ancak bu hususta herhangi bir değişmez sıralama bahis mevzuu değildir. Bazan da bir araştırma yapmaya müsait miktarda ve vasıfta olup olmadıklarını tespit için önce me­hazların tespitinden işe başlama mecburiyeti ortaya çıkar.

Mehazlar, çok alışılmış bir teşbih ile, muhakeme esnasında ha­kimin dinlemek zorunda olduğu şahitler gibidir. Tabiî bütün şahit­lerin birbirine denk bir ifade veremeyecekleri ve dolayısıyla sözle­rinin aynı değerde olamayacakları açık olduğu gibi araştırmalarda da varlığı tespit edilen bütün mehazlar aynı değerde ve ehemmiyet­te kabul edilemezler. Hatta araştırmacı bulduğu bazı mehazları ih­mal ederek en mühimlerini metninin inşasında malzeme olarak kul­lanmak zorundadır. Böylece araştırmacı ilk zahmetini mehazların tespit ve tedarikinde, marifetini ise onların seçiminde gösterir. Bir araştırmada temel alınması gereken mehazların tespiti, tedariki ve seçiminde açıklar veren bir metin, tıpkı en gerekli şahitleri dinle­meyen hakimin kararı gibi, her şeyden Önce usûl bakımından dön­meye mahkûm olur.

Bu meselede yerine getirilmesi gereken bir diğer mecburiyet ise mehazları, metnin içinde kullanılan yerde zikretmektir. İlmî ol­duğu ve uzun bir zaman ve büyük bir gayret harcanarak ortaya kon­duğu ifade edilen eserlerde bu bilhassa yerine getirilmesi gereken bir husustur. Bu gibi eserlerde bu mehazı kitabiyat kısmında bir de­fa kaydetmek kafi gelmez. Dipnot yazmak eslafın eserlerine olan borcu ödemenin tek yolu olduğu gibi metnin inandırıcılığını sağla­manın da tek teminatıdır. Diğer taraftan metni kontrole imkan verirler. Daha ayrıntılı bilginin kaynağını öğrenmeğe ve yazarın ulaş­tığı ve dolayısıyla metnin herhangi bir kısmıyla alakalı metinlerden ulaşamadıklarını tespite de yararlar. Bir mevzudaki temel mehazla­rın isimlerini vermesi, ihtiva ettiği yeni bilgiler yanında, herhangi bir araştırmanın bir başka kazancını teşkil eder. Yazarın bir araştır­ma için çalışmaya başladıktan sonra mevzuyla alakalı mehazları görmezlikten gelmeye veya yok saymaya hakkı yoktur. Bilgi kay­nağı olarak onları değersiz bulup kullanmayabilir; ancak bu tercihi­ni ifade etmeli, yani hükmünü okuyucuya ulaştırmalıdır. 1200 say­falık kitabın bibliyografyası, daha sonra basılan iki cilde rağmen henüz verilmediği için, bu hususta söyleneceklerin bir kısmını tehir etmek zarureti ortadadır. Ancak kitab, bu haliyle de, bu bakımdan bir değerlendirilmeye tabi tutulabilir. Çünkü kitap bibliyografya vermemek ve metin içinde mehaz zikretmemek bakımından da, ifa­desi mümkün olabilecek, herhangi bir ölçüden ve tutarlılıktan uzaktır. Herhangi bir örnek vermek gerekmeksizin İfade etmek ge­rekir ki birçok aileler hakkında tek bir mehaz bile zikredilmemesi anlaşılır gibi değildir. Umumî bir bibliyografya İle bu durumun te­lafisi ise imkansızdır. Herhalde okuyucunun, bu gibi aileler hakkın­da, hangi mehazların kullanılmış olduğunu tespit edebilmesi, en iyimser bir ifade ile, çok uzak bir ihtimaldir.

Tekrar kitaba dönelim: Bibliyografya ve dolayısıyla kitap hak­kında ilk şaşkınlığı yazarın kısacık Önsözü yaratmaktadır. “45 yıl­lık bir çalışma sonunda” ortaya konan kitabın önsözünde (s. 18) ya­zar Lütfi Tarihfrim son cildleri ile Mehmet Zeki Pakalın’ın Sicill-i Osmanî’sı ve Alî’nin son kısımlarının neşredilmediğinden şikayet­le kitabını adeta ne büyük imkansızlıklar içinde ortaya çıkardığını anlatmak istemektedir. Halbuki bu satırları yazmasından seneler önce Lütfi Tarihi”‘nin 9. cildi (haz. Münir Aktepe, İstanbul, 1984 XL + 342, İÜ Edebiyat Fakültesi Yayınları, nr. 3130) basılmış bulunu­yordu. Diğer cildlerinin neşrine ise Türk Tarih Kurumu tarafından devam edilmekteydi (X, XI, XII, XIII, XIV. cildler, 1988-1991, ba­sılmış bulunmaktadır). Sicill-i OsmanîZeyli”nin yazmasını ise yine Tarih Kurumu’nun kütüphanesinde okumak mümkün olabilmekte­dir. Lütfi Tarihi küçük bir taşra şehrinde veya yurt dışında basılmış bulunsaydı, yazarın şikayeti mazur görülebilirdi, ama bu durumda böyle bir imkan bahis mevzuu değildir. Keza Zey/’in basılmamış olması da, kitabında Topkapı Sarayı arşivinden birçok vesikayı zik­reden yazar için, bir mazeret teşkil etmemeli, 45 yıllık çalışma bu işi yapmak için kafi gelmeliydi.

Kitabın bazı kısımları için bol kaynak zikreden yazar diğer ba­zı kısımlar için İse tek isim vermemektedir. Kısaca burada künye­lerini vereceğimiz kitaplar için, bunların umumî bibliyografyada zikredileceği itirazını ileri sürebilir. Ancak bunlardan bir kısmını göremediğini metnin muhtevasından anlamak mümkün olmaktadır. Diğer taraftan kitabın metni ile birinci derecede alakalı bir kısım mehazları gördüğü halde metin içinde zikretmeyip, bu işi sadece umumî bibliyografyaya bırakması onları görmemiş olmasından da­ha vahîm bir usulsüzlüktür. Tekrar dikkati çekelim; usûl esastan ön­ce gelmektedir. Kullanılan bir kaynağı kaydetmek araştırıcının kay­nağa lûtfu değil; ona karşı borcudur.

Kitabın, her halükarda ihmal ettiği veya zikretmediği kaynak­lara bazı örnekler vermek gerekiyor. Mesela “Mengücekoğulları”na dair sayfalarda (s. 41 -42) tek bir mehaz adına rastlanmıyor. Halbu­ki Necdet Sakaoğlu’nun kitabını okuyucuya hatırlatmak gerekirdi {MengücekoğuIİarı, İstanbul, 1971,227+ 12 s., Milliyet Yayınları). Kadı Burhaneddin (s. 53-54) kısmında Yaşar YüceTın (Kadı Burha-neddin Ahmet ve Devleti, 1344-1348, Ankara, 1970,224 s., DTCF Yayını); Pervane-oğulları kısmında ise (s. 55-56), Nejat Kaymazın (Pervane Mu’inüddîn Süleyman, Ankara, 1970,233 s., DTCF Yayı­nı) eserleri görülmemektedir. Artukoğulları kısırımda (s. 43-47) İb­rahim Artuk’un (Mardin Artukoğulları, İstanbul, 1944,119 s.) kita­bı da yerini alamamıştır. Metinde görülemeyen bu mehazları “Sel­çuklu beylikleri” (s. 39-57) için verilen bibliyografya (s. 57-58) içinde de bulmak imkansızdır. Bu kitaplar I. cildin (1989) alakalı bibliyografyalarında da (s. 518-19,570-71,609-19) yoktur.

“Batı Anadolu Türkmen beylikleri” (s. 59-93) bölümünün bib­liyografyası “Ortaçağ Osmanlı bibliyografyası” bahsine terkedilmiş (s. 93) ama metin içinde bazı kitaplar (mesela Konya Tarihi, s. 64-65) ve makaleler (Claude Cahen’in L’Origine des Germiyan başlık­lı yazısı, s. 68) zikredildiğine göre bunlardan daha Ön sıralarda yer alması gerektiğine inandığımız birkaç isim sıralamak gerekiyor:

  1. Germiyanoğulları bahsi (s. 67-68) için:

Mustafa Çetin Varlık, Germiyanoğulları, Ankara, 1974, XV + 190 s., Atatürk Üniversitesi Yayınları, nr. 288.

  1. Karesioğulları (s. 70-71) için:

İ. Hakkı Uzunçarşth, Karesi Vilayeti Tarihçesi, İstanbul, 1343-1925, 144 s.

  1. Saruhanoğulları (s. 71-72) için:
  2. Çağatay Uluçay, Saruhanoğulları ve Eserlerine Dair Vesi­kalar, 2 cilt, İstanbul, 1940-46, Manisa Halkevi Neşriyatı.

4.Aydınoğulları (s. 72-75) için:

Himmet Akın, Aydınoğulları Tarihi, İstanbul, 1946, XX + 232 s., DTCF Yayınları: 60.

  1. Menteşeoğullan (s. 75-77) için:

Paul Wittek (çeviren: O. Ş. Gökyay), Menteşe Beyliği, Ankara, 1944, XVI-t- 191 s.,TTK Yayını.

6.Tekeoğullan (s. 77-79) için:

Süleyman Fikri Erten, Tekelioğulları, İstanbul, 1955,64 + IV s.

  1. Eşrefoğulları (s. 79) için:

Memduh Yavuz Süslü, Eşrefoğulları Tarihi, Konya, 1934,86 s.

  1. Candaroğulları (s. 80-85) için:

Kazım Dilcimen, Canik Beyleri, Samsun, 1940, 63 s.

Osmanlı hanedanına ayrılan sayfalar için (s. 97-422) bir bibli­yografya verilmemiş; yalnız metin içinde bazı mehazlar, herhangi bir ölçü gözetilmeksizin, zikredilmiştir. Bu kısımda (yazar bazı ki­tap adları veriyor) yazarın Türkiye’deki tarih neşriyatını asgarî bir alaka ve dikkat ile dahi takip etmediğinin yeni delilleri bulunmak­tadır. Mesela ilk gümüş akçenin Osman Bey zamanında darb edildiğini bilmemekte ve onu Selçukluların tabi bir beyi olarak gör­mektedir (s. 100). Halbuki, Osmanlılarda ilk sikkenin Osman Gazi zamanında (1281-1324) basıldığı son zamanlarda ortaya çıkmıştır (İbrahim Artuk, “Osmanlı beyliğinin kurucusu Osman Gazi’ye ait sikke”, Türkiye’nin Sosyal ve Ekonomik Tarihi, Ankara, 1980, s. 27-33).

Yazarın bu sayfalarda Osmanlı padişahlarının adını taşıyan ki­tapları zikretmeyip ihmal edilebilecek diğer kaynakları kaydetme­sine örnekler göstermek mümkündür. Mesela Fatih Sultan Mehmet kısmında (s. 125-135) zevcelerinden Elen Hatun’un daha Önce Na­poli kraliyet hanedanına gelin gitmesi teşebbüsüne dair esasa taal­lûk etmeyen çok gereksiz ve lüks bilgi için mehaz gösterir (s. 131) ama Selahattin TanseV\n biyografisini (II. baskısı: Osmanlı Kay­naklarına Göre Fatih Sultan Mehmet’in Siyasî ve Askerî Faaliyeti, İstanbul, 1971, 356 s., MEB neşri) kaydetmez. Yeri gelmişken ifa­de edelim ki Tanse Pin //. Beyazıd ve Yavuz Sultan Selim hakkında­ki biyografileri de kitapta bir yer bulamamışlardır. Yazarın temel kaynakları metin içinde zikretmekten, onları kullanmış ise tabiî, ka­çınmasını izah etmek mümkün değildir. Mesela Cem Sultan’ın di­vanının çeşitli baskılarını sıralamasına (s. 133) rağmen divanının tıpkıbasımını da ihtiva eden, hakkındaki en geniş araştırma olarak İsmail Hikmet Ertaylan tarafından yazılmış bulunan kitabı da (Sul­tan Cem, İstanbul, 1951,248 + 254 s., M. E. Basımevi) bu sayfada görülmüyor.

Fatih divanının baskılan kaydedilirken (s. 126) Kemal Edip Kürkçüoğtu’inm ilk soyadı olan Ünsel de Unsal olarak yanlış bir şe­kilde yazılmıştır. Osmanoğulları hakkında Topkapı Sarayı Arşivi’n-den vesikalara atıfta bulunan (mesela s. 140,141,150,152,153) ya­zarın bizzat bilgi vererek katkıda bulunduğu M. Çağatay Uluçay’in kitabını (Padişahların Kadınları ve Kızları, Ankara, 1980, 220 s., TTK Yayını) hiç zikretmemesini anlamak mümkün değildir (yaza­rın adı 181, 185, 186 ve 187. sayfaların dipnotlarında görülüyor). Bu gibi birinci derecede mühim kitapları kaydetmeyen veyabunlam kaydını umumî bibliyografyaya bırakan yazar I. Abdülhamid’in (1725-1789) zevcelerinden Nakşıdil Sultan hakkında yazılan Fran­sızca bir romanın künyesini okuyuculara sunuyor (s. 238).

“Osmanlı devleti ite ilgili hanedanlar” başlıklı üçüncü kitapta (s. 425-537) metin içinde ve bazı paragraf sonlarında (s. 433,439, 487, 502) birkaç kitabın künyesi verilmiştir. Şeref-hanlar ailesi (s. 505-508) hakkındaki sayfalarında aranan ilk kitap {Emir Bedirhan, naşiri: LMtfi, Matbaa-i İçtihad, Mısır, ty., 62 s.) yine görünmüyor. “Kırım hanlığı” (s. 524-537) kısmında GirayMardan beşinin meza­rı hakkında bilgi ihtiva eden bir kitabı hatırlıyoruz (Celaleddin Ro-doslu, Rodos ve İstankÖy Adalarında Gömülü Tarihî Simalar, An­kara, 1945, s. 53-62).

Devletler ve Hanedanların “Osmanlı aileleri” adını taşıyan Dördüncü Kitabı’nda (s. 542-895) yer verilen birçok aile için kitap veya makale şeklinde tek kaynak verilmemesi karşısında şu sual birçok sayfada ister istemez hatıra gelmektedir: Yazar her aile hak­kında yazdığı satırlar ve sayfalar için bir mehaz vermekten niçin bu denlü bir dikkatle ve hassasiyette kaçınmaktadır. Gün olarak veri­len yüzlerce doğum, ölüm veya tayin ve terfi tarihlerinin mehazla­rı yok mudur? Sadece Ak-şemseddin hakkında bilgi verilen “Ak-şemseddin-zadeler” bölümü (s. 544-545) için de mi mehaz bulun­muyor? Hiç değilse ansiklopedik kaynaklar ve Ali İhsan Yurd’un biyografisi {Ak-şemseddin, İstanbul, 1972, CXII + 142 + 50 + 101 + 80 s.) zikredilemez miydi? Yine tek mehaz zikredilmeyen Alem-dar-zadeler (s. 547-548) hakkında yazar İsmail Hakkı Uzunçarşı-/t’nın kitabında {Alemdar Mustafa Paşa, Ankara, l942,246s.,TTK Yayını) olmayan bilgilerin kaynağını kestirmek mümkün olmadı. Bilgi alınan aile ferdlerinin ismini yazmamak anlaşılır bir şey de­ğildir.

Yazarın hiçbir mehaz zikretmediği diğer aileler için örnekler verilebilir: Ali Rıza Paşa (s. 549-550), Ankaravî-ıadeler (s. 550-552), Atabeyler (s. 552-553), Ataullah-zadeler (s. 554), Avlonyah-zadeler (s. 554-555), Hüseyin Avnî Paşa (s. 555-556), Ayaş Paşazadeler (s. 556), Ayaşlı-zadeler (s. 556-558). Bu örnekler bu yazı­nın hacmine ağır gelecek kadar çoktur ve hepsini yazmak da esasen gereksizdir. Yazarın hem metin içinde ve hem de metin sonunda mehaz göstererek ve nisbeten itina ile yazdığı tek kısım kendisinin de anne yönünden mensup olduğu “Azm-zadeler” hakkındaki say­falardır (s. 558-583). Ancak yazar, kısmın sonundaki (s. 583) bibli­yografyada da aksini söylemesine rağmen, metin içindeki ondan çok mehazı bu üstede tekrar sıralamıştır. Cevdet, Asim, Şanî-zade, Şemdanî-zade bu meyanda zikredilebilir.

Metnin muhtevasından yazarın görmediğine inandığımız bazı kitapları, aileler hakkında mühim bilgiler ihtiva ettiklerinden dola­yı, kaydediyoruz:

  1. Cenanîler (s. 598-99) için:

Cemil Cahit Güzelbey, Cenanîler, Gaziantep, 1984, 126 s.

  1. Hekim İsmail Paşa-zadeler (s..675-78) için:

Nezih H. Neyzi. Kızıltoprak Anılan, İstanbul, (1985), 244 s.
(aile şeceresi ekli).      >

  1. Nottuk Paşa-zadeler (s. 774-76) için:

Ahmet Nuri Sinaplı, Mehmet Namık Paşa, İstanbul, 1987 (ai­le şeceresi, s. 289-296). .

  1. Tevfik Paşa-zadeler (yazarın imlası Tevfîq) ( s. 857-61) için:
    Şefik Okday, Büyükbabam Son Sadrazam Ahmet Tevfik Paşa,

İstanbul, 1986 (aile şeceresi s. 146-147).

  1. Tıırşucu-zadeler (s. 876) için:

Yusuf Mardin, Kocataş Yalısı Anûarun, İstanbul, 1988, 300 s.

Beşinci kitapta (s. 899-922) birkaç mehaz adı lütfeden yazar “Merkez görevlileri” başlığını taşıyan Altıncı Kitab’taki (s. 925-1062) yüksek memurların listelerini, kendisi sadece 718-736 sayfa­larım zikretmesine rağmen (s. 928) Mehmet Süreyya’nın Sicill-i Os-maııî isimli ünlü ve vazgeçilmez kitabından (s. 718-799) aktarıyor. Kitabın tab’ından (1316) sonrakileri ise ilave ediyor. Keza kitapta herhangi bir mehaz verilmeksizin Osmanlı devrinden günümüze ka­dar Türkiye’nin dış memleketlerdeki temsilcileri ile diğer devletlerin Türkiye’deki temsilcilerinin listeleri tanzim edilmiştir (s. 1010-1032). Bu listeleri de Dışişleri Bakanlığı 1967 yıllığında (Ankara, 1968) bulmak mümkündür (s. 823-950; 1031-1109). Bundan sonra­ki sayfalarda da (1033-1062) Sicitl-i 0s/ıw«r dekiler (s. 800-31) ik-malen aktarılmıştır. “Budin beylerbeyileri” ile “Mısır beylerbeyile-ri ve valiler” listelerini de (s. 1106-1108; 1130-i 133) yine yazar is­mini bir defa (s. 928) zikrettiği Sicill-i Osmanî’den (s. 837-8; 835-7) nakletmiştir. Kitaptaki diğer eyalet valileri de mutad üzre bir me­haz gösteriİmeksizin sıralanmıştır. Ancak bu gibi listeleri hazır bir şekilde, belki biraz ikmale muhtaç olarak salnamelerde bulmak mümkündür. Mesela, “Halep beylerbeyileri” için Salname-i Vitayet-i Haleb’te Hulefa-yı Raşidin devrinden basıldığı 1313 yılına kadar bütün valilerin bir listesi (s. 60-74) mevcut bulunmaktadır. Metinde pek az mehaz ismi veren yazar 4. cildinin (1991) son sayfasında (s. 900) “muhtemel yayın yılı 1993” olan yedinci cildin “Osmanlı dev­leti bibliyografyasına tahsis edildiğini duyurmaktadır ki bu kitabın da birçok bakımdan dikkate değer olacağına inanıyoruz.

Netice itibariyle kitapta mehazların tespitinde, seçiminde ve kullanılmasında tarih ilminin usûllerine uyulmadığım, daha doğru bir ifade İle adeta usulsüzlüğün tercih edildiğini, o kadar ki usul­süzlükte bile bir usûl ve ölçü gözetilmediğini söylemek, verilen ör­nekler muvacehesinde sade ve çırçıplak bir gerçeğin ifadesinden başka birşey değildir.

  1. Kitabın muhtevası ve inşası hakkında

“Osmanlı bünyesi ve çatısı altındaki bütün hanedan ve aileleri ihtiva” etmek arzusuyla ortaya konan 1200 sayfalık cildin sadece dördüncü kitabı (s. 542-895) bu hedefle birinci derece alakalı bu­lunmaktadır. Bu bölümdeki 353 sayfada yazar, isimleri siyah ve iri punto ile dizilmiş 228 aile hakkında bilgi vermeye çalışmakta, da­ha doğrusu çok kere ismini bile verme gereği hissetmeksizin, erba­bı için isimleri malûm kitaplardan nakillerde bulunmaktadır. İşinbir başka veçhesini ise nakil esnasında bile gereken dikkat ve has­sasiyetin gösterilmemesidir.

Büyük kısmı “Zadeler” şeklinde isimlendirilen bir çok ailele­rin bilinen İlk ünlü temsilcilerinin hayat hikayeleri aktarılmakla ye-tinilerek zadelere hiç yer verilmeyen ailelere örnek olarak şunlar zikredilebilir: Ak-şemseddin-zadeler (544-545), Ati Rıza Paşa (549-550), Bayram Paşa (590), Elmas Paşa-zadeler (641), Hadım Ali Paşa (663), Hüsrev Paşa (684), Hüseyin Hilmi Paşa (686), İb­rahim Hakkı Paşa (687), İzzet Paşa (693), Kanijeli Damad İbrahim Paşa-zadeler (698), Kemal Paşa-zadeler (710-711), Ula Şahin Paşa-zadeler (731), Sadık Paşa (813-814), Salih Hulusi Paşa (818-819), Şeyh Hamdullah-zadeler (847-848), Tal’at Paşa (850-851).

Bazı aileler hakkında ise yazar tarih mehazlarmdaki bilgileri, daha doğrusu sayfaları, aktarmayı tercih etmiş ve ailenin günümüz­de de devam ettiğini belirtip geçmiştir. Mesela Atabeyler hakkında­ki bilgileri 1802 senesine kadar getirip kestikten sonra sonunu iki cümle ile bağlamıştır: “Nesli günümüze kadar geldi. AP’nden ve Demirel devrinde devlet bakanı Hüsameddin Atabeyli, İstanbul be­lediye başkanı Fahri Atabey ve daha pek çok devlet adamı, bu aile­dendir” (533). Bazı ailelerde ise (645) daha keyfî bir tavır sergilen­mektedir: “Evrenosoğulları günümüze kadar gelir, Bunlardan bir kaçı…” Bu gibi tasarruflara dair başka Örnekler de bulunabilir: “Mehmet Paşa’inn nesli bu yolla günümüze kadar geldi” (781), “Ailenin nesli 1882’ye kadar Yenişehir’de yaşadılar, sonra İstan­bul’a vesair yerlere geldiler” (784), “Büyük Reşit Paşa ailesi bugün de devam ediyor” (802), “Bunun oğlu Abdülkerim Bey’den (ölm. 1778) nesil günümüze geldi” (813), “Bursa’da mescid ve imaret yaptırdı ki nesli günümüze kadar gelmiştir” (^82).

Hemen hemen her fırsatta kitabın hacmini şişiren yazar bu ara­da Namık KemaHn ailesinden (Topal Osman Paşa-zadeler, s. 862-865) bahsederken sözü arkadaşı Ziya Paşa’ya getirerek ona da yer (865-867) vermiştir. Bu kitabın en son sayfasında (895) Şeyh Galip Dede’yç de, hangi sebebe mebnî ise, bir paragraf ayırmıştır.Bazı ailelerin servetleri ve yaptırdıkları cami, mescid, çeşme vesaire gibi eserleri hakkında da yazar bazan mehaz göstererek (s. 601,680,736,744,832-835) bazan da göstermeksizin (s. 645,713, 777) bilgiler veriyor.

Muhtevanın tesbitinde dikkati çeken bir başka husus ise bazı şahısların eserlerinin isimlerini vermesi, bazılarınınkini ise verme­mesidir. Bu tasarrufunun birçok örnekleri zikredilebilir. Ancak her­hangi bir ölçüden ne kadar uzak kalındığını göstermek için Çavda-roğulları sülalesinden Şehabeddin Süleyman’ın tek eseri bile zikre­dilmemiş iken (606) yine aynı sülaleden Mehmet Şerifin eserlerinin isimlerine yer verilmiş (607) olmasını belirtmek kifayet edebilir.

Metnin esas itibariyle bir nakil ve derleme ameliyesi neticesin­de inşa edildiğini gösterebilmek için.sadece Darendcli-zadeler’in metni (623) ile Sicill-i OsmanVri\n metnini alt aita koymak kafi ge­lebilir. Bu arada yazarın bu aüe hakkında tek bir mehaz bile zikret­mediğini hatırlatalım. Mukayese kolaylığı sağlamak için S/’aV/’de-ki tarihlerin Miladî karşılıklarını da tırnak içinde verirken, yazarın kısaltmalarını da, metnin daha kolay anlaşılması için, çözüyoruz.

  1. Süreyya, Sicill-i Osınanî: “(Ali Paşa) Darendelidir. Htırşid Paşa’nın silahdarı olub ba-rütbe-i mîr-i miranı İzmit mutasarrıfı ve I222’de (1807) Niğde mutasarrıfı olub 1224’de (1809) vezaretie Konya valisi olub oradan infısal ve badehu irtihal eylemiştir (C. 3, s. 556).
  2. Süreyya: İzzet Mehmet Paşa: Darende hanedanından İbra­him Bef’in oğludur. !207’de (1792) tevellüd eyledi. Ammisi Ali Paşa dairesinde mühürdar olub kapucubaşı ve mirahor payesi ve voyvoda oldu. Bir müddet hpartah İbrahim Paşa’nın kethüdalı-ğmda dahi bulundu. 1236’da (1821) mîr-i mîranlıkla Bursa muta­sarrıfı ve Boğaz muhafızı, (12)37’de (1821) Menteşe ve 240 Rebi-yülevvel’inde (Ekim 1824) ba-rütbe-i vezaret Anadolu valisi ve 240 Zilkade’sinde (Haziran 1824) Boğaziçi muhafızı ve 42 Rece­b’inin onikisinde (9 Şubat 1827) kapudan-ı derya oldu. (I2)44’de (1828) Edirne ve Şumnu ordusuna memur olub (i2)44 Rebiyülahır’ının on dördünde (24 Ekim 1828) sadrazam ve serdar-ı ekrem ol­du. O sene Receb’inin yirmi ikisinde (22 Ocak 1829) mazul ve Tek-furdağı’nda ikamete memur oldu. 1247 Receb’inin yirmi altısında (31 Aralık 1831) Vidin muhafızı olub 49 Rebiyülevvel’inin on ye­disinde (4 Ağustos 1833) azl edildi. O sene Ramazan’ının üçünde (14 Ocak 1834) Karahisar ve müteakkiben Ankara ve Kangırı inzi-mamıyla Kastamonu valisi oldu. 55 Cemaziyelahır’ının on üçünde (24 Ağustos 1839) Boğaz muhafızı, 56 Receb’inde (Ağustos-Eylül 1840) Sayda ve Beyrut veTrablusşam muhafızı ve Beriyyetüşşam seraskeri olub muharebede ayağından mecruh olmağla Dersaadet’e celb olundu. 57 Şevval’inin yirmisinde (15 Aralık 1841) saniyen sadrazam oldu. 58 Receb’inin yirmi sekizinde (4 Eylül 1842) azl ile Edirne valisi oldu. 59 Rebiyülahır’ının on birinde (11 Mayıs 1843) azl edildi. 1265 Şevval’inde (Ağustos-Eylül 1849) Hüdavendigar valisi olub Zilkade’de (Eylül-Mart 1855) vefat eyledi. Eyüp’de medfundur. Sabur, cesur, mustakîm, umur-dîde, şecî, şedid, hadîd idi. Ankara’da muhterik olan bir cami inşa etti. 241 ‘de (1825) Der-saadet’te ve 245’de (1829) Tekfurdağı’nda azim hizmeti görüldü. Mahdumları, Halil Paşa, Ata ve Mesrur Beyter’alv. Kethüdası (Ha­cı Abdurrahmatı Ağa) 1275 Cemaziyelahır’ının onunda (15 Ocak 1859) vefat edip Eyüp’e defn edilmiştir (C. 3, s. 460-461).
  3. Öztuna bu metni şu şekilde hülasa ediyor (trans kripsiyon İşaretlerini almadık):

Darendeli Ali Paşa (ölümü 1811), Hurşid Paşa silahdarı, mir-mîran ve İzmit mutasarrıfı, Niğde 1807, vezaret’le Konya valisi 1809.Ali Paşa’nın ağabeyi Darende eşraf ı İbrahim Bey’inoğlu Da­rendeli Topal İzzet Mehmet Paşa (Darende 1793 -İstanbul, 7. 3. 1855=62): amcasının mühürdarı, kapıcıbaşı, imrahor payesi, voy­voda, vezîr kethüdası, mirmîranlık’la Bursa mutasarrıfı 1821, ila­veten Boğaziçi muhafızı 7. 1825,kapdan-ı derya 9.2. 1827-24. 10. 1828= 1,8,13, Edirne ve Şumnu ordusuna memur, Sadrazam 2410. 1828-28. 1. 1829=0.3.5+4. 12. 1841-30.8. 1842=0,8,27= 1,0, 2, ilaveden serdar-ı ekrem, Tekirdağ’a sürgün, Vidin muhafızı 31.

 

  1. 1831-4.8. 1833, Karahisar mutasarrıfı I. 1834,Ankara-Çankı-n-Kastamonu valisi, Boğaz muhafızı 24. 8. 1839, Sayda- Beyrut-Trablusşam valisi 9. 1840, bedevilerle vuruşurken ayağından vuru­lup aksak kaldı, sadrazam (2), Edirne valisi 11.5. 1843’c kadar, Hudavendigar valisi 9. 1849-10. 1849, emekli medfeni Eyüp, An­kara’da camî yaptırdı, 3 oğlu: (s. 623).
  2. Süreyya: Ataullah Bey: Sadr-ı esbak Darendeli İzzet Pa-şa’nın mahdum-ı kebîridir. Mektubî-i sadr-ı alî ve amedî halifesi olub 268 zilhiccesinde (Eylül 1852) deavî muavin-i sanîsi ve 73 Rebiyüiahır’ında (Kasım 1856) deavî muavin-i evveii ve 78 Cema-ziyelahır’ında (Aralık 1861) Musul mutasarrıfı ve84Cemaziyelev-vel’inde (Eylül 1867) Dİvan-ı Muhasebat azası, 86 Şaban’ında (Kasım 1869) Karahisar-ı Sahib mutasarrıfı olub 92 Rebiyüiahı­r’ında (Mayıs 1875) azl ile 1294 Rebiyülevvel’inde (Nisan 1877) saniyen Amasya mutasarrıfı oldu. Bade’l-azl 1295’de yani 94 Şu-bat’ının on dördünde (26 Şubat 1879) fevt oldu. Pederi yanında medfundur. Edîb, fatîn idi. Mahdumu vardır (C. 3, s. 482).
  3. Öztuna: Ataullah Bey (18187-27. 2. 1878=60?): Büyük oğul, mektûbî-İ sadaret ve amedî kalemleri, amedî halifesi, amedî muavin-İ sanîsi,deavî nezareti muavin-i sanîsi. 9. 1852, Musul mu­tasarrıfı 12. 1861, Canik mutasarrıfı 5. 1852, Amasya mutasarrıfı 12. 1865, Dîvan-ı Muhasebat üyesi 9. 1867, Afyon mutasarrıfı 11. 1869- 5. 1875, Amasya (2) 3. 1877, mazul, med. babası yanı, bir oğlu var (s. 623).
  4. Süreyya: Halil Sami Paşa: Sadr-ı esbak İzzet Mehmet Pa-şa’nın mahdumudur. Kalemden bi’t-tefeyyüz 75’de (1858) maliye katibi ve sonra meclis-i muhasebe katibi ve 81’de (1864) Bİngazi mutasarrıflığıyla mîr-i mîran olub taşra memuriyetlerini devr ile 88 Receb’inde (Eylül-Ekim 1871) intihab-ı memurin komisyonu reisi ve Ramazan’inda (Kasım-Aralık) Karesi mutasarrıfı olarak bade mazûlen fevt olmuştur. Münşî, müdebbir idi (C. 2, s. 308).
  5. Öztuna: Halil Sami Paşa (öl. 1872): Kalem, Mal iye nezare­tinde katib 1859, meclis-i muhasebe katibi, mîrmîranlıkla Bingazi mutasarrıfı 1864, intihab-ı me’inurîn komisyonu reîsi 9. 1871, Ka­resi mutasarrıfı 11. 1871, mazûl (s. 623).
  6. Süreyya: Mesrur Bey: Sadr-ı esbak Topal İzzet Paşa mah­dumudur. Sadaret mektubîsinden bi’t-tefeyyüz mektubî muavini ve sonra Divan-ı Muhasebat başkatibi 82 Zilhicce’sİnde (Nisan-Mayıs 1866) oraya aza, 89 Cemaziyelevvel’inde (Temmuz 1872) Mahke-me-i Bidayet azası olub 1292 (1875) tarihlerinde fevt oldu. Katib, şîrîn, sühan idi. (c. 4, s. 364-365).

K Öztuna: Mesrur Bey: (ölm. 1875): Sadaret mektubî kalemi sadaret mektubu muavini, Dîvan-ı Muhasebat başkatibi, üyesi 4. 1866, Bidayet mahkemesi üyesi 8. 1872 (s. 623).

Karşılaştırıldığında iki kitaptan nakledilen satırların birbirin­den farklı olmadığı, daha doğrusu Mehmet Süreyya’nın kitabının nakledildiği görülecektir. Bu nakil işinin bile asgarî dikkatle ve iti­na ile yapılmadığının bir delili de yazarın bu aile’ye ayırdığı satır­larda görülmektedir. Yazar Ataullah öey’in Ölümü tarihinde malî ta­rihi miladî tarihe çevirirken karşılığını tam bir sene bir gün farklı vermiştir. İ9. asırda malî ve miladî tarihler arasında gün olarak 12 gün fark vardır. Malî senenin 19 Kanun-ı evvel’den sonra gelen günleri ise malî senenin karşılığı olan miladî seneyi takip eden se­nenin günleri olur.

Metinle alakalı olarak gereken bir başka husus ise birbirinin tekrarı olan bilgilerin ve paragrafların dikkati çekecek kadar çok ol­masıdır. Yazarın bir taraftan hacim fazlalığından kitabiyat vermek­ten ve “fedakar gayretlerini” gördüğü dostlarına teşekkür etmekten kaçınması (s. 18), diğer taraftan birçok tekrarda bulunması bir tezat teşkil etmektedir. Bu tekrarların bulunduğu sayfalara örnekler veri­lebilir (s. 448,771; 453,705; 467, 557; 715,848; 344,860). Diğer taraftan Osmanlı hanedanı hakkında tertib edilen snoptik listelerin, hele bazılarının, ne işe yarayacağını kestirebilmek de mümkün de­ğildir. Mesela Vak’a-i Hayriye’de, //. Mahmûd’un ve /. Abdülme-cid’ın ölümlerinde; /. Abdülaziz’in, V. Murad’in ve //. Abdülhamid’in hallerinde; V. Mehmet’in Ölümünde, hilafetin ilgasında ve

  1. asrın ikinci yarısının başlangıcında şehzade ve sultanların yıl, ay ve gün olarak hesaplanan yaşları için düzenlenen listeleri (s. 405-413) bu cümleden olarak zikredebiliriz.

Tekrar esasa dönecek olursak metnin inşasında en sade ve te­mel kaidelere riayet edilmemiş; birçok sülalenin tarihi yazılırken teracim-i ahvalin erbabınca bilinen mehazlarından pek de dikkat ve itina gösteri I meksizin aktarmalar yapılmış; fakat, her nedense, bun­ların isimlerinin kaydından kaçınılmıştır. Darendeli-zadeler hak­kındaki kısım bu tasarrufun örneklerinden en çarpıcısı olarak seçil­miştir. Bütün bilgiler, Sicill-i Osmatıî’öcn, hulasaten ve tabiî bazı­ları yanlış bir şekilde, aktarılmış ama herhangi bir mehaz ismi zik-redilmemiştir. Halbuki “telif hakları kutsaldır. Bu hükme itiraz ede­cek aklı başında ve kültür sahibi tek kişinin ortaya çıkacağım”2 sa­yın yazar gibi biz de sanmıyoruz. Yazar bazı sayfalarda ise çok faz­la mehaz adı vererek mehaz zikretme hususunda da bir ölçü gözet­memiştir. Aslında 7. cildde bu mehazların isminin verileceği mu­hakkaktır. Fakat “bu durum kaynak gösterilerek bir faydalanma mı, yoksa daha ileri safhada bir iktibas mı, yahut eskilerin intihal de­dikleri, başkasının eserini kısmen veya tamamen kendine mal etme mi sayılmalıdır?” suali kitabın birçok sayfası için bahis mevzuu ol­maktadır. Başta Mehmet Süreyya, Hüseyin Hilmi’ye ayrılan satır­larda (s. 686) ismi görülmeyen İbnnlemin ve tabiî Mehmet Zeki Pa-katmy\r\ bir ömür boyu çalışarak ortaya koydukları eserlerindeki bilgiler, tek bir mehaz ismi bile görülmeyen Mithat Pasa ve Said Pasa maddelerinden de bir kere daha istihraç olunacağı üzre (s. 760-62, 817-818), müellif haklarına riayet edilmeksizin nakledil­miştir: “Bir yazan bu hale düşürmeye, hiç kimsenin hakkı yoktur. Bu ölçüde bir iktibasın, hiç bir makul izahı olamaz.”

VI, Kitapta bulunan fülanlardan örnekler

Devletler ve Hanedanlar gibi büyük hacimli (1200 sayfa) ve iddialı isimli bu kitabın, üstelik “45 yıllık çalışma sonunda” (s. 18) ortaya konulduğunun ifade edilmesi, onun bir başka dikkat ve ala­ka ile okunması gereğini de beraber getiriyor. Bu gibi katmerli id­diaların yazarın, bilgilerin derlenmesindeki ve kitabın telifindeki mesuliyetini büsbütün artırdığı ise her türlü izahtan varestedir. Di­ğer taraftan dikkatli ve bir nebze tarih usûlüne vakıf bir okuyucu ise kitabın birçok sayfasının yazarın bu iddiasını müteaddit defalar tek-zib ettiğini kolayca görebilmektedir. Bu yolda verilecek örnekleri okuyucuların dikkate değer bulacaklarına inanıyoruz.

Yazar, ismini tespit edemediği hatun kişileri fülane şeklinde İfade etmiştir. Ancak bu yola başvururken acaba temel tavrı ne ol­muştur? Zikrettiği mehazları yeteri kadar değerlendirmiş midir? Daha geniş bir çerçevede ise bilgi mehazı olarak müracaat edebile­ceği mehazlara ulaşmış mıdır? Kısaca yazar araştırma yapmak için yola çıkanların mehazlara, usûllere, ilmî zihniyete ve okuyuculara karşı olan mesuliyetlerini, asgarî bir derecede bile olsa, yerine ge­tirmiş midir?

Bu suallerin cevabını İsmi bilinmeyen hatun kişi (fülane), er kişi (fülan) ve tespit edilememiş doğum ve ölüm tarihleri (fülan ta­rih) bakımından da aramak ortaya dikkate değer neticeler çıkarabi­lir.

Kitapta bulunan fülaneterin bir kısmının gerçekten de bir ihti­yaçtan doğduğu, yani bunlardan hiç değilse belli bir miktarının or­tadan kaldırılamayacağı açıktır. Yazar için belli bir ölçüde zaruret hali olduğu ortadadır. Meselenin bir diğer veçhesi ise kitaba giren fülanelerin yanısıra zikredilen ailelerin mensubu olan yüzlerce fu-lanenin ise kitaba girememiş olmasıdır. Yazar bazı sayfalarda ise gerektiğinden fazla sayıda fülane sıralamış gibi bir intiba yaratmak­tadır. Mesela III. Mehmet’in Uluçay’a göre (s.47) 5 olan kızlarının sayısını 10’a çıkarmış (s. 176-177) ancak herhangi bir mehaz zik­retmek gereğini de duymayarak “Fülane sultan=Damad Fülan Ağa” satırını 6 defa alt alta sıralamıştır. Bu bilgi doğru olsa bile ifade şek­linin gereksizliği ve kitabın hacmini artırmaktan başka ne işe yara­dığı tartışmaya açıktır.

Fülanelerin bir kısmının ismini, mesela Mülkiyeli M. Rauf un (1882-1918) kitabın 667. sayfasında fülane olarak ifade edilen eşi­nin ismini (Seniha-Sami Morali) bir diğer sayfada (823) bulmak mümkün olmaktadır. Bu durum kitabın derleme, daha doğrusu ne büyük sür’atle yapılmış bir aktarma olduğu yolundaki kanaatimizin en çarpıcı delillerinden biridir. Bu cümleden olarak ifade edilmesi gereken bir başka husus ise M. Rauf- Seniha çiftinin kızları Nesrin Moralı’inn (evlilik soyadı Ağış, 1909-10 Eylül 1981) yazarın 10 sene (1965-1975) Neşriyat Müdürlüğü’nü yaptığı Hayat Tarih Mecmuası’xwn yazarları arasında bulunmuş ve ölümü üzerine aynı mecmuada yazılan bir yazının gerekli bilgileri ihtiva etmiş olması­dır (sayı: 11,1 Kasım 1981, s. 27).

Bu arada fülane suretiyle de olsa işaret edilmeyen kişiler ara­sında Osmanlı hanedan mensupları da bulunmaktadır. Yazarın so­yadını vermediği ve doğru olarak ölüm tarihini (1950) kaydettiği halde yanına koyduğu bir soru işaretiyle şüphe izhar ettiği Yusuf İz-zeddin Efendİ’nin üçüncü haremi Tazende Yücesan’in Ölüm ilanın­da kızı Seza ve damadı Ebulhayr Özüt’ün isimleri görülmektedir ki bunlar kitapta yer almamıştır (Cumhuriyet, 17 Haziran 1950, s. 4; 21 Haziran 1950, s. 3).

Bazı aileler hakkında verilen bilgilerin meseleyi bilmeyenleri yanıltacak ve yanlış bir şekilde şartlandıracak derecede muhtasar, adeta bölük-pörçük ve yasak savma kabilinden şeyler olduğu görülüyor. Şeref Hanlar hakkında yazılanlar (s. 505-508) bu durumun en çarpıcı örneklerinden biridir. Mesela Türkiye’nin yakın tarihin­de uğraşmak zorunda kaldığı siyasî hareketlerde bu ailenin bazı İsimleri mühim yer tutmaktadırlar. Bunlardan Bedirhan Paşa’nın (1802-1867) torunları, Emin Ali’nin oğullan Süreyya (1883-1938), Celadet Ali Bedirhan (1893-1951) ve Kamuran Ali Bedirhan (1895-1978) bilhassa hatırlatılmaya değer isimlerdir (Chris Kntsc-hera, Le Mouvement National Kürde, Paris, 1979, s. 21-22). Bu ai­lenin bir diğer kısmının yani Bedirhan Paşa’nın büyük kardeşi Sa­lih Bey’in torunları ve Abdullah Bey’in oğullan Esat Çınar (1894-1975) ile Hüseyin Vasıf Çınar’ın (1895-1935) Millî Mücadele’nin ve daha sonra Türk siyasî hayatının içinde yer almaları meselenin ehemmiyetini ve hassasiyetini büsbütün artırmaktadır. Çınar soya-dı’nın Vasıf Bey’e bilhassa uzun boyu ve kavî bünyesinden dolayı bizzat Atatürk tarafından verilmiş olduğunu da bir defa daha hatır­lamak gerekir (Gövsa, Türk Meşhurları, s. 396). Bedirhan Paşa’inn oğullarından resmî vazife sahibi olanlarından mesela Ahmet Hulu­si (1266-1308), Hasan Fevzi (d. 1275) ve Ahmet Mithat (d. 1273), Paşa’nın sürgün olarak bulunduğu Girit’te, Kandiye’de doğmuşlar­dır ve haklarında tafsilatlı bilgi bulmak mümkün (BBA. Sicill-i Ah­val Defteri, nr. 26, s. 203, 287, 305) iken “45 yıllık çalışmanın ürünü kitaba, ismen bile, girememişlerdir. Aynı talihsizlikler Ba-banzadeler için de variddir. Bu sülaleden kitaba giremeyenlere iki örnek olarak İbrahim Paşa torunu, İsmail oğlu Rüstem Lamiı ile Abdülkadir Paşa torunu, Ahmet Şükrü oğlu Abdullah Muhlis göste­rilebilir (Sicili-i Ahval defteri, nr. 26, s. 15, 19-20).,

Alemdar-zadeler’e (s. 547-48) ayrılan sayfalarda da buna ben­zer eksiklikler devam ediyor. Bu bölümde Memdar Mustafa Pa­şa’nın Mehmet Bekar isimli oğlu (BBA, Cevdet-Maliye, nr. 8132) ve zevcelerinden Emine Hantm’in isimlerine rastlanmıyor (BBA, Cevdet-Maliye, nr. 3670).

Alemdar-zadeler’e ve Mithat Paşa (s. 760-62) ailelerine ayrı­lan sayfalara mühim bir ilave yaptığına inandığımız ölüm ilanına göre her ikisi de Rusçuk’lu olan aileler yakın akraba gibi görünü­yorlar. İlana göre General Asım Altuğ, Bolu Mebusu Merhum Ce­mil, Fatih Emniyet Amiri Halit ve Kambiyo Borsası acentalarından Nedim Akçer’ın kayınpederleri; Türk Limited İşletme Şefi Mithat Akçit, Ticaret Laboratuarı kimyagerlerinden Halim Akçit ve Maliye Vekaleti Hesap Mütehassısı Nihat Akçit’ın pederleri; Galatasaray ve Darüşşafaka liseleri muallimlerinden Yusuf Cemal Akçit Alem­dar Mustafa Paşa’nın torunu, Mithat Paşa’nın ise amcazadesidir (Akşam, 22 Kanun-ı sanî 1941, s. 4).

Fülane suretiyle ifade edilmekten kurtulamayan hanımlardan ikisi de son sadrazamlardan ikisinin refikalarıdır. Afi Rıza Paşa’nın refikasının “Refiq Halid Karay’ın amcasının kızı” (s. 550) olduğu­nu ifade eden yazar başka bir bilgi vermemiştir. Paşa’nın baldızı Mediha Hanım’ın ölüm ilanından, kayın pederinin Hicaz Kuman­danı Rıza Paşa olduğunu öğrenmek mümkün olmuştur. İlanda refi­kasının ismi kaydedilmemiştir (Cumhuriyet, 21 Teşrin-i sanî 1932, s. 4). Diğer sadrazam refikası ise Salih Hulusî Kezrak Paşa’nın (s. 818-19) refikası ve Müşir Fuat Paşa’nın kızı Ramiye Zehra (İstan­bul, 1879-19.10. 1918) Hannrdır.3 Yazar Fuat Paşa’nın bütün ço­cuklarının annesi olarak Seyrandîl (ölümü için: Cumhuriyet, 22. 5. 1967) Hanım’ı gösteriyor (s. 625) ki yanlıştır. Mesela Ramiye Zeh­ra Hanım’in annesi Fatma İnşirah Hanım’di. Paşa’nın haremi çok­tu ve evde torunları hangisinin büyükanneleri olduğunu bilmezler­di. Bunu öğrenmek istemeleri üvey anneannelere saygısızlık sayı­lırdı (M. Ayaşlı, Dersaadet, İstanbul, 1975, s. 233).

Fülanelerin yamsıra ismi yanlış yazılan bazı hanımlara da rast­lanmaktadır. Mesela Avlonyalı Ferid Paşa’nın Halil Sedes ile evle­nen kızının ismi Nimet olarak verilmesine rağmen 27 Temmuz 1941’de öldüğünde ismi ilanda Seniye, şeklindedir (Akşam, 28. 7. 1941, s. 3). Yazara göre Halil Paşa ile evlenen hanımın İsmi Nimet’tı, Seniye Hanım ise Berlin müsteşarı Emin Bey’le evlenmişti (s. 555).

Yazar Çorlulu-zadeler kısmında Salih Münir Paşa’nın (1859-1939) kızlarından büyüğünün (Nimet Hanım) ismini veriyor; küçü­ğünün ise kocasının ismini (Osman Haindi oğlu Edhem Hamdi Bi­dem) kaydedip geçiyor. Paşa’nın küçük kızı Kaınuran Hantm’dı ve tek çocuğu kızı Nevin idi (M. Ayaşlı, age, s. 153),

Edhem Paşa-zadeler ailesinden Halil Edhem’in ne eşi, ne de iki çocuğu kitaba girebilmiştir. Eşi fülane sayılırken çocuklarına şu veya bu şekilde atıfta bulunulmamıştır. Ünlü müzecimizin eşi Sadi-ye Hamm’dı. Kızı Belkıs Hamm’ûı ki ikinci izdivacını eski büyük elçilerden Cevad Bey (Ezine, Memduh Ezine ve H.C. Çambel’ın biraderi) ile yapmıştı, çocukları olmamıştı. Oğlu ise Münevver Ayaşlı’nın nikah şahitliğini yapan Dr. Süleyman Edhem fîey’dir ve genç yaşta ölmüştür (Ayaşlı, age, s. l51).Gureba Hastahanesi’nde çalışıyordu. A’yan’dan Tevfik Paşa’nın torunu, Müfit Bey’ın kızı Müfide Hantm’\a evliydi (Cumhuriyet, 15 Kanun-ı evvel 1930, s. 2). Yakın zamanlara kadar bir ulema ailesini, günümüzde ise da­ha çok tiyatro dünyasını hatırlatan Gelenbevî-zadeler (s. 656) hak­kında verilen bilgilerin ne denli eksik olduğunu Gelenbevî İsmail Efendi’nın beş çocuğundan sadece Mehmet Said’in isminin zikre­dilmiş olması göstermektedir. Diğer çocuklarının (Mehmet Emin, Naile, Hediye ve Behiye) varlığına dair herhangi bir işaret yoktur. Yani onlar fülan veya fülane bile olamamışlardır (çocukların İsim­leri için: BBA, Cevdet-Maarif, nr.7666). Bu ailelerden unutulan ha­nımlardan biri de Gelenbevî-zadeler’den (s. 656) Aziz Mahmut Efendi’nın kızı Fatma Hikmet Hanım olup Ticaret Mekteb-İ Alîsi müdürlerinden Mehmet (Mekki) Hikmet Bey’in eşidir ve 1929’da İstanbul’da ölmüştür (Cumhuriyet, 14 Haziran 1930, s. 4).

Sadrazam Halil Rif’at Paşa ailesinden Paşa’nın kızlarından birine hiç temas edilmemiştir. Fülane suretiyle de olsa kitaba gire­meyen bu hanım Örfi Paşa’nın torunu ve Paris sefiri Ali Paşa’nın oğlu (M. Süreyya, C. 3, s. 454,580) eski süvari paşalarından Meh­met Ali Bengü’nun (ölümü: 28 Mayıs 1950) eşi Güzide Hantm’aı. Üç oğlundan biri de Türk sinemacılığının ilk isimlerinden Vedat Örfi Bengü’dür (1900-1953). Diğerleri Suat ve Nihat Beyler. Ede­biyatçılardan Memet Fuat (Bengü) Vedat Örfı’rim oğludur.4

Hekim İsmail Paşa-zadeler (s. 675-78) kısmındaki eksiklik ve daha vahîmi yanlışlıkları vasıflandırmak pek zor görünmektedir. Hekim İsmail Paşa’nın refikasının adı aile şeceresine göre (Nezih H. Neyzi, age, aile şeceresi) Nefise Hanım’dır. Ancak burada asıl şaşırtıcı bilgiler Paşa’nın kızı Leyla Saz’in eşinin (Sırrı Paşa) bira­deri Mustafa Nuri Paşa’nın kayınpederi Abidin Paşa’nın çocukla­rına ayrılan paragrafta (s. 676) verilmektedir. Burada Paşa’nın oğ­lu Rasih’in (refikası Saffet Hanım) dört çocuğundan sadece Abidin Dino ismen zikredilmiş; diğerlerinin varlığına işaret bile edilme­miştir. Diğer kardeşlerden bilhassa ünlü ressamlardan Arif Di-no’nun (1893 – 3 Mart 1957) isminin hatırlanmamasını anlamak mümkün değildir. Kardeşlerden diğer ikisi Ali Dino ve Leyla Ha-ntm’dır.5 Yeri gelmişken işaret edelim ki bu eksikler yanında asıl anlaşılmaz ve şaşırtıcı olanı halen Paris’te yaşayan Abidin Dino için ” 1980’lerde orada öldü” şeklinde düşülen ölüm tarihi olmuştur. Bu yanlışın nasıl ortaya çıktığı gerçekten meraka değer. Abidin Di­no kitabın basılmasından iki yıl sonra Türkiye’ye gelmiş ve İstan­bul’u gezmiştir. Büyültür tarihine geçmesi gereken benzeri (mese­la Refik Halityink\ gibi) ölüm havadislerinin başında gelmektedir.6

Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa’ya ayrılan sayfada (687) sade­ce onun hal tercümesi verilmiş olup aynı kitabın sonraki cildinde (III s. 648) bazı bilgiler eklenmiştir. Bu bilgiler de tabiatiyle eksik ve yanlıştır. Paşa’nın kızı Ayşe Remziye Hanım eski askerlerden ve Türk Tarih Kurumu’nun başkanlarından Hasan Cemil Çambel’ın(1879 – 9 Aralık 1967) eşiydi. Perihan Çambel (1909-1987), Leyla Çambel (Berlin, 11 Şubat 1915) ve Halet Çambel (Berlin, 26Ağus-tos 1916. Nail V. Çakırhan ile evli) isimli üç kızı ve Ali Bülent Çambel (İtalya, 9 Nisan 1923 – eşi Marion) isimli bir oğlu vardır. Yazarın ciddî bir bilgiye sahip olmadığı bu ailenin bir ferdini, oğ­lunu hiç zikretmemiş, “en küçükleri Halet Çambel olan 3 kız” de­yip geçmiştir.

“Mahmut Nedtm Paşa veya Necfb Paşa-zadeler” şeklinde iki isimle yazılan bir aileye ayrılan sayfalarda (732-33) görülen bir sa­tır ise başlı başına bir yazı mevzuu olabilecek kadar vahîm ve kat­merli yanlışlar ihtiva etmektedir. Bu kısımda Yıldız Sarayı’nın ün­lü Başkatibi Tahsin Paşa, Mahmut Nedim Paşa*nın damadı Ahmet Refik Paşa’nın oğlu olarak gösterilmektedir. Bir başka ifadeyle Tahsin Paşa, bir Paşa’nın oğlu, sadrazamlıkyapmış bir diğer Pa­şa’nın da kız tarafından torunu gibi gösterilmektedir (s. 733). Hal­buki onun Sıııtd Efendi isminde sade bir zatın oğlu olduğu Sicill-i Osmant’ûe, de (C. 4, s. 732) kaydedilmiştir. Tahsin Paşa’nın doğum ve ölüm tarihleri için de yazar yine, birçok yerde yaptığı gibi, “1855’e doğru – 1940’a doğru” tarihlerini okuyucuya sunuyor. Pa­şa arşiv kayıtlarına göre7 Hicrî 1275 (1858) senesinde doğmuştur. Ölüm tarihi ise hiç değilse sene itibariyle kitaplara geceli uzun yıl­lar oluyor.8 Ancak, nedense Paşa’nın ölüm tarihi, sene itibariyle de olsa, bir türlü Türkçe neşriyata girememiştir.9 Paşa 22 Ocak 1933 tarihinde İstanbul’da ölmüş ve Eyüp’te defnedilmiştir.10

Yazar, mebzul miktarda nakiller yaptığı Sicill-i Osmanî gibi mehazları bile bu denli bir dikkatsizlikle kullanıp yakın tarihin en maruf simaları hakkında, Tahsin Pasa misalinde görüldüğü misil-lü, yanlış bilgiler verirken zaman zaman da kitabını ne dakîk bir tafsilat ve teferruatla yazdığının delillerini sıralamaktan geri kal­mamıştır. Aynı aileden Mahmut Nedim Paşa’nın yeğeni ve Genç Osmanlılar Cemiyeti’nin reisi olan Mehmet Emin Bey hakkında şöyle yazıyor: “Firarından az önce Sd, Mııst Nailî Paşanın kızı Saikeyle evlenmişti, 7 yıl ayrı yaşadılar. 7 yıl Paris ve Ouchy’de (İsviçre) yaşayıp İst.’a geldi, 7 yıllık nikahlısı ile ilk defa zifafa gi­rip 2 kızı oldu” (s. 734). Bilginin bu derece teferruatlısı ve bu tür­lüsünün tarih veya araştırma adına ortaya konması şart mıdır? Bu­nun tartışılması bir bahs-İ diğerdir. Kaldı ki tarih adına yazılan bu satırlar da doğru değildir, İbnütemin’ın, yazarın belli başlı mehaz­larından olan Son Asır Türk Şairlerinde belirttiğine (s. 947) göre “Babasının o sırada şirpençeden muztarib olduğunu haber alması üzerine -idama mahkûmiyetinden haberdar olduğu halde- cezvit papazı kıyafetine girerek İstanbul’a geldi. Yalılarında on beş gün kaldıktan sonra Paris’e avdet etti.” Kanaatimizce bundan sonrası herhangi bir ferdi, tarihçi olsa bile, alakadar etmez; etmemelidir. Yani tarih adına bu gibi satırlar, doğru olsalar bile, yazılmamalıdır. Tarihçi çalışmasının dakikliğini başka vadilerde vereceği bilgilerle göstermelidir.

Kitaptaki fülanelere ve fülane bile olamayanlara, //. Ahdülhamid’in ünlü dahiliye nazın Mehmet Faik (yazarın imlasıyla Faiq) Memduh’un eşi ve kızı da dahil olmuşlardır. Yazara göre (s. 740) Paşa’nın iki eşi vardı. Bu hususta kat’î bir bilgimiz yok. Ancak bu doğru ise iki eşinden birinin ismi Zehra Nariven Hanımdı ve Pa-şa’dan beş sene sonra ölmüş; Merkez Efendi’ye defnedilmiştir (Cumhuriyet, nr. 2389, 30 Kanun-ı evvel 1930, s. 3). Paşa’nın kızı İse Şura-yı Devlet azalarından Fuat Bey’in eşi Melek Hamın’di ve annesi (belki de üvey annesi) ile aynı senede ölmüştü (Cumhuriyet, nr. 22! 1,4 Temmuz I930,s.2).

Menemenci-zadeler (s. 751-52) gibi büyük bir ailenin mensuplarından Osman Tevfik Bey ile çocuklarının varlığına dair bir işaret görülmüyor. Onun oğlu Hasan Safıyeddin, kızı Karaosmanoğulla-rı’ndan Mehmet Şevkfrim eşi Şehime Hanım’dı (öl. 26. 3. 1950). Şehime Hanım’in oğlu Osman Bey Kadıköy nikah memuru idi (Cumhuriyet, nr. 9207, 28 Mart 1950, s. 4). Menemencioğtılla-rt’ndan Rıf’at Bey’in kızı Safiye Nahide Hanımın adından bahis olmayan eşi Balkan ve Harb-i Umumî’ye iştirak eden ve sonra İn­hisarlar İdaresi’nde Nakliyat Şubesi Müdürü olarak çalışan Bedi Büktaş’tır (ölümü için: Akşam, nr. 8004,2 Şubat 1941, s. 5).

Şura-yı  Devlet  reislerinden  Ali Nazif Süruri’n’ın”  (1865-15.3.1935) çoğu tiyatrocu olan oğullarından Avukat Osman Bey unutulan (s. 766) bir başka isim olmuştur (Cumhuriyet, 28 Nisan 1971). Namık Paşazadelerden (s. 775) Hüseyin Cemil Paşa’nın çiftliklerini teftiş maksadıyla bulunduğu Halep’te bir kalp sektesin­den ölen oğlu Hamid Bey de (Cumhuriyet, 6 Eylül 1930) benzeri birçok isimden biridir. Polyanlızadeler1 den (s. 791) ise Cumhuriye­tin İlk kadın mebuslarımızdan Esma Nayınan (1899-1967) unutul-muştur.O.eski sadrazamlardan Mustafa Nailî Paşa’nın torunu, Hil­mi Paşa*nm oğlu Hasip Baytndtrlı’nın kızıydı. Hilmi Pasa Teşrifat Nazın Kamil Bey’in kızı ile evliydi (Cumhuriyet, 17 Kasım 1967). Yazar ailelerin günümüzdeki temsilcilerini ihmal ettiği, daha doğrusu böyle bir kaygısı olmadığı için, okuyucuyu birçok mühim bilgiden mahrum bırakmaktadır. Mesela Mustafa Reşit Paşa’nın to­runu Mahmut Mazhar Paşa’nın oğlu Veliyeddin Bey’ı sadece ismen zikrediliyor. Ailenin bundan sonraki hikayesi de hayli dikkate de­ğer. Veliyeddin (Kocareşit) Köse Raif Paşa’nın kızı Belkıs Raif Ha-ntm’\& evliydi, 1950 senesinde öldü ve Rumelihisarı’na defnedildi (Cumhuriyet, nr. 9167,16 Şubat 1950, s. 4). Sefina Kocareşit ismin­de bir kızı’nın ismi ölüm ilanında zikredilmiştir. Diğer taraftan Mevlid ilanından anlaşıldığına göre Belkıs Raif (Erişken) Hanım Veliyeddin Bey’den ayrılarak Tokat mebusu Resaî Bey’\e evlendi ve bu evlilikten Sevim (eşi Said Törehan) isminde bir kızı oldu.12

Bu şekilde birçok büyük aile arasındaki akrabahk-hısımlık bağları ihmal edilmiş ve dolayısıyla kitabın çok mühim bir yönü eksik kalmıştır. Mesela (s. 803) Musa Safvetî Paşazade Rıfat Bey’\n (Cihan Seraskeri Rıza Pasa damadı), Karaosmanzade Nuri Bey’in refikası olan kızı Adeviye Hamın da yine fülane olamıyan isimlerdendir.13

Said Paşa’inn kızı Sublüye Hanım’in ilk eşi Mustafa Ziya Saf-vet  (s. 804) ikinci eşinin (Lutfiye) ve kızının (Nezihe) isimleri­ni, onların gazeteye verdikleri teşekkür ilanlarından öğrenmek mümkün olmaktadır {Cumhuriyet, nr. 1883, 6 Ağustos 1929, s. 4). //. Abdülhamid devrinin ünlü seraskeri Rıza Pasa’nın refikası ve iki Paşa (Süreyya ve Şükrü) annesi Adviye Hanım’in14 yanı sıra Şükrü Paşa’nın, son devrin ünlü siyaset ve İlim adamlarından Dr. Rıza Nur’un eşi olan, kızının (İffet) fülane olarak bile kitaba gire­memeleri dikkate değer görünüyor. Çünkü Hayat ve Hatıratım R. Nur’un bu aileye yazdığı enteresan sayfalarıyla doludur (İstanbul, 1968,0. II, s. 418-441) ama bu sayfalar Adviye ve /^/isimlerinin bilinmesine kifayet etmemiştir.15 Yeniden farklı yayınevleri tarafın­dan basılan ve tartışmalara sebep olan bu hatırattaki bilgiler yaza­rın meçhulü kalmamalıydı.

Sami Paşa-zadeler’den Suphi Paşa’inn oğlu Sami Bey’\n ço­cuklarının adı sıralanmış, ama eşinin adı “sonraki zevce” şeklinde ifade edilmiştir (s. 823). Bu Hanım Ayşe Sıdıka Morali*dır ve Ha­riciye nazırlarından Rasid Raşa’inn kızıdır (ölüm ilanı: Cumhuri­yet, nr. 9409, 16 Ekim 1950, s. 4).

Şamil-zadeler (s. 843) hakkında yazılanlar kitabın en perişan sayfalarından birini teşkil ediyor. Yazar bu sayfalarda herhangi bir mehaz göstermeksizin Mizancı Murad öey’in Hacı MuraeTin oğlu olduğu beyanında bulunuyor. Bu dedikodu daha önce Mizancı’ya dair bir araştırmada incelenmiş16 ve reddedilmişti. Böyle bir şey gerçek olsaydı herhalde Mizancı bunu bir yerlerde yazardı. Biz saklanacak bir yönünü göremiyoruz. Mizancı’nın iki kızı bir oğlu olduğu yazılmış ancak isimleri verilmemiştir. Tarih-i Ebu’l-Faruk kitabının oğlunun adı (Ömer) Faruk idi.

Bu kısımda Şeyh Şamil’in, oğlu Gazi Mehmet Pasa’inn, “aynı aileden olan Dağıstanlı Mehmet Fazıl Paşa”mn ve torunlarından Said Şamil’ın adı geçmekte; bu sonuncu için “I980’e doğru öldü”

denilmektedir.

Şeyh Şamil’in ailesi hakkında yazılanların azlığını gösterebil­mek için kısaca bilgi vermek bile kafidir:

Büyük oğlu Gazi Mehmet Pasa Medine’de vefat etmiştir (1900). Şeyh Şamil’ın bu oğlunun kızı Nefise Şatıiil Hanım (öl. 1950) Medine-i Münevvere muhafızı Şeyhü’l-harem Birinci Ferik Osman Ferid Paşa İle evlendi: Mehmet Şamil, Hamza Osman ve Bekir Osman adında üç oğlu, Mısır’ın Peşte maslahatgüzarı Ali Ambroıısi ile evli bir kızı oldu. Hamza Osman Erkan (1878- 30 Ocak 1968) 3 devre mebusluk yapmıştı.17

İkinci oğul Mehmet Şefi Rusya’da, Çar tarafından, rehin olarak alıkonmuştu. Bir oğlu (Zahit Bey) ve torunları (general Osman Mansur ve Gazi Bey) ve bir kız vardı.

Üçüncü oğlu Mehmet Kamil Paşa doksan yaşında iken (Ocak 1951) İstanbul’da, Göztepe’de vefat etti. Yazarın “1980’e doğru” öldüğünü bildirdiği Said Şamil bunun oğludur.18 1901 senesinde Medine’de doğmuş; 21 Mart 1981 tarihinde İstanbul’da ölmüş ve Karacaahmet’e defnedilmiştir.19 Yazarın aynı aileden olduğunu yazdığı Dağıstanlı Mehmet Fazıl Paşa ise Gazi Mehmet Paşa’nın kayınbiraderidir.

Ahmet Vefik Paşa’inn iki oğlundan biri (diğeri Refik Bey) unu­tulmuştur (s. 882). Bu, son memuriyeti Gümrük nazırlığı olan Ce­mal Bey’dır. O’nun oğlu Ahmet Vefik Sertel 12 Aralık 1950’de öldü ve Rumelihisarı aile kabristanına defnedildi.20

  1. asrın en ünlü aileleri arasında bulunan Yesem-zadeler (s. 887-888) hakkında da esas itibariyle ismi zikredilerek Sicill-i Osmanî’den nakiller yapılmıştır. Halbuki bu aileye dair daha fazla bil­gi bulmak mümkündür. Mehmet Esat gibi bir büyük hattatın ve Mahmut Yesart gibi romancıların ve daha birçok ünlülerin mensub olduğu bu sanatkar aile hakkında yazılanların ne kadar sembolik derecede kaldığını anlamak için şecerelerine bir göz atmak kafi ge­lecektir.21

Yusuf Paşa-zadeler’den (s. 890) Softa-zade İbrahim Bey’in eşi ve İttihad Terakki’nin ünlü isimlerinden Ahmet Nesimt’nin (Say­man) annesi olan Hanım’ın adı Melek’tir ve 1933’de vefat etmiş­tir.22

Doğrusu yazarın henüz ber-hayat olan şahsiyetler hakkında yazdıklarını görünce, merhum veya merhume olanlara dair verdiği bilgilerin doğruluk dereceleri için nasıl karar verilebileceği gerçek­ten dikkate değer bir keyfiyettir. Bunun en çarpıcı örneklerinden bi­rini Zeki Paşa-zadeler (s. 892) mevzuunda yazılanlar teşkil etmek­tedir:

Zeki Paşa’inn çocuklarının tek anneye atfedilmesi yanlıştır. Paşa’nın ilk eşi Hasan Hüsnü Paşa’inn kızı Hamide Hanım’ûı. Bu Hanım’dan kızı Şaibe Hanım doğmuştur. İkinci eşi ise Enis Pa­şa’inn kızı Adviye Hanım’dır ki yazar sadece bu ikinciyi zikret­mektedir. Paşa’nın bu eşinden sırasıyla şu çocukları dünyaya gel­miştir:

Sedat Zeki Örs (1888-1966)

Seniye Veit: 1. eşi Ragıb Paşa zade Yunus Bey, 2. eşi ise Al­man Generali Georg Veit idi. Yazarın Paşa’nın diğer kızı Şaibe Ha­nım ile Ali Kemal’in çocuğu olarak gösterdiği Ceyide Tan bu Ha­nım’ın ilk kocasından olan çocuğudur. İkinci eşinden çocuğu yok­tur. Ölüm tarihi olarak “1966’dan sonra” denmektedir ki tam sene­si İ971’dir.

Kitapta adı yazılmayan Saadet (Haeberli) Hanım’ın (ölümü 1979) İsviçreli doktor Ernst Haeberli ile evli idi, Enis Georg (d. 1922) ve Hans Ahmet (d. 1924) isminde iki oğlu olmuştu.

  1. Sabiha Kuneralp, Paşa’nın Ali Kemal ile evlenen kızıdır.1990 senesinde (yazar 1966’dan sonra diyor) ölmüştür. Ali Kemal,ilk eşi İsveçli bir baba ile İngiliz bir anneden doğan!Wimjre BrunHanım’\a Londra’da evlendi (1902) ve bu Hanım’dan bir kızı (Sel-ma) ile bir oğlu (Baydur) dünyaya geldi ve eşi oğlunun doğumun­dan az sonra (1909) Paris’te öldü,23

Ali Kemal’in Sabiha Hanım’dan tek çocuğu dünyaya geldi: Emekli büyükelçi Zeki Kuneralp (5.10.1914-26.7.1998)24

Paşa’inn en büyük çocuğu Ayşe Şaibe Hanım, Hasan Rıza Paşa ja (İşkodra müdafiî ve şehit, 30 Ocak 1913) ile evliydi. Bu evlilik­ten, yazar tarafından Ali Kemal-Sabiha çiftinin çocukları olarak gösterilen 3 çocuk dünyaya gelmiştir. KTÜ’nün rektörlerinden Saf­fet Rıza Alpar (1904 – 2 Şubat İ 981) Hanım ve iki deniz subayı Ni-had (merhum) ve Ali Alpar?5 Bu aile hakkıncfa yapılan katmerli

yanlışlıklara şaşırmamak mümkün değildir, çünkü Türk Ansiklope­disine, (Ankara, 1978, C. 27, s. 317) (Hasan) Rıza Paşa maddesi niyetine çırpıştırılan satırların altında Y. Ö. rumuzu, yani yazarın adı bulunmaktadır. Yazarın bu satırları hangi mehazdan mülhem karaladığı cidden meraka değer bir keyfiyettir. Mesela teracim-i ah­valin artık çok klasik bir ismi haline gelmiş Türk Meşhurları’nda (s. 329) bile Paşa’nın Zeki Paşa’nın damadı olduğu kaydedilmiş ve kızı ile birlikte bir fotoğrafı bile konmuştur.21» Acaba bu gibi en yay­gın bilgilere ulaşabilmek için hangi şartların ve imkanların zuhuru­na ihtiyaç hissedilmektedir? Bu denli açık veren bir araştırmada gü­venilir bilgilen ve satırları görebilmek İçin gerekli kıstaslar nerede bulunabilir?

Ailelerden eksik bilgi verilenlere son bir örnek olarak Recaiza-deler’öen Ercümend Ekrem hakkında yazılanları zikredebiliriz. E. Ekrem’in ilk eşinden hiç bahsedilmemesi, buna rağmen bundan do­ğan oğlu Muvakkar Ekrem Talu’nun (1909 – 26 Mart 1963) kayde­dilmesi yanlış anlamalara yol açmaktadır. E. Ekrem’in ilk eşi Feri-ha Hanım Abidin Paşa’nın torunu olup 22 senelik bir evlilikten sonra 27 Mart 1929’da vefat etti. Muvakkar Ekrem tek çocuğuy­du P Çiğdem Talıı (1939 – 28. 5. 1983), Umur Taht ve mimar Er­dem Taht, Muvakkar Ekrem’in çocuklarıdır. E. Ekrem ikinci evlili­ğini Hatice Hanı/«’la yaptı ve buevliliken 1931’de Esin Talu (Çe-likkatı) dünyaya geldi.28

Kısaca yazarın aileler hakkında yazdıkları fark edilmesi çok zor ve zaman zaman da tashihi ilk anda imkansız görünen eksiklik­lerle ve yanlışlıklarla mal-a-mal (dopdolu) bir haldedir. Bunların arasından doğru bilgileri sezebilmek, seçebilmek ve hele yeni araş­tırmaların hareket noktası ve malzemesi olarak kullanabilmek kaç araştırmacının haddi ve harcıdır bilinmez ama her halükarda bunla­rın sayısı iki elin parmaklan kadar bile olamaz.

VII. Kitapta bulunan fülan tarihler hakkında

ilim olarak tarih her şeyden önce bir usûldür. Mevzuun seçi­minde, buna uygun bilgi kaynaklarının tesbitinde, bu kaynakların içinde en mühimlerinin seçilme ve kullanılmalarında devamla bir dikkat ve zihnî gayret içinde olmayı gerektirir. Kaynakların kifayet etmediği hallerde tarihçi tahminlerde bulunup daha sonra tashihe muhtaç satırlar yazabilir. Böyle bir tasarruf da ilmî araştırmalar için hem bir zaruret, hem de bir imkan olarak gündemdedir. Kısaca ya­zarın da böylesine binlerce doğum ve ölüm tarihi ile karşı karşıya bulunduğu bir araştırma işinde gerekli hissettiği hallerde bu yola başvurması gayet tabiîdir ve hakkıdır. Ancak bilhassa 19 ve 20. asır için bu imkanı inandırıcı olmayan bir derecede kullandığı ve adeta istismar ettiği görülmektedir. Bu tasarrufunun bazı örneklerini, bir fikir vermek üzere, sıralamak yerinde olacaktır:

  1. İkinci Meşrutiyet devrinin ünlü muhaliflerinden olan Bo(Beau-güzel) Şerif ve sevmeyenleri tarafından da Boş Herif şeklinde anılan M. Şerif Paşa, yazarın yazdığı gibi (s. 466) 1944’de Pa­ris’te ölmemiştir. Paşa 13 Ocak 1865’de doğmuş ve 22 Aralık1951 ‘de İtalya’da Montecordino’da Villa Keyfim adını verdiği
    evinde öldü ve oraya defnedildi.29 Yazar Gövsa’nın (s. 369) yanlış­larını aktarmış olmalıdır.2. Abdi Paşa’nın Sicill-i OsmanTĞen (C. 3, s. 413) aldığını zan­
    nettiğimiz ölüm tarihi (29.6. 1879) yanlış hesaplanmış olmalıdır (s.542). Paşa, 6 Recep 1297 (14 Haziran 1880) tariflinde ölmüştür.3.  Ali Paşa’nın genç yaşta (39) ölen oğlu Ali Fuat Bey1840’da (s. 549) değil, 1262 Hicrî’de doğmuştur. Bu senenin ilk günü (1 Muharrem) 30 Aralık 1845 tarihine tesadüf ettiğine göre, 1846 senesinde doğduğu açıktır. A. Fuat “15 yaşında mülazemetle Divan-ı Hümayın kaleminde çerağ” buyurulmuştu. Genç yaşta ölü­mü hüzn-ü umumîye sebep olmuştu (BBA, Sicill-i Ahval Defteri, C. 3, s. 90).4.            Sadullah Paşa’nın oğlu Nusret Sadullah Ayaşlt’inn”1967’den önce” öldüğünü bildiren yazar (s. 557) aynı kitabın 3.cildindeki “eklemeler ve düzeltmler” kısmında (s. 647) ise 1942
    senesini kaydetmekte ve O’nun Paşa’nın küçük oğlu olduğunu bil­dirmektedir. Sadullah Paşa’inn çocukları yaş sırasına göre şöyle­dir: AsafBey, Nusret Sadullah Ayaşlı, Ragtp Bey ve Nazlı Hanım.Yazarın aile hakkında verdiği bilgiler çok eksiktir ve yanlışlarla do­ludur.30 Esasa dönelim: Nusret Sadullah 4 Ekim 1869’da İstan­bul’da doğmuş ve 12 Aralık 1944’de vefat etmiştir. Yazarın ilk kay­dı (1967’den önce) tashih sadedinde (1942) verdiği tarihe göre da­ha çok doğruluk payına sahiptir. Keşke hiç tashih buyurmasaydı.315.         Halil Şerif Paşa’nın doğum tarihi için 1844 senesini ver­mekte (s. 460, 567) ve herhangi bir şüphe de izhar etmemektedir.Yine aynı paragrafta Paşa’nın 1856-1861 senelerinde Atina elçisi
    olduğu belirtilmektedir ki bu durumda doğum tarihini şüphe ilekarşılamak gerekirdi. Paşa hakkında araştırmalar yapan Davison1820’de doğmuş olabileceği tahmininde bulunmaktadır. Artık tah­mine ihtiyaç yoktur. Kızı Leyla Hanım*m ifadesine göre Paşa1832’de doğmuştur.32 Diğer taraftan Paşa’nın Avrupa’daki kumar hayatına dair verilen bilgilerin de tarih adına kaydedilmesi (s. 568) yanlıştır.33 Yazarın neye dayandığını bilemiyoruz ama “çok iyi Fransızca” bildiği şeklindeki hükmüne Paşa’nın Paris’teki arkadaş­larından Ernest Daudet’n’in (s. 264) katılmaması ve hatıralarında Fransızca’yı düzgün konuşamadığına (ü parlait assez incorreete-ment le français) işaret etme ihtiyacı duyması dikkate değer olsa gerektir ve tabiî yazarı tekzip etmektedir.

İzzet Holo Paşa’nın doğum tarihi için 1850 senesi bir şüphe işaretiyle verilmektedir (s. 572). Paşa, 1268’de (Hicrî) doğmuştur ki buna göre 27. 10. 1851 – 14. 10. 1852 tarihleri arasında doğduğu kat’iyet kazanıyor (BBA. Sicill-i Ahval Defleri, C. 4, s. 708-9).

Gazeteciliğin ilk büyük ismi Çapanzade Yusuf Agah Efendi’-nin ölüm tarihi hakkındaki umumî yanlış (Aralık 1885) burada da (s. 604) tekrar edilmiştir. Agah Efendi Atina elçisi iken 2 Ocak 1886 tarihinde ölmüştür (BBA. Sicill-i Ahval Defteri, C. 1, s. 196).

Fuat Paşa’nın oğlu İslam Fuat Tugay yazıldığı gibi (s. 625) 1954’de değil, 1950’de ölmüştü (Cumhuriyet, nr. 9138, 18 Ocak 1950, s. 4).

“1960’dan sonra” sonra öldüğü bildirilen (s. 628) birçok ta­rih kitabının yazan Feridun Dirimtekin’in tam ölüm tarihi 27. 9. 1976’dır.34

10.İbrahim Edhem Pasa*n\n (s.638) doğum senesi 1818 değil, Hicrî 1232’dir. Miladî olarak 21 Kasım 1816- lOKasım 1817 tarih­leri arasında doğmuştur (BBA. Sicill-i Ahval Defteri, C. 2, s. 218).

  1. Evrenos-zadeler’am İttihat ve Terakki’nin ünlü isimlerin­den Rahmi Bey’ın İzmir sûikasdinde asıldığını söyleyen (s. 646)yazar, ne yazık ki, bir mehaz ismi zikretmemi ştir. Bunu yapsaydı bir yanlışın da tıpkı Abidin Dino’nun 1980’lerde Paris’te öldüğü yolundaki satırı (s. 676) gibi, nasıl yorumlanması gerektiği husu­sunda birşey söylemek mümkün olmamaktadır. Netice itibariyle Rahmi Bey (25 Haziran 1873 – 7 Temmuz 1947) zikredilen ‘sû-ikast’ta asılmamış, 10 yıl kalebentliğe mahkûm edilmiştir. Daha sonra ise siyasetin dağdağa ve tehlikelerinden uzaklaşarak ticarete başlamış ve belirtildiği gibi 1947 senesinde İzmir’de ölmüştür.35
  2. Hekimbaşı-zadeler’den Abdülhak Hamid’in ikinci eşi
    Nelly Hanım*m (s. 675) doğum ve ölüm tarihlerini (1870-1911)
    kolayca bulmak mümkündür.36

Hekim İsmail Paşa-zadeler’den Sedad Nuri İleri, yazıldığı gibi (s. 676) 1944’de değil, 1943’de ölmüştür (Yeni Sabah. nr. 1943,19 Birinci Teşrin 1943, s. 3). Aynı aileden Leyla Sta-Sırrı Pa­şa çiftinin oğlu Yusuf Razi Berin 1945’den sonra öldüğü kaydedil­miştir (s. 677) ki tam senesi 1947’dir (Cumhuriyet, 21 Ocak 1947). “Büyük mimar” olduğu ifade edilen mimar Vedat (Tek) Bey’in do­ğum ve ölüm seneleri (1873-1942) verilmemiştir.37 Büyükler ciddi­ye alınmalıdır.

Kıbrıslı Kamil Paşa’nın ismi zikredilmeyen (s. 696) toru­nu, Ahmet Şevket’in oğlu İhsan Bey “pek genç yaşta” ölmüş ve Erenköyü’ne gömülmüştür (Cumhuriyet, nr. 1808,3 Ağustos 1929, s. 4). Paşa’nın diğer oğlu Fahreddin Nihad Bayur ise 1950’de öl­müştür (Cumhuriyet, nr. 9162, 11 Şubat 1950, s. 3).

Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın oğlu Bedrettin Muhtar’in ölümü hakkında yine mesnedsiz yanlışlardan biri görülmektedir. Yazıldığı gibi O, 1927’de İstanbul’da (s. 707) değil, I930’da Cannes’da ölmüştür (Cumhuriyet, nr. 2205,28 Haziran 1930, s. 4).

  1. Keçeci-zadeler*den Nazım KeçecCn’ın eşi Belkıs Hanım
    1942’de (s. 709) değil, 1941 ‘de Ölmüştür (Akşam, 8027, 25 Şubat
    1941, s. 4).

Kıbrıslı-zadeler ailesinden Şevket Bey’in (s. 717) sadece Ölüm tarihi bilinmektedir. Şevket Bey 22 Ağustos 1950’de Paris’te öldü ve Babialî Baskını’nda (23 Ocak 1913) vurulan kardeşi Tev-fik’ın yanına, Karacaahmet’e gömüldü (Cumhuriyet, nr. 9374, 11 Eylül 1950, s. 4). Bu aile hakkında anlaşılması zor bir ifade de İbra­him Edhem Dirvana’inn Şevket Bey’in oğlu olarak gösterilmesidir. Bu da yazarın mesnedsiz yanlışlarından birini teşkil etmektedir.38

Mithat Paşa’nın oğlu Ali Haydar Mithat için verilen (s. 761) ölüm tarihi (1946) de yanlıştır. A. H. Mithat 1950’de öldü ve Merkez Efendi’deki aile mezarlığına defnedilen (Cumhuriyet, nr. 9424,31 Ekim 1950, s. 4).

Nazif Sürûri’rim oğlu Lütfullah Sürûri (Eruluç) 1968’de değil (s. 766) 1967’de ölmüştür (Cumhuriyet. 14 Aralık 1967).

Namık Paşa (s. 774) yazıldığı gibi Konya’da değil, İstan­bul’da doğmuş ve 15 değil 14 Eylül 1892 tarihinde ölmüştür. Malî tarihleri miladî’ye çevirirken 19. asırda, yazarın yaptığı gibi 13gün değil, 12 gün eklemek gerekir.39

  1. Meşrutiyet devrinin Adliye nazırlarından İbrahim Bey (s. 789) 1934’de değil, 1933 senesinde ölmüştür (Cumhuriyet, nr. 3238, 14 Mayıs 1933, s. 4).

Sadrazam Reşit Paşa’nın ihtiyatî kayıtla 1895’de öldüğü bildirilen (s. 802) torunu Nureddin Bey 1934’de ölmüştür (Cumhu­riyet, nr. 3494,27 Kanun-ı sanî 1934, s. 4).

Cevdet Paşa’nın kızı Fatma Aliye’nın ötüm senesi olarak (1924) İ.A.GöV^o’nın Türk Meşhurları’ndakı (s. 131) yanlış, tabiî isim zikredilmeden, aktarılmıştır (s. 805). F. Aliye İstanbul’da 13 Temmuz 1936’da ölmüştür.40

Sadrazam Said Paşa’nın kızı Sııphiye Hanım’in (ölüm ha­beri: Cumhuriyet, 14 Ocak 1951, s. 4) ikinci eşi İstinyeli Nuri Bey l942’de öldü(,nr.6369,11 Mayıs 1942, s. 2). Paşa’nın oğlu Ali Namık Ara’nın doğum (1885) ve ölüm (1952) senelerini bu vesile ile kaydedelim.41 Yazar Paşa’nın her iki Hanım’ının (Ye­gane ve Mebrûre) kendisinden önce öldüğünü yazmakta (s. 818) ise de yanlış olsa gerektir. İsimi belirtilmeyen bir eşi 1930’da öldü {Cumhuriyet, nr. 2286) 17 Eylül 1930, s. 4). Diğer taraftan ikinci eşi olarak gösterilen Mebrûre Hanım Paşa’nın eşi değil, kızlarından biriydi.42

Sami Paşa’nın damadı Ahmet Necib Paşa’nın doğum tari­hi 1855 değil, Şubat 1856; ölüm tarihi ise 1885 senesinin Temmuz ayı değil, 20 Nisan günüdür (BBA. Sicill-İ Ahval Defteri, C. 2, s. 232). Sami Paşa’nın torunu, Abdüllatif Subhi Paşa’nın oğlu Sami Bey’in doğum tarihi 25 Eylül 1853’tür (Aynı defter, s. 812). Yazar Subhi Paşa’nın diğer oğlu eski valilerden Abdülvehhap Suphi’nin (Kocamemi) 1968*de hayatta olduğunu bildiriyor ki manalandırıl-ması güç yanlışlardan biri de budur. O, 1950 senesinde ölmüştür {Cumhuriyet, nr. 9291, 20 Haziran 1950, s. 4; Naile Hanım’ın ce­nazeye katılanlara teşekkürü için: Aynı gazete, nr. 9297,26 Haziran 1950, s. 3). Yazar verdiği tarihlerle zaman zaman yaşayanları öldü­rürken, zaman zaman da ölüleri diriltmektedir ki bu tasarrufunun mazur sayılabilecek bir tarafını bulmak mümkün olmamıştır.

Netice itibariyle bu gibi teracim-i ahvale dair kitaplar için çok mühim olan doğum ve ölüm tarihlerinin tespitinde yazar ilmî usûl­lerden nasipsiz bir tavır sergilemiştir. Verilen örnekler bu hükmün gerekçeleridir. Araştırma yapmanın sorumluluğu ile bu gibi yanlış­ların nasıl bağdaştırılabileceği bir hayli hassas bir mesele olarak or­tadadır. Hiçbir araştırmacının bu derece savruk ve serbest bir şekil­de kalem oynaklığı sergilemeye hakkı olmamak gerekir. Bulamadı­ğı bilgiler olabilir; ancak bir soru işareti ile bu imkansızlığı -eğer gerçek ise- ifade edip araştırmacı olmanın sorumluluğunu üstlen­mek gerekir. Bu, ortaya konacak metnin değerini ve inandırıcılığı­nı artırırdı. Yazarın işaret edilen tavrı ise ortada böyle bir ihtimal bı­rakmamıştır.

VIII. Soyadlar meselesi bakımından devletler ve hanedanlar

Yakın tarihe dair araştırmalardaki müşkillerden biri de soyadı kanununun çıkışından (21 Haziran 1934) sonra da yaşamış şahsi­yetlerin soyadlannın tesbiti meselesidir. Kanunun çıkışından sonra soyadı alınması hemen ertesi gün olmamış, mesela Mustafa Kemal, Atatürk; İsmet Paşa, İnönü soyadını aynı senenin Kasım ayında (24, 26) almışlardır. Aldığı soyadını değiştirenler olduğu gibi fert­leri farklı soyadı kullanan aileler de bu arada görülmüştür. Soyad-ların tesbiti, mesela bu gibi bir çalışmada, temel hedeflerden biri ol­malıydı. Yazarın bu meseledeki tavrının, daha doğrusu, tavırsızlığı-nın şahidi sayılabilecek Örneklerle, bir hükme varmak daha kolay­ca mümkün olabilecektir:

Kavalatılar ailesinden (s. 458) Müşir İbrahim Hilmi Pa­şa’nın kızı Naime Hanım’ın soyadı Bozcaada’dır {Cumhuriyet, nr. 9239,29 Nisan 1950, s. 4).

Aynı ailenin (s. 468) damadı Kemaledain Sami Paşa’ya (öl. 15. 4. 1934) Gökçen soyadının verilmesi yanlıştır. Çünkü soyadı kanunu Paşa’nın ölümünden iki ay sonra çıkmıştır. Ailesinin bu so­yadı almış olması böyle bir tasarrufa imkan vermez.

  1. Sadrazam Hüseyin Avni Paşa’nın ahfadından ve Ali Pa­
    şa’nın oğlu (s. 556) Dr. Mehmet Fuat (öl. 9. 1. 1950) Bey’in soyadi Dölek’tır (Cumhuriyet, nr.9\3\, II Ocak 1950, s. 4).

Yazar ile aynı vakfın gelirlerinden hisse alan (s. 584) eski milletvekillerinden Fakihe Öymen’ın ilk soyadı Odman’aır ve bazı kitaplara bu şekilde girmiştir (Murat Uraz, Resimli Kadın Şair ve Muharrirlerimiz, İstanbul, 1940, s. 357).

Çavdaroğulları’ndan (s. 606) bir kısmı Çavdaroğlu bir kıs­mı mesela ismi zikredilmeyen oğullarından Rıza Bey Çavdarlı so­yadını kullanmıştır (bk. Tarihten Sesler, sayı: 2, Şubat 1943, s. 17).

Çorlulu-zadeler’den bir zamanların ünlü Paris sefir-i kebiri Salih Münir Paşa’yada (s. 911) Çorlulu soyadı yakıştırılmıştır. Bu aile şu anda esas itibariyle Esenbel soyadıyla tanınmaktadır. Fakat Paşa Çorlu soyadını taşıyordu. Cuma günleri Aksamada “Geçmiş zamanlar” başlığı altında ve Salih Münir Çorlu imzasıyla ölünceye kadar yazılar yazmıştır. Ailesinin gönderdiği bir yazısı da ölümün­den sonra (10 Şubat 1939) basılmıştır. Aslında bu soyadını kullan­ması bilinmeyen birşey değildir; ansiklopedilere de girmiş, yani ta-bir-i aherle orta malı olmuştur (Türk Ansiklopedisi, Ankara, 1957, C. V, s. 53). Buna rağmen Türk Ansiklopedisi”‘ne Paşa hakkında bir madde (!) yazan ve bu ansiklopedinin “başredaktör”ü olan yazar bu sade gerçekten habersizdir. Yeri gelmişken İfade edelim ki Paşa’nın biraderi Aziz Bey de ilk zamanlarda Çorlu soyadını kullanmıştır (Akşam, nr. 7299, 12 Şubat 1939, s. 4; bu yazısı ağabeyi hakkında­dır). İşin bir başka trajik yönü İse yazarın on yıl (1965-1975) neşri­yat müdürlüğü yaptığı Hayat Tarih Dergisinin devamı olan Tarih ve Edebiyat Mecmuasının Salih Münir Çorlu imzalı yazıları İktî-basen basmış olmasıdır (Sayı: 12, Aralık 1981, s. 36-37). İnsanı dil-siz-dudaksız bırakan bir dikkatsizlik…

Ebussuud Efendi’n’ın torunlarından (s. 637) Suud Yavsı da­ha sonra Ebussuudoğlu soyadı ile bir kitap neşretmiştir (Türk Şairi MustafaZekai, İstanbul, 1941,29s.,Şehremini Halkevi Neşriyatı).

Kıbrıslı-zadeler’den (s. 717) Şevket Bey Kıbrıslı soyadını aldı. 22 Ağustos 1950’de Paris’te ölen Şevket Bey 12 Eylül’de Ka-racaahmet kabristanına, Babıali Baskım esnasında (23 Ocak 1913) hayatını kaybeden kardeşi yaver Tevfik Bey’in yanına defnedilmiş-tir (Cumhuriyet, nr. 9374, 11 Eylül 1950, s. 4).

  1. Piri-zadeler’den (s. 789) İsmail İsmet Bey’in soyadı, ölüm ilanından anlaşıldığına göre, Piri olsa gerektir (Cumhuriyet, nr.6281,12 Şubat 1942, s. 3).
  2. Yazar Rumbeyoğlu Fahreddin Reşad hakkında bilgi verir­ken (s. 810) işaret etmeksizin A. Çankaya’nın yazdıklarını aktarmış olmalıdır (age, C. III, s. 275-276). Bu kitapta bir küçük yanlışla ve­rilen (Amid Emîrî) adının doğrusu Amidamiri’dır ve F. Reşad’ın soyadıdır (H. Tarık Us; Elli Yıl, İstanbul, 1943, s. 69).
  3. Sadrazam Said Paşa’nın kızı Subhİye Hamm’ın ikinci ko­cası olarak zikredilen İstinyeli Nuri Bey’in (öl. Cumhuriyet, nr. 6369,11 Mayıs 1942, s. 2) soyadı hakkında da bîr işaret bulunmu­yor. Soyadı İstinyeli idi.

İmşir şeklinde verilen soyadı (s. 848-849) İınsir olarak tas­hih edilmelidir.

Sultan II. Abdülhamid devrinin ünlü Şeyhülislamı Cema-leddin Efendi’n’ın oğlu Ahmet Muhtar Bey de (1878-1943) soyadı-na kavuşamayanlar kervanına katılmıştır (s. 849). Yazıldığı (Molla-oğlu) gibi değildir, Kevakibî’d’ır (Mustafa Ragıp Esatlı, “Şeyhülis-lamzade Ahmet Muhtar KevakîbV Akşam, II Eylül 1943, s. 5).

  1. Muhtar Necmeddİn Kocataş’in (s. 876) oğluna (Hay-reddin) soyadı verilmesi de yanlıştır. Çünkü O, 1 Şubat 1933’de genç yaşta hayata gözlerini yummuştur (Yusuf Mardin, age, s. 109).
  2. Uryanî-zadeler’den (s. 877) Mehmet Cemil’in ölüm ila­
    nından soyadının Uryanî olduğu anlaşılmaktadır (Akşam, nr. 8016,
    14 Şubat 1941, s. 4).

Doğrusu yazarın bir taraftan şahsiyetlere-tyanlış soyadları ya­kıştırmada, diğer taraftan ise soyadına sahip olduğu açık olanların (yani 21 Haziran 1934 tarihinden sonra ölenlerin) soyadlarını araş­tırmadan geçiştirmede sergilediği rahatlıktan rahatsız olmamak mümkün değildir.

Başkalarının imla yanlışlarını büyük bir hassasiyetle ve hiç mesabesindeki bir hoşgörü ile gündeme getiren yazar bu meselede okuyucuların hoşgörüsünün tahammül hudutlarını ne kadar zorladı­ğının farkında bile değildir. Binlerce kişinin tercüme-i hali üzerinde “45 yıllık bir” çalışma ile ortaya konan kitapta eser diyemiyoruz-bu bakımdan yapılan yanlışların ve verilen açıkların bir izahı varsa bile bunun ne olduğunu tahmin edebilmek mümkün olmamıştır.

  1. Kitaptaki bazı yorumlar hakkında

Tarih esas itibariyle yorum demektir. “Haber kutsal, yorum hürdür” sözü bu hakikatin bir başka ifadesidir. Kısaca aynı mehaz­lara dayanılarak farklı yorumlara ulaşma hakkının olmadığı yerde tarih ilmi serpilemez. Ancak farklı yorumlar ayıplanamaz ise de tartışılabilirler, daha doğrusu tartışılmalıdırlar. Doğrusu yazarın ki­tabına daha fazla zaman harcamamak niyetimize rağmen bazı yo­rumlarına dokunmadan geçemedik:

Abbas Hilmi Pasa’nın validesi Emine Necibe Hanım’in İs­tanbul’daki adının Valide Paşa (yazarın imlası Walide-Paşa) oldu­ğu bildiriliyor (s. 463) ki bu yanlıştır. Coğrafyaya münhasır bir un­van karşısında değiliz, yani Mısır’da başka bir unvanı yoktu. Mısır valilerinin ve hidivlerinin annelerine Valide veya Valde Paşa deni­yordu (Nahit Sırrı Örik, “Mısır’ın Valde Paşaları”, Resimli Tarih Mecmuası, sayı: 21, Eylül 1951, s. 950-54,959).

Sabahaddin Bey hakkında yazılanlar ve yorumlar da makûl görünmüyor. Türkiye’ye döndükten (1908) sonra bir muhalefet partisi kurduğu ifade ediliyor ki böyle bir bilginin mehazına rast­lanmamıştır. Taraftarları parti kurmuştur ama O herhangi bir parti­nin kurucusu veya resmî önderi olmamıştır (s. 575). O’nun “İngil­tere’nin ajanı” olduğu teşhisine de (s. 575, 670) bir delil lütfetme­yen yazarın bu gibi ifadeleri yazmaktaki ihtirasını yorumlamak haddimiz değildir. Yeri gelmişken işaret edelim ki tarihçinin işi böyle bir teşhis koyduktan sonra başlar. Gerçekten de Osmanlı devleti’nin çöküş devrinde başka devletler adına çalışanlar vardır, lakin yapılması gereken bu vakıanın sebeplerini araştırmaktır. Yakın tarihimizdeki İngiliz-perestlik henüz bir mesele olarak bile ortaya konmamıştır. Sabahaddin Bey’e dönelim; günlünden, Avrupa’da o devirde görüldüğü gibi, Osmanlı hanedanına kız tarafından sıhriye­ti bulunanların da tahta oturabileceği geçiyordu.43

  1. Babıalî Baskım’nda (23 Ocak 1913) hayatını kaybeden Har­biye Nazın Nazım Paşa için yazılan şu cümle, şaşaalı görünüşüne rağmen, tarih adına bir kazanç değil; aksine bir kayıptır: “Gafletİy-le ve oynaklığıyla ünlüdür, bütün emeli hiç yüzünü görmediği ka­yınpederi derecesinde şöhret sahibi olmaktı” (s. 608). Sadrazam Ali Paşa’nın bu talihsiz damadının tek arzusu kayınpederi gibi sadra­zam olmaktı.44 Yoksa devlet (ve tabiî bilhassa servet) getirmeyen şöhreti kim ne yapsın? Tarih böyle mi yorumlanır? Kaldı ki bir si­yasî düzende, hele nazırlıkların adeta akşamdan sabaha sahip de­ğiştirdiği II. Meşrutiyet ortamında, bir namzedin -Nazım Pasa-sadrazam olmak için, herhangi bir siyasî partiye bağlanmaksızın, birçok kıdemli sivil-asker devlet adamı gibi, kenarda nevbet ve fır­sat beklemesi niçin “gaflet ve oynaklık” olsun? Siyasî hayat bu gi­bi mefhumlarla mı açıklanır?
  2. ///. Setim’ın hail’i ne karışanlardan Şeyhülislam Ataullah Efendinin ailesi için (s. 633) “///. Selim’ın düşmesini sağladığı için, Osmanlı tarihinin en namlı ulema ailelerinden biri, ilklerinden biri olan ailesinin şerefini ayaklar altına aldı ve o kadar şanlı aile artık iflah olmadı” denmektedir. Bu izah tarzını makûl bulabilmek için mazinin iyi aileleri muhafaza ve kötülerini ifna eden tabiî bir ayıklama mekanizmasına sahip olduğunu kabul etmek gerekecektir ki bunun imkansızlığı ortadadır. Bu gibi teolojik izahların başladı­ğı yerde tarih ilminin yeri yoktur. Keşke yazarın ifadeye çalıştığı mekanizma var olsaydı da kötülerin mensup olduğu aileler tarih sahnesinden silinip gitselerdi. Kısaca tarih iyilerin veya kötülerin değil, beşerî olanın hikayesidir.

Yazıldığı gibi (s. 675) Abdülhak Hamid Tarkan senatör ol­mamıştır. Kastedilen A’yan Meclisi azalığıdır. Bu şekilde bir tercü­me ve İsimlendirme yersiz, yanıltıcıdır. Yazarın bu gibi tasarruflun metod bakımından yanlıştır ve hoş görülemez.

Yazarın bazı şahsiyetleri tanıtmak sadedindeki tavsifleri de, en hafif ifadeyle, fazla acelecilik ve sorumsuzluk örnekleri meya-nındadır. Mesela (s. 694) Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir Kaba-ağaçtı) ve Perihan Çaınbel (C. III, s. 649) için “solcu” deyip geç­mesi araştırmacının sorumluluğu ile bağdaşmayan bir savrukluk nümunesidir. İnsanlar bu kadar acele ve kolay tartılmamalı ve mar-kalanmamalıdır.45 İnsanları bu denli rahat damgalamak çok rahat­sız eden bir tavırdır. Yazarın bu gibi satırlara mcclûbiyeti Öteden beri dikkate çekmektedir.46

Yazarın en küçük bir dikkat ve hassasiyet izi taşımayan bü­yük sözlerinden tarikatler de nasibini almak zorunda kalmıştır. “Mevlevîlik, en mühim Türk tarikatidir” buyuran yazarın hangi kıstaslara dayandığını anlamak (s. 758) mümkün değildir.47 Mesela burada dikkatli bir okuyucu şu soruları sorduğu zaman bu büyük sözün hiçbir manası kalmaz: Büyüklüğün ölçüsü nedir? İkinci ve­ya üçüncü derecede hangi tarikatlar var? En ehemmiyetsiz Türk ta­rikatı hangisidir? Niçin?

  1. Hasıl-ı kelam

Bu kitabın neşrini kültür hayatımızın son senelerdeki en mü­him hadiselerinden biri olarak görüyoruz. Bu kanaatin ilk delilini önsözde buluyoruz: “Bir Osmanlı jenealoji ansiklopedisidir. Os­manlı bünyesi ve çatısı altındaki bütün hanedan ve aileleri ihtiva ediyor… Benim vaktim bu derecesine yetmiştir. Bu da 45 yıllık ça­lışma sonunda mümkün olabilmiştir” (s. 18). Bu iddia aynı kitabın bir başka sayfasında (541) yine aynı kalem tarafından şu şekilde tekzip edilmektedir: “Bu kitabımızda hükümran olmayan maruf Osmanlı ailelerinin bilinen şecerelerini vereceğiz. Daha doğrusu maruf aileler arasından seçme yapılmıştır.” Bu iki ifadeden yazarın kitabını yazarken göz önünde tuttuğu hedefi çıkarma’k mümkün de­ğildir. Bu ölçüsüzlük kitabın tamamına hakimdir. Kitap hakkındaki görüşlerimizi maddeler halinde sıralamak gerekecektir:

  1. Kitabın hedefi tutarlı bir şekilde ortaya konamamıştır. Bü­yük aileler dışında kalan teşkilata dair kısımların bu kitapta yeri ol­mamak gerekir. Kaldı ki yazar bu bölümde bile araştırmacının mes’ul i yetinden kaçmış, mesela II. Meşrutiyet devri hükümetleri­nin listesini, inandırıcı olmayan bir gerekçe ile, tamamlamak zah­metinden kaçınmıştır.4Kitabın muhtevasında da bir ölçü ve tutarlılık görünmüyor. Bazı şahsiyetlerin eserlerinin üstesini vermiş, bazılarının eser ver­diğini zikretmiş, bazılarının yazarlık yönüne ise hiç temas etme­miştir.

Mehazların tesbitinde ve zikredilmelerinde de ilmî usûllere uyulmamış; Azm-zadeler ailesi hakkında sayfalarca mehaz ismi ve­rilirken birçok aile için tek mehaz zikredilmemiştir. Yazarın birinci derecede mühim birçok kitaba ulaşamadığı göz önünde tutulursa makaleleri zikre gerek kalmamaktadır.

Yazarın mehazlara karşı tavrı iki şekilde tezahür etmiştir:

 

Neşredilmiş birçok kitabi araştırmasında kullanmamış, ade­ta yok saymıştır.

Bazı mehazları ise sınırsız bir şekilde, zaman49 zaman da çok hızlı ve yanlış olarak, sayfalarca aktarmıştır. Bu esnada ise eserlerin ismini gereği gibi zikretmemiştir. Mülkiyeliler Tarihi gibi bazı temel kitapların ise sadece metnini değil, dipnotlarını da kita­ba nakletmiştir ki (s. 579) bunu makûl görmek mümkün değildir. Kısaca yazar her iki halde de kitapların ve diğer yazarların hakları­na riayet etmemiş; bu arada mehazları dipnotlanyla beraber naklet­menin de ilk örneklerini sergilemiştir. Bu, tarihçiliğimizde yeni bir adımdır.

 

Yazarın birçok sayfalar halinde düzenlediği snoptik listele­rin ne işe yarayacağı anlaşılamamıştır. Kanaatimizce gereksizdir.

Kitabın imlası okuyucuyu rahatsız edecek, hatta isyan etti­recek bir tazdadır. Bu tuhaf imlada bile bir tutarlılığının olmaması ise işin bir başka yönüdür. Dört farklı imla ile yazılan kelimeler bi­le vardır. Cevdet, bazan Cewdet, Refik Halit, Refiq Halit olmuştur. Bu imla garabetinin I. Türk Dil Kurultayı’in (25-28 Eylül 1990) toplayan bir bakan zamanında, hem de bilirkişi raporu olmaksızın,basılması işin bir başka traji-komik yönünü teşkil etmektedir.

‘ 7. Yazar bu kitabın bibliyografyasını 1992 senesi içinde ayrı bir cilt halinde neşredeceğini duyurdu. Bu cild hala piyasaya çık­mamıştır. Okuyucuya bir başka borcu da sadece II. cildi için bir şa­hıs isimleri indeksidir. Kitabı bu haliyle kullanmanın zorluğu, hat­ta imkansızlığı her türlü izahtan beridir. İndekssiz kitap neşretmek okuyucuya işkence etmenin yollarından biri haline gelmiştir.

Kitap bu haliyle bir kırkanbar gibidir. Yazar elinin altında bulunan Sicilt-i Osmanî, Son Sadrazamlar, Mülkiye Tarihi ve ben­zeri kitapları çok acele, dikkatsiz, çok kere de işaret etmeksizin bol miktarda nakletmiş ama, daha önce de işaret edildiği gibi, bizzat kullandığı bu mehazlar tarafından tekzip edilen yanlışlar yapmıştır. Daha da garibi yazar on sene neşriyat müdürlüğü yaptığı Hayat Ta­rih Mecmuasındaki bilgilere bile ulaşamamıştır.

Yazar klasik mehazlarda bulunan bilgileri hulasaten verme­li, aileler hakkında bunlarda bulunmayan muahhar bilgileri derle­meye çalışmalıydı. Bu kitapta tam tersi yapılmış; bunlardan sınır­sız bir şekilde nakiller yapılmış ve “aile günümüzde de devam edi­yor” gibi ifadelerle asıl yapılması gereken iş geçiştirilmiştir.

 

Böyle bir kitap için bir taraftan arşiv (Osmanlı Arşivi) ve­sikalarına, diğer taraftan da gazete koleksiyonlarına müracaat edil­meliydi. Kısaca araştırmanın iki mühim mehaz kategorisi tamamıy­la ihmal edilmiştir. Yazarın çok klasik kitapları nakletmesi bu ba­kımdan bir kazanç sayılamaz. Hiç değilse bir-iki gazete kolleksiyo-nunu taramış olsaydı birçok ölüm tarihi için “1967’den önce”, “1960’dan sonra” gibi ne işe yarıyacağı belli olmayan gereksiz ve sorumsuz tahminlerde bulunmaya gerek duymayacaktı.

“Türkiye’de yapılan tarih araştırmalarının metod bakımın­dan zaaf içinde “olduğunu söylemek mümkün değildir” diyen ya­zar50 bu 1200 sayfalık kitabıyla kendini yüzlerce defa tekzip etmiştir. Kitabı her haliyle bir metodsuzluk abidesidir. “Tarih bir seçme­ler ilmidir. Bir konuda olup bitenin hepsini yazamazsınız, karakte­ristik ve tipik olanları seçmeye mecbursunuz” sözleriyle tarihin te­mel kaidelerinden birine atıfta bulunmuş ama bu gereği kendi ça­lışmasında yerine getirmemiştir. 20-25 kadar aile hakkında mesela Uzıınçarşılı’nın Çandarh Vezir Ailesi (Ankara, 1974, 125 s.) nevin­den bir araştırma yapabilirdi.

  1. “Büyük tarihçi olmak için tarihçi doğmak lazımdır” inan­cında olan yazarın kitabındaki metodsuzluk ve yanlışlıklar yığını ile bu inancının nasıl bağdaştınlabiİdiği merak mevzuu olarak orta­dadır. Bu sözünü, kitabını gördükten sonra şu şekilde tadil etmeyi daha doğru ve gerekli gördük: Büyük tarihçi olmak için tarihçi doğ­mak yetmez; aynı zamanda tarihi, metodunu, daha önce tarih adına yazılanları (ve tabiî okuyucuları) ciddiye almak ve tarihçiliğin mes’uliyetinİ ve yazmanın hassasiyetini hissetmek lazımdır. Aksi takdirde 45 yıllık (!) çalışma (!) bile bir şeye yaramaz.

Yazarın bu kitabı, birçok yanlış ve mehazsrz sayfalarına rağ­men, ailelerin son durumları hakkında ihtiva ettiği bilgiler bakımın­dan faydalı bir müracaat eseri hüviyetindedir. Bundan böyle yakın tarih araştırmaları için kullanılması gerekir. Ancak buradan alına­cak her bilgi, en azından bir veya birkaç başka mehazla kontrol edilmeli, tenkit süzgecinden geçirilmelidir. Aksi takdirde farkına varılması zor vahim yanlışlardan kaçınmak İmkansız olur.

Bir senedir meşgul olduğumuz bu kitabın sayfalarında dolaş­tıkça, bıraktığı eserleriyle değeri daha artan İbnülemin Mahmul Kemal İnal merhumun51 kerameti olarak gördüğümüz satırlarını muhatabına iade ederek kelama hatime çekelim:

“Uzun tetkikler ve derin tetebbularla yazılmayan yazılar, elbet­te hatalı olur. Bilhassa tarihten ve teracim-i ahvalden bahsetmek is­teyenler ince eleyip sık dokumazlarsa hem ilme, hem ahlafa ihanet etmiş olurlar. Zira o ilimlere dair eser vücuda getirmek, avama mahsus hikaye yazmak, yahud kahvehane hikayelerini tertip ve kaydet­mek kabilinden değildir ki pek o kadar itinaya lüzum görülmesin. Vesikaları mazbut ve mebzul ve eşhas-ı tarihiyesi bugün mevcud ol­mayan bir milletin yazıcıları, -eserlerini İhkam ve idame etmek için-çok aramalı,çok düşünmeli, çok uğraşmalı,az yazmalı.”

“Bir de “dün mektebe vardı bugün üstad olayım der” mealine ma-sadak olarak bir elinde kalem, müelliftik sevdasına düşmemeli­dir. Düşerse, ortaya koyduğu te’lif olmaz, telef olur. Telef yalnız müellife aid olsa zarar yok. Ahlaf, ilim deryası zann-ı batılı ile ce­hil bataklığına batar, benim korktuğum zarar budur.”

  1. Müdafa niyetine tecavüz; cevap yerine hezeyan

Memleketimizde tenkit henüz bir usûle kavuşamamıştır. Bu vadide yazılanlar “yiğidi Öldür, hakkını yeme” hikmetinden tama­men nasibsizdir. Esas itibariyle yeni bilgilerin veya eserlerin tartı­şılması işi ya bir medhiye veya bir zemmiyeden ibaret kalmaktadır. Kitap tenkiti sadedinde yazılanlar ise kitab duyurusu veya hülasa­sından ibarettir. Bu meyanda bilgi bir değer haline henüz geleme­diği için esasen herhangi bir yeni araştırmadaki yanlışlar en küçük bir tepkiye de sebep olmamaktadır. Hatta bir yanlışın tashihi de, başta yanlışın sahibi olmak üzere, hiç kimse tarafından ciddîye alınmamaktadır. Bu şekilde entellektüel faaliyet, adeta ferdî mace­ralar külliyatı olmaktan kurtulamadığı için, kuru mi aşamam akta ve bazı kuruluşların veya üstadların tahakkümüne sermaye teşkil et­mektedir. Yanlışı tashihe muhtaç hiçbir kurum veya kimse de “ya­nılmışım, yanlış yapmışım” ifadesiyle yanlışının sorumluluğunu yüklenmemektedir. Çünkü ülkemizde yanlışın veya cehaletinin za­rarına katlanmak zorunda kalan bir kurum veya kimseye henüz rastlanamamıştır. Diğer taraftan yanlışa karşı çıkan bir insanın kar­şılaştığı en büyük iltifat ise “Doğrucu Davut” olmakla, dahası bir suçluluk halet-i ruhiyesi (psikoz) içine itilmektedir. Hele kalemiyle memlekete hizmet (!) ettiğine inanılanların yanlışlarını görmemezlikten gelmek vatana bir hizmet, bunları yazıyla ifade etmek ise ihanet sayılmaktadır.

Son zamanlarda bir kitaptaki binlerce yanlıştan yüzlercesini ifade eden bir yazı dizisini kaleme aldıktan sonra tenkitin ne kadar büyük bir suç olduğunu bir kere daha gördük.& Devletler ve Hane­danlar (Ankara, 1989,1198 s.) kitabının yazarı; tarihi,onun usûlü­nü, tarihçinin mesuliyetini ve dahası okuyucuyu kelimenin tam ma­nasıyla hafife almış; “o üstadın biridir, her ne yazsa yeridir” fehva­sınca, kabul edilemeyecek şekilde yanlışları, okuyucuyu isyan etti­recek kadar çok miktarda, neredeyse hususî bir gayretle, hacimli ki­tabının hemen her sayfasına serpiştirmiştir. 45 yılda yazdığını ifade ettiği (s. 18) bu kitabında yazarın tavrı şöyle sıralanabilir:

Eline geçirdiği kitapları -artık doğrusunu yazmak gerekir-kelimenin tam manasıyla yağmalamıştır. Sicill-i Osmanî en çok yağmalanan eserlerin başında gelmektedir.

Diğer taraftan mehaz tesbiti ve araştırması, hele çok gerek­li gazete ve mecmua taraması yapmamıştır. Kısaca eserlerin hakkı­nı, ya onları yok sayarak veya işaret etmeksizin aktararak, verme-mişttf.

Soyadlarının tesbiti gibi bir gaye gütmemiş; daha hakların­da Türk Ansiklopedisi”ne madde niyetine satırlar çiziştirdiği ünlü kişilerin, mesela Salih Münir Paşa (Çorlu) gibi şahsiyetlerin bile soyadını bulma zahmetine katlanmamıştır. Hele ünlü birçok kişinin ölüm tarihleri için bol bol kullandığı “1967’den öncc”,”1980’lere doğru” gibi ifadeleri çok rahat bir tavırla ve fazlaca miktarda kul­lanması tarih ilmi ite ve okuyucularla istihzasına delil olarak görü­lebilir. Bu arada yaşayanlardan mesela ressam Abidin Dino gibi şahsiyetleri ölmüş olarak göstermesi ise kara mizah edebiyatının örnekleri arasında ilk sırayı alabilir.

Kitabına emeği geçen şahısların isimlerini hacmini arttırma-mak için başka cilde bırakan yazar diğer taraftan en gereksiz bölümlerle (Kıbrıs coğrafyası, eksik hükümet cedvelleri) kitabın hac­mini şişirmiştir. Hele bu arada bibliyografyanın da kitaba eklenme­miş olması anlaşılır gibi değildir. 1992 senesi içinde bibliyografya­nın müstakil bir kitap halinde neşredileceği vadinde bulunmuş ise de bu hala gerçekleşmemiştir.

Kısaca hal böyle iken yazar bir gazetedeki yazısının (Türkiye, 7 Şubat 1993, s. 8) başına eklediği kısa bir paragrafla yazımızı ken­disine hatırlatanlara güya cevap vermiş; bu arada bir kısmı, mese­la Ekrem Karadeniz gibi merhum olan şahıslar hakkında yaptığı gi­bi meseleyi bambaşka mecraya dökerek hakaret-amiz ifadelerle çok ciddî yanlışlarına yönelttiğimiz tenkitleri geçiştirmeye çalış­mıştır.

İlk bakışta yüksek perdeden üstadane bir eda taşıyan ve oku­yanlara “aşk olsun” dedirten bu üslûptaki satırların karşılıksız bıra­kılması, yazarın yanlışlarına sahip çıkarken, bizim doğrularımızı müdafaadan kaçmamız olurdu. Daha önce yazdıklarımızı tekrarla­mayıp önce yazarın paragrafını okuyuculara arz etmek, daha sonra her satırını ayrı ayrı cevaplandırmak uygun görünmektedir:

“İlk yazımın yayınlandığı 1944 ve ilk kitabımın çıktığı 1946’dan bu yana beni takib eden üç nesle mensup sevgili okuyu­cularım çok iyi bilirler: Polemikten hoşlanmam. Bir meslekdaşın yazısını muhatab almayı Babıali görgüsüne de, düşünce özgürlüğü­ne de aykırı buluyorum. Şahsımı hedef alan yazıların onda doku­zundan çok fazlası, tarafımdan cevapsız bırakılmıştır. Zira çoğu kıskançlık eseridir, basil karalamalardır, iftira ve yalandır. Bir kıs­mı şantajdır. Benden cevap sağlayarak ün yapmak isteyen ünsüz kalemlerdir. Yahut benden yazı koparamayan okunmayan dergile­rin dolaylı zorlamalarıdır…”

  1. “İlk yazımın yayınlandığı 1944 ve ilk kitabımın çıktığı 1946’dan bu yana beni takib eden üç nesle mensup sevgili okuyu­cularım çok iyi bilirler: Polemikten hoşlanmam.”

Bu ilk cümle hem mantıken yanlıştır, hem de yazarın yazı ha­yatı ile tezat teşkil etmektedir. Üstelik fazlası ile tefahur çeşnisi tasımaktadır. Sanki yazı yazmaya başladığı andan itibaren bir okuyu­cu kitlesine sahipmiş gibi bir karineye dayanmakta, kendini haklı göstermektedir. Bu mümkün değildir. Üstelik bu arada bir de Avru­pa’da bulunduğu yedi senelik hayat devresi vardır. Onun bu cümle­deki asıl yanlışı, daha doğrusu saptırması ise “polemikten hoşlan­mam” sözünde yatmaktadır. Bir yazar bu cümleye sığınarak eserle­rindeki yanlışlar hakkındaki ikazları yok saymak ve gerekiyor ise onları savunmak vecibesinden kurtulamaz. Ne mümkün “polemik­ten hoşlanmam” diyerek bundan kaçınmak. Bizim yaptığımız pole­mik değil, kitabındaki yanlışlardan bir kısmını sergilemekti. Yazı­lanlar karşısında yazar ya yanlışlarını kabûllenmeli veya yazılanla­rın yanlışlığını ispat etmeli; kitabını müdafaa etmek vazifesinden kaçmamalıdır. Nihayet yazmaya talip olanların asıl vazifesi gerek­tiğinde “yanılmışım” deyip gerçeklerin hakkını vermektir. Yazar bunu yapmamış, aksine okuyucuyu yanıltmıştır. Çünkü “polemik­ten hoşlanmam” diyen yazar, tıpkı bizim şimdi yaptığımız gibi, Neşriyat Müdürlüğü yaptığı Hayat Tarik Mecmuası’naa (1965-1975) benzeri bir çok yazılar neşretmiştir. Bu yazılarda tenkit etti­ği kitaplardaki imla hatalarını bile İnsafsızca gündeme getirmiştir. “Kitaplar arasında” başlığını taşıyan tenkitlerinden birinde “tenkit ederken fazla ileri gitmemeye dikkat” edeceğini de beyan buyur­maktadır. Diğer taraftan Uzıınçarşılt’yı, “Osmanlı Devletinin İlmi­ye Teşkilatı” kitabına yönelttiği yazısında53 “metodsuz, rastgcle ki­tap isimlerinin sıralandığı bir bibliyografya” vermekle suçlayan ya­zarın daha sonra kendi kitaplarında böyle bir bibliyografya bile ver­memesi garip bir davranış olarak dikkati çekmektedir.

Polemikten hoşlanmayan yazarın bu haşin ve sert kalemine sa­dece tarih kitapları değil; tarihçiler de hedef olmaktan kurtulama­mışlardır. “Üstat Mükrimin Halil” başlıklı yazısı54 bunun en dikka­te değer örnekleri arasındadır.^ İltifatkar bir hava taşıyan başlık altında şu satırların bir kalemden nasıl döküldüklerini anlayabilmek çok zor olsa gerektir: “Reis” ve daha ciddî meclislerde “Üstad” de­diğim Mükrimin Hoca sık sık içkili davetlerimi kabul ediyor, bir­kaç arkadaşını da getiriyordu. Kıyafeti bulunduğum yerlerde ilgi çekiyordu. Bilmem o kıyafete “şapşal” desem Merhum’un aziz ru­hu muazzeb olur mu? Hiç sanmıyorum. Çünkü öyle olduğunu bili­yordu. Giydiği şapkanın, şapka İnkılabında alındığı belki doğru, belki mübalağalı olarak iddia ediliyordu. Bastonu elinden eksik ol­mazdı. İki kadehten sonra gözleri çözülür, kendinden geçer, Sulta-nî-yegah’tan çalan sazın Neva makamını icra ettiğini iddia eder, hoş hikayeler anlatırdı.”

Bu vesile ile işaret etmekten kendimizi alamadığımız bir husus yazarın insanlara, onları tarafsızca anlattığı iddiasıyla, çok rahat ve kolay bir şekilde en aşın bir ifade sertliğiyle hakaret etmesidir. Bu­nu yaparken de büyük bir haz duyduğu ifadelerinden buram buram tütmektedir. Büyük Türk Musikisi Ansiklopedisi’nin ilk cildinde (s. 429) “İstanbul Hukuk Fakültesi’nİ bitirdi”, ikinci cildinde ise (s. 401) “Rizeli sahaf ve matematik Öğretmeni” dediği Ekrem Karade­niz’de hocası Abdülkadİr Töre merhumlar buna örnek olarak dikka­ti çekiyorlar. Töre için “kibri ve egoistliği meşhurdur ki buna İbnii-lemhı de işaret etmiştir” (C. II, s. 401) diyerek İbnülemin’i şahit göstermesini ise anlamak mümkün değildir. Halbuki İbniilemin tam tersi ifadelerle şöyle diyor: “Merhumun hod binliğinden, hod pe-sendliğinden ve mestekdaşlarının kısm-ı azamini beğenmediğinden bahs ederlerse de bizde her hüner sahibinin, ba-husus musiki erbabinin birbirini beğenmemek ve eserlerini istihfaf ve şahıslarını zemmetmek adet-i sakîmesine ittiba’dan münbaistir demekle iktifa etmek münasibtir” (Hoş Sada, İstanbul, 1958, s. 29). Yazar hiç de­ğilse bilinen ve ortada bulunan kitapları hele İbnülemin gibi klasik eserleri hakaretlerinin yalancı şahitleri olarak göstermemeli; göste­remeyeceğini artık anlamalıdır.

  1. “Bir meslekdaşın yazısını muhatab almayı Babıali görgüsü­ne de, düşünce özgürlüğüne de aykırı buluyorum.”

Yazarın ne zamandan beri bu kanaati taşıdığının tesbiti zordur. Ancak bu kanaate son senelerde varmış olmalıdır. Çünkü Türk Marşları kitabı için yazdığı tenkite, yazarı Etem Üngör’ün tekzibi üzerine o yeniden bir yazı neşretmişti.56 Diğer taraftan bir meslek­daşın yazısını muhatab almamanın Babıali görgüsü ile ve düşünce Özgürlüğü ile münasebeti tuhaf ve tezat bir şekilde ortaya konmuş­tur. Bir meslekdaşın yazısı yanlışları ortaya koyuyorsa ona karşı “sessizlik komplosu” kurmamak, yani yazıyı muhatab kabul etmek “Babıali görgüsünün” ve “düşünce özgürlüğünün” gereği olmalıdır. Yazarın yaptığı gibi bu gerekçe ile yanlışlarımızı gündeme getir­mekten kaçınmak yanlış bir davranıştır. Anlayışımıza göre “düşün­ce özgürlüğü” beraberinde başkalarının da bizim düşündüklerimize ve yazdıklarımıza karşı çıkma hakkına sahip oldukları gerçeğini kabul etmekten geçmektedir.

  1. “Şahsımı hedef alan yazıların onda dokuzundan çok fazlası
    tarafımdan cevapsız bırakılmıştır. Zira çoğu kıskançlık esendir, ba­
    sit karalamalardır, iftira ve yalandır. Bir kısmı şantajdır.”

Yazarın bu cümlesi karanlığa sıkılan kurşun misali hedeften mahrum görünmektedir ve gayrimeşru üsluplu bir müdafaanın dik­kate değer bir örneğini teşkil etmektedir. Kendisinin, Mükrimin Halil merhum hakkındaki yazısı gibi,başkalarının şahsını ve şahsi­yetini hedef alan yazılarını hatırlamamıza rağmen yazarın şahsını hedef alan herhangi bir yazı hatıra gelmemektedir. Yazılanlar onun şahsına değil, yanlışlarına tahsis edilmişlerdi. Kıskançlık, basit ka­ralama, İftira ve yalan gibi mefhumlarla muhatabları mebhut ve meskût bırakma usûlü tenkit san’atında yeni bir keşif olsa gerektir. Hele şantaj tesbiti tenkit edasına bir başka letafet kazandırmakta­dır.

  1. “Benden cevap sağlayarak ün yapmak isteyen ünsüz kalem­lerdir. Yahut benden yazı kûparamayan okunmayan dergilerin do­laylı zorlamalarıdır…”

Doğrusu yazarın bu son iki cümlesinden sonra insanın dilsiz ve dudaksız kalması değişmez bir kader halini alıyor. Tabiî bu ara­da yazarın neden bu derece büyük bir kıskançlığın hedefi haline geldiği suali cevapsız kalıyor. O’nu kıskanan “ünsüz kalemler” ara­sında Kaya Bilgegil merhum ile Orhan Saik öökyay da yerlerini al­mış bulunuyorlar.57 Bir yazarın bu denli kıskanılmasının sebepleri üzerinde ayrıca durmak gerekir. Yalnız bu suçlamalardan çıkarıla­cak netice şudur: Yazarı kıskanmadığını ispat etfnek isteyenler onun bütün yanlışlarını Sadi’nin vecizeleri gibi kabul etmek zorun­dadırlar. Başka çareleri yoktur.

Yazarın bu paragraftan sonra yazdığı mevzuumuz dışında İse de Hoca Ahmet Yesevî hakkındaki yazısında da tıpkı öncekiler gibi artık şaşırmadığımız, ama dikkate değer bulduğumuz yanlışlarına işaret etmeden geçemeyeceğiz.

Yazar, “benden sadece 10 yaş küçük, hukuk okumuş, üç Batı dili bilen bir meslekdaşı” tarafından yazılan “Ahmet Yesevî’nin adını ilk kez duydum” cümlesine karşı yazdığı yazıya şöyle devam etmektedir: “Efendim, Demirel’in genelgesiyle, 1993, Hoca Ahmet Yesevî yılı ilan edilmiş. Bu da köşe yazarımıza* göre Zeybek’in tel­kiniyle olmuş.” Yazarın bizi hepten şaşırtan mantığı şu cümleleri sı­ralıyor:

“Demirel mütehassısı olduğum için, onun rastgele telkinle im­za atmayacağını çok iyi bilirim. Bu yazı asla Demirel ve Zeybek’İ savunmak maksadıyla kaleme alınmadı. Zira Demirel’i savunmak­tan kalemim çoktan yorulmuştur.” Paragrafın bundan sonrası daha çok hususî bir mantık mahsûlüdür. “Zeybek’i savunmama ise hacet yoktur. Zira Türk tarihini ve kimliğini benim kitaplarımdan öğren­miştir” (kendi ifadesi böyledir). Kısaca yazarı okumayanlar savu­nulmaya muhtaç olmaktan kurtulamayacaklardır.

Yazarın, anlaşılması zor yanlışları bu yazısında da devam edi­yor. Yunus Emre’nin ölüm yılı olarak 1220’yi gösteriyor ki doğru­su 1320 olmalıdır. Köprülit nün Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıf­lar kitabı da 1919’dadeğii; 1918’de neşredilmiştir.

Türklerin İslamiyet’e girişleri de şu ifadeyle tam iki asır son­raya tehir edilmiş: “Biz, 924 yılında Karahanlı hakanı Satık Buğra Han’ın, Abdüikerîm adını alarak Sünnî-Hanefî (ve Malüridî) mez­hebinden İslam’ı Türk devleti’nin tek resmî dini ilan etmesiyle müslüman olduk”. Halbuki ifade edildiği üzere Türklerin İslami­yet’le tanışmaları 751 yılında, Abbasî ve Çin ordularının Talaş neh­ri kenarında yaptıkları muharebeyi takiben olmuş; burada Araplara yardım eden Türkler bilahare takım takım müslüman olmaya baş­lamışlardır.58 Yazarın, bir gazete yazısında çok mühim bir kitabın baskı; Yunus Emre gibi bir şahsiyetin ölüm ve Türk tarihinin en mühim bir vak’asınm cerayan tarihini yanlış vermesi anlaşılır gibi değildir.

Kısaca yazarın hiçbir sorumluluk duygusu taşımaksızın yazdı­ğı yazı ve kitaplarında kabul edilemez ve hoş görülemez yanlışları­na karşı çıkma hakkımızı kullanmaktan başka bir gaye taşımayan tenkitlere yazarın cevap tavrı hissî ve çok iptidaîdir. Okuyucuları aydınlatma yerine meseleyi saptırarak onları yanıltması ve aldat­ması ise daha vahim bir suçtur. Yazar yanlışlarına sahip çıkarken başkalarının doğrularına karşı haksızlık etmektedir.^9 Yazdığı ki­tapların tenkitine karşı İse onlara şu ismi vermesi tek çıkar yolu­dur: Magister Dixit (Üstad böyle buyurdu).60

 

Miiverrih-i Maderzadın Fülannamesi

müstakil bir kitapçık olarak basılmıştı;

İstanbul, Emek Matbaası, 1994,87 s.

 

 

 

 

 

  1. Bu baskı için bir hatırlatma: İlk defa (1994, 87 s.) 250 adet bastırdığımız bu kitap­ta işaret ettiğimiz bütün yanlışlarını Y. Ö. kitabının ikinci baskısında (19%) tama­men kitabımızdan aldığı bilgilerle, tabiî mutadı Uzre, mehaz göstermeksizin tashih etmiştir. Bunlara ve diğer yanlışlarına dair bu bölümün müstakil ve genişletilmiş bir baskısını hazırlıyoruz.I Y. Ö. “Kitaplar arasında” Hayat Tarih Meamuıst, sayı: 5, Haziran 1968, s. 62-63; sayı: 8. Eylül 1968, s. 94-

2.İktibaslar yazarın, Ferit Devellioglu’nun Osmaıılıca-Tiirkçe Ansiklopedik A»,ı,'</f’in­deki maddelerden 500*ünün kendi kitabından (Türk Muxikisi Liii’oti. 1955) iktibas olduğundan şikayet eden yazısından alınmadır (Telif haklarına saygı İstiyoruz”, Hayal Tarih Mennııusı, sayı: 4, (I Mayıs 1969), s. 9-10). Yazarın bu gibi mcselcler-deki tavrını tam olarak okuyucuya gösterebilmek için bıı paragrafın devamını nak­lediyoruz: “DevelliofŞItı, bu hususta benim şifahî veya tahrîri müsaademi almadığı gibi, eserin önsözünde de musiki bahislerinin bana ait olduğunu belirtmemiş, kita­bımı bibliyografyada göstermekle iktifa etmiştir. Benden böyle bir müsaade istesey­di, ne yapardım? Şüphesiz bu ölçüde bir iktibasa izin vermeme imkan yoktu. Meğer ki, müşterek yazar olarak adım lügate yazılsın”. Yazarın bu kitabında, isminin ya­nında M. Süreyya, İbnülemin vePakalın’ın isimleri de, kendisinin müdafaa ettiği bu mantık gereği, kapakta görülmeliydiler.

Bu bilgiyi meslektaşlarım Dr. Ayhan Paia ve Dr. Yılmaz Yıldız*a borçluyum.

Ali Paşa’nın kızı Adile Arel’in ölüm ilanı: Akşam (16 Kanun-j sanî 1941), s. 4; Meh­met Ali Beııgü’nün teşekkürü: 23 Kamın-ı Sanî 1941. M. A. Bengü’nün ölüm ilanı: Cumhuriyet (29 Mayıs 1950), s. 4; Vedat Örfi için: Ses Sanatçıları Ansiklopedisi, js-tanhul, 1970, s. 6. Güzide Özsoy’un (öl. II. II. 1944) ismini Mehmet Fuat Bey lüt­fetti; müteşekkirim.

Saffet Hamın’in ölüm ilanı: Cumhuriyet m. 2360(1 Kanun-ı evvel 1930, s. 4).

A.D//ıc;’nun İstanbul’u gezdiği havadisi: Aynı gazete, 1 Ağustos 1991. s. 1,3. 17; A. Dino 7 Aralık 1993’te Paris’te öldü.Tahsin Paşa’nın Yıldız Hatıraları. İstanbul, 1990, s. XIX. Boğaziçi Yayınlan.

bkz. Andre” Chonrııaui. Thendore Herdi, Paris, 1960, s. XX

Boğaziçi Yayınlan, Talisin Paşa’nın ölüm tarihini arayıp bulamadıklarını şöyle du­yuruyor: Tahsin Paşa soyadı kanunu çıkmadan vefat etmiştir. Bizim görebildiğimiz, taradığımız kaynaklarda ölüm tarihine ilişkin bir kayıt bulamadık. Sayın Doç. Dr. Şükrü Hanioglu kentli notlan arasında Paşa’nın “I934’de öldüğüne dair bir kayıt ol­duğunu, ancak yanında soru işareti bulunduğunu” haber veriyor (s. XX).

Milliyet, nr. 2499 (23. 11.933); Paşa hakkında İsmail Müştak (Mayokaıı) tarafından yazılan yazı aynı gazetenin 24 Ocak tarihli nüshasında neşredilmişti.

11.Aile hakkında: GUİriz Sııntri. Kıldan İme Kılıçlım Keskince, İstanbul. 1983,s. 33.

 

Betkıs Raif’ın ölümünün 40. günü 6 Kasım !950 tarihine tesadüf etmekledir. Btıııa göre 27 Eylül 1950’de vefat etmiş olmalıdır {Cumhuriyet, nr. 9428,4 Kasım 1950. s. 4). Kızlarının {Selma ve Sevim) cenaze’ye katılanlara teşekkür ilanları: Aynı ga­zete, nr. 9397,4 Ekim 1950, s. 4.

Manisa’daki çiftlikte öldüğü haberi: Aksam, nr. 8207 (26 Ağustos 1941). s. 4.

Ölüm ilanı: C«/«/«/rıye/.nr. 2113 (25 Mart 1930). s. 4.

R.Nur’u Paşa’nın kızı ile evlenmeye Ahrar Fırkası’nın Ankara mebusu ve ünlü mu­haliflerden Mahir Said (Pekmeıı) teşvik etmiştir. Refik Halit Ktiray’in kendinden 25 yaş küçük olan eşi Nihat Hanım M. Said’in kızıdır.

 

Birol Emil, Mizancı Murat Bey, istanbul, 1979. s. 23.

Bilgi için bkz. Cumhuriyet, nr. 9427 (3 Kasım 1950), s. 4.

Aile hakkında: Tank Mümtaz Göztepe. “Şeyh Şamil”, Resimli Tarih Mecmuası, sa­yı: 17 (Mayıs 1951). s. 758-76; Aynı mecmua, sayı: 18 (Haziran 1951), s. 807-808. Bu yazılar daha sonra kitap halinde de basıldı.

Türk edebiyatı, sayı: 90 (Nisan 1981), s. 34.

Cumhuriyet, nr. 9467 (13 Aralık 1950). s. 4.

Ailenin çevresi için: “Yesarî ailesi”. Resimli Ttirih Mecmuası, sayı: 3-75 (Mart 1956), s. 176-178.

Cumhuriyet, m. 3142 (4 Şubat 1933), s. 4; Milliyet, nr. 2509 (4 Şubat 1933), s. 6.

Geniş bilgi için: Ali Kemal (haz. Zeki Kuneralp), Ömrüm, İstanbul, 1985, s. 166 vd.

Aile hakkındaki bilgileri Zeki Kuneralp ve oğlu Sinan Bey’in alakasıyla elde etmiş­tim. Sinan Bey’e teşekkür, Zeki Bey’e rahmet niyaz ederim.

Yazarın alaka duyduğu türden bir bilgi de biz verelim: Ağabeyinin ölümünden son­ra dul kalan yengesiyle evlenmiştir. Velayet ve vesayet vazifesi küçük kardeşin dul eşiyle evlenmeye manidir.

 

Ayrıca bkz. (haz. Hamdi Erluna), İşkodra Savunması ve Hasan Rıza Pasa, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1987, III s.

Cumhuriyet, nr. 1755 (28 Mart 1929), s. 4.

Dr. Osman Nebioğlu, Türkiye’de Kim Kimdir?, İstanbul. 1961-62. s. 584: Çiğdem Talu’nun doğum ve ölüm tarihlerini dostum Muhsin Mete’ye borçluyum.

29 Paşa ve ailesi hakkında daha geniş bilgi ilerde müstakil bir araştırma halinde ortaya konacaktır. Burada verdiğimiz bilgileri aynı aileden Dr. Mürüvvet Kurlum Hanıme­fendiye (1943-3.12.1999) borçluyuz.

 

  1. Paşa’nın diğer çocukları için bk. Emel Esin, “Emekti büyükelçi Seyfullah Esin (1902-1982)”, Ttlrk Küllimi, sayı: 233 {Eylül 1982), s. 708-716; Münevver Ayaşlı. Geniş Ufiıklara ve Yabamı İklimlere Doğru. W. Kitap, 3. Bölüm, İstanbul, 1991. s. 182.

31.N. Sadullah’in resmî hal tercümesi için bk. BBA, Sicilli Ahval Defteri. C. 26, s. 369. Ölüm tarihi dostum Abdullah Uçman’in delaletiyle eşi Münevver Ayaşlı Hanıme­fendi’den (doğ. 1906) öğrenmiştim. Ancak Ayaşlı’nın zikredilen yeni kitabında da (s. 196) bu tarih zikredilmektedir.

32.Roderic H. Davison, “Halil Şerif Paşa” Osmanlı Araştırmaları, İstanbul, 1981, II. s. 204; yazarın Halil Şerif Paşa hakkındaki ikinci bir yazısı aynı mecmuanın VI. cil­dinde (İstanbul, 1986, s. 47-65) bulunmaktadır; Leyla Hamın. Halil Şerif Paşa’inaİlk eşi Suzan Jan de Meverley’den olan (24 Aralık 1867, Patis) kızıdır. Babası hak­kındaki ifadesi için Yusuf Mardin, age, s. 135.

 

  1. Paşa’nın Paris’te “binbir gece hayatı” yaşadığını ifade eden ve yazar tarafından zik­redilmeyen Uç hatıratı bu vesile ile hatırlatmak gerekiyor; Arthur Meyer. Ce Que Mes Yeuxt Onl Vıı, Paris, 1911, s. 293; Aynı yazar. Ce Que Je Peux Dire, Paris 1912, s. 165-168; Ernest Daııdet. Sauven irs de Moıı Temps. Paris. 1921, s. 260-267. Bu ki­tapları Davison da görmemiştir.

34.M. Orhan Bayrak, Osmanlı Tarihi Yazarları, İstanbul, 1982, s. 83

Rahmi Bey’in mahkûmiyeti için: Ergün Ayhars, İstiklal Mahkemeleri, İzmir, 1988, C. 1-11, s. 464; İzmir valiliği için. Kamil Erdelıa, Millî Mikıtdete’de Vilayetler ve W/-liler. İstanbul, 1975, s. 371-373; Rahmi Bey’in doğum ve ölüm tarihleri için: Ahmet Mehmetefendiaglu, “Yeni belgelerle İzmir valisi Rahmi Bey’in oğlunun kaçırılma­sı”, Tarih ve Toplum, sayı: 88 (Nisan 1991), s. 36, dipnot. 3.

Yusuf Mardin, Abdülhak Hamid’in Londrası, İstanbul, 1976, ekler kısmı.

Metin Stf:e« – Mete Tapan, 50 Yılın Türk Mimarisi, İstanbul, 1973, s. 101.

  1. E. Dirvana hakkında. Ali Çankaya, age, C. III, s. 184-185

39.Namık Pasa için: BBA.Sicill-i Ahval Defteri, C. 2. s. 228; Ahmet Nuri Sitıaplı, Meh­met Namık Paça. İstanbul, 1987 324 s.

Briket NecatiRil, Bile-Yaztı, İstanbul, 1983, s. 135-141; Halbuki yazarın da yazısı­nın bulunduğu bir mecmuada F. Aliye’nin 1930 senesindeki durumu anlatıl makta­dır {Hayat Tarih Mecmuası, sayı: İt, Kasım 1976,s. 148-49).

A.Cerrahoglu, Türkiye’de Sosyalizmin Tarihine Katkı, İstanbul. 1975,s. 9; Cumhu­riyet, nr. 9864 (17 Ocak 1952). s. 3.

IbnÜlemin Mahmut Kemal İnal, Osmanlı Devrinde Son Sadrazamlar, s. 1091.

Bu yorumumuz aşırı kabul edilebilir. Bu hükme O’nun kaleminden çıkmış olan iki sayfalık bir beyannamesini, Paris’te Millî Kütüphane’db. okuduktan sonra vardık. Onun adına kayıtlı beyanname (4 F. Hece 1304) muhtevasından anlaşıldığına göre 1906’da, Paris’te basılmıştır. Beyanname bazı tashih hataları ve yanlış bir başlık takdimiyle ve Ittihad ve Terakki Cemiyeti’ne atfedilerek, tabiî yazarı bilinmeksizin, basılmıştır (Ömer Türkoglu, “Jön Türklerin erken bir bildirisi”. Tarih ve Toplam. sayı: 75, Mart 1990, s. 42-44).

Yazar bu yorumunu Ali.Pasa hakkındaki kitabında da tekrarlamıştır (Ankara, 1988,

  1. 70-71)

Bu tanışma işi herkes için yapılacaksa işe mesela Tanzimat devri devlet adamların­da başlamamak gerekir. Yazar Fuat Paşa’nın masonluğu (A. ile CasUm. Coııstanti-ııople en IH69, Paris, 1868, s. 407) hakkında bilgi vererek ilk adım atılabilirdi.

Yakinen tanıdığımız Ekrem Karadeniz merhum hakkında satırlarını bir ibret vesile­si olarak dikkate sunuyorum: “Bir kısmı kesin yalan olan polemiklere dayalı, Fara-bî. Katip Çelebi gibi kişilere söz eserleri izale edecek derecede gülünç, başka hiçbir müzisyen tarafından ileri sürülmemiş fantezilerle dolu, en küçük ilmî değeri olma­yan, cahil, kıskanç, ruhen hasta bir adamın yazdıklarıdır” {Büyük Türk Musikîsi An­siklopedisi, Ankara, 1990, C. I, s. 429). Yazar bu sntırlanyla musikîden başka asabi­ye tabibliğine de katkıda bulunuyor.

Yazar bu gibi bliyük yorumlarını çeşitli meselelerle öteden beri ifade etmekledir:

“Din, bir milletin, gerçek milletin ve milliyetin en mühim unsurlarından biridir.” (“Os-manlı-Turk toplumunda Din”. Hayat Tarih Mecmuası, sayı: 11, Kasım 1976, s. 4).

48 “Bundan sonraki 11. Meşrutiyet’in 10 yılında bu nezaret büyük istikrarsızlık göste­rir ve pek çok nazır gelip gider” (s. 1036). Halbuki küçük bir zahmetle bu hükümet­lerin kuruluş tarihi, mesela I. H.Daııişmeıui’ın Kronolojisi’ı\den (İstanbul, I955.C. 4, s. 356-434) tesbit edilebilir ve aynı tarihlere müsadif Takviııı-î Vekayi nüshaların­da nazırların İsim listesi bulunabilirdi. Yazarın gerekçesini inandırıcı ve ciddî bul­mak ve ilim adamı sorumluluğu İle bağdaştırmak mümkün değildir. Bu işin yapıl­ması için “45 yıllık” çalışma kafi gelmeliydi.

 

  1. Merak edip yazarın Büyük Türk Musikisi Ansiklopedisi’ne baktığımızda orada dn benzer örneklere rastladık. Mesela “Numan Ağa” maddesi (C. 2, s. 146-7) M. Naz­mı Özalp’in kitabından (Türk Musikîsi Tarihi, Ankara, 1986,1. C, s. 209-210) ak­tarılmış, ama mehaz ismi verilmemiştir. Örnekler artırılabilir, ama gereği yok.

50.Yarım tarih metodu hakkında bir ankete cevabı için, Millî Kültür, sayı: 18 (Şubat 1991), s. 8-9.

51   San Asır Türk Şairleri, s. 1240-1241.

52   Polemik, sayı: 1 (Mayıs, 1992) – 7 (Aralık, I992)deki yazı dizisi.

Hayat Tarih Mecmuası, sayı: I (Şubat 1967), s. 94.

Hayal Tarih Mecmuası. sayı: 3 (Nisan 1967), s. 16-17

  1. Öztuna’nın bu yazısına Prof. Dr. Kaya BiluegU hakeltiği cevabı vermişti (AliÇankaya. Yeni Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler, Ankara, 1968-1969), IV. C, s. 1710-1715). Yazarın cevap vermediği yazılardan. Gökyay’ınkfıer yanında, biri de budur. Mükrimin Halil’in Öl Umden ilim ve sanat adamlarının hakkında yazdıkları ağıt ya­zılar İçin bkz. Refiî Alpayer – Şinasi Özatalay. Mürtııiıııin Halil Yinanç’taıı Sohbet­ler, İstanbul, 1962, s. 43-79; Tabiî bu yazıların Y. Öztuııa’inn yazısına karşı birer tekzib hüviyetinde olduklarına da işaret edelim. İsmail Hamt Danişmend’in meclis­lerine devanı edenlerin ifadesine göre, Y. öztuııa Danismend tarafından “Bankacı” lakabıyla andırmış ve hiç ciddiye alınmazmış. İsmi geçtiğinde “bırakın şu bankacı­yı” dermiş.

56 Öztımu” mn yazısı, Etem Ün^tir’ün cevabı ve buna karşı Öztuna’inn ikinci yazısı Hayat Tarih Mecmuası’nda yer almıştı (sayı: 5, Haziran 1966. s. 94; sayı: 9. Ekim 1966, s. 94; sayı: 10, Ekim 1966. s. 94).

57 Öztuna’inn lakat-şiken ve tahammül-fersa yanlışları hakkındaCakyay’in yazdığı iki yazı için: Destursuz Bağa Girenler, İstanbul, 1982, s. 126-149; Öztımu bu yazıları da muhatab kabul etmek lütfunda bulunmamıştır.

58 Türklerin İslamiyet’le karşılaştıkları Talaş Meydan Muharebesi (751) için bkz. Os­man Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi. İstanbul. 1969, C. I. s. 139; AY., “Selçuklular ve İslamiyet”, Selçuklular ve İslamiyet, İstanbul, 1971. s. 11.

59.Şantaj için lllgat şöyle iliyor: Bir kimseye, kötü bir halini ifşa etmek tehdidi ile pa­ra sızdırmak veya faydalanmak için yapılan ahlak dışı baskı. Şantaj yapmak: Şantaj yoluyla gözdağı vermek, baskı yapmak, korkutmak, para sızdırmaya çalışmak (Te­mel Türkçe Sözlük, C. 3., s. 1251). Lügatin tarifinin, çok umumî de olsa ahlakî bir şey sayılamıyacağı açıktır. Yazar böyle bir davranışta bulunanlar hakkında daha ge­niş ve açık bilgi vermeliydi. Mesela günümüzde uygulanan bir şekli, program me­tinlerindeki ehemmiyetsiz tarihî bilgi yanlışları hakkında’TRT’yi mektup bombardı­manı ile baskı altında bulundurup program danışmanlığı, ücreti adı altında tahsisat almaktır. Metindeki şantaj suçlamalarına cevap vermeyi gereksiz bulduk.

60.Yazar yanlışlarını tashihe karar verirse köşesinin isminden (Tarihten sohbetler) baş­lamalı: bunu ya “Tarih sohbetleri** veya ‘Tarihten sayfalar” şeklinde düzeltmelidir. Hatırlatalım; AMurrahman Şerefin yeni harflerle de birkaç defa hasılan ünlü kita­bi Tarih Musahabeleri ismini taşımaktadır. Bu bir ilhanı kaynağı olabilir. Polemik. sayı: 9 (Mart-Nisan 1993), s. 10-13.

 

 

KİTABIYAT

  1. MATBU OLMAYAN MEHAZLAR:

I.B.B.A. Sicitl-i Ahval Defteri, nr. 1,2, 3,26

B.B.A.Cevdet-Maarif, nr. 7666

B .B .A. Cevdet-Maliye, nr. 3670,8132

  1. KİTAPLAR

Ali Kemal (haz. Zeki Kuneralp). Ömrüm, İstanbul, 1985, 208 s., İSİS Yayıncılık

Alpayer, Refiı-Özatalay, Şinasî. Mükrimin Halil Yinanç’tan Sohbet­ler, İstanbul, 1962,79 s., Yağmur Yayınları

Aral, Hamid (haz.), Dışişleri Bakanlığı 1967 Yıllığı, Ankara, 1968, 1221 s., Dışişleri Bakanlığı Yayını

Akın, Hikmet, Aydtnoğulları Tarihi, İstanbul, 1946, XX+232 s., DTCF Yayını

Artuk, İbrahim, Mardin Artukoğullan, İstanbul, 1944, 119 s., Mar­din Halkevi Yayını

Ayaşlı, Münevver, Dersaadet, İstanbul, 1975,256 s., Bedir Yayınevi

Geniş Ufuklara ve Yabana İklimlere Doğru, II. Kitap, 3. Bölüm, İs­tanbul, 1991, 196 s,

Bayrak, Orhan, Osmanlı Tarihi Yazarları, İstanbul, 1982, 248 s., Osmanlı Yayınevi

Caston, A. de. Costantinople en 1869, Paris, 1868 Cerraholu, A., Türkiye’de Sosyalizmin Tarihine Katkı, İstanbul, 1975,579 s., May Yayınları

Choııraqui, Andrd, Theodore HerzL Paris, 1960, 360+XXVIII s., Club des Editeurs

Çankaya, Mücellidoğlu, Yeni Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeciler, XVI s.

Danişmed, İsmail Hami , İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, C. 4, İs­tanbul, 1955,893 s.,Türkiye Yayınevi

Daudet, Ernest, Souvenirs de Mon Temps, Paris, 1921,282 s., Lib-rairie Plon

Dilcimen, Kazım, Canik Beyleri, Samsun, 1940, 63 s., Ahali Mat­baası

Emil. Birol, Mizana Murad Bey, İstanbul, 1979, XVI+747 s., İÜEF Yayınlan, nr. 2417

Erdeha, Kamil, Millî Mücadelede Vilayetler ve Valiler, İstanbul, 1975,455 s., Remzi Kitabevi

Ertaylan, İsmail Hikmet, Sultan Cem, İstanbul, 1951, 248+254 s., ME Basımevi

Erten, Süleyman Fikri, Tekelioğulları. İstanbul, 1955, 64+IV s., Hüsnütabiat Matbaası

(Ertuna, Hamdi), İşkodra Savunması ve Hasan Rıza Paşa, Ankara, 1987, III, Kültür ve Turizm Bak. Yay.

Gökhilgin,Tüyy\p,XV-XVI. Asırlarda Edirne ve Paşa Livası, İstan­bul, 1952,63l+302s.,İÜEFYayını.

Gökyay, Orhan Saik, Destursuz Bağa Girenler, İstanbul, 1982,366 s., Dergah Yayınlar!

Gövsa, İbrahim Alaettin, Türk Meşhurları Ansiklopedisi, İstanbul, 1946,416s.,Yedigün Neşriyatı

Güzelbey, Cemil Cahit, Cenanîler, İstanbul, 1984, 216 s., Ufuk Matbaası

İnal, İbnülemin Mahmut Kemal, Osmanlı Devrinde Son Sadrazam­lar, İstanbul, 1955, Maarif Basımevi

Hoş Sadd, İstanbul, 1958, 317 s.,Türkiye İş Bankası Yayınları

Son Asır Türk Şairleri, İstanbul, 1969, ME Basımevi Kaymaz, Nejat, Pervane Mü’iniid-dîn Süleyman, Ankara, 1970,

233 s., DTCF Yayını Kutschera, Chris, Le Mouvement National Kürde, Paris, 1979, 393

s.,Flammarion Lütft (neşreden), Emir Bedirhan, Mısır, (t.y.), 62 s., Matbaa-i İçtihad Mardin, Yusuf, Abdiilhak Hamid’in Londrası, İstanbul, 1976, 383

s., İş Bankası Kültür Yayınları Kocataş Yalısı Anılarım, İstanbul, 1988,300 s.,Güryay Matbaacılık Mehmet, Süreyya, Sicill-i Osmant, İstanbul, 1308-1316, Matbaa-i

Amire Meyer, Arthur, Ce Que Mes Yeıvc Ont Vu, Paris, 1911,432 Librairie

Plon CeQıteJe Peıa Dire, Paris, 1912,431 s., Librairie Plon Nebioğlu, Osman, Türkiye’de Kim Kimdir? İstanbul, 1961-1962,

763 s., Nebioğlu Yayınevi Necatigil. Behçet, Bile-Yazdt, İstanbul, 1983, 423+XLlV s.. Cem

Yayınevi Neyzi, Nezih H., Kızıltoprak Anıları, İstanbul, (1985), 244 s., Peva

Yayınları Nur, Rıza, Hayat ve Hatıratım. C. II-, İstanbul, 1968, 293-541 s.,

Altındağ Yayınevi Okday, Şefik, Büyükbabam Son Sadrazam Ahmet Tevfik Paşa, İs­tanbul, 1986, 145 s., Apa Ofset Özalp, M. Nazmi, Türk Mûsikîsi Tarihi, C. I, Ankara, 1986,277 s.,

TRT Yayını Öztuna, Yılmaz, Alî Paşa, Ankara, 1988, 147 s., Kültür ve Turizm

Bak. Yay. Öztuna, Y., Devletler ve Hanedanlar, C. II, An&ra, 1989 s; C. III,

1990,656 s., KTB Yay. Öztuna, Y„ Büyük Türk Mûsikîsi Ansiklopedisi, Ankara, 1990, C. I,

477 s; C. II, 592 s., KTB Yayını Rodoslu, Celaleddin, Rodos ve İstanköy Adalarında Gömülü Tarihi

Simalar, Ankara, 1945,73+(6) s., Çankaya Matbaası

Sakaoğlu, Necdet, Mengücek-oğulları, İstanbul, 1971, 227+12 s., Milliyet Yayınları

Salname-i Vilayet-i Haleb Haleb, 1313, 307 s., Matbaa-i Vilayet

Ses Sanatçıları Ansiklopedisi, İstanbul, 1970, 324 s., Yenilik Bası­mevi

Sinaplı, Ahmet Nuri, Mehmet Namık Paşa, İstanbul, 1987, 324 s., Yenilik Basımevi

Sözen, Mete-Tapan, Mete 50 Yılın Türk Mimarisi, İstanbul, 1973, 472 s.,Türkiye İş Bankası Yay.

Süslü, Memduh Yavuz, Eşrefoğulları Tarihi, Konya, 1934, 86 s., Babalık Matbaası

Şemseddin Sami, (Haz. Mertol Tulutn) Temel Türkçe Sözlük, İstan­bul, 1985,Tercüman Yayını

Tahsin Pasa Sultan Abdülhamid, İstanbul, 1990,XXIII+481 s.,Bo­ğaziçi Yay,

Tansel, Selahattin, Sultan II. Bayezit’in Siyasî Hayatı, İstanbul, 1966, 310 s., M.E. Basımevi

Yavuz Sultan Selim, Ankara, 1969,266 s., ME Basımevi

Osmanlı Kaynaklarına Göre Fatih Suttan Meftmet ‘in siyasî ve As­kerî Faaliyeti, İstanbul, 1971,356 s., ME Basımevi

Turan, Osman, Türk Cihan Hakimiyeti Mejkûresi Tarihi, C. I. İstan­bul , 208 s., Turan Neşriyat Yurdu

Selçuklular ve İslamiyet, İstanbul, 1971, 206 s., Turan Neşriyat
Yurdu ,

Uluçay, M. Çağatay, Saruhanoğıılları ve Eserlerine Dair Vesikalar, C. 1,2, İstanbul, 1940-1946, Manisa Halkevi Yay.

Padişahların Kadınları ve Kızları, Ankara, 1980,220 s., TTK Ya­yını

üraz, Murat, Resimli Kadın Şair ve Muharrirlerimiz, İstanbul, 1940,554+4 s., Tefeyyüz Kitabevi

Us, Hakkı Tank, Elli Yıl, İstanbul, 1943, 101 s.

Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Karesi Vilayeti Tarihçesi, İstanbul, 1343-1925, 144 s., Hüsnütabiat Matbaası Alemdar Mustafa Paşa, Ankara, 1942,246 s., TTK Yayını

Çandarh Vezir Ailesi, Ankara, 1974, 125 s., TTK Yayını

Varlık, Mustafa Çetin, Germiyanoğulları, Ankara, 1974, XV+190

s., Atatürk t). Yayınları Wittek, Paul (Çev. O. Ş. Gökyay) Menteşe Beyliği, Ankara, 1944,

XVI+I91 s.,TTK Yayını Yurt, Ali   İhsan, Akşemseddin,  İstanbul,   1972, CXII+142+5+

101+80 s. Yücel, Yaşar, Kadı Burhaneddin Ahmet ve Devleti, Ankara, 1970,

224 s., DTCF Yayını

III. YAZILAR

Artuk, İbrahim, “Osmanlı Beyliğinin kurucusu Osman Gazi’ye ait sikke” Türkiye ‘nin Sosyal ve Ekonomik Tarihi, Ankara, 1980, s. 27-33

Davison, Roderic H., “Halil Şerif Paşa” Osmanlı Arattırmaları, İs­tanbul, 1981, C. II, s. 203-221; 1986. C.VI, s. 47-65

Esin, Emel, “Emekli büyükelçi Seyfullah Esin (1902-1982), Türk Kültürü, sayı: 233 (Eylül 1982), s. 708-716.

Göztepe, Tank Mümtaz, “Şeyh Şamil” Resimli Tarih Mecmuası, sayı: 17 (Mayıs 1951), s. 758.

Mehmetefendioğlu, Ahmet, “Yeni belgelerle İzmir valisi Rahmi Bey’in oğlunun kaçırılması”, Tarih ve Toplum sayı: 88, (Nisan 1991), s. 32-36

Örik, Nahit Sırrı, “Mısır’ın Valde Paşaları”, Resimli Tarih Mecmu-arsayı: 21 (Eylül 1951),s.950-954,959.

Öztuna, Yılmaz, “Türk Marşları”, Hayat Tarih Mecmuası, sayı: 5 (Haziran 1966), s. 94

Ö.Y. “Bİr tekzip hakkında”, Hayat Tarih Mecmuası, sayı: 10 (Ka­sım 1966) s. 94.

Ö.Y.”Üstat Mükrimin Halil”,Hayat Tarih Mecmuası, sayı: 3(1 Ni­san 1967), s. 16-17.

Ö.Y. “Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilatı”, Hayat Tarih Mecmu­ası, sayı: I (1 Şubat 1967), s. 94-95.

Ö.Y. “Telif haklarına saygı istiyoruz”, Hayat Tarih Mecmuası, sayı: 4(1 Mayıs 1969), s. 9-10

Ö.Y. “Osmanlı-Türk toplumunda Din I”, Hayat Tarih Mecmuası, sayı: 11 (Kasım 1976), s. 4-7.

Ö.Y. “Tarihçilik; tarih yazmak san* atıdır”, Millî Kültür, sayı: 81 (Şubat 1991), s. 8-9.Türkoğlu, Ömer, “Jön Türklerin erken bir bildirisi”. Tarih ve Top­tum, sayı: 75 (Mart 1990), s. 42-44.

öngör, Etem, “Tekzip” Hayat Tarih Mecmuası, sayı: 9 (1 Ekim

1966), s. 94. “Yesarî ailesi”, Resimli Tarih Mecmuası, sayı: 5-75 (Mart 1956), s.

176-178. IV. MECMUALAR VE GAZETELER:

Akşam (1939, 1941,1943)

Cumhuriyet (1929, 1930, 1932, 1933, 1942, 1947, 1950, 1951,

1952) M(7/f>er(1933) Yeni Sabah (1943)

INDEKS

A

  1. Cevdet 68,69,70,71,72,73,75,77,78,83,85, 91,110.114
  2. Fuat 220

A.Tevfik Paşa 172

Abbas Hilmi Paşa 228

Abdi Paşa 219

Abdullah Bey 207

Abdullah Cevdet 63, 64, 66. 67, 76,92.107.108, 123, 139

Abdullah Muhlis 207

Abdurrahman Nacim 19

Abdurrahman Paşa 12

Abdurrahman Şeref 64

Abdülhak Hamid (Tarhan) 222,230

Abdülhalim Memduh 115

Abdiilhamid devri 29

Abdülhamidl. 196

Abdiilhamid II. 17, 22, 73, 95. 96,97,106, 176

Abdüihamit Devrinde Sansür 22

Abdüllatif Efendi 52

AbdiillatifSubhi Paşa 224

Abidin Paşa 210

Acaroğlu, Türker 31,59

Adanır, Fikret 90

Adeviye   Hanım   (Karaosmanzade Nuri Bey’in refikası) 214

Adıvar, A. Adnan 95

Adviye Hanım (Enis Paşa’nın kızı) 217

Agah Efendi 17,27

Ahenk gazetesi 99

Ahmad, F. 84

Ahmet (Selanikli) 117, 118

Ahmet Amış Efendi 170, 172

Ahmet Cevdet (Oran) 145

Ahmet Hamdi (Şirvanî) 176

Ahmet İhsan (Tokgöz) Beyin nutku 13

Ahmet İhsan Matbaası 11

Ahmet III. devrine aiı bir ıslahat tak­riri muhayyel bir mülakatın za­bıtları 95

Ahmet Mithat Efendi 13, 26, 28, 34, 99

Ahmet Muhtar (Gazi) Paşa 170,222

Ahmet Necib Paşa 224

Ahmet Rasim 27, 131

Ahmet Refik 177

Ahmet Refik Paş*a21l

Ahmel Rıza 65,84, 102

Ahmet Süreyya Paşa (başkatip) 178

Ahmet Şevket (Kıbrıslı Kamil Pa­şa’nın oğlu) 222

AhıneıVefik Paşa 34

Ak-şeınseddin 196

 

Akalın, Besim Ömer 150

Akçer, Nedim  (Kambiyo  Borsası

acentalanndan) 208

Akçit, Halim  (Ticaret Laboratuarı

kimyageri) 208

Akçit, Mithat (Türk Limited İşletme

Şefi) 208

Akçit, Nihat (Maliye Vekaleti Hesap

Mütehassısı) 208

Akçit, Yusuf Cemal (Galatasaray ve Darüşşafaka liseleri muallimi) 208

Akçura, Yusuf 65,74

Akın, Himmet 194

Akil Muhtar 172

Akkutay, Ülker 148

Akozan, Kesriydi Mehmet Sitkf 158

AkpınarIı,Aziz 102

Akseki, Ahmet Hamdi 127

Aksüt.Ali Kemalî 171

Akşam 182,226

Aksin, Sina 84, 123

Aktepe, Münir 192

Akünal, Dündar 101

Akyavaş, Beynun 166

Alasonya Ordusu 52

Alataş, Hulusi 152

Albayrak, Sadık 133

Alemdar Mustafa Paşa 196,207.208

Alemdar-zadeler 196

Alî (Tarihçi) 192

Ali Paşa (sadrazam) 219,229

Ali Ambrousi (Mısır’ın Peşte masla­hatgüzarı) 215

Ali Cevad (Abdülhamid’in son baş­katibi) 177

Ali Efendi(Basîretçi) 131 Ali Ekrem (Bolayır) 174, 175

Ali Ekrem Bolayır’in Hatıraları 174

AliEmirî 159

Ali Fuat Bey (Ali Paşa’nın oğlu) 219

Ali Haydar (Özkent) 143

Ali Haydar Mithat 109,223

Ali Kemal 101, 115,217

Ali Münif Beyin Hatıraları 179, 182

Ali Nazif Sürurî (Şura-yı Devlet re­isi) 213,223

Ali Paşa (Darendeli) 200

Ali Paşa (Paris sefiri) 209

Ali Paşa 225 Ali Rıza Paşa 208

Ali Şahbaz (mühtedi) 65

Alkan, Ahmet Turan 18,41,50,61,101

Alman-Fransız harbi 131

Almanya 11

Altuğ,Asım (general) 208

Amerika 53

Amidamiri, F. Reşad 227

Anadolu Selçuktleri gününde Mevle­vi bitikleri 161

Anayasa Mahkemesi Başkanları 188

Antel.Sadreddin Celal 77

Ara, Ali Namık (Sadrazam Said Pa­şa’nın oğlu) 224

Arar, İsmail Hakkt 185

Arda, Hacı Adil 145

Arif Bey (mabeynci) 102

Arif Cemil 66

Arif Efendi (Osmanlı ve Cumhuriyet mebuslarından) 158

Arslan ailesi 100

Arslan, Rahmi 159

Artuk, İbrahim 193, 195

Asaf Bey (Sadullah Paşa’nın oğlu) 220

AskerîTıbbiye 181

AtaBey20l

Ataç, Galip Ata 148

Atasoy,Ali Rıza 148

Atatürk ‘le Samsun ‘a Çıkanlar 150

Atautlah Efendi (şeyhülislam) 229

Ataullah Bey (Darendeli İzzet Pa­şa’nın mahdumu) 202

Atay.F. Rıfkı 91

Atina 138

Atina Sefareti Ataşemiliterliği 52

Avrupa 109, 142

Avrupa-Mısır Jön Türklüğü 114

Avusturya 110

Ayaşh, Münevver 208,209

Ayaşlı, Nusret Sadullah (Sadullah Paşa’nın oğlu) 220

Aydınoğulları Tarihi 194

Ayine ve Hasbihal 97, 124

Aykut, Mehmet Şeref 102

Aynî, Hasan Tahsin 172

Aynî, Mehmet Ali 147,154,171,172

Ayşe Remziye Hanım (Sadrazam İb­rahim Hakkı Paşa’nın kızı) 210

Ayşe Şaibe Hanım (Zeki Paşa’nın kı­zı) 217

Ayvazoğlu, Beşir 134

Aziz b. Erdeşir-i Esterabadî 161, 163

Aziz Mahmut Efendi 209

B

/. Cihan Savaşı ve Sarıkamış 56

Babıali yokuşu 13

BabürŞah 160

Bağımsız   Adayın   Erzincanlılarla

Hasbihali 152

Bahriye 48

Bakanlar 188

Bakırcıoğlu.Ziya 137

Baklacı, Salih 59

Balkan, Edhem Ruhi 158

Balkanlı,Ali Kemal 60,61

Banoğlu, Niyazi Ahmet 103

Barkan, Ö.Lütfi 126

Basın Yasakları 25

Basiret 130, 131

Başbakanlar 188

Başbakanlık Arşivi 36

Başokçu.RebiaTevfik 106, 141

Batlalgazi.EthemAkif 151

Baydur Bey (Ali Kemal Bey’in oğlu) 217

Bayındırlı, Hasip (Hilmi Paşa’nın oğlu) 213

Baykal, İsmail H. 148

Bayur, Fahreddiıı Nihad (Kıbrıslı Kamil Paşa’nın oğlu) 222

Bayur, Yusuf Hikmet 49,63, 84

Bebek 54

Bedirhaıı Paşa 207

Bedirhan, Ahmet Hulusi 207

Bedirhan, Ahmet Mithat 207

Bedirhan, Celadet Ali 207

Bedirhan, Emin Ali 207

Bedirhan, Hasan Fevzi 207

Bedirhan, Kamuran Ali 207

Bedirhan, Salih 207

Bedirhan, Süreyya 207

Bedrettin Muhtar (Gazi Ahmet Muh­tar Paşa’nın oğlu) 222

Behiye Hanım^(Gelenbevî İsmail Efendi’nin kızı) 209

Bekir Fahri bkz. İdiz, B. F.

Bekir Osman (Nefise Şamil Ha-nım’ın oğlu) 215

Bel, Yusuf Razi (Leyla Saz-Sırrı Pa­şa oğlu) 222

Bele, Refet Paşa 145

Belinski 5

Bel kıs Hanım (Halil Eldem’in kızı)

209 Belkıs  Hanım (Nazım   Keçeci’nin

eşi) 223 Belleten 96 Bengisu, Mustafa 152 Bengü,   Mehmet Ali (süvari paşası)

209 Bengü, Memet Fuat (Vedat Örfi’niıı

oğlu) 210 Bengü, Nihat 210 Bengü, Suat 210

Bengü, Vedat Örfi (Türk sinemacılı­ğının ilk İsimlerinde) 210

Berkes, Niyazi 102 Berkol, Nurettin Ali 151

Beşiktaş Cemİyet-i İlmiyesi 95

Beşir Fuat 65,82, 107

Bevn it Revn 160. 161, 162, 163

Bilge, Kilisli Rifat 161

Bilgegil.Kaya 102,241

BüseL Cemil 147

Bir Savaş Serüveni 56

Bir Serencam-ı Harb 52,55.57,

Bir Siyasal Düşünür Olarak Abdul­lah Cevdet 81

Biren, MehmetTevfik 176

Birgİ.Ziya Nuri 150

Birinci, Ertuğrul 185

Biyolojik materyalizm 109

Bleda, Mithat Şükrü 116, 118

Bolu valiliği 151 Bozcaada. Naime (İbrahim Hilmi Paşa’nın kızı) 225

Bulgar 72 Bulgaristan Türk Basını, 1879-1945 59

Bulgaristan ‘da Türk Gazeteciliği 58

Burak, RatipTahir 150

Burhan Bahaeddin 103

Bük taş, Bedİ ( İnhisarlar İdaresi’nde

Nakliyat Şubesi Müdürü) 213 Büyük Felaket Geliyor 157

Büyük Millet Meclisi 13

Büyük Türk Musikisi Ansiklopedisi 239

Büyükbabam Son Sadrazam Ahmet

Tevfik Paşa 197

C

Cafe Souffiol 105

Cahen,Claude 194

Canik Beyleri 194

Cannes 222

Carr 86

Cav i t Bey 43

Cebecioğlu, Ethem 169

Celal Sahir 14

Cem Sultan 195

Cemal Bey (Gümrük nazın) 216

Cemal Bey 12

Cemaleddin Efganî 101

Cemil Bey (Bolu Mebusu) (Hoşçan)

208 Cenanîler 197 Cer ide-i Havadis 27

Cevdet Kudret 22, 137 Cevdet, Dr. 118

Chicago 101 Cihangir, Erol 134

Cimcoz.Esat 152 Coulanges, F. de 87

Cottrrier d’Orient 131 Cumhur ruhu 85

Cumhurbaşkanları 188

Cumhuriyet 138

 

Ç

Çalık, Mustafa 185

Çambel, Ali Bülent 211

Çambel, Halet 211

Çambel, Hasan Cemil 209,210

Çambel, Leyla 211

Çambel, Perihan 211,230

Çandarlı Vezir Ailesi 234

Çankaya, Ali   100,  134,  137,  138.

143.148,176,227 Çapanoğlu, M. S. 88

Çavdarlı, Rıza 226 Çavdaroğulları sülalesi 200

Çınar, Esat 207 Çınar. Hüseyin Vasıf 207

Çin Yollarında 56 Çİta esir kampı 53

Çorlu, Aziz (Salih Münir Paşa’nınkardeşi) 226

Çorlu, Salih Münir Paşa (Paris sefir-i

kebiri) 158,226,236 Çörçil 34

D

Dağarcık 26

Dağıstanlı Mehmet Fazıl Paşa 215,

216 Dahiliye Nezareti 10,75

Damad Ferid Paşa 176

Darülfünun Tıp Fakültesi 148

Darülfünun Tarihi 147, 154

Daudet,Emest22l de Amicis, Edmondo 167, 168

deClari.Robert 166 Defter-i Aşk 26

Defter-i Mııktesid 16 Demire! 242

Demirel, Yücel 146

Demirkan. Selahattin 68

Deniz Mektepleri Tarihçesi 148

Dersaadel Divan-ı Harb-i Örfî Heyet-i Tahkikiyesi 53

Derviş Vahdetî 155, 156

Deutscher, İsaac 84 Devletler ve Hanedanlar 184,186,236

Dışişleri Bakanlığı 1967 Yıllığı 198 Dikmen 13

Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi 183 Dilciınen,

Kazım 194 Din ve Dünya 100

Dino.Abidin210,222,236

Dino,Ali210 Dino, Arif 210

Dİrik, Kazım “Paşa 55

Dirimtekin, Feridun 221

Dirvana, İbrahim Edhem 176,223

Divan-ı Harb-i Örfî 54

Doğan, Abdurrahman 185

Dostluk 60 Dostoyevski 92

Dozy Reinhart75,9l

Döküntüler, Uçurum 100

Dölek, Mehmet Fuat (Ali Paşa’nınoğlu. Dr.) 225

Duman, Hasan 59 Duru, Kazım Nami 103

Dündar, Muhsin Faik 152

Düyıın-u Umumiye 17

Düzdağ, M. Ertuğrul 133, 157

E

Ebu Mukbil Kemal 61

Ebussıuıdoğlu soyadı 226

Edebiyat Fakültesi 158

Edhem Ruhi 73, 109

Edhem. Hamdi 209,255

 

Edirneli Şevket Bey 11

Elli Yıl 227

Emel Elemleri 152

Emile Boutmy 110

Emin Arslan (Emir Nihad el-Arslan) 117

Emin Arslan 100, 118, 121

Emin Bey (Berlin müsteşarı) 208

Emine Hanını (Alemdar Mustafa Pa­şa’nın zevcesi) 207

Emine Necibe Hanım (Abbas Hilmi Paşa’nın validesi) 228

Emir Bedirhan 1%

Emir Emin Arslan 100

Emir Nihad el-Arslan 100

Emre, Ahmet Cevad 66,91

Enciimen-i Teftiş ve Muayene 17, 34, 176

Enderun Mektebi 148

Enderun Mektebi Tarihi 148

Enis Georg (Saadet Haeberli’nin oğ­lu) 217

Enis Paşa 217

Erden, Fethi 103

Erden, Vedat 185

Erdinç, Erol Sadi 40

Erel, Hakkı Şinasi 150

Eren,Abdurrahman Adil 14, 158

Ergin, Osman Nuri 148

Erişken, Belkıs Raif (Köse Raif Pa­şa’nın kızı) 213

Erkan, Hamza Osman (Nefise Şamil Hanım’ınoğlu) 105,215

Erkan-ı Harbiye-i Umumiye 52

Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Dairesi 53

Ermeni Patırdısı 119

Ersoy, Osman 30

Ertaylan, İsmail Hikmet 195

Erten, Süleyman Fikri 194

Ertuğ, Hasan Refik 30

Eruluç, Lütfullah Siirûri (Nazif Sürû-

ri’nin oğlu) 223

Erverdi.Ezel6, 185

Esatlı, Mustafa Ragıp 227

Esenbel soyadı 226

esircilik ve halayıklar, köleler 14

Eski Yara Yahut Dördüncü Malike-

me-i Kubra 67 Eşkal-i Zaman 131

Eşrefoğullart Tarihi 194

Evrak-ı Perişan 26

Ezine, Cevad 209

Ezine, Memdııh 209

F

Fahri Bey (Düyun-ı Umumiye kete-besinden) 115

FaikReşad 130, 133

Fatih Millet Kütüphanesi 97

Fatih Sultan Mehmet 195

Fatma Aliye 223

Fatma Hikmet Hanım (Aziz Mahmut Efendi’nin kızı) 209

Fatma İnşirah Hanım (müşir Fuat Pa­şa’nın hanımı) 208

Felek, Burhaneddİn 158

FerİdPaşa 12,208

Fevzi (Pirinçzade) 158

Fevzi Numan 91

Fındıklı 47

Fındıklı Tiyatrosu 47,50

Filip 34

Filistin 68

Flöre ile Blanchefleur 166

Fransız İhtilali 68, 105.123

Fuat (Mehmet) Bey (Malumat’in sahİb-i imtiyazı) 177

Fuat Bey (Şura-yı Devlet azası) 21

Fuat Paşa (müşir) 13,208,221

Fuat Sabit (Ağacık) 152

G

Galatasaray Tarihi 148

Gazeteciler Cemiyeti 23

Gazi Mehmet Paşa (Şeyh Şamil’in

büyük oğlu) 215,216

Gazi Bey (Şeyh Şamil’in torunu) 215

Gelenbevî İsmail Efendi 209

Gencer, Rıza Tahsin 147

Genç Osmanlılar 123

Genç Osmanlılar Cemiyeti 212

Genel Kurmay Başkanları 188

Georgeon, François 84

Gerçek, Selim Nüzhet 30

Germİyanoğulları 194

Gibb, E. J. W. 95

Giresun 55

Giritli bir Türk 91 GiyomTel 139

Göçen, Hayreddin (Nedim) 131,132

Göksel, Burhan 56

Gökyay, Orhan Saik 241

Gövsa, İbrahim Alaattin  177,  185,

207,223 Güngör, Erol 91

Güven, Necip 145

Güzelbey, Cemil Cahit 197

Güzide Hanım (Mehmet Ali Bengü’nüneşi)209

H

  1. İ. Fırkası 50 H. Vehbi 99

Hacı Murad215

Haçlı Seferi dördüncü 166

Haeberli, Emst (İsviçreli doktor, Sa­adet Haeberli’nin kocası) 217

Haeberli, Saadet (Zeki Paşa’nın kızı) 217

Hafız (Dr.) Bey 153

Hafız Hızır Ilyas 147

Hak gazetesi 75,87

Hakikat İncileri 152

Hakkı Bey 109

Halaskar Zabitan Grubu 42, 43. 44, 45,48,49,50

Halaskaran Zabitan Grubu ve meclis 43

Hale 140 ^

Halep 20

Halep beylerbeyi leri 198

Halil Edip 99

Halil (Sözel) Paşa f8

Halil Paşa 201

Halil Rifat Paşa 12

Halil Sami Paşa 202

Halit Bey (Fatih Emniyet Amiri) 208

Halit Eyüp (Yenişehirlizade) 99,100, 124,125

Hamid Bey (Zadegan sınıfından) 116

Hamid Bey (Hüseyin Cemil Paşa’nın oğlu) 213

Hamide Hanım (Hasan Hüsnü Pa­şa’nın kızı) 216

Hanioğlu, M. Şükrü 63.80,93

Hans Ahmer (Saadet Haeberli’nin oğlu) 217

Harb Akademileri Kumandanları 188

Harbiye 48,82,116, 119,122

Harbiye Dairesi 54

Hareket 67,84

 

Harp Akademileri Tarihçesi 148

Hasan Fehmi Paşa 65

Hasan Hüsnü Paşa 216

Hasan Rıza Paşa (İşkodra müdafii)217

Hasan Rıza Paşa maddesi 218

Hasan Safıyeddin (Osman Tevfik

Bey’in oğlu) 213

Haşim Paşa (Maarif Nazın) 97

Hatab Kıraathanesi 115

Hayat Tarih Mecmuası  182, 206,

226,233,238 Hayat ve Hatıratım 214

Hayreddin (Nedim Göçen) 131

Hayreddin 227 Hay reddi nler 128

Hediye Hanım  (Gelenbevî İsmail

Efendi’nin kızı) 209

Hekim İsmail Paşa 210

Herodçu78,79

Herzl, Theodor 68,69,85,91

Hikmet Emin (Konyalı) 114,181

Hilmi Paşa 213

Himmetoğlu, Hüsnü 54

Hoca Ahmet Yesevî 241

Hoca Hayret Efendi (Adanalı) 112

Hoca Mehmet Kadri Nasıh bkz.

Mehmet Kadri Nasıh Hoca Tahsin 106

Hoş Sada 240 Hotinli, Rauf Ahmet 103

Hudud-u Yunaniye Tahkim Komis­yonu 52

Hukuk mektebi 64,65 HülU 190

Hürriyet ve İtilaf Fırkası 41

Hürriyet ve itilaf Fırkası 74, 86, 87,101

Hüsameddin 115

Hüseyin Avni Paşa (sadrazam) 225

Hüseyin Cemil Paşa 213

Hüseyin Hilmi 204

Hüseyin Kazım 175

Hüseyinzade Ali Turan 151

Hüsnü (Selanikli) 116

I

İbrahim Bey (Adliye nazın) 223

İbrahim Bey (Softa-zade) 216

İbrahim Edhem Paşa (sadrazam) 176,221

İbrahim Hilmi Paşa 224

İbrahim Paşa (Nevşehirli) 94

İbrahim Sırrı 153

İbret 86

İçtihat 87

İdiz, Bekir Fahri 66, 83, 117, 118, 121,136,137

İdiz, Emin 138

İffet Hanım (Şükrü Paşa’nın kızı, Rı­za Nur’un eşi) 214

ignavia crİtica (tenkitde tembellik) 126,179

İhsan Adlî 103

İhsan Bey (Kıbrıslı Kamil Paşa’nın torunu) 222

İhsan Namık (Poroy) 103

İhsan Paşa’nın Anıları 56

İhsanoğlu, Ekmeleddin 95

  1. Meşrutiyet 71

İkinci Meşrutiyet Devrinde Ordu ve Siyaset 41

İleri 56

İleri, Sedad Nuri 222

İletişim Yayınları 21,33,136

İlk etapta 165

İlkui, Ahmet Kemal 56

İmamet ve Hilafet Risalesi \ 38

İmsir soyadı 227

İnal, İbnülemin Mahmut 91, 96, 97, 100,129, la8»,204,212,234,239

İnci rai 11 İçtimai 115

İngiliz Dostluğu 123

İngilizler 110

tngilizperestlik 110

İngiltere 72

İnönü, İsmet 12

İnsancıklar 92

İntihar 138

İsa Bolatin 159

İsfendiyaroğlu, Fethi 148

!shakSUkûtîl09,114,118,119,139, 181

İskit, Server 14,30, 103

t skora, Muharrem Mazlum 118, 148

İslam Ansiklopedisi 189

İslam ve Fünun 98,99, 124

İsmail Besim Paşa 150

İsmail Ferruh Efendi (Londra büyü­kelçisi) 95

İsmail İbrahim (Dr.) 119

İsmail Kemal (Avlonyalı) 109

İstanbul 52

İstanbul Barosu başkanlığı 142

İstanbul gazetesi 131, 167

İstanbul Müdafaa-yı Milliye Reisliği 54

İstanbul Tıp Mektepleri, Enstitüleri ve Cemiyetleri 148

İstanbul Üniversitesi Tarihi 147

İstanbul’un Zabtı 166

İstinsaf 138

Istinyeli Nuri Bey (Suphiye Ha-mm’ın ikinci eşi) 224,227

İsviçre 142

itilaf-ı anasır II i

ittihad fikri III

İttihad-ı anasır 123

İttihat ve Terakki 40, 48, 84, 138, 142, İ49,180-183

İttihat ve Terakki Cemiyeti Ne İdi? 181

İttihat ve Terakki hükümetleri 73

İzhar-ı Hak 79

İzmir 99

İzmir İmar ve İskan Mıntıkası Müdü­riyeti 54

izmir Valiliği 55

İzmir, İstanbul, Trakya mıntıkaları İskan Müfettişliği 54

izzet Hoio Paşa 190,221

izzet Mehmet Paşa 200,202

Jandarma Genel Komutanları 188

Japonya 53

Jön Türkler 68,72, 104, 112, 139

Jön Türklüğün tarihi 126

Jön Türklük 101, 109, 116

Jönler 136

Jönler Mısır ‘da 66

Jöntürk 136

K

Kabaağaçlı, Cevat Şakir (Halikarnas

Balıkçısı) 230

Kabacaiı, Alp^y 15, 23, 24, 27, 30,31,32,33,35,36,38

Kabataş Lisesi 95

Kadı  Burhaneddin (Sivas  sultanı) 160,161, 163

Kadı Burhaneddin Ahmet ve Devleti,1344-1348 193

 

Kahire 160

Kahriyat 82

Kaltakkıran, Faik 102

Kam.Ferid 130, 171

Kameti, Atıf 158

Kamil Bey (Teşrifat Nazın) 213

Kamuran Hanım (Salih Münir Pa­sa’nın küçük kızı) 209

Kamûsu’l-a’lam 99

Kandemir Feridun 108

Kandiye 207

Kanun-ı Esasî 123

Kara, İsmail 6, 185

Karabet 34

Karadeniz, Ekrem 237,239

Karadeniz, M. HulÛsî 161

Karagöz, Adem 59,61

Karaman 161

Karay, Refik Halit 20

Karayölük Osman 161

Karesi Vilayeti Tarihçesi 194

Karhdağ, Abdullah Cevdet 181

Karlıdağ, Gül 83,88,89

Kartekin, Enver 148

Kasaba, Reşat 134

Kaspar 34

Katerina (Büyük) 110

Kaygusuz, Bezmi Nusret 86,91

Kaymaz, Nejat 193

Kazancıgil, Aykut İ49

Keçeci, Nazım 223

Kelamı Dergahı 171

Kelamî Dergahından Hatıralar 169

Kemaleddin Sami Paşa 225

Kethüdazade Arif (felsefeci, edebi­yatçı) 95

Kevakibî, Ahmet Muhtar (Şeyhülis­lam Cemaleddin Efendi’nin oğlu) 227

Kıbrıslı, Şevket 223,226

Ktıtttoprak Antları 197

KirkorZöhrab 159

Kitabın Müdafaası 5

Kocamemi.Abdülvehhap Suphi (Sup­hi Pasa’nın oğlu, eski vali) 224

Kocamustafapaşa Askerî Rüştiyesi 52

Kocareşit, Selma 213

Kocareşit, Veliyeddin (Mahmut Mazhar Pasa’nın oğlu) 213

Kocataş Yalısı Anılarım 197

Kocataş, M. Muhtar Necmeddin 227

Koloğlu, Orhan 30

Konya Tarihi 194

Kölemen, Abdullah Paşa 158

Köprülü, M. Fuat 77, 161,242

Köse Raif Paşa 213

Köse, Atıf 153

Kudret Sinan 31

Kuleli İdadisi 52

Kuneralp, Sabiha (Ali Kemal Bey’in hanımı) 217

Kuneralp, Zeki (Ali Kemal Bey’in oğlu, emekli büyükelçi) 217

Kuntay, Mithat Cemal 139, 175

Kuran, Ahmet Bedevi 119, 120, 139

Kurdoğlu V. Behçet 95

Kurtoğlu, Fevzi 148

Kut, ismail Cüneyt 28

Kutay, Cemal 31

Kutlu, Şemseddin 31

Kuvva-i İnzibatiye Kumandanlığı 54

Kuvvet Komutanları 188

Küçük Hüseyin Efendi, 173

Küçüka, Necip Aü 145

KüMikname 158

Kürkçüoğlu, Kemal Edip 195

 

L

Lahutî lakabı 157

Le Bon, Gustave 68,77,85

Lehistan 110

Lehli Hayreddin Karski 130, 131, 133,134

Levend.A. Sırrı 95

Lewis, B. 84

Leyla Hanım (Abidin Pasa’nın toru­nu) 210

Leyla Hanım (Halil .Şerif Pasa’nın kızı) 220

Liverpool 110

Londra 95

Lozan 13

UitfiTarihi 192, 193

Ltitfi Bey’in Günlüğü 141

Lütfi Fikri 141, 142, 143,144

Lütfiye Hanım (Mustafa Ziya Safve-tî ‘nin ikinci eşi) 214

M

  1. Rauf 117,206
  2. Süreyya 202,203

M.Tahir (Bursalı) 99

Mahkeme-i Kiibra 67

Mahkeme-i kübra 84,85

Mahmut Mazhar Paşa 213

Mahmut Muhtar Paşa 170

Mahmut Nedim Paşa 96, 124, 211,

212 Mahmut Sadık 12

Mahmut Yesarî 216

Makedonya 72

Makedonya Jön Türklüğü 114

Makedonya, Mazi-Hal-İstikbal 138

Maliye 48 Malta 139

Malûmat 177

Mamak köyü 13

MarcoPolo 101

Mardin Arttıkoğutları 193

Mardin, Şerif 74, 107, 122

Mardin, Yusuf 197

Matbaa-i Amire 18

Matbaa-i Hastahaııe-İ Maltepe 153

Matbuat Hatıralarım 9, 20, 31, 37

Matbuat Alnıanakı 13

Mayakon, İsmail Müştak 176

Mebrûre Hanım (Sadrazam Said Pa­sa’nın kızı) 224

Meclis-i Mebusan47, 104, 105

Mecmua-i Fi’tnnn 72

Mecınua-i Havadis 27,29

Medİha Hanım (Ali Rıza Pasa’nın baldızı) 208

Mehmet (Eczacı) 119

Mehmet (Mekki) Hikmet (Ticaret Mekteb-i Alîsî müdürü) 209

Mehmet Ali (Mehmet Esat Efen­di’nin oğlu) 173

Mehmet Arif Bey (Mabeynli) 12

Mehmet Bekar (Alemdar Mustafa Pasa’nın oğlu) 207

Mehmet Celal 67

Mehmet Cevdet 28

Mehmet Emin (Geleııbevî İsmail Efendi’nin oğlu) 209

Mehmet Emin 152

Mehmet EminjBey (Genç Osmanlılar Cemiyeti’nin reisi) 212

Mehmet Esat (hattat) 216

Mehmet Esat (Asker yazar) 147

Mehmet Esat Efendi (Erbilli, Şeyh) 170,173

Mehmet Faik Memduh Paşa (Dahilİye nazın) 70,212

Mehmet Fuat 177 Mehmet Hilmi (Adanalı) 116

Mehmet III. 206

Mehmet Kadri Nasıh 64, 66, 110,112,138

Mehmet Kamil Paşa (Şeyh Şamil’inüçüncü oğiu) 215

Mehmet Namık Paşa (Londra Sefiri)94,197

Mehmet Ragıb Paşa (Sarıca-zade) 177

Mehmet  Rauf (Kırçak)   114,   115,

116,118,121,122,123,125,182

Mehmet Reşit (Şahingiray) 114,121,150 181

Mehmet   Said   (Gelenbevî   İsmailEfendi’nin oğlu) 209

Mehmet Süreyya 197,204

Mehmet Şamil (Nefise Şamil    Hanım’ın oğlu) 215

Mehmet Şefî (Şeyh Şamil’in ikincioğlu) 215

Mehmet Şerif (Çavdaroğlu) 200 Mehmet Şevki  Karaosmanoğullan’ndan)213

Mehmet Zeki (Teracim’in yazarı) 150

Mekteb-i Harbiye 52, 53

Mekteb-i Hukuk 116

Mekteb-i Tıbbiye-i Askerîye   107,122,149

Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye 149

Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye 149

Melek Hanım (Ahmet Nesimî Sayman’ın annesi) 216

Melek Hanım (Mehmet Faik Memduh Paşa’nın kızı) 212

Melhameler-Mıttranlar 157

Menakıb-t Kethudazade 96

Menfa 28

Mengücekoğulları 193

Menteşe Beyliği 194

Menteşe, Halil 47,48, 145

Meriç, Cemil 84, 102

Mesrur Bey (Topal İzzet Paşa’nın mahdumu) 201

Meşahîr-i İslam 99

Meşveret 67, 119

Meşveret 105, 123

Mevlanzade Rifat 18, 19,37

Mısır 103, 109, 138, 142, 161,228

Midilli 137

Mihran 17,34

Mikado 71

Millî Kütüphane 27,60,84

Millî Mücadele 142

Milliyet 11

Mir ‘at-t Mekteb-i Harbiye 147

Mir’at-ı Mekteb-i Tıbbiye 147, 154

Mir ‘at-ı Mühendishane-i Berrî-i Hü­mayûn 147

Mithat Paşa 61.205,208

Mizancı Murat (Dağıstanlı) 64,103, 215

MoizKohen 133

Montecordino219

Morali, Ayşe Sıdıka 214

Morali, Nesrin 206

Morali, Seniha-Sami 206

Muallim Naci 99

Muhibban 159

Muhtasar İngiltere Tarih-i İnkılabı 138

Murat Fuat 116,118, 121

Musa Safvetî Paşa 214

Mustafa Asım (gazeteci) 13

Mustafa Fevzi bin Numan 79

Mustafa Hulûsî 116

Mustafa Nailî Paşa 213

Mustafa Nuri Paşa 210

Mustafa Reha (Batumlu) 116, 118

Mustafa Reşit Paşa 213

Mustafa Suphi 144

Mustafa Şevket (İzmirli) 117

Mustafa Zihni Paşa 12

Mustafa Ziya Safvetî (Said Paşa’nın damadı) 214

Muşkara, Küçük Talat 150

Mutluay,Rauf3l,139

Müdafaa-i Milliye Cemiyeti 20

Müfide Hanım (Tevfik Paşa’nın toru­nu) 209

Müfit Bey 209

Mülkiye 64,65, 100, 107, 115. 119, 122, 137, 142

Mülkiyeliler Tarihi 232,233

Müller, Max 98,119

Münif (Tarsusîzade) 116.139-141

Münif Paşa 65,116

Mütareke 138,142

N

Naddara (mecmua) 103

Nafiz (mülazım) 47

Naile   Hanım   (Gelenbevî   İsmail

Efendi’nin kızı) 209

Naim Kirkor 103

Nakşıdİl Sultan 196

Namık Kemal 26,67,104,175

Namık Paşa 223 Nasfet 138

Nasliç Fırkası 53 Nayman, Esma (Cumhuriyet’in ilkkadın mebuslarından) 213

Nazım Paşa (Harbiye Nazın) 229

Nazi Partisi 109

Nazif Sürûri bkz. Ali N. SürÛri

Nazlı Hanım (Sadutlah Paşa’nın kızı) 220

Necatigil, Behçet 137

Nefise Hanım (Hekim İsmail Pa­şa’nın refikası) 210

Nefise Şamil Hanım (Gazi Mehmet Paşa’nın kızı) 215

Nelly Hanım (Abdülhak Hamid’in ikinci eşi) 222

Neumann, Christoph K. 134

Nevin Hanım (Salih Münir Paşa’nın torunu) 209

Nevsal-i Osmanî 130

Neyzi, Nezih H. 197

Nezihe Hanım (Mustafa Ziya Safve-tî’nin kızı) 214

Nikolaidi Dimitraki 10,34

Nimet (Mehmet Resifin kızı) 150

Nimet Hanım (Salih Münir Paşa’nın büyük kızı) 209

Niyazi (Resnelİ) 114

Numune-i Terakki Mektebi 98

Nureddin Bey (Reşit Paşa’nın toru­nu) 223

Nuri Bey (Karaosmanzade) 214

Nüzhet Sabit 144

O

Ohannes Ferid 34,65

OİT Cemiyeti 112,114,122,124,127

Okandan, Reeai G. 43

Okay,Orhan65,82

Okday, İsmail Hakkı Tevfik 59.61

Okday, Şefik 197

Ortaç, Yusuf Ziya 69,91

Osman (Selanikli) 116

Osman Bey (Ali Nazif Süruri’nin oğlu, avukat) 213

Osman Bey (Şenime Hanım’ın oğlu,

Kadıköy nikah memuru) 213

Osman Ferid Paşa (Medİne-i Münev­vere muhafızı) 215

Osman Ferid (Sağlam) 133 Osman Gazi 195

Osman Mansur (Şeyh Şamil’in toru­nu, general) 215

Osman Tevfik  Bey  (Menemencİoğulları’ndan) 213

Osmanlı 161 Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilatı238

Osmanlı Devrinde Son Sadrazamlar97

Osmanlı gazetesi 112

Osmanlı İktisat Düşüncesinde Çağ­daşlaşma 128,132

Osmanlı İttihad ve İnkılab Cemiyeti 73

Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti

113 Osmanlı Kaynaklarına Göre Fatih Suttan Mehmet’in Siyasî ve Aske­rî Faaliyeti 195 Osmanlı Tarih ve Edebiyat Mecmu­ası 159

Osmanlı-Yunan Harbi 66 31 Mart İhtilali 170 31 Mart Vak’ası 53,105,155, 157 Oytaç, Mehmet Hilmi 152

Ozansoy, Gavsi 11

Ozansoy, Halİt Fahri 11

Ö

Öklem, Necdet 56

Ömer Faruk (Mizancı Murad’ın oğ­lu) 215

Ömer Şevki 151

Önder, Ali Rıza 102

Öngören, İbrahim Tali 150

Örfi Paşa 209

Örik, Nahit Sırrı 14,228

Örs, Sedat Zeki (Zeki Paşa’nın oğlu)

217 Öymen,Fakihe226 Özalp,

Ömer Hakan 6

Özgül, Metin Kayahan 175, 178

Özkan, İzzet 153 Özkınmlı, Atilla 136, 137,140

Öztuna, Yılmaz 6,  184, 186, 201,

202,203 Öztürk, Kazım 55,102,150

Öztürk, Mürsel 162

Özüt, Ebulhayr (Tazende Yücesan’ındamadı) 206

P

Padişahların  Kadınları  ve  Kızları

195 Pakalın, Mehmet Zeki 129.192,204

Paris 106,138,142

Parlatır, İsmail 177

Pasiner.Galib 158

Pervane Mu’inüddîn Süleyman 193

Pirî, İsmail İsmet 227 Piyano 83

Polat, Nazım H. 20 Polat,

Turhan 153 Polemik 184

Popovic, Alexandre 60

Portakal Mihail 65

R

Ragıp Bey (Sadullah Paşa’nın oğlu)

Rahmi Bey (Arslan) 116,221

Ramiye Zehra Hanım (müşir Fuat Paşa’nın kızı) 208

Ramsaur, Ernest Edmonson 84

Rasih Dino Bey (Abidin Paşa’nın oğ­lu) 210

Raşid Raşa (Hariciye nazın) 214

Recaizade Ekrem 11

Refet Hüseyin 151

Refik Bey (Ahmet Vefik Paşa’nın oğlu) 216

Resaî (Erişken) Bey (Tokat mebusu) 213

Resimli Kadın Şair ve Muharrirleri­miz 226

Resimli Tarih Mecmuası 228

Resimli Uyanış 12

Reşit Paşa (sadrazam) 223

Rey, Ahmet Reşit 177

Rıfat Bey (Musa Safvetî Paşazade) 214

Rıza Nur 43,214

Rıza Paşa (serasker) 214

Rıza Tahsin (Gencer) 149,154

Rıza Tevfik (Bölükbaşı) 106, 107, 125

Rif at Bey (Menemenci-oğulla-n’ndan)213

Rodos ve İstanköy Adalarında Gö­mülü Tarihî Simalar 1 %

Rodoslu.Celaleddin 196

Rosenberg 109

Rousseau, J. J. 68

Ruhsan Nevvare 136

Rumeli Hisarı 54, 118

Rumelihisarı toplantısı 121

Rus Ordusunun Teşkilat-ı Seferiyesi-ne  ve  Usûl-ü  istihkamiyesiyleHarbine  Müteallik  Malûmat-ı Mücmelesini Camidir 55

Rus-İran İhtilafı 55

Rus-Japon harbi 67

Rusçuk 61

Rııskin, John 5

Rusya 68,72

Rusya 110

Rtistem Lamiî 207

S

  1. Nazif 91

Sabah 17, 142

Sabahaddin, Prens 34,72,229

Sabir 138

Sadık Bey (miralay) 101

Sadi 241

Sadiye Hanım (Halil Eldem’in hanı­mı) 209

Sadullah Paşa 220

Safa, İlhamı 87,88

Safa, Peyami 88,89

Saffet Hanım (Abidin Paşa’nın geli­ni) 210

Safiye Nahide Hanım (Menemenci-oğlu Rıfat Bey’in kızı) 213

Said (Kemalpaşazade) 65 68

Said Paşa 48,49,205,214

Said Şamil (Şeyh Şamil’in torunu) 215

Said-i Kürdî 158

Sakallı Celal (Rainiz) 81

Sakaoğlu, Necdet 193

Salih Cemil 66

Salih Hulusi (Kezrak) Paşa 159, 172, 208

Salih Münir (Çorlu) Paşa 209

Salih Zeki (matematikçi) 172

Salim (Yüksek Mühendis Mektebi muallimlerinden mühendis) 172

Salname-i Vtlayet-i Hateb 198 Samastı,

Mustafa 149 Sami Bey (Abdüllatif Subhi Paşa’nınoğlu) 214,224

Sami Paşa-zadeler2l4 SamihRifat 13 Sansür 22

Santralistier72,89 Sanua, James 103

Sarıkamış Muharebesi 53

Sanı, İhsan Şerif 98

Saru, Kamran Şerif 98

Saruhanoğullan ve Eserlerine Dair

Vesikalar 194 Satık Buğra Han (Karahanlı hakanı)

242 Sayar.Ahmed Güner 132,133

Saydam, Refik 152 Sayman, Ahmet Nesimi 216

Saz, Leyla (Sırrı Paşa’nın eşi) 210, 222

Schiller,J.Ch.Friedrİch 139

Schopenhauer, Arthur 69,105

Sedes, Halil 208

Selma Hanım (Ali Kemal Bey’in kı­zı) 217

Senato başkanları 188

Seni Seven Neylesün 167

Seniye Hanım (Halil Sedes’in hanı­mı) 208

Serbesti 18

Sertel, Ahmet Vefık 216

Sertel,Zekeriya73,90,91

Server Bediî 87

Servet 10

Servet-i flinun 9, 10, 11,12,33

Sevim  Hanım  (Belkıs  Raif Ertş-

ken’in kızı) 214

Seyrandîl  Hanım (müşir Fuat Pa­şa’nın hanımı) 208

Seza (Tazende Yücesan’ın kızı) 206

Shakespeare, William 77

Sırrı (Mehmet Ali Aynî’nİn ölen oğ­lu) 171

Sırrı Paşa 210,222 Sibirya 53

Sicill-i Osmant 192, 197, 198, 200,211,216,219,233,236

Sicill-i Osmant Zeyli 192

Simavi, Lütfı 43

Sinaplı, Ahmet Nuri 197

Sivas 160

Siyah Örtü 152

Son Asır Türk Şairleri 100,212

Son Sadrazamlar 185,233

Sorun deel 165 sorun 165

Sosyal mukavele 68

Sökmen, İhsan Latif 52,54

Spencer, Herbert 107

Subhiye Hanım (Said Paşa’nın kızı)

214 Sultan Cem 195

Sultan Mahmut Türbesi 36 Suphi Paşa 214

Suphiye Hanım (Sadrazam Said Pa­şa’nın kızı) 224

Suud Efendi 211

Süleyman Edhem  (Halil  Eldem’inoğlu) 209

Süleyman Nazif 69,75 Süleyman Sudî 16,34

Süreyya Paşa (Serasker Rıza Pa­şa’nın oğlu) 214

Süslü, Memduh Yavuz 194

ş

ŞahinTaki (Mülkiye mezunu) 115

Şam 137

Şam Türk Tıbbiyesi Mektebi Tarihi 148

Şanizade Mehmet Ataullah (modem tıbbın ve tıp dilinin kurucuların­dan) 95

Şark Ordusu 53

Şebinkarahisar 158

Şehabeddin Süleyman 200

Şehime Hanım (Osman Tevfik Bey’in kızı) 213

Şemseddin Sami 13, 17, 34, 98, 99, 100,125

Şenkıl, Ahmet Kemal 49

Şenozan, Ahmet Ziya 114

Şeref 140

Şeref-hanlar ailesi 196,207

Şeriat isteriz 105

Şerif Paşa 219

Şeyh Ebu Naddara (J. Sanua) 103

Şeyh Galip Dede 199

Şimşir, Bilal 59,61

Şükrü Paşa (Serasker Rıza Paşa’nın oğlu 214

T

Tabiatcıltğı Red 102

Tahir Kenarı (İzmirli) 115

Tahir Nuri 60

Tahsin (mülazım) 47

Tahsin Nahit 136

Tahsin Paşa (başkatip) 102, 178,211

Taktuk 13

Takvim-İ Daimî 16

Talaş nehri 242

Talat Efendi (Paşa) 102

Talu (Çeiikkan), Esin 218

Talu, Çiğdem 218

Talu, Ercümend Ekrem 218

Talu, Erdem 218

Talu, Feriha (Ercümend Ekrem’in ha­nımı,Abidin Paşa’nın torunu) 218

Talu, Hatice (Ercümend Ekrem’in ikinci hanımı) 218

Talu, Muvakkar Ekrem 218

Talu, Umur 218

Tan,Ceyide217

Tanık, İbrahim Aşkî46

Tansel, Selahattin 195

Tanzimat 142, 143

Tarih Hazinesi 49

Tarih Kurumu 193

Tarih Nedir? 86

Tarih ve Edebiyat Mecmuası 226

Tarih ve Toplum 31,41,83, 134

Tarih Vesikaları 95

Tarih-i Ebu ‘l-Faruk 215

Tarih-i İslamiyet 75.76, 91

Tarihte usulsüzlük 179

Tarihten Sesler 226

Tarta 61

Tarlan, Ali Nihad 177

Tarsus 140

Tasavvuf 159

Tatlı ve Acı Hatıralar 152

TBMM Başkaları 188

Tek, Ahmet Ferid 133, 145

Tek, Vedat 159,222

Tekelioğıtlları 194

Tekin Alp 133

Temo, İbrahim Edhem 108.114,115, 121, 181

Tepeyran, Hazım 145 Terakki 131,132

Terakki maddesi 130 Tercüman-t Ahval 27

Tercüman-t Hakikat 99 Tevetoğlu, Fethi 150

Tevfık Bey (Şevket Kıbnslı’nın, Ba­bıali Baskını’ında hayatını kay­beden kardeşi, yaver) 223, 227

Tevfık Paşa (Ayan’dan Mehmet) 209

Tıbbiye 115, 122 Tıbbiye-i Mülkiye 107

Tıbbiyeliler 118 Tıp Fakültesi Tarihçesi 149

Tokgöz, Ahmet İhsan 9, 10, II, 13,

21,31, 11,34,37 Tokgöz, Server Kamil 151

Toros,Taha 115, 139, 182 Tortum 142

Toven.M. Bahaeddin  15

Toynbee, Arnold 78,79,98

Tozan, Satvet Lütfi 145

Töre, AbdUlkadir 239

Törehan, Said (Belkıs  Raİf Erİşken’inkızı Sevim’in eşi) 214

Trablusgarb 109 Trabzon 151

Tugay, Asaf 86, 100, 103, 120

Tugay, İslam Fuat (Fuat Paşa’nın oğ­lu) 221

Tulıfetü’t-ttb 153 Tunah Hilmi 138,139

Tunaya, Tarık Zafer 44, 46, 49, 50,

75,63,86,84,120, 143,

Tunç, Mustafa Sekip 172

Tuncay, Mete 6

Tunuslu Hayreddin Paşa 129, 132, 133,134

Turan 133

Tükel, Hasan Siikûtî 151

Tümtürk, Fazıl Berki 152

Türk Ansiklopedisi 130, 218, 226, 236

Türk Basm Tarihi 129

Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar 242

Türk Gazeteciliği 130

Türk İnkılabı Tarihi 49

Türk Marşları 240

Türk Meşhurları 185,207,218,223

Türk Tarih Kurumu 168, 192

Türk-Yunan Harbi 52

Türkiye 237

Türkiye Bibliyografyası 56

Türkiye Büyük Millet Meclisi Albümü 150

Türkiye Teracim-i Ahval Ansiklope­disi 150

Türkiye ‘de basın sansürü 22

Türkiye’de Siyasal Partiler 44

Türkiye’de Siyasî Partiler 43

U

Ubeydullah (M. U. Hatipoğlu) Efen­di 18,61,100,101, 110

Ubeydullah Efendi’nin Amerika Ha­tıraları 18

Ulema’y-ı din-i İslam Davet-i Şer ‘iye 67

Uluçay, M. Çağatay 148, 194, 195, 206

Unat, Ekrem Kadri 149

Unat, Faik Reşit 95, 177

Uraz, Murat 226

Urmiye Fırkası Kumandanlığı 53

Uryanî, Mehmet Cemil 227

Us, H. Tank 227

Usûl-ü Meskûkat-ı Osmaniye ve Ec­nebiye 16

Uşakhgil,HalitZiya43 Uzluk, M. Feridun Nafiz 161

Uzunçarşılı, İsmail Hakkı 95, 194, 196,234,238

Ü

Üç İstanbul 139

Üçok, Kadri 156 Üçüncü Ordu 53

Ülgener, Sabri F. 128, 133

Ümera Divan-ı Harbi 54

Üngör, Etem 240

Üsera Müfettişliği 54

Üsküdar Matbaası   18

V

Vahan Sürenyan 14

Vak’a-i Hayriye 18,203

Vakit 11

Valdem 140

Valide Paşa 228

VaniköyU 15

Vardar, Galib 43

Varlık, Mustafa Çetin 194

Vartan Paşa 27

Vatan 60, 140

Vatan Tehlikede 67,97,119,123,124

Veit, Georg (Alman generali, SeniyVeit Hanım’ın kocası) 217

Veit, Seniye (Zeki Paşa’nın kızı) 217

Vekayi-i letaif-i Enderun 147

Vesaik-i Tarihiye ve Siyasiye Tetebbuatt 131

Veli, Cari 169 Vilayat-ı Selase (Selanik, Manastır,Kosova) 72

Virhovistler 72,89 Volkan 155, 156, 158

.W

VVinifre  Brun   Hanım  (Ali   Kemal

Bey’in ilk hanımı) 217 Wittek,Paul 194

Y

  1. Ö. rumuzu 218

Yahudiler 68

Yahya Kemal (Beyatlı) 104, 106, I! 1

Yalçın, H. C. 43, 106

Yavsı, Suud (Ebussııudoğlu) 226

Yavuz Sultan Selim 160, 195

Yegane Hanım (Sadrazam Said Pa­şa’nın eşi) 224

Yeğena, Ali MUnif, 114, 116-118, 121,122,139,140,158, 182

Yeğtaş, Ahmet Muhtar (Hacıbeyza-de, Muhibbancı) 159

Yeni Erzincan 152

YenrlşıkbO

Yeni Mülkiye Tarihi ve Mülkiye/iler 100,148

Yeniköy Belediye Başkanlığı 54

Yetkin, Şeyh Saffet 159

Yıldız 66

Yıldız Kitabet Dairesi 178

Yıldız’da Neler Gördüm? 176

Yinanç, Mükrujıin Halil 238-240

YÖK 41,42

Yunus Bekir (ressam) 102

Yunus Bey (Ragıb Paşa zade) 217

Yunus Emre 242

Yunus Nadi (Abalıoğlu) 138

Yurd. Ali İhsan

 

Yurdaydm, Hüseyin Gazi 102

Yusuf Agah Efendi’ (Çapanzade) 221

Yusuf Izzeddin Efendi 206

Yusuf Rasih (Şahinbag) 46

Yücel, H.Ali 156

Yücel, Yaşar 193

Yücesan,Tazende 206

Yüksek Denizcilik Ticaret Mektebi170

Yüksek Mühendis Okulu 148

 

Z

Zahit Bey (Şeyh Şamii’in torunu) 215

Zarîfî 104

Zehra Nariven Hanım (Mehmet FaikMemduhPaşa’nın eşi) 212

Zeki Paşa 216

Zelot zelotçu 78,79,98

Zeybek 242

Zihni (Mustafa) Paşa 16

Ziya (Abdülhamit) Paşa 82,95

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir