TARİHİN MAYIN TARLASI

Girizgâh

Zaman zaman, Osmanlı Devletinin kuruluş günleri aklıma takı­lır, gözlerimin önüne gelir.500 çadırlık bir Kayı Aşireti düşünün. Ertuğrul Beyin ani ve­fatıyla bolüne bolüne, Selçuklu hudutlarına ancak birkaç yüz çadır varabilmiştir. Başlarında gencecik bir reis: Osman Bey… Gencecik ama idealist, dinamik…

Kısa sürede, Selçuk Sultanı nın sevgisini, saygısını kazanıyorlar. Söğüt-Domaniç civarı, kendilerine veriliyor. Çadırlar kuruluyor, topraklar sürülüyor. Bir varoluş mücadele­sidir başlıyor.Bütün etraf düşmanla çevrilidir. Söğüt un birkaç kilometre do­ğusu, batısı, güneyi, kuzeyi Bizans’a bağlı kalelerle kuşatılmıştır. “Tekfur” denen Bizans askeri valileri, burunları Kaf Dağı nda, günle­rini gün etmektedirler.

Selçuklu Devleti ise Moğol akınlarıyla zayıflamış, yıkılmasına ramak kalmıştır.

100 CHARACTERS

Osman Bey, bu gerçeği ilk görenlerden biridir. Kendini ve arka­daşlarını büyük güne hazırlıyor. Arada bir, Bizans Tekfurlarına sal­dırıp rüştlerini ispata çalışıyorlar. Az fakat, öz bir kuvvet. Ama ateş gibi yakıcı, civa gibi akıcı bir kuvvet. Mert, idealist, dürüst, dindar insanlar. Gayeleri, Din-i İslâm’ı ihya… Bu husus, Osman Beyin, oğlu Orhan Beye vasiyetinde açık seçik görülür:“Dünyayı, adaletle mamur eyle. Allah yolunda savaşmaktan geri kalma. Memlekette, adalet ve iyiliği hâkim kıl. Âlimlere değer ver ki, Kur anın emrettiği nizam, yerini bulsun.” İhtiyarlayan, ihtiyarlandıkça dinamizmini kaybeden, işret ve ihtikârı marifet sayan Tekfurlara karşı, yukarıdaki vasiyette hedefini gördüğümüz dinamik bir kuvvet: Kayı Aşireti. Yani, Osman oğulları…

Bizans kaleleri, bir bir düşüyor, Selçuklu Devleti, çöküyor ve ta­rih sahnesine yepyeni bir kuvvet çıkıyor, taptaze bir devlet doğuyor. 600 küsur sene dünyanın üçte birine mutlak hâkim olacak, İla-yı Kelimetullah’ı kendine rehber edinip fetihten fetihe koşacak, Os- manlı Devleti doğuyor.

Dinamizm, hamle gücünü doğurmuş, insanlar, ebedi kuvvet et­rafında birleşmiş. Aynı inancı paylaşmakla birlikte ayrı yoldan yürü­yen küçük Türk beylikleri bünyeye alınmış. Bizans düşmüş, Balkan­lar haraca bağlanmış. İngiliz, Fransız, Alman susmuş; İspanya, ken­di talihine küsmüş, Akdeniz “göl” olmuş, “Türk gölü.” Barbaros’un bayrağı, Preveze’de, “atlas yelkenli donanma”, Girifte, sarıklılar, kâh Çaldıranda, kâh Mohaç’ta, kâh Revan kapılarında, kâh Bağdat’ta.

“Cihan Padişahı” diye anılan ve anıldığı yerde fırtınalar kopa­ran, Yavuz Sultan Selim’in yanında Şeyhülislâm Zenbilli Ali Efendi, gerektiğinde öyle bir kükreme kükrüyor ki, herkesin adından bile ürktüğü koca Yavuz, âdeta titriyor.

“Padişahım, eğer şeriattan, adaletten kıl kadar ayrılır, kendi ken­dine hüküm vermeye kalkarsan ve hükmünü infaz ettirirsen, tahttan indirilmen için billahi fetva veririm.”

Osmanlı Devleti, dinamizmi her alana yayabilmiş ve en az dört- yüz sene dinamik kalabilmiştir. Tabiatıyla, büyük hamleler yapabil­miştir. Kaynağını dinden aldığı bir gerçek olduğuna göre, demek ki İslâm dini, dinamik bir unsur ve özlediğimiz kuvvet kaynağı olarak karşımızdadır.

Millî devlet sloganını fiiliyata geçirebilir, dinî ve tarihî kuvvet kaynaklarını ihya edebilirsek, muhtaç olduğumuz dinamizme kavu­şur, şu yahut bu modele gerek duymadan kalkınabiliriz.

Unutmayalım ki, Japonya, bugünkü haline dinini, tarihini ve bunlardan kaynaklanan örfünü, ananesini unutarak gelmemiş, aksi­ne ihya ede ede gelmiştir.

Ekonomide, Japonya örneği esas alınacaksa, öncelikle, Japon di­namizminin unsurları araştırılmalıdır. Şimdilik söyleyeceklerimiz bu kadardır. Ekonomistler, din adamları ve sosyologlarla el ele, ha­diseye yaklaşmalıdırlar. Sosyal bünyeyi nazara almadan, kalkınma­ya kalkışmak, tek kanatlı bir uçakla uçmaya kakışmaktan beter bir terslik olur.

Bu tersliğe, mazide birkaç kere düştük, inşallah bundan sonra düşmeyiz.

Osmanlı Devleti’nin Anası: Hayme Ana (Devlet Ana)

Son bulgulara göre, bu muazzam oluşumun çekirdeği, Merv ve Mahan bölgelerinden Anadolu’ya gelen, Oğuzların Bozok kolunun, Kayı Boyunun Karakeçili Aşireti tarafından atıldı…

Büyük göç, Ahlat civarında sekiz sene kadar soluklanıp hazır­landıktan sonra, Batıya yöneldi. Ankara yakınlarında, Aşiretin Beyi Gündüz Alp öldü. Dul eşi Hayme Ana, eski Türk geleneklerinden gelen bir töreye uygun olarak, bir süreliğine yönetimi ele aldı.

Sungur Tekin, Gündoğdu, Ertuğrul ve Dündar isimli dört oğlu vardı. Dündar henüz çocuk yaştaydı. Hayme Ana yetişkin oğullarını tek tek çağırıp sordu:

“Seni aşirete bey yaparsam, aşireti nereye götüreceksin?”

Sungur Tekin ile Gündoğdu yaklaşık olarak aynı cevabı verdiler:

“Geri dönelim. Moğol istilâsı sebebiyle terk etmek zorunda kal­dığımız topraklarımıza kavuşalım. Eski topraklarımızda çiftçilik ve hayvancılık yapar, geçinir gideriz.”

Ufukları çiftçilik ve hayvancılıkla sınırlıydı. Hayme Ana, son bir umutla Ertuğrulu çağırdı ve aynı soruyu sordu…

Ertuğrulun verdiği cevap, Hayme Ananın özlediği cevaptı. Şöyle diyordu:

“Anacığım, ileriye gideceğiz, deryayı (denizi) geçeceğiz ve devlet olacağız!”

Ertuğrul denizi (muhtemelen Çanakkale Boğazını) geçmekten söz ediyordu, ama o yaşına kadar ne deniz görmüştü, ne de devlet bilirdi. Muhtemelen bunları, Ahi Evran’ın ya da Ahmed Yesevi’nin göçebe dervişlerinden öğrenmişti.

Ağabeyleri buna, “deniz suyu tuzludur, ne insan içebilir, ne de hayvan” diyerek itiraz ettiler. Ufukları sınırlıydı. Herkes ancak ufku kadar vardır.

Ağabeyleri itiraz edince, konuyu görüşmek üzere “Aksaçlılar Ku­rulu” toplandı. Maalesef onlar da ikiye bölünmüştü. (Bu olay, Os­manlIların Anadolu’ya gelişini hikâye eden “Merhaba Söğüt” isimli kitabımda detaylarıyla anlatılır)…

Uzlaşma sağlanamadı.Sonuçta Ertuğrul’un ağabeyleri, aşiretin yarısından fazlasını yanlarına alarak geri döndüler (Akıbetleri bilinmiyor). Ertuğrul ise peygamber müjdesi (İstanbul) istikametine yöneldi ve yüreğinin gö­türdüğü yere yürüdü. Yolda karşılaştığı kolaylaştırıcı hadiselerin de yardımıyla Söğüt ve Domaniç’i yurt tuttu. Zamanla Selçukluların “Ucbeyi” oldu.Süreç işlemeye başlamıştı.Ertuğrul Gazi ölünce, yerine oğlu Osman geçti. Devletler ve mil­letler hayatı açısından çok kısa sayılabilecek bir zaman zarfında çev­redeki Bizans kalelerini alıp kök saldı. Sıra Orhan Gazi ye geldiğinde, Osmanoğlu devletleşme sürecindeydi. Orhan Bey hem Hıristiyanlar için kutsal sayılan İznik’i aldı, hem de Bursa’yı fethederek Bizans’ı yüreğinden vurdu… Ardından Rumeli’ye ordu geçirerek Peygamber müjdesini (Bizans’ın fethi) gerçekleştirme yolunda büyük bir adım attı. Artık Bizans kuşatması fiilen başlamıştı.

Bu bir “Yürek Seferi’ydi ve özünde Peygamber-i Alişan Efen­dimiz’ in “fetih” müjdesi vardı. Maksat mal-mülk biriktirmek,şan- şöhret kazanmak değil, Allah adını ilâ etmek, yaymak ve yüceltmek­ti. Bunu bilen Gaziler, Abdallar, Alperenler, kısacası yürek adamlar, kitleler halinde Osmanlılara katılıyor, Osmanlı ordusu git gide evli­yalar ordusuna dönüşüyordu.

Cihan hâkimiyeti mefküresi, önce yüreklerde tutuşmuş, ardın­dan dünyayı tutmuştu.

Peki, Osmanlı Devleti’nin kuruluş aşamasında, Avrupa ne du­rumdaydı?

Avrupa’da bölük-pörçük devletçikler vardı. Dönenim en büyük Avrupa Devleti, Altmordu Türk Hakanlığı idi… Moskova Büyük Prensliği ve Novgorod Cumhuriyeti gibi Rus ve Norman devletçikle­ri, Altınordu’ya bağlıydı.

Finlandiya’ya İsveç Krallığı hâkimdi… Kuzeyde Norveç ve Dani­marka Krallıkları bulunuyordu.

Lehistan Krallığı ile Litvanya Büyük Dükalığı önemsiz devletçik­lerdir.Macaristan Avrupa’nın en güçlü devletlerinden biriydi. Sınırları Adriyatik’ten Karadeniz’e kadar uzanıyordu.Bulgaristan Krallığı ile Eflak ve Boğdan Prenslikleri, (şimdiki Romanya) Altınordu’nun nüfuzu altındaydı. Sırbistan Krallığı ise henüz gelişme halinde küçük bir devletti…

Venedik Cumhuriyeti, Avrupa’nın en büyük deniz gücüydü. Bu yüzden, Avrupa’da geniş bir etkiye sahipti. Girit ve Ağrıboz gibi bazı önemli adalar da ona aitti. En büyük rakibi Ceneviz Cumhuriyeti idi. Zira Ceneviz’in de denizlerde hâkimiyeti tartışılmazdı.

Orta İtalya, Papalık Devleti’nin (Başkent yine Roma) elindeydi.

İspanya da Avrupa’da ciddi sayılabilecek bir güçtü, ama Güneyi Endülüs Devleti ile sınırlanmıştı…

Endülüs Emevi Devleti, Avrupa’nın hâlâ büyük güçleri arasın­daydı. Başkent Gırnata, Avrupa’nın en büyük ve en mamur şehriydi.

İngiltere Krallığı, hemen hemen tüm İrlanda’ya hâkimdi… İs- koçya ise bağımsız bir krallıktı… Fransa Krallığı, nüfus bakımından Avrupa’nın en büyüğüydü.

Almanya, dönemin en geniş topraklarına sahip bir Avrupa dev­letiydi. Aynı zamanda Katolik dünyanın tek imparatorluğuydu. Bu­günkü Hollanda, Belçika, Lüksemburg, İsviçre, Doğu Fransa, ve Ku­zeybatı İtalya Almanya topraklarının içindeydi.

Napoli-Sicilya Krallığı da dönemin önemli devletleri arasında sa­yılabilir. En yoğun nüfuslu şehirleri sırasıyla Gırnata (Endülüs Eme- vi Devletinin Başkenti), İstanbul (Bizans’ın Başkenti) ve Fransa’nın Başkenti Paris’ti…

Diğer şehirlerde nüfus yoğunluğu yoktu. Avrupa insanı, genel olarak fakir, bilgisiz, görgüsüz insanlardı.

Müverrih Aşık Paşazadeye göre, Kayı Boyunun Anadolu’ya geli­şinde dört temel unsur var…

Gaziyan (Gaziler, yani askerler, silâhlı kuvvet);

Ahiyan (kardeşler, gönül erleri);

Bacıyan (kadın önderler: bu teşkilâtın, meşhur yürek adam­larından Ahi Evran’m eşi tarafından kurulduğu yolunda rivayetler var);

Abdalan (dervişler)…

Askerlerin görevi malum: Savaşmak, aşireti korumak, gerekti­ğinde de fetihler yapmak…

“Ahiyan’m görevi ise, hem adaleti (Müslüman, Hıristiyan, Mu­sevi ayırımı yapmadan) tüm hayata hâkim kılmak, hem de yürekleri diri tutmak…

“Abdalan’ın işlevi ise, dini anlatmak, toplumu dinî açıdan eğit­mek. ..

Burada bence en dikkate değer ve hatta şaşırtıcı olan, “Bacıyan” sınıfıdır…

Bugünkü ortamla karşılaştırıldığında, eski Anadolu kadınının, sosyal hayatın içinde çok daha aktif roller üstlendikleri rahatlıkla gö­rülebilir. ..

O kadar ki, kadınlar, “Bey Ana”, “Gazi Ana”, “Bacı Bey” gibi rüt­belerle toplumda aktif görev yapmakta, zaman zaman erkeklere dahi kumanda etmektedirler…

Kabul edelim ki, bu kadarını, bugünkü Müslüman toplumlarm çoğunun tasavvur etmesi bile güçtür!..

Hayme Ana’nın, oğlu Ertuğrul Gazi’ye vasiyeti:

Boyundan, soyundan olsun olmasın, insanlara adil davran.

Adaletten ayrılma ki, insanlar, birlik ve dirlik kazansın.

Yurdunda, obanda herkes gezsin.

Ululuk isteyen, töreden ayrılmasın.

Bu dünya bir oturma yeri değildir. Yapacağın iyi ve doğru işlerle, insanların hizmetinde bulunursan, ancak iftihar edebilirsin.

Yüreğinden imam, dilinden duayı, davranışından fazileti hiç ek­sik etme.

Bir de sabırlı ol. Ekşi koruk, sabırla, tatlı üzüm olur.

Ananı, atanı say. Bil ki, bereket, büyüklerle beraberdir.

Bu dünyada, inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin.

Daima açık sözlü ol. Her sözü üstüne alma, gördün söyleme, bil­din bilme, sevildiğin yere sık gidip gelme ki, itibarın zedelenmesin.

Devletin Hocaları

Osmanlı Devleti’ni kuran üç lider, yani Ertuğrul Gazi, Osman Gazi ve Orhan Gazi, büyük ihtimalle ümmi (okur-yazar olmayan) idiler…

Buna rağmen, müthiş bir kavrama kabiliyetleri vardı. İleri gö­rüşlü ve analizci karakterlerdi. Gözükara bir cehaletle değil, plânlı, kararlı, bilge ve âdil bir kimlikle yürüyorlardı…

Ümmi insanların, ancak uzun eğitimler sonucu edinilebilen bu meziyetleri nasıl kazandıkları, gerçekten de merak konusu…

Sanırım bunun sırrı, İslâm’ın da teşvik ettiği “sohbet”tir: Sohbet olgusu, Osmanlı sistematiği içinde gelişmiş, yaygınlaşmış, evlerden hanlara-hamamlara kadar tüm toplumsal mekânları kuşatmıştır.

Ayrıca da camilere “sohbet odaları” eklenmiştir. Yani camide, zaviyede, tekkede, medresede, kahvehanede, handa, hamamda ve ai­lede sohbet vardır…

Çocuklar, belli yaşlara kadar “dinleyici”, belli yaşlardan sonra “konuşmacı”dırlar. Bir gönül adamı’nın yönetiminde oluşturulan ir­fan meclisleri, yürekleri pişirip ham karakterleri olgunlaştırmakta, böylece her ferdi geleceğe hazırlamaktadırlar.

Osman Gazi de bunlardan biridir. Ümmi (okuma-yazma bilme­yene denir) olmasına rağmen, plânlı-programlı olmasını, âdil olma­sını, Bizans gibi bir hedefe yönelmesini, müptelâsı olduğu Şeyh Ede- bali sohbetlerine borçludur.

Bir “mürit” teslimiyeti ve sadakatine “Bey” kimliğini katan Os­man, kısa süre içinde “mürşidi” tarafından keşfedilmiş, onu ustaca yoğuran “mürşid”, ortaya bir “terkip” ve “sentez” çıkarmıştır: Osman Gazi, kendisinden sonra gelecek padişahların da terkibi ve sentezidir!

Bu sohbetlerde olgunlaşıp piştiğini, Osman Gazi hissediyordu…

Bir taraftan adaleti, hamiyeti, şefkati, sadakati, izzeti, bölüşme­deki fazileti öğrenirken, diğer taraftan cıva kadar akıcı, ateş kadar ya­kıcı, aynı zamanda Hz. Ömer kadar âdil olmayı öğreniyordu: Bunlar, bölgeye kök salmanın şartlarıydı.

Şeyh Edebali, ya engin feraseti, ya da dillere destan kerametiyle, Osman Bey’in zatında “Osmanlı gerçeği’ni sezmiş gibiydi. Ama sez­gilerin gerçeğe dönüşeceği ana daha çok vardı. “Osmancık’m (böyle hitap edermiş) iyice pişip olgunlaşması gerekiyordu. İmtihanları bir bir vermeliydi…

Tekkedeki sohbetin, uzadıkça uzayıp vaktin geceyarısını geçti­ği demde, Osman Bey kendisine tahsis edilen taş hücreye çekildi. Hücrede, yer yatağı dışında bir rahle, rahlenin üstünde de açık bir Kur’an-ı Kerim vardı. Yatağa girdi. Uyumaya çalıştı. Fakat rahledeki Kur’an, gözlerinin önünden gitmiyor, bir türlü uyku tutmuyordu.

Kalktı. Abdest tazeledi…

Onu sabah namazına uyandırmaya gelenler, yatağını bozulma­mış, kendisini ayakta dimdik buldular. Gözleri rahledeki Kur anda, elleri önünde idi. Sabaha kadar ayakta dikilmişti.

Durumu Şeyh Edebaliye bildirdiklerinde, sordu: “Neden uyu­madın?”

Osman Bey boynunu büktü, içten gelen bir teslimiyet içinde fı­sıldadı: “Kelam-ı Kadim karşısında ayaklarımı uzatıp yatmayı içime sindiremedim.”

“Ben dervişim, kızımı da benim gibi bir dervişe vereceğim” di­yerek, Osman Beye o güne kadar kızını vermeyen Şeyh Edebali, bu tavır karşısında çözüldü ve “Bu tavrınla bizden daha derviş olduğu­nu ispatladın” diyerek, kızı Mal Hatunu (Balâ veya Malhun Hatun diyen tarihçiler de var) Osman Beye nikâhlamayı, ilk kez ciddi ciddi düşünmeye başladı. Bu süreç, Osman Beyin meşhur rüyasına kadar devam etti…

Şeyh Edebali nin göğsünden, bir hilâl çıktığını gördü. Hilâl, yük­seldikçe büyüyerek dolunay şeklini aldıktan sonra, kendi göğsüne girdi. Göbeğinden bir ağaç bitti. Dal budak saldı. Dallarının gölgesi, tekmil karaları ve denizleri kuşattı…

O sırada, kuvvetli bir rüzgâr çıktı. Ağaçların yapraklarını, şe­hirlere doğru savurdu. Her yaprak, bir şehre düştü. İki denizle, iki karanın birleştiği noktada, iki yakut ve iki zümrüt arasına yerleşti­rilmiş bir mücevhere benzeyen ve tüm dünyayı kuşatan bir halkanın en kıymetli taşı olan Konstantiniyeye (İstanbul’a) de birkaç yaprak düştü. Osman Bey, halkayı parmağına takmak üzereyken uyandı.

Şeyh Edebaliye koştu. Rüyasını anlatır anlatmaz Şeyh’in yüzü aydınlandı:

“Devlet Müjdesidir” dedi, “Kuracağın devlet, dünyanın yarıya yakınına hâkim olacak, torunlarından biri Konstantiniyeyi feth ile Peygamber-i Âlişan Efendimizin müjdesine ulaşacak.”

O an, bütün tereddütleri yok oldu ve kızını Osman Beye nikâhladı. Ve Osman Bey, bu motivasyonla Bizans kalelerini bir bir fethetti.

Şehzadeler Neden İsyan Ederdi?

Sultan I. Murad’ın oğlu Savcı Bey, babasına karşı isyan etmiş (1385), Anadolu’da Timur istilâsıyla başlayan Fetret Devri’nde( 1402), Yıldırım Bayezid’in evlâtları arasında baş gösteren mücadelede, bin­lerce mazlumun kanı akmış, bu yüzden Bizans’a nice tavizler veril­miş, daha önce alınmış bazı topraklar iade edilmiştir.

Musa Çelebi, bir ara İstanbul’u sıkı şekilde muhasara etmişken, kardeşinin (Mehmed Çelebi) ordusuyla üzerine gelmesi yüzünden, mecburen muhasarayı kaldırmış, daha sonra Bizans’a alet olan Yıl­dırım oğullarından Mustafa Bey (nam-ı diğer Düzmece Mustafa) isyanlarıyla, devlet, yeni bir fetretle yüz yüze gelmiş, nihayet Fatih’in babası II. Murad zamanında, padişahın kardeşi Şehzade Mustafa (Düzmece Mustafa’dan ayırd edilebilmesi için tarihlerimiz bu şeh­zadeyi “Küçük Mustafa” olarak yazar) Bizans, Germiyan ve Karaman kışkırtmaları sonucu ayaklanmış, bunun üzerine Sultan II. Murad tıpkı Musa Çelebi gibi, İstanbul muhasarasını kaldırarak, küçük kar­deşinin üstüne yürümek durumunda kalmıştır (1423).

Bundan sonraki isyan örnekleri ise sayılamayacak kadar çoktur. Şüphesiz her birinde devlet, büyük yaralar almış, bir şehzadenin ye­rine binlerce insan ölmüştür.

Öte yandan, evlâtlar arasında bölüştürülmüş imparatorlukların akıbeti de malûmdur. Bir Cengiz Han, bir Timur imparatorlukları­nın, kardeşler arasında bölüştürülmesi sonucu bir insan ömrü kadar bile hayatta kalamadıklarını herkes bilir.

Ama Osmanlı Devleti, altı yüz küsur sene ayakta kalmış, bu sü­renin en az dört yüz senesinde dünyanın hemen hemen üçte birine hükmetmiştir.

Fransız düşünürü Fernand Grenard’ın da dediği gibi, “Osmanlı Devleti, gücünü devamlılığından alır.”

Yani uzun soluklu oluşunu, hiç bölünmeden yürümesine borç­ludur. Yekvücut, imanlı bir kitlenin önünde, bölünmüş Avrupa ve saltanat ortakları arasında taksim edilmiş bir Bizans, elbette dize gel­meye mahkûmdu. Ve öyle oldu.

***

Osmanlı hanedanı ve devlet adamları, devletin bölünmez bir bü­tün olduğu gerçeğine gönülden bağlıydılar. Mülkü taksim teklifiyle, kendisine elçi gönderen Cem Sultana, ağabeyi Sultan II. Bâyezid’in verdiği cevap meşhurdur: “Bu kişver-i Rûm bir ser-i pûşide-i arûs-i pûr nâmûstur ki, iki dâmad hutbesine tâb götürmez” (Osmanlı Dev­leti öylesine namuslu bir gelindir ki, iki damat istemez).

Onlar, “birlik” şuuruna, “Nizam-ı Âlem” düşüncesine ve “Fitne, katilden daha şiddetlidir” meâlindeki İlâhi hükme inanıyorlardı.

Peygamber müjdesine mazhar olmuş Fatih Sultan Meh- med, bir saltanat endişesi ve rakibi bulunmadığı halde, meşhur “Kanunnâmesine malûm hükmü koymuştur: “Her kimesneye, evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizam-ı âlem içün katletmek münasibdür. Ekser ulema dahi tecviz etmişdür, bununla âmil olalar.”

Ne yazik ki, şartlanmış kafalara ve okul kitaplarına, bu sebep ve gerekçelerin hiçbiri girmemiştir. Olay öyle bir şekilde takdim edil­miştir ki, bundan, padişahların sadece kendilerini düşünerek, ik­balleri uğruna, oğullarını, yahut kardeşlerini öldürttükleri sonucu çıkmaktadır.

Oysa Yıldırım Bâyezid, kardeşi Yakup Bey’in “tahtını tabuta” çe- virmeseydi, devlet param parça olmaz mıydı?

Fatih, kardeşini sağ bıraksaydı, kardeşi zaman içinde isyan çı­kartmaz mıydı (çünkü hep böyle gelişti), bu isyan sebebiyle acaba İstanbul fethi aksamaz mıydı?

Sultan II. Bayezid, Cem Sultan’ın teklifini kabul edip devleti kar­deşiyle bölüşseydi, Yavuz ortaya çıkabilir, “Halife” olabilir miydi?

Ve Yavuz, üzerlerine gelen kardeşleri Ahmed ve Korkud’u ba- ğışlasaydı, toparlanır toparlanmaz birleşip yeniden saldırmaz­lar mıydı? Bu da Yavuz Padişah’ın en büyük ideali olan “îttihad-ı İslâmı=Müslümanların Birliğini) gerçekleştirmesini engellemez miydi? (Tabii Hilafet de Osmanlılara geçmezdi)

Nihayet, şunu sormak lâzım: Cengiz Han, Timur Leng ve Hülâgü Han gibi cihangirlerin kurdukları devletler, neden acaba bir Osman – lı Devleti olamamış, yüzyıllar boyu yaşayamamıştır? (Tarihçiler, bu­nun sebebi olarak, imparatorlukların oğullar arasında bölüşülmesini gösteriyorlar)

Bunların üzerinde kafa yormadan, şartları hiç nazara almadan, o günlerin devlet telâkkisini anlamaya çalışmadan masa başında hü­küm vermek insafsızlıktır…

Olayı, tarih, şartlar ve insaf ölçeğinde ortaya koyduktan sonra, hâlâ “günah” hükmü vermek de mümkündür. O takdirde, günahla­rın ve sevapların değerlendirileceği “Mahşer Günü” hatırlanmalı ve olay, yargı merciine havale edilmelidir.

Ah Şu Fransızlar!

Fransa, Türkiye’nin Avrupa Birliği ne girişi konusunda yan çizip, Kıbrıs Rum Kesimini tüm Kıbrıs’ın meşru hükümeti saymamız ko­nusunda hevesli çıkışlar yapmaya başlayınca, iki tarihî olayı hatırla­dım…

Bunlardan biri, Pavye Savaşında (24 Şubat 1525) yenilip Almanya’ya esir düşen Fransa Kralı Fransuva’yı (François) kurtar­mak için, annesi Düşes Dangolen’un mektubu üzerine Kunani Sul­tan Süleyman’ın harekete geçmesi ve Fransa Kralı serbest kalana ka­dar uğraşmasıdır…

İkincisi ise, Niğbolu Savaşında (25 Eylül 1396) esir aldığı Fransız asilzâdelere Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezit’in gösterdiği müsa­maha ve anlayıştır…

Savaşın sebebi malum: 1393’te Bulgaristanı fethetmemiz, Macar Kralı Sigismund’u kızdırdı. O kızgınlık içinde, Yıldırım Bayezit’den, özel elçisi vasıtasıyla, hesap sormaya kalkıştı:

“Bulgaristan’ı hangi hak ve selâhiyetle işgal ettiniz?”

Bu küstahlık karşısında Yıldırım, önce sağ eline aldığı Kuranı kaldırıp elçiye gösterdi:

“İşte hak!”

Ve sol elindeki kılıcı kaldırdı:

“İşte selâhiyet!”

Bunun üzerine Bulgar Kralı Sigismund, Avrupa krallarıyla din adamlarına gitti. Büyük bir Haçlı Ordusu kurulmasını sağladı…

Haçlılar, “Müslümanları Avrupadan atacağız” yeminiyle, toprak­larımıza girdiler.

Fransa, o tarihte de, tıpkı bugün olduğu gibi, kendisini “büyük devlet” olarak gördüğünden, (anlayacağınız, Fransızların müptelâ olduğu “kendini büyük görme” hastalığının kökeni tarihtedir) önemli miktarda askerle ve namlı komutanlarıyla Haçlı Ordusuna katılmıştı…

Fransa’nın en soylu, en namlı asilzâdeleri oradaydı. Her biri süs­lü, gösterişli elbiseler içinde gurur heykeli gibi duruyor, ya övünüyor, ya da bir birlerini övüyorlardı.

Özellikle de Fransa Kralının meşhur torunu Never Kontu Kor­kusuz Jan (Jean-Sans-Peur) herkesin güvendiği bir komutandı. Ce­saretiyle bütün Avrupa’ya nam salmış, zaten bu yüzden “Korkusuz” ünvanını almıştı.

Hem ordusuna, hem de kendisine çok güveniyor, sık sık şöyle diyordu:

“Fransız Ordusu, Avrupa’nın en kuvvetli, en talimli ordusudur; Bayezit’i mağlûp edeceğimizden asla şüphe etmiyorum.”

Hohenzollar Kontu Frederik ise, övünme bahsinde, Korkusuz Jan’dan geri kalmıyor, “Nihayet Müslümanların sonu geldi, onları Avrupadan atacağız” diye seviniyordu.

Fakat Niğbolu Meydanında Osmanlı Ordusuyla karşılaşır karşı­laşmaz, sevinçleri kursaklarında kaldı. Övünmeleri, şişinmeleri ba­lon gibi söndü; yanıldılar ve yenildiler. (25 Eylül 1396)

İş bu kadarla da kalmadı: Başta Fransızların medar-ı iftiha­rı Korkusuz Jan, Mareşal Busikolt ve sonradan İngiltere Kralı olan Dördüncü Henri başta olmak üzere yirmi yedi asilzade Osmanlılara esir düştü.

Fransa Kralı, Fransız asilzâdeleri kurtarmak için, Padişaha elçi­ler gönderdi…

Görüşmeler, iki yıl kadar sürdü. Sonunda anlaşma sağlandı. Sa­vaş tazminatı olarak, Fransa Kralı, Osmanlılara 200 bin duka altını (Bizans para birimi) ödeyecek, buna karşılık Osmanlılar da esirleri serbest bırakacaklardı.

Anlaşma sağlandıktan birkaç gün sonra, Yıldırım Bayezit, bütün Avrupa’ya “Korkusuz” ünvanıyla nam salmış Janı ve diğer 4 namlı komutan’ları, “cesur şövalyeTeri görmek istedi. Hemen huzuruna getirdiler. Esirlerin endişeyle bakındıklarını görünce, Padişah, teselli etme gereği duydu:

“Merak buyurulmasın” dedi, yumuşak bir sesle, “Kralınızla an­laşmaya vardık. Sizi serbest bırakacağız. Ancak memleketinize uğur­lamadan önce, sizinle tanışmak ve ekmeğimizi paylaşmak istedik. Lütfen kendinizi esirim değil, misafirim olarak kabul ediniz.”

Korkusuz Jan ve diğerleri Padişahm bu sözleriyle rahatlamış, de­rin bir nefes almışlardı.

Yemeğe oturdular. Korkusuz Jan yemekten sonra şu ifadelerle Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezite teşekkür etmeye çalıştı:

“Esir olduğumuz süre içinde, kimse tarafından horlanmadık, tartaklanmadık, hiç bir hakarete uğramadık. Hattâ kimse para kese­lerimize dokunmadı, ibadetimize ve kıyafetimize kimse karışmadı, bizimle kimse alay etmedi. Aksine, saygı gördük. Yazık ki, biz sizi yanlış tanırmışız! Bir daha Osmanlıya kılıç çekmeyeceğimize şerefi­miz üzerine yemin ediyoruz.”

Yıldırım Bayezit Han, Korkusuz Jan ı gülümseyerek dinliyordu:

“Güzel düşünceleriniz için teşekkür ederiz” diye karşılık verdi, “Memleketinizin en önemli insanlarından birisiniz. Bir savaşta ye­nildiniz diye mahçup olmayın. Daha çok gençsiniz. Biz size hakaret etmedik, sizi küçümsemedik; ancak memleketinize dönünce, sizden büyük başarılar bekleyen bazı vatandaşlarınızın hakaretine uğraya­bilirsiniz. Bu yüzden bizi yenip, şerefinizi kurtarma kaygısına düşe­bilirsiniz. Belki o zaman bizimle tekrar savaşmak istersiniz…”

Korkusuz Jan’ın gözlerinin içine bakarak devam etti:

“Bu yüzden, size yemininizi iade ediyoruz. Memleketinize dönü­nüz. Bizimle tekrar savaşmak isterseniz, çok sayıda Avrupa kralıyla ittifak edip geliniz. Ordunuz ne kadar kalabalık ve kuvvetli olursa, zaferimiz o kadar büyük olacaktır… Biz bu yola, Allah için çıktık, ölümden korkmayız!”

İyilik ettiklerimizden kötülük bulmak, galiba bizim kaderimiz!

Osmanlıya Rehin Verilen Fransız Donanması

Fransa’nın “kamusal” alanı mı daha gerçekçi bir “kamusal alan” dır, yoksa bizimkilerin “kamusal alan”ı mı?..

Fransa’nın “kamusal alanları”, bizim lâikçilerin “kamusal alanlar”ım dövebilir mi?

Kamusal alamadıklarımızdan mısınız, yoksa kamusal alanlaya- madıklarımızdan mısınız?

Bir kamusal alan, bir kamusal alana, “bre kamusal alan gel birlik­te bire bir bir kamusal alanlar zinciri kuralım” demiş mi?

***

Şaka bir yana, bir süre önce, Fransız Cumhurbaşkanının “kamu­sal alana başörtülü sokmama vurgusunun, bizim çiftetelli medyasını neden keyiflendirdiğini anlayamıyorum.

Neden anlayamıyorum derseniz, bir kere Fransa’nın kültür kay­nağı hıristiyanlıktır ve hıristiyanlıkta ruhban sınıf vardır. Ve bayan ruhbanlar, başörtüsü takarlar. Yani onlar açısından başörtüsü, bir “dinî simge’dir.

Üstelik de meşhur Fransız îhtilâli( 1789) öncesinde Fransa’yı, ruhbanlar (kilise) yönetmiştir. Dolayısıyla, ruhbanlara karşı Fransa Cumhurbaşkanının bir alerji duyması doğaldır. Öte yandan Fran­sa, bünyesinde altı milyon civarında Müslüman olmasına rağmen, İslâmî karakterden ve geleneklerden habersizdir. Bu açıdan da Tür­kiye ile mukayesesine imkân yoktur.

Yine de, ne hikmetse, “Fransa” denilince aklıma, Kanuninin bir mektupla Alman esaretinden kurtardığı Fransa Kralı Birinci Franço­is (Fransuva) geliyor…

“Fransa” denilince, aklıma, Sultan İkinci Selime (Sarı Selim la­kaplı) dilenmeye gelen Fransız elçileri geliyor. Ki, açlıktan ölmeme­leri için Fransız gemilerine Akdeniz’e çıkma izni vermiş, bu sayede kursaklarına “Osmanlı ekmeği” girmişti.

Nihayet “Fransa” denilince, aklıma, Osmanlılara rehin verilen Fransız donanması geliyor.

Çok tarihçinin bile ıskaladığı olayın özeti şöyle: Kanuni Sultan Süleyman, Fransa’yı Almanlara karşı daima koruyup kollamış, o ka­dar ki Fransa Kralı Birinci François, ne zaman kendini risk altında hissetse, Sultan Süleyman’a müracaat etmeye başlamıştı.

Osmanlı, uzunca bir süre Fransa’nın koruyucu meleği durumun­daydı.

Fransa Kralı François, 1553 başlarında ölünce, yerine geçen oğlu İkinci Henri, antlaşmanın İstanbul sefiri d’Aramont’u antlaşmayı ye­nilemesi için görevlendirdi.

d’Aramont gerçekten de büyük çabalar gösterdi. Çünkü Fransa Kralı Birinci Henri, Almanya İmparatoru ve İspanya Kralı Şarlken’den (Charles Quint) ölesiye korkuyordu…

Osmanlı himayesini sağlayamaması halinde bir vakitler babası­nın düştüğü zillete (esarete) düşeceğini biliyordu.

Fransız sefiri d’Aramont, uzun yalvarışlar sonucunda Osmanlı himayesini koparmayı başardı. Yeni “Himaye Antlaşması” 01 Şubat 1553 yılında İstanbul’da imzalandı…

Antlaşma gereğince, Osmanlı Devleti, Fransa’yı, başta Almanya olmak üzere tüm düşmanlarına karşı koruyacak, buna karşılık Fran­sa, gerek o zamana kadar biriken himaye borçlarını, gerekse ondan sonraki himayenin ilk taksidini ödeyecekti… Fransa’dan, toplam ola­rak üçyüz bin altın almamız gerekiyordu.

Osmanlı Devletini yönetenler, geçmiş ilişkilerinin ışığında, “Fransız sözünü pek güven verici bulmasalar gerek ki, üçyüz bir al­tını hemen istiyorlardı. Fakat Fransız mâliyesinin, bu meblağı öde­yecek gücü yoktu.

Uzun görüşmeler sonunda, Fransa’nın İstanbul Sefir-i Kebiri d’Aramont, Kralının da tasvibiyle şöyle bir teklifte bulundu: “Anla­şıldı, bize güvenmiyorsunuz. O zaman donanmamızı size rehin vere­lim. Borcumuzu ödediğimizde iade edersiniz.”

Böylece Fransız donanması, Osmanlı Devletine rehin verildi.

Bu tarihten birkaç ay sonra, Türk amirallerinin en büyüklerin­den biri olan meşhur Turgut Reis, işte bu Fransız donanmasını da beraberine alarak Akdeniz’e yelken açtı…

Niyeti, Fransız donanmasıyla birlikte bayrak gösterip Fransa’nın Osmanlı himayesi altında olduğunu ilân etmekti.

***

Müthiş bir tarihî mirasın üzerinde oturuyoruz, sevgili dostlarım. Geçmişimizde yaşananları bilmek, geleceği inşa etmek için gereken enerji ile buluşturur bizi…

En azından, Avrupa karşısında düşürüldüğümüz kahrolasıca aşağılık duygumuzu yenmemize yardımcı olur. Zaten, bugün olup biten her şeyin kökleri tarihtedir.

Bu yüzden, Cevdet Paşa, tarih bilmeyen siyasetçiyi pusula bilme­yen kaptana benzetir…

İkisi de gemiyi karaya oturtur.

Dedelerimiz, “Haram yiyen, harami olur” Derlerdi

Tarihçi Âşık Paşazade anlatılıyor: Sultan İkinci Murada, artan savaş masraflarını karşılamak üzere, âcil para lâzım olmuş. Çandar- lı Halil Paşayı huzuruna çağırtmış. Varlıklı büyük bir aileden gelen Çandarlı nın elinde büyükçe bir meblâğ olduğunu biliyormuş. Borç istemiş.

“Sefer masarifati içün akçe gerektür, vadesi geldükte iade etmek şartıyla bir miktar akçe viresun.” (Savaşa para lazım, belirli bir vade ile senden ödünç para istiyorum)

Çandarlı Halil Paşa:

“Tedarük içün biraz mühlet lâzım, hangi miktar virebilecek- sem bugün, yarun arz iderum.” (Parayı toparlamak için biraz zaman lâzım, toparlar toparlamaz, gelir, verebileceğim kadarını veririm) Fazlullah Paşa, Padişah’ın borç istediği haberini nasılsa duymuş. Duyar duymaz da huzura koşmuş:

“Kul kısmından borç alınmaz!” diye âdeta çıkışmış Padişaha, “Şevketlü Hünkârım, padişahlar borç almazlar.”

“Lâzım oldukta başkaca çare kalur mi ki, vezirum?”

“Padişahlara hazine gerektür Hürkârım! Müsaade buyrulursa size hazine toplayalum.”

Sultan İkinci Murad sakin sakin sormuş:

“Nasıl toplayacaksun ey benum vezirum?”

Fazlullah Paşa cevap vermiş:

“Ahali (halk) sayenüzde zengincedur, malları-mülkleri çokçadur. Bir yolunu bulup, ellerunden almak münasiptur. Böylece hazine te­dariki yapmış oluruz. Leşker gazadan geru kalmaz.” (Halk zenginleş­ti, bir şekilde servetlerini ellerinden alıp devlete geçirelim)

Sultan İkinci Murad öfkeyle yerinden fırlamış:

“Bre Fazlullah!..” diye gürlemiş, “Bu nasıl söz söylemektur? Bil­mez misun kim, bizum mülkümüzde üç helâl lokma var: Bunlardan birincisi, madenlerumuzdur, İkincisi, vergilerdur, üçüncüsü, harp ganimetleridur. Bizum leşkerumuz, gaziler leşkeridur kim kursakla­rıma haram lokma girmez. Şol padişah, kim leşkerine haram lokma yedurur, ol leşker harami olur. Haraminin sebati yoktur. Bir küçük zorluk gördükte firara kadem basar. Biz leşkerumuze haram lokma yedurmezuz. Söyledüklerun duymaz olam.” (Öyle şey olmaz! Devle­tin helâl geliri madenler, vergiler, bir de fethedilen bölgelerden elde edilen zenginliklerdir. Bunların dışındaki gelir helâl olmaz. Bizim ordumuz gaziler ordusudur, ordumuza asla haram lokma yedirme­yiz. Çünkü haram yiyen ordu harami, yani eşkiya olur. Eşkiya yü­reksizdir. Zorluk görür görmez kaçar. Sözlerini duymamış olayım!)

İşte böyle: Osmanlı Padişahı ile vatandaşı, aynı duyarlılık içinde hayatın “helâl” ile çerçevelenmesine dikkat ederlerdi. “Haram yiyen harami olur” anlayışıyla “Haram”a yaklaşmazlardı. Belki bu yüzden hayatlarında kriz olmaz, darlık olmaz, geçim sıkıntısı olmazdı.

Bugün ise ne yöneten, ne yönetilen, “helâl” ve “haram” konusun­da hassas değiliz: Kriz ve darlık içinde yaşıyoruz.

Biz, çoktandır, “Haram yiyen harami olur” anlayışından kopup, vaktiyle rahmetli Alipaşa Dayı’dan duyduğum tekerlemeye geldik: “Helâl haram ver Allah, rezil kulun yer Allah!..”

Reziller, tüyü bitmemiş yetim hakkı yiyor, ellerine fırsat geçerse milletin kanını emiyorlar.

Ortalığı “kırk haramiler” götürüyor!

Bir örnek daha verelim…

Vezir Paşa, bir gün tekne gezisine çıkmış. Bakmış ki, tekne delik, su alıyor. Keyfi kaçmış. Hemen Kâhyasını çağırıp emretmiş:

“Tiz bizim kayığı ziftlet!”

Kâhya, daha önce de iş yaptırdığı boyacı Yahya Efendiyi bulmuş: “Vezir Paşamızın teknesi ziftlenecek, ne fiyat istersin?”

Sıkı bir pazarlıktan sonra anlaşmışlar…

Vezir Paşanın teknesi ziftlenmiş…

Kâhya varmış efendisinin huzuruna, vermiş müjdeyi:

“Tekneniz ziftlenmiştir, Devletlüm.”

Vezir Paşa memnun memnun sormuş:

“Bu iş bana kaça patladı Kâhya?”

“Üç altına Devletlüm, benim hizmetim de cabası…”

“Ne!..” diye, hayretle yerinden fırlamış Vezir, “Bu paraya nere­deyse yeni bir kayık alınır.”

“Ama öyle.” diye ürkek ürkek karşılık vermiş Kâhya…

Vezir hem kızmış, hem de kuşkulanmış:

“Derhal şu ustayı getir, görmek isteriz!”

Çaresiz kalan Kâhya Efendi, boyacı Yahya Efendi yi bulup huzu­ra çıkarmış.

“Efendi!” diye tıslamış Vezir Paşa, “Yani üç altına sadece bir tek­ne mi ziftlendi?”

Boyacı Yahya Efendi pişkin pişkin cevap vermiş:

“Tabii ki sadece kayık ziftlenmedi, Devletlü Vezirim. Bir miktar da Kâhya ile Yahya kulunuz ziftlendi!”

Nedir bu tarih boyunca Kâhyalardan, Yahya’lardan çektiğimiz!

***

Başbakan Sayın Recep Tayip Erdoğan, İstanbul Sanayi Odası Meclisi’inde konuşurken, “Hortumcular, 46 milyar doları acımasızca götürdü” deyince, yukarıdaki fıkrayı hatırladım…

“Amma da ziftlenmişler” diye geçirdim içimden…

O kadar da yüzsüzler ki, kılları kıpırdamıyor…

O kadar yüzsüzler ki, hortumlanan bankalarda yedi milyar li­rası buharlaşan gencecik bir kadının üzerine benzin döküp kendini yaktığı gün, utanmaz hortumculardan biri, mezattan zırhlı Mercedes satın aldırıyor.

“Kuruşun hesabını soracağım” sözü veren Sayın Başbakan ise, benim gibi, sadece kızıyor, söyleniyor ve “46 milyar dolarlık hortu­mun faturasını, evlatlarımız ödüyor!” diye yakınıyor.

Her yolsuzluğun bedelini, hepimiz ödüyoruz. Sadece hortumla­nan bankaların faturasını değil, kaçak kullanılan elektriğin, işini doğ­ru yapmayan belediye başkamnın, vergisini ödemeyen iş adamının ve saatten geçirilmeyen suyun-doğal gazın da faturasını biz ödüyoruz…

Bu yüzden, Avrupa’nın en pahalı suyunu, elektriğini, benzinini, doğalgazını biz kullanıyoruz…

Tüm hizmetleri pahalıya mal ediyoruz.

Oysa Avrupa’nın en fakir ülkelerinden biriyiz. Normalde, her şe­yin Avrupa’dan biraz daha ucuz olması gerekiyor.

Ne var ki, kullanmadığımız malın bedelini ödediğimiz için, sis­tem tersine işliyor. Sayın Başbakanımız da yakınıyor:

“Un var, su var, şeker var, ama helva yapamıyoruz; gelin hep be­raber helva yapalım.”

Nasıl yapacaksınız? Suya gidince unu, una gidince şekeri çalı­yorlar. ..

Karada Yüzen Donanma

Osmanlı Donanması, 25 Mart 1453 günü Doğu Roma sularına girdi…

O gün, orada gencecik bir Padişah, önce imkânsızlığı yendi, son­ra Doğu Roma’yı. Pek çoğumuzun “pes” edeceği durum karşısında, müthiş bir sabır ve irade imtihanı vererek galip geldi.

Önce olayın kısacık hikâyesine bakalım…

Bizans, 06 Nisan 1453 sabahı 150-200.000 arası olduğu çeşitli kaynaklarda belirtiler Osmanlı Ordusu tarafından son kez kuşatıldı.

Bu arada Osmanlı Donanması, Haliç’in girişine dayanmış, Sa- rayburnu önlerinde demirlemişti…

Ordu, merkez, sağ ve sol olarak üç kısma ayrıldı. 19 Nisanda ya­pılan ilk saldırıda, tekerlekli kuleler kullanıldı ve bu saldırı ile Top- kapı surlarından burçlara kadar yanaşıldı.

Çok şiddetli çarpışmalar oluyor, Bizanslılar, şehri koruyan sur­ların zarar gören bölümlerini hemen tamir ediyorlardı. Venedik ve Cenevizliler de donanmalarıyla Bizans’a yardım ediyorlardı. Kara or­dusu sıkışmıştı. Donanmanın devreye girmesi lâzımdı.

Sultan İkinci Mehmed, böyle düşünüyordu. Fakat donanmayı devreye sokamıyordu. Çünkü surlarının zayıf olduğu İstanbul’un Haliç tarafına zincir gerilmişti. Osmanlı Donanmasının Haliçe girişi böylece engellenmişti.

Bizans’ın fethi, Osmanlı Donanmasının Haliçe indirilmesine bağlı görünüyordu. Sultan İkinci Mehmed, geceler boyu düşündü: Böyle elleri-kolları bağlı bekleyemezdi. Bir şeyler yapmalı, bir an önce Bizans’a girmeliydi.

“Çare olur” diye düşündüğü herkese sordu: Lâkin kiminle ko- nuştuysa, bunun “imkânsız” olduğunu söylediler…

Fakat genç Padişah, hiçbir imkânsızlığa teslim olmak istemiyor­du. Aradığı çare, çaresizlikten çıkacaktı. Buna inanıyordu.

Düşündü, düşündü… Umudunu hiç yitirmedi, Bizans’ı fethetme kararından hiç vazgeçmedi…

Derken, kafasında bir şimşek çaktı, bir fikir dolandı: “Olabilir” diye söylendi kendi kendine.

Osmanlı Donanmasına ait bazı gemiler, karadan çekilerek Haliçe indirilecekti. Aklına gelen “son çare” buydu.

Kurmaylarından bazıları, bunun mümkün olduğunu, bazıları ise “imkânsız” olduğunu söylediler…

“İmkânın sınırını görmek için imkânsızı denemek lâzım” dedi Padişah, “tiz hazırlanasuz, gemiler karadan yürütülecek, daha da ol­mazsa havadan uçuracağız!”

Gemileri uçurmayacaktı elbette, sadece hiçbir engel yüzünden fetih yolundan dönmeyeceğini, olumsuz hiçbir şarta teslim olmaya­cağını söylemeye çalışıyordu…

Kısacası, fetih konusundaki kararlılığını vurguluyordu.

Önce kurmaylarıyla birlikte bölgeyi gezdi. Ölçüp biçtiler ve de­nemeye karar verdiler…

Bu karardan hemen sonra çalışmalar başlatıldı. Tophane önün­deki kıyıdan başlayıp, Kasımpaşa’ya kadar ulaşan bir güzergâh üzeri­ne kızaklar yerleştirildi…

Gemilerin, kızakların üzerinden rahatça kayması için, Galata Cenevizlileri nden zeytinyağı ve tereyağı dâhil, bulunabilen her türlü yağı satın alarak kızakları yağladılar…

21-22 Nisan gecesi 67(ya da 72) parça gemi, düzeltilmiş yoldan Haliç e indirildi…

Haliçteki Osmanlı Donanmasına ait toplar, surları dövmeye başlayınca, Rumlar gözlerine inanamadılar…

Olmayacak bir şey olmuş, imkânsızlık ve olumsuzluk, kararlılık karşısında bir kez daha yenilmişti… Bu azmin zaferiydi.

***

“Normal insanlar”, hayatı en kolay taraflarıyla yaşamaya çalışır­lar. ..

Bazılarımız “zor” karşısında pes ederiz, bazılarımız, “çok zor” karşısında yelkenleri suya indiririz…

Bazıları var ki, “zor”u ve “çok zor”u rahatça aşar, hatta “imkânsızlık” karşısında bile vazgeçmezler…

Tarihe şan verenler, “imkânsızlık”lar karşısında “pes” etmeyen­lerdir!

Hatırlayalım: Sultan İkinci Mehmed’in büyük bir donanması vardı… Ondan başka, iyi eğitilmiş, deneyimli askerleri vardı… Ve koca “Şahi” topları, mancınıkları, kuleleri vardı…

Ama eğer “olmaz”ı oldurup gemileri karadan yürütmesey- di, elindeki imkânları kullanamayacak, dolayısıyla, Doğu Roma İmparatorluğunun 1125 yıllık başkenti İstanbul’u fethedemeyecekti.

İspanyol Yahudileri ve Osmanlı Devleti

Endülüs, Müslüman fatihlerin İspanya’ya verdikleri isimdir. İs­panya, 711’den itibaren, Müslümanların hâkimiyetine girmiş, zaman içinde coğrafi sınırları daralmakla birlikte, sekiz asır boyunca İslâm ülkesi olarak kalmış, bu süreçte, tüm Avrupa’ya ilmin ışığını saçmış­tır. O kadar ki, Avrupalı kralların çocukları, Endülüs üniversitelerin­de eğitim görürdü.

Avrupa’da papazlar dışında, okuma yazma bilen insan bulmak, neredeyse imkânsızken, Endülüs’te eğitim faaliyetleri en üst noktaya çıkıyor, halkın neredeyse tümü okuma-yazma biliyordu.

Ekonomisi mükemmeldi. Mimarîsi, örnek alınacak üstünlüktey­di. Ayrıca, devletin başkenti Kurtuba (Cordova), bir diplomasi mer­kezi haline gelmiş, sağlanan hoşgörü ortamı sayesinde cami, kilise ve havra kavgasız-gürültüsüz biçimde yan yana yaşamaya başlamıştı.

Özet olarak Endülüs, Avrupa’nın en güçlü, en seçkin, en zengin devletiydi. Fakat zamanla zayıfladı. Dış saldırılara eklenen iç ihtilaf­lar yüzünden kendi içine büzüldü. Sonra da çözülüp dağılma süre­cine girdi.

“Tevaif-i Mülûk Dönemi” (1031-1090), “Murabıtlar ve Muvah- hidler Dönemi” (1090 – 1228) derken, Hıristiyan İspanya, Endülüs toprakları üzerinde hızlı bir işgal hareketi başlattı. Kendilerini savu­nacak gücü kaybeden Endülüs, güneydeki Gırnata, Malağa, ve Me- riyye dışındaki toprakları kaybetti. 1231 yılında, Nasriler Sülâlesi, elde kalan topraklarda bağımsızlıklarını ilân ettiler. Böylece “Gırnata Sultanlığı”, (1231-1492) doğdu ve yürüttüğü usta siyaset sayesinde iki buçuk asır ayakta kalmayı başardı. Gerek İslâm, gerekse dünya mimarîsinin en gözde eserlerinden biri olan Elhamra Sarayı, işte bu dönemde inşa edildi.

1490 senesinde, Hıristiyan orduları tarafından kuşatılan Gırnata, 1492 de yapılan bir anlaşma ile Müslümanların dinî ve medeni hak­ları garanti altına alınması şartı ile teslim oldu. Böylece, İspanyada sekiz asırdır devam eden İslâm hâkimiyeti son buldu.

Basiretsiz yönetimi yüzünden, ülkesini İspanyollara teslim et­mek zorunda kalan son Gırnata Sultanı Ebu Abdullah, İspanyadan uzaklaşırken, ağlıyordu. Bunu gören annesi, şöyle azarlamaktan ken­dini alamadı:

“Ağla alçak, ağla! Erkek gibi vatanını savunamayana, kadın gibi ağlamak yaraşır.”

Sonuç olarak, Gırnata Sultanlığı yıkıldı. İspanyanın Katolik Kralı Ferdinand ile Kraliçe İzabella, Müslümanlarla daha önce yapmış ol­dukları anlaşmayı hiçe sayarak, Müslümanların zorla Hıristiyanlaştı- rılmasına karar verdiler. Bir cinnet dönemi açılmıştı: Müslümanları kapalı mekânlara doldurarak, üzerlerine vaftiz suyu serpiyor, sonra da Hıristiyan oldukları ilân ediliyordu.

Kur an ı Kerim ve diğer arapça eserler toplatıldı. Kütüphaneler boşaltıldı, yahut yakıldı. Müslümanların öteden beri giydiği gele­neksel kıyafetler yasaklandı. Çocuklarına arapça öğreten herkes cezalandırıldı. Camiler, kiliseye çevrildi. Karşı gelenler Engizisyon Mahkemeleri ne sevkedildiler(Kimi İspanyol kaynaklarına göre, En­gizisyon, en az üç bin Müslümanın kazığa oturtularak, ya da yakıla­rak öldürülmesine hükmetti). Kalanları da 1609 yılı itibariyle sınır dışına çıkardılar.

Öte yandan, aynı topraklarda Yahudiler de kendi dramlarını ya­şıyorlardı.

Eğice Başpiskoposunun çalışmalarıyla başlatılan Yahudi aleyh­tarlığa 1391), çok sayıda Hıristiyan papazın da destek vermesiyle yayılmıştı. Yahudiler, varlıklarını sürdürebilmek için Hıristiyanlığı kabul etmiş görünerek inançlarını gizli yaşıyorlardı. Bir süre sonra papazlar, kendilerine “Marrano” (dönme) dedikleri Yahudi asıllıla­rın Hıristiyanlıklarından şüphe etmeye başladılar. 1464 yılında, dev­let ile kilise bir araya gelerek, Yahudi asıllı Hıristiyanların gerçekten Hıristiyanlığı kabul edip etmediklerini test etmeye karar verdi. Bu amaçla, üç kişilik bir engizisyon heyeti oluşturuldu ve mahkemeler kuruldu. Çok sayıda Yahudi, ağır şekilde cezalandırıldı. O dönemde, baş engizitör olarak tayin edilen Thomas de Toquemadanm kara­rıyla, pek çok Yahudi yakıldı. En son Kraliçe îsabellanm kararıyla, 31 Mart 1492 tarihinde, bütün yahudilerin İspanyayı terk etmelerini isteyen bir ferman çıkarıldı. Aynı yılın Mayıs ayında yürürlüğe so­kulan ferman, ülkedeki bütün Yahudilerin 2 Ağustos 1492 tarihine kadar İspanyayı terk etmelerini istiyordu.

İşte bu Yahudiler, kendilerine yeni bir yurt bulabilmek için bir çok Avrupa ülkesinin kapısını çaldılar, ama kapılar suratlarına ka­pandı. Sadece Osmanlı Devleti, çaresiz kalan Yahudilere kapılarını açtı. Ispanya’dan sürgün edilen Yahudilerin 150 bin kadarı, ilk etapta Osmanlı Devleti’ne getirildi. Diğerlerinin de önemli bir kısmı, Po­lonya ve Rusya yoluyla Osmanlı topraklarına sığındılar.

Kendilerine “Sefarad” adı verilen bu Yahudilerin büyük çoğun­luğu, Selanik ve İstanbul’a yerleştirildiler. Göç olayının yaşandığı sı­rada, Osmanlı Padişahı olan Sultan II. Bayezid, Yahudilerin iyi kar­şılanmaları için bütün illere emirnameler göndermiş, hatta bunlara zarar verenlerin idamla cezalandırılacaklarını duyurmuştu.

Mimar Sinan Nasıl Başardı?

Başarısızlıklarımızı imkânsızlıklarla izah etmeye çalışırız. Ama imkânsızlıkları yenerek başaran öyle çok isim var ki, örnek alınmayı beklerler…

Öncelikle peygamberler öyledir: Hz. Âdem, ilk kez gördüğü vah­şi dünyanın şartlarıyla boğuşarak Hz. Havva’ya ulaşmıştır…

Hz. Nuh, tufanla boğuşmaktan yılmamıştır. Hz. İbrahim, Nem­rut ateşine, Hz. Yusuf, atıldığı kuyudaki olumsuzluklara ve umutsuz­luklara, Hz. Musa, Nemrud’a, Hz. İsa, Firavun’a ve Hz. Âlişan Efen­dimiz (s.a.v) Ebucehil’in kontrol ettiği şartlara meydan okumuşlar, sonunda da başarmışlardır…

Yaratıcı Kudret isteseydi, peygamberlerin kendilerini kabul etti­rebilecekleri şartları, onları göndermeden önce bir güzel oluşturur, ondan sonra gönderir, böylece zahmet ve mihnet çekmelerini ön­lerdi. .. İstemedi. Çünkü her peygamber, bir başka yönüyle ümme­te örnek olacaktı. En bariz vasıfları ise şartlara teslim olmamaları, hedefleri istikametinde çabalamalarıydı. Şartları hazır bulmadılar, umutla çalışıp çabalayarak şartları da Yaradan’ın rahmetini haket- meye çalıştılar…

Bizim ıskaladığımız, galiba bu: İlahî tecelliyi hesaba katmadan, her sorunu kendi gücümüzle aşacağımızı zannediyoruz. Hâlbuki böyle bir gücümüz yok. Sorunları sadece aşmaya çalışabiliriz. Gös­terdiğimiz çaba İlahî rahmetin tecellisine vesile olursa, ortada sorun diye bir şey kalmaz. Tüm engeller aşılıp başarıyla kucaklaşılır. Bura­daki sihirli formül “elden geleni yapmak”tır.

Vefatının 417. yıldönümünde şükranla andığımız Mimar Sinan, “elden geleni yapmaya güzel bir örnek teşkil ediyor. Hedefini be­lirledikten sonra çabalayan insanın, olumsuz şartlara rağmen, neler yapabileceğini gösteriyor.

1490 yılında Kayserinin Kesi Nahiyesine bağlı Ağrınas Köyünde fakir bir ailenin oğlu olarak hayata gözlerini açtı (görünüşte talihsiz doğdu), ama devrinin en büyük devletinin (Osmanlı) “Mimarbaşı’sı olarak (talihi nasıl da değişti) dünyadan göçtü (8 Nisan 1588).

İkisinin arasındaki zaman dilimi, Sinan’ın talihini kovaladığı, elinden gelen her şeyi eksiksiz yaptığı bir zaman dilimidir.

Sinan bir “devşirme” kafilesiyle Kayseri’den İstanbul’a getirildi. Atmeydanındaki (Sultan Ahmet Meydanı) İbrahim Paşa Sarayında bulunan, Acemioğlan Mektebine verildi. Burada Sinan dülgerlik ve yapıcılık öğrendi. Çok zeki, çok meraklı ve dikkatliydi. Sürekli oku­yor, çalışıyor, kendini geliştiriyordu. Kısa süre içinde öğretmenleri­nin dikkatini çekmiş, özel ilgi görmeye başlamıştı.

Çabalarıyla, Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran Seferine katılmayı haketti. Ordunun uğradığı Sivas, Erzurum, Amasya ve Tebriz gibi şehirlerde bulunan mimarî eserleri inceleme fırsatı buldu.

Talihi, Bağdat Seferinde açıldı… Van Gölünden asker geçirmek için, Vezir-i Azam Lütfi Paşanın ihtiyacı olan kayıkları yapıverin­ce, çok takdir gördü. Bu çabası, onu PadişahTa (Kanuni) tanıştırdı. Bir süre sonra Sinan, kahraman ordu ile birlikte Boğdan yolunday­dı. Prut Nehri geçilemeyince, iş yine Sinana düştü: Nehir üzerine 13 gün içinde mükemmel bir köprü yapmayı başardı. 1529 yılında Başmimar Acem İsa ölünce, Sadrazam Lütfi Paşanın teklifi üzerine Mimar Sinan Mimarbaşlığa getirildi. Ölünceye kadar da bu görevde kaldı.

Yavuz Sultan Selim devrini gördüğü gibi, Kanuni Sultan Süley­man, Sultan İkinci Selim ve Sultan Üçüncü Murad devirlerinde hiz­met etti. Altıyüzden fazla mimarî eser inşa etti.

Çeşitli kaynaklara göre, Sinan, aralarında Selimiye ve Süleyma- niye gibi dünyanın en muhteşem abideleri kabul edilen eserlerinin de bulunduğu 84 cami, 52 mescit, 57 medrese, 7 okul ve darülkurra, 22 türbe, 17 imaret 3 darüşşifa, 7 suyolu kemeri, 8 köprü, 20 kervan­saray, 35 köşk ve saray, 6 ambar ve mahzen, 48 hamam olmak üzere, sayılamayanlarla birlikte, üç yüz elliyi aşkın eser inşa etti.

Büyük şöhretine ve maharetine rağmen, öldüğünde hiç parası yoktu. Çünkü bütün parasını hayra harcamıştı.

Sinan’ın mühendislik dehası suyollarıyla köprülerde ortaya çı­kar. Bunlarda zamanını aşan mühendislik bilgilerini uygulamıştır. Toplam uzunluğu 635,5 metreyi bulan Büyükçekmece Köprüsü ile, “sağlam ve güzel bir eser” olduğu için övmüş, ama kendisi hiç övün- memiştir. İçinde yaşadığı toplumun aynası gibidir, son derece maz­but yaşamıştır.

Ne var ki, 350yi aşkın mutena eseriyle, “bizden biri” olarak yaşa­masının kimliğini yeterince açıklamadığını düşünenler, cumhuriye­tin ilk yıllarında düşülen “Türkçülük hareketi’nin etkisiyle “Mimar Sinan Türk müdür, değil midir?” tartışması açıldı. “Türk kafatası” taşıyıp taşımadığını anlamak için mezarından kafatasını çıkardılar. Kumpasla ölçülmesi için Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesine gönderdiler. Sonunda “bizden biri” olduğu anlaşıldı, ama maalesef kafatası tekrar mezarına konmadı.

O gün bugündür, Muhteşem Sülemyanın muhteşem mimarı, Süleymaniye’deki türbesinde salt beden olarak ebediyeti uyuyor.

Bu memleketin yakın tarihinde, ölülerimize bile bulaşan yanlış­lıklar yaşandı!

Süleymaniye’den Esintiler

“Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede / Bir mehabetli sabah oldu Süleymaniye’de..-Yahya Kemal -Süleymaniye Camii’ ni kavrama çabası, başlı başına bayram ne­şesi katar insan ruhuna. Öyle derin, öyle coşkulu, öyle ruhanidir… Baktıkça, kudret eliyle yedi tepenin birine dikilmiş bir vecd sancağı, hatta İlâhî dergâha ulaşmış bir dua olduğunu hissedersiniz. Yahya Kemal de bunu derinden hissedip kavramış olmalı ki, bu ihtişamı muhteşem mısralarla bütünleyebilmiştir:

“Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya / Giriyor, birbiri ardınca, İlâhi yapıya / Tanrının mabedi her bir tarafından doluyor / Bu saatlerde Süleymaniye tarih oluyor.”

Süleymaniye’de olmak, tarihin içinden esinti almaktır. Süleyma­niye ye girmek ise, mimarîsi, musikisi, ordusu, mâliyesi ile büyük ve muhteşem bir devletle kucaklaşmaktır.

Geçmişimizde bahse değer ne varsa bahsetmek, yalnız bir vicdan borcu değil, geleceği inşa etmenin de ön şartıdır: Zira, temelsiz mâbed olmaz. Yani herkes, yüreğinde inşa etmek istediği Süleymaniye nin önce temelini atacak: Hem de on yıla, yüz yıla değil, asırlara…

Süleymaniye Camii, asırlara atılmış temeldir… Ve çağlara vuru­lan haşmet mührü! Bu öyle bir mühürdür ki, ne parasal, ne mimarî, ne ihtişam, ne güzellik, ne estetik, ne aküstik anlamda ona ulaşıla­mıyor.

Yani “Süleymaniye Camii”ni yapmak, “ulaşılmaza ulaşmaktır! Ulaşılmaza ulaşan insan ise ne mutlu ki, “bizden biri”dir. Onu hepi­miz tanıyoruz: Adıyla, sanıyla Mimar Koca Sinan…

Tarih ona, “Koca” sıfatını verirken, eminim hiç tereddüt etme­miş, asla zorlanmamıştır. Tarih içinde, ünvanım onun kadar hake- den, ünvanıyla onun kadar bütünleşen insan azdır.

Süleymaniye’nin içine-dışına dikkatle bakar, hatta bakmakla ye­tinmeyip onu okumaya, çözmeye çalışırsanız, Sinan’ın dehası hak­kında söylenenlerin ne kadar az olduğunu anlarsınız.

Mimar Koca Sinan’ın dehası sayesinde, meydana gelen sanat eserleri arasında Osmanlı mimarîsinin en gerçekçi ve en ustaca uy­gulandığı yapı, çoğumuzun zannettiği gibi Selimiye Camii değil, Sü- leymaniye Camii’dir.

Süleymaniye Camii, oldukça sade olan dış görünümü, son de­rece güzel ve etkili hatları ile bulunduğu yerin güzelliğini tamamlar mahiyettedir. O kadar doğal bir bütünlenmedir ki bu, sonradan inşa edilmediğini, bir gül gibi topraktan fışkırdığını zannedersiniz.

Osmanlı münşiler (inşa edenler), çağları kucaklayacak eserler vücuda getirirken, eserin hem kendi kendisiyle, hem de çevresiyle uyumuna çok dikkat gösterirlerdi. Hem eser her taraftan gözükmeli, hem de “eserden müessir’e gidilebilmeliydi.

Süleymaniye Camii, sadece mimarî güzelliğe değil, onun yanı sıra, kendisine vecdle bakan herkesi Yaratıcısına ulaştıran bir özelli­ğe de sahiptir.

İşte bu özelliğiyle, Yahya Kemal’e aşağıdaki mısraları ilham et­miştir:

“Bir zaman hendeseden (matematik) abide zannettimdi/ Kub­ben altında bu cumhura bakarken şimdi/ Senelerden beri ru’yada görüp özlediğim/ Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim. ”

Eser, 1556 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırıl­mıştır. Rivayete göre, dört minâresi, Kanuninin İstanbul’un fethin­den sonraki dördüncü hükümdar olduğunu, minarelerin şerefele­rinin toplam sayısı da (camiin ön kısmındaki iki minarede ikişer, avlunun sonunda bulunan iki minarede ise üçer şerefe bulunuyor), Kanunî Sultan Süleyman’ın Osmanlıların onuncu padişahı olduğunu göstermektedir.

Yine rivayete göre, zamanın Alman İmparatoru, mihraba konul­mak üzere çok güzel somakiden yapılmış iki metre çapında yuvarlak bir taş göndermiş, ancak Sinan bu taşı giriş bölümünde kullanmıştır. Bu taşın içinde bir haç saklı olduğunu, Sinan’ın bunu keşfen bildiği­ni, bu yüzden kapı eşiğinde kullandığını, taşın içindeki haçın da taş aşındıkça belirginleştiğini söyleyenler var. Gerçekten öyle bir görün­tü de veriyor.

Süleymaniye Camii, “Beytullah (Allah’ın evi)” kimliğiyle, camii, hayatın merkezine yerleştiren hayat görüşünün, hayata yansımasıdır. Çevresi, şimdiki gibi marketler, kebapçılarla işgal edilmeyen, sosyal hayatı şekillendiren kurumlarla donatılmıştır…

Süleymaniye Camii’nin çevresine, İslâmî bilimlerin öğretildiği bir özel okul, dört yüksek okul (medrese), bir lise, bir tıbbîye, bir ilk öğretim okulu, bir aşevi, öğrenciler için bir hastahane, bir hamam ve bir akıl hastahanesi yerleştirilmiştir.

Bânisi Sultan Süleyman ile mimarı Koca Sinan da camiin yanın­daki türbelerinde ebediyeti uyumaktadırlar. Allah, rahmet eylesin.

Kutsal Emanetler

Çöl geçildi, Mısır feth edildi, Yavuz Padişah da Osmanlılar’ın ilk halifesi oldu.

Öyle bir Peygamber sevdalısıydı ki, Şam’da Emeviye Camiinde okunan ilk Cuma hutbesinde “Hâkim-ul Haremeyn” olarak adı ge­çince isyana kalktı.

“Hayır, biz kutsal beldelerin hâkimi değil, hâdimi, hizmetkârıyız! Hutbeyi, lütfen bu şekilde okuyunuz.”

Daha önceki Arap halifeler, hutbelerde kendi isimlerini ““Hâkim – ul Haremeyn=Mekke ve Medine’nin hâkimi” olarak okuturlardı.

Bu usul, Yavuz Padişah’la değişti. Yavuz, kendi isteğiyle ve şerefle “Hadim-ul Haremeyn= Mekke ve Medine’nin hizmetkârı” oldu.

Sonra, Kâbe’yi süpürttüğü tavus kuşu tüylerinden birini tacına taktı.

Kutsal Emanetlerin bir kısmını alıp (Bir kısmı Peygamber Efendimizin mezarında bırakıldı), İstanbul’a getirdi. Ve çoğu, Peygam­ber Efendimizin yadigârı olan Kutsal Emanetlerin başında, kesintisiz yirmi dört saat Kuran okunması için otuz dokuz hafız görevlendirdi. Kırkıncı hafız olarak da listeye kendini yazdırmıştı: Elfakir, Selim…

Kendine “fakir” diyen adam, hem Osmanlı Padişahı, hem Doğu Roma İmparatoru, hem de Emir-el Mu minindi. (Mu minlerin Emi- ri).

Birinci Dünya Savaşı sırasında, Medine’nin boşaltılmasına karar verilince, orada bulunan Kutsal Emanetler’in de Topkapı Sarayına taşınmasına karar verildi.

Kutsal Emanetler, sarayda toplanmaya başlanınca, ilk önceleri, sarayın değişik yerlerinde, Hâzinede, Silâhtar Hâzinesi nde, Revan Köşkünde, Harem’de ve bilhassa da “Has Oda” olarak kullanılan da­irede korunuyordu.

Kutsal emanetlerin gelmesiyle birlikte, Topkapı Sarayı, yeni bir geleneğe kavuştu. Her Ramazan ayının onbeşinci günü, Hz. Peygamber’in hırkasının saklı bulunduğu sanduka, önceden Revan Odasına getiriliyor, başta Padişah olmak üzere, devletin tüm önde gelenleri tarafından öpüldükten sonra, her tarafı süpürülüp sili­nen, duvarları gülsuyu ile yıkanan, miskle kokulandırılan, sütunları cilâlanıp, içinde öd ağacı ve buhurlar yakılan Mukaddes Emanetler Dairesine, onbeş kadar Hâne-i Hassa Ağasının duaları ve salâvat-ı şerifleriyle konuluyordu.

1808’den sonra Sultan II. Mahmud, Fatih Sultan Mehmed’den beri ‘Padişah Has Odası’ olarak kullanılan odayı, tümüyle Kutsal Emanetlerin korunmasına bıraktı. Adı da, Hz. Peygamber’in Hırka-i Şerif’ini içine almasından dolayı, ‘Hırka-i Saadet Dairesi4 veya ‘Kut­sal Emanetler Dairesi’ oldu.

Hırka-i Sadet Dairesi, Fatih Sultan Mehmed döneminde (1451- 1481), taht odasını da içeren padişahın özel dairesi olarak inşa edildi. Padişahın taht odası, dairenin en önemli yeriydi. Daha yüksekçe olan kubbesi buranın padişah dairesi olduğunun işaretidir. Odadaki taht,

IV.Murad döneminde sarayın kuyumcubaşısı olan Derviş Zilli Meh- med Efendi’nin eseridir. Bugün burada, Hırka-i Saadet ve sandukası, Sancak-ı Şerif, Hz. Peygamber’in iki kılıcı ve yayı sergileniyor.

1997 yılında restorasyonu tamamlanan Destimal Odası da, padi­şahların şahsi hizmetini gören ve aynı zamanda üst düzeyde devlet hizmeti için eğitilen içoğlanlarına ayrılmıştı.

Destimal Odası’nda, Kur’an-ı Kerim’in vahiy katipleri tarafından yazılmış ilk örneklerinden olduğu tahmin edilen Hümeze ve Teka- sur Sureleri, Hz. Peygamberin, yalancı peygamber Müseylemetül Kezzab’a ve Ahsa Valisi’ne gönderdiği mektuplar, Hz .Osman’ın şe- hid edildiği sırada okuduğu belirtilen Kur’an-ı Kerim, Hz. Musa’nın âsası, Hz. İbrahim’in taş tenceresi, Hz. Davud’un kılıcı, Veysel Karani’nin külahı, yedi adet Sakal-ı Şerif, Peygamberimizin ayak izi, Hz. Osman lın kılıcı, Sancak Kelâm-ı Kadim mahfazaları, Mescidi Aksa’nın ahşap kabartması, zemzem sürahileri, Kâbe örtüsü, Hz. Yusuf’a ait amame, destimal, destimal kalıbı gibi son derece değerli emanetler bulunuyor.

Zamanında, padişahın, Enderun’daki arz ağalarıyla görüştüğü, onların padişaha arzlarını sunduğu yer olan Arzhane’de ise Hacer- ül-Esved’in altın mahfazası, Hz. Peygamber’in Kıpt Kavmi Hüküm­darı Mukavkıs’a gönderdiği mektubu, ayak izi, mührü, kabir topra­ğının ve dişinden toz haline gelmiş bir parçanın içerisinde yeraldığı mahfazaları, Sakal-ı Şerifleri ve içinde korundukları Sakal-ı Şerif mahfazaları sergilenmektedir.

Topkapı Sarayı, Cumhuriyet’in ilânıyla(1924), müze olarak kulla­nılmaya başladıktan hemen sonra, Kutsal Emanetler Dairesi ziyarete kapatılmış, 24 saat Kuran okunması geleneğine de son verilmişti.

“Ne Günlere Kaldık Bre!”

Devir, Kununi Sultan Süleyman devri…

Yer, İstanbul/ Ayasofya Camii…

Vakit, cuma namazı vakti…

Koca cami hınca hınç dolu, vaiz kürsüde…

Sesi zaman zaman sertleşip yükseliyor:

“Bre, ne günlere kaldık” diye yakınıyor, “kos koca Osmanlı Devleti nin hac farizamızı emniyetle yapmamıza imkân verecek ted­birler alamaz vaziyete düşmesi ne hicrandır…”

Terini siliyor:

“Gemilerle hacca giden Müslümanlar, Malta keferesi (Malta şö­valyeleri) tarafından cebren durdurulmakta ve soyulmaktadır. İllâ velâkin, Padişah efendimizin umurunda değil. Kos koca Osmanlı, ömrü uzun olası Padişahımızın devr-i saltanatında acze düşmüş de, ikibuçuk çapaçulun hakkından gelemez mi olmuş?..”

Sözün burasında, yumruğunu kürsüye vuruyor:

“Acil tedbir alınmaz ise Muhammed ümmetinin bedduası, billahi yağmur gibi üzerimize yağacak, bizi de Padişahı da helâk edecektir.”

Sessizlik…

Sonra uğultu:

“Haklı söyler, tedbir alma!”

Hoca çok sert konuşmaktadır…

Cemaat iştirak etmektedir…

O günün şartlarında böyle ifadeler kullanmak, aklın alacağı şey değildir…

O günün Avrupa’sında, bunun binde birini söylemeye kalkışan­lar aslanlara yedirilmektedir.

Ama Osmanlı Devleti başkadır: Osmanlı Devleti, yönettiği in­sanlara değer veren, onlara söz hakkı, özellikle de “tenkit hakkı” ta­nıyan bir devlettir.

Bu yüzden, ne Padişah, ne de başka bir yönetici bunu “isyana teşvik” saymamış, kimse töhmet altına girmemiştir.

Hoca ve cemaate hiç bir yasal işlem yapılmamıştır.

Fakat Malta kuşatılmak suretiyle gereken hemen yapılmış, mas- lümanların deniz yoluyla rahat rahat ve huzur içinde hacca gidip gel­meleri sağlanmıştır.

Böyle bir örneğe, bugün ülkemizde rastlanabilir mi?

Sultan Ahmed Camii kürsüsünden, hükümet politikalarını sert bir üslupta eleştiren vaazların hali acaba ne olur?

Bu sebeple, Kanuni ve dönemi üzerinde durmak lâzım. Muhteşem Süleyman, son seferiyle tekrar Avusturya üzerine yö­nelmişti (1 Mayıs 1556). Yetmiş bir yaşındaydı ve diri göründüğünü söyleyenlere acı acı gülümseyip, “Ayruk gocaduk” diyordu.

Zigetvar Kalesi kuşatması sırasında rahatsızlandı. Koca çınar, yı­kılma aşamasına gelmişti. Başucunda 24 saat Kur’an-ı Kerim okun­masını emretti. Hafızlara sık sık kendisi de eşlik ediyordu.

Zigetvar kuşatması uzadıkça canı sıkıldı. Komutanlarını Otağ-ı Hümayûna [padişah çadırı] çağırdı: “Bu kala bizum yüreğumuzi yakmışdur” dedi, “dileruz Hak’tan, ateşlere yana!”

5 Eylül günü, dış kalenin teslim alındığını duyunca pek sevindi. Ellerini açıp dua ettikten sonra, bir anlık gençleşen sesiyle son kez kükredi: “Tiz iç kale de fetholunsun!”

îç kale de fethedildi. Ne çare ki koca Hünkâr, ondan sadece bir­kaç saat önce fâni hayata gözlerini kapamıştı. (6/7 Eylül gecesi, 1566) Sahib-i devlet ölmüştü. Padişah-ı cihan, dâr-ı cinana vasıl ol­muştu. En uzun seferi başlamıştı ki, o uzun sefere tac u tahtsız, şan u şöhretsiz çıkılırdı…

Yetmiş bir yaşında, 46 yıllık hükümdardı. İç organları öldüğü yere, vücudu İstanbul Süleymaniye’deki camimin avlusunda, Koca Sinan’a yaptırdığı türbesine gömüldü.

Büyük bir hükümdardı. Doğuda ve Batıda “Muhteşem” unvanıy­la anılırdı. Tarihimizdeki hataları büyüteç altında inceleyen yabancı­lar bile büyüklüğünü kabul ederek, onu daima saygıyla andılar.

Sir Edward S. Creasy şöyle diyor: “Süleyman büyüktü. Yalnız, müsait şartların tesadüfleriyle değil… Kullandığı azim ve ifade dola­yısıyla da değil… O, bizatihi büyüktü.”

Sir William Sterling-Maxwell de aynı kanaattedir: “Birinci Süley­man, on altıncı asrın en büyük hükümdarıydı.”

Zaferleriyle değil, insanlığıyla büyüktü. Öncelikle âdildi. Hangi konumda olursa olsun, insana saygılıydı. Herkesin hakkını gözetir, haksızlık-adaletsizlik yapmamaya özen gösterir, devlet adamlarına da sürekli bunu telkin ederdi…

Şu inceliğe bakar mısın lütfen?..

Hüsrev Paşa, o tarihte Mısır Beylerbeyidir. Mısır Eyaleti nin ver­gilerini toplayıp İstanbul’a gönderir. O yıl gelen verginin geçen yıllar­dan daha fazla olduğunu gören Padişah, Mısır’a hemen müfettişler gönderir:

“Bakın ki, bu paralar ahaliye baskı yapılarak mı toplanmıştır?” (Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın kulakları çınlasın)

Müfettişler, Mısır’a gidip aylarca araştırır, soruştururlar; nihayet vergi artışının zorlamayla değil, yeni sulama kanallarının açılması sonucu sulanan arazinin fazla ürün vermesiyle sağlandığına kani olurlar ve kanaatlerini Padişah’a arz ederler.

Buna rağmen Kanuni, Mısır’dan gelen vergi fazlasını yol, liman, sulama kanalı inşaatlarında kullanılmak üzere Mısır’a iade eder. Has­sas yüreği, buna rağmen tatmin olmamış olacak ki, Hüsrev Paşa’yı Mısır Beylerbeyliği görevinden alır, yerine Hadım (hizmetkâr anla­mında) Süleyman Paşayı tayin eder.

Bu olayda da görüldüğü gibi, Kanuni Sultan Süleyman, milletini devletine ezdirmeyen bir hükümdardı. Padişahların bile keyfi hare­ket edememesi için, meşhur “Kanunnâme”sinde, ilk kez “görev-yet- ki” tanımlaması yapmıştı. Ve koyduğu kurallara öncelikle de kendisi uymuştu.

Şu olay, bunun delilidir…

Muhteşem Süleyman, ihtişamın zirvesinde bulunduğu günlerde, Kâğıthane civarında ava çıkar. Dolaşırken, Bizans döneminden kal­ma, suyollarına tesadüf eder. Bunların onarılarak kullanılabileceğini düşünür.

Bu işlerde son derece deneyimli, Nikola isimli Rum bir mühen­dis bulur. Düşüncesini açar ve eski suyollarım tamir etmesini ister.

Nikola amele ve ustalar tutup bölgede çalışmaya koyulur. Bunu duyan Vezir-i âzam (başbakan) Rüstem Paşanın tepesi atar. Padişah’ın kendi görev alanına tecavüz ettiğini düşünür ve Nikolayı nezarete attırır.

Bir süre sonra Padişah, çalışmaların ne durumda olduğunu gör­meye gider. Ne görsün: Kazma dahi vurulmamıştır…

Talimatının, Rum mühendis Nikola tarafından göz ardı edildiği­ni düşünüp soruşturma açtırır. Anlaşılır ki, Nikola hapistedir.

Kanuni Sultan Süleyman, Vezir-i âzam Rüstem Paşayı çağırtıp sorar:

“Suyolcu zimmînin hapsine bais nedur?” (Suyolları yapan gayri­müslimi neden hapsettin?)

Rüstem Paşanın, dünya hukuk tarihine geçmeye lâyık cevabını bugünkü dile çevirelim:

“Hünkârım! Benim haberim olmadan sen böyle işlere kalkışa­mazsın ve devletin başına keyfî kararlarınla masraf kapıları açamaz­sın. Bu işi hükümet araştırır ve eğer icap ederse suyu hükümet getirir. Seninle temasına mâni olmak için mühendisi nezarete ben attırdım.”

Bu cevap, demokrasilerin temelini teşkil eden “kuvvetler ayrılı­ğı prensibi’nin Osmanlı Devleti ne, daha ortada demokrasinin “D”si yokken, hâkim olduğunu gösteren bir anlayışı simgeliyor.

Bu ağır cevap karşısında, Muhteşem Süleyman ne yaptı dersiniz?

Okul kitaplarında sık sık anlatıldığı gibi, “mutlak iradesiyle ye­rinden fırlayıp, “Padişah hükmüne karşı gelmenin cezası ölümdür; tiz Sadrazarnın boynu vurula!..” mı dedi?..

Hayır…

“Seni azlittüm! Bütün emvalini [malım-mülkünü] hâzineye irad kaydittüm. Var Allah’tan bul!” diyerek sürgüne mi gönderdi?

Yine hayır…

Sadece boynunu büktü, Vezir-i âzam’ına hak verdi, salâhiyetini aştığını kabul edip âdeta özür diledi: “Benim vezirim, münasip olanı yapasun!”

Bugün için bile bu tablo bir hasret tablodur! Türkiye, maalesef, “kuvvetler ayrılığı prensibi’ni hâlâ oturtamamıştır.

İnsanımıza da “kalıcı hedef” veremedik…

Patinaj yapmamızın sebebi budur!

Kanuni Sultan Süleyman Kanunları

Kanuni Sultan Süleyman, dini, hukuku ortadan kaldırmadı, sa­dece zamanın değişen şart ve ihtiyaçlarına cevap verecek Kur ani bazı şerh ve izahları kanunlaştırdı. Bu çerçevede yasal düzenlemeler yaptı. Fatih Sultan da benzer düzenlemeler yapmıştı. Bu düzenleme­lerde esas olan, yapılan kanunların Kur ana uygunluğuydu. Bunu da bağımsız şeyhülislâmlık müessesesi denetliyordu.

Ali Cemali Efendi (meşhur Zembilli) ve Ebussuud Efendi gibi, sadece Osmanlı tarihinin değil, dünya hukuk tarihinin de tak­dir ettiği dirayetli ve kifayetli (kifayet=yeterlilik) iki cevher ismin şeyhülislâmlık yaptığı bir devirde, dinî inançlara aykırı kanunlar yapmak, Sultan Süleyman gibi son derece güçlü bir padişahın bile haddi değildi. Çünkü padişahın, şeyhülislâmı görevden alma yetki­si yoktu, ama şeyhülislâmın yetkileri padişahı görevden almayı da kapsıyordu.

Böyle bir yapıda şeyhülislâmlar, padişahtan değil, padişahlar şeyhülislâmlardan korkar.

Dinî konularda kılı kırk yaran devasa hukukçular zamanında, Kur ana aykırı kanunlar çıkarmak şöyle dursun, şeriata ters bir tavır takınmak bile imkânsızdı.

Böyle bir şeyi, Sultan Süleyman, asla yapmak istemezdi, ama is­teseydi de gerçekleştiremezdi. Çünkü Halife Hz. Ömer’den, bir arşın kumaşın hesabını sorduktan ve aldıktan sonra, Hz. Ömer’in, “Hük­me karşı gelirsem ne yaparsınız?” şeklindeki suali karşısında kılıcını çekerek: “Seni kılıçlarımızla doğrulturuz” diyen sahabi yürekli hoca­lar henüz hayattaydı.

İşte size birkaç sıradan örnek:

Meşhur Bursa Kadısı (yüksek hâkim) Emir Sultan’ın, Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid’i mahkemeden kovması…

İlk İstanbul Kadısı Sarı Hızır Çelebi’nin, Rum Mimar İpsilanti Efendiyi bildiğince cezalandıran Fatih Sultan Mehmed’i aynı cezaya çarptırması… (Şeriatın kısas hükmünü uygulaması)

Zembilli Ali Cemali Efendinin, Yavuz Padişah’ı tahttan indirmekle(hal fetvası) tehdit edip, Hıristiyan ve Yahudi azınlığa yö­nelik şiddetli bir kararından vazgeçirmesi…

Bir İstanbul vaizinin, “Deniz yoluyla hacca gidenler için yol em­niyeti kalmamıştır, Malta Şövalyeleri tarafından, gemilerimiz yağ­malanmakta, hacılarımız esir alınmaktadır, amma padişah sarayında mışıl mışıl uyumaktadır” anlamında çok ağır eleştirilerde bulunması sonucu, Kanuni’nin Girit Seferi’ne çıkması…

İstanbul vaizlerinden Abdullah Efendi’nin Sultan Dördüncü Mehmed’i (Avcı lakaplı) “Hey Padişah, millet sahipsiz kaldı; bil ki şimdi avlanma zamanı değil, ağlama zamanıdır!” diyerek Davutpaşa Camii minberinden haşlaması, Osmanlı kanunnameleri ve din ön­derlerinin padişahı denetleme özgürlüğü konusunda herhalde bir fi­kir vermektedir. (Şimdilerde bile böylesine rahatlıkla eleştiri yapabi­len bir kürsü vaizi var mı? Yok. Vaizler ses alma cihazlarıyla izleniyor)

Padişahı, yüzüne karşı en sert biçimde eleştirebilen din adam­larının yaşadığı bir ülkede, devletin dayandığı dine (tabii olarak İslâmiyet) ve esaslarına aykırı kararlar alınabilir miydi dersiniz?

Son söz olarak, Sultan Dördüncü Mehmed devrinde, on yıl sürey­le Fransa’nın İstanbul sefaretinde çalışmış De La Croix’un anılarından tek cümle aktaracağım: “Türkler, kainattaki temel kanunları Allah’ın koyduğuna inandıklarından, ‘kanun yapan’ (Kanuni) ünvanı taşıyan padişahın bile kanunlara asla karşı gelemeyeceğini düşünürler.”

Ve bu konuda son cümleyi, Onsekizinci yüzyılda İsveç’in İs­tanbul sefirliğinde bulunmuş meşhur diplomat-bilgin Mouradgea d’Ohsson söylesin: “Padişahların şeriat hükümlerine ait hiçbir nok­tada hiçbir yenilik, yeni bir hüküm koyma yetkileri yoktur.” (Tableau general de l’Empire Othoman, Paris 1788- 1824, c.5, s. 7-8)

“Neden böyleydi?” sorusunun cevabını da, isterseniz, Fransız Oryantalisit Lois Gadret versin: “Bütün mu minier, kanun nazarında eşitti, çünkü kardeştiler.” (La cite cusulmane vie sociale et politique, Paris, 1954, s. 210)

Üstad Bediüzzaman şöyle diyor:

“Sultan Süleyman Kanuni, kesretli Kırkçeşme sularını İstanbul’a getirdiği vakit, Şeyhülislâm Zenbilli Ali Efendi, ona demiş: ‘Hilaf-ı şeriat (şeriata aykırı) kanunları Avrupa’dan getirdiğin cihetle, İstanbul’u öyle bir pisledin ki, o getirdiğin suların cümlesi üzerinden akıp geçse, yüz senede temizleyemez’”.

Şunu belirtmeliyim ki, Kanuni Sultan Süleyman, kanun yapan ilk hükümdar değildir. Ondan çok önce Osman Gazi, (Alış verişe ilişkin vergilerin düzenlenmesi), Yıldırım Bayezit, (mahkeme rüsumunun ihdası) ve Fatih Sultan Mehmet (meşhur “Fatih Kanunname’si) dö­nemin ihtiyaçlarını dikkate alan kanunlar yapmış, bazen de yürür­lükteki kimi kanunlara açıklık getirmeye çalışmışlardı.

Kanunları denetleme görevi ise şeyhülislâmındı. Şeyhülislâm onaylamadan, hiçbir kanun yürürlüğe giremezdi. Buna rağmen, şer’i açıdan tartışmalı bazı kanunların yapıldığı da biliniyor.

Çünkü İslâm hukukunda, “racih kavil” (çoğunluğun yorumu) ve “mercüh kavil” (azınlığın yorumu) kavramları var. Bir konuda âlimlerin çoğu, aynı görüşte birleşmiş, ama bazıları başka bir yoru­mu seçmişse, çoğunluğun yorumuna “racih kavil”, azınlığın yoru­muna ise “mercüh kavil” denir. Gerek Fatih, gerekse Kanuni, bazı kanunlarını, tabii ki yine fetva ile, “mercüh kavil’e istinaden çıkarmış olabilirler. O takdirde, Zenbilli gibi kılı kırk yaran derin âlimlerin eleştirisine de maruz kalabilirler…

Zenbilli Ali Cemali Efendinin, Kanuniye söylediklerine döner­sek: Zenbilli Hocanın sözleri, bir gerçeğin çok sert ve yalın biçimde ifade edilmesinden çok, Kırkçeşme suyunun İstanbul’a aktığı keyifli bir ortamda yaşlı Hocanın talebesiyle şakalaşması biçiminde anlaşıl­maya daha müsaittir…

Zaten o tarihte Osmanlı Devleti, askeri, siyasi, ekonomik ve sos­yal alanda zirve olduğu kadar, hukuk alanında da zirvedir; bu itibar­la Avrupa’dan kanun ithal edecek bir durum ve konumu yoktur. Tam tersine, o dönemin Avrupa’sı Osmanlı’yı taklit etmekte, onu örnek olarak görmektedir. (Aynı dönemde İngiltere, İstanbul’a bir heyet göndererek Osmanlı kanunlarını incelemiş, özellikle adaletin hızlı tecellisini kendine örnek almıştır)

Bununla birlikte, Zenbilli Ali Cemali Hocanın bir nükte ile de olsa işaret ettiği endişe çok önemlidir…

Çünkü Zenbilli’nin duyduğu endişe, sonraki bazı padişahların Sultan Süleyman kanunlarını emsal göstererek şeriata aykırı düzen­lemelere gidebilecekleri düşüncesinden kaynaklanabilir…

Nitekim zaman içinde korktuğu olmuş, Osmanlı Devleti Avrupa’yı taklide yönelmiş, hatta toplumu medeniyet değiştirmeye (Batılılaşmaya) zorlamıştır. (Tanzimat Hareketi)

Bediüzzaman, bu yanlışın şahididir ve bu yüzden çok büyük ıs­tıraplar çekmiştir. İhtimal bu sebeple, Zenbilli kanalından Kanuni Sultan Süleyman’a tarizde bulunmaktadır.

Bununla birlikte, Kanuninin yaptıkları yanlış olmasa bile, açtığı çığır, yanlış çağrışımlara müsait bir çığır olarak değerlendirilebilir.

Yine de şunun altını çizmek lâzım: Kanuni Sultan Süleyman da herkes gibi hata edebilir. Çünkü insandı. Ama her icraatını, şeyhülislâm fetvasına bağlayacak kadar da dindar bir Padişahtı.

Bu konuda o kadar titizdi ki, icraatlarını onaylayan fetvaları bir sandıkta saklamış, öldüğünde sandığın mezarına konmasını vasiyet etmişti. Buna itiraz eden Şeyhülislâm Ebussuud Efendi, sandığı açtı­ğında kendi fetvalarıyla karşılaştı. “Sen kendini kurtardın Süleyman, ya ben kendimi nasıl kurtaracağım?” diye feryat etti.

Benim en sevindiğim husus ise, okuyucularımın son derece dik­katli, hele de yazarı ikaz konusunda son derece istekli olmalarıdır. Bunu bir de peşin kanaatlerine, siyasi tercihlerine, iltizamlarına, ar­zularına, hatta duyumlarına göre değil de belgelerin ışığında yapsa­lar çok daha güzel olacak.

Osmanlılarca Grev Hakkı

Türkiye, gerçekten de çok fazla siyaset konuşuyor. Nereye gider­seniz gidin, siyaset konuşanlarla, ya da soranlarla karşılaşıyorsunuz. Belki bu yüzden, sanat, edebiyat, yahut, tarih üzerine soru soranlara bayılıyorum. Soruyu soran bir de gençse, olayı alabildiğine abartıp, üzerine büyük idealler inşa etmek çok hoşuma gidiyor.

Şimdilik hayal: Ama hayal olmazsa, gerçek nasıl oluşur?

Uzatmayalım, böyle bir soru var önümde; Kütahya’dan Şazimet Duru, “Alınteri kurumadan işçinin hakkının verilmesini savunan bir dinin bayraktarı olarak, OsmanlIlarda işçi haklarının durumunu merak etmiş.

Şunu söyleyeyim: Dünyada ilk “toplu sözleşmenin, Kütahya’da imzalandığını, bu sözleşme ile çini işçilerinin haklarının teminat al­tına alındığını biliyorum, ama yerini şimdilik bulamadım.

Yalnız, kesin olarak şunu söyleyebilirim ki: Toplu sözleşme ve grev hakkı, sanıldığı gibi bize Avrupa’dan geçmiş değildir. Birçok padişahın fermanlarından anlaşıldığına göre, işçiler tarih boyunca, ücretlerinin arttırılması isteğiyle zaman zaman “grev” yapmışlar ve taleplerine çoğunlukla ulaşmışlardır.

21 Haziran 1587 (15 Recep 995)’de Sultan Üçüncü Murad’m, Mi­mar Sinan’a hitaben yazdığı fermanda, işçi gündeliklerinin, on iki akçeden on altı akçeye çıkarılmış olduğu halde, işçinin memnun ol­madığı şöyle anlatılıyor:

“…Mehmed Paşa, bina eylediği camide, işleyenlere (işçiler ve us­talar) ferman-ı şerifim üzerine yövmiye (gündelik) on altışar akçe ücretlerin verirken, ziyade talep idüp (daha fazlasını isteyip) Vir- mezsenüz işlemezüz’ (ücretimiz arttırılmazsa işi bırakırız anlamın­da) deyu taallül ve niza (gürültü) iderler imiş. (Böyle bir bahane ile gürültü çıkarırlarmış) Gereği gibi tembih eyleyesün kim, ferman-ı şerifim üzre on altışar akçe ücretlerin aldıktan sonra taâllül ve niza etmeyeler…” (O devrin on altı gümüş akçesi, bugünün yüz milyon lirasına eşittir: Demek ki, o devirde bir işçinin maaşı üç milyar lira civarındaydı ve bu parayı beğenmeyip greve gidiyorlardı)

Şimdi Sultan Birinci Ahmed devrine bakalım…

Edirne’de inşa edilen handa çalışan işçilerin gündelikleri arttı­rılmış (ustalar için 24 akçe, amelelere 20 akçe ve çıraklara 18 akçe yevmiye). Fakat çalışanlar, yeni ücretleri de beğenmeyerek işi bırak­mışlar, herhangi bir şekilde zorlanmaktan çekinmeleri sebebiyle de Edirne civarında bulunan Enez Kasabasına gitmişler. Bunun üzerine Padişah, Edirne Kadısına 06 Haziran 1609 (03 Rebiülevvel 1018) ta­rihli bir ferman göndermiş.

“Han-ı mebzur bina olunmayub muattal kalmışdur=Han inşaatı yarım kalmıştır” diye yakman Padişah, ustalarla işçilerin derhal ge- tirtilmesini, ücretlerin yeterli olduğunun anlatılmasını, şayet “bina emini” ve “bina kâtibi” tarafından ücretlerde keyfi kısıntılar yapıl­mışsa, bunun mutlak surette engellenmesini emrediyor.

Sonuç: Pek- çok İnsanî ve vicdanî hak gibi, işçi haklarının da baş­langıç noktası bu topraklardır.

Öyle olmak zorunda: Çünkü Osmanlı’nın hayat nizamı, “insan merkezli’ydi. Kur’anî bir bakışla hayata bakar, Kur’anî baktığı için de her insanda (inancı, kıyafeti, düşüncesi, milliyeti ve toplumsal konu­mu ne olursa olsun) “eşref-i mahlükat”ı (yaratılmışların en yücesini) görürdü. İşte bu yüzden, hem insandan insana, hem de devletten in­sana değer verir, insanın huzurla yaşamasını hedef alırdı.

Osmanlı Devleti, bu yüzden “önder’di, bu yüzden “örnek”ti, bu yüzden “büyük” ve “başarılı’ydı…

Şimdinin sözde “modern” yöneticileri ise, insanı incitmek için (sağlık karnesindeki fotoğrafın başı açık değil diye, Çanakkale gazi­sinin kızını üniversite hastahanesi acilinden kovup, ölümüne sebe­biyet vermek dâhil(31 Haziran 2002 tarihli Vakit), her şeyi yapıyor.

Geçmişimiz “insan merkezli” olduğu halde, ideolojik saplantıla­rımız yüzünden, aynı “insan merkezli” yapıda geleceğimizi bir oluş- turamıyoruz.

Sonuçta, “önder” olamıyoruz, “örnek” olamıyoruz, “büyük” ve “başarılı” olamıyoruz.

Şimdi artık, Osmanlı insanına yakından bakabiliriz.

Ne İdik, Ne olduk, Nereden Nereye Geldik?

Devlet hayatımızı, eski çağlarda olduğu gibi, “Taş Devri”, “Ma­den Devri” diye ayrıştırsaydık, Osmanlı Asırlarına “Yapma (inşa) Devri”, şimdiki zamana ise “Yakınma Devri” derdim…

Yapamadıkça yanıyor, yandıkça da yakınıyoruz! İmkansızlıklar­dan, şanssızlıklardan, talihsizliklerden yakma yakma, şikâyet ede ede yaşıyoruz…

O kadar ki, şarkılarımız, türkülerimiz bile çok acılı hale geldi: Talih “kem”, beht “kara”, şans yok; öyle ki, “taşa bassak iz” oluyor!

Öte yandan tarihimiz “imkânsızlıklardan imkân” çıkaranların öyküleriyle dolu. Hele biri var ki, tam bir ibret levhası…

Kanije Zaferinden söz ediyorum…

Ve bu zaferin yıldız ismi Tiryaki Haşan Paşadan (1530-1611)…

Önce tanışmamız gerekiyor…

1530 doğumludur. Enderun’da yetiştirildikten sonra, Sultan Üçüncü Murad’ın şehzâdeliği döneminde Manisa’ya gönderilmiş, Şehzadenin baş musahipliğini yapmıştır.

Sultan Üçüncü Murad, Osmanlı tahtına çıkınca, onu önce Rikab- darlığa, ardından İzvornik Sancakbeyliği’ne terfi ettirdi. Tiryaki Ha­şan, bu görevde iken Mekemorya, Kanar ve Meçud kalelerini fethetti.

Başarıları göz kamaştırıyordu…

Hızla yükseldi: 1583’te Göle, 1587’de Pojega Sancakbeyi oldu. Kısa bir süre sonra da Beylerbeyi rütbesine yükseltilip Zigetvar’a gönderildi. 1594’te Bosna, 1600 yılında da Kanije Beylerbeyi olarak görev yaptı.

Kanije Kalesi, Tiryaki, bu görevinde iken kuşatıldı.

Paşa, savunma tedbirleri aldı. Bu tedbirler sayesinde, savunması­nı zafere dönüştürüp destanlaştırırken, tam 71 yaşındadır. (Yaş yet­miş, iş bitmiş diyenlere inat)

Olay kısaca şu…

1601 yılının Ağustos sonlarında, Avusturya Arşidükü Ferdi- nand, Almanlar başta olmak üzere İtalyanlar, İspanyollar, Fransızlar, Macarlar ve Papalık gönüllülerinden oluşan elli bin kişilik büyük bir kuvvetle Kanije Kalesini kuşattı. 9 Eylül gününden başlayarak, he­men her gün, 42 büyük topla kaleyi dövmeye başladılar. Öyle müthiş bir cehennemdi ki, her gün Kanije Kalesine ortalama 1500 gülle dü­şüyordu. Buna karşılık kalede sâdece beş bin mücahit vardı. Herkes her tarafa koşuyor, herkes elinden geleni yapıyor, güllelerin kale be­denlerinde açtığı gedikler, geceleri bin bir fedakârlık ve müşkilâtla onarılıyordu.

Zaman içinde kalede yiyecek-içecek ve barut azaldı. Bu yüzden az yiyor, az içiyor ve her kurşunu dikkatle atıyorlardı. Düşman bunu sezerse işleri bitikti. Haşan Paşa, dehasıyla buna da bir çare buldu: Depodaki fıçıları ağzına kadar kumla doldurttu. Kimisinin üzerine bir miktar barut, kimisinin üzerine un, fasulye gibi yiyecek maddesi koydurttu. Esir aldığı birkaç düşman subayını depoya götürdü. Dolu fıçıları göstererek, gıda ve barut konusunda iyi durumda oldukla­rını söyledi. İstedikleri fıçıyı açtırıp baktırdı. Hangisine baksalar ya un, ya mercimek, ya fasulye, yada barut çıkıyordu, (altı, kum tabii) İnandılar. Onların kaçmalarına göz yumdu. B öylece, kendi ordula­rına tekrar katılan subaylar, Kanije Kalesinde bol miktarda yiyecek, içecek ve barut olduğunu söylediler.

Ekim sonlarına doğru, düşman, Kanijeye girebilmek için varını yoğunu ortaya koydu. Önce nehir üzerine köprü kurup asker geçir­meye çalıştı, ne var ki Haşan Paşa, geceleyin köprüyü yaktırdı. Kuru­lan ikinci köprüyü ise çengellerle içeri çektirdi, üzerindekiler nehre atlayıp boğuldular. Bunun üzerine, Avusturya Arşidük u Ferdinand, Haşan Paşanın başını getirene kırk köy vadetti.

Haşan Paşa ve emrindeki serdengeçtiler, başarmak üzereydiler. Hazin ki, tam o sırada Belgrad düştü. Belgrad kuşatmasıyla uğraşan Arşidük Matyas da kuvvetleriyle birlikte gelip Kanije kuşatmasına katıldı. Düşman, tâzelenmiş olarak yeniden hücuma kalktı. Ne var ki, bu saldırı da Haşan Paşanın askerî dehası sâyesinde bertaraf edil­di. Müttefik kuvvetler, 18.000 ölü vererek geri çekildiler.

Kanijede yalnızca dört bin mücahit kalmıştı. Her taraf yıkıl­mış, yakılmış olmasına rağmen mücahitlerin moralleri son derece yüksekti. Çok güvendikleri ve “Paşa Baba” dedikleri Tiryaki Haşan Paşa’nın etrafında birleşmiş, bütünleşmişlerdi.

Kış bastırdı. Buna rağmen düşman çekilmiyordu. Kanijede ise yiyecek-içecek ve barut tamamen bitmişti. Haşan Paşa, “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe” diyerek, üç bin kişilik kuvvetiyle kaleden çıktı. Son bir gayretle, düşman üzerine atıldı. Böyle bir şeyi aklından bile geçirmeyen düşman, hazırlıksız yakalanmıştı. Dağınık bir vaziyet­te kaçmaya başladılar. Düşman karargâhı Osmanlıların eline geçti. (İmkânsızlıktan imkân çıkarmak budur).

Tiryâki Haşan Paşa, düşman karargâhı tamâmının temizlenip kontrol altına alındıktan sonra, Arşidük Ferdinand’ın otağına (bü­yük çadır) girdi. Otağın ortasında etrâfı altın ve gümüş parmaklıklı, başları mücevherli, direkleri elmaslı bir taht vardı. Tahtın iki yanın­da sırma saçaklı on iki koltuk, hemen önünde ise en az dört metre uzunluğunda süslü bir yemek masası duruyordu.

Tiryaki Haşan Paşa, önce iki rekât “şükür namazı” kıldı. Sonra Ferdinand’ın muazzam tahtına oturdu. Komutanlarını da koltuklara buyur etti. Dikkatle yüzlerine baktı ve dedi ki:

“Onlar işte bu tantana, bu gösteriş merakı yüzünden kaybettiler. Biz kulluğumuzla kazandık.”

Ayağa kalktı:

“Zafer ihsan eden Rabbimize hamdolsun” diye sürdürdü konuş­masını, “bilin ki bu zaferi dört temel esasa riayet etmemize borçluyuz: Bu esaslardın birincisi sabırdır: Her türlü yokluk karşısında sabret­tik, başarıdan asla ümit kesmedik, kazanacağımıza inanmaktan vaz geçmedik ve kazandık… Bize zafer kazandıran sebeplerden İkincisi sebattır: Kararlı davrandık, mevzilerimizi koruduk, elimizden geleni yaptık… Üçüncüsü, birlikte hareket ve kumandana itaattir: Muhasa­ra boyunca yüreklerimizi birleştirip Peygamber Efendimiz’in yüre­ğiyle bütünledik. Birlikte hareket ettik. Dördüncüsü sevgidir: Allah’ı, Peygamberi, hayatı ve bir birimizi çok seviyoruz. Bu şekilde yaşamaya devam edersek, Cenab-ı Allah bize daha nice zaferler ihsan edecektir.” Bu nutuktan bugün için ne sonuç çıkarırsınız, bilmiyorum.

Öte yandan, hezimet haberlerinden bıkmış olan Sultan Üçüncü Mehmed (1596-1603), Kanije Zaferine çok sevinmişti. Tiryâki Ha­şan Paşaya vezirlik rütbesi verdi. Murassa kılıç, muhteşem şekilde donatılmış üç hilâlli sancak ve bir de Hatt-ı Hümâyun (padişah fer­manı) gönderdi.

Pâdişâh, Hatt-ı Hümâyununda, Haşan Paşayı kutluyor, “Berhudar olasun, sana vezâret virdum ve seninle olan asker kullarım ki, mânen oğullarumdur, yüzleri ak ola. Makbûl-i Hümâyunum olmuştur. Cüm- lenuzi Hakteâlâ Hazretlerune ısmarladum” diyerek övüyordu.

Hatt-ı Hümâyunu okuyan Haşan Paşa, birden hüngür hüngür ağlamaya başladı…

Yanındakiler şaşırdılar…

Öyle ya, Paşa, Padişah tarafından ödüllendirilmesine sevinme­liyken, acaba neden ağlıyordu?

Merakla sordular:

“Paşa Baba, niçin ağlıyorsunuz?”

Yaşlı Paşa, gözlerini sildi:

“Bizum gençluğumuzde böyle küçük hizmetlere vezirlik veril­mez, pâdişâh mektubu yazılmazdı” dedi, “Kanije Müdafaası gibi kü­çük hizmetlere de vezirlik verilmeye, Hatt-ı Hümâyunlar yazılmaya başlanması, kaht-ı rical (adam kıtlığı) alâmetidir. Osmanlı bu derdi­ne âcil deva aramazsa, kasıp kavrulur…”

Yanındakilere melül mahzur baktıktan sonra sözlerini şöyle bi­tirdi:

“Biz nerede idik, nereye geldik diye ağlıyorum.”

Nerede idik, nereye geldik?

***

Haşan Paşa, Kanije Zaferinden sonra, 1602 de Budin, 1603’te Rumeli Beylerbeyliğine tâyin edildi. Celâli isyanlarının bastırılma­sında, önemli görevler üstlendi. 1608 yılında tekrar Budin Beyler­beyliğine tâyin edilen Haşan Paşa, bu görevinde iken vefât etti.

Haşan Paşa; kahramanlığı, zekâsı, askerî dehası, devletine bağ­lılığı ve görev şuuruyla tanınmıştı. İlme büyük değer verir, âlimleri sever ve himâye ederdi.

Sultan IV. Murad, İsyancı Generalleri Nasıl Yola Getirdi?

Bağdat Fâtihi, Sultan Dördüncü Murad, onbir yaşlarında iken padişah olup atalarının tahtına oturdu. Arkasında Genç Osman ga­ilesi (Genç Osman, generallerin organize ettiği bir yeniçeri isyanın­da katledilmişti), önünde ise Yeniçeri Ocağının serkeşlikleri vardı. Devleti, ne Padişah yönetiyordu, ne de “Padişah Naibi” sıfatını ta­şıyan annesi: İpler fiilen yeniçeri generallerinin (Yeniçeri Ağaları) elinde idi.

Zaten tarihimiz bu döneme, “Ağalar (generaller) Saltanatı Dö­nemi” diyor.

Ağalar Saltanatı döneminde, her şey başıboş kalmış, rüşvet alıp başını gitmişti. Devlet, israf içinde yüzerken, halk ağır vergiler altın­da bunalıyor, Yeniçeri Ocağı ise askerlikten başka her şeyle uğraşı­yordu…

Askerler, At Meydanında (Sultanahmet Meydanı) salıncaklar kurup ahaliyi silâh zoruyla salıncağa bindiriyor, böylece paralarını alıyorlardı.

Kısacası, devleti kılıçlarının gölgesinde kuran Ocak, tümüyle şi- razesinden çıkmıştı. İşi o kadar ileri götürdüler ki, yaptıklarını hoş karşılamayan Sadrazam Hafız Ahmed Paşanın kellesini istediler. Buna razı olmayan çocuk Padişahın yüzüne karşı, “Virmez isen va­ziyet başkaca olur” şeklinde, kendisini de öldürebileceklerine ilişkin tehditler savurdular. (Sultan Genç Osman’ı daha az geçerli sebepler yüzünden paralamamışlar mıydı?)

Sonuçta, devlet yönetiminde pişmiş, son derece deneyimli Sad­razamın Hafız Ahmed Paşa’nın kellesini aldılar. Topal Recep Paşa, sadrazamlık makamına kuruldu. Ve ilk işi, zaten son derece ağır olan vergileri daha da ağırlaştırıp israfı yaygınlaştırmak oldu.

Ocağın serkeşliklerine dayanamaz hale gelen İstanbul esnafı, bıkkın, yılgın, yorgun ve perişandı. Bıçak kemiğe dayanmış, sabırtaşı çatlamıştı. Hemen bir şeyler yapılmazsa ortada ne İstanbul kalacaktı, ne devlet.

Yeniçeri Ocağının aklı başında serdarları ise kara kara düşünü­yor, bir çıkış arıyorlardı. Bu böyle gitmezdi, gitmemeliydi. Bozul- muşluğun gayyasında çırpınan Yeniçeri Ocağı’nı, devlet düzeniyle birlikte yeniden inşa edecek bir himmet eli uzanmalıydı.

Öte yandan, çocuk Padişah da durumun farkındaydı. Annesinin ve generallerin zoruyla Sadrazam yaptığı Topal Recep Paşaya sık sık hesap soruyor, ancak her seferinde annesinin savunmasına tosluyor- du:

“Sen, bu işlerle kafanı yorma aslanım, hamdolsun Sadrazam’ın ve Ağaların (dönemin generalleri) teb’anı (milletini) gül gibi idare ediyorlar.”

Hâlbuki güller yolunmuş, ortalıkta salt dikenler kalmıştı. Ve ge­neraller tarafından üretilen dikenler, halkın artık yüreğine batıyor, yürekleri kanatıyordu. Sultan Dördüncü Murad, bu gerçeği görü­yordu ya, neye yarar; yaşı küçük olduğundan eli mahkûmdu: Çaresiz büyümeyi bekliyordu.

Derken, delikanlılık çağı. İlk irade imtihanları ve tebdil çıkma denemeleri…

Genç Hünkâr, sık sık kıyafet değiştirip İstanbul’da dolaşmakta, bununla da yetinmeyerek “Ayak Divanı” denilen halk divanında hal­kıyla yüz yüze konuşmakta idi. Artık sarayın taş duvarlarıyla birlikte etten-kemikten oluşan dalkavuklar duvarını da aşmış, halkıyla ku­caklaşmıştı.

Halktan aldığı güçle, annesini saltanat naibliğinden azledip Eski Saray’a gönderdi, yeniçeri generallerinin baskısıyla sadrazamlığa ge­tirdiği Topal Recep Paşayı ise cellâta verdi: Padişah’m, milletin iliğini sömüren eski sadrazamı cellata vermeden önce, “Beri gel bre topal zorba başı!” diye seslenmesi meşhurdur.

Osmanlı Devletini, o günlerde yıkılmaktan kurtaran saik, genç Padişahın işte bu çıkışıdır.

Sonrasında, Yeniçeri Ocağını hızla siyasetten arındırdı, eğitti, yeniden yapılandırdı ve gitti Bağdat’ı feth etti.

Sultan İbrahim “Deli” miydi?

Sultan Birinci Ahmed’le Kösem Sultanın oğulları, Sultan Dör­düncü Murad’m kardeşi Sultan İbrahim, 5 Kasım 1616’da İstanbul’da dünyaya geldi. 1640-1648 yılları arasında 8 yıl padişahlık yaptı. 8 Ağustosta tahttan indirilip, 18 Ağustos 1648’de, Evliya Çelebinin deyişiyle, “Mazlum İbrahim Han’ı boğarak şehid ettiler.” Henüz 32 yaşındaydı.

Açıkça şunu ifade etmeliyim ki, Cumhuriyet Türkiye’si, eski kök­lerin üzerinde kendini geliştirmeye çalışacağına, kökleriyle gereksiz bir rekabete girdi: Osmanlı ile yarışa kalkıştı.

Bu “abes” yarışın galibi olmazdı, çünkü Osmanlı ile yarışmak kendi kendimizle yarışmak gibiydi… Ayrıca da Osmanlı’yı geçmek imkânsızdı, (hâlâ da imkânsız)

Düşünün: zaman zaman yüzölçümü 22 milyon kilometre kareye ulaşan bir coğrafya: mâliyesi sağlam, eğitim sistemi sağlam, sağlık sistemi (İstanbul’da birkaç sokağa bir doktor ve hastabakıcı tahsis edebilecek kadar hem de) sağlam, askeri açıdan karada ve denizde rakipsiz, tarih boyunca görkemli zaferler kazanmış bir imparator­luğu, 780 bin kilometrekareye düşmüş toprağınızla, kavga üreten si­yasetinizle, lafazanlıkta yarışan üniversitenizle, kırık-dökük eğitim ve sağlık sisteminizle, yasaklarınız, rüşvetleriniz, vurgunlarınız, soy­gunlarınız ve dahi irtica yaygaralarınızla mı geçeceksiniz?..

Övünmemiz, ilham, ya da ders almamız gereken geçmişimizle yarışmaya kalkışıp, geçemeyince hırçınlaştık. Geçmişimizi geçme­miz şartmış, yoksa tutunamazmışız gibi düşünerek, kendi kendimi­ze saldırır gibi geçmişimize saldırmaya başladık. Kendi kendimizi karalar gibi geçmişimizi karaladık…

Sultan İkinci Albdulhamide “Kızıl”, Sultan, Vahdettine “hain”; kimisine “yobaz”, kimisine “mürteci” dedik.

Bu arada Sultan İbrahim Hanın talihine de “deli” lâkabı düştü!

Fatih Sultan Mehmed gibi, neredeyse tüm dünyanın selâmladığı büyük padişahların, bu karalama kampanyasının dışında tutulduğu­nu zannetmeyin, dönem dönem maalesef onlar da nasiplerini aldı­lar!

İsterseniz size, başta Fatih Sultan Mehmed olmak üzere, tüm pa­dişahlara, hem de Meclis kürsüsünden yöneltilmiş bir saldırıyı örnek vereyim…

Tarih, 3 Mart 1924. Mecliste, hilafetin kaldırılması görüşülürken, seçimle değil, tayinle milletvekili olan “Rize Milletvekili” Ekrem Bey, TBMM kürsüsünden şöyle bağırıyor:

“Efendiler!.. Millete hizmet etmiş, tarihimizde, birçok sadrazam­lar gösterebilirsiniz. Fakat padişah göstermek için müşkilat çekersi­niz. Bunların, tahta bağlı olmalarının sebebi yalnız menfaat, ihtiras; bundan ibarettir… Türk milletinin, bu kadar geri kalmasına sebep padişahlardır… Bu padişahlar, bidayet-i saltanatlarında hiçbir şey yapmamışlardır… Bu tarihi (yani Osmanlı tarihini) yukardan aşağa tetkik ederseniz, hep cinayet, şahsi ihtiras görürsünüz…

Sultan Fatih’den mi bahsedeceksiniz? Benim gözümün önüne, onun, sırf bir arzusu için, en kıymetli sadrazamımız olan Mahmud Paşayı katlettirmesi geliyor. Devri, baştan aşağa cinayettir. Mazisi, ci­nayetlerle dolu ve Türk milletine hizmet etmemiş bulunan bu aile…” (İkinci Meclis Zabit Ceridesi, cilt 7, s. 31’den özet olarak)

Başka söze, ne gerek var? O devrin önder isimlerinin, Osmanlı tarihine ve tarihi inşa eden isimlere bakışı böyleydi deyip geçelim. Fatih Sultan Mehmed’in nasiptar olduğu kinden, Sultan Mustafa mı masun kalacaktı? Ona da bir kulp takıp “deli” deyiverdiler.

Aslında bunu ilk kullananlar, onu katledenlerdi. İşledikleri cina­yet yüzünden tarihin ve kişilerin vicdanlarında mahkûm olma kor­kusu yüreklerini sarınca, sıyrılma çareleri aramaya çıktılar. Sultan Mustafa’nın balıklara inci-mercan ve altın atmasını “delil” göstere­rek, “deli”demeye karar verdiler.

“Deli, çünkü balıklara inci-mercan atıyor! Balık inciden ne an­lar?”

“Balık” anlamaz, ama “Halik” anlar! Ne demişti atalarımız: “İyilik yap denize at, balık bilmezse, Halik bilir.” Sultan Mustafa, son derece dindarâne bir zarafetle, aslında arkasındaki hizmetkârlara, halayık­lara, cariyelere “sadaka” veriyordu. Kendisi dairesine çekilince, ha­vuza attığı altınlarla kıymetli taşların, arkası sıra gelen mahdut gelirli hizmetkârlar tarafından toplanıp bölüşüleceğini çok iyi biliyordu.

Cemil Meriç Hocam, Sultan İbrahim’i, “Osmanoğullarının en akıllısı” ilân ediyor ve balıklara inci-mercan atmasından yola çıka­rak şöyle bir hüküm geliştiriyor: “İnci balıklara atılmak için yaratıl­mış olmasaydı, denizlerde ne işi vardı? İnsanlar, beyinlerini fırlatıyor lâğıma!”

Son söz: Bugün bile Sultan İbrahim’e “deli” diyenler, Rus halkı­nın, gerçekten “deli” olan Rus Çarı Deli Petro’ya, “Büyük Petro” de­diğini hatırlayıp utanmalıdırlar.

***

Meraklılar için not: Muteber Osmanlı kaynaklarında, Sultan İb­rahim için “deli” denmiyor. Buna, daha ziyade yakın tarihte yazılan kaynaklarda rastlanıyor. Bu lâkabı, ilk kullanan ve çevreye yayan ise, Padişah’ın katlini hararetle isteyen Kara Çelebi-zâde Abdülaziz Efen­di ile Anadolu’nun huzuru için idam ettirdiği şiî isyancı Kesikbaş Emirgûnaoğlu’dur.

Sultan İbrahim’in askerî, malî, adlî ve İdarî ıslahat konusunda yaptıkları ve doğru işler yapanlara verdikleri, atılan iftiranın ne ka­dar haksız olduğunu belgeliyor.

Zaten uzmanların da bu konuda tespitleri var: Buna göre, onun rahatsızlığı, “anksite bozukluğu” denilen “nevroz” türünden bir hastalıktı. “Psikotik” ve “deli” değildi. Zaten devrinin hekimleri de “elem-i asabî” teşhisini koymuşlardı ki, bu da “yaygın anksiete”den başkası değildir. Bu hastalık, aklı bozan cinnet türünde bir hastalık sayılmamaktadır. O zaman “deli” isnadı iftiradır.

Patrona Halil, Neden İsyan Etti?

Türkiye tarihinin, 1718-1730 yılları arasındaki dönem, Meşruti­yetten sonra “Lâle Devri” olarak anılmaya başlandı.

Biz bu dönemi, “Zevkusafa” ile geçirilmiş olarak hatırlasak da, aslında bu kanaat, gerçeklerle pek örtüşmüyor.

Neden derseniz, bu dönem, sadece çeşitli lâlelerin üretildiği, hel­va gecelerinin tertiplendiği bir dönem değil, aynı zamanda her çeşit kültür faaliyetlerinin arttığı, matbaanın tam olarak hizmet vermeğe başladığı bir sulh ve sükûn dönemidir.

Unutulmamalıdır ki, Lâle Devri, Osmanlı Padişahı Üçüncü Ahmed (1703-1730) ve Sadrazam Nevşehirli Damad İbrahim Paşa zamanında, Osmanlı-Rus-Avusturya-Venedik harplerinden sonra imzalanan Prut ve Pasarofça Antlaşmasından sonra başlayan sulh, sükûn ve huzur döneminin ürünüdür.

Bu devirde, devlet idare etmek, dalgasız denizde yüzmeye ben­ziyordu…

Başta idareciler olmak üzere, insanların bir yere kadar kendileri­ni eğlenceye kaptırmaları kaçınılmazdı. Bu havada, deniz seyahatleri tertipleniyor, helva sohbetleri düzenleniyordu.

Padişah dâhil, devlet adamları, baharda, Sa’dâbâd, Serefâbâd Bag-i Ferah, Emnâbâd, Hüsrevâbâd, Hümayunâbâd, Kasr-i Sürey­ya, Vezirbahçesi köşklerine, zaman zaman da Tersane Bahçesine, Çırağan Bahçesine ve Beşiktaş Yalılarına giderlerdi. O devirde, dev­let adamları, halk ve çiçekçi esnafı, lâle bitkisine aşırı ilgi gösterirdi. İstanbul’da ikiyüz çeşitten fazla lâle üretilirdi.

Ancak, Lâle Devrinde hayat, eğlenceden ibaret değildi. İstanbul, başta olmak üzere, bütün memleket güzelleştiriliyor, parklar, bahçe­ler oluşturuluyor, çeşmelerle, sebillerle, imaretlerle, (fukaranın beda­vaya karın doyurduğu yerler) medreselerle, (üniversite) kütüphane­lerle ve camilerle donatılıyordu.

Kısacası, Lâle Devrinde pek çok sanat eseri yapıldı. înşa edilen, ya da onarılan sanat eserlerinin tezyini için, İstanbul’da bir çini fab­rikası bile kurulmuşu.

Ayrıca, bugünkü Nevşehir, baştan sona bu devrin eseridir. Yine bu devirde, onaltıncı yüzyıldan beri İstanbul’da ve diğer Osmanlı şe­hirlerinde Arapça, Ermenice, îbranice, Rumca kitap basan matbaala­rın ardından, Şeyhülislâm Abdullah Efendinin fetvası ile Osmanlıca kitap basımı da serbest oldu. Matbaanın ve hattatların ihtiyacını kar­şılamak için, bir de kâğıt fabrikası kuruldu. Avrupa ile münasebetler geliştirilip, Viyana’ya konsolos tayin edildi. Çeşitli Avrupa başkentle­rine, dostluk nameleri gönderildi.

Aynı dönemde, kültür, sanat ve ilim alanında kıymetli şahsiyet­ler yetişti. Damad İbrahim Paşa, tarihe meraklı olduğundan, birçok tarih kitabını karşılaştırmalı olarak yazdırıp çoğalttırdı. Tercüme büroları kurularak, Arapça, Farsça, Yunanca kitaplar tercüme edildi. İlim sohbetleri yaygınlaştırıldı. Sohbetlerin en renkli simalarından biri kuşkusuz şair Nedim’di ki, Lâle Devrini bir şiirinde şöyle özet­lemiştir:

“Bu şehri Stanbul kî, bî mislü bahâdır; (Paha biçilmez değerde­dir)/ Bir sengine (taşma) yekpare Acem mülkî fedadır/ Bazarı (paza­rı) hüner, madeni ilm-ü ulemadır.”

Lâle Devrinde yapılan bazı hataların, abartılarak halka yansıtıl­ması, “Saray keyfine düştü, bizi gözden çıkardı” şeklinde propagan­dalardan, halkın etkilenmesine eklenen İran meselesi ve Sadrazam Nevşehirli İbrahim Paşanın bazı uygulamaları hoşnutsuzluğu yay­gınlaştırdı.

Esnaf ve halk, artık aleni olarak, yöneticilerin zevkusafaya daldı­ğını, dinden uzaklaştığını, bu yüzden devletin başına İran felaketinin geldiğini söylüyordu.

Muhteris bazı siyasetçilerin kışkırtmaları da işin içine girince, yeniçeriler kıpırdamaya başladı. Her hoşnutsuzluk kendi liderini çıkarır. Nitekim Patrona Halil isimli bir levent (deniz askeri) isyan hareketine lider oldu…

Patrona Halil, temelde dindar bir insandı. Devlet büyüklerinin eğlenceden başka bir şey düşünmediklerine, samimiyetle inanmıştı. Onları yıkacak, lâle bahçelerini ve tüm eğlence mekânlarını yakacak, böylece hem vatanı, hem de İslâmî kurtaracaktı! İsyancıların önüne düştü. Böylece, tarihin en plânsız, en kötü, en derbeder isyanı başla­mış oldu. Ve şiddetle isyanı bastırması gerekenlerin, asilerle pazarlı­ğa oturmalarıyla kaybedilen zaman zarfında güçlenip yaygınlaştılar.

İlk iş olarak, isyancılar, hapishanelerdeki tutukluları serbest bırakmış, ipten-kazıktan kurtulmuş bir sürü insan, önce silâh dükkânlarından başlayıp tüm şehri yağmalamaya koyulmuştu. Çok masumun, mazlumun canı yandı.

Sadrazam Damat İbrahim Paşa başta olmak üzere, pek çok dev­let adamı, şair, yazar, edip ve ilim adamını katlettiler. Ancak, bunun­la yetinmediler: 1 Ekim 1730 günü, Padişaha tahttan feragat etme­sini istediler.

Sultan III. Ahmet, o gece, kardeşi Sultan II. Mustafa’nın oğlu Sultan Mahmut tahta davet ederek, feragat ettiğini açıklamak mecburiyetinde kaldı. Ailesi ile birlikte Topkapı Sarayındaki daire­sinde, beş yıl daha yaşadıktan sonra 62 yaşında öldü (Temmuz 1736)

Yeni Padişaha da talimat vermeye kalkışan asi önderler, (Muşlu Paşa, Ali Usta, Kara Yılan, Emir Ali, Çınar Ahmet, Oduncu Mehmet, Laz Mustafa, Turşucu İsmail. Gâvur Ali, Ciğerci Ramazan gibi tipler) had bilmezliklerini canlarıyla ödediler… Selefinden daha diplomatça davranan yeni Padişah, asilerin elebaşlarım “başarılarını ödüllendirmek için” saraya çağırtarak, tek tek boğdurttu. Asayiş, an­cak ondan sonra sağlanabildi.

Bu devir, öncelikle bir barış devridir. İmar-inşa devridir. Pek çok sanat eseri yapılmış, İlmî eserler çoğaltılıp dağıtılmış, matbaa kurul­muş, ihtiyaç duyulan maddelerin ülkede üretilmesi için fabrikalar tesis edilmiş, askeri yeniliklere gidilmiş, dünyada olup bitenler yakın takibe alınmış, İstanbul’da ilk itfaiye teşkilâtı kurulmuş, âlim, edip, şair ve sanatkârların korunmasına ayrı bir özen gösterilmiştir…

Lâle Devri, sadece eğlence geceleri ve lale ile değil, bu yönüyle de hatırlanmalıdır.

Baltacı Mehmet Paşa, Katerina İle Buluştu mu?

Baltacı Mehmet Paşa, Osmancık’ta dünyaya geldi. Genç yaşta, içini saran ilim merakı ile Trablus, Tunus ve Cezayir’e gitti. Daha sonra, İstanbul’a döndü ve akrabalarından Hacı Sefer Ağa vasıtasıyla saraya girdi. Enderun’da yüksek eğitim aldı. “Baltacı” oldu(sarayın oduncusu diyebiliriz). Ardından, “Baltacı Halifeliği”ne yükseldi. Sesinin güzelliği yüzünden, musikiye teşvik edildi. “Müezzin” oldu. Oradan yazıcılığa terfi etti, 1703 Aralık ayında da “Mirahurluk”a(Has ahırın en büyük yöneticisi) yükseldi. Çok zeki ve son derece çalış­kandı. İlme karşı müthiş bir merakı vardı. Durmadan okuyordu. Bu çabası, onu, 1704 yılı kasım ayında “Vezir”liğe, hemen ardından “Kaptan-ı Derya”lığa (Deniz Kuvvetleri Komutanlığı), 21 Aralık 1704’te de “Sadrazam”lığa (Başbakanlık) taşıdı.

İşte, Prut Savaşının kahramanı bu zattır. İşin aslı ise şudur: Rus Çarı Birinci Petro (ki, bizim tarihlere göre “deli”, Rus tarihine göre ise “büyük”tür; “büyük”lüğü de, Türkiye’yi içine alan bir istilâ projesi ile boğazlarımızdan geçip sıcak denizlere inerek “Büyük Rusya’yı kur­ma emelinden gelmektedir), Poltava Savaşında İsveç Kralı Demirbaş Şarl’ı yendi. Şarl, Osmanlı topraklarına çok yakın bir bölgede bulu­nan Bender Kalesi’ne sığındı. Osmanlı Padişahı’na mektup yazarak, Rusların eline düşmek üzere olduğunu bildirip yardım istedi.

O zamanın Osmanlısı, başı sıkışanın kurtarılmak için müracaat ettiği son çare idi…

Sultan Üçüncü Ahmet Han, hem Demirbaş çar ı kurtarmak, hem de Petro’nun “Büyük Rusya” hayalini yıkmak üzere Rusya’ya savaş açtı. Zamanın Veziriazamı (Başbakan) Baltacı Mehmet Paşa, sefere Serdâr-ı Ekrem (Başkomutan) tayin edildi. Yüz bin kişilik Osmanlı ordusu, 9 Nisan 1711’de sefere çıktı. Osmanlı donanması da üç yüz altmış gemiyle Karadeniz’e açılarak, Azak Denizindeki Rus donanmasını imha ile Azak Kalesini fetih edecekti.

Osmanlı ordusu, Prut Nehri kıyısında, Mareşal Şermetiyef ko­mutasındaki Rus ordusuyla karşılaştı. Rus ordusunun mevcudu, alt­mış bin kadardı.

Baltacı Mehmet Paşa, son derece usta bir manevra ile Rus ordu­sunu dört yandan kuşatmayı başardı. Osmanlı topçusunun yoğun ateşi altında büyük zayiat verdiler. Bombardıman ve hücum günlerce sürdü.

Dayanamayacağını anlayan Mareşal Şeremitiyev, Çar Petro’nun müsaadesiyle Baltacıya bir mektup yazarak, resmen barış teklif etti. Baltacı Mehmet Paşa, ilk barış teklifine cevap olarak, topçu ateşini hızlandırdı.

Bunun üzerine, bir süre daha dayanan Şeremitiyev, ikinci bir mektup yazarak barış isteğini tekrarladı. Savaş, uzayacağa benzi­yordu. Savaş uzadıkça, yeniçerilerde bıkkınlık alâmetleri görülmeye başlamıştı. Baltacı Mehmet Paşa, “Savaş Şurası’nı topladı: “Rus çarı sulh istiyor ve her ne talep edilirse vermeyi kabul ediyor. Arzumuz gibi hareket ederse sulha müsaade mi edelim, yoksa emayına (barış istemesine) bakmayıp harbe devam mı edelim?”

Kırım Hanı hariç, komutanların çoğu şu görüşte anlaştılar: “Eğer istediklerimizi bize teslim eder ve tekliflerimize razı olursa, sulh yap­mak kazançtır. Önümüz kış, muharebe uzarsa burada barınamazız. Şimdiden yeniçeriler arasında savaşa karşı bir isteksizlik seziliyor. Maazallah, fena bir durumda, savaşın bozgunla neticelenmesi ihti­mali vardır.” Tartışmalar sonunda barış teklifi kabul edildi.

Ertesi gün, ordugâha davet edilen Rus murahhası Pyotr Şafirov ile barışın şartları görüşmelerine başlandı ve bir süre sonra da meş­hur “Prut Antlaşması” imzalandı (22 Temmuz 1711).

Aslında Osmanlılar açısından bu bir zaferdi. Çünkü her istedik­lerini almışlardı. Ne var ki, Baltacının rakipleri, olayı Padişaha yan­lış aksettirdiler, sonuçta Baltacı, gözden düştü.

Gelelim, Katerina hikâyesine…

Böyle bir olay yaşanmamıştır, çünkü:

Prut Savaşını en ince ayrıntılarıyla anlatan iki tarafa ait ruznamelerden (günlük) hiç biri, Katerina ile Baltacının buluşma­larından bahsetmiyor.

Sultan III. Ahmet devrini, dört ciltte tüm teferruatıyla nakle­den tarihçi Raşit de böyle bir olaya yer vermiyor…

Savaş meydanında, serdarın (başkomutanının), herkesin gö­zünün önünde çadırında bir kadınla yalnız kalması imkânsızdır…

Sadece Başkomutanın (Baltacının) kararıyla barış olmaz; bu kararı, sadece harp divanı verebilir. Yani, Başkomutanın antlaşma kararı verme yetkisi yoktur. Vezirlerden, komutanlardan ve diplo­matik heyetten oluşan “Harp Divanın barışı onaylaması gerekir…

Baltacının, Katerinaya yahut altınlarına tamah etmesine esa­sen gerek de yoktur; zira savaş kazanılınca Katerina nasılsa esir alına­cak, tüm altınları ile mücevherleri de ganimet olarak ele geçecektir…

Baltacı, öte yandan, rüşveti alır, kuşatmayı ise kaldırmazdı. Böyle bir durumda, Çar yahut eşi Katerina, hangi dünya mahkeme­sine başvuracaktı?

Zaten Çar Petro ile karısı, savaş meydanına hiç gitmediler. Pet- ro, Mareşal Şermetiyef aracılığıyla savaşı uzaktan yönetti…

Yani, Rus Çariçesi Katerina ile Baltacı Mehmet Paşanın buluş­maları, tamamen hayal mahsulüdür. Dönemin hiçbir Türk ve Avrupa kaynağında, böyle bir iddia mevcut değildir. Prut Seferinden hemen sonra, Baltacıyı sadaretten (sadrazamlıktan) düşürmek için çalışan İstanbul’daki rakipleri dahi böyle bir iddiada bulunmamışlardır…

Bu tür iftiralar, onları kendileri gibi zanneden ucuz piyasa ro­mancılarının kaleminden çıkmış, maalesef “bizden” bazı isimler ta­rafından da benimsenmiştir.

Eski “Islahat Fermanı” ile Yeni “Uyum Yasaları”

Osmanlı Devleti’nin çöküş sürecinde, devleti yeniden ayağa kal­dıracak “sihirli reçete” arayışları yoğunlaşmıştı…

Ama her türden arayış, kaybedilen değerlerin, kaybedildiği yer­de olması halinde sonuç verir. Hâlbuki Osmanlı aydınının arayış türü, Nasreddin Hocanın, ahırda kaybettiği yüzüğü, avluda arama­sına benziyordu…

Kendi içlerinde kaybettikleri büyüklüğü, Avrupa’da aramak, ahırda kaybedilen yüzüğü, avluda aramak gibi bir garabetti.

Bu durum, zaman içinde bozulup çözülen kurumlan yenileye­cek yöntemlere kafa yormak yerine, bünyeye uyup uymadığına bak­maksızın her şeyi Batı dünyasından kopya edip uygulama anlayışını getirmişti. Tabii devletlüler, bu sürece girinceye kadar devletin pek çok “yenileşme sürecinden geçmesi gerekmişti. Her süreç, arta ka­lan değerleri biraz daha törpülemiş, tanınmaz hale getirmişti.

Sultan II. Mahmut’la başlayan “yenileşme”, 1839’da ilân edilen “Tanzimat”la birleşti, iki “Islâhat Fermanıyla pekişti (Özellikle di­nin, formel kurallar üzerinde etkinliğinin azaltıldığı kırılma noktası, Islahat Ferman’dır) ve “Batılılaşma sendromuyla bütünleşerek, ge­leneksel kültürün canına okudu!..

Bu süreç, Osmanlı’da yaşayan gayrimüslim azınlıklara tanınan haklar itibariyle, Batı tipi lâik yönetim anlayışına geçişin de ilk adı­mıdır.

Sırasıyla: 1839’da “Gülhane HattıHümâyunu”, 1856’da “Islahat Fermanı” (18 Şubat itibariyle 149. yıldönümü) ve 1860’da Sultan Abdülaziz Fermanı…

Tümü, devletin çöküşünün sosyal, tarihsel, toplumsal ve ekono­mik sebepleri araştırılmadan, bazı Batı kuruluşlarını taklit etmekle yeniden diriltilebileceği düşüncesinin ürünleridir…

Hâlbuki tam tersi olmuş, yenileşme hareketleri, daha ziyade azınlıkların hakkını-hukukunu garanti altına almıştır…

Ülkenin asıl sahibi ise gidişattan kuşkulanmıştır. Sonuç olarak, toplumla devletin arası açılmış, millet ekseriyetini oluşturan Müslümanlar, hem devlete, hem de azınlıklara küsmeye başlamıştır.

Ayrıca, toplum şuuru, geleneksel İslâmî anlayışla Batılılaşma- lâikleşme arasında müthiş bir bocalamaya düşmüş, en geniş anla­mıyla bir toplumsal şuur bölünmesi yaşanmıştır…

Dolayısıyla, daha büyük sorunlar çıkmış, farklar, farklılıklar de­rinleşip büyümüştür.

Netice itibariyle, Batıya endeksli hiçbir Islahat Fermanı, devletin çözülüş ve çöküşünü durduramamış, topluma millî bir dinamizm kazandıramamıştır.

Tabii “ıslahat” gereği, durup dururken kendiliğinden ortaya çık­madı. Aslına bakarsanız, Osmanlı Devleti, ekonomik açıdan Batının imkânlarına muhtaçtı. Bu yüzden, Batıya hoş görünecek bazı dü­zenlemeler yapmaya mecburdu…

Ekonomisi ve sosyal kurumlan, bu duruma düşmüş bir devlet, muhtaç olduğu yardımı, ancak Batılı devletlere istediklerini vererek alabilir(Şimdi de öyle değil mi?).

Batılılar, Osmanlı Devletinden neler mi istiyorlardı?..

Öncelikle, Hıristiyan azınlığa tam bir din ve mezhep özgürlüğü sağlanacak, okul kilise ve hastane gibi binaların tamiri yapılacak­tı…

Müslümanlarla gayrimüslimler, kanun önünde eşit olacaklar­dı…

Patrikhanede yeni meclisler kurularak, bu meclislerin aldığı kararlar, Osmanlı Devleti tarafından onaylandıktan sonra yürürlüğe girecekti…

Devlet hizmetlerine, okullara, askerlik görevine, bütün uyruk­lar eşit olarak kabul edilecekti.

Vergiler, eşit alınacak, iltizam usulü kaldırılacaktı…

Yabancılar da Osmanlı Devleti sınırları içinde, mülk sahibi ola­bileceklerdi.

Ayrıca Batılı devletlere bazı imtiyazlar tanınacaktı…

Bu imtiyazlar sayesinde, Osmanlı topraklarına giren yabancı ser­maye ve yatırım, sahip olduğu imkân ve güçle yerli sanayi büyük ölçüde öldürdü. Böylece Osmanlı Devleti, hem kendi bünyesindeki azınlıkların, hem de yabancı devletlerin kontrolü altına girdi…

Güya Avrupalı devletler, Osmanlı Devletinin içişlerine karışma­yacaklardı, bunu Paris Antlaşmasıyla taahhüt etmişlerdi. Tabii söz­lerinde durmadılar ve Islahat Fermanıyla, azınlıklara verilen hakla­rın kâğıt üzerinde kaldığını bahane ederek Osmanlı Devleti nin içi işlerine sürekli karıştılar(Şimdi de böyle mi diyorsunuz?).

Son bir benzerlik daha…

Tanzimat ve Islahat Fermanı ile, gayrimüslimlere sağlanan yeni imkânlar sonrasında, misyonerler cirit atmaya başladı(Herkesin di­nini yaşaması ayrı, insanları reklam ve propaganda ile kandırıp dinle­rinden ayırmak ayrıdır). Batılı misyoner teşkilâtları, hem Müslüman Osmanlılar, hem de Osmanlı Hıristiyanları üzerine yoğunlaştılar. Müslümanlara, Hıristiyan olmaları telkin edilirken, Hıristiyanlara siyasî telkinatta bulunuluyor, devlet aleyhine geçmeleri isteniyordu.

Aynı süreç, hâlâ işliyor mu dersiniz?

Osmanlı Borçları

Önce şu hususun altını çizeyim: Doğru kullanılması (yatırıma dönüştürülmesi) şartıyla, “borç yiğidin kamçısıdır.” Ancak alman dış borçlar, doğru kullanılmazsa, tuzağa dönüşür. “Parayı veren, düdüğü çalar” misali, borç veren devletler, ya da kurumlar (IMF gibi) hü­kümranlık haklarınız dâhil, git gide her işinize karışmaya başlarlar. Hangi kurumlan özelleştireceğinizi, hangi bankalara el koyacağınızı, hangilerini dışarıya satacağınızı, hangi mala ne zaman zam yapaca­ğınızı, nihayet kimi asıp kimi besleyeceğinizi (!) onlar söyler.

İşte bu sebeple, eski Fener patriklerinden Gregoryos, Rus Çarı Aleksandra yazdığı mektupta, “Türklerin işini bitirmek için, dış yar­dım almaya alıştırılmaları gerektiğini” söyler. (A. Gürkan, İslâm Kül­türünün Garb’ı Medenileştirmesi, 2. baskı, 366)

Bu nasıl mı olur? Önce, İstanbul’a gelip giden yabancılara özenti başlar. Devletlüler de yavaş yavaş lükse, gösterişe, tantanaya alışır. Derken, para yetmez. O zaman, gelsin dış borç!

Yükseliş Devrinde, Osmanlı’da, “saray” denilebilecek bir tutku yokken, Gerileme Devri’nde, Fransa’dan, İngiltere’den alman borç­larla saraylar, kasırlar, av köşkleri inşa edilir.

Balkanlardaki isyanlarla zorlandığımız “93 Harbi” yıkımında, ta­lihsiz Sultan Abdülaziz Han, mevcut borçlara ilave olarak, yüksek mik­tarda dış borç almak zorunda kalır. Böylece, kantarın topuzu kaçar.

Sultan Abdülaziz Han’ın, intihar süsü verilen menfur bir cinayete kurban gitmesinden sonra tahta geçen Sultan II. Abdülhamit Han, bu durumda, sadece dedelerinin tahtına değil, geçmişten gelen bü­yük bir ekonomik krize de varis olur.

Hazine tamtakırdır ve borçların vadesi gelmiştir. Osmanlı Devletinin tüm gelirleri, ancak faizleri karşılayabilmekte, memur maaşları bile zaman zaman aksamaktadır.

Koskoca Osmanlı Devleti’nin, itibarı kırılmış, alacaklı devletler, devletin hükümranlığı üzerine ahkâm kesmeye başlamışlardır.

Devletin başına, yeni dertler açılmak üzere. Bunu gözlemleyen Abdülhâmit Han, 1879 tarihinde Osmanlı Bankası temsilcileri ile Galata bankerlerini toplar. Tabir yerindeyse bir konsorsiyum kurulur. Konsorsiyum içki, balık, tuz, ipek, tütün ve damga vergisinden oluşan “Rüsumu Sitte=altı vergi’yi toplama karşılığında alacaklı devletlere yılda bir milyon 350 bin altın lira borç ödemeyi taahhüt eder.

Yüklü borçlar karşısında çaresiz kalan Sultan Abdülhamit yöne­timi, dış borçlarına karşılık, devletin bir kısım gelirlerini rehin etmiş oluyordu. (Bu anlaşma, Hicri 1299 yılının ilk ayı olan Muharremin 28. salı günü (Milâdî 20 Aralık 1881) imzalandığı için “Muharrem Kararnamesi” adıyla anılır)

Osmanlı Devleti’nin, “Muharrem Kararnamesi”ne kadar geçen süre içinde oluşmuş dış borçlarıyla ödenmemiş faizlerden oluşmuş toplam borcu, 252 milyon 801 bin 885 Osmanlı Lirası’dır ki, bugün­kü borçlarımızın yanında “devede kulak” kalır.

Daha sonra, “Rüsum-u Sitte’ye (beş vergiye) Kıbrıs ve Güney Bulgaristan (o tarihte buralar hâlâ bizdedir) vergileri de karşılık gösterilmek suretiyle beynelmilel bir “Duyûnu Umumiye İdaresi” oluşturuldu. Bu kurum, tamamıyla alacaklı devletlerden oluşuyordu ve devlet işletmelerinden oluşan kaynaklara, doğrudan el koyma yet­kileri vardı. Yani borçlarını, kendileri tahsil ediyorlardı.

Tabii bu durumu, bağımsızlıkla bağdaştırmak oldukça zordur, ne var ki, Osmanlı Devletine alacakları bahanesiyle çullanmaya hazır­lanan İngiltere ile Fransa’ya da aradıkları bahaneyi vermemiştir. Bu anlamda, “ehven-i şer” bir çözüm sayılabilir. Ne olursa olsun, Sultan Abdülmecit ve Sultan Abdülaziz zamanlarında, artan dış borçlar, Sultan Abdülhamit’in bazı radikal tedbirleriyle azalmaya başladı.

Mabeyn Başkâtibi Tahsin Paşa, hatıralarında der ki: “Sultan Abdülhamit, harici borçlara mütemadiyen dikkat etmiş ve bu dik­katiyle borçların dörtte üçünü ödemeye muvaffak olmuştur.

“Düyûn-u Umumiye”, kimi zaman haklı, kimi zaman haksız ge­rekçelerle çok tenkit edilir, ama Osmanlı Devleti, bu formülle tüm dış borçlarını ödemeyi taahhüt ettiği için, borçlarının yarıya yakınını bağışlatmayı başarabilmiş, kalanın dörtte üçünü ise ödeyebilmiştir.

İlk Halifeden Son Halifeye

Biliyorsunuz, hilafet, Hz. Ebubekir’le (r.a.) başlamış, Abdülmecit Efendi ile son bulmuştur…

İlk halife Hz. Ebubekir’i kavramak, “adam kıtlığına düşmüş bir topluma “adam gibi adam” yetiştirmenin ipuçlarını verebilir.

Hz. Ebubekir, öncelikle çok geniş bir kültüre sahipti. Dürüstlüğü ve takvâsı ile ashabı içinde ilk sırada yer alır. Yumuşak huyluydu. Çok düşünüp, çok az konuşurdu…

Tevazu sahibiydi. Kızı Hazreti Aişe nin rivâyetine göre, “Gözü yaşlı, gönlü hüzünlü, sesi zayıf ”tı. Yani bağırarak konuşmaz, sükunet ve suhuletle söz söylerdi.

Câhiliye döneminde bile müşrikler ona güvenir, ihtilaf halinde onu hakem yaparlardı. Yani güvenilir bir insandı.

Ayrıca da cömertlikte üstüne yoktu. Yıllarca çalışarak edindiği arazileri, İslâm’ın gelişmesi ve yayılması için gözünü kırpmadan ba­ğışlamıştı…

Tam bir doğrucuydu: Ticaret kervanıyla Mekke’ye döndüğü gün, kendisine “Arkadaşın Muhammed (sav) miraca çıktığını iddia edi­yor, git ona bir şeyler söyle, ikna et ki, ortaya böyle iddialar atmasın, kafaları karıştırmasın” dediklerinde sormuştu:

“Bunu ondan mı duydunuz?“

“Evet…“

“Öyleyse doğrudur… Zira o ne söylerse, doğru söyler.”

İşte bu tasdiki, ona “sıddîk” ünvanını kazandırdı ve daima böyle anıldı…

Belki bu meziyetleri sebebiyle, hicret esnasında Âlişan Efendi­miz’ e yol arkadaşı olarak seçildi.

Evet, Hicret sırasında Efendimiz’in yoldaşıdır… Kendilerini takip eden müşriklerden kurtulmak için saklandıkları mağarada, Efendi­miz tam bir iç huzuru içinde (o denli güvenmiştir yol arkadaşına) başını kucağına koymuş uyurken, zehirli bir yılanın mağara duvarın­daki bir delikten başını uzattığını görmesiyle, hiç tereddütsüz ayağı­nı deliğe tıkaması bir olmuştu…

Yılan, Hz. Ebubekir’in ayağını soktu. Derin bir acı duyduğu halde Efendimiz’in uykusunu bölmemek için kıpırdamadı. Fakat gözlerinin acıdan yaşarmasını engelleyememişti. Damlalar Âlişan Efendimizin yüzüne damlayınca uyandı.

“Anam-babam sana fedâ olsun ya Rasûlullah, takipçiler, mağara ağzına kadar geldiler, sana bir zarar vermelerinden korkuyorum.”

Efendimiz, İlâhî rahmete râm olmanın gücüyle o muhteşem cümleyi Hz. Ebubekir’in kulağına fısıldadı: “Korkma!.. Allah bizim­ledir.”

İşte bu güçlü inanç cümlesinin ilk kelimesi, yüzyıllar sonra ge­lip, ilk kıtasının, ilk mısranın, ilk kelimesi olarak İstiklâl Marşımıza yerleşti: “Korkma!.. Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak…”

Hilafeti sırasında devlet, kurumlaşmaya gitti. Önemli başlangıç­lar yaptı. Ama asıl fazileti, takvası ve Âlişan Efendimize sınırsız bağ­lılığıydı: “Ben, ancak Rasûlullah’a tâbiyim, birtakım esaslar koyucu değilim” diye konuşur, kararlarında çok titiz davranırdı.

Resulüllah’ın en yakın arkadaşı olduğunu, üstelik sağlığında Cennet’le müjdelendiğini, dolayısıyla bu kadar titizlenmesine gerek olmadığını söyleyenlere, şöyle derdi:

“Rasûlullah vahiy ile korunuyordu. Benim ise, beni hiç yalnız bı­rakmayan bir şeytanım var.”

Fâni dünyadan baki dünyaya geçtikten sonra vasiyetini açanlar, irkilmekten kendilerini alamadılar. Zira o muhteşem insan, iki sene üç ay süren halifeliği müddetince, hâzineden aldığı tüm maaşın, top­rakları satılarak devlete iade edilmesini istiyordu. Bugün hâzineyi soyanlara ders olsun!

***

Şu öğütler, ondan bize kalan muhteşem mirasın parçalarıdır : “Hayır işlerinde acele edin, çünkü arkanızdan acele gelen eceli­niz var…”

“Allah için söylenmeyen bir sözde hayır yoktur…”

“Kınanmaktan korktuğu için hakkı söylemekten çekinen kimse­de hayır yoktur…”

“Hesaba çekilmeden, kendinizi hesaba çekiniz.”

Hz. Ebû Bekir, 634 yılında Medine’de vefât etti. Vasiyeti gereği Rasûlullah’ın yanma-omuz hizasında olarak-defnedildi…

İki dostun beraberlikleri, böylece kabirlerinde de devam ediyor.

***

Rasûlullah’ın, “Herkeste iyiliklerimin karşılığı vardır, Ebû Bekir hariç” demesi ve son hutbesinde, “Allah, kullarından birini dünya ile kendi katında olan şeyleri tercih hususunda serbest bıraktı; kul, Allah katında olanı tercih etti” diye Hz. Ebû Bekir’i övmesi, bu şanlı sahabe hakkında yeterli fikri verir kanaatindeyim.

Son Halife Abdülmecit Efendi ise, 1868 Mayıs’ında Dolmabahçe Sarayında dünyaya geldi.

Babası Sultan Abdülaziz, annesi Hayran-ı Dil Kadınefendi’dir… 18 Kasım 1922’de, “Halife” ünvanıyla, hilâfet makamına oturtuldu. Bildiğiniz gibi, bu tabii bir geçiş değildi: Çünkü saltanat kaldırılmış, son Padişah Sultan Vahdettin sürgüne gitmişti.

Halife Abdülmecit, hemen hemen bütün şehzadeler gibi, iyi bir eğitim almıştı. Arapça, Farsça ve Fransızca başta olmak üzere altı ya­bancı dil biliyordu. İyi bir hattât ve ressamdı. Bizzat kaleme aldığı, on iki ciltlik “Hatıralar” isimli kitabı yayınlanabilmiş olsaydı, eminim, tarihimizin alaca karanlık kuşağında kalmış bir bölümü hakkında bilmediğimiz pek çok şeyi öğrenme şansımız olurdu.

Aslında, tarihimizi “doğru” kaynaklardan öğrenme açısından çok şanssız bir milletiz!..

Birkaç örnek: İstiklâl Savaşımızın önder ve örnek generallerin­den Kâzım Karabekir Paşanın hatıraları, yıllar boyu yasak kapsa­mında tutulduktan sonra, nihayet yayınlandı, ama yayınlanan bö­lümü tüm hatırat karşısında ancak “devede kulak”tı. Ayrıca, İstiklâl Savaşımızın kahraman generalinin hatıraları, incitici, yorucu ve dü­şündürücü bir sansüre tabi tutulmuştu.

Sonuç olarak, İstiklâl Savaşı mızı, savaşın dört önderinden (Mus­tafa Kemal, İsmet İnönü, Fevzi Çakmak, Kâzım Karabekir) iki ön­derin (Mustafa Kemal ve İsmet İnönü) gözüyle gördük daima, diğer ikisinin (Fevzi Çakmak ve Kâzım Karabekir) gözünden de görme şansını bir türlü yakalayamadık.

Ne hikmetse, Mareşal Fevzi Çakmak, ölümüne kadar sustu, Kâzım Karabekir Paşa ise anılarını kaleme aldı, ancak yıllar boyu kimse yayınlama cesareti gösteremedi. Yayınlanan bölümleri ise ya­saklandı. Sonra sansürlendi.

Evet, çok şanssız bir milletiz!.. Yakın tarihin bazı şahitleri, sü­rekli konuşup yazarken, bazıları sus pus oldular! Sus pus olanlara, Atatürk un resmi eşi Lâtife Hanım da dâhildir. Tıpkı Kâzım Karabe­kir Paşa gibi o da Atatürk’le ve arkadaşlarıyla yaşadıklarını, “Belki

bir gün yayınlanır” umuduyla, günü gününe kaydetmişti. Ne var ki, önce yirmi beş yıl, yirmibeş yıl dolunca da sonsuza kadar yayınlan­ması yasaklandı. Lâtife Hanını m anılarını, çelik kasalara koyup kilit üstüne kilit vurdular!.. Böylece “Nutuk”, yakın tarihin tek tanığı oldu.

Saklı tarihe sahip, bizden başka bir millet var mı bilmiyorum!

“Son Halife” deyince yine “yasak”larla iç içe “saklı” bir tarih çıkı­yor karşımıza: Yine alaca karanlık kuşağında, el yordamıyla yürümek zorunda kalıyoruz. Galiba onu “Hilafet” tahtına oturtan irade, salta­natı kaldırırken, hilafetin kudretinden yararlanmak istemişti. Millete de “İşte dinî önderinize dokunulmadı” mesajı veriliyordu. Gerçekten de, İstiklâl Savaşımızın en önemli motivasyon kaynağı hilâfetti. Da­ğıtılan tüm bildirilerde ve yapılan tüm konuşmalarda “Halifeyi kur­tarma” misyonu ön plâna çıkıyordu. Yani, yıllar boyu süren savaşlar­dan yorgun düşmüş bir milleti, tekrar ayağa kaldırıp zafere ulaştıran motivasyonun kaynağında “Daral Hilâfe” diye de anılan Başkent’in (İstanbul) ve Başkent’de oturan “Halife Hazretlerinin kurtarılması azmi yatıyordu.

“Kuvacı”lar (Kuvay-ı Millîye nin o zamanki halk arasında söyle­niş biçimi) söylemi böyleydi. Bu yüzden, zaferin hemen sonrasında, hilafeti saltanatla birlikte kaldırmak, yüreklere ağır gelebilir, hatta istenmeyen durumlar gelişebilirdi.

İş, takside bağlandı: Önce saltanat, sonra hilâfet… Bu konuda devrin süper devleti İngiltere’nin çok büyük baskısı da vardı. Çünkü İngiltere, İslâm dünyasını (özellikle Ortadoğu petrollerini) kontrol etmek istiyordu. Halifenin varlığı, buna engeldi. Bunun için bertaraf edilmesi gerekiyordu.

İstiklâl Savaşımızı zafere taşıyan Birinci Meclis, bu isteğe şid­detle direndi. Ama derhal lâğvedilip erken seçime gidildi. İstiklâl Savaşımızı zafere taşıyan isimler, bu kez Meclis dışında bırakılmış­tı. Zaten seçim, milletin iradesini özgürce gösterebildiği bir seçim değil, Ankara’dan gösterilen adayların tasdiki biçimindeydi. İkinci Meclis, 03 Mart 1924 tarihinde, “hilâfet” işlevini üstlenerek (hilâfet müessesesi, hâlâ Türkiye Büyük Millet Meclisinin manevi şahsında mündemiçtir) “ilga” etti.

Halife Abdülmecit Efendi, görevden alındı. İslâm’ın ilk halifesi Hz. Ebubekir, 102. son halifesi Abdülmecit oldu. “İlk Halife’nin hi­lafeti 2 sene 3 ay, “Son Halife’nin hilafeti ise 1 yıl 3 ay sürmüşü.

Halife Abdülmecit, 04 Mart sabahı yakınları ile birlikte Çatalca’ya götürülerek trenle sınır dışı edildi. Mal varlığı, hazineye aktarıldı. Vatanın sahipleri böylece “vatansız” kaldılar.

Halife Abdülmecit, sürgün yıllarını, tıpkı “Hanedan”ın diğer üyeleri gibi, sıkıntı ve yokluk içinde geçirdi. Nihayet, 23 Ağustos 1944 tarihinde, Paris’te, kirasını ödeyemediği evde, fâni hayata veda etti.

Vatan toprağına gömülmesini vasiyet etmişti. Bunu Türkiye’ye bildirdiler. Ancak CHP hükümeti, şiddetle reddetti. Bunun üzerine, Paris’te geçici bir mezara defnedildi. Orada 10 yıl bekledi. Nihayet Medine’de Harem-i Şerife nakledildi. Neticede, orası da “vatan top­rağı” sayılırdı!

Filistin, Kudüs ve Haçlılar

Filistin tarihinin talihi, M.S. 637 yılında döndü: Bölge, Halife Hz. Ömer (Allah ondan ve arkadaşlarından razı olsun) tarafından fethe­dildi.

Hz. Ömer’in Kudüs’e girişi, fetihten bir süre sonradır. Zira Kudüs’ün yöneticisi konumunda olan Başrahip Sophronius, Müslü­man fatihlerin askerî önderlerine değil, bizzat Devlet Başbakanı’na teslim olacağını söylemiş, Halife bunun üzerine Kudüs’e gelmişti.

Şehre girişi, Âlişân Efendimiz’in (s.a.v) Mekke’ye girişini hatırla­tır şekildeydi. Son derece mütevazı davranıyor, kendisini karşılama­ya gelenlerin secde eder gibi eğildiklerini görünce mahçubiyetinden kıp kırmızı kesiliyor, “Allah’dan başkasının önünde eğilmeyiniz!..” diyerek, herkesi ayağa kaldırıyordu.

Beyaz bir deveye binmişti. Doğruca, Başrahip Sophronius’un ya­nma gitti. Başrahip, Kudüs’ün elinden çıkmasına ağlıyordu: “Mah­zun olmayınız” dedi, “dünya böyledir, bazen ağlatır, bazen güldürür.”

Hz. Süleyman mâbedinin kalıntılarına gitmek istediğini söyledi. Burası, Aleyhisselatü vesselâm Efendimizin miraç a yükseldiği yerdi. Halife, devesinden indi, diz çöküp dua etti.

İngiliz tarihçi Karen Armstrong, “Holy War” isimli eserinde di­yor ki: “Başrahip, bu sahneyi dehşet içinde izliyordu… ‘Son Günlerin (kıyametin) artık yaklaştığını sanmıştı.”

Daha sonra, Halife Hz. Ömer, Hıristiyanlarca kutsal sayılan mekânları gezmek istediğini söyledi. Başrahip, onu, Kutsal Mezar (Holy Sepulchre) Kilisesine götürdü(Buraya, “Kıyamet Kilisesi” de deniyor. Hz. İsa’nın (as), öldürüldüğüne Hıristiyanlarca inanılan yerdir).

Kiliseyi gezmek, biraz uzun sürmüştü. Namaz vakti geçmek üze­reydi. Hz. Ömer, telaşlanmaya başlamıştı. Acele ediyordu. Başrahip, Halifeye neden acele ettiğini sordu:

“Namazım geçiyor” diye, cevap verdi Halife. “Bir yer bulup he­men kılmalıyım.”

“Burası da mâbed değil midir ya Ömer, burada kılıp kilisemizi şereflendiremez misiniz?”

“Elbette kılabilirim. Ancak ben bu kilisede namaz kılarsam, ben­den sonra bu şehri yönetecek olan Müslümanlar, bu olayı anıtlaştır­mak amacıyla, kilisenizi camie çevirmek üzere elinizden alabilirler. Bu ise, sizce kutsal sayılan mekânın yok edilmesi anlamına gelir. Bu yüzden, müsaade edin namaz kılmak için başka bir yer bulayım.”

Bu duyarlılık, Başrahip Sophronius başta olmak üzere orada bu­lunan tüm ruhanileri derinden etkiliyor, Hazret-i Ömer’in dillere destan adaletine ilk kez şahit oldukları için, hayran hayran ve şaşkın şaşkın baka kalıyorlardı.

Halife, kiliseden çıktı. Biraz ilerledikten sonra namaza durdu. (Bugün o mevkide “Hz. Ömer Mescidi” yükseliyor. Halife Hz. Ömer’ in diğer büyük camii ise, tam Tapmak Tepesine yapıldı. O tepe, yıl­lardan beri şehir çöplüğüydü: Kudüs’ün eski Hıristiyan yöneticile­ri, Yahudilerce kutsal sayılan tepeyi çöplüğe dönüştürmek suretiyle, Yahudilerden intikam aldıklarını düşünüyorlardı. Çünkü Hz. İsa’yı, öldürdüklerine inanıyorlardı.

Namazdan sonra tepedeki çöpleri temizlemeye koyuldu. Onu bu halde gören Müslümanlar, temizliğe katıldı. Az sonra tepe, ter temiz olmuştu: Oraya, fetih mührü gibi iki mâbed inşa ettirdi.

Kısaca söylemek gerekirse, Romalı hâkimiyeti, Kudüs’e kan ve gözyaşı getirirken, Müslüman fethi, başta Kudüs olmak üzere tüm Filistin’e “medeniyet” getirmişti. Birbirlerinin kutsal değerlerine say­gı göstermeyen, birbirlerini sırf farklı inançlara sahip oldukları için horlayan, aşağılayan, hatta katleden gruplara, İslâmın adil, barışçı, hoşgörülü mantığı hâkim oldu.

Hz. Ömer’in fethinden sonra Filistin’de Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler asırlar boyu barış ve huzur içinde yaşadılar. An­cak Papa İkinci Urbanın, “Kutsal Toprakları Müslümanlardan kur­tarmak” şeklindeki çağrısıyla, tüm Avrupa’dan toplanan altı yüz bin kişilik Haçlı Ordusunun, 15 Temmuz 1099 tarihinde Kudüs’e girme­siyle birlikte, barıştan ve huzurdan eser kalmadı. Haçlılar, Kudüs’te, tarihte eşine az rastlanan bir vahşet ve dehşet tablosu sergilediler. Şe­hirdeki tüm Müslümanları ve Yahudileri kılıçtan geçirdiler(Haçlılar, iki gün içinde 40 bin Müslüman katletti… Şimdi de Yahudiler kat­lediyor).

Raymund of Aguiles isimli bir Haçlı askeri, şöyle övünüyor: “Sü­leyman Tapınağında akan kanların yüksekliği, adamlarımızın dizle­rinin boyunu aşıyordu.”

Barbarlar ordusu Haçlılar, Filistin’den Antakya’ya kadar uzanan bir Latin Krallığı kurup, Kudüs’ü de başkent yaptılar. Ancak, ömür­leri fazla uzun olmadı. Ortadoğu’daki tüm Müslüman emirlikleri “ci- had” bayrağı altında birleştiren Selahaddin Eyyûbî, 1187’deki Hıttin Savaşında tüm Haçlı Ordusunu bozguna uğratarak, Hz. Ömer mira­sını geri aldı. Kudüs’e tekrar sükunet ve adalet geldi…

Osmanlı hâkimiyeti ise, tüm dinler için yeni bir mutluluk çağı­nın başlangıcı oldu…

Derken, İsrail hegemonyası… Ve her şey ortada!

Sultan II. Abdülhamit

Nazarımda o, “ifrat” ile “tefrit” arasında kalmış, talihsiz bir Padişahtır: Bir taraf ona “Ulu Hakan” derken, bir taraf “Kızıl Sultan” demiş, “Diktatör Padişah”, “Şefkatli Sultan”, “Cennetmekân”, “Katil Han” gibi zıtlarla tanımlanmıştır.

Yeryüzünde bu kadar uç, bir birine bu kadar zıt ifadelerle anılan başka bir hükümdar var mı, bilmiyorum.

Sağcımız solcumuz, dindarımız lâikimizle, Sultan Abdülhamid’i kendi gerçeğinden koparıp aslında hem ona, hem de tarihe zulme­diyoruz.

Öncelikle, kabul etmek gerekir ki, o bir hükümdar. Yani, bir si­yaset adamı… Siyaset adamlarını, dinî yahut ideolojik yaklaşımlarla çözmeye çalışmak, doğru değil.

Ama bunu yapmayı biz çok seviyoruz. Bir taraf, bir siyaset ada­mını “velayet makamı’na oturtup, her türlü yanlıştan “tenzih” (lüt­fen sözlüğe bakın) ederek, “Cennetmekân Sultan Abdülhamit Han Hazretleri” derken, öbür taraf müthiş bir kin tufanı halinde esiyor: “Ceberrut Han, Kızıl Sultan Abdülhamit…”

Tarihî gerçekler, bu iki zıt kutup arasındaki çekişmelerde ziyan olup gidiyor.

Oysa Sultan II. Abdülhamid’i çözmeden, Filistin’i çözmek, onu kavramadan ötekini kavramak imkânsız! Çünkü gerek Filistin’de, ge­rekse Irak’da, zaman zaman “vahşet ve dehşet operasyonlarına sah­ne olan toprakların büyük bir bölümü, Sultan II. Abdülhamid’in ta­pulu malıydı. (Sonradan hazineye devretti) Filistinlilerin, Yahudilere toprak sattığını görünce, Yahudilere toprak satılmaması konusunda önce bir ferman yayınlamış, bunun yetmediğini görünce de toprak­ların önemli bir bölümünü üzerine geçirmişti. (Filistin’i Araplar, Ya­hudilere sattı derler ya, gerçek böyle değil. Yahudilere para karşılığı intikal eden toprakların tamamı, Filistin’in tamamının sadece binde 9’udur. Yani devede kulak bile değildir).

Yani Sultan II. Abdülhamit, Osmanlı asırlarında “Kavm-i Ne­cip” denilen Arap kardeşlerini satmamış, kendi zararına olacağını bile bile sahip çıkmıştır. (Şimdi onlar bir birlerini satıyor).

Ancak o indirilip, iktidar, İttihad ve Terakki cuntacılarının acemi ellerine geçince, Anadolu tepeden tırnağa kadar sarsılmış, Balkanlar ve Ortadoğu ise yitip gitmiştir.

Osmanlı Meclis-i Mebusunda, Yahudilerin temsilcisi olarak bulunan ve Osmanlı’nın köklerini yolmakla meşgul olan Emanuel Karasso, İttihatçıların önderlerini İspanyol Mason Locası’na kaydet­tirip mason yapmış, böylece Osmanlı yönetimi farkında olmadan masonların kontrolüne geçmiştir.

Şunu söyleyebiliriz ki, Sultan Abdülhamid’den sonra gelişen hızlı çöküş, İttihat-Terakki’nin gafleti ile azınlıkların ihaneti sonucunda gerçekleşmiştir.

Bu gelişmelerden de anlaşılacağı gibi, Sultan II. Abdülhamit, bize öğretilenin aksine, son derece ileri görüşlü, başarılı ve vatanse­ver bir Padişah’tı… Tarih boyunca, her türlü çıkar çatışmasının oda­ğını teşkil eden Ortadoğu’yu, tam otuz üç sene sulh ve sükûn içinde yönetme mahareti, bize bunu söylüyor.

Zaten bu yüzden, Filistin üstüne dinî, millî ve ekonomik ütopya­ları olan Yahudilerle “Büyük Ermenistan” rüyası gören Ermenilerin ve onlara yandaş Batılı devletlerin hışmına uğradı: Ona “Kan emici” anlamında “Kızıl Sultan” dediler.

Hâlbuki o, şartlar gereği, “müstebit” (lütfen sözlüğe bakın), ama “müşfik”ti. Otuz üç sene süren padişahlığı, şefkatinin delili olarak tarihin tescili altındadır. Ki, otuz üç senede, sadece üç dört adî suç­lunun idam cezasını tasdik etmiş, kendisini öldürmek için arabasına bomba koyan Ermeni suikastçılar dâhil, şahsına karşı cürüm işleyen suçluları dahi atfetmiştir.

Mithat Paşa, Yıldız Mahkemesi’nde Sultan Abdülaziz’i katletme (intihar süsü verilip, geçiştirilen cinayet) suçundan idama mahkûm edilmişken ve başta Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa olmak üze­re, pek çok devlet ileri geleni bu hükmün infazını Padişah’tan rica etmişken, o sadece Taif’e sürmekle yetinmişti.

İngiltere ve Rusya, bazı vilayetlerin, ( “Vilayet-ı Sitte” denilen ve O dönemin idari haritasına göre Erzurum, Van, Bitlis, Diyar-ı Be­kir, (Diyarbakır) Mamüret-ül Aziz (Elazığ), Harput ve Sivas’tan olu­şan, (bugünkü idari yapıya göre Erzincan, Ağrı, Hakkâri, Muş, Siirt, Mardin, Malatya, Bingöl, Amasya, Tokat illeri diğer illere eklenecek) neredeyse Anadolu’muzun yarısını teşkil eden topraklarında “azın­lık” olarak yaşayan Ermenilere, “kültürel özerklik” verilmesini, bu konuda Osmanlı Devletinin bir “ıslahat programı” düzenlemesini istiyorlardı.

Bu teklifle huzuruna çıkan Almanya elçisine karşı Sultan Abdülhamit: “Ermeniler hiçbir vilayette ekseriyeti teşkil etmiyorlar” diye kükredikten sonra, varlığını ortaya koyuyor, cümlesini şöyle bitiri­yordu: “Şark’ı (Doğu) Anadolu’yu muhtariyete (bağımsızlığa) götü­recek böyle bir ıslahatı kabul etmektense, ölmeyi tercih ederim!”

iş bu cevap, “Büyük Ermenistan” rüyası görenlerle, yürekleri Yahudilerden yana vuranların gözünde, Abdülhamit Han’ı, “Kızıl Sul­tan” yapıverdi.

Evet, işin bir de “Yahudi Cephesi” var…

Macar asıllı Avusturya vatandaşı gazeteci Thedor Herzl, ideolo­jisi “Siyonizm” olan, ırkçı bir Yahudi devleti kurmak istiyordu. Ama çok para lâzımdı. Yahudi zenginlerinden para toplayarak önce “Millî Yahudi Bankası”nı kurdu. Banka yeteri kadar zenginleşince de, Sul­tan İkinci Abdülhamid’i ziyaret etti. Filistin’i Yahudilere vermesi ha­linde Osmanlı Devleti’nin tüm dış borçlarının kendileri tarafından ödeneceğini söyledi.

Sultan Abdülhamit öfkeyle ayağa fırladı ve şöyle kükredi: “Dün­yanın bütün altınlarım verseniz, memleketimin bir karış toprağını satmam!”

Bu şahane cevap üzerine, Yahudiler de koroya katılıp, Sultan Abdülhamit Han’a “Kızıl Sultan” demeye başladılar.

NOT: Abdülhamit Han’dan Filistin’i isteyen Yahudi heyetin için­de, Emanuel Karasu isimli Selanik milletvekili de vardı. Padişahın verdiği cevabı hiç bir zaman hazmetmedi. Onu tahttan indirmek için çeşitli oyunlar tezgâhladı. Nihayet, bunu başardı. Bu kez, tahttan in­dirildiğini Padişah’a tebliğ etmeye giden heyetin içinde idi.

Abdülhamit Han, Emanuel Karasso’yu görünce: “Tahttan indi­rildiğimizi anladık da, bunun aranızda ne aradığını anlayamadık” diye acı acı sitem etti.

Abdülhamid’in Tahttan İndirilmesi

İstanbul, hem maddeten, hem de mânen puslu günlerinden biri­ni yaşıyordu. Dışarıda yağmur yağdı, yağacaktı.

31 Mart kargaşasının tortuları, tüm cadde ve sokaklarda gözlem­leniyordu. Cadde ve sokaklar, tarihinde görülmedik derecede kirliy­di. Şehir ağlıyordu. Etraf çöplüğe dönüşmüştü. Yine de insan ruhuna abanıp kasavete boğan başka bir şey vardı: Sanki İstanbul ölüyordu.

Puslu Nisan gününün içinde, karakalem resimlerden fırlamış gibi gözüken gölgeler, Yıldız Sarayı’na girdiler. Görkemli sofalardan geçip, Küçük Mabeyn Dairesi’nin önüne geldiler. Durdular. Yapacak­ları işin ağırlığı altında ezilmiş gibi iki büklümdüler. Yüksek sesle konuşmaktan korktukları için fısıldaşıyorlardı:

“İçerde mi?” diye sordu gölgelerden biri.

“Öyle olmalı” diye karşılık verdi diğer gölge.

Beyaz yağlıboya kapısı önünde, Esad Toptanî Paşanın Arnavut lehçesiyle çınlattığı bu kelimeler, 8-10 saniye süren bir sessizlik dar­besiyle kesilmişti. Artık gözler konuşuyordu.

“Ya kaçmışsa?..”

“Mümkün değil” dedi, uzun boylu gölge irkilerek, “Asla kaçmaz! Kendine yediremez.”

Mabeyn Başkâtibi tarafından fark edilene kadar fısıldaştılar. İçeri girmeye cesaret edemiyorlardı. Nihayet Başkâtip geldi. Bin parça ol­muş yüzünü, nefretle buruşturarak konuştu:

“Hünkâr sizi bekliyor.”

Ses tonu, nefretten ıslığa dönüşmüştü. Her kelime, ayrı ayrı “de­folun!..” diye bağırıyordu.

Gölgeler, Başkâtib’in açtığı yağlı boya ile boyalı kapıdan ürke- korka içeri girdiler.

Gözlerini kaldıramıyorlardı. Göz kapakları, kurşun gibi ağırlaş­mıştı. Padişah’ın tek kelimesiyle yere çökecek, af dileyecek gibiydiler. Bu işin bu kadar zor olacağını bilseler kabul etmezlerdi. Ama artık vazgeçmelerine imkân yoktu.

Esat Toptani Paşa, bütün cesaretini toplayarak, Sultan II. Abdulhamid’e baktı. Her kelimesini gırtlağında yuvarlayarak, “Millet sizi azletti!..” diye kekeledi.

Padişah, her zamanki gür-vakur sesiyle, şaşkınlık ya da kasıtla yapılan bir terbiyesizliği hemen düzeltti: “Galiba halletti demek isti­yorsunuz.”

Arnavut asıllı Esat Paşada, sözün tam manasıyla şafak attı. Diğer­lerinin içi ürperdi. Kalan cesaretlerini de yitirmemek için Padişah’a bakmamaya çalıştılar. Oysa tahttan indirildiğini tebliğ etmeyi üstle­nirken, akıllarından neler geçiyordu.

Padişah’ı ellerinden geldiği kadar küçümseyecek, hatta suçlaya­caklar, konuşmaya başlarsa susturacaklardı. Bugüne bugün, Meclis-i Mebusanın iradesini temsil ediyorlardı. Ayrıca da ellerinde, silâh zoruyla alınmış bile olsa, Şeyhülislâm Ziyaeddin Efendi tarafından imzalanmış kapı gibi “hal fetvası” vardı. Sultan Abdülhamit, dudak­larında alaycı bir tebessümle sordu:

“Pekâlâ, hal’imiz için gösterilen sebep nedir?”

Bu kez Bahriye Feriki Arif Hikmet Paşa söz aldı. Şeyhülislâm Ziyaeddin Efendi’den silâh zoruyla alman “hal fetvasını okumaya başladı…

Sultan Abdülhamit, asla yapmadıklarıyla itham ediliyor ve yap­madıkları yüzünden hal’ine fetva veriliyordu. Güya, o gençleri öl­dürtmüş, din kitaplarını yasaklamış, devlet hazinesini yağmalamıştı. (Ne gariptir ki, 27 Mayıs 1960 askeri darbesi de bu palavra gerekçe­lere dayandırılmıştır).

“Bu ithamları doğrulayan delilleriniz var mı?” diye sordu Padi­şah.

Sus-pus oldular. Söylediklerinin tutarsız olduğunu en iyi onlar biliyorlardı. Çünkü “fetva’yı kendileri yazmış, şeyhülislâma sadece imzalamak kalmıştı. İmzalarsa, Padişah tahtından olacaktı, ama im­zalamazsa, kendisi canından olacaktı. İktidar için gözü dönmüş İttihat ve Terakkici militanların elinden, başka türlü kurtulmak müm­kün değildi.

“Bu kararı, hangi makamın verdiğini bilmek hakkımız.” “Efendim, kararı Meclis-i Millî verdi.”

“Acayip: Meclis-i Millî, gayri millî bir karar vermiş!”

Mecliste bu karar alınırken, tek itiraz Yorgiadis Efendi’den gel­miş, “Yazıktır, efendiler, ayıptır, günahtır!” diye inlemişti. “Sus alçak, mürteci, satılmış!” ithamlarıyla onun da sesini kesmişlerdi.

Padişah, tekrar baktı gelenlere. Gözleri, Ermeni Aram Efendiden Yahudi Emanuel Karassoya kayar kaymaz şimşekler düştü gözlerin­den, kara bir öfke bulutu kapladı bakışlarını, kükredi birden: “Bunun aranızda ne işi var?”

Bu işin içinde bir mason oyunu olduğunu biliyordu. Karasso, Filistin’de devlet kurmak için toprak istemeye gelen Siyonist heyetin içindeydi. Utanmadan rüşvet teklif etmeleri üzerine, “Dünyanın bü­tün altınlarına, memleketimin bir karış toprağını satmam!” diyerek huzurundan kovmuştu. Çıfıt, şimdi intikam alıyordu. Ellerini, ar­kasına bağladı, gerildi, dimdik gözlerinin içine bakarak konuşmaya başladı:

“Milletimiz, devletimiz için tam 33 sene çırpındık. Hâkimim Al­lah ve beni muhakeme edecek de Resulullah’tır. Bu memleketi, nasıl bulduksa öylece teslim ediyoruz. Hiç kimseye, bir karış toprak ver­medik. Ne çare ki, düşmanlarımız bütün hizmetimize kara bir çarşaf çekmek istediler ve muvaffak da oldular.”

Padişah, halledilmiş(27 Nisan 1909), sıra evini yağmalamaya gel­mişti.

“Babamı Tahttan Nasıl İndirdiler?”

Sultan II. Abdülhamid’in kızı Ayşe Osman oğlu anlatıyor:

“31 Mart vakası gününden beri, huzur ve sükûndan mahrum kalmıştık. Hele bir haftadan beri nasıl yaşıyor, neler çekiyorduk!..

Sarayın bütün genci, yaşlısı sofalarda, odalarda dağınık bir halde bulunuyorlardı. Her saat, her dakika felâket haberi bekliyorduk. Ne oldu, ne olacak korkusu ile ağlaşıyorduk. Uykusuz, yataksız, yemek­siz bekliyorduk. Bitkin bir haldeydik…

Küçük Mabeyin Dairesindeki babamın (ıı. Abdülhamit) odasının kapısının önünde, ‘kendisini yalnız bırakmayalım, her ne olacaksa başımıza birlikte gelsin düşüncesiyle başlarımızı duvarlara vurup gözlerimizden yaşlar akıtarak bekleşiyorduk.

Saray büyük bir korku ve hakikî bir karanlık içindeydi. Elektrik­lerle havagazları sönmüş, sular bile kesilmişti…

Gece bekçileri, Arnavut kapıcılar, hademe ağalar, bahçıvanlar, tablakârlar, hattâ haremağaları bile çoktan çıkıp gitmişlerdi…

Koca sarayda, kadınlardan başka kimseler kalmamıştı. Sinir buh­ranları geçiren, korku ve dehşetten bayılan kadınlar görülüyordu…

Etrafımız abluka içindeydi. Arada silâhlar atılıyor, sarayın bah­çesine kurşunlar düşüyordu. Bu sesler, bizi iliklerimize kadar titreti­yordu.

Bütün bu hallere rağmen, aramızda en metin olan yine babamızdı. Sükûn ve vakarını asla terk etmeyerek, büyük bir tevekkülle küçük salondaki masasında oturuyor, bu patırtıları, ağlayışları hiç işitmiyormuş gibi, bermutat elindeki kitap ve kâğıtlarla meşgul olu­yordu. ..

Kimi zaman tespihini çekerek, güler yüzle odanın içinde do­laşıyor, bu haliyle bizlere gayret ve teselli veriyordu. Biz, kendisini rahatsız etmemek için odasına girmiyorduk. Yalnız annem girip çı­kıyordu.

Bir aralık babam, anneme: ‘Kadınım; çoluk-çocuk kaç gündür ne yiyorlar?’ diye sordu. Annem: ‘Efendiciğim! Hiç merak etmeyin, aç kalmıyorlar. Ne buluyorlarsa yiyorlar. Bisküvi falan da var. Sizin sağlığınızdan başka istedikleri yoktur’ dedi.

Biraz sonra Hareme bir çuval ekmek gönderildi. Kalfalara dağı­tıldı. Bizler ise birer parça bisküvi ve kahve ile idare ediyorduk.

Artık, cülûs topları atılmaya başlamıştı. Beklenilen müthiş gün ve saat gelip çatmıştı. Yukarıda yazdığım gibi, cümlemiz korku için­de idik. Ağlaşıyor, dua ediyorduk. Bütün haremleri ve evlâtları, Bü­yük Salona toplanmıştık. Kendisi, metin ve mütevekkil aramızda do­laşıyordu. Bizlere hitaben: ‘Takdiri İlâhi yerini buldu. Elhamdülillâh.’ diyordu. Biz, kendimizi tutamayarak ağlıyorduk. O ise, bilâkis bize metanet tavsiye ederek tesellimize çalışıyordu. Bu sırada, Cevher Ağa kapıdan gözüktü: ‘Başkâtip Cevat Bey, Efendimizi görmek isti­yor.’ dedi. Babam gelsin diyerek, bizleri derhal Küçük Salona geçirdi. Kapı ardına kadar açıktı. Hepimiz kapının önünde duruyorduk. Ce­vat Bey, içeri girerek, Millî Meclisten heyet geldiğini haber verdi. Ba­bam: ‘Buyursunlar’ dedi. Başkâtip önde olarak gelen heyet, içeri girdi. Dört kişi idiler. Babamın karşısına sıra ile durup kısa birer selâm ver­diler. Babam mukabele etti. Gelenler Esat Toptâni, Arif Hikmet Paşa, Aram Efendi ve Karasu Efendi idi.

Başta duran Esat Toptanî yekten: ‘Millet seni azletti.’ dedi. Ba­bam metin ve gür bir sesle: ‘Zannedersem, ‘hal’ demek istiyorsunuz. Pekâlâ! Buna gösterilen sebep nedir?’ diye cevap verdi. O zaman ikinci askerî şahıs ki, bunun da Arif Hikmet Paşa olduğunu sonradan öğrendik. Fetva suretini okumaya başladı. ‘Kütüb-i şer’iyye’, ‘ihrak’ sözlerine gelince, babam yüksek sesle: ‘Ben hangi kütüb-i şer’iyyeyi yakmışım! Hasbinallah derim.’ dedi ve fetvayı sonuna kadar dinledi. Fetvanın okunması bitince: ‘Bu kararı hangi makam verdi?’ diye Arif Hikmet Paşaya sordu. Arif Hikmet Paşa: ‘Meclis-i Millî’ diye cevap verdi. Bunun üzerine babam: ‘Ya… Öyle mi? Bu meclise riyaset eden kimdir?’ dedi. Ve Âyan Reisi Sait Paşa olduğu cevabını alınca hayretli bir seda ile: ‘Sait Paşa, öyle mi?’ dedikten sonra Arif Hikmet Paşaya

hitap etti: ‘Sizden bir ricada bulunacağım. Lâzım gelenlere ve birade­rime bildiriniz. Bana Çırağan Sarayını tahsis etmelerini istiyorum. Buradan oraya kolaylıkla geçmek mümkündür. Ahir ömrümüzü, biz de orada ibadetle geçiririz. Başka bir arzum yoktur dedi.

Bir selâm verdi. Vakur ve metin adımlarla, bulunduğumuz Kü­çük Salona doğru yürüdü. Heyet de dışarı çıkmıştı.

Ona istediği evi tahsis etmediler. Selanike sürgün ettiler. Böylece Osmanlı tarihinde yüzkarası bir sayfa daha açılıyor, ilk kez bir padi­şah sürgüne gönderiliyordu.”

Abdülhamid’in Selânik’ten Getirilişi

Savaş çıktığında, Sultan Abdülhamit, Selânik’te sürgündü. On iki subay, onu gözetlemeye memur edilmişti. Ne gazete veriliyordu ne de dünya hakkında bir bilgi.

Hariciye Nazırı Noradonkiyan Efendiyi dinleyelim:

“Dünyada ne olup geçtiğini bilmiyor, hiçbir şeyi haber alamıyor. Kendisine hiçbir gazete verilmeyeli iki sene oluyor. îlk defa olarak kendisini gazetesiz bıraktıkları vakit haykırmış: ‘Canım neyi ister­se okurum’ demişti. Cevaben: ‘Gazeteler hakkınızda münasebetsiz makalât ile doludur. Canınızı sıkacak bir mütalâadan sizi vikaye et­mek maksadıyla böyle yapıyoruz denildi. Israr etmedi: ‘Filvaki doğ­ru! Gazeteler benim hakkımda hep budalaca şeyler yazıyorlar. Artık hiçbirini okumak istemem’ dedi. O günden beri Abdülhamit, dün­yada geçen şeylerden bihaber olarak yaşadı.”

Balkan Savaşı çıktı…

Yunan Ordusu, Selanik’e yaklaştı…

Selanik’te sürgünde bulunan Sultan Abdülhamid’in düşmana esir düşme ihtimali belirmişti. Bunun üzerine ittihat ve Terakki ida­resi, eski Padişah’ı İstanbul’a nakletmeye karar verdi.

Almanların bu işi için tahsis ettiği “Lorley” isimli gemi, Sultan Abdülhamid’i İstanbul’a getirmekle görevlendirildi. Damatlarından ikisi de gemide bulunuyordu. Böylece Padişah, Alatini Köşkünden (Sultan Abdünhamid’in hapsedildiği köşk) alınıp İstanbul’a getirildi.

Ertuğrul Faciası

Japonya, On altıncı Yüzyıldan itibaren, hem Avrupalı siyasetçi­lerin, hem de misyonerlerin ilgi odağı olmuştu. Japonya’nın her ye­rinde, Hıristiyan misyonerlerle Batılı tüccarlar cirit atıyordu…

Osmanlı ise, aynı dönemde Ortadoğu ve Balkanlar’da hâkimiyet kurmuş, güçlenmiş, ancak Japonya ile bir ilgi bağı oluşturamamış­tı…

Japonya ve Japonlar hakkında, Osmanlı yöneticisi ile münev­verinin bilgisi, Kaşgarlı Mahmud’un On birinci Yüzyılda kaleme aldığı meşhur “Divan-ı Lügate-Türk” isimli eserindeki kayıtla, On yedinci Yüzyılda Katip Çelebi’nin “Cihannüma”sında yazdıklarıyla sınırlıydı…

Bunlar da, çok genel bilgilerdi. O dönemin iletişim ve ulaşım şartlarında, Japonya, “Kaf Dağının arkasındaki ülke” olarak, yalnız­ca hayalleri renklendiriyordu. İlgisiz kaldılar…

Bundan, Batılı tüccarlarla misyonerler yararlandı. Bir ağ gibi, tüm Japonya’yı sardılar. Her gün etkinliklerini biraz daha arttırdılar. Öyle ki, Japon gençler, geleneksel kıyafetlerini beğenmiyor, Batılılar gibi ceket-pantolon giymeye başlıyordu…

Bu durum, muhafazakâr Japon yöneticileri rahatsız etti. Sonuç olarak, yabancıların hareket özgürlüğünü kısıtlayan sert tedbirlere başvurdular(1624). 1637 başında da, Nagasaki Limanı dışındaki tüm limanlarını, dış dünyaya kapattılar.

Ondan sonraki iki yüz yıl, Japonya kendi içine kapanmış ola­rak kaldı. Nihayet, ABD’nin de doğru adımlarıyla Japonya tekrar dış dünyaya açıldı. Bu süreçte, diğer Avrupa ülkeleriyle birlikte Osmanlı İstanbul’una da bir Japon heyeti geldi. Bu adım, Osmanlı-Japon ilişki­lerinin başlangıç noktasıdır. Bunu 1875’te atılan ikinci adım izledi…

“Türkler, Hıristiyan olmadan Avrupalılarla ilişkilerde bulunu­yorlar. Bu bakımdan Japonlara benzemekteler. Onlardan, çok şey öğ­renebiliriz. Diplomatik ilişkileri başlatırsak, bizim için faydalı olur” anlayışı içinde hareket eden Japon Hükümeti, Londra’daki Japon Bü­yükelçi Ueno’ya aynı yerdeki Osmanlı Büyükelçisi ile ön görüşme yapması talimatını verdi.

O tarihte, Osmanlı tahtında, diplomasi dehasıyla ünlü padişah, Sultan İkinci Abdulhamid oturuyordu.

1878’de İstanbul’a gelen Japon Savaş Gemisi Seiki’nin komuta­nı ve subayları çok iyi ağırlandı. Bundan etkilenen İmparator, Prens Kato Hito’yu 1881’de İstanbul’a gönderdi.

Nihayet 1889 yılı: Osmanlı-Japon ilişkilerinde dönüm noktasını teşkil eden kararı, Osmanlı Padişahı Sultan İkinci Abdulhamid ha­yata geçirdi: Japon savaş gemisi Seiki’nin vaktiyle Istanubul’a yaptığı ziyarete karşılık olarak, Japonya’ya “Ertuğrul” isimli firkateyni gön­dermeye karar verdi…

Osmanlı firkateyni, Güneydoğu Asya Adaları, Singapur ve Çin gibi, halkları arasında Müslümanların bulunduğu ülkelerin limanla­rına uğrayarak, Japonya’ya vasıl olacaktı.

Ertuğrul Firkateyni, 14 Temmuz 1889’da halkın sevgi gösteri­leri eşliğinde İstanbul’dan yola çıktı. 22 Mayıs’ta Japonya’nın Nagazaki Limanı’na demirledi. Son durağı Yokohama Limanıydı: Oraya ancak, hareketinden on bir ay sonra ulaşabildi. Miladi takvimler, 7 Haziran’ı gösteriyordu. 13 Haziran günü de, Büyükelçi Osman Paşa, İmparator Meiji’nin huzuruna çıkıp Osmanlı Padişahı’nın mektubu­nu ve Murassa İmtiyaz Nişanını takdim etti.

Osman Paşa ve beraberindekiler, Japonya’da Meiji’nin özel misa­firi olarak üç ay kaldı. Başta Prens Kamatsu olmak üzere, tüm üst dü­zey devlet adamlarıyla görüştü ve hepsinden büyük itibar gördüler…

Nihayet, ülkeye dönmek üzere 14 Eylül’de demir aldılar…

İki gün sonra, Ertuğrul Firkateyni, Kumano Denizi’nde seyre­derken, Kia Yarımadasının Kaşinozaki mevkii önünde şiddetli bir fırtınaya yakalandı. Gemi “Deniz Şeytanı” denilen kayalıklara sü­rüklendi. Kayalara çarparak ikiye bölündü. 580 kişi boğulurken, 69 kişi, azgın dalgalarla boğuşarak yakınlardaki Kaşino Adası’na çıkma­yı başarabildi.

Bu trajik son, her iki ülkede de büyük üzüntüyle karşılandı. Ka­zadan sağ kurtulan 69 kişi, Japon Hükümeti tarafından iki savaş ge­misi eşliğinde İstanbula gönderildi.

Daha sonra yapılan arama ve kurtarma çalışmalarında bulunan cesetler, kazada kurtulan Haydar ismindeki bir Türk subayının da katılımıyla, Funaköra kayalığına bakan Kasinozaki tepesine defne­dildi. Onlar o tepede, Osman Paşa ile birlikte boğulanlar ise, Kumano Denizinin dibinde ebediyeti uyuyorlar. Şehitlerimizi rahmetle anıyoruz.

***

Sultan Abdulhamid’in Ertuğrul Firkateynini Japonya’ya gönder­mesinin, siyasi ve ticari amaçlar dışında, iki önemli amacından daha söz edilir:

Hilafetin gücünü kendi çıkarları doğrultusunda kullanabil­mek için, halifeliğin Araplara geçmesi gerektiğini savunan ve “Arap Halifesi” fikrini propaganda eden İngiliz oyununu boşa çıkarmak;

Japonlara, îslâmiyeti tebliğ etmek suretiyle, Hıristiyan misyo­nerlerin etkisini kırmak…

Çünkü o tarihlerde Hıristiyanlık propagandasıyla kafaları iyice karışan Japon yönetimi, yeni bir “resmi din” arayışına çıkmıştı…

Papazların anlattıklarıyla, Batılı siyasetçilerin ve tüccarların uygu­lamaları örtüşmeyince, duygusal Japonya, Batıldan dünyasından kov­muştu. Fakat misyonerlerin anlattıkları, kafalarda belirli tortular da bı­rakmıştı. Ne Hıristiyan olabiliyor, ne kendi gerçeğine dönebiliyordu. İm­parator, tam da o aşamada, Osmanlı Padişahı Sultan Abdulhamid’den, kendilerine İslâmiyeti anlatacak bir “Tebliğ Heyeti” istedi…

Padişah, “Bu işi doğru düzgün yapabilecek seviyede âlimlerim ol­saydı Japonya’dan önce Hicaz a gönderir, İngiliz’in parmağının ucun­da oynayan Müslümanlara, doğru İslâm’ı anlatmak suretiyle kendi gerçeklerine çağırırdım” diye yakınmakla birlikte, Ertuğrul Firkatey­ni ile Japonya’ya bir “Tebliğ Heyeti” gönderdiği de rivayet edilir.

Meşrutiyet Dedikleri

Öncelikle belirteyim ki, Osmanlı Devletinin yönetim mantığı, padişah, sadrazam ve meşihattan oluşan üç temele oturmuştu: Padi­şah, bir orkestra şefi ahengi içinde, devlet ve siyaset koordinatörlüğü yaparken, sadrazamla ona bağlı birimler, icra işlevi görür, meşihat makamı ise ülkenin her yerine dağılmış iyi eğitimli mensupları ile birlikte hem yargı işlerine, hem de devletin (padişah dâhil) denetim işlerine bakarlardı.

Şeyhülislâmlar, gerektiğinde (Yıldırım Padişaha karşı Emir Sultan, Yavuz Padişaha karşı Zembilli Hoca örneklerinde görüldü­ğü gibi), padişaha meydan okuyabilme gücüne sahiptiler. Meşihat makamının bağımsız çalışması konusunda devlet o kadar titizdi ki, yükseliş devrinin padişahları, şeyhülislâmı görevden alma yetkisine sahip değillerdi.

Ayrıca devlet, İslâmın öngördüğü “meşveret” esasını ihya husu­sunda da son derece istekli ve duyarlıydı. Üst düzey sorumluların katılımıyla, periyodik olarak toplanan “divan” dışında, yalnızca özel günlerde gerçekleştirilen “Ayak Divanı”, padişahla sadrazam başta olmak üzere, tüm devlet yöneticilerini (devleti) doğrudan halkın de­netimine açan emsalsiz bir uygulama idi.

Buralardan hareketle, fazla kendimizi zorlamadan söyleyebiliriz ki, hem halka hesap vermeyi, hem de halkı yönetime katmayı amaç­layan bu yöntem, bugünkü katılımcı demokrasinin köklerini oluş­turuyor.

Bu yüzden, Batının kanlı geçişler yaptığı meşrutiyete, Osmanlı Devleti, kan dökmeden geçti. Sonuçta, İslâmin ve İslâm’da temellen­miş devlet geleneğinin öngördüğü bir yapılanmayı gerçekleştirecek­ti. Tabii ki geçiş, daha sancısız ve kalıcı olabilirdi; fakat genç aydınla­rın sabırsızlığı, bazı arızalan giderecek daha yumuşak bir geçişe izin vermedi.

Tanzimat’ı (03 Kasım 1839), alkışladıkları halde aradıklarını bu­lamayan genç hevesleri çoğu gazeteci ve edebiyatçı gençlerden oluşu­yordu), meşrutiyeti, aynı heyecanla “yegane kurtuluş çaresi” olarak gördüler ve sundular. Ne çare ki, yeni “kurtuluş” yolu da hüsrana çıkacaktı.

Şu kadarını söyleyebilirim ki; Osmanlı aydınları arasında, meş­rutiyet yönetimine geçilmesi isteğinin temelinde yatan “Osmanlılık” fikri, çok uluslu bir imparatorlukta, özellikle milliyetçi düşüncelerin yoğunlaştığı ve bunların dış dünya tarafından beslendiği bir dönem­de, birleştirici-bütünleştirici olamazdı. Nitekim de olamadı: Sadece Osmanlı’dan kopmaya, koparken de bir şeyler koparmaya çalışan azınlık unsurları teşvik etti. Bu da çöküşü hızlandırdı.

Düşünün ki, aynı tarihlerde (ve daha sonrasında da) İngiltere, Britanya Adasını meşruti bir sistemle yönetirken, sömürgelerinde farklı yönetim biçimleri uyguluyordu. Doğaldır ki, devletle araların­da doğru dürüst vatandaşlık bağı bile bulunmayan azınlık unsurlar, meşrutiyeti, birleştirici-bütünleştirici bir mantık çerçevesinde algıla­mayacaklar, daha ziyade kendi istiklâlleri için bir fırsat olarak değer­lendireceklerdi.

Sultan İkinci Abdülhamit Han, bundan daima endişe duyduğu için, bir müddet ayak sürçtü. Biraz daha derin hazırlık istiyordu. Ne çare ki, derdini kimseye anlatamıyordu. Sonunda, meşrutiyeti ilân etmek zorunda kaldı(23 Aralık 1876). Bundan böyle, devletin bir “Kanun-i Esasi”si (anayasa), Meclis-i Mebusan (Millet Meclisi) ve Ayan (Senato) olarak iki meclisli bir parlamentosu olacaktı(Her 50 bin erkek nüfus, 1 milletvekili çıkarıyordu. Ayan Meclisi bunun 1/3 oranındaydı).

Kanuni ve Fatih kanunları, hiç dikkate alınmadan, daha çok Rus Anayasasına bakılarak bir anayasa hazırlandı. 1876 Anayasası, özel­likle insan hakları açısından, kendi devrinin şartlarını zorlayan ileri bir anayasa sayılabilir. Ne var ki, (tıpkı “uyum yasaları” gibi) yazmak başka, uygulamak başkadır. Uygulamada her şey eski tas, eski ha­mamdı. Çünkü devlet kadroları ile millet eğitimsizdi(Sultan Abdülhamit eğitim hamlelerini boşuna yapmadı), üstelik devlet çarkları laçkalaşmış, açıkçası bünye, belki de bir yenileşmeyi kaldıramayacak derecede yorulmuştu. Pansuman tedbir değil, bir zihniyet devrimi lazımdı. Geleneksel yapıyı, modern yönetim tarzıyla uzlaştırıp ye­niden biçimlendirecek bir yapılanma gerekiyordu. Bunun için de, zaman lâzımdı.

Hâlbuki çoğunluğu gazeteci-edebiyatçı gençlerden oluşan ve ordu içinde kendilerine dayanaklar bulup güçlenen, Avrupa merak­lısı bir grup entelektüelin aceleleri vardı. Meşrutiyeti, hemen istiyor­lardı. Sonuçta, devlet de, millet de hazırlıksız yakalanmıştı.

Kısacası, meşrutiyet talebi, tabandan gelme değil, tepeden inme­dir! Bu yüzden de ömrü çok kısa oldu. Bir de, Meclise giren azınlık­lara mensup kimi milletvekilleri, Batı’dan aldıkları rüzgârla şımarıp Osmanlı Devletinden çok kendi azınlık haklarım öne çıkarınca, ip­ler koptu.

Aralarında, ortak sevgi noktaları neredeyse hiç kalmamış çeşit­li kavimlerin temsilcileri, neredeyse her oturumda kavgaya tutuşup, milliyetçilik fikri “Osmanlılık” fikrinin önüne geçince, bu gidişi fev­kalade mahzurlu gören Sultan İkinci Abdülhamit, yine 1876 Ana­yasasının kendisine verdiği yetkiyle, Meclis-i Mebus anı süresiz tatil etti(12 Aralık 1908). Birinci Meşrutiyet Meclisi, sadece bir yıl bir ay yaşayabilmişti.

Enteresan: Birinci Balkan Savaşı’nın başında, Avrupa devletleri bir bildirge yayınlayarak, sınırlarda gerçekleşebilecek hiçbir de­ğişikliği kabul etmeyeceklerini açıklamışlardı. Ama savaşı, Osmanlı Devleti kaybedince ve küçüklü büyüklü Balkan devletleri leş karga­ları gibi başına üşüşüp eski efendilerinin yorgun ve yaralı bedenin­den parçalar koparmaya başlayınca(Bulgaristan, bizden 25 bin 257 kilometrekare toprakla, bu topraklarda yaşayan 984 bin nüfus, Yu­nanistan, 55 bin 919 bin kilometrekare toprakla, 1 milyon 859 bin nüfus, Sırbistan, 41 bin 873 kilometrekare toprakla, 1 milyon 942 bin nüfus, Karadağ, 5 bin 590 kilometrekare toprakla, 161 bin nüfus, Ar­navutluk, 25 bin 734 kilometrekare toprakla, 800 bin nüfus apardı­lar), sınırların değişmezliği konusunda yayınladıkları deklârasyonu akıllarına bile getirmediler.

Bizim, aynı Avrupa ile AB konusunda flört ettiğimizi sık sık dü­şünmemiz, ama yine de AB konusunda çekingen ve pısırık davran­mamamız gerektiğini hatırlatarak, konumuza dönelim…

Yakın tarihimize, “Babıâli Baskını” olarak geçen olay, yukarıda bahsi geçen Birinci Balkan Savaşı yenilgisinden sonra gerçekleşti. Takvimler, 23 Ocak 1913 u gösteriyordu. Sultan Abdülhamit, çok­tan tahttan indirilmiş(27 Nisan 1909) ve Selanik’e sürülmüştü. Onun hal’iyle birlikte, memleketin düzeleceği beklentisi, çökmüş, her şey çığırından çıkmıştı. Artık onu tahttan indirenler bile pişmandı. Ama iş işten geçmişti. Vatanı kurtarmaya meraklı genç subaylarla onla­rın arkasından koşan heyecanlı aydınlardan oluşan “kurtarıcı” kad­ro, bırakınız vatanı kurtarmayı, mevcudu bile muhafaza edememiş, Bulgarlar, Edirne’ye girmişti.

Durum o kadar vahimdi ki, vaktiyle, ittihat ve Terakki Cemiyeti ile birlikte hareket eden bazı subaylar, “Halaskar Zabitan=Kurtarıcı Subaylar” (bizimkisi de ne vatanmış değil mi, tarih boyunca kurtar kurtar bitmiyor) teşkilâtını kurmuş, vatanı bu kez İttihatçılardan kurtarmak için, vaktiyle İttihatçı önderlerin yaptığı gibi, isyan ede­rek dağlara çıkmışlardı. Devlet de zaten bu kargaşa ortamında, Bal­kan Savaşını yitirmişti.

Başarısızlığın sorumluluğunu tabii ki İttihat ve Terakki Cemiyeti önderleri üstlenmeliydiler. Ancak, başarısızlığı kabul etmek, kimse için kolay değildir: İttihat ve Terakki Cemiyeti yöneticileri için de kolay olmadı. Başarılı olamadıklarını mertçe itiraf etmek yerine, “İk­tidar tümüyle kontrolümüzde olmadığı için böyle şeyler oluyor” ma­zeretine sarıldılar. Nihayet silâh zoru ile tüm iktidarı ele geçirmeye karar verdiler.

23 Ocak 1913 günü Kamil Paşa Hükümeti Babıâli’de toplantı ha­lindeyken, kır bir ata binmiş Yarbay Enver (kısa süre sonra paşa), yanında İttihat ve Terakkinin keskin nişancı subayları Yakup Cemil, Mustafa Necip, Mümtaz, Sapancalı Hakkı olduğu halde Sadaret (baş­bakanlık) önüne geldi.

Bu sırada, kırk kişilik bir ihtilâlci grup da Sadareti sarmıştı. İtti­hat ve Terakkinin ağzı en iyi laf eden hatibi Ömer Naci ve önde gelen liderlerinden Talat (Paşa) da oradaydı.

Enver Bey, yanında silâhşörleriyle, başbakanlığa girdi. Polis ve Başbakanlık Muhafız Taburu görevlileri Enver Bey’i engelleme hu­susunda hiç bir harekette bulunmadılar. Sadece bazı subay ve polis­ler, engel olmaya çalıştılarsa da, keskin nişancı İttihatçılar tarafından vurularak bertaraf edildiler.

Bu arada, bir dram daha yaşandı: Silâh seslerini duymasıyla birlikte, hükümet toplantısını bırakıp koşan Harbiye Nazırı (Millî Savunma Bakanı) Nazım Paşa da vurularak öldürüldü. Oysa Paşa, Balkan Savaşının Başkomutan Vekili’ydi. Ne yazık ki bu kimliği, gö­zünü kan bürümüş İttihatçı Yakup Cemil’in kurşunlarına hedef ol­maktan onu kurtaramadı.

O hızla, hükümet toplantısını basan İttihatçı Yarbay Enver, “Mil­let sizi istemiyor, istifa ediniz” diyerek, Sadrazam Kamil Paşa’nın istifasını istedi. Neredeyse kafasına tabanca dayayarak yazdırdığı istifa mektubunu, elinden kaptığı gibi Dolmabahçe Sarayı’na koş­tu. Sultan Mehmet Reşat, hayatından endişeliydi. Durum bildiril­diğinde “Pekiyi, öyle olsun, hayırlı olsun” demekle yetindi. Kamil Paşa, Hükümeti’nin istifasını hemen kabul etti. Ayrıca Yarbay Enver Bey’in önerisiyle, Mahmut Şevket Paşayı hükümeti kurmakla görev­lendirdi. Böylece, dört yıl evvel, 31 Mart ayaklanmasını bastırmak üzere Selanik’ten İstanbul üzerine yürüyen “Hareket Ordusu’nun ünlü komutanı Mahmut Şevket Paşa Başbakan oldu. Ve tamamı İtti­hatçılardan oluşan yeni bir hükümet kurdu.

Fakat ömrü uzun olmayacak, 11 Haziran 1913 sabahı, Divanyolu’ nda seyreden otomobilinin içinde vurularak öldürülecekti. İttihat ve Terakki iktidarı, bunu âdeta fırsat bilip bir devlet terörü başlatacak, Bayezit Meydanına tekrar sehpaların gölgesi düşecek, İkinci Balkan Savaşı, bu sırada yürekleri tekrar yakacak, derken devlet yine İttihat­çı önderlerin kahraman olma sevdalarıyla dengesiz vatanseverlikleri yüzünden Birinci Dünya Savaşı na sürüklenecekti. Gerisi malum.

Akif, II. Abdülhamid’e “Ödlek” Demiş mi?

Sultan Abdulhamid, asla “ödlek=korkak” değildir. “Ödlek” ol­saydı, bir Ermeni terörist tarafından bombayla hurdahaş edilen ara­basının (iki dakika gecikmeyle ölümden kurtuldu) yerine bulunan arabayı bizzat kullanarak saraya dönemez, eli ayağına karışırdı.

“Korkak” olsaydı, Filistin’i isteyen Yahudi lobisini kovulmak­tan beter edemez, kendisini tahttan indirmeye gelen heyetin içinde Emanuel Karasu isimli Yahudi’yi görmesiyle “Bu herifin aranızda ne işi var?” diye gürleyemezdi. Avrupa’dan gelen sayısız tehdidin karşı­sında dimdik duramazdı.

Böyleyken Akif, neden “ödlek” dedi? Sorunun cevabına, sanırım, “insan’ın mahiyetini tahlil ile ulaşabiliriz.

İnsan, “karma” bir varlıktır: Yani her insanın bir tarafı “zalim”, bir tarafı “mazlum”, bir yanı “günah”, bir yanı “sevap”, bir bölümü “yanlış”, bir bölümü “doğru” olabilir. Bütünüyle “şeytan”, yahut “me­lek” insan yoktur… Her insan zıtları ve zıtlıkları aynı anda yaşayabilir.

Böyle olmasaydı, ne “tövbe” müessesesine, ne “Mahkeme-i Kübra” ya, ne “Mahşer’e, ne “Mizan”a, ne de “Cennet” ve “Cehennem”e gerek kalırdı… Zaten insanın yaradılış hikmeti de bunu gösteriyor. Eğer Allah, bütünüyle “kötü” bir varlık yaratmak isteseydi, şeytanla yetinir, tamamen “iyi” bir varlık yaratmak isteseydi meleklerle iktifa ederdi. İnsan bu iki türün karmasıdır: Her insanda, meleklikle şey­tanlık iç içe yaşar. Başka türlü hayat imtihan olmazdı.

Şimdiye kadar anlatmaya çalıştıklarımdan çıkan sonucun tek cümle ile ifadesi: Bazı “doğru” insanların “yanlış”ları, bazı “yanlış” insanların ise “doğru”ları bulunabilir.

Kısacası, Abdülhamit Han da “hata” edebilir, Mehmet Akif de… “Hatasızlık bir büyük “ikram-ı İlahi”dir ve peygamberlere mahsus­tur.

Sultan Abdülhamid’e, sizin gibi, “Ulu Hakan” diyenlerin “Sul­tan tamamen suçsuzdur, hatasızdır, günahsızdır, masumdur” de­mek istediklerini sanmıyorum. Belki “Kızıl Sultan” diyenler de bütünüyle “hatalı” olduğunu söylemeye çalışmıyorlar. Bir insanı, hele de otuz üç sene padişahlık yapmış birini iki kelimelik cümle­lerle anlatmak mümkün mü? Bunlar yalnızca duygusal tepkilerdir. Oysa “duygu’nun “düşünce” dünyasında, hele de tarih biliminde “eder”i yoktur.

Kaldı ki, bir insanı hatalardan tenzih edip “ulu”lamak, ya da bü­tünüyle hatalı sayıp yerin dibine batırmak, hem sosyoloji bilimi açı­sından, hem de insanın mahiyeti bakımından doğru değildir.

Hayata (ve tarihe) “toptancı” bakışla değil, “analitik” bakışla bakmak gerektiğini bilmeliyiz. Yine bilmeliyiz ki, “hayatın merke­zi” olan insanın çıkarılacağı terazi, son derece hassas tartmalıdır. Bu hassasiyet, yalnızca Allah’ın “Mizan’ında bulunduğu için, insa­nı yargılamak, diğer insanların yetkisine verilmemiş, Allah, bu işi doğrudan kendi tasarrufuna almıştır. Haddimi tecavüz etmeme­ye çalışarak şunu söyleyebilirim: Mehmet Akif Ersoy, son derece duygusal bir şair ve fikir adamı, Sultan Abdülhamit ise siyaset ve aksiyon adamıdır…

Fikir adamı, şartlar ne olursa olsun hürriyet ister. Siyaset ada­mı ise “şartların gereği olarak” zaman zaman hürriyetleri kısıtlama cihetine gider. Bu ikisi, temelde aynı yolun yolcusu, aynı kıblenin insanı olsalar bile, ister istemez çatışmaya girerler. Akif de Padişah’la çatışmış, “Köse İmam” başlıklı şiirinde: “Gölgesinden bile korkup bağıran bir ödlek / Otuz üç yıl bizi korkuttu ‘şeriat’ diyerek…”

“îstibdad” isimli şiirinde ise: “Düşürdün milletin en kahraman evladını yese / Ne melunsun ki rahmetler okuttun ruh-i İblise!” de­mek suretiyle, Sultan İkinci Abdülhamid’i hakaretamiz bir üslupla yargılamış ve bence çok acele bir hüküm vermiştir.

Yanlış hatırlamıyorsam Akif, “Îstibdad” isimli şiirini 1909 başın­da, “Köse İmam” başlıklı şiirini ise 1910 Mart’ında yazdı. O tarih­ler, zor tarihlerdir. Vatan parçalanıyor, vaktiyle Kuran’ın gürül gürül okunduğu Balkanlara, çan sesleri yeniden hâkim oluyor, şairin duy­gusal yüreği yanıyordu.

“Sesi hatta kısıldı Kuran’ın / Sustu, güya sedası Mevlâ’nın!/ Arnavutluk’ta gürleyen toplar / Geliyor işte payitahta kadar.”

Akif’in, Sultan Abdülhamid’e yönelik sözleri bir öfke sağanağı­dır. Belki de, aynı zamanda, vatanın bölünmesinden, parçalanmasın­dan, imparatorluğun çözülüp çökmesinden sorumlu tuttuğu kişiden (öyle olup olmaması ayrı konu) intikam alma dürtüsüdür.

Kolay değil: Kos koca bir imparatorluk çöküyor! Aydınlarla bir­likte Akif de şaşkındır. Ya bir birlerini suçluyorlar, ya da üçü-beşi bir araya gelip sarayı suçluyorlar. Ne, olayları analiz edecek vakitleri vardır, ne de dünyayı izleyip Osmanlı Devletini ona göre yeniden yapılandırmayı teklif edecek birikimleri… En iyi bildikleri şey, öfke­lenmek, bağırıp çağırmak ve suçlamaktır! Onu yapıyorlar.

Ne olursa olsun, insanları yanlışları ve doğrularıyla birlikte de­ğerlendirmek esastır. Bu ölçekte değerlendirilmeleri halinde, her ikisi de (Mehmet Akif ve Sultan Abdülhamit) vicdanlarda “beraat” kararı alırlar.

İstiklâl Marşı, Babam ve Ben

Ortaokula gidiyordum. Denizci olduğu için ayda, yılda bir, eve uğrayan rahmetli babam, bir gün, elinde kalın bir kitapla odama gir­di. Girer girmez de sordu: “Mehmet Akif’i seviyor musun?”

“Çok” dedim, sorunun ne getireceğini düşünerek, “Çok seviyo­rum.”

“İstiklâl Marşını biliyor musun?” diye sordu bu kez.

“Sular, seller gibi” diye cevaplandırdım sevinçle, “On kıtayı bir­den, okuyayım mı?”

“Mehmet Âkif’in el yazısından oku!..” dedi ve elindeki kalın ki­tabı masaya koydu…

Kitap, açık vaziyette, masanın üstünde duruyor, ama satırlar küs­müş gibi benimle konuşmuyordu. Çünkü benim öğrendiğim alfabe­den, farklı bir alfabe ile yazılmıştı. Demek, çok sevdiğim Âkif, çok sevdiğim, okurken ve dinlerken heyecanlandığım İstiklâl Marşını bu alfabeyle yazmıştı. Peki, İstiklâl Marşının yazıldığı alfabeyi, ben niçin çözemiyordum? Bu soru, çelik temren gibi beynime saplandı! Çözümsüzlüğün ortasında, kala kaldım. Babam, son derece üzgün bir yüz ifadesiyle: “Eyvah!” diye söylendi, “El yazısını okuyamadığı­na, Mehmet Âkif çok üzülmüştür.”

Âkif’i üzmüş olma ihtimali, öylesine içime oturdu ki, Osmanlıca “Safahat”ı kaptığım gibi, bu işlerden anlayan akrabamız Remzi Amcaya götürdüm ve onbeş gün içinde, bu kitabı okuyabilir hale gelmem için yardım etmesini rica ettim. Çünkü onbeş gün sonra babam, motoruyla sefere gidecek, kim bilir bir daha ne zaman dö­necekti.

Çok şükür, o süre içinde yazıyı söktüm. Ve babamın, evden çık­mak üzere olduğu sırada karşısına çıkıp, Mehmet Akif’in el yazısını okuyabildiğimi söyledim. Oldukça şaşırdı ve bir iki yerden okuttu. Sonra, İstiklâl Marşını okumamı istedi. Sesimi yükselttim: “Korkma, sönmez bu şafaklarda…”

On kıtayı, esas duruşta dinledi. Marş bitince, “Mehmet Âkif, şimdi seni çok seviyor” dedi. Eşiği geçtikten sonra birden döndü. Gözlerimin içine gülümseyerek ekledi: “Baban da seni çok seviyor.” Hayatım boyunca, babamdan duyduğum tek sevgi sözcüğü bu- dur ve bu yüzden İstiklâl Marşının yüreğimdeki yeri çok ayrıdır.

***

İstiklâl Marşımızın ilk mısraının ilk kelimesi, kuşkusuz “bes­mele” ile döşenmiş, ilhamını da Peygamber-i Âlişan Efendimizin Mekke’den Medine’ye hicreti sırasında sığındığı mağarada, muhte­şem yol arkadaşı Hz. Ebubekir’in endişelenmesi üzerine söylediği teselli cümlesinin ilk kelimesinden almıştır: “Korkma, ey Ebu Bekir, Allah bizimledir!”

Yüreğini ilhamının kaynağına kilitledikten sonra, Âkif, marşın gerisini hızla getirmiştir:

“Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak / Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak / O benim milletimin yıldızı­dır parlayacak/ O benimdir, o benim milletimindir ancak.”

***

1921 yılıydı. Yaklaşık altı ay kadar önce(23 Nisan 1920), Bü­yük Millet Meclisi açılmış, yürekleri tutuşturan istiklâl ateşi, tüm Anadolu’da zaferden zafere koşmaya başlamıştı…

Gönülleri tutuşturup coşturacak bir marş oluşturma arzusu, bu sırada kendini gösterdi. Bu arzu, önce, ülkeyi karış karış gezen “Heyet-i İrşadiye Teşkilâtı” mensuplarından geldi. Erkân-ı Harbiye Reis Vekili Miralay İsmet Bey’e arzularını rapor ettiler. Kabul gördü ve konuya ilişkin olarak, Maarif Vekâleti tarafından 500 lira ödüllü bir yarışma açıldı. İstiklâl Marşı olmaya lâyık bulunacak şiirin yaza­rına 500 lira nakdî ödül verilecekti.

Bu para, dönemin şartlarına göre oldukça cazipti. Yarışmaya, tam 724 şiir geldi. Fakat hiç biri beğenilmedi. Bunun üzerine Maarif Vekili (Millî Eğitim Bakanı) Hamdullah Suphi, son derece kifayetli ve anlamlı şiirler yazan Mehmet Akif’in de yarışmaya katılmasını istedi. Ödül yüzünden (parayla yazmış olmamak için) katılmadığı anlaşılınca para ödülü kaldırıldı.

Ve Mehmet Akif, Taceddin Dergahına (Ankara’da) kapanıp İstiklâl Marşımızın ilk mısraının ilk kelimesini “besmele” eşliğinde döşedi: “Korkma!..”

Eserini, 17 Şubat 1921’de tamamlayıp Maarif Vekâleti’ne gönder­di. Akif’in şiiri, Büyük Millet Meclisinin 1 Mart 1921 tarihli oturu­munda söz alan Hamdullah Suphi tarafından okundu ve her kıtası milletvekilleri tarafından coşkulu bir şekilde alkışlandı.

Ve 12 Mart 1921… Büyük Millet Meclisi, o gün, Mehmet Akif’in şiirinin “Millî Marş” güftesi olmasını kararlaştırıp kanunlaştırdı. Akif’in şiiri kanunlaşıp resmiyet kazandıktan sonra, Hamdullah Suphi tarafından Büyük Millet Meclisi kürsüsünden okundu ve bü­tün mebuslarca ayakta alkışlandı.

Yıllar sonra Mehmet Akif’e, İstiklâl Marşı’nın eskidiğini, yeni bir tane daha yazmak gerektiğini söylediklerinde hastaydı. Yatağında hı­şımla doğruldu ve şöyle kükredi:

“O şiir, milletin o günkü heyecanının bir ifadesidir. Binbir fecayi (facialar) karşısında bunalan ruhların, ıstıraplar içinde halas (kur­tuluş) dakikalarını beklediği bir zamanda yazılan o marş, o günle­rin kıymetli bir hatırasıdır… O şiir, bir daha yazılamaz, onu ben de yazamam. O’nu yazmak için o günleri görmek, o günleri yaşamak lâzım. O şiir, artık benim değil, milletin malıdır. Benim, millete en kıymetli hediyem budur. Allah, bir daha bu millete, bir İstiklâl Marşı yazdırmasın.”

Sultan Vahdettin

Çok tartışılan padişahlardan biri olması itibariyle, kısaca padi­şahlığını ve gurbetteki acı ölümünü ele almak istiyorum.

Sultan Vahdettin, gerçekten de en çok tartışılan padişahlardan biridir. Ona “hain” diyen vardır, “âlim” diyen vardır, “zalim” diyen vardır…

Kimilerine göre, İstiklâl Savaşımızın gerçek organizatörü, kimi­lerine göre, İstiklâl Savaşımızı akamete uğratmak için kurulan “Yeşil Ordu” düşüncesinin mimarı… Anlayacağınız, iki arada, bir derede kalmış bir padişahtır, Sultan Altıncı Mehmet VâhidüddînL

Bu da normal: Zira yakın tarihimiz, tarihsel zeminde değil, “si­yasal zemin’de tartışılıyor. Ve öyle bir hava veriliyor ki, Sultan Vah­dettin haklı çıkarsa, Mustafa Kemal haksız çıkacak, Sultan Vahdettin haksız çıkarsa, Mustafa Kemal haklı çıkacak…

Bu anlayış içinde, kitleler “Atatürkçüler” ve “Vahdettinciler” diye bölünüyor! Sonra da taraflar başlıyorlar yeni bölünme odakları icat etmeye:

Lâikler-şeriatçılar… Cumhuriyetçiler-hilafetçiler… Çağdaşlar- mürteciler, vesaireler…

Tabii bu son derece yapay bir bölünme: Yıllardır, yapay bölün­melerle, gerçek kavgalar üretiyoruz. Sonuçta, hayatı kaçırdık, çağı ıskaladık ve Kıbrıs Rum Kesiminin bile gerisinde kaldık.

Yani, yapay bölünmelerde ürettiğimiz gerçek kavgaların faturası çok ağır oldu. Tarihi yapan insanları tokuşturarak, güç, ideoloji, ya da şahsi gelecek inşa etmeye çalışanlar, hepimize büyük zararlar ver­diler.

Hâlbuki, tarih, bir bütündür ve içindeki tüm isimler, tarihimizi inşa eden isimlerdir. Tarihçinin, takım tutar gibi, bunlardan bazıla­rını tutup bazılarını tutmaması, bazılarına dost bazılarına düşman olması ve onları kullanarak hayatla kavgaya oturması diye bir şey olamaz. Bu tarihçinin görevi değil, yalnızca ideoloji simsarlarının iş­levidir! Biz hayata ve tarihe, belgelerin ışığında bakmakla mükellefiz.

Sultan Mehmet Vâhidüddîn, 4 Temmuz 1918 tarihinde, ata­larının tahtına oturdu. Daha tahta oturduğu gün, Birinci Dünya Savaşının korkunç sonuçlarıyla karşı karşıya kaldı. Aradan dört ay bile geçmeden, uğursuz Mondros Mütarekesi imzalandı(30 Ekim 1918). Ardından, Osmanlı toprakları İtilâf Devletleri tarafından iş­gal edilmeye başlandı…

Kasım 1918’de, İngiliz ordusu Musul’a girdi. 1920 yılının 16 Mart’ında da, Müttefik Donanması İstanbul’u işgal etti. Yunanlılar, İzmir’e, İtalyanlar, Güneybatıya, Fransızlar da Güney Anadolu’ya girdiler. Osmanlı Ordusu, ortadan kaldırıldı. Silâhları, depolara ki­litlendi, kapılara İngiliz nöbetçiler dikildi…

Yalnızca, Padişah’ın şahsını korumak için, yedi yüz kişilik “Maiyet-i Seniyye Kıtası” silâhlıydı. Onu da, Padişah, Ayasofya çev­resine mevzilendirip, Ayasofya’ya çan takmaya kalkışacak İngiliz as­kerlerine (böyle bir söylenti çıkmıştı) karşı camii savunmalarım em­retti. Belli ki, Padişah, Ayasofya’nın “cami” kimliğinin korunmasını, kendi varlığının korunmasından daha fazla önemsiyordu.

Başta İstanbul olmak üzere, tüm ülke, “işgal”in yakıcılığını ve yı­kıcılığını yaşamaya başlamıştı. Şunu vicdan borcu olarak, hemen be­lirtmeliyim ki, Başkent İstanbul işgal edildikten sonraki gelişmelerden

Padişah’ı sorumlu tutmak haksızlık olur. Çünkü her hareketi, kontrol ve müthiş bir baskı altındadır. İngiliz Donanmasının, tüm toplarını saraya yöneltmiş olarak Dolmabahçe’de demirli olduğunu unutmaya­lım. Buna rağmen, Sultan Vahidüddîn, Anadolu’nun, galip devletler arasında bölüşülmesini öngören Sevr Antlaşmasını imzalamamıştır.

Padişah, işgal altındaki İstanbul’dan vatanın kurtarılmayaca­ğım biliyordu. Bu yüzden, Anadolu’ya gitmeyi düşündü, ancak İngilizler, Anadolu’ya geçip bir hareket başlatması halinde İstanbul’u Rumlara teslim edeceklerini söylediler. Bu, katliam demekti. Böylece, Anadolu’ya geçme fikrinin önü tıkandı. O da, güvendiği komu­tanları, Anadolu’ya göndermeye karar verdi. Almanya ve Avusturya seyahatinde kendisine eşlik ederken, yakından tanıdığı yaverlerin­den Mustafa Kemal’i bu karar çerçevesinde saraya çağırdı ve dedi ki: “Paşa Paşa! Şimdiye kadar devlete çok hizmet ettiniz. Bunları tarih yazacak. Ama asıl şimdi yapacağınız hizmet, hepsinden mü­him olabilir: Siz, devleti kurtarabilirsiniz! Cenab-ı Allah muvaffak etsin.” (Osmanlı arşivlerinden başka, kendisi de bir “Atatürkçü” olan araştırmacı Murat Bardakçının yayınladığı “Şah Baba” isimli eser de konuyu bu şekilde aktarıyor.)

Masrafları için bir miktar para verdi, İşgal Kuvvetlerinden izin aldı ve “çürük müydü, sağlam mıydı?” tartışmalarında kavgalar üret­tiğimiz meşhur “Bandırma Vapuru’yla Anadolu’ya gönderdi. Böylece, İstiklâl mücadelesi, başlamış oluyordu.

İstiklâl Savaşı, zaferle sonuçlandıktan sonra, Türkiye Büyük Mil­let Meclisi hükümeti, 1 Kasım 1922’de hilafet ile saltanatın ayrıldığı­nı ve saltanatın kaldırıldığını bir kanun ile kabul ve ilân etti.

Vahdettin Han’ın adı, hutbelerden kaldırıldı. İstanbul ve Anado­lu basınında, aleyhinde yazılar çıkmaya başladı.

Bu arada, kendi nazırlarımdan ve meşhur Osmanlı gazetecilerin­den Ali Kemal Bey, bazı kimseler tarafından İzmit’e kaçırılarak linç edildi. Bu olay, Sultan Vahdettin’in Ankara’daki havayı sezmesine yardımcı oldu. Ankara Saltanatın devamını arzulamıyordu. Esasen, dünyanın gidişatı da bu yönde idi.

Bu durumda Sultan Vahdettin, hem yeni kurulacak olan cumhu­riyete zorluk çıkartmamak, hem de öç alma sendromuna düşenler­den “halife” sıfatını korumak için, 17 Kasım 1922’de, “Malaya” isimli bir İngiliz savaş gemisiyle İstanbul’u terk etti.

Zaten, 5 Kasım 1922’de Ankara’da 101 pâre top atılarak saltanat kaldırılmış, o andan itibaren Sultan Vâhidüddîn’in Padişahlığı sona ermişti. Bu durumda, yurtdışına kaçan “Sultan Vâhidüddîn” değil, “Vatandaş Vahdettin”dir!

İlk durağı Malta oldu. Oradan Melik Hüseyin’in daveti üzeri­ne Mekke’ye gitti. Hicâz ve Mısır’a uğradıktan sonra, İtalya’nın San Remo Kentine yerleşti. Kiraladığı bir villada, yakın maiyetiyle yaşa­maya başladı.

O sırada İtalya Kralı Emanuel, Padişaha bir yaveri aracılığıyla şu teklifi yaptı:

“Ülkenin muhtelif yerlerinde saraylarımız var. Zatialilerinin ika­meti için, nerede oturmak istiyorlarsa, orada derhal bir saray verile­cektir. Ayrıca, yüksek müsaadeleriyle, Zat-ı Şahanenin emrine her ay takdir buyuracakları miktarda bir meblağ tahsis edilmiştir.”

Sultan Vahdettin, bu teklifleri münasip bir lisanla ve teşekkür ederek reddetti. Oysa yurt dışına çıkarken, emrinde hazineler ol­duğu halde, şahsi parasının ve hanedan armasının dışında tek kuruş almamış(bu konuda muhalifleri iftira atmaya bile cesaret edemediler), okumak üzere hazine dairesinden aldığı kıymetli bir kitabı dahi, mak­buz mukabili iade ettikten sonra yurt dışına çıkmıştı. Millet malına, bu kadar hassastı. Bu hassasiyeti yüzünden, kısa süre içinde parasız kalacak, hanedan armasının üstündeki kıymetli taşları söküp sattı­rarak bir süre daha yaşayacak, böyle bir zaruret içinde yaşarken bile İtalya Kralı’nın teklifine benzer tüm teklifleri geri çevirecekti. Hâlâ “Müslümanların Halifesi ve Osmanlı Padişahı” ünvanlarını taşıdığı için, kimseden karşılıksız bir ikram kabul edemeyeceğine inanıyordu.

Bir gün, para işlerine bakan Fahri Bey, bu tavrını eleştirdi:

“Bu kadar ikramı reddediyorsunuz. Herhalde mutfağınızda kuru soğan dahi kalmadığını bilmiyorsunuz” dedi. Bunun üzerine Sultan Vahdettin, ağlamaklı oldu:

“Fahri Bey” dedi, “maiyet-i saniyemde bulunmaya mecbur değil­siniz. Bu hayat size zor geliyorsa ayrılınız. Ben Müslümanların hali­fesi sıfatıyla, bir gayr-i müslim hükümdarın ihsanını kabul edemem.”

16 Mayıs 1926 tarihinde, San Remo’da vefat ettiğinde, şehrin ka­saplarına, bakkallarına ve sair mağazalarına önemli miktarda borç­ları vardı. Alacaklılar, Padişah’ın öldüğünü duyunca koşup alacak­larını istediler. Aksi gibi, hiç kimsede borçları ödeyecek kadar para yoktu. O zaman da cenazesini haczettiler…

Bu, sözün tam manasıyla, bir hicran ve hüsran sayfasıdır. Hatası, sevabıyla Osmanlı Devletini yönetmiş bir “Halife-i Rû-yi Zemin”in cenazesi, gurbet ellerde ortada kalmıştı. Çocukları hıçkırarak ağla­şırken, ona ücretsiz hizmet eden adamları, derin acılarını içlerine atarak, para bulmak için sağa sola koşturuyorlardı. İsteseler, elbette İtalya hükümetinden gereken parayı alabilirlerdi, ama gayr-i Müslimlerden sağlığında almadığı yardımı, ölümünden sonra alarak ruhuna ihanet edeceklerini düşünüyorlardı. Başka çare kalmayınca, arka kapıdan cenazeyi kaçırdılar. Selahaddin Eyyûbî Türbesi’ne def­netmek üzere, vasiyeti gereği Şama götürdüler. (Daha sonra, Suriye ve Mısır Müslümanlarından toplanan parayla Padişah’ın borçları ku­ruşuna kadar ödendi) Ama adı geçen türbede yer kalmadığından, Yavuz Sultân Selim Camii haziresine defnedildi.

Öldüğü güne kadar, gelip giden herkese Türkiye’den haberler so­ruyor, cumhuriyetin kurucuları hakkında ileri geri konuşmaya yel­tenenleri sert bir hükümdar bakışıyla susturup “Onlar bizim paşalarımızdır, gıyaplarında konuşulmasını arzu etmeyiz” diyor, “Saltanat ve sarayın yıkılması önemli değildir, önemli olan milletin kurtulmuş olmasıdır” şeklinde konuşup şükrediyordu.

Yunanistan Başbakanı Venizelos’u, İstiklâl Savaşından hemen sonra affedenler, aradan geçen bunca zamana rağmen Vahdettin’i affedemediler.

“Suçlu” muydu sahiden?

Buna cevap verebilmek için, şu soruları, öncelikle cevaplandır­mak gerekiyor:

Tarihin Mayın Tarlasında

“İstanbul’u kurtarmak için, îngilizler’i hangi cephelerde yendik?”

Gerisi de var…

“İstiklâl Mücadelemiz sırasında, hangi cephelerde İngilizlerle sa­vaştık?”

İşe bakın: İngilizler, Başkentimizi (İstanbul) işgal ediyor, ama biz İzmir’e giren Yunan ordusuyla savaşıyoruz…

Ayıptır sorması, İtilaf Devletlerine (ki, 1914 yaz başlarında oluş­muştur) son anda (27 Haziran 1917) katılan ve güçsüzlüğünden do­layı esamisi bile okunmayan Yunanistan, İzmir’de ne arıyordu?

Çünkü İngiliz yönetimi davet etmişti: “Biraz silâhın ve askerin varsa çık İzmir’e” diyerek…

O da, öteden beri istediği İzmir’e çıkmıştı. Tabii sonrasında, İn­giliz yardımlarıyla destekleneceğini ummuştu. Havasını aldı: İngi­lizler, desteklemek şöyle dursun, hatta zaman zaman kösteklediler. İzmir’e askeri mühimmat ve gıda maddesi taşıyan Yunan gemilerinin yolu kesildi. Ege havalisindeki Yunan birlikleri, bu yüzden desteksiz kaldılar ve İngilizlere ateş püskürmeye başladılar.

Bu “Tavşana kaç, tazıya tut” şeklinde tanımlanmaya müsait bir “İngiliz oyunu” muydu?..Ankara heyetine bir “zafer” mi armağan etmek istemişlerdi?

Ne karşılığında?..

Gelin işi biraz daha baştan alalım…

***İtilaf Devletleri’nin ortak saldırısını püskürtüp, 250 bin şehi­din kanı bahasına kazandığımız muhteşem Çanakkale Zaferi’ne rağ­men, Birinci Dünya Savaşını kaybetmiştik…

İngiliz ve Fransız birlikleri, daha önce imzalanan Mondros Ateş­kes Antlaşmasına (30 Ekim 1918) dayanarak, ülkemizin bazı bölge­lerini işgal ettiler…

Bu arada, İstanbul’a da girdiler…

Önce (6 Kasım), Boğazlar silâhsızlandırıldı. 7 Kasım’da ise işgal güçleri, Çanakkale’den geçti ve Osmanlı’nın başkenti İstanbul’a ulaştı. 13 Kasım 1918’de müttefiklerin 55 parçalık gemilerinden İstanbul’a,

500 asker çıkarıldı. İngiliz Albayı Muerpi, İstanbul’a geldi. İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar, bu güçleri takip etti. Böylece, 465 yıllık Osmanlı başkentine ve dünya Müslümanlarının Hilafet Merkezi’ne ilk kez yabancı askerler girmiş oluyordu.

Resmi tarih, olayı şöyle anlatıyor: “İtilaf Devletleri donanmaları, 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması’na daya­narak, 13 Kasım 1918’de Haydarpaşa önlerine demirleyip İstanbul’a girdiler. Fiilen gerçekleşmiş olan işgal, 16 Mart 1920 günü resmi iş­gale dönüştü.

“Kurtuluş Savaşının zaferle bitmesinden sonra Refet (Bele) ko­mutasındaki bir Türk birliği, İstanbul’a girdiyse de, işgali resmî ola­rak kaldıramadı…”

Akla takılan soru: “Bu ne menem iştir ki, İngiliz-Fransız işga­li altında bulunan İstanbul’a Türk birlikleri giriyor, ama tek mermi patlamıyor. Ne İstanbul’a saldıran var, ne de savunan! Öylece bakışıp duruyorlar mı yani?.. Bunlar dost mu, düşman mı?”

Başka bir soru: “Kurtuluş Savaşı’nı biz, İngilizlere karşı mı ver­dik, yoksa İngiliz teşvikiyle 15 Mayıs 1919’da İzmir ve havalisini işgal edip, Bursa’ya kadar ilerleyen Yunanlılara karşı mı? İngilizleri hiçbir cephede yenmediğimize, hatta savaşmadığımıza göre, Yunanlıları yendiğimiz için İstanbul’daki İngiliz işgali neden kalksın?”

Resmi tarih, sorularımızı kulak ardı ederek, şöyle devam ediyor: “4 Ekim 1923 günü düzenlenen bir törenle (işgaliler), Türk Bayrağını selâmlayarak şehirden ayrıldılar…

5 Ekim 1923’te şehrin Anadolu yakasına gelen Türk Ordusu, 6 Ekim 1923 günü coşkun bir bayram havası içinde, sevinç gözyaşları arasında ve çiçek yağmuru altında İstanbul’a girdi.”

Ne işgalmiş bu da yani?.. Bayrağımızı selâmlayıp gidiyorlar!

Bizimkiler de ellerini-kollarım sallayarak, Osmanlı’nın başken­tini teslim alıyor…

İnce bir ayrıntı: İstanbul bir süreden beri “Osmanlı Başkenti” de­ğildir. ..

“Hilafet Merkezi” de değildir; çünkü İngilizler giderken, şehrin “Başkent” kimliğiyle birlikte “Hilafet Merkezi” kimliğini de beraber­lerinde götürmüşlerdir…

“Halife-i Ruyi Zemin” de zaten bir İngiliz gemisindedir!

Acaba İngilizler, Halifeyi bir şekilde götürmek için mi gelmiş­lerdi?

Böyle ise bu konu, acaba, “Hilafeti taammüden öldürmek” şek­linde anlaşılabilir mi?

Yani bu olay da bir nevi “siyasi suikast” sayılabilir mi?

Neyse: Bugünkü Cumhuriyet Türkiye’sine yakışan, Sultan Vahdettin’den, Şair Nazım Hikmet’e kadar, gurbette kalan değerleri­nin cenazelerini ülkeye getirmek suretiyle sahip çıkmaktır.

Çanakkale Zaferi’nin Anlamı

Etrafında, ihtilâfsız ittifak edebileceğimiz ortak değerleri öne çı­karmamızı gerektiren günler yaşıyoruz. Tarih, ortak değerlerimiz­den biridir. Özellikle Çanakkale Zaferi, yakın tarih içindeki yeri ba­kımından son derece anlamlıdır.

Anlamlıdır, çünkü “Türkler bitti, bir daha dirilemeyecek şekilde yere serildiler” denilen bir zamanda kazanılmıştır. Mahiyeti itibarıy­la, bir diriliş cehdi, aynı zamanda da birlik-beraberlik sembolüdür. Bu itibarla, Çanakkale mücadelesini kazanan ruhu keşfetmeye ve kavramaya muhtacız.

Hatırlayalım ki, Çanakkale Zaferi, Avrupa’nın “hasta adam” dam­gasını vurduğu bir milletin, varlık mücadelesidir. Mücadele kaybe­dilirse, herşey bitecekti. Kazanıldı. Bir millet, ateşle imtihan olundu Çanakkale’de, tarihle hesaplaştı ve kendi varoluş tarihini yeniden yazdı.

Oysa, yıllarca savaşmaktan yorgundu. İmparatorluğun geniş coğrafyası içinde, onyedi yıl aralıksız savaşmıştı. Trablusgarp’tan Balkanlar a kadar tüm vatan sathını, kanıyla âdeta sulamıştı.

Yıl 1897…

Cephe, Dömeke: Paçamıza salman, Yunan ordusuyla hesaplaşı­yoruz…

Hemen arkasından, Makedonyada varlık mücadelesi veriyoruz. 1911’de Osmanlı mirasından Libya’yı koparmak isteyen İtalya ile sa­vaşıyoruz. Trablus Savaşı bitmeden Balkanlar alevleniyor, oraya ko­şuyoruz. Karşımızda Sırbistan, Bulgaristan, Yunanistan ve Karabağ namıyla tekmil Avrupa var yine; Anadolu’nun tertemiz gençleri, Balkan topraklarında kalıyor. İmparatorluğun sınırları ise Edirne’de çiziliyor…

Yıl 1914…

Cephe, bütün vatan. Yine kan, barut, ateş… Ve biz, yine ateşin ortasındayız. Üstelik, İmparatorluğumuzun merkezi kendi içine ka­panmış, politikacılar iktidardan pay kapmaya çalışırken Allahüekber Dağlarındaki buz cehennemi, 86 bin vatan evlâdını yutmuştur.

Ve Çanakkale…

Dünyanın en güçlü, en teknik, en eğitimli ordularının karşısın­da, dünyanın en yorgun milletiyiz. 18 büyük zırhlı, 24 denizaltı, 13 torpido gemisi ve uçaklardan oluşan Müttefik Kuvvetler, 506 topla günde ortalama 23 bin mermi gönderiyor mevzilerimize. Bizim eli­mizde ise çoğu eski, demode 150 top var. Atılabilen mermi sayısı sadece 370. Bu açığı kapatmak için bulunabilen tek yol ise, mevzilere soba boruları yerleştirilip top görüntüsü verilmesinden ibaret.

İngilizler, zaferden emindir. Bu emniyet ve gurur içinde, İngiliz Donanması Kurmay Başkanı Sör Roger Keyes, 13 Kasım 1915 tari­hinde, hatıra defterine şu notu düşüyor:

“Bahriye Nazırımız (Denizcilik Bakanı) Çörçil’in enerjik idaresi altında, dev adımlarla ilerliyoruz. Çanakkale Boğazını mutlaka ge­çeceğiz.”

Aynı tarihlerde Amiral Robeck ise, İngiliz donanmasında bulun­madığına hayıflanıyor ve şunları söylüyor:

“Şimdi, savaş gemilerinden birinde olmayı ne kadar isterdim. Çörçil’e inanıyorum. Çanakkale Boğazı geçilecek ve donanmamız Osmanlı Sultanının sarayı önünde demirleyecektir.”

İngiltere’nin müttefiki Fransızlar da aynı rüyayı görüyorlar. Fransız Savaş Filosu Komutanı Gepra (Guepratte) seyir defterine şu notu düşüyor:

“Müttefik donanmasının, Çanakkale’yi geçeceğine hiç şüphem yok. Bu bir prestij meselesidir. Bütün mesele, İstanbu’a ilk girme şe­refinin kime ait olacağıdır: İngiltere’nin mi, Fransa’nın mı?”

Ve Çörçil, donanmayı Çanakkale’ye gönderdiği andan itibaren yaptığı bütün konuşmalarda aynı hayali seslendiriyor:

“Çanakkale, mutlaka geçilmelidir, geçilecektir. Osmanlı Devleti, mutlaka bertaraf edilmelidir, edilecektir.”

Bu amaçla, son büyük saldırısını gerçekleştirmek için hazırlanı­yor.

Aynı günlerde, Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa, subaylarını çadırında toplamış şöyle konuşuyor:

“Silâh arkadaşlarım! Biz, düşmanın toplarına ve zırhlılarına karşı imanımızla çıkacağız. Şarapnellere ve mermilere göğsümüzü siper edeceğiz. Ve bütün dünyaya Çanakkale Geçilmez sözünü bir darb-ı mesel gibi söyleteceğiz.”

“Çanakkale’yi geçirtmeyeceğiz” diyenlerle, “mutlaka geçeceğiz” diyenlerin savaşı bu…

Avrupa, bayram yeri gibi…

Başkentler süslenmiş, tarihî kiliseler silinip süpürülerek zafer âyinine hazırlanmıştır.

18 Mart 1915 akşamına kadar bu hava sürüyor. Tekmil Avrupa zafer müjdesi bekliyor.

Nihayet 18 Mart…

Rahmetli, Mehmet Akif’in, “Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ” dediği kuvvetler, karadan ve denizden saldırıya kal­kıyor.

Çanakkale sırtları denizden, havadan ve karadan atılan bomba­larla bir anda cehenneme dönmüştür.

Bu saldırılar, bir kısmı çocuk yaşta, bir kısmı yedeksubay üçyüz bin (son bulgulara göre üçyüz altmış bin) şehide mal olacaktır, ama Çanakkale geçilemeyecektir.

***

Çörçil, 18 Mart 1915 günü, Avam kamarasında konuşurken, eline bir kâğıt tutuşturuldu. Bunu zafer haberi sandığı için, kaldırıp milletvekillerine gösterdi:

“Bu not, Çanakkale cephesinden geliyor, umarım kesin zaferimi­zin haberidir.”

Ne var ki elinde, İngiltere açısından felaket demek olan bir kâğıt tutuyordu. Göz atar atmaz bunu anladı. Yüzü kıpkırmızı kesildi. Eli­ni başına vurarak:

“Eyvah!” diye inledi, “Bütün hesaplarımız alt-üst oldu, kaybettik, mahvolduk.”

Gerçek buydu: Osmanlıyı mahvetmek için, Çanakkale Boğazı’nı çelik gövdeli zırhlılarla tıkayan teknoloji mahvolmuştu. Avrupa’nın hesapları tutmamış, Osmanlı’nın bin yıl süre ile bayraktarlığını yap­tığı İslâm’ı mahvetmek isteyenlerin emelleri, bir kez daha kursakla­rında kalmıştı.

***

Bu millet, o gün, Çanakkale’de, dönemin dev teknolojisini yen­di!..

Bu millet, o gün, tarihsel kimliğinde dirilişini gerçekleştirdi, ve “hasta adam” kimliğinden sıyrılıp, bin yıldır bayraktarlığını yaptığı inançlarının temel dinamiklerinde ayağa kalkmayı başardı. Ebedî varlığını, bir kere daha dünyanın suratına haykırdı:

“Bugün varım, yarınlarda da var olacağım!” dedi.

Çanakkale zaferinin özü ve özeti budur.

***

Mehmet Akif, mısralarında bu milletin varoluş emelini şöyle özetliyor:

“Değil mi, cephemizin sinesinde iman bir,

Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir;

Değil mi, sinede birdir vuran yürek.. Yılmaz!

Cihan yıkılsa, emin ol, bu cephe sarsılmaz.”

***

Şimdi, Çanakkale zaferini tarihe yazan insanın yapısına, karakte­rine biraz yakından bakalım…

Bakalım, çünkü onlar bizim dedelerimizdi. Bakalım, çünkü so­runlarımızın temelinde Çanakkale insanını, o ebedî âbideyi kaybet­miş olmak yatıyor.

Öncelikle belirteyim ki, o insanlar, Allaha yakın insanlardı. Cep­hede, bombalar altında namaz kılacak kadar yakın. Savaşırken, oruç tutacak kadar yakın. Her mermi atışta, besmele çekecek kadar yakın.

Biliyorsunuz, Birinci Dünya Savaşında, Almanlarla beraber­dik. Çanakkale Cephesi Komutanı da Alman Mareşal Liman Von Sanders’ti. Sanders, günlerden bir gün, cepheyi teftişe geldi. Meh­metçikler, önünde dizilmişti. Sıranın başındaki askere sordu:

“İyi savaşıyor musun?”

“Evet” dedi, Mehmetçik.

“Peki, niçin savaşıyorsun?”

Cevap, Mehmetçiğin Allah’a yakınlığını haykırıyor. Dedi ki:

“Allah rızası için.”

Alman Mareşal Liman Von Sanders, çarpıldı, âdeta. Sırada dizili askerlerin en az on tanesine aynı soruları sordu ve bir birine yakın cevaplar aldı. Allah rızası için savaştıklarını söylediler. Sonunda Ma­reşal, subaylarımıza döndü, ve: “Bravo beyler” dedi, “Yaptığı işi, Al­lah için yapan evlâtlara sahip bir millet mahvolmaz.”

O insanlar, kararlı ve fedakâr insanlardı: Edremitli Seyit Çavuş, topara mermi kaldıran mancınık bozulduğunda, çaresizliğe teslim olmuyor, imkânsızlıktan kendi sağduyusu ve kararlılığıyla imkân çı­karıp, her biri 250 okka çeken top mermilerini, bütün gün sırtında taşıyarak, ellerinde zaten sınırlı sayıda bulunan toplardan birkaçının devre dışı kalmasını önlüyordu. Her fırsatta imkânsızlıkları ileri sü­rüp, atılımı başkalarından bekleyen bizlere ibret olsun!

O insanlar, cesur insanlardı: Yahya Çavuş, emrindeki son birkaç Mehmetçikle, tam üç alay düşmana karşı bütün gün savaşıyor, son askeri şehit olmadan, savunmasına bırakılan tepeyi düşmana teslim etmiyordu.

Eski Çanakkale Valilerinden Nail Memik Bey, bu kahramanlık karşısında ağlıyor, bir dörtlük yazıp Yahya Çavuş ve arkadaşlarının mezar taşı yapıyordu:

“Bir kahraman takım ve Yahya Çavuş’tular,

Tam üç alayla burada, gönülden vuruştular.

Düşman, tümen sanırdı bu şahlanmış erleri,

Allah’ı arzu ettiler, akşama kavuştular.”

Zaferi hak etmişlerdi. Allah da ihsan etti: Hepsi bu.

O insanlar, yardımsever insanlardı: İngilizler, esir aldıkları yaralı asker ve subaylarımızı canlı canlı denize atarken, bizim insanlarımız yaralı düşman askerlerini sırtında taşıyor, kaskatı kesilmiş peksime­tinin yarısını onlara veriyordu.

O insanlar, gerektiğinde sert, ama her zaman mert insanlardı: Savaşta bile hileye tenezzül etmezlerdi. Ahlâk dışı usuller kullan­mazlardı. O kadar ki, İngiliz komutanlar, Avustralya’dan getirdikleri meşhur Anzak askerlerine gaz maskesi dağıtmak istediklerinde, Anzak askerleri, şu gerekçe ile maske istememişlerdi:

“Düşmanımız o kadar merttir ki, zehirli gaz atmaya tenezzül et­mez.”

Oysa aynı tarihlerde, İngiltere Harbiye Nazırı Sör Vinston Çörçil, Gelibolu’ya yığdığı kuvvetlerine zehirli gaz kullanma emri veri­yor, gerekçesini de şu şekilde açıklıyordu:

“Türkler, insan sayılmaz, fare gibi zehirlemelisiniz.”

O insanlar, vatansever insanlardı: Bunun delili olarak size bir mektup aktaracağım. 18 Mayıs 1331 tarihini taşıyan bu mektup, Ça­nakkale savaşları sırasında yaralanan bir subay tarafından kaleme alınmıştır. Şöyle diyor:

“Sebeb-i hayatım, feyz-ü refikim, sevgili babacığım ve valideciğim.

Arıburnunda ilk girdiğim muharebede sağ yanımdan kurşun geçti. Hamdolsun kurtuldum. Fakat bundan sonra gireceğim muha­rebelerden kurtulacağıma ümidim olmadığından, bir hatıra olmak üzere, şu mektubu yazıyorum.

Hamd-ü senâlar olsun Cenab-ı Hakk’a ki, beni bu rütbeye kadar îsal etti. Siz de ebeveynim olmak dolayısıyla, beni vatan ve millete hizmet etmek için ne suretle yetiştirmek mümkün ise öylece yetiş­tirdiniz. Sebeb-i feyz-ü refikim ve hayatım oldunuz. Sizlere çok te­şekkür ederim.

Şimdiye kadar milletimin bana verdiklerini, bugün hak etmek zamanıdır. Mukaddes vatanî vazifemi ifaya cehde ediyorum. Şehadet rütbesine suud edersem, Cenab-ı Hakk’ın sevgili bir kulu olduğuma inanacığım.

Sevgili babacığım ve valideciğim…

Gözbebeğim olan zevcem Münevver ve Allah emaneti oğlum Nezihciğimi evvela Cenab’ı Hakk’ın, saniyen sizin himayenize tevdi ediyorum. Onlar hakkında ne mümkünse, lütfen yapınız. Oğlumun talim ve terbiyesi ile siz de refikamla birlikte say ediniz. Şehadetimi duyduğunda, refikam mutlaka çok müteessir olacaktır. Teselli ediniz. ‘Mukadderat-ı İlâhiye böyle imiş deyiniz.

Sevgili baba ve valideciğim…

Belki bimeyerek, size karşı kusur işlemiş olabilirim. Beni affedi­niz. Lütfen hakkınızı helâl ederek, ruhumu şâd ediniz. Bana, vatanın, uğruna ölünecek mukaddes bir değer olduğunu öğrettiğiniz için te­şekkür ederim. Fatihalarınız, kabrimi nurlandıracaktır.

Sevgili hemşirem, Lütfıyeciğim…

Bilirsin, seni pek severim. Buna rağmen, belki sana karşı da ku­sur ettiğim olmuştur. Beni affet. Hakkını helâl et. Ruhumu şâd et. Yengen Münevver hanımla, yeğenin Nezihe sen de yardımcı ol. He­pinizi Cenab-ı Hakk’ın lütuf ve himayesine tevdi ediyorum.

Ey akraba ve ehibbâ ve eviddâ!..

Cümlenize elveda! Cümleniz hakkınızı helâl ediniz. Benim tara­fımdan hakkım cümlenize helâl olsun. Ebediyen Allahaısmarladık.

Sevgili babacığım ve valideciğim. Sakın üzülmeyiniz. Şehit ba­bası, şehit anası olduğunuz için şükrediniz. Ebediyen Allahaısmar­ladık.”

(Oğlunuz: Mehmet Tevfik)

Bölük Komutanı Mehmet Tevfik Efendi, bu mektubu, fırsat bu­lup ailesine gönderemedi. Yarası iyileşir iyileşmez cepheye, iman ve vatan savunmasına koşmuş ve mektubunda yazdığı gibi şehid ol­muştu. Mektup, ailesine gönderilen eşyalarının arasından çıktı. Şe­hid kanma bulanmıştı.

Onlar böyle oldukları için, Allah, Âli îmran Süresi 123. âyetinde vadettiği yardımını gönderdi. “Şayet sabreder, Alalıdan korkarsanız ve düşmanlarınız da hemen o anda üzerinize gelirse, Rabbiniz, işa­retlenmiş beş bin melekle size yardım eder.”

Size şimdi Anzak askerlerinden 4/165 künyeli istihkâm eri Fre- derik Rişard’ın hatıralarından birini aktaracağım.

Frederik Rişard şöyle bir hatırasını naklediyor:

“12 Ağustos 1915 günü, taarruza kalktık. 163. tümenimiz her bakımdan üstün dövüşürken çok garip bir şey oldu. Berrak gökyü­zünde, birden, somun ekmeği biçiminde altı veya sekiz beyaz bulut belirdi. Rüzgâr olmasına rağmen, bulutlar, 60 rakımlı tepenin üstün­de hareketsiz duruyordu.

Bulut kümesinin tam altına gelen yerde, toprağa yakın bir bu­lut daha belirdi. Yaklaşık 250metre uzunluğunda, 65metre yüksekli­ğinde idi. Oldukça yoğun görünüyordu. Katı bir madde gibiydi. Ve İngiliz birliklerinin, sadece lOOmetre kadar uzağında bulunuyordu.

O sırada, 4. Norfolk Taburu, 60 rakımlı tepeye doğru hücuma kalkmıştı. Tepenin, Türklerden alınması an meselesiydi. Bizimkiler, doğruca bulutun içine girdiler. Son erine kadar görüyordum. Niha­yet hepsi, bulutun içinde kayboldu. Hepsi gözümden silinince, bulut, sanki yükünü almış gibi ağır ağır yükselmeye başladı. Diğer bulutlar­la birleşti ve kuzeye doğru uzaklaştı.

Bir daha, 4. Norfolk Taburundan hiç kimse haber alamadı. Tek bir eri, ya da subayı geri dönmedi. Sır oldular.”

Allah-u Tealanın, Âl-i îmran Süresi 123. âyetindeki vaadim ye­niden hatırlayalım:

“Şayet sabreder, Alalıdan korkarsanız ve düşmanlarınız da he­men o anda üzerinize gelirse, Rabbiniz, işaretlenmiş beş bin melekle size yardım eder.”

Yardımın iki şartı var: Sabretmek ve istemek…

“îsteme”nin özünde ise, olumsuz şartlara teslim olmadan elden geleni yapmak yatıyor…

Onlar, imkânsızlıklara sığınmadılar, şartlara teslim olmadılar, ellerinden geleni yaptıktan sonra Allaha iltica ettiler ve imkânsızı başardılar.Önce,zaferi hak etmek lâzım.

Yıllardan beri, iki mermi var masamda, Çanakkale Savaşların­dan kalma…

Son zamanlarda cebimde gezdirmeye başladım. Çünkü dedele­rimi hatırlatıyor bana… Anne ve baba tarafından dedelerim Çanak­kale şehidi…

Mermilerden biri çelikten; muhtemelen İngilizlerin, Çanakkale de kullandıkları tüfeklerden birine ait: Sivri, uzun, öldürücü…

Diğeri ise, kurşundan yapılma… Çocukların oynadığı miskete benziyor. Yamuk bir yuvarlaklığı var. Dedelerimizden birinin, ağız­dan dolma tüfeği için alelâcele döküldüğü şekilsizliğinden belli… Bu haliyle, hedefe isabet ihtimali çok düşük…

Dedelerimiz Çanakkale’de bir yandan yoklukla savaşıyorlardı, bir yandan düşmanla… Elde yeterli sayıda top mevcut olmadığı için yakın köylerden soba boruları toplanıyor, mevzilere yerleştiriliyor, altlarında çalı çırpı yakılarak uzaktan duman çıkartmaları sağlanı­yor, böylece düşman gemilerinden ateşlenmiş top gibi görünmeleri sağlanıyordu. Mevcut toplar ise, o kadar eski püsküydü ki, namlular birkaç atıştan sonra ısınıyor, Çanakkale Boğazında harmanlanan İn­giliz ve Fransız zırhlılarına mermi ulaştıramaz oluyordu…

Mehmetçikler, bu açığı, yürekleriyle, sabırlarıyla, sebatlarıyla, sadakatlarıyla ve imanlarıyla kapatıyorlardı.

O halet-i ruhiyeyi kavrayabilmek için Çanakkale sırtlarında imanını, vatanını müdafaa uğruna kanını ve canını sebil eden Meh­metçikleri tanımak gerekiyor. Onları tanıdığımız ölçüde, içinde kıv­randığımız “kaht-ı ricâFi (adam kıtlığı) tanımlama ve aşma cehdine erişmiş olacağız.

Çanakkale Zaferinin her anı, bir destandır. Bu destanları ya­zanlardan biri de, Seddülbahir ve Conkbayırın büyük kahramanla­rından Bombacı Mehmet Çavuş’tur. Bu yağız Anadolu delikanlısı, İngilizlerin siperlerimize fırlattığı el bombalarını korkusuzca hava­da yakalar ve hızla geldiği yere gönderirdi: “Alın bakalım malınızı, geri gidinin gâvurcukları!..” diye kahkahalar atarak…

Günlerden bir gün, İngilizler, yine el bombaları atmaya başladı­lar. Mehmet Çavuşun bulunduğu mevzii de bundan nasibini aldı. Bombalar, arka arkaya geliyor ama Mehmet Çavuş hızlı hareketlerle onları yakalayıp karşı tarafa fırlatıyordu.

Birini, karşı tarafa fırlatmakta bir an gecikti. Bomba, müthiş bir gürültüyle Mehmet Çavuşun elinde patladı. Eli bileğinden toptu. Sadece bir parça deri tutuyor, eli, kolunun ucunda kanlı bir et parça­sı gibi sallanıyordu. Mehmet Çavuş, çabucak şaşkınlıktan kurtuldu. Kolunun ucunda sallanan elini diğer eliyle çekti, kopardı, yere fırlat­tı. Gömleğini yırttı. Kolunu, dirseğinin üstünden bağlayıp sıkarak, kanamayı durdurdu. Ve îngilizlerin fırlattığı el bombalarını, havada yakalayıp, gerisin geri İngiliz mevzilerine göndermeyi sürdürdü…

Onu, zorla hastaneye kaldırdılar. Hastanede çok sıkılıyordu. Ona kalsa, tek eliyle dövüşebilir, İngiliz el bombalarını eskisi gibi yaka­layabilirdi, ama izin vermiyorlardı bir türlü. Bir de yarası, henüz kapanmamıştı. Arkadaşlarını cephede bıraktığı için yüreği yanıyor­du…

Tabur Komutanına acıklı bir mektup yazdı. Bombacı Mehmet Çavuş, mektubunda şöyle diyordu:

“Sağ kolumu kaybettim, ama zararı yok, çok şükür sol kolum sağlam. Onunla da pekâlâ iş görebilirim. Beni müteessir eden şey, yaramın henüz kapanmamış olması. Bu sebeple, kıtama dönemiyo­rum. Hastaneden kurtularak harbe iştirak edemediğim için beni ma­zur görünüz ve lütfen affedeniz muhterem kumandanım.”

Çanakkale’ye gidenlerin çoğu geri dönmedi. 300 bine yakın şehit verdik. Allah rahmet eylesin.Bilirsiniz şehitler kanlı elbiseleriyle defnedilir… Kanlı elbiseleri, onların beraat kararları gibidir… Allah’ın huzuruna onunla çıkar­lar…

Ve bir şehit… Defnedilmeden önce üstü arandığında mübarek kanma bulanmış bir mektup çıktı cebinden. Karısına hitaben yaz­mış, ancak gönderecek zamanı olmamıştı.

Şehidin adı Zahit, rütbesi üsteğmen… O zamanki deyişle “Mülâzim-i Sani Zahit Efendi…”

Mektubun bugünkü dille özeti şöyle:

“Aziziye (Pınarbaşı) İlçesinin Kılıç Mehmet Bey Köyünden Ah­met Efendi kızı eşim Hanife Hanıma…

İşte bugün, seferberlik ilân edildi. Ben hem kendim, hem mesle­ğim itibariyle tam bir asker, hem şerefli bir askerim.

Asker olmam nedeniyle, sevgili vatanımı savunmaya gidiyorum. Gidip gelmemek, gelip bulmamak var. Her şey insan içindir.

Böyle olmakla beraber, şu vasiyetnameyi yazmak, hemen ölmek demek değildir.

Yüce Allah ve İlahî mukadderat, bir birimizi önceden tanımadı­ğımız ve bilmediğimiz halde, uzak memleketlerden bizi bir birimi­ze nasip etti. Allah’ın emrine ve Peygamberin kavline uygun olarak nikâhımız kıyıldı. Yaşadığımız sürece geçimimizi sağlamaya çalış­tım. Fakat bizi toparlayıp, bir araya getiren devletimiz harp ilân etti. Ben de vatanım ve milletim uğruna harbe iştirak ediyorum. Eğer şe­hit olursam, Büyük Allah’ım ruhlarımızı birbirine kavuşturur…

Vatan uğruna şehit olursam bana ne mutlu. Böyle bir hâl oldu­ğunda, mevcut olan eşyam ve taşınabilir mallarımdan mihri müec­celinizi almanız için sizi vekil tayin ediyorum. Eğer bunlar yetmezse, hakkınızı helâl edeceğinize ve beni borçlu yatırmayacağınıza eminim.

Birbirimize verdiğimiz sözlerden dönmemenizi ister ve umarım. Ruhuma bir mevlit okutmak vicdanınıza kalmıştır. Kendim için, başka bir şey istemiyorum. Şehitlik, bana yeter.

“Mektubumu aldığınız zaman, yüksek sesle ağlamanıza razı de­ğilim.” (Bu mektubun içinden, aziz şehidin biricik yavrusu Nadideye ait kırmızı kurdele ile bağlı bir demet sarı saç bulunmuştur)

Çanakkale Zaferini kazananların iç dünyası, böylesine temiz, yürekleri kıbleye dönüktü.

1909 ve 1914 Askerî Mükellefiyet Kanunu gereğince, askerlikten ya tümüyle muaf, ya da maksureli, yani tecilli oldukları halde, Gala­tasaray Sultanisi öğrencilerinin çoğu, Çanakkale Savaşları sırasında gönüllü askere yazıldılar…

Bu sebeple, Galatasaray Sultanisi o yıl hiç mezun veremedi. Buna karşılık, 45 şehitle, 150 gazi verdi. Şehitler ve gazilerin tamamı 17-22 yaş arası gençlerdi. Bir kısmı henüz mektebin lise ve orta kısmında, bir kısmı ise mezundular. Mecbur olmadıkları halde, birbirleriyle yarışırcasına askerlik şubelerine koşmuşlar ve gönüllü olarak askere yazılmışlardı.

Bunlardan biri de Mehmet Muzaffer’di. Cin gibi bir İstanbul ço­cuğuydu. Üç aylık bir talimden sonra “zabit namzedi” (subay adayı) olarak Çanakkale’ye gönderildi. (Mart 1916)

Muzaffer, Çanakkale’ye vardığında harp durmuştu. Çanakka­le’deki birliklerin büyük bir kısmı, Kafkas, Irak, ve Filistin cepheleri­ne sevk edilecekti. Hazırlanma emri aldılar. Muzaffer, birliğinin alay karargâhında görevliydi. Alayın, kamyon ve otomobil lastiği ile diğer bir takım malzemeye ihtiyacı vardı. Bunlar ise ancak İstanbul’dan sağlanabilirdi. Mehmet Muzaffer, becerikli ve açıkgöz bir İstanbul çocuğu olduğundan Karargâh Komutanı, gerekli malzemeleri bulup satın alma görevini ona verdi.

icap eden paranın ödenmesi için de Erkan-ı Harbiye Riyasetine (Genel Kurmay Başkanlığı) hitaben yazılmış bir yazıyı eline tutuş­turdular.

O yıllarda, İstanbul’da otomobil ve kamyon lastiği bulmak çok zordu. Muzaffer aradı, taradı, nihayet, Karaköy’de bir Yahudi tüccar­da buldu. Fiyatlar, çok yüksekti ama yapacak başka bir şey yoktu.

Yahudi tüccarla anlaştı. Sonra da gerekli parayı almak üzere Erkân-ı Harbiye Reisliği’ne gitti. Az sonra yaşlı bir yarbayın huzurundaydı. Yarbay, uzatılan tezkereyi okudu. Karşısında hazır olda duran genç ihtiyat zabitine baktı. İsteyeceği paranın miktarını sor­madan, ne alınacağını sordu.

“Oto kamyon lastiği, Kumandanım.”

Yarbay, bu cevap karşısında bir an durdu. Sonra Muzaffere dik dik baktı: “Ben” dedi, “Askerin ayağına postal, sırtına kaput alacak parayı bulamıyorum, sen otomobil lastiğinden bahsediyorsun. Hay­di git başımdan, insanı günaha sokma, sana para mara yok!..”

Üstelemek faydasızdı. Üstelik rütbece yüksek birine ısrar ede­mezdi. Selâm verip çıktı. Harbiye Nezareti’nin (bugünkü hukuk fa­kültesi binası) bahçesinden dışarıya ağır ağır yürürken, ne yapacağım düşünüyordu. Malzemelere, alayın ihtiyacı vardı. Kendisi bulsun bu­luştursun diye görevlendirilmişti. Para yok diye, eli boş dönemezdi. Bir çaresini bulması lâzımdı… Beyazıt Meydanının ortasında, birden durdu. Aklına bir fikir gelmişti. Doğru, Yahudi tüccarın dükkânına gitti:

“Paranın ödenme muamelesi, akşamüstü bitecek, ezandan sonra gelip malları alamam. Gece kaldıracak yerim de yok. Yarın öğleden evvel vapur Çanakkale’ye kalkıyor, yetiştirmem lâzım. Onun için sa­bah ezanında geleceğim, o saate kadar malları mutlaka hazır edin… Ayrıca askeriye, altın para vermiyor, borcumu kâğıt parayla ödeye­ceğim. Anlaştılar.

Mehmet Muzaffer, Merkez Kumandanlığından sağladığı at ara­bası ve askerlerle birlikte sabah ezanı vakti Yahudi tüccarın kapısın- daydı. Havagazı fenerinin yarım yamalık aydınlattığı loşlukta, mal­lar arabaya yüklendi. Muzaffer, bir yüzlük kaime (kaime=yüz liralık kâğıt para) verdi Yahudiye. Araba, dörtnala Sirkeci’ye doğru uzaklaş­tı. Malzeme önce bir şata, oradan da dubada bağlı gemiye aktarıldı…

Az sonra gemi, Çanakkale’nin yolunu tutmuştu bile…

Üç gün sonra Yahudi tüccar elindeki yüzlük kaimeyi bozdurmak üzere, Osmanlı Bankasına gitti. Bozmadılar, çünkü elindeki para geçmiyordu. El yazımıydı.

Muzaffer, çaresizlikten çare çıkarmış, değerli evrakların bası­mında kullanılan kâğıdın aynını Karaköy kırtasiyecilerinden almış, bütün gece uğraşarak çini mürekkebi ve boya ile gerçeğinden ilk ba­kışta ayırt edilemeyecek nefasette taklit bir para yapmıştı

Yahudi tüccara verdiği para buydu. O devrin hakiki kâğıt parala­rının üzerindeki yazılar arasında bir de şu ibare bulunurdu: “Bedeli, Dersaadet’te altın olarak tesviye olunacaktır.” (ödenecektir) Muzaffer ise, sanatkârâne hazırladığı taklit paranın üzerine, şu ibareyi yazmış­tı: “Bedeli, Çanakkale’de altın olarak tesviye olunacaktır.”

Onun burada “altın” dediği Çanakkale’de Mehmetçiğin akıt­tığı, altından daha kıymetli kandı. Yazdığı cümlenin özü, “Bedeli, Çanakkale’de kanla ödenecektir” şeklinde idi.

Muzafferin yaptığı taklit paraya gelince…

Yahudi tüccar, bunu mesele yapmadı. Yapmak mı istemedi, yok­sa korktu, çekindi mi, bilinmez, sustu…

Ancak olay, bütün İstanbul’da yayılmış, hatta Şehzade Halim Efendinin kulağına kadar gitmişti. Şehzade, hemen lalasını gönde­rerek, Yahudi tüccarı buldurdu. Yüzlük taklit parayı, bedelini altın olarak ödeyerek aldı. Çok zarif sedef kakmalı, içi kadifeli bir mü­cevher çekmecesine yerleştirip, İstanbul polis okulundaki emniyet müzesine hediye etti.

Bu emsalsiz parça, müzede şeref mevkiinde yıllarca korundu. Sonra maalesef, kayboldu gitti.

Gözyaşlarına Boğan İşgal Haberi

Kurtuluş Savaşı yıllarında, Balıkesir ve Bandırmadan sonra, Bursa’nın da 8 Temmuz 1920’de Yunanlılar tarafından işgal edilmesi, yurdun her köşesinde olduğu gibi Meclis’te de büyük üzüntüye sebep oldu. Bursa’dan gelen haberler kötüydü.

Konu hemen Meclis gündemine geldi ve müzakere edildi. Kür­süye gelen Burdur Milletvekili İsmail Suphi Bey, Yunanlıların, işgal ettiği Anadolu topraklarında yaptığı zulümleri bir bir anlattı. Ko­nuşmasında, Yunanlıların Bursa Ulucamii’ni bombalarla tahribe yeltendiklerini, Yunanlı subayların yedi asır evvel Osmanlı Sultanı Orhan Bey’le evlenen Rum kızı Horofıra, yani Nilüfer Sultanın kab­rine giderek, “Vaktiyle sen bir Türk’e vardın” demek suretiyle, kabri tekmelediklerini ve tahrip ettiklerini anlattı.

Bu tek vaka değil: Yunanistan başbakanının yedek subay olan oğlu Sofokles Venizelos’un Bursa işgal edilince, ayağının tozuyla Os­man Gazinin türbesine girmesi, türbenin kapısını tekmeleyerek aç­ması, sandukaya çizmesinin mahmuzuyla vurarak, “Kalk ey Osman! Karşıma geç de seninle vuruşayım” demesi, nasıl bir aşağılık kinin eseridir?..

Sonra da bir ayağını sandukanın üzerine koyarak bir “hatıra fo­toğrafı” çektirmiş, bunun üzerine Akif “Bülbül” şiirini yazmıştı.

Bu sırada, milletvekillerinin kendilerini tutamayarak hıçkıra hıçkıra ağladıkları görüldü. Meclis tutanaklarına da yansıdığı gibi Meclis’te gözyaşları sel olup aktı. (TBMM Zabıt Ceridesi, C. II, s. 227.)

Meclis’teki duygulu ortam, ne konuşmaya, ne de anlatılanları dinlemeye fırsat vermeyecek bir yoğunluk kazanınca, önce oturuma 20 dakika ara verildi. Ardından, 31 milletvekili tarafından verilen bir önerge ile TBMM riyaset (başkanlık) kürsüsünün siyah bir örtü ile örtülmesi kararlaştırıldı. (Bu örtü örtüldükten ancak 2 yıl 2 ay sonra, Bursanın düşman işgalinden kurtulması ve Yunan ordusunun Anadolu’dan atılması üzerine 6 Eylül 1922’de kaldırıldı, yerine yeşil bir örtü örtüldü).

Gazeteci/ Yazar Nizamettin Nazif Tepedenlioğlu, Bursanın işga­li haberinin Ankara’ya ulaşmasından sonra yaşananları, yıllar sonra Yeni İstanbul gazetesinin 7 Temmuz 1969 tarihli nüshasında yayın­ladı. Şöyle diyordu:

“1920 Ankara’sında Bursa için yapılan miting, Birinci Meclis An­kara’sında ilk siyasî yürüyüş ve mitingdir. İlk, halk hareketidir.

Gâvurun, Bursa’ya girdiği haberi üzerine halk, akın akın Hacı- bayram Camiine koştu. Tüm minarelerden, yanık yanık salâ sesleri yükseldi. Namazdan sonra halk, Hacı bayram Veli Hazretlerinin tür­besi önünde toplandı: Allahü Ekber, Allahü Ekber, Lâ ilâhe İlallâhü Allahü Ekber…’ sesleri, yeri göğü inletmeye başladı.

İşte bu anda, türbenin kapısı açıldı. Sonradan Deli Fahri diye diplomasi tarihine geçen Fahrettin Fahri, Hacı bayram Velinin ayetli yeşil bayrağını kapıp başındaki kırmızı fesinin püskülleri sallanarak halkın önüne düştü. Çok gür olan sesi, tekbirin ahengini bozuyordu. Hepimizi peşinden sürükleyerek, hastane önüne kadar götürdü. Bayrağın gönderi, kanlı ve pek uzundu, 1.90’lık boyuyla gönderi omuzuna vurmuş, hayret! Bana mısın demiyordu. Bayrağı, eski du­var kalıntısı üzerine dikerek haykırdı: ‘Ey ümmet-i Muhammed, Ey Türkoğlu Türkler! Şimdi söylenecekleri iyi dinleyiniz!’ dedi ve ardın­dan sözü hocalar aldı.” (Nizamettin Nazif Tepedenlioğlu, Yeni İstan­bul gazetesi, 7 Temmuz 1969)

Hacı bayram’da yapılan mitingdeki heyecan Meclise de yansıdı. Mitingin yapıldığı gün, öğleden sonra, Meclis’te heyecanlı saatler ya­şandı.

Netice mi? Anadolu insanı, Meclis’in etrafında kilitlendi, mad­di manevi her türlü desteği sona kadar Verdi. Aradan geçen 2 yı­lın ardından, yani 1922 yılının 26 Ağustosunda başlayıp, 9 Eylülde İzmir’de Yunan askerini denize dökerek sonuçlanan zaferle vatan düşmandan temizledi.

Bu zafer karşısında, Yunanistan karıştı. İzmir, Türk ordusunun eline geçmeden iki gün önce, 7 Eylülde Yunan Hükümeti istifa etti. Büyük bir hayal kırıklığına uğrayan Yunan halkı, 27 Eylül’de Atina’da kralın sarayına hücum etti. Kral, tahtı terk etmek zorunda kaldı.

Bu arada, İstanbul Matbuat (Basın) Cemiyeti, Millî Mücadele boyunca şehit olan askerler için, 8 Eylül 1922’de Ayasofya Camiinde bir mevlit okutturdu. Bu mevlidin, İstanbul Matbuat Cemiyeti tara­fından okutulmasının sembolik de olsa ayrı bir önemi vardır. Çünkü Millî Mücadele yanlısı İstanbul basını, çok güç şartlarda görev yapa­bilmiş ve canı pahasına da olsa doğru bildiği şeyi yazmaktan çekin­memişti. Millî Mücadele sırasında şehit olanlar için, 15 Eylül’de Fatih Camiinde okunan bir başka mevlide, Padişah Vahdettin de bizzat iştirak etti. Zaferden dolayı, tüm Anadolu’da ve İstanbul’da coşkun sevinç gösterileri yapıldı. İstanbul’da Darülfünun (İstanbul Üniver­sitesi) öğrencileri, büyük bir yürüyüş yaptılar ve yeri göğü inlettiler.

Lozan Üzerine Çeşitlemeler

“Tarihi yazmak, tarih yapmaktan daha zordur” diyor, meşhur Jan Jak Rousso…

Öyledir. Baksanıza, tarih yapmakta ihtilafa düşmeyen ecdadın torunları, sıra tarih yazmaya gelince bir birimize düşüyor, al takke, ver külah kavga ediyoruz!

Çünkü güncel siyasetin tozu-dumanı içinden tarihe bakıyoruz. Amaç, tarihi anlamak ve anlatmak değil, tuttuğumuz siyasete tarih­ten malzeme toplamak!..

Yani siyaset, tarihçinin kalemine dolaşıyor. Bazen de siyasetçi, kendisini ve kendi dönemini aklamak için tarihçinin kalemine hük­metmeye çalışıyor. Bunu kâh yasaklarla yapıyor, kâh tarihçiye ma­kam, mevki, şöhret, servet bahşederek…

Neticede, gerçek tarihin yerini hikâyeler, faraziyeler, fanteziler, ilmî dayanağı bulunmayan tezler, hipotezler alıyor. Artık tarih, siya­sete âlet edilmiş, günü kurtarmanın malzemesi yapılmıştır.

İşte bu yüzden tarihî olaylarda hep «taraflar» ve «taraftarlar» oluşur bizde. Tarih bir bilim dalı olmaktan çıkıp kavga malzemesine dönüşür.

Sultan Abdülhamit ve Sultan Vahdettin üzerine…

Mustafa Kemal’i Samsun’a götüren Bandırma Vapuru üzerine…

Topal Osman ile Ali Şükrü Bey’in katli üzerine…

Dersim İsyanı, Menemen Olayı ve Lozan Antlaşması üzerine her yıldönümlerinde kavga ederiz… (Yakın tarihimizde, kavga oda­ğına dönüştürdüğümüz daha pek çok konu var, ama örnek için bun­lar yeter)

Yıllarla gelen kavgalarımızı henüz sulha erdirebilmiş değiliz. “Bı­rakalım tarihçiler tartışsın“ da diyemiyoruz…

Özellikle yakın tarih konusunda, bileni-bilmeyeni konuşuyor.

Yakın tarihimizi, olumlu-olumsuz yönleriyle etkilemiş isimler “övgü-sövgü” kıskacında tüketiliyor…

Her şey, bir alacakaranlık kuşağında.

Atatürk ve arkadaşlarını Samsuna götüren Bandırma Vapurunda bile anlaşmış değiliz: Kimilerimiz “çürük” olduğundan söz ederken, kimilerimiz neredeyse “transatlantik” tanımlaması ya­pıyor!

Dönemin ünlü subaylarından Mustafa Kemal’in kendi inisiyatifiyle mi, yoksa Padişah’ın direktifiyle mi Anadolu’ya geçtiğini bilmi­yoruz!

Çocukluğumda okuduğum ders kitaplarına göre, Atatürk, asker olduğu halde ne komutanlarından, ne de Padişah’dan izin almaksızın “çürük Bandırma Vapuruna atladığı gibi, işgal altındaki İstanbul’dan çıkıp sağ salim Samsun’a varmıştı…

Duyduklarım ise çok farklıydı: Güya Atatürk’ü Samsun’a, Sultan Vahdettin göndermiş, (Rahmetli Üstad Necip Fazıl, “Vahidüddîn” isimli eserinde, bunu yazdığı için mahkûm oldu) bunun için de, Osmanlı Devletinin elinde bulunan en iyi gemilerden biri olan “Ban­dırma Vapurunu tahsis etmişti.

Gerçeği, ancak fısıldayabiliyorduk…Gerçeği, “sır” olarak kendimize saklamamız gerekiyordu.

Sır tuta tuta, yüreklerimiz “sırküpü’ne dönmüştü. Kafamız­da, “cevapsız soru’lar cirit atıyordu: Meselâ, İstanbul ve havalisi İngilizler’in, Maraş tarafları Fransızların işgali altında olduğu halde, neden sadece İzmir’i işgal eden Yunan ordusuyla savaştık? Mademki, Yunanistan’la savaştık, neden Lozan’da karşımıza İngiltere çıkmıştı?

Kulaktan kulağa fısıldanan bir soru daha vardı: Lozan’a neden İsmet Paşa gibi asker kökenli acemi bir diplomat gönderildi de, dip­lomasi mesleğinden gelen deneyimli isimlerden yararlanılmamıştı?

“Oniki Adalar” dediğimiz adaları, İtalya, Trablusgarp Savaşı es­nasında işgal etmişti. Diğerlerini ise, Balkan Harbinde Yunanistan’a kaybetmiştik(1912). Ama dikkate alınması gereken ince bir nokta vardı: Lozan’da, Ege Adaları ile Batı Trakya’yı Yunanistan’a, Musul ve Kerkük’ü İngiliz hâkimiyetine neden terk etmiştik?

Tabii bunlar, bayram havası içinde verilmedi. Çetin pazarlıklar oldu. Birkaç kez görüşmeler kopma noktasına geldi. Sonuçta, bu­günkü sonuç alınabildi.

Bu sonuç, bir “zafer” değil, bir “hezimet” de değildir…

İstiklâl Savaşını kazanan kadro, “misak-ı millî” sınırları içindeki bölgeleri elbette Yunanistan ve İngiltere’ye terk etmek istemezdi…

O heyetle, o şartlarda ancak bu kadarı yapılabildi.

Herşey, kendi şartları içinde değerlendirilmelidir.

Birinci Dünya Savaşı sonunda hazırlanan Sevr Antlaşmasının 122. maddesine göre, İtilaf Devletleri, Oniki Adayı İtalya’ya bırak­mışlardı. Ancak, Sevr Antlaşması taraflarca ne onaylandı, ne de uy­gulanabildi.

Lozan görüşmeleri başladığında, Oniki Ada, hukuken İtalyan iş­gali altında bir Türk toprağıydı. İtalya, adaları Türkiye’ye iade etmeyi yazılı olarak taahhüt etmişti; ancak, bu taahhüdünü yerine getirmi­yordu.

Yunanistan’ın Oniki Ada ile bağlantısı ise, adalarda Rumların da yaşıyor olmasından ibaretti.

Lozan görüşmelerine gidilmesinden önce, Mustafa Kemal (Ata­türk), İsmet Paşa (İnönü) Başkanlığında Lozan’a gidecek heyete ve­rilecek talimatı, TBMM’de tartışmış ve önemli gördüğü hususları 12 madde halinde heyete bildirmişti. Bu maddelerden birinde, Türkiye sahillerine yakın olan adaların, güvenlik açısından, Türkiye’ye bıra­kılmasının sağlanması vurgulanıyordu. Maddede tek tek ada ismi belirtilmiyor, ama Türkiye’de kalması gereken adaların başında Oni­ki Adanın geldiğini herkes biliyordu.

Türk görüşmeciler de, Lozan’da bunu savundular: Anadolu kıyı­larına yakın küçük adalarla, İmroz, Bozcaada ve Semadirek Adasının Türkiye’ye bağlanmasını, ayrıca da, işgal altındaki diğer adaların as­ker ve silâhtan arındırılmasını istediler.

Böylece, Türk tezi, Anadolu’nun güvenliği açısından adaların “silâh ve askerden arındırılması” esasına oturtulmuş oluyordu. Yani Türkiye, hukuken kendisine ait olan Oniki Ada ile diğer bazı adaların kesin su­rette kendisine verilmesi konusunda, çok fazla ısrarcı olmuyordu.

Ayrıca, Lozan’a giden delege ve danışmanlar, özellikle Oniki Ada konusunda çok hazırlıklı değillerdi. O kadar ki, Ege Adaları soru­nu, komisyonlarda görüşülürken, Ege Adalarının en önemlilerinden biri olan Limni Adası unutulmuş, danışmanların hazırladığı rapora konmamıştı…

Bu durum, millî çıkarlarımız açısından anlaşılabilir bir durum değildir. Bu olay üzerine Lord Curzon, komisyonda Türk heyetine alaycı imalarda bulunmuştur.

Türk Heyetinde yer alan bazı delegeler ise konunun önemini kavrayamamıştı. Bunlardan biri de Lozan’da “ikinci adam” konu­munda olan Dr. Rıza Nurdur, (ki, Atatürk ve İnönü ye düşmanlığı sebebiyle “Bizim Mahalle”de pek sevilir) Almanya’da basılan hatıra­larında, Oniki Ada ile ilgili düşüncelerini şöyle açıklıyor:

“Bunların bir kısmı Yunanlıların, bir kısmı da İtalyanların elin­de. Ahâli, ekseriyetle Rum. Vakıa, Anadolu sahilleri için kaçakçılık ve eşkıyalık, iktisadi vaziyet cihetiyle adalar mühimdirler. Hatta Anadolu’ya tecavüz için mükemmel hareket üssü olabilirler. Fakat Türkiye’de onları ne almak, ne de sonra muhafaza etmek kuvveti var. Deniz aşırı muhafazalar büyük masraflar ister. Yalnız Çanak­kale Boğazının ağzını tıkayan bir iki adayı almalıyız ve alabilirsek kâr. Öbür tarafı uğraşmaya değmez. Yunan veya İtalya, kimin elin­de olursa olsun… Bizde olmayınca kimde olursa olsun. İkisi de bize tecavüz edecek mahiyette… Sade buraları gayri askeri yapabilirsek (askerden arındırabilirsek) yeter…

Bize ‘Meis adası sahilimize pek yakın olduğundan verilmeme­sini’ Rauf (Orbay), hükümet namına ısrarla yazdı. Fakat bu ufak kayalık yer, neye yarayacak? İtalyanlara harekât üssü ise Rodos ve Kuşadası’dır. Burası o işe yaramaz. Bu adaların hepsi de Oniki Ada­lardandır. Bunları, 1912’de Türkiye, Uşi Muahedesi ile İtalya’ya zaten vermiş. (Bu çok yanlış bir yorumdur) Bize, şimdi burada tasdikinden başka çare yok. Binaenaleyh, kara sularımızdaki adaları aldık.”

Lozan Heyetinde yer alanların çoğu, Oniki Adanın önemini kavrayamazken, ondan yıllar önce, Trablusgarp Savaşı çıkıp, İtalyanlar Oniki Adayı işgal ettiğinde, devrin sadrazamı Said Paşa adaların önemini şu cümlelerle vurgulamıştı:

“Adaların, bence çok büyük ehemmiyeti vardır. Adaları veririm, Trablusu vermem fikrinde değilim. Binaenaleyh, adaların kurtarıl­masına çalışmalı. Hatıra gelecek şeyler vücuda gelecek olursa, yalnız İstanbul değil, Anadolu sahilleri de tehlikeye girer. Önceden de söy­lediğim gibi, bu adalar, İstanbul ve Anadolu’nun karakollarıdır.” Sonuçta, Lozan’da, Oniki Ada İtalya’ya bırakıldı. Antlaşmanın 15. maddesine göre, Türkiye, bu adalar üzerindeki her türlü hak ve hukukundan İtalya lehine tamamen feragat etti. Adaların İtalya’ya aidiyetini kabullendi…

İkinci Dünya Savaşı sona ererken, Almanya saflarında dövü­şen İtalya, savaş sonunda nasılsa elinden çıkacağını bildiği adaları, Almanya’nın tavsiyesi üzerine Türkiye’ye teklif edecek, ancak “Millî Şef” İsmet Paşa yönetimindeki Türkiye, bu teklifi, “Misak-ı Millî sı­nırları dışında bir talebimiz yok” diyerek geri çevirecekti.

Eski sahibi Türkiye’nin hukukuna sahip çıkmaması, yeni sahibi İtalya’nın ise savaştan yenik çıkması sebebiyle, Oniki Ada, galip dev­letler tarafından Yunanistan’a “armağan” edilecekti(15 Şubat 1947).

Mutlakıyet ve Cumhuriyet

Gazetecilikte pirimiz, Ziyad Ebüzziya’dan okumuştum: “Mutlakıyet [padişahlık] devrinde, bir gazeteye kapatma cezası verilince, bunun gerekçesi önce o gazetede ilân edilir, sonra diğer gazetelere yazdırılırdı. Benim gazetecilik ettiğim yıllarda ve daha sonraları ise, gazeteler, görülen lüzum üzerine’ kapatılırdı ve gerçek sebep, ekseriya gazetenin kendisine dahi bildirilmezdi…

1943-44 yıllarında, bir gazetenin kapatıldığını öbür gazetelerin yazması dahi yasaklanmıştı. Gazete, yeniden yayınlanmaya başla­dığında, ‘biz kapatılmıştık’ diyemezdi. Okuyucu, ancak tefrika [yazı dizisi] numaralarından bunu anlayabilirdi…

Mevhibe İnönü’nün [îsmet Paşanın eşi] fotoğrafı birinci değil, üçüncü sayfada yayınlanması hakaret kabul edilerek, Tasvir-i Efkâr Gazetesi kapatıldı…

Almanlara karşı tavır alınmamasını(îkinci Dünya Savaşı esna­sında), tavsiye ederdik. Günün birinde Almanlar sınırlarımıza da­yandılar. Almanlarla, bir saldırmazlık paktı imzaladık. İmza gecesi, Ankara’da, Dışişleri Bakanı Selim Sarper, ‘Tasvir-i Efkâr, şimdi, ‘Biz demedik mi?’ diye yazar, hükümeti küçük düşürür’ dedi. Bu ihtimal ile altı hafta süreyle kapatıldık…

Antep’ten gelen bir mektup koyduk gazeteye, ‘Petrol yok, çocuk­lar çıra ışığında ders görüyor’ diye yazdık. 10 gün kapatıldık… (Ter­cüman, 23 Ocak 1986)”

***

Galiba cumhuriyetin otuz ikinci yıldönümüydü. Başöğretmenim Hikmet Bey, bir gün hışımla sınıfa girdi ve âdeta bağırdı:

“Çocuklar, îsmet Paşanın diktatör olduğunu söyleyenlere sakın inanmayın, ne Atatürk diktatördü, ne de onun şanlı arkadaşı İsmet İnönü. Zaten diktatörlüğü kaldırıp cumhuriyet ilân ettik.”

Başöğretmenim Hikmet Bey, iflah olmaz bir “İnönücüydü, Ad­nan Menderese ve Demokrat Partiye de çok kızıyordu…

Hışımla sınıfa girip, girer girmez o devrin ana muhalefet partisi lideri İsmet İnönü’yü savunmasından anladım ki, dışarıda birileriyle bu konuyu tartışmış, iyice damarına basmışlar.

Hem sınıfa çöreklenen ağır havayı dağıtmak, hem de sınıfın “çokbilmişlerinden olduğumu göstermek açısından hemen sormuş­tum:

“Diktatör ne demek öğretmenim?”

Hızla bana dönüp, “Yine mi sen?” der gibi yüzüme baktıktan sonra: “Sınırsız yetki sahibi yönetici demektir çocuklar” diye izah etti, “Sadece padişahlar, sınırsız yetkilere sahipti: Dedikleri dedik, çaldıkları düdüktü…”

Başöğretmenim böyle diyordu, ama benim o yaşta okuduğum bir kitapta, Fransız tarihçi A. Ubicini farklı şeyler söylüyordu: (Ubicini Tanzimat döneminde Türkiye ye gelip uzun süre kalmış, Osmanlılar hakkında yazdığı eserler, Batıda çok büyük ilgiyle karşılanmıştı) “Osmanlı hükümeti, şeklen bir istibdat [diktatörlük diyelim] görüntüsü vermekle birlikte, dikkatle incelendiği zaman, dünyanın hiçbir yerinde misli görülmemiş derecede yumuşak bir idare olduğu anlaşılır.”

Başka bir Fransız ise, “Padişahın iradesi, Kuran hükümlerin­den, şeriat ulemasının içtihatlarından [yorumlarından], yahut şeyhülislâmın fetvalarından üstün değildir… Örf ve âdetlere daya­nan halkın gücü, padişahların iradesinden çok daha üstündür.” (A.L. Castellan) diyerek soydaşını doğruluyordu.

İngiliz sefiri Th. Thornton ise, padişahların sınırlı yetki sahibi olduklarını kesin bir dille açıklıyor, sonra da şu hükme varıyordu: “Böyle kanunî sınırlamalar olan bir ülkede (Osmanlılarda), elbet­te istibdat olamaz.”

Şimdi, Başöğretmenimin “sınırsız yetki” izafe ettiği padişahlar­dan birkaçının durumuna bakalım isterseniz…

Bursa Kadısı Emir Sultan, devrin öfkesi burnunda padişahı Yıl­dırım Bayezid’in şahitliğini “Terk-i cemaat beis-i cerh idüğün şuyû bulmağılen şehâdetün caiz değildür”, yani “Namazlarını cemaatle kılmadığın duyulduğundan şahitliğini kabul etmiyorum” diyerek, şahitliğini reddediyor. Fatih Sultan Mehmet, Molla Gürani tarafın­dan bir yemek esnasında fırçalanıyor, padişahlığı bırakıp dervişliğe dönmek istediği günlerin birinde “Senin rahmetin zahmettedir” de­nilerek Ak Şemsüddin Hocasının huzurundan kovuluyor, Yavuz Sul­tan Selim, Zembilli Ali Cemali Efendinin tehdidi karşısında, ferma­nını geri almak zorunda kalıyor, Sultan Avcı Mehmet, cuma namazı esnasında bir kürsü vaizi tarafından “Nedir bu av merakı, nedir bu nefsi emareye uymalar, Allah’dan korkmaz mısın?.. Devlet sahipsiz kaldı… Şimdi avlanma zamanı değil, ağlama zamanıdır” denilerek azarlanıyordu. Bu padişahlar diktatör müydüler yani?..

Diktatör olsalardı, kendilerini herkesin huzurunda azarlayan in­sanları yaşatırlar mıydı?

“Kişisel”, yahut “zümre diktatörlüğü” olabildiği gibi, pekâlâ “zih­niyet diktatörlüğü” de olabilir…

Ve muhabbetimizin ölçüsüne göre, diktatörlüğün bazı türleri, bazılarımıza “şık” gelebilir. Aslolan hangi türden olursa olsun dikta­törlüğü tüm olarak reddedip halk (cumhur) iradesinin belirleyicili­ğini savunmaktır.

Takvim Devrimimiz!

Şimdi garip gibi duruyor ya, “takvim devrimi”ni savunan millet­vekilleri, bu sayede Avrupalılaşacağımızı ve “medeni milletlerin bir rüknü” haline geleceğimizi savunuyorlardı.

Sonunda, devrim gerçekleşti. Alişan Efendimizin Mekke’den Medine’ye hicretini esas alan “Hicri Takvim” bırakıldı, yerine “Gre- goryan stili Miladi Takvim” kabul edildi.

Bu sayede, Avrupalılaşıp “medeni milletlerin bir rüknü” haline dönüşmüş müyüz bilmiyorum* bildiğim şu ki, “Avrupalılaşma medenileşme” isteğimizi, yakın tarih boyunca, (Tanzimat’tan bu yana) her toplumsal değişimin önüne koyduğumuz halde, Avrupalılar na­zarında “Avrupalı” sayılmıyoruz. Sınırını Meriç’ten çizip, bize boş- veriyor. Avrupa Birliğine filân da almıyor. Biz ise, hâlâ çabalayıp duruyoruz.

Anlaşılan, önceki denemeler, devrimler, bizi Avrupa’ya ulaştıramamış. Ulaştırabilseydi, hâlâ “Avrupalılaşmak” uğruna çırpınır du­rur muyduk?

Yıllar önce saltanatı ve hilafeti kaldırmayı kabul ettik; sonrasın­da alfabelerini kabul ettik; kılık kıyafetlerini kabul ettik; müziklerini kabul ettik…

Bitmedi: Yüzyıllar boyu konuştuğumuz dili bırakıp “çitakça’ya benzeyen “uydurukça’yı kabul ettik; Fransızca “madame (madam)” dan dönme “bayan’la, “monsieur (mösyö)”dan dönme “bay”ı kabul ettik…

Yetmedi: Dinî kimliğimizle ve millî varlığımızla yüzyıllar boyu örtüşüp bütünleşmiş selâmımızı atıp, “İyi sabahlar” anlamındaki Fransızca “bonjoure (bonjur)”un tercümesi olan “günaydın”ı kabul ettik.

Kafalarımız, bu yüzden çok karıştı: Kimimiz “hello” dedik, ki­mimiz “selâm” diye kısa kestik, kimimiz temenna ettik, kimimiz baş sallayıp durduk.

Derken, sıra bir gün ayları değiştirmeye geldi: Muharrem, cema- ziyülevvel, cemaziyülahir, safer, rebiyülevvel, rebiyülahir, recep, şa­ban, ramazan, şevval, zilkade, zilhicce diye saya geldiğimiz ay isimle­ri ocak, şubat, mart, nisan vesaire şekline girdi…

Ve nihayet, sıra günlere de geldi…

***

Kendisi de bir “dilci” olan Atatürk dönemi Millî Eğitim bakan­larından Haşan Ali Yücel, bakanlığı dönemine ait bir anısını şöyle anlatıyor:

“Bir gün hızlı dil devrimcilerinden biri geldi. Gün isimlerinin Türkçe olmamasını yüz kızartıcı bulduğunu belirterek dedi ki: ‘Salı dışındaki tüm gün isimleri Arapça ve Farsça’dır. Meselâ, pazar, pa­zartesi, çarşamba, perşembe Farsça, cuma ve cumartesi ise Arapça- dır. Ben bu mahzuru gidermek için yeni gün isimleri buldum.’

Önüme bir liste koydu ve ‘İşte dedi, ‘Türk günlerinin Türkçe isimleri.’

Listeye baktığımda, hafakanlar bastı. Pazar gününün karşısına gezgün, pazartesinin karşısına ongün, salının karşısına ‘işgün yaz­mıştı. Bu listede çarşamba güçgün”, perşembe ‘koşgün, cuma ‘yor- gün, cumartesi ‘bitgün olmuştu.

Şaşırdığımı görünce izahat vermeye başladı, adam…

Pazar gününe gezgün demesinin sebebi, tatil olmasındanmış, çünkü tatilde gezilir, eğlenilirmiş…

Pazartesiye ongün demesinin sebebi, haftanın ilk iş günü olu­şuymuş…

Salı ile çarşambaya ‘işgün ve güçgün demesinin sebebi ise, haf­tanın en yoğun ve zor günleri olmalarındanmış…

Perşembeye ‘koşgün demesi, iş peşinde koşulmasından, cumaya *yorgün” demesi, dört gün çalışan insanın yorgunlaşmasından, cu­martesiye ‘bitgün” demesi, hafta içi çalışmaktan çok yorulan beden­lerin bitkin düşmesindenmiş(Günün birinde cumartesinin de resmi tatil olacağını adam nereden bilsin?).”

Meşhur tarihçimiz İsmail Hami Danişment, bu hikâyeyi eski ba­kanın kahkahalarla anlattığını, kendisinin de unutmamak için not aldığını gören Haşan Alinin şöyle konuştuğunu belirtiyor: ‘Bunlar unutulmaz şeylerdir. Sen de unutamayacağın için boşuna not aldın.’

Esasta, Türkçe olan salı’ adının niçin değiştirildiğini de sormak­ta kusur etmedim.

‘Onu ben de merak edip sordum” dedi Haşan Ali, “yedi gün adı­nın, iş ve çalışma anlamı ile ilgili olması gerektiğinden bahis buyrul­du.’

Ve bu evrim, devrim, çevrim bahsine kahkahalarla son verdi (Tarihî Hakikatler, c.l, s. 310).”

Ah, neler yaşandı, ne tuhaflıklar, gariplikler, gereklilikler ve ge­reksizlikler yaşandı.

Türk Ocakları ve Köy Enstitüleri

“Toplumu biçimlendirme” ideolojisinin mimarı olan, Ittihad- Terakki Fırkasının (Partisinin) kurduğu “Türk Ocakları”, o yıllarda Ittihad-Terakki’nin propaganda merkezleri olarak görev yapmıştı. Amaç, halkı eğitip yönlendirmek, “Ittihad-Terakki Partisinin ilke­lerine sıkı sıkıya bağlı Türkçü-Turancı vatandaşlara dönüştürmek suretiyle biçimlendirmekti.

Parti, toplumsal yapının çeşitlendirilmesini, çeşitlendirilerek renklendirilmesini değil, aynı şeyleri düşünen, aynı şeyleri konuşan “tek tip” insanlar istiyordu…

Bu yüzden projeye, “Tornadan Çıkma İnsan Projesi” denilebilir.

Her kafadan bir ses çıkmayacak, toplum aynı şeyleri düşünüp aynı şeyleri söyleyen bir “aile” haline gelecekti. (Daha sonra Mussolini, Hitler, Lenin, Stalin, Franko, Mao, Enver Hoca, Saddam ve Kastro gibi komünist yahut faşist liderler de aynı amacı güdecek, ama top­lumsal dinamiklerin altında kalıp ezileceklerdi)

Kısaca ve kabaca, Türk Ocakları bu amaçla kurulmuştu(25 Mart 1912).

Cumhuriyet döneminde aynı “ocak’Tar, bu kez “Cumhuriyet İde­olojisi” nin hizmetine alınmak istendi. Halka, cumhuriyetin amaç­ları anlatılacak, cumhuriyeti kuranlar benimsetilmeye çalışılacaktı.

Ancak bu gaye ile faaliyetlerine izin verilmişti.

Fakat amaca ulaşılamadı…

Çünkü Türk Ocakları, belirlenmiş faaliyet alanına sığmamış, ocaklarda toplanan Osmanlı münevverleri, ocak merkezlerinde dü­zenledikleri konferanslarda CHP nin kimi “faşizan” uygulamalarını eleştirilmeye başlamışlardı… İpler, bu yüzden koptu.

Ve “Hilafetçilik merkezlerine dönüştüğü gerekçesiyle Türk Ocakları kapatıldı(10 Nisan 1931).

Kapatıldığında, zaten eski etkisini yitirmiş durumdaydı. Çünkü büyük baskılar sonucu CHP yöneticilerini yönetim kurullarına al­mış, daha doğrusu ocak CHP yöneticilerine teslim edilmişti.

Bunlar, 1927 yılında toplanan kurultayda, Türk Ocağı Yasasında değişiklik yaparak, Ocağı CHPTeştirdiler. Buna rağmen, kimi ocak merkezlerinde CHP nin hoşuna gitmeyen görüşler dillendirilmesini önleyemediler.

CHP nin bir grup toplantısında, Türk Ocağının idam kararı çık­tı: “Kapatılacak! ”tı.

Bu karardan sonra, 10 Nisan 1931’de olağanüstü kurultaya gi­dildi. Derneğin, 264 şubesi ile birlikte tüzel kişiliğinin feshetmesi­ne karar verildi. Türk Ocağının, o günün parasıyla 600 bin liraya inşa ettiği muhteşem Genel Merkez binası başta olmak üzere, yurt sathına yayılmış 141 parça mülkü, bütün nakdi varlıkları ve mefru­şatıyla birlikte Cumhuriyet Halk Partisine devredildi. (CHP, sadece Hindistanlı Müslümanların İstiklâl Savaşı mızda kullanılmak üzere dişlerinden tırnaklarından arttırıp gönderdikleri paralarla kurulan İş Bankasının değil, böyle haksız yollardan ele geçirilen mal varlığı­nın da üzerinde oturuyor)

Türk Ocakları kapatıldı, ama halkı başıboş bırakmaya gelmezdi. Başıboş bırakılan kız “Ya davulcuya, ya zurnacıya”, başıboş bırakı­lan millet ise kim bilir nereye giderdi. Milletin kıblesini, Kâbe’den Çankaya’ya döndürmek lâzımdı(Bu, bendenizin tabiri değil, ‘Ne örümcek ne yosun/ Ne mucize ne fusün/ Kâbe Arab’ın olsun/ Çan­kaya bize yeter’ diye, şiirler döktüren o devrin gözbebeği Kemalettin Kamunundur). Bunun için ne gerekiyorsa yapılmalıydı.

Köy Enstitüleri, Halkevleri ve Halk Odaları bu amaçla kuruldu. Amaç, “Kemalist ideolojinin ve CHP’nin ilkelerini yaymak ve bunla­rın parçası olan inkılâpların yerleşmesini sağlamaktı.

Böylece, “Kültür ve düşünce birliği sağlanacak” … “Aynı ülküye bağlı” toplumsal bir yapı oluşturulacaktı.

Kısacası, köylerde açılacak bu kurumlar vasıtasıyla halk, sözde eğitilip aydınlatılacak, aslında ise biçimlendirilerek güdülecekti!

17 Nisan 1940’da, Millî Eğitim Bakanı Haşan Ali Yücel, Köy Enstitüleri’nin kuruluş amacını şöyle itiraf ediyordu:

“Biz, istiklâl mücadelesinden itibaren sosyal hayatımızda yaptı­ğımız büyük devrimleri, köylere götürecek adam yetiştirmek isteriz. Çünkü ümmet devrinin böyle bir adamı vardır. Bu, imamdır. İmam, insan doğduğu vakit kulağına ezan okuyarak, vefat ettiği vakit meza­rının başında telkin vererek, doğumundan ölümüne kadar bu cemi­yetin manen hâkimidir. Bu manevi hâkimiyet, maddi tarafa da inti­kal eder. Çünkü köylü hasta olduğu vakit de sual mercii imam olur. Biz imamın yerine, köye devrimci düşüncenin adamını göndermek istedik.”

Bütün mesele, bundan ibaretti: “îmam’ın telkin ettiği “iman’ın yerini, “devrimci öğretmen” kanalıyla “lâiklik” alacaktı. Hâlâ da bu­nun kavgasını veriyorlar.

Ünlü sosyolog Şerif Mardin’in, şu çok tartışılan, “Cumhuriyet öğretmeni, imama yenildi” sözü, bu çerçevede yapılan önemli bir tespittir.

CHP’nin niyetini, ferasetli Anadolu insanının fark etmemesi mümkün değildi…

Fark etti ve eline geçen her fırsatı değerlendirmeye başladı. Önce Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na(17 Kasım 1924- 5 Haziran 1925), onun kapatılmasıyla da Serbest Cumhuriyet Fırkası’na(12 Ağustos 1930-17 Kasım 1930) yöneldi. Serbest Fırka’nın İzmir mi­tinginde konuşan Genel Başkan Fethi Okyar’ın ellerine sarılanlar, “Bizi kurtar Fethi Bey!” diye feryat ediyorlardı. Hâlbuki, cumhuriyet kurulalı, yani kurtulalı sadece yedi yıl olmuştu! Halk kimlerden kur­tulmak istiyordu?

Bu soruya bulunan karşılıklar, iktidarın gözlerini açtı. Muhalefet partileri kapatıldı. Yetinilmedi, tek parti rejiminin tüm unsurlarıyla halka zorla benimsetilmesine karar verildi.

Köy Enstitüleri ve Halkevleri, bu telaşın ilk adımlarıdır. Köy Ens­titüleri, “Rejimin adamını üretecek, bunlar da Halkevleri kanalıyla halkı biçimlendirecekti.

Aynı zamanda Halkevleri, tek parti ideolojisinin propaganda merkezleri işlevini de üstlenecekti.

Almanya’daki Nazi Partisi’nin yayın organı, 1938 yılında yayın­ladığı bir makalede, “Türk ve Alman milletinin siyasî amaçları ay­nıdır” derken, sanırım bu örneklerin amaçlarından yola çıkıyordu.

19 Şubat 1932’de kurulmaya başlayan Halkevleri, ilk olarak 14 ilde faaliyete geçirildi (Milletin parasıyla mı?)…

Daha sonra sayıları arttıkça arttı…

Halkevleri açılmayan küçük yerleşim birimlerinde ise Halkoda­ları açılıyordu. Ne de olsa, “küçük birimleri de başıboş bırakmaya gelmezdi.

“Millî Şef İnönü”, 1934 yılında yaptığı bir konuşmada “tek tip insan” özlemini dillendiriyor, “yurttaşların tek bir aile gibi” toplana­caklarını, bu işlevi ise Halkevlerinin sağlayacağını söylüyordu.

Halkevlerinin toplumu şaşırtmak ve Batılılaştırmak gibi bir fonksiyonları da vardı. “Yerli” olan her şeye düşman nesiller yetiştiri­lecekti. Çünkü her “yerli” olanın kökleri, İslâm’da ve Osmanlı’da idi. Amaç, onların yerine başka şeyler koymaktı. Bu yüzden, Halkevleri, halktan çok Batı müziği ile oyunlarının, gelenek ve göreneklerinin merkezine dönüştü.

Halka yararlı” faaliyetlerde bulunduğu, halkı eğitip bilinçlendir­diği için “Cumhuriyetin gözbebeği kuruluşlar olduğu iddia edilerek, CHP tarafından yeniden ihya edilen Halkevlerinden birinin (Kayse­ri Halkevi’nin) faaliyet raporundan bir demet…

Üçer ay devam eden iki devre saz kursu açılmış ve otuz kişiye nota ile saz dersi verilmiştir.

İki defa, halk gecesi tertip edilmiştir. (Herhalde o da sazlı-sözlü ve danslı-valslıdır)

On defa, saz gecesi düzenlenmiştir. Her ayın onbeşinde, bu gecelerin yapılmasına devam edilmiştir.

Hoparlör tesisatının tamamlanmasından sonra Cumartesi günleri saat 14:00-16:00 arası, pazar günleri 13:00-15:00 arası dü­zenli olarak müzik, şiir yayını yapılmış ve bu yayınların yapılmasına devam edilmiştir.

Gösteri şubesi tarafından verilen altı müsamerede görev alın­mıştır.

Beş kişilik bir ihtisas kolu teşkil edilmiş, on iki yerli türkü no­taya alınmıştır.

Klasik Türk Musiki Kolu, sesi güzel üç çocuğa usul ve makam öğretmiş ve bütün müzik faaliyetlerinde görev almıştır. Haftada üç gün, çalışmalarına düzenli olarak devam etmiştir.

Caz kolu da düğün ve temsillerde, toplantılarda çeşitli görev­ler almış ve bu görevleri yerine getirmiştir.

Hatırlatalım ki, bütün bunlar, milletin yiyecek kuru ekmek bul­makta zorlandığı yıllarda oluyor.

Maksat, halkı biçimlendirip CHP çizgisinde buluşturmak…

Ama tutmadı işte; halk, gene gitti Demokrat Partiye oy verdi, Adalet Partisi’ne oy verdi, Doğru Yol Partisine oy verdi, Anavatan Partisi’ne oy verdi, Refah Partisi’ne oy verdi ve nihayet Adalet ve Kal­kınma Partisi’ne oy verdi.

Yok, beyim, yok, “Bu millet, adam olmaz!”

“Osmanlı İnsanı” Ne Demek?

Osmanlı atalarımız, tanısınlar tanımasınlar, “Gülümseyiniz, mü­minin mümine gülümsemesi sadakadır” hadisi ve “Selâmı yayınız” tavsiyesi çerçevesinde, karşılaştıkları herkese gülümseyerek selâm verirler, tanıdıklarına ayrıca hal-hatır sorarlar, aile efradına (ailenin diğer bireylerine) selâm yollarlardı.

Böylece gönüller bir birine ısınır, geniş anlamlı toplumsal bir mutabakat oluşurdu.

Osmanlı gerçek anlamda bir “Barış ve kardeşlik toplumuydu.

Hasbelkader, nefsine yenilip biriyle kavga edeni, mahallenin önde gelenleri birkaç gün içinde barıştırırdı. Olmaz da küslük uzar­sa, dört gözle bayram beklenir, bayramlar barışın ve kardeşliğin ve­silesi yapılırdı.

Bu durumu Avrupalı gezginlerden Villamont, takdir hisleriyle kaydeder:

“Her kimin bir düşmanı varsa, bayramlarda ona gidip af dilemek zorundadır. Öteki de el öpmeden ve tokalaşmadan önce affettiğini söylemek mecburiyetindedir. Aksi takdirde, bayramlarının mübarek olması mümkün değildir.

Bu esaslara riâyet etmeyen kimseler ise, neredeyse fâsık (tabii ki abartıyor) telâkki edilip dışlanırlar.”

Du Loir, görüp incelediği toplumsal yapıdan o kadar etkilenmiş­tir ki, Osmanlı Türk toplumunun, bazı kötülüklerden haberdar ol­madığını düşünmekten kendini alamamıştır :

“Türkler, herhangi bir intikam hissi beslemekten son derece çeki­nirler: Dinlerinin bu hususa ait bir hükmü gereğince, cuma namazına başlamadan önce düşmanlarını affettiklerini âdeta ilân etmek duru­mundadırlar. Aksi halde, namazlarının kabul edilmeyeceğine inanır­lar. Ayrıca, her bayramın birinci günü, onlar için umumi bir barış gü­nüdür. Birbirlerine rastladıklarında el sıkışırlar. Küçükler, büyüklerin elini öptükten sonra başına koyup, ‘Bayramın mübarek olsun!’ der.”

Böyleydi, çünkü kişisel ve toplumsal ilişkilere, henüz “menfa­at” hükmetmiyordu. “Kardeşlik” en belirleyici öğe idi. Bu yüzden, insanlar arasında kıyasıya bir rekabet oluşmaz, en azından rekabet, kırıcı ve incitici boyutlara ulaşmazdı.

Osmanlı edebi ve nezaketi, dünyaca meşhurdur. İslâm’la yoğru­lan yürekler, bugünkü halimizle mukayese edilemeyecek kadar du- yarlıydı.

“Tevazu” ve “doğallık” sıradan meziyetler sayılırdı. Hayata “Al­çakgönüllülük” ve “yardımseverlik” hâkimdi.

“Küstahlık” nedir bilinmez, büyüklerin sözü kesilmez, bilgiçlik taslanmaz, ar, namus ve hayâ gibi kutsallar es geçilmezdi.

Kadınlara karşı, dinamiklerini imandan alan derin bir hürmet beslenirdi. Erkek ve kadın arasında, mutlak surette bir mesafe vardı. Bunun belirleyicisi, “Zinaya yaklaşmayın” mealindeki âyetti.

Sokakta karşılaşılan kadına, asla dik dik bakılmaz, derhal başlar öne inerdi. Kadının sokakta rahatça yürümesi için, erkekler, kendile­rini hafif alargaya çekerler, kadına yol verirlerdi. (Sonra nasıl olduy­sa, bu durum tersine döndü: Köylerde kadınlar, erkeklere yol vermek için kenara çekilip çömelmeye başladılar).

Her kadın, toplumsal edebin bir gereği olarak anne, teyze, hala ve bacı olarak görülürdü. Onları rahatsız edecek, en küçük davra­nışta bile bulunulmaz, bulunanı toplum müthiş yadırgar, büyükler derhal müdahale ederlerdi.

Lady Craven, erkeklerin, kadınlara karşı saygısını “aşırı” bile bulduğunu itiraf ettikten sonra, Osmanlı Devleti’nin kadınlara karşı tavrını, hayretler içinde şöyle dile getiriyor:

“Türklerin kadınlara karşı olan muameleleri, bütün milletlere örnek olmalıdır. Meselâ, bir erkek, ağır bir suçtan dolayı idam edilip bütün mal varlığına el konsa bile karısına ve çocuklarına gayet iyi muamele edilir. Kadınların, mücevherlerine dokunulmaz. Çocuk­lar, devlet himayesine alınıp bırakılır.” (Zamanın Avrupa’sında, idam edilen erkeğin, tüm mal varlığı ile birlikte yakınlarının takılarına da el konulurdu).

Osmanlı toplumunda, “Nemelâzımcılık” yoktu. En azından, bu kadar yaygın bir hastalık değildi. Tüm toplum, kaynağı din olan ge­leneklerin bekçisiydi…

Bunların bozulmaması için, herkes üzerine düşeni yapar, bir ba­kıma her vatandaş, “gönüllü polis” gibi çalışır, herkes “vatandaşlık” sorumluluğunu yerine getirirdi.

O kadar ki, mahalle kabadayıları bile, toplumsal düzene bekçilik ederlerdi.

Osmanlı toplum hayatı konusunda, Avrupalı gezginlerin sayısız tespitleri olmuştur. Bunlardan Guer şöyle diyor:

“Türklerin, pek mükemmel görgü kuralları vardır. Hepsine can-ı gönülden riâyet ederler. Birbirleriyle karşılaştıklarında, sağ ellerini göğüslerine götürmek suretiyle selâmlaşırlar. Muhataplarına, müjdeleyici bir surette, yani rütbe ve mevkilerine göre paşa, ağabey ve sultan gibi vasıflarıyla hitap ederler.”

Meşhur Fransız gezgin Brayer şunları söylüyor:

“Türk halkının üstü-başı çok temizdir. Hâl ve tavırlarında büyük bir asalet, yüzlerinde tatlı bir sükûnet ve nezaket vardır! Konuştuk­ları dil hoş ve ahenklidir… Sohbet edenlerin ifadeleri veciz, telaffuz­ları ter temizdir! Tebessümlerine incelik, el hareketlerine zarafet ve sadelik hâkimdir…”

Brayer, hayranlıkla devam ediyor:

“Yabancıları en çok hayrette bırakan şey, bir kaçının birden konuşmayıp, yalnız birinin söz söylemesidir. Konuşan, umumiyetle sö­zünü kısa tutar. Dinleyen de, söz bitene kadar sabreder. Birbirlerine karşı fikirlerini hürmetle savunurlar. Söylenen sözlerde herhangi bir fenalık, koğuculuk, iftira gibi kötülükler ve edebe aykırı lâubâlilikler yoktur.”

Sözü Avrupa’da eşine rastlanmayan bir konuya getiriyor:

“Yaşlı ve büyüklere karşı hürmette, onların hakkına riayet, hayâl edilemeyecek bir nezâket içindedir…

Diyebilirim ki, Osmanlılar ahlâkî hususiyetleri, insanı âdeta teshir eder, büyüler. Yürüyüşlerinin serbestlik ve ihtişamı, misafir kabullerindeki güler yüzlülükleri ve nihayet selâmlığa girip çıkarken, riayet ettikleri teşrifat kurallarının zarâfeti karşısında hayran olma­mak elde değildir.”

Tanınmış yazar Edmondo de Amicis ise Osmanlı halkını şöyle anlatıyor:

“Tetkîk ve tespitlerime göre, İstanbul’un Türk halkı, Avrupa’nın en nâzik ve en kibar topluluğudur.

Koca şehrin en ıssız sokaklarında dahi, bir yabancı için hiçbir hakâret ve zarara uğrama tehlikesi yoktur…

Hatta namaz vakitlerinde bile, camileri gezmek kabildir! Bu zi­yaretlerde, bir yabancı, kiliselerimizi dolaşan bir Türk’ten daha çok hürmet ve riayet görebileceğinden emîn olabilir.

Halk arasında, küstahça bir bakış şöyle dursun, fazla meraklı bir bakışa bile hiçbir zaman tesadüf edilmez. Kahkaha sesleri, gayet na­dirdir. Sokakta kavga eden ayak takımı da enderdir. Kapı, pencere ve dükkânlardan hiçbir kadın sesi aksetmez.”

Şimdi sıra Du Loir’da… Yıllarca incelediği toplumsal yapımızı, bize şöyle anlatıyor:

“Hıristiyan memleketlerinde, pek yaygın olan küfürbazlık, öfke ve intikam hissi, Türklerde yoktur. Çünkü bunlar, içki ve kumarın kışkırttığı alışkanlıklardır. Osmanlılar için, içki ve kumar da meç­huldür…

Sokaklarında da evlerinde de hiçbir küfür sözü işitilmez. Bunun yüzümüzü kızartacak ve bizi hayrete düşürecek tarafı ise, Osmanlıların yalnız ağızlarında değil, lisanlarında da küfür kelimelerinin bulunmayışıdır…

Onlar, yalnız ‘Vallâhi’ şeklinde Allâh’a yemin ederler.”

Du Loir haklı: Osmanlıların hayreti bile zikirdi. Şimdi olduğu gibi “Vaaaav yaaaa” diye Amerikan kırması çığlıklar atılmazdı. Hay­retlerini “Allah Allah, Fesübhanallah”, “Lailahe İllallah”, “Tövbe es­tağfurullah” gibi kelimelerle ifade ederlerdi.

Sakınmak istediklerinde, “Neuzubillah” çeker, her işe “Bismil­lah” ile başlarlardı. Öfkelenmeleri halinde “Ya sabır” der, haksızlı­ğa uğramaları karşısında “Hasbünallâhü ve ni’mel-vekîl!” diyerek Allah’ı kendilerine “vekil” ederlerdi.

Kızdıklarında en çok, “Lâ havle” (velâ kuvvete illâ billâh-il aliy- yil azim) çekerler, beddua yerine “Hay Allâh derdini alsın!” türün­den dua mırıldanırlar, şaşkınlıklarını “Fesübhanallâh!” eşliğinde yenerler, damarlarına basıldığında “Yâ sabır!” diyerek sabrın kuvvetine sığınırlardı.

Tekke ve zâviyelerin duvarlarında teselli edici levhalar asılıydı:

“Bu da geçer ya hû!”, “Vazgeç ya hû!”, “Hoş gör ya hû!”

Dükkânların görünür yerlerinde ise, “Errizku alellah” ve “Tevek- keltü Alellah” gibi itikadi kelimeler yazılı levhalar asılıydı…

Toplum “yaşamak” ve “yaşatmak” temelinde yücelmişti. Bu yüz­den, cinayete pek rastlanmazdı. Oysa aynı dönemde, düello, (iki kişi­nin bir birlerini öldürmeleri) Avrupa hükümetleri tarafından “yasal” sayılırdı… Aynı yıllarda, her şafak vakti, Paris sokakları bir birlerini öldürmek için düello edenlerden geçilmezdi.

Osmanlı’da hırsızlık, soygun, kapkaç gibi suçlar meçhul sayılır­dı…

1700’lerde İstanbul’a gelen Fransız müellif Motray, anılarında şunları yazıyor:

“Türk dükkânlarında, hiçbir zaman tek meteliğim kaybolma­mıştır. Ne zaman bir şey unutsam, hiç tanımadığım dükkâncılar arkamdan adam koşturmuşlar, hatta birkaç kere Beyoğlu ‘ndaki ikametgâhıma kadar gelmişlerdir.”

Fransız müellif Dr. Brayer de 1830’ların İstanbul’unu şöyle an­latıyor:

“Evlerin kapısının şöyle böyle kapatıldığı ve dükkânların çoğun­lukla umumî ahlâka itimaden açık bırakıldığı İstanbul’da, her sene azami beş-altı hırsızlık vakası görülür.”

Fransız generallerden Comte de Bonneval ise, şu hükmü veriyor:

“Haksızlık, murabahacılık, inhisarcılık ve hırsızlık gibi suçlar, Türkler arasında meçhuldür… Öyle bir dürüstlük gösterirler ki, insan çok defa Türklerin doğruluklarına hayran kalır.”

Şimdikinin aksine, eski İstanbul sokakları, genel olarak sakin­di…

Her yer güven içindeydi…

Herkes, günün her saatinde, istediği yere hiçbir endişe duyma­dan gidebilirdi.

İngiliz sefiri Sir James Porter, 1740’ların İstanbul’unu şöyle tasvir ediyor:

“Gerek İstanbul’da, gerekse İmparatorluğun diğer şehirlerinde hüküm süren emniyet ve asayiş, hiçbir tereddüde imkân bırakma­yacak şekilde ispat etmektedir ki, Türkler, çok medeni insanlardır.”

Osmanlı insanı, hırsızlık, gasp, kapkaç nedir bilmezdi. İstanbul’ daki gasp, kapkaç, hırsızlık, soygun olaylarını gazetelerde okudukça eski halimizi nasıl da özlüyorum bilemezsiniz.

“Bu muazzam payitahtta” diyor, Fransız tarihçi M. A. Ubicini, “dükkâncılar, namaz saatlerinde dükkânlarını açık bırakıp cami­ye gittikleri ve geceleri evlerin kapısı basit bir mandalla kapatıldığı halde, senede dört hırsızlık vakası bile olmaz. Ahalisi sırf Hıristiyan olan Galata ile Beyoğlu’nda ise hırsızlık ve cinayet vakaları olmadan gün geçmez.”

Kısacası, Osmanlı insanı, hırsızlık, soygun, kapkaç gibi suçları bilmezdi. Bu tür vakalara, senede sadece birkaç kez rastlanırdı.

1700’lerde İstanbul’a gelen Fransız müellif Motray, anılarında şunları yazıyor:

“Türk dükkânlarında hiçbir zaman tek meteliğim kaybolma­mıştır. Ne zaman bir şey unutsam, hiç tanımadığım dükkâncılar arkamdan adam koşturmuşlar, hatta birkaç kere Beyoğlu ‘ndaki ikametgâhıma kadar gelmişlerdir.”

Fransız müellif Dr. Brayer de 1830’ların İstanbul’unu şöyle an­latıyor:

“Evlerin kapısının şöyle böyle kapatıldığı ve dükkânların çoğun­lukla umumî ahlâka itimaden açık bırakıldığı İstanbul’da her sene azami beş-altı hırsızlık vakası görülür.”

Çevreyi kirletmek, bir Avrupalı alışkanlığıydı. Osmanlı insanı, “kul hakkı” sayıldığı için yerlere çöp atmaz, ortamı kirletmezdi…

Hatta “Ağaçlar zikreder” düşüncesiyle, ağaçları yeşertmeye çalı­şırlardı. Meselâ, kurak günlerde ücretle adam tutup sokaktaki ulu çı­narları sulatır, göçmen kuşların yorgunluk atması için saçak altlarına kuş sarayları yaparlardı.

Osmanlı insanı asla yere tükürmezdi. Bazı Batılı gözlemciler, sırf yere tükürmedikleri için atalarımızı eleştirmişti:

“Türkler hiçbir zaman yere tükürmezler. Daima yutkunurlar. Bunun için de saçlarında sakallarında bir hararet olur ve zamanla saçları, kaşları, sakalları dökülür.” (Comte de Marsigil).

Osmanlı insanının, üstün bir ahlâk anlayışı vardı. “Türkiye Seyahatnâmesi”yle meşhur Du Loir 1650’lerde şunları yazıyor:

“Hiç şüphesiz ki, ahlâk bakımından Türk siyasetiyle medeni ha­yatı bütün cihana örnek olabilecek vaziyettedir.” Bugünümüz için de bunları söylemek mümkün mü?

Osmanlı insanı güzel konuşur, derdini kestirmeden anlatırdı. Sözü gereksiz yere uzatmaz, o zamanın deyişiyle “israf-ı kelâm” (ke­lime israfı) etmezdi. Ayrıca konuşanın sözü asla kesilmezdi. İfadele­ri, gayet zarif ve düzgündü.

Sohbet edenlerin aralarındaki uyumu ve sevgiyi gören Charles MacFarlane, şöyle yazmaktan kendini alamamıştı: “Bu milletin ko­nuşması, bütün diğer milletlere örnek olabilecek kadar güzel ve mü­kemmel!”

Bu insanlar, ailede yetiştiğine göre Osmanlı ailesine de bakmak gerekiyor.

Osmanlıda aile, temel değerdir…

Her zaman baş tacı edilmiştir…

Daha geniş bir anlamda aile, Türk toplumunun daima temeli ol­muştur.

Osmanlı Aile Hayatı

Dünümüz, böyle değildi: Yedi cihana nam salmıştık. Devleti­mizle, milletimizle, zaferlerimiz, mâliyemiz, eğitimimiz, mimarîmiz, sanatımız, dürüstlüğümüz, ahlâki yapımızla meşhurduk. Yabancılar, kendi toplumlarına bizi örnek gösteriyorlardı.

Bunun sebebi, “cevher yürekli” oluşumuzdu. Aldatma-kandırma bilmez, yalana tevessül ve tenezzül etmezdik.

Batıda dilden dile dolaşan bir tevatür vardı: “İstanbul’dan bir şey satın alırken tüccarın menşeine dikkat edin; Yahudi ise istediği fiya­tın üçte birini, Rum ise yarısını, Türk ise tamamını veriniz!”

Şimdi tam tersi sözler dolaşıyor: Yürek cevherimize ne oldu der­siniz? Neden böyle sıradanlaştık?

Gerçek “nedenlere ulaşmak için, peşin hükümlerden arındık­tan sonra, geçmişimizle buluşmamız gerekiyor. Çünkü geçmişimiz, “adam gibi adam”lar yatağıdır. Osman Gaziler, Yıldırımlar, Fatih’ler, Yavuz’lar, Süleyman’lar, Sinan’lar orada olduğuna göre, onları yetiş­tiren şartlar da oradadır.

Bu gerçeği, Avrupalı gezginler tespit etmiş, meselâ “Türkiye Seyahatnâmesi’yle meşhur Du Loir, 1650’lerdeki ahlâki yapımızı tüm insanlığa, aşağıdaki çarpıcı cümle ile örnek göstermiştir:

“Hiç şüphesiz ki, ahlâk bakımından Türk medeni hayatı bütün cihana örnek olabilecek vaziyettedir.”

Herhalde bu ahlâki yapı, kendiliğinden oluşmadı. Nasıl oluştu­ğunun ipuçlarını ise A. L. Castellan veriyor: “Osmanlılar, ihtiyarlara ve çocuklara büyük ilgi, sevgi ve şefkat gösterirler.”

İşin püf noktalarından biri galiba bu: Hem yaşlılara, hem de ço­cuklara ilgi sevgi ve şefkat göstermek…

Sonuçta yaşlılar da bir nevi çocuktur!

Çocuk, kendi anne ve babasının, nine ve dedesine gösterdikleri ilgiyi örnek alarak büyür. Anne-babası, kendi anne-babalarına nasıl davranırlarsa, ileriki zamanlarda (çocuk büyüyüp, anne-babası, yaş­lılıklarını yaşamaya başladıklarında) anne-babasına öyle davranır…

Bir anlamda, anne-baba olarak, davranış biçimimizle kendi ge­leceğimizi hazırlıyoruz.

Osmanlı bunun farkındaydı…

Bu yüzden, aile içi ilişkileri sağlam tutmuş, ailenin yaşlılarına “öf” dedirtmemeyi esas almıştı. Çocuklar bu örneklere göre yetişir­di…

Kendisi, iflah olmaz bir İslâm düşmanı olan İngiliz Sefiri Sir Ja­mes Porter, XVII. Yüzyıl Osmanlı ailesindeki sevgi ve dayanışma ru­hundan gıpta ile bahsediyor:

“Baba sevgisi çok kuvvetlidir. Çocuklarda sonsuz bir itaatle birlikte, evlâtlık göreviyle ilgili olabilecek her şeye karşı sarsılmaz bir bağlılık görülür… Osmanlılarda, çocukların analarıyla-babalarına karşı besledikleri sevgi ve hürmet, özellikle takdire değer. İstanbul’da, tabiatın yüzünü kızartacak derecede çığırından çıkmış evlâtlar, az görülür…” (Şimdilerde, yetiştirdiğimiz bazı insanlardan sadece İstanbul’un değil, tüm hayatın bile yüzü kızarıyor).

Ne yazık ki, aile dışı bağlarımızdan sonra (komşuluk ilişkisi gibi) aile içi bağlarımız da koptu. Çoktandır, hayatı paylaşmıyoruz. Aynı ailenin fertleri, tek tek kendi hayatlarını yaşıyor. Aile kültürü, git gide zayıflıyor. Bundan da en çok çocuklar etkileniyor.

Fransız yazar ve gezgin Dr. A. Brayer, hafızamıza, Osmanlı insa­nının çocukluğunu bırakıyor:

“Çocuklar arasında gürültülü oyunlardan, itişip kakışmadan, hele küfürleşme ve yumruklaşmadan eser görülmez. Bunlar, İslâm terbiyesiyle ıslah edildikleri için, kendi aralarında sakin sakin oyna­yıp eğlenirler. Onlara anneanneleri, değişik menkıbeler anlatır, hayat tecrübelerini aktarırlar.”

İşin özü ve özeti, Brayerin “İslâm terbiyesi” vurgusu yaptığı yer­dir: Uzaklaştığımız nokta da işte o noktadır.

‘Bu insanlar, nasıl yetişti?’ sorusunu, tam burada sormamız ge­rekiyor. ..

Yetişmedi, yetiştirildiler…

Biz çoktan beri “çekirdek aileyiz. Tıpkı Batılı ailelerdeki gibi ai­lelerimiz anne, baba ve çocuklardan oluşuyor…

Batıya özenip “geniş aile” yapısını yıktık…

Nineyi, dedeyi dışladık…

İngiliz yazar Thornton, “Sade bir din olan Islâmiyeti, çocuklar, analarıyla-babalardan öğrenirler” diyerek, tam bu noktaya vurgu yapıyor ve aşağı-yukarı her şeyi açıklayan flaş bir cümle ile özetliyor:

“Türklerin ahlâkı, çocuklukta, iyilik telkini alarak değil, toplum­da kötü örnek görmeyerek gelişir…”

Bence işin nirengi noktası budur. Günümüzde kötü örnek çok, iyi örnek ise “yok” denecek kadar az: Çocuklarımız “kötü örnek”lerle iç içe büyüyor…

Sonuçta, “kötü” ve “kötülük” normalleşiyor, sıradanlaşıyor, tabi­atıyla da kanıksanıyor.

Çocuklarımız, kuşaklar arası iletişimden alabileceklerini alama­dan büyüyorlar: Eksik ve noksan!

Bu durumda, kendimiz (anne ve baba) “iyi örnek” olmak zorun­dayız…

Yani “adam gibi çocuk” yetiştirmek için, önce anne-babaların “adam gibi adam” olmaları lâzım.

Çoktan beridir anneleri “kariyer” endişesi, babaları “daha çok kazanma” ihtirası sardı…

Dolayısıyla, şimdiki “çağdaş” (eskiden “asrî” derlerdi) aile yapı­mızda, anne de çok meşgul baba da…

Anne, modernitenin dayattığı gereksizliklerle (eşyaya hizmet­karlık gibi) cebelleşirken, baba “daha fazla para” kazanma ihtirası­nın kamçısı altında, durup dinlenmeden, hatta eve dahi uğramadan koşturuyor…

Nineler ve dedeler, zaten aile dışına çıkarılmış. Bu durumda ço­cuklar, ya sokağa emanet, ya daha iyi bir ihtimalle kreşlere…

Artık ne kadar yetişebilirlerse o kadar yetişiyorlar.

Eskiden annelerde “kariyer” endişesi, babalarda “daha fazla ka­zanma” ihtirası yoktu.

Aile ve toplum hayatının bir ayağı “tevekkül”, öteki ayağı “teşek­kür” dü. (şükür anlamında).

Annenin en önemli işi, çocuk yetiştirmekti. “Annelik”, şimdiki gibi küçümsenmez, en yüce “kariyer” olarak görülür, bunun dışında annelerde “kariyer” filân aranmazdı.

Osmanlı aile yapısını inceleyen İsveçli Aile Hukuku Profesörü Gaston Jezz şunları yazıyor:

“Ben Batılı bir aile hukuku profesörü olarak diyorum ki; Türk milletinin elinden aile nizamını alınız, geriye hiçbir şey kalmaz.”

Belli ki, Prof. Gaston Jezz, Osmanlı aile yapısını ve tabii terbiye sistematiğini, Osmanlı Devletini yücelten olgunun temeli olarak gö­rüyor.

O nizamın temel unsurlarını ise şöyle özetlemeye çalışıyor:

“Osmanlı aile hayatındaki güzellik, nezahet, ve samimiyet zan­netmiyorum ki başka bir yerde olsun. Osmanlidaki İslâmi hayat, hu­zurlu bir hayatın zirve noktasıdır. Birbirine sevgi-saygı ile bağlıdırlar. Bayramlarda, kandillerde küçüklerin büyükleri ziyareti, büyüklerin küçüklere iltifatı, şiir gibi bir hayatın ipuçlarını veriyor. Osmanlı aile hayatı, güzelliklerle doludur. Toplumsal yapı, edebiyatla süslenmiştir. Hayat, şiir gibi yaşanmaktadır. Bütün bunları ailede öğreniyorlar.”

Bu konuda dindaşı La Baronne Durand de Fontmange de en az Gaston Jezz kadar şaşkındır. Diyor ki:

“Ülkenin asırlık âdet ve ananeleri ile dinî hükümleri, her seviye­deki kadını koruduğu için, Osmanlıda ne iğfal edilmiş kız hikâyeleri, ne sokakta bulunmuş çocuk, ne düello, ne de intihar var…”

Geçmişimiz, yalnız zaferler açısından değil, insan kaynakları açı­sından da son derece zengin…

Şu halde, Fatih’ler, Selimler, Süleyman’lar, Sinan’lar yetiştirmiş ceddimizin, çocuk eğitimi konusunda, bizimkinden farklı bir metot­ları vardı. Bu yüzden gerek aile içi eğitim, gerekse okul eğitimi daha iyi sonuç vericiydi.

İşte bu metodolojinin, kaynaklarına ulaşmamız ve güncelleyip çağa taşımamız gerekiyor.

Osmanlı oluşumunda da aile terbiyesinin özel bir yeri vardı. An­ne-babadan, evlada şefkat ve muhabbet, evlattan ana-babaya, sevgi, saygı ve itaat Osmanlı dinamiğinin özü idi.

Dilerseniz, 19. Yüzyılda İstanbul’da yaşamış Fransız gezgin A. Brayer’in bu konudaki tespitlerine kısaca bir göz atalım:

“Erkeklerde ve kadınlarda, evlat sevgisi çok derindir. Türkler’in hafta tatiline tesadüf eden Cuma günü ve bilhassa Ramazan ve Bay­ram günleri, sokaklarda Müslüman Türk’ün göğsünü kabartan oğ­lunun elinden tutup ağır ağır gezdirdiği, çocuk yorulunca kucağına aldığı, daima devam ettiği kahvede yanma oturtup şefkatle hitap et­tiği, evladına tam bir ana özeniyle baktığı, ihtiyarlarından gençlerine kadar bütün diğer Müslüman Türkler’in de çubuklarını bırakıp ço­cuğa alâkayla baktıkları ve ilerde (İnşallah) ihtiyarlık desteği olacak bir oğul sahibi olduğu için babayı tebrik ettikleri görülür…

Bu şefkat tezahürlerine, başka memleketlerde de tesadüf edilir; fakat arada dağlar kadar fark vardır! Birtakım boş menfaat kaygıları, eğlence düşkünlükleri, çok defa kadınların da iştirak ettikleri ticari muamele gaileleri, kısacası, başka memleketlerin her şeyleri, çocuk­lara karşı şefkatlerini azalttığı halde, harem hayatı bilâkis bütün bu hislerin bir merkezde toplanıp artmasını temin etmektedir.

İşte bundan dolayı, Türkiye’de, çocuklar, yetişip adam oldukları zaman, analarıyla babalarını yanlarında bulundurmakla iftihar et­tikleri ve küçükken onlardan gördükleri şefkate mukabele etmekle bahtiyar oldukları halde, başka memleketlerde, çok defa çocuklar, olgunluk çağma girer girmez, analarıyla babalarından ayrılmakta, mâli menfaatleri hususunda onlarla çekişe çekişe münakaşa etmekte ve hatta bazen kendileri refah içinde yaşadıkları halde, onları sefalete yakın bir hayat içinde bırakmakta ve zavallılara karşı âdeta yabancı­laşmaktadırlar.”

Ailede nelerin değiştiğini, geleneksel yapının hangi istikamete kaydığını ve bu yüzden toplumumuzun neler kaybettiğini sanırım bu ifadelerde görebiliyoruz.

***

Fakir ya da zengin, asil yahut avam, Osmanlı insanı tabiatla dost, hatta iç içe yaşamıştır…

Ayrıca “insan ve mekân” ilişkisi konusunda müthiş seçici dav­ranmıştır.

Bunu, ünlü Fransız şair Lamartineden öğreniyoruz:

“Güzel manzaralara, parlak denizlere, gölgeliklere, membalara, karlı dağ tepeleriyle çevrelenmiş muazzam ufuklara karşı beslenen temayül, bu milletin en büyük meylidir.

İşte bu millet, padişahlarının sarayını, yani payitahtın merkezini, bütün imparatorluğun ve belki de bütün dünyanın en güzel tepesi­nin yamacına yerleştirmiştir.

Bu sarayda, Avrupa saraylarının ne dâhili ihtişamı, ne o esraren­giz şehvanîlikleri görülebilir. Bunda yalnız ağaçların, tıpkı bakir bir ormanda olduğu gibi alabildiğine ve ebedi surette geliştiği, suların şarıldadığı ve güvercinlerin dem çektiği geniş bahçeler mevcuttur. Burada daima açık tutulan birçok pencereli odalar, bahçelerle, de­nizlere hâkim eyvanlar ve kafeslerinin arkasına oturan padişahlar için hem tenhalığın tadını, hem o sihirli Boğaz manzarasının zevkini aynı zamanda hissetmek imkânını temin eden kafesli köşkler vardır.

Bu Türkiye’nin (Osmanlı Devletinin) her tarafında böyledir; hünkârla (hükümdarla) halk, büyüklerle küçükler evlerinin düzen­lenmesinde hep aynı ihtiyaca, aynı hisse tabidirler: Güzel bir ufuk manzarasıyla, gözlerin aydınlanması istenir. Yahut da eğer evlerinin vaziyetiyle sahiplerinin yoksulluğu müsait değilse, harabelerinin (kulübelerinin) etrafındaki toprağın bir köşesinde hiç olmazsa bir ağaç, bir koyun, birkaç kuş ve beş on güvercin olmasını isterler.”

Adâlet ve hoşgörü açısından ise ceddimizin eşsiz olduğunu zaten biliyoruz. Tarihte, hiçbir millete nasip olmayacak kadar uzun ömür­lü devletler kuran ecdadımız, yönettikleri çeşitli dinlere ve inançlara mensup çeşitli milletlere, daima hoşgörülü ve âdil davranmışlar, bu iki kavramı hâkimiyetlerinin temeli yapmışlardır.

“Ortadoğu, Belirsizlikler İçindeki Geleceği ve Güvenlik Sorun­ları” konulu sampozyumda yaptığı açış konuşmasında Genel Kur­may Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, dörtyüz yıl süren Osmanlı hâkimiyeti döneminde, Ortadoğu’da etnik ve mezhepsel çatışmala­rın yaşanmamasının sosyolojik olarak incelenmeye değer olduğunu söyleyerek, tam da bu noktaya parmak bastı (6 Haziran 2008 tarihli gazeteler).

Osmanlı ceddimiz, idareleri altındaki çeşitli ırk ve dinden insan­lara her zaman âdil ve hoşgörülü davranıyor, ne dinlerini, ne dilleri­ni, ne ırk ve neseplerini dayatıyorlardı.

Çünkü devleti yönetenler, “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın” öğü­dünden ilham alıyor, devletin değil, insan varlığının mutluluğunu temin için çabalamanın esas olduğuna inanıyorlardı.

Bu yüzden, çeşitli dinlere, dillere ve kültürlere sahip insanların Osmanlı Devletinde özgürce yaşamalarına müsaade edilmiş, inanç­larına, geleneklerine müdahale edilmemiştir.

Osmanlı sınırları içerisinde bulunan hiçbir bölge sömürge mua­melesi görmemiş; ayırım yapılmaksızın her topluluğa kültür ve me­deniyet götürülmüştür…

Padişahlar ve yöneticiler, bu uygulamanın takipçileri ve destek­çileri olmuşlardır.

Osmanlı ceddimiz, “Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline tes­lim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmet­menizi emrediyor…” (Nisa Suresi, 58. âyet) mealindeki İlâhi hükmü, yüzyıllar boyu uygulamışlardır.

O kadar ki, mahkemeler, sırf adaletin yerini bulması için, bazen kendi dindaşlarının, soydaşlarının, hatta devletlerinin aleyhine ka­rarlar vermiştir.

Buyruktur: “Ey iman edenler! Kendiniz, anne-babanız ve yakın­larınız aleyhinde dahi olsa, Allah için şahitler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah on­lara daha yakındır. Öyleyse, adaletten dönüp hevalarınıza (dünyevi tutku) uymayın…” (Nisa Suresi, 135).

“… Sizi Mescid-i Haram’dan alıkoyduklarından dolayı bir top­luluğa olan kininiz, sakın sizi haddi aşmaya sürüklemesin. İyilik ve takva konusunda yardımlaşın, günah ve haddi aşmada yardımlaş­mayın ve Allah’tan korkup-sakının. Gerçekten Allah, (ceza ile) so­nuçlandırması pek şiddetli olandır.” (Maide Suresi, 2)

Muhtemelen, bu hükümleri bilen Boğdan Beyi Büyük Stefan, ölü­müne yakın günlerde topladığı oğullarına şöyle vasiyette bulundu: “Belki de yakında himayeye muhtaç olacaksınız. Asla Rus’a ya­naşmayın, haindir, sizi yok eder. Fakat kendinizi Osmanlılar a ema­net edin, adil ve merhametlidirler.”

Mohaç Savaşında, Osmanlılara esir düşen Bartholomeus Georgievic, 1544’te yazdığı “Türkler’in Gelenek ve Görenekleri” isimli eserinde, Osmanlı insanının savaş zamanında bile adaletten ayrılma­dığını şöyle anlatıyor:

“Savaş zamanında öyle sıkı bir disiplin vardır ki, hiçbir asker adaletsiz bir şey yapmaya cesaret edemez. Adaletsizlik yapan, hiç acımaksızın cezalandırılır. Gözcüler ve düzen sağlayıcılar vardır… Geçip gidilen yolların kıyısındaki bağ ve bahçelerden sahiplerinin izni olmaksızın, bir elma bile koparılamaz.”

Tarih bu sözlerin örnekleriyle doludur.

***

Osmanlı insanının namus anlayışına gelince…

Osmanlının namus anlayışı, Batılı yazarlara hem ilham vermiş­tir, hem de kitaplarına konu olmuştur…

Fransız yazar Aubry de la Motraye, Osmanlı insanının, namusu­na düşkünlüğünü özellikle belirterek, başından geçen bir olayı an­latmaktadır:

“Muhtelif dükkânlardan öteberi satın alırken, para vermek için koynumdan çıkardığım keseyi veyahut vakti anlamak için baktığım saatimi, eşya yığınları arasında unuttuğum çok olmuştur. Bazen de vereceğim paranın iki mislini bıraktıktan sonra, dükkâncının mal­larını ortadan kaldırıp yanlışlıkla fazla verdiğim parayı görmesine vakit kalmadan çekilip gittiğim olurdu.

İşte bu dalgınlığıma rağmen, Türk dükkânlarında hiçbir za­man tek bir meteliğim kaybolmamıştır; çünkü o gibi vaziyetlerde dükkâncılar peşimden adam koşturmuşlar ve hatta eğer dalgınlı­ğımın neticesini anladıktan sonra dükkâna dönmemişsem, unut­tuğum şeyi iade için, ikametgâhımın bulunduğu Beyoğlu’na kadar adam gönderip birçok defalar beni aratmışlardır.

Meselâ, bir gün, küçük bir Türk dükkânının önünde durmuş­tum. Bu yelpazeci dükkânında, Türk erkeklerinin yaz sıcaklarında kullandıkları yelpazeler satılıyordu. Birçoğuna baktım; düz deriden ve en harcıâlem olanlarından birini alıp parasını verdikten sonra, çe­kilip gittim…

Aradan tam üç hafta geçtikten sonra bir gün, tesadüfen, yelpaze aldığım dükkânın önünden geçerken, yelpazeci beni görür görmez çağırıp saatimi gösterdi… Elime teslim etti.

Ben bu Türk namuskârlığının daha yüzlerce misalini verebi­lecek vaziyetteyim. Bizzat kendi başımdan geçen vakalar otuzdan fazla olduğu halde, bunların hiçbirinde hiçbir zaman, Türklerin namuskârlıktan ayrıldıklarını görmedim.”

Benzer sözleri, şimdilerde ülkemizi gezen turistlerden duymak için neler vermezdik.

Bu duyarlılığın kaynağı, hiç kuşkusuz Kurandı; Osmanlı insanı, Kuran ahlâkına göre yetiştirilmişti.

Faziletinin temeli budur.

Buyruktur: “… Ölçüyü ve tartıyı tam tutun, insanların (hakları olan mallarını) eşyasını değerinden düşürüp eksiltmeyin ve düze­ne (ıslaha) konulmasından sonra yeryüzünde bozgunculuk (fesad) çıkarmayın. Bu sizin için daha hayırlıdır, eğer inanıyorsanız.” (Araf Suresi, 85).

17. Yüzyılda, İsveç’in İstanbul sefirliğinde bulunup daha sonra o dönem Osmanlısım anlatan “Tableau Général de l’Empire Otoman” (Osmanlı İmparatorluğunun Genel Tablosu) isimli çok önemli bir eser yazan Mouradgea D’Ohsson, Osmanlı insanının namus telakki­sinden hayranlıkla bahsediyor:

“Osmanlı Türkleri, diğer faziletleri kadar namuskârlık, dürüst­lük ve doğruluk gibi Kuranın en kuvvetli hükümlerine dayanan me­ziyetleri itibarıyla da şayan-ı takdirdirler… (Takdir edilmelidirler).

Osmanlı Türklerinin, övülmesi gereken meziyetlerinden biri de; verdikleri söze umumiyetle sadık olmaları, hemcinslerini aldatmak­tan ve emniyeti suiistimal ile insanların saflığından istifadeye kal­kışmaktan veyahut safderunluğunu istismar etmekten vicdan azabı duymalarıdır.

Kendi milletlerine karşı gösterdikleri bu yaklaşımı, hangi din ve mezhebe mensup olursa olsun, bütün yabancılara karşı da gös­terirler. Bu noktada, Müslümanla gayrimüslim arasında hiçbir fark gözetmezler… Faziletle sosyal düzenin idamesi bakımından fevkala­de bir kıymeti olan bu fikirler, kanun esaslarıyla Kuranın ayetlerine dayanmaktadır.”

Osmanlı insanını Avrupalı çağdaşlarından ayıran farklarından biri de son derece güvenilir olmasıdır ki, “ahde vefanın bilinmediği Avrupa’da yıllar boyu yankılanmıştır..

Bu özellik de, çok tabii olarak, inançlarının bir sonucudur.

Kuranda, Allah, iman edenler için şöyle buyurmuştur:

“(Bir de) Onlar, kendilerine verilen emanete ve verdikleri ahde (harfiyen) riayet edenlerdir.” (Mearic Suresi, 32).

19. Yüzyılda İstanbul’da birkaç sene kalan tarihçi A. Ubicini, “La Turquie Actuelle” (Türkiye Günlüğü) isimli eserinde evlerin ve dükkânların gece-gündüz kilitlenmediğinden bahsediyor…

Buna rağmen hırsızlık olaylarına rastlanmadığını söylüyor.

Bir İngiliz gezgin ise şunları anlatıyor tüm dünyaya:

“Bugün kendi eşyamla, yol arkadaşım olan eski bir Macar zabi­tinin eşyasını nakletmek üzere, bir köylünün yük arabasını kirala­dım. Sandıklar, portmantolar, denkler, paltolar, kürkler, atkılar hep açıktaydı. Buralarda yatağın hayali bile mevcut olmadığı için, gece üstüne uzanmak üzere ben biraz kuru ot satın almak isteyince, son derece nazik bir Türk, bana refakat teklifinde bulundu. Köylü de öküzlerini koşumdan çıkarıp bizim bütün eşyamızla beraber soka­ğın ortasında bıraktı. Ben onun uzaklaştığını görünce: ‘Burada birisi kalmalı’ dedim…

Yanımdaki Türk hayretle sordu: ‘Niçin?’

‘Eşyalarımızı beklemek için.’

Türk köylüsü hayretler içinde şu cevabı verdi: ‘A! Ne lüzumu var. Eşyalarınız bir hafta gece-gündüz burada kalsa bile dokunan olmaz.’

Ben bu sözü kabul ettim ve döndüğümde her şeyi yerli yerinde buldum. Şu noktayı da unutmamalı ki, o sırada Osmanlı askerleri mütemadiyen gelip gelmekteydi… Bu vaka, bütün Londra kiliseleri­nin kürsülerinden Hıristiyanlara ilân edilmelidir; içlerinden bazıları rüya gördüklerini zannedeceklerdir: Artık uykularından uyansın­lar!”

***

Alıntı yaptığımız yabancılar arasında elbette Türk dostları var, ama tamamı böyle değil…

Meselâ, şimdi bir tespitini nakledeceğimiz, 18. Yüzyılda İngil­tere’ nin İstanbul sefiri görevini yürüten Sir James Porter, tam bir

Îslâm-Türk düşmanıdır. Ama kitabında, Osmanlı insanının faziletle­rini dillendirmekten kendini alamamıştır:

“Türkiye’de yol kesme vakalarıyla ev soygunculukları ve hatta dolandırıcılık ve yankesicilik vakaları âdeta meçhul gibidir. Harp halinde olsun, sulh halinde olsun, yollar da evler kadar emindir; bil­hassa ana yolları takip ederek, bütün imparatorluk arazisini en mut­lak bir emniyet içinde baştanbaşa gezmek her zaman mümkündür. İnsanlar, daima hareket halinde oldukları, kalabalık yolcular her za­man bir yerden bir yere gittikleri halde, vukuatın fevkalade azlığına hayret etmemek elde değildir. O kadar ki, yıllar içinde ancak bir tek vakaya tesadüf edilebilir.”

Jean Antoine Guer de, 1747 yılında Paris’te yayınlanan “Moe- urs et Usages des Turcs” (Türkler’in Gelenek ve Alışkanlıkları) isimli eserinde, Osmanlı topraklarındaki insanların güvenliğinin teminat altında olduğuna dikkat çekiyor:

“Gerek İstanbul’da, gerek Osmanlı İmparatorluğunun bütün şe­hirlerinde hüküm süren emniyet ve asayiş, hiçbir tereddüde imkân bırakmayacak surette ispat etmektedir ki, Türkler, hiçbir zaman gö­rülmemiş bir derecede medenidirler…”

Çeşitli vesilelerle, Osmanlı insanını tanıma şansını yakalamış ya­bancıların ortak bir görüşü var: Osmanlı insanı ile iş yaparken mu­kaveleye gerek olmadığını söylüyorlar. Ticari konular dâhil, herhan­gi bir konuda, Osmanlı insanının söz vermesini yeterli buluyorlar.

Elbette bu insan tipi kendiliğinden oluşmamış, Kuran ahlâkının hâkim olduğu toplumsal yapının eseri olarak ortaya çıkmıştır.

Fransız general Comte de Bonneval, Osmanlı insanı hakkında şunları söylüyor:

“Haksızlık, tekelcilik, hırsızlık gibi suçlar, Türkler arasında âdeta yok gibidir. Kısacası, ister vicdani bir akideden, ister ceza korkusun­dan mütevellit olsun, o kadar dürüstlük gösterirler ki, insan çok defa Türkler’in doğruluğuna hayran kalır.”

Bu yapıdan geçtiğimiz halde, Batı insanının doğruluğuna, dü­rüstlüğüne hayran olduğumuz günleri de mi görecektik?

Şimdi hayal etmeye çalışın lütfen…

Bir Fransız kumaş tüccarı, İstanbul’a geliyor ve bir Osmanlı tüc­carından külliyetli miktarda kumaş alımı yapıyor…

Gerisini Fransız tüccardan dinleyelim:

Bir Türk tüccarın dürüstlük konusundaki titizliği başka bir kay­nakta şöyle dile getirilir:

“Türk tüccar, kumaş toplarını denklerken, bir top kumaşı ayırdı­ğını gördüm. Bunun sebebini sorduğumda, o topun kusurlu olduğu­nu söyledi. ‘Ziyanı yok’ dedim, önemli değil.’

“Osmanlı esnafı, o kumaş topunu vermemekte yine de direndi. Fransız ısrar ettiğini görünce de durumu şöyle açıkladı: ‘Benim ma­lımın kusurlu olduğunu söyledim, bunu siz biliyorsunuz. Fakat onu kendi memleketinizde satarken, alıcılarınız kumaşın kusurlu oldu­ğunu size söylediğimi ve uyardığımı bilmeyecekler. Böylece de ben bir bakıma sizin müşterilerinize kusurlu mal satmış olacağım. Neti­cede Osmanlının gururu, şeref ve haysiyeti incinecek, Müslümanları hilekâr zannedecekler. Onun için bu sakat topu asla size veremem.’” Osmanlı insanını, diğer milletlere mensup insanlardan ayıran özelliklerden biri, hile ve yalan bilmemeleridir. Sadece öğrendikleri değil, noksansız yaşamaya da çalıştıkları İslâm dini, Osmanlı insanı­nı “nitelikli insan” haline getirmiştir.

Bu gerçek, 19. yüzyıla ait yabancı bir kaynakta şöyle anlatılıyor: “Millî seciyeyi halkın orta tabakasında, (orta direkte) yani sanat­larıyla yaşayan ve zenginlerle fakirler arasındaki zümreyi teşkil eden insanlar arasında aramalıyız. İşte bu tabakaya mensup olan Türkler arasında, içtimai ve ailevi faziletler, kendi ihtiyaçlarına ve bilhassa ilk resuller devrine layık, nazikâne muaşeret kaidelerine uygun bir tah­sil seviyesiyle birleşir. Namuskârlık, Türk tüccarının vasfıdır… Rum­larla karışık olmayan Türk köylerinde hayatın masumiyetiyle örf ve adetlerin sadeliği, pek şayanı dikkattir ve hilekârlıkla dolandırıcılık oralarda tamamıyla meçhuldür.” (İngiliz yazar T. Thornton)

Fransız seyyah Du Loir’m 17. Yüzyıldaki şu tespiti, sanırım bu konuyu derleyip toparlamak için yeterli olacaktır:

“Hiç şüphesiz ki, ahlâk bakımından Türk siyasetiyle medeni ha­yatı bütün cihana örnek olabilecek vaziyettedir.”

Osmanlı insanı, verdiği sözü mutlaka tutardı. Çünkü inandığı din, “ahde vefa” gösterilmesini emrediyordu.

Buyruktur: “Ahidleştiğiniz zaman, Allah’ın ahdini yerine getirin, pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın; çünkü Allah’ı üzerinize kefil kılmışsınızdır. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı bilir.” (Nahl Suresi, 91)

“… Ahde vefa gösterin. Çünkü ahid bir sorumluluktur.” (Isra Su­resi, 34)

Osmanlı insanının ahde vefası, Batılı gözlemcileri daima etkile­miş, Osmanlı insanının bu meziyetinden hayranlıkla söz etmekten kendilerini alamamışlardır.

Meselâ, Comte de Bonneval, “Türkler vaatlerine dindarâne bir sadakat gösterirler” diyor.

Mouradgea d’Ohsson, “Müslüman Türkler, yeminleriyle ahitle­rine de son derece sadıktırlar. Fakat Allah’ın adını ağızlarından dü­şürmemek itiyadına (alışkanlığına) bakılırsa, sözlerine Cenabı Hak­kı şahit göstermeden hiçbir şey söylemek istemedikleri anlaşılır. O takdirde, bir yemin tabiri olarak ‘Vallahi’ kelimesini kullanırlar. Bir şeyi teyit için ‘Billahi’ kelimesini de ilave ettikleri gibi, son bir katiyet mertebesi izafe etmek üzere ekseriya ‘Tallahi’ kelimesini de eklerler.”

Ahde vefa göstermek gibi meziyetleriyle asla övünmezler, “in­san” olmanın icabı sayarlardı. Meziyetlerini bir üstünlük duygusu içinde değil, Batılıların “fazla aşırı” buldukları derin ve semimi bir tevazu içinde sergilerlerdi.

Gene A. Brayer, Paris’te yayınlanan “Neuf annees a Constanti­nople” (Konstantinopolis’te Dokuz Yıl) isimli eserinde, Türk tevazu- unun kaynağına iniyor ve diyor ki:

“Müslüman Türkler arasında, kibir ve gurur âdeta bilinmez. Kuranın en şiddetle yasakladığı temayüllerin biri de budur… Bir ta­raftan da sürekli olarak alçak gönüllülük telkin edilir… İşte bundan dolayı Müslüman Türk’ün yürüyüşünde vakar ve ihtişam olmakla beraber, katiyen kibir ve azamet yoktur. Daima yavaş sesle konuşur; el ve kol hareketlerinde hiçbir zaman zorla hükmeden bir eda sezil­mez; hizmetinde tatlılık ve kolaylık vardır.”

Buyruktur: “O Rahman (olan Allahsın kulları, yeryüzü üzerinde alçak gönüllü olarak yürürler ve cahiller kendileriyle muhatap ol­dukları zaman ‘Selâm’ derler.” (Furkan Suresi, 63).

Osmanlı insanının edep, nezâket ve terbiye açısından ulaştığı se­viye, başka hiçbir millete nasip olmamıştır.

Osmanlının Kuran orjinli görgüsü ve zarafeti, görülmemiş bir mükemmelliktedir.

Osmanlı insanının hayata karşı duruşu, sanatına da yansımış ve belirleyici olmuştur…

Tezhip; zarafetin, hat; sabrın, mozaik; çok renkliliğin, vitray; renklilik içindeki insicamın, gergef gibi işlenen mezar taşları; ebedi­yet arayışının, görkemli camiler, medreseler, türbeler ise Allaha itaat halindeki gücün şahitleri ve sembolleridir.

Ayrıca Osmanlı insanını kuşatan merhametin sembolü, tüm yar­dım kurumlan, özellikle de vakıflardır.

Osmanlı insanı, edep, nezaket ve yardımlaşma üçgeninde şekil­lenen bir terbiye sistematiği içinde yetişmiştir…

Dolayısıyla, “Osmanlı insanı” terkibine, kendi döneminde tepe­den tırnağa edep, nezâket, merhamet ve hayâ kavramları yüklenmiş, bu ikisi bir birinden ayrı düşünülmemiştir.

Bu vasıflarının sayısız tezâhürleri vardır. Hele yardımlaşma ala­nında o kadar ileri gitmişlerdir ki, meşhur Comte de Marsigli, “bu kadarı da fazla” demek zorunda kalmıştır:

“Türkler, iyiliklerini yalnız insan cinsine hasretmekle kalmayıp, hayvanlara ve hatta bitkilere bile teşmil etmekte (Osmanlılar) biraz fazla ileri gitmektedirler.”

Guer, “Türk şefkati hayvanlara bile şamildir” dedikten sonra, şu örneği zikrediyor:

“Hayvanları beslemek için vakıfları ve ücretli adamları vardır. Bu adamlar, sokak başlarında sahipsiz köpeklere ve kedilere et dağıtır­lar… Sokaktaki ağaçların kuraklıktan kurumasını önlemek için, bir fakire para verip sulatacak kadar kaçık Müslümanlara bile rastlamak mümkündür…”

“Kaçık”lığm kaynağını da veriyor adam:

“Birçokları da sırf azad etmek için, kuşbazlardan kuş satın alırlar. Bunu yapan bir Türk’e bir gün yaptığı işin neye yaradığını sordum. Küçümseyerek baktı ve şu cevabı verdi: ‘Allah’ın rızazım tahsile ya- »> rar.

Elisee Recus’u dinliyelim, bize 1880Terdeki halimizi anlatıyor:

“Türklerdeki iyilik duygusu, hayvanları dahi kucaklamıştır. Bir­çok köyde eşekler, haftada iki gün izinli sayılır… Türklerle Rumların karışık olarak yaşadığı köylerde ise bir evin hangi tarafa ait olduğunu kolaylıkla anlayabilirsiniz. Eğer evin bacasında leylekler yuva yap­mışsa bilin ki o ev bir Türk evidir.” (Küçük Asya. c. 9).

Tekrar Comte de Marsigli’ ye dönelim:

“Yazın İstanbul’dan Sofya’ya giderken, dağlardan anayol üzerine inmiş köylülerin yolculara bedava ayran dağıttıklarına şahit oldum.”

Galiba geçmişimizden uzaklaşmak, bize çok pahalıya patladı.

Yahya Kemal Beyatlı’nın bir tespitiyle:

“Eski Türklerin, bir dinî hayatları vardı, dinî hayatları olduğu için de çok şeyleri vardı; yeni Türklerin de dinî hayatları olduğunda çok şeyleri olacak.”

Hileli iflasla köşe dönenler, hayali ihracatla kese dolduranlar, fe­sat karıştırarak aldıkları ihalelerle sayılı zenginler arasına girenler, akla-hayale sığmayan yolsuzluk yöntemleriyle Türkiye’yi sağanlar, hatta sahibi bulundukları gazete ve televizyonlarda attıkları “irtica” çığlıklarını bir şekilde paraya dönüştürenler “saygın işadamı” po­zunda dolanıyor bu ülkede.

Bu ülkede, bir çok “işadamı” kendi kurduğu bankayı soymadı mı?..

Kaç politikacı, yakınlarını ve yandaşlarını zengin etmedi mi?..

Kaç general, emeklilikten sonra, ihtisasları olmadığı halde bazı işadamlarının işletmelerinde yönetim kurullarına girmedi mi?..

Kaç medya kuruluşunun patronu, 28 Şubat sürecinde hortlattık­ları “irtica” manşetleri (yaygaraları) eşliğinde kurdukları bankaları hortumlamadı mı?

Mimar Sinan’ın eserleri hâlâ sapa sağlam ayakta dururken, gör­kemli mühendislerimizin yaptığı kaç “eser”, ilk büyük depremde yer­le bir olmadı mı?

Kaç işadamının ihraç ettiği gıda maddesi, “hileli” bulunup Tür­kiye’ ye iade edildiği için Türkiye kaç kez mahcup olmadı mı? (En son Rusya Federasyonu domates alimim durdurdu)

Kısacası, her yanımız hile, hurda!

Aramızda arada bir “namuslu insan” çıkıyor; sistem, genelde üçkâğıtçı, soyguncu, vurguncu üretiyor!

Günümüz böyle, ama dünümüz böyle değildi: Namusumuz ve haysiyetimizle yedi cihana nam salmıştık…

Devletimizle, milletimizle, zaferlerimiz, mâliyemiz, eğitimimiz, dürüstlüğümüz, ahlâki yapımızla meşhurduk.

O kadar ki, ülkemizi gezen yabancılar, kendi toplumlarına bizi örnek gösterirlerdi.

1700’lü yılların sonuna kadar Londra Ticaret Odası’nın en görü­nür yerinde, “Türklerle alış veriş et” yazılı bir levha asılıydı…

Aynı yıllarda, Hollanda Ticaret Odasında yapılan herhangi bir oylamada oylar eşit çıkarsa, Osmanlılarla ticaret yapan tüccarın oyu iki sayılır ve onun oy verdiği taraf kazanırdı…

Yani Türklerle salt ticari münasebeti bulunanların bile, Avrupa’da böyle bir ağırlıkları vardı.

Neden böyle sıradanlaştık bugün?

Gerçek “neden’lere ulaşmak için, peşin hükümlerden arındık­tan sonra geçmişimizle buluşmamız gerekiyor. Çünkü geçmişi­miz “adam gibi adam”lar harmanı… Osman Gazi’ler, Yıldırım’lar, Fatih’ler, Yavuz’lar, Süleyman’lar, Sinan’lar orada olduğuna göre, “doğru insan” yetiştiren metot da oradadır.

İngiltere’nin en genç Başbakanlarından William Pitt (1759- 1806), “Türklerin en sevdikleri şey hak, hukuk, adalet ve hakikattir” derken, sanki başka bir milletten bahsediyor. Bu karakteristiğimiz­den o kadar uzaklaşmışız!

Ünlü tarihçi Hammer’e kulak verelim; bakalım bizde ne görü­yor? “Sadelik içinde görkem, sükûnet içinde ihtişam, tahakküm ka­bul etmeyen bir yüreklilik, alabildiğine geniş bir fetih aşkı, sonsuz bir teşebbüs kabiliyeti, bölgelere uymaktan çok bölgeleri kendine uy­durma zevki ve alışkanlığı, kadim Türk milletinin asırlar dolduran tarihinde açıkça görülür.”

Çek bilgini Comenius’a (1592 -1670 göre ise, “Türkler kahra­mandır, ama dostlarına asla zarar vermezler. Türk milleti, tuttuğu eli bırakmaz, sözünden dönmez, iyi ve kötü günlerde dostundan ayrıl­maz. Böyle bir ulusla el ele vermek, yeryüzünde her zorluğu yenmek için sonsuz bir güç ve yetenek kazanmak demektir.”

Tanınmış Arap bilgini Cahiz yazıyor: “Türkler, çok temiz (iffetli- namuslu) insanlardır. Savaşta da barışta da aldatmazlar. Uygun du­rumdan yararlanmaya alçalmazlar. Özleri de doğrudur, sözleri de.” Türk dostu Leydi Montegü’den bir alıntı yapalım: “Türk kadınla­rının en büyük süsü, Türk oluşlarıdır. Onlar, süslenmek için zümrüt veya elmas takmıyorlar, belki üzerlerinde taşıdıkları o taşları süsle­miş, değerlendirmiş oluyorlar. Çünkü her Türk kadını, canlı bir inci, paha biçilmez bir pırlantadır.”

Son olarak, Kayzerling’i dinleyelim: “Türkler, muhakkak ki Av­rupa tarihinin ve yakın Asya tarihinin bildiği en halis efendi millet- , • » tır.

“Halep oradaysa, arşın burada” derler. Her şey çok açık: Biz cev­herimizi kaybettik. Ama kaybettiğimiz cevheri, kaybettiğimiz yerde arama cehdi bile göstermiyoruz.

Osmanlı Hoşgörüsü

Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’u feth eder etmez yayınladığı “Amannâme’de, gayrimüslimlere “inanç, ibadet, kıyafet, (kıyafet ko­nusunda, bizimle birlikte bazı sözde “demokratik” Avrupa ülkeleri, hâlâ ayak sürçüyoruz) seyahat, ticaret” özgürlüğü tanıyor, patrik ta­yin ediyor, patriğe, protokolde şeyhülislâmla eşit bir statü veriyor, ruhban okulunu açık tutuyordu. Hani yıllardır, açıp açmama konu­sunda kararsız kaldığımız ruhban okulunu…

Çarpıcı bir örnek:

Macar millî kahramanı Jan Hunyad’ın (Hunyadi-Janos), Sırbis­tan ı işgal edip bütün Ortodoks kiliselerini yıkacağını söylemesi üzerine, büyük bir korkuya kapılan Sırplı yöneticiler, Fatih Sultan Mehmede bir heyet gönderdiler. Heyet, Fatihe şu teklifte bulundu: “Hunyad bizi ve inancımızı yok etmek istiyor, lütfen ülkemizi siz feth edin, bizi Hunyad’ın zulmünden kurtarın.”

Fatih “Tamam” dedi. Ancak, heyetin içinde az da olsa bir endişe kalmıştı. Heyet başkanı, bunu Padişaha açtı: “Gerçi adaletinizden ve müsamahanızdan eminiz, ancak kiliselerimizi yıkmayacağınızı ağzı­nızdan duyarsak, daha mutlu döneceğiz.”

Fatih Sultan Mehmed, şu mealde cümlelerle Sırp önderleri ra­hatlattı:

“İnşallah Sırbistan’a hâkim olduğumuzda, camiler yaptıracağız, ancak kiliselerinize dokunmayacağız. Siz nerede bir cami görürseniz yanma kilise yaptırabilirsiniz. Hatta duvarını bitiştirebilirsiniz de… Bizim dinimiz, işte böyle bir dindir.” (İ. Hami Danişmend, Tarihî Hakikatler, c. 1, s.501-502, İstanbul 1979, Tercüman Yayınları)

Bu yaklaşımlar, Hıristiyanlığa değil, Hıristiyan inancını benim­semiş insanların tercihine duyulan saygının ürünüdür. Elbette bir Müslüman, İslâmiyet dışındaki dinleri “din” olarak görmez. Ancak, insanların farklı inanç tercihine saygı göstermek de müslümanca müsamahanın gereğidir. Çünkü İslâm’da insan, “hayatın merkezimdir. Hayat, insan için var edilmiştir. Bediüzzamanın ifadesiyle, “Kâinat hayat için, hayat insan içindir.”

Farklı inançlara mensup insanlara karşı tarihsel tavrımız budur. Geleneklerimizde, inançları yüzünden insanları yadırgamak, yargı­lamak, horlamak, aşağılamak, ya da üzerlerine baskı kurmak yoktur. İnanca baskı anlayışı, tamamıyla Batılı bir anlayıştır.

Meselâ, Almanya’da, kaç Musevî Almanın evlilik yapabileceği kanunla belirlenmişti. Bu kanun, 1834 yılına kadar yürürlükte kal­dıktan sonra, 1864’de yürürlükten kaldırıldı. Museviler, Hıristiyan – larla eşitlendi. Ne var ki, Hitler, iktidara geldi ve Musevileri, sırf din­leri farklı olduğu için, fırınlarda yaktı.

“Demokrasinin beşiği” saydığımız İngiltere’de, ancak 1828’den itibaren başlayan bir süreç içinde “inançlara özgürlük” sağlandı. Bununla birlikte, halen, Anglikan Kilisesine (Katolikliğin kısmen yumuşatılmasından oluşturulmuş bir yorum) bağlı olmayan bir ha­nedan mensubu kral ve kraliçe olamaz: Yani şimdiki Veliaht Prens Charles, “Ben Katolik oldum”, yahut “Ben Ortodoksum” dese İngil­tere tahtına asla geçemez.

Hâlbuki, günümüz anlayışından beşyüz sene evvel, Osmanlılar, Rum ve Ermenileri devletin en üst makamlarına tayin etmekte bir mahzur görmüyorlardı.

Onsekizinci yüzyıl sonlarına kadar Fransa’da Protestanların ev­lenme hakkı yoktu. Fransız Protestanlar, hiçbir şekilde karı-koca ola­madıklarından, tabii ana-baba da olamazlardı.

Amerika’da ise, daha düne kadar zencilere reva görülen muame­leyi hepimiz biliyoruz. Sadece ayak işlerinde çalışabiliyorlar, beyaz­ların otobüsüne binemiyor, okuluna gidemiyor, çok varlıklı bile olsa­lar beyazların yoğun olduğu semtlerde ev tutamıyorlardı.

Beyaz önderler tarafından, hepsi aynı isimle çağrılıyordu: “Pis zenci!..”

Keza, Güney Afrika’da, yine düne kadar zencilerin hiçbir hakkı yoktu: Zenci lider Mandela (cumhurbaşkanı oldu) zenci haklarını sa­vunma suçundan(!) en verimli yirmi senesini cezaevinde geçirmişti.

Cemaatlerden Oluşan Bir Devlet Yapısı

Osmanlı sistematiğinin özü “devlet” olsa da kökleri “cemaat”ti. Devlet, cemaatlerden oluşmuştu. Farklı milletlerden gelen cemaat­ler, bu sistem içinde farklarını özgürce yaşar, inançlarına uygun bir eğitim ve adalet (kendi mahkemelerinde yargılanma hakkı) sistemi oluştururlardı.

Her gayrimüslim cemaat, ayrı bir “millet” olarak algılanır, her gayrimüslim birey de bu topluluğun mensubu olarak saygı görürdü.

Hatta gayrimüslimler, kendi liderlerini seçme hakkına bile sa­hipti. Liderler, bir yandan kendi toplumlarım yönetir, öte yandan padişahla cemaat arasında köprü görevi yaparlardı. Cemaatin huzur ve saadetinden liderler sorumlu tutulurdu.

Cemaat liderleri, kendilerine tanınan geniş özgürlük ve özerk­lik içinde işleri yürütür, bunu temin için dinî, İdarî, eğitsel ve adlî teşkilâtlar kurarlardı.

İstanbul’da bulunan Rum, Ermeni ve Musevi cemaatlerinin dı­şında, Antakya, Kudüs ve İskenderiye’de de bağımsız cemaat yapı­lanmaları vardı.

İbadethanelerin, tam anlamıyla dokunulmazlığı vardı. Kilise ve havraların iç düzenine ve idaresine karışılmadığı gibi, vaazlara da asla karışılmazdı. Bunlar, tamamen cemaatlerin inisiyatifine bırakılmıştı. Sadece, İslâm Hukukuna uygun olarak, yeni ibadethane yapılması, ya da mevcut ibadethanelerin tamiri konusunda bazı sınırlamalar mevcuttu. Bir kilisenin ya da havranın tamiri, devlet iznine bağlıydı. Ancak bu yetki, hiçbir zaman gayrimüslimleri mağdur edecek bi­çimde kullanılmadı. Daima müsamahakâr davranıldı(Aksi olsaydı, 1885’te İstanbul’da kilise ve havraların sayısı 148’i bulur muydu?).

Özetle söylemek gerekirse, Osmanlı Devleti eğitim, haberleşme, sosyal güvenlik, nüfus, adalet ve din işlerinin tedvir ve tanzimini, millet teşkilâtlarına (cemaatlere) bırakmış, askerlik, vergi ve sair ida­ri işleri kendi uhdesinde tutmuştu. Nikah, boşanma, veraset, vasiyet, nafaka gibi işler azınlıkların kendi mahkemelerince yürütülürdü. Bu mahkemeler, hapis, sürgün ve kürek cezası gibi cezalar verebilirler­di. Cemaat mahkemelerinin verdiği kararlar, devletçe de tanınır ve gereği yapılırdı.

Kendi mensuplarının, doğum ve ölüm kayıtlarını tutmak da ce­maatlere ait bir görevdi. Bu uygulama, Tanzimat’a kadar sürmüştür.

Ayrıca cemaatler, okul açma ve okullarda takip edilecek müf­redatı belirleme hakkına da sahiptiler. Devlet, kiliseye, havraya ve okula karışmazdı. Ne ruhbanların vaazları, ne de cemaat okullarının ders programları denetlenirdi. Herkes, dinini özgürce öğrenir, gere­ğini özgürce yapar, çocuklarını özgürce eğitirdi.

Dışarıdan ithal edilen, ders araç ve gereçleriyle kilise eşyası güm­rükten muaf tutulurdu.

Engelhardt’ın, MRum Patrikhanesi, fetihten sonra nail olduğu hukuk sayesinde hakikaten hükümet içinde hükümet idi…” demesi, boşuna değil.

Eski Azınlıklar

Biliyoruz ki, Osmanlı Devleti, çok uluslu ve çok kültürlü bir mo­zaikti…

Farklı dinleri, dilleri, ırkları bünyesinde barındırırdı…

Farklı dinlere mensup insanlar, yer yer aynı mahallelerde de otu­rurlardı. Ancak, genelde farklı unsurlar, farklı bölgelerde yaşardı. Bu eğilim hâlâ da var.

Meselâ, iç Balat’ta, nüfusun büyük çoğunluğunu Yahudiler oluş­tururdu. Dış Balat’ta ise Edirnekapı ve Dramana doğru Türkler, Fenere doğru Rumlar, iki kilisenin arasında kalan bölgede ise Erme- niler otururdu…

Bölgede çok az sayıda da Acem, Arnavut ve Bulgar vardı.

Ermenilerin bir bölümü de Samatya ve Kumkapı civarında ikâmet ediyorlardı.

Sefardim kolundan Yahudiler, Fatih Sultan Mehmet’in oğlu, Sultan İkinci Bayezid’in davetiyle, Onbeşinci Yüzyılda, İspanyadan İstanbul’a geldiklerinde Balata yerleştiler. İstanbul’un öbür Yahudi semtleri, Hasköy ve Ortaköy’dü. Yahudiler, Hasköy’e, onyedinci yüz­yılda, Eminönü’de Yenicami yapılacağı zaman aktarıldılar.

Karaim Yahudileri ise Bizans döneminden beri Eminönü ve Karaköy’de (Karai Köy) oturuyorlardı. (İstanbul’da ilk apartmanları da Karaim Yahudileri yapmıştır)

Çingeneler de çoğunlukla Sulukule’yi mekân tutmuşlardı.

Galata’da, fetih öncesinden kalma bir Ceneviz kolonisi vardı.

Elçilik binaları, onaltıncı yüzyıl sonlarından başlayarak bugün Beyoğlu olarak bilinen Pera’ya yerleştiler. Cadde-i Kebir (şimdiki İstiklâl Caddesi) boyunca sıralanan elçilikler, çok geçmeden, Avru­palI tüccarları, İstanbul’un varlıklı Rumlarını, Ermenileri ve Levan- tenleri de buraya çekti. Zaman içinde, Yahudiler de Pera’ya taşındılar.

Cumhuriyet döneminin başlarına kadar Türkler, Pera’da azınlık­taydı.

Osmanlı mozaiğinin belli başlı öğeleri olan bu insanlar, asırlar boyunca barış içinde yaşadılar, birbirleriyle hem alış-veriş, hem de komşuluk yaptılar.

Ramazanlarda ve özellikle kandil gecelerinde, gayrimüslim kom­şular pişirdiklerinden Müslüman komşularına da verir, Müslüman- lar gayrimüslim komşularının mutfağında pişen lezzetli yemekleri hiç tereddüt etmeden afiyetle yerlerdi.

Çünkü gayrimüslim komşuların dinî anlayışı, Müslüman’ın ha­ram saydığı yiyecekleri ikram etmeye engeldi. Bu konuda, sessiz yü­reklerde mühürlenen bir anlaşma var gibiydi.

Buna karşılık, Müslümanlar da gayrimüslim komşularının kutsal günlerini tebrik etmeyi görev sayarlardı. Asla kimse, kimsenin dini­ne kem söz söylemez, kimse, kimsenin kıyafetine yan göz bakmazdı. Bu yaklaşım, bir anlamda Fatih Fermanının gereğiydi: İstanbul fet­hini müteakip günlerde yayınladığı fermana göre, “kimse kimseye yan göz bakmayacak, kem söz söylemeyecekti.

Mutfaklar, farklı dinlere mensup insanların komşuluğunu besle­yen merkezlerdi.

Rum evlerinde genel olarak zeytinyağlı enginar, imambayıldı, zeytinyağlı dolmalar; patlıcan, uskumru, midye ve dalak dolması pi­şerdi. Ayrıca da beyaz çevirme tatlısı eksik olmazdı…

Çevirme tatlısı, söz kesme, nişan ve isim yortularına kadar, Rum evlerinde merasim ve ustalık göstergesiydi. Kadınlar, kaşık tatlıların­dan başka; şerbet, reçel ve frambuazlı tatlılar da yaparlardı.

Salatalar çok çeşitliydi: tarama, beyin salatası, Rus salatası, ma­yonezli levrek, kırlangıç veya kefal salatası… Kuzu budu rulosu, kı­zartma köfte, patates köftesi, Arnavut ciğeri, balık köftesi, muska bö­reği de nefis yiyeceklerdi.

Teofania ve Paskalya öncesi, oruç sırasında aşure pişirilip dağı­tılırdı. Paskalya orucu öncesinde, dört haftalık karnaval süresince İstanbullu Rum hanımlar, konuklarına ikram etmek için şuruplu tat­lılar, baklava, revani, kaymaklı ekmek kadayıfı, vişne reçeli sürülmüş kızarmış ekmek dilimleri, irmik helvası gibi yiyecekler hazırlarlardı.

Evangelismos ve Vaion yortu günlerinde, sofralarda balık hâkim olurken; Sarakosti (Paskalya Orucu) süresince, çarşamba ve cuma günleri sofrada sade, suda haşlanmış yemekler bulunurdu. Paskalya sofralarında, soğan kabuklarıyla boyanmış yumurta sepetleri de yer alırdı.

Müslümanlar, oruçlarını tutarken, Yahudi ve Hıristiyanlar da Müslüman komşularıyla hemen hemen aynı günlerde perhiz dö­nemleri yaşarlardı.

Paskalya günlerinde, pastanelerin vitrinlerini süsleyen Paskalya çörekleri ve renkli yumurtalar, inançlar arası toleransın simgeleriydi.

Bir birimize tahammülsüzlük hastalığı, içimize çok sonra girdi.

Vakıf Devlet-Vakıf Millet

Malum: Hem dinî, hem de millî kültürümüzün temelinde “eşref-i mahlûkat” olarak “insan” var. Medeniyet anlayışımıza, “Her şey in­san için” görüşü hâkimdir. Bu merkezde eğitilen Osmanlı insanı, din, dil, renk, ırk farkı gözetmeksizin insanlara hizmeti ibadet telak­ki etmiş, “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır” prensibi içinde, hayırda yarışmış, bu ulvi ve külli yarışın bir sonucu olarak da, büyük hayır müesseseleri (vakıflar) vücuda getirmişler…

Osmanlı’da vakıf müesseselerin bolluğu ve yaygınlığı, “hayır”da yarışın ne denli büyük bir toplumsal heyecan dalgası oluşturduğunu gösteriyor.

Rahatlıkla diyebiliriz ki, Osmanlı insanı, “İnsanların en hayır­lısı, insanlara faydalı olan, malın en hayırlısı, Allah yolunda harca­nan, Allah yolunda harcananın da en hayırlısı, halkın en çok ihtiyaç duyduğu şeyi karşılayandır” anlayışı çerçevesinde, hayatını, yaradılış hikmetine hizmete vakfetmişti.

Devlet, insanının bu ulvi çabasından öylesine etkilendi ki, (bel­ki birazcık abartıyorum) bizatihi kendisi, devasa bir vakfa dönüşüp din, dil, renk, ırk, kıyafet farkı gözetmeksizin, tüm gücünü, yönet­tiği insanların hizmetine sundu. Çünkü hayatın merkezi insandır. Bediüzzamanın deyişiyle, “Kainat, hayata, hayat, insana bakar.” Va­kıf müesseseleri ise insana (ve tabii ki hayata) duyulan sevgi ve say­gının kurumlaşmış halidir.

Böyle müesseseler düşünebilmek için, insanın yaradılış hikme­tini kavraması gerekirdi. İnsanın yaradılış hikmetini, en iyi anlatan kitap Kur an olduğuna göre, insana hizmeti pek tabii müslümanlar kurumlaştıracakları. Böylece, Müslüman yüreklerde, vakıf fikri doğdu ve kısa sürede kültüre dönüştü.

Bir kişinin, malım-mülkünü hiç tanımadığı insanların hizmetine sunması, insanı, tüm teferruatı ve kıymetiyle kavramakla mümkün­dür!.. Belli ki bu idrak, Osmanlı insanında mevcuttu. Şuradan belli ki, yirmi altı binden fazla vakıf kurdular. Bunlardan bazıları hayvan­lara ve bitkilere yöneliktir ki, Ortaçağda böyle bir çevre bilincinin oluşmasını takdirle anmamak imkânsızdır.

Osmanlı’da ilk vakıf, Orhan Gazi tarafından vücuda getirildi. (Osmanlı, vakıf müessesesini, kendinden önceki doğru bazı uygula­malardan aldı. Ancak onları, yeniden inşa edercesine geliştirdi) Or­han Gazi, İznik’te ilk Osmanlı medresesini (üniversitesini) kurarken, üniversitenin İlmî özerkliğini (evet, o çağda bilimsel özerklik düşü­nülmüştü) devam ettirebilmesi için gereken ekonomik bağımsızlığı temin konusunda, bir kısım gayri menkuller de vakfetmişti. Böylece Osmanlı’da vakıflaşma süreci başlıyordu.

Bu sürecin nasıl işlediğini göstermesi açısından, Fatih’in bir vak­fiyesini özetlemek istiyorum:

“Ben ki, İstanbul Fatihi abd-i aciz (aciz kul) Sultan Mehmed Han’ım! Bizatihi alnumun teriyle kazanmış olduğum akçelerumle (paramla) satun alduğum, İstanbul’un Taşluk Mevkii’nde kain (bu­lunan) ve malumu’l hudut olan (sınırları belli) yüz otuz altı bap dük­kanımı, aşağıdaki şartlar muvacehesinde vakf-ı sahih eyledum. îş bu gayr-i menkulatumdan (dükkanlardan) gelicek nemalardan (gelir­lerden), İstanbul’un her sokağına ikişer kişi tayin eyledum. Bunlar, ellerinde bir kap içerisinde kireç tozu ve kömür külü karışımı olduğu halde, günün müteaddit saatlerunde sokakları gezeler. Tükrüklerin üzerine bu tozu dökeler (kireçin mikrop öldürücü etkisini unutma­yalım) ki, yirmişer akçe alalar…

Ayrıyeten, on cerrah (operatör), on tabip (doktor) ve üç de yara sarıcı (hemşire-sağlık memuru) tayın eyledum. Bunlar dahi, ayın belli günlerinde İstanbul’a çıkalar, bilaistisna (istisnasız) her kapuyu vuralar ve o hanede hasta olup olmaduğun soralar, hasta var ise ve şifası mümkin ise şifayap edeler; (evde tedavi etsinler) değilse, ken- dulerunden hiç bir karşıluk beklemeksizin Darülacezeye (yoksullar bakımevine) kaldırarak orada salah bulduralar. (iyileştirsinler)

Maazallah (Allah korusun), İstanbul’da et buhranı çıkacak olur ise vakfittuğum yüz adet tüfengi ehline (avcılara) vereler. Bunlar, hayvanat-ı vahşiyenin (av hayvanlarının) yumurtada ve yavruda olmadığı sırada balkanlara (dağlara-ormanlara) çıkub avlanalar ki, zinhar (kesinlikle) hastalarumuz gıdasuz (proteinsiz) kalmasunlar. Ayrıyeten, külliyemde bina ve inşa ittuğum imarethanede şehit ve şü­hedanın harimleri (şehit aileleri) ve İstanbul fukarası yemek yiyeler…

Ancak, yemek yemeye veya almaya bizatihi kenduleri geleme­yecek vaziyette olanlarun yemekleri günün loş karanlığında kimse görmeden (bu da muhtaç insanı incitmemeye yönelik vicdani bir hassasiyet) kapalı kaplar içerusunda evlerine götürüle…”

Böyle bir inceliği gösterebilmek, insanı salt madde olarak değil, ruh ve madde olarak tümüyle kavrayabilmeyi gerektirir: Belli ki ced­dimiz, “insan” denen mükemmelliği bütün hikmetiyle kavramıştı…

Öyleyse, şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, “vakıf”, sevginin öteki adı olmanın yanı sıra, “insan’ı kavrayan “hikmet”in öteki adıdır…

Zaten bu yüzden, “Müslüman’dır.

Osmanlı Nasıl Giyinirdi?

Osmanlı Devleti, hayatın hiçbir alanında boşluk bırakmayan mükemmel bir organizasyondur.

Her şey, en ince ayrıntısına kadar hesaplanmış, kılık kıyafet dâhil olmak üzere, hayatın tüm aşamaları ayrıntılı biçimde sistematize edilmiştir…

Anlayacağınız, Osmanlı’nm fert, toplum ve devlet hayatında dengesizliğe, başıbozukluğa, kargaşalığa yer yoktur. Kişisel hak ve özgürlükler, ihlâl edilmemek kaydıyla her şey belirlenen bir düzen içinde yaşanmaktadır.

Osmanlı tebaasının kıyafetleri de, bu genel intizam içinde dü­zenlenmişti.

Bu bağlamda, Müslümanların, Hıristiyanların, Musevilerin ve diğer dinlere mensup erkeklerle kadınların başlıklarıyla elbiselerinin şekli ve rengi belirlenmişti…

Ama devletin belirlediği ayrıntı değil, kaba çizgilerdi. Sadece şe­kil ve renk tercihi yapılmıştı. Genel kurallara uymak kaydıyla, resmi kıyafet taşımak zorunda olmayan siviller, kendilerine yakışanı giy­mekte özgürdü.

Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethinden hemen sonra, Ga­lata Kulesi çevresindeki köylerde yaşayan Hıristiyan Cenevizlilere hitaben yayınladığı “Amannâme”de, Hıristiyanlara ve sair dinlere mensup olanlara inanç-ibadet özgürlüğünün hemen arkasından “kı­yafet” özgürlüğü tanıması, konunun ne kadar önemli olduğunu ve ecdadımızın bu konuda ne kadar hassas, hatta demokratik davrandı­ğını göstermektedir.

Kıyafet konusunda devlet, bugünkü Türkiye’de, İran’da ve başka bazı ülkelerde olduğu gibi, belirli kıyafetlerin giyilmesi konusunda halkı zorlamaz, (başını aç, ya da kapa demez) kendi dinî, yahut millî tercihini dayatmazdı.

Osmanlı Devleti’ni yönetenler, kılık kıyafeti değil, insanı esas alırdı. Bu konuda, din farkı gözetilmezdi. Hangi dinden olursa olsun, insana hizmetin yüceliğine inanılırdı.

Ayrıca, “evrensel devlet” olmanın yolunun çok kültürlülükten geçtiği, bunun ise hoşgörü kaynaklı olduğu bilinirdi…

Müslüman Osmanlılar, kendi inançlarını dos doğru yaşar, kendi kıyafetlerine, inançları çerçevesinde özen gösterir, bu konuda başka dinlere mensup olanları zorlamazdı. Dinde cebir olmadığı gibi, din kaynaklı uygulamalarda da cebir yoktu.

Rum ve Musevi kadınlar, Fatih’in Amannâmesi mucibince öz­gürce giyinirler, tercih ettikleri kıyafetle, İstanbul’un ve ülkenin her yerine gidebilirlerdi. Kıyafetleri farklı olmakla birlikte, başları kapa­lıydı. Bizanslı kadınlar, fetihten önce de başlarını kapatırlardı. Bu on­ların inançları, yahut moda anlayışlarıyla ilgili bir durumdu.

Resmi Kıyafet:

Osmanlı Devleti’nde resmî devlet görevlileri ile bir kısım bürok­ratlar, doğal olarak belirli kıyafetler giymek zorundaydılar. Askerler için, bugün de olduğu gibi, zaten kıyafet mecburiyeti vardı.

Kıyafetlerde, genel olarak çok renkli, parlak kumaşlar tercih edi­lirdi.

Saray görevlileri, sadrazamlar, paşalar, divan kâtipleri, harem ağaları, cariyeler, ihtisap memurları, bostancıbaşılar, asesler, ilmiye sınıfı mensupları v.s., yaptıkları görevlere uygun elbise giyerlerdi…

Kullanılan şekiller ve renkler, bazen kişilerin makam ve sosyal konumlarına göre sembolik anlamlar taşırdı…

Yalnız şeyhülislâmların değil, Osmanlı Devleti’nde, ilmiye sınıfı­na mensup âlimlerin, mavi çizme giydikleri bilinir. Bunun Osmanlı sisteminde ilim adamlarına çok değer verildiğine ilişkin sembolik bir değeri vardır. Gök mavisi rengi çizmelerle, ilim adamı, sonsuz­luğa yükseltilmiştir.

Onsekizinci Yüzyılın en ünlü şairlerinden Nedim, bir gazelinde, mavi renk çizmeyi şöyle açıklar:

“Menhec-i ilmin nice hasm olmasın erbâbma,

“Çarhı Pâ-mâl etmedir kasd âsmânî müzeden.”

Yani,’’İlim adamlarına düşmanlık yapılmasına şaşmamak lâzım/ Çünkü onlar mavi renkli çizmeleriyle bulutlara basarlar.” (ilim adamlarının şahsında yüceltilen ilimdir)

Osmanlı kıyafetleri konusunda, ülkemizde ’’Çocuk Kalbi” isimli eseriyle tanınan İtalyan edebiyatçı ve gezgin Edmondo De Amicis’te bazı teferruata rastlıyoruz. Amicis,. 1874’de İstanbul’a yaptığı gezi­den sonra kaleme aldığı “İstanbul” adlı seyahatnamesinde, devlet görevlilerinin kılık kıyafetleri ile ilgili ayrıntı veriyor:

“İnsanlar, görevlerine göre, sarıklarının şeklinden, elbise kolla­rının kesiminden, kürklerin cinsinden, astarların renginden, eğer süslerinden, bazıları çember sakalından, bazıları da bıyığından tanı­nabiliyor. Bu konuda hiç bir karışıklık olmuyor…

Şeyhülislâm beyaz giyiyor, vezirler açık yeşil, mabeyinciler kı­zıl… Koyu mavi kıyafet, ilk altı kanun zabitine, Mekke, Medine ve İstanbul kadılarına aittir. Büyük ulemanın üstünde, mor, şeyhlerin üstünde, açık mavi renklerin hâkimiyeti vardır. Çok açık mavi, tı­marlı çavuşları ve vezir ağalarını işaret ediyor. Koyu yeşil, üzengi ağalarının ve Sancak-ı Şerif’i taşıyanların imtiyazıdır. Istabl-ı Âmire hizmetkârları, soluk yeşil giyerler. Ordu paşalarının ayaklarında, kır­mızı, kapı zabitlerinin sarı, ulemanın, mavi çizmeleri var…” (Kültür Bakanlığı Yayınları, s. 377).

Devr-i Saadet Modeline Uygunluk:

Devir devir, farklılıklar göstermekle birlikte, genel olarak Os- manlı insanının kıyafeti, Devr-i Saadet insanının kıyafetine benzi­yordu. Yani hem “tesettür” farizasına, hem de “Kıyafet Sünneti”ne uyuluyordu…

Ama gayrimüslimler, buna zorlanmıyordu. Onlar da gelenek­sel kıyafetleriyle gezebiliyorlardı. Çünkü zaten “açık-saçıklık” ge­çerli değildi. Kadınların ve erkeklerin başlarını örtmeleriyle uzun kollu, uzun etekli bol elbiseler giymeleri kıyafet anlayışının “ortak nokta”sını teşkil ediyordu.

Erkekte ve kadında başlar örtülüydü. Erkeklerin başaçık gezme­leri hoş karşılanmıyor, hattâ “münafıklık alâmeti” sayılıyordu.

Bununla birlikte, Osmanlı’nm sonlarına doğru, zaman zaman Müslümanlara ve gayr-i Müslimlere değişik kıyafetler dayatılmıştır.

Bu cümleden olarak, 1867 tarihli bir fermanda şöyle deniyor:

“Kadınlar, yalnız ve ancak Sultan Ahmed, Lâleli ve Şehzadebaşı camilerine gidebilecek, bunlar dışında hiç bir büyük camie gideme­yeceklerdir…” (Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, s. 282-283).

Sultan İkinci Abdülhamid Han döneminde ise, Dâhiliye Nezare­ti (İçişleri Bakanlığı) şu mealde bir genelge yayınlamıştır:

“…Şeyhülislâm’ın talebi ve Padişah’ın buyruğu ve Danıştay’ın oluru ile İçişleri Bakanlığı, genel yerlerde ve işlek caddelerde görün­meyi Müslüman kadınlara yasaklamıştır… Müslüman kadınlara, arabayla ya da yaya olarak Bayezid, Şehzâdebaşı ve Aksaray semtleri­ne gitmek, oralarda gezinmek, Kapalıçarşı’ya girmek ve dükkânlarda oturmak yasaktır. Bu kuralları çiğneyenler, ceza yasasının 254. mad­desi uyarınca kovuşturulacaklardır. Kullanılan arabanın sürücüsü de kadın gibi cezalandırılacaktır. Bunlara ek olarak, Müslüman ka­dınların, genel yerlerde gruplar halinde toplanmaları kesinlikle ya­saklanmıştır. Bu tür bir grubu gören polis, kadınlara dağılmalarını emretmekle yükümlüdür…” (Levant Herald, 15 Ağustos 1891, L 2 émancipation de la femme Turquie, Paris, 1962, s.35-36).

Bilebildiğim kadarıyla, ilk “Kıyafet Kanunu’nun altında Kanuni Sultan Süleyman’ın tuğrası var (1520 sonrası). Bu fermanla kavuk, sarık, külah, börk gibi başlıklar ile mintan, gömlek, kuşak, şalvar, po­tur ve entari gibi giysilerin giyilmesi kurala bağlanmış, kadınlar için de uzun kollu, ayak bileklerini örtecek uzunlukta ve vücut hatlarını göstermeyecek bollukta “ferace” giyilmesi emredilmiştir. Feracenin, yaka kısmının aşırı süslenmesi de yasaklanmıştır.

İlk kıyafet tartışması ise Sultan İkinci Mahmud (Padişahlığı: 28 Temmuz 1808-1 Temmuz 1839) döneminde açılmıştır. “Yenilikçi Pa­dişah” olarak tanıtılan Sultan İkinci Mahmud, diğer bazı devrimle- rinin (Yeniçeri Ocağının kaldırılması gibi) yanı sıra, genel anlamda kıyafet değişikliğine yönelik adımlar da atmıştır.

Aynı dönemde, sarığın yerini fes almıştır. Başlangıçta, “yeni kılık kıyafet” tepki görmekle birlikte zaman içinde alışılmış, fesin üstüne sarılan sarıkla yasak yumuşatılmıştır.

Sultan İkinci Mahmud, kılık kıyafet mevzuunda halkına örnek olma açısından, önce kendisi kılık kıyafetini değiştirmiş, hatta yeni kıyafetiyle bir de yağlıboya tablosunu yaptırmıştır. Nihayet, 3 Mart 1829 Cuma günü, yayınladığı fermanla Kıyafet Devrimi’ni başlattı­ğını ilân etmiştir.

Buna göre, “İmame” denilen geleneksel sarıkla, “ferace” denilen geleneksel cübbe yalnızca din adamları tarafından giyilebilecek, dev­let memurları başta olmak üzere, diğer vatandaşların kıyafeti tepe­den tırnağa değişecekti.

Böylece sarığın yerine fes, şalvarın yerine “setre pantolon”, cüb­benin yerine “kaput”, topuklara kadar uzanan iç gömleği yerine de “İstanbulin” denilen bir nevi “Frenk gömleği” gelmiştir.

Gerçi bu, Avrupa insanının giydiği kıyafetin motomot taklidi değildi. Avrupa kıyafeti ile geleneksel Osmanlı kıyafeti kaynaştırılıp yeni bir senteze ulaşılmıştı. Ne var ki, bu “taklit” yolu bir kere açıl­mıştı. Batıyı taklidin, diğer alanlara da yansımasından ve bir “kültür erozyonu” başlatmasından endişe duyuluyor, bu yüzden de itirazlar yükseliyordu.

Bazı grupların tepkisi, o seviyeye çıktı ki, Sultan İkinci. Mahmud a “Gâvur Padişah” demekte bir mahzur görmediler.

Sarıktan Fese, Festen Şapkaya

Osmanlı Devletinde, çok çeşitli başlıklar kullanılırdı. Bunların en yaygını ise “kavuk” ve “külah”tı.

Öyle zamanlar oldu ki, sadece saraydaki yüksek rütbeli subay­ların giydiği başlık çeşidi 43 e çıktı. Hükümet ve devlet görevlilerine ayrılan başlık sayısı ise 27 idi. Hiç kimse, kendine ait olmayan renk ve şekilde bir başlığı başına koyamazdı. Sadrazamdan, kâtibe kadar, herkesi şapkalarından tanımak mümkündü(Bu mezar taşlarına ka­dar yansıdı).

Yeniçeri Ocağının kaldırıldığı tarih olan 1826ya kadar bu böyle devam etti. O tarihi takip eden günlerde, Akdeniz’de seferde bulunan Kaptan-ı Derya (Deniz Kuvvetleri Komutanı) Koca Hüsrev Paşa, Sultan İkinci Mahmud un, Yeniçeri Ocağından geriye hiç bir alâmet ve kıyafet (Adetimizdir, öteden beri, biz kılık kıyafetle uğraşmayı severiz) bırakmak istemediğini öğrenince, Tunus’tan bir miktar fes alıp tayfalarına giydirdi. İstanbul’a döndüğünde, subaylarıyla birlikte Padişah’ın huzuruna başında fesle çıktı. Fes, yenilikçi Padişah’ın ho­şuna gitmişti.

Tunus’tan, hemen elli bin adet fes getirtildi. Daha sonra da, fes üretmek üzere, İstanbul / Eyüp Sultanda bir “Feshane” kuruldu.

1828’de çıkartılan bir kıyafet nizamnamesiyle de fes, resmî başlık oldu. Zamanla moda haline geldi. O kadar ki, bir dönem kadınlar bile kullandı.

Şapka da ise, siper, secde edilmesini engelliyordu. Bu yüzden de, şapka, şiddetli itirazlarla karşılaştı.

***

Erzurum Kongresi sonrası… Vakit geceyarısını geçmiş… Mus­tafa Kemal Paşa, İbrahim Süreyya (Yiğit) ve Mazhar Müfit (Kansu) küçük bir odada çalışıyorlar.

Aniden İbrahim Süreyya Bey, Mustafa Kemal Paşa’ya şöyle bir soru yöneltiyor:

“Paşam, başarıya ulaştıktan sonra neler yapmayı düşünüyorsu­nuz?”

Mustafa Kemal, bu soru üzerine, Mazhar Müfit’e dönerek: “Şim­di not et bakalım” diyor, “Ama defterin bu yaprağını, kimseye gös­termeyeceksin. Sonuna kadar gizli kalacak. Bir ben, bir Süreyya, bir sen bileceksin. Şartım bu. Önce tarih koy: 7-8 Temmuz 1919. Sabaha karşı.”

Ve zafer sonrası Türkiye’si için, düşüncelerini tek tek yazdırıyor:

“Bir: Zaferden sonra hükümet biçimi Cumhuriyet olacaktır… İki: Padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince gereken muamele yapılacaktır… Üç: Tesettür (örtünme) kalkacaktır… Dört: Fes kalka­cak, uygar milletler gibi şapka giyilecektir… Beş: Latin harfleri kabul edilecektir.”

Görüldüğü üzere, Mustafa Kemal, Anadolu’ya gönderilmeden çok önce kendi Türkiye’sini oluşturmuştu. Onu, Anadolu’ya gönde­ren Sultan Mehmed Vahidüddîn, bir anlamda plânlarını gerçekleş­tirmesine yardım etti. Böylece, farkında olmadan hem kendi sonu­nu, hem de Osmanlı Hanedam’mn sonunu hazırladı: Kader işte!

Daha önce Jön Türkler’in de Atatürk İnkılâplarına benzer pro­jeleri olduğunu, ayrıca Başkomutan Vekili Enver Paşanın, Birinci Dünya Savaşı sırasında, siperli başlık giyip orduya da giydirdiğini, buna halk arasında “Enveriye” dendiğini kaydederek bu bölümü ka­patalım.

***

Atatürk’e göre şapka; çağdaş olma, evrensel medeniyete katıl­ma, kafaların içini hurafelerden kurtarıp bilimsel düşünceye açma yolundaki çabaları destekleyecek, en önemli adımdı. Kişinin kıya­fetini değiştirmekle, ruhsal yapısının da değişeceği varsayılıyordu. “Arkadaşlar”, diyordu, şapkalı olarak ilk kez gittiği Kastamonu’da: “Turan kıyafetini araştırıp canlandırmaya gerek yoktur. Medeni mil­letlerarası kıyafet, milletimiz için layık bir kıyafettir. Onu giyeceğiz. Ayakta, iskarpin veya potin, üstünde, pantolon, yelek, gömlek, kra­vat, ceket ve doğal olarak bunların tamamlayıcısı olmak üzere başta siperi şemsli serpuş; bunu açık söylemek isterim, bu başlığın ismine şapka denir.”

Ankara’ya döndüğünde kendisini karşılayan “üst düzeylerin ta­mamı şapkalıydı. Hava ile birlikte moda anlayışı da değişmiş, hayat bir gün içinde başkalaşmıştı.

Zaten hazırda bekletilen “Şapka iktisasma (giyilmesine) Dair Kanun” Tasarısı, hemen Büyük Millet Meclisine sevk edildi. Ama geçirmek çok kolay olmadı. Tasarı görüşülürken, taslağın Anayasaya aykırı olduğu ileri sürüldü. Bunu ileri süren Bursa Milletvekili Nu­rettin Paşaya, Atatürk’ün yakın çevresinden zamanın Adalet Bakanı Mahmut Esat (Bozkurt) çok sert çıktı: “Hürriyetin nasibi, irticaın elinde oyuncak olmak değildir… Ülkenin çıkarlarına olan şeyler hiçbir zaman Anayasaya aykırı olamaz, olmaması mukayyettir (be­lirlenmiştir).

Tabii herkes sustu. Şapka kanunlaştı(25 Kasım 1925). Artık er­keklerin şapka dışında başlık giymeleri suçtu. Ama o sırada ülkede yeteri kadar da şapka yoktu. İnsanlar, şapkaya benzer ne bulurlar­sa başlarına geçiriyorlardı. Hatta Rum kadınlarının giydiği şapkalar bile, bir süre üst tabaka erkekler tarafından kullanılmış, bu yüzden traji-komik görüntüler oluşmuştu.

Şapka Kanununun çıkmasıyla birlikte, Erzurum, Rize, Sivas, Ma- raş, Giresun, Kırşehir, Kayseri, Tokat, Amasya, Samsun, Trabzon ve Gümüşhanede sert direnişler yaşandı. Ama hepsi çok şiddetli, hatta vahim bir şekilde bastırıldı. Meselâ, Trabzon, Hamidiye Zırhlısı tara­fından bombalandı. “Bizim uşaklar”ın, “Atma Hamidiye atma, şapka da giyeceğuk, vergi de vereceğuk” diye aman dilemeleri meşhurdur.

Oysa, şapkadan başka bir başlık giymekte direnmenin ceza­sı, kanuna göre, üç aya kadar hafif hapisti. Ama şapka, İstiklâl Mahkemeleri’nin en önemli konusu haline getirildi. Ve şapkaya di­rendikleri gerekçesiyle, başta İskilipli Atıf Hoca olmak üzere, Rize’de 8, Maraş’ta 7, Erzurum’da 4, Sivas’ta 3, İskilip’te 2, Menemen’de 28 olmak üzere, çeşitli yerlerde toplam 78 kişi idam edildi.

Temiz Yürek, Temiz Toplum, Temiz Şehir

“Şehirlerimiz kirli. Elimize geçen her şeyi, sokağa atıyoruz. Aca­ba bu kirletme hastalığı, geçmişimizden mi geliyor, yoksa sonradan mı edindik?”

Geçmişimizde, her anlamda temiz bir toplum yapısı var. Yani kirletme hastalığımız geçmişimizin bir parçası değil. Tam tersine, geçmişimize, “Temizlik imandan gelir” anlayışı hem bireysel, hem de kitlesel hayata hâkimdir.

Öncelikle, yürekler temizdir…

Yürekler temiz olduğu için, toplum temizdir…

Dolayısıyla, şehirler temizdir.

Kirletme, başkasının hakkına tecavüz sayıldığı için, kul hakkı ile eş anlamlı düşünülür ve şiddetle sakınılırdı. Bu yüzden, modern temizlik araçları bulunmamasına rağmen, çoğu şehirler tertemizdi.

Şehir temizliğinden yer yer şehremaneti (belediye), yer yer de bu iş için kurulmuş vakıflar sorumluydu. Özellikle, dörtyüz civarında dükkân vakfederek, Fatih’in kurduğu vakıf dikkat çekicidir. Yanla­rında, dezenfektan olarak kireç ve örtücü olarak kül taşıyan temizlik işçileri, sokak sokak geziyor, uygunsuz atıkların üstüne önce kireç döküp dezenfekte ettikten sonra, üzerine külle örtüp faraş ve süpür­ge yardımıyla kaldırıyor, akşam vakti, tüm atıklar şehir dışında belir­lenmiş yerlere gömülüyordu.

Atıkların gömüldüğü mahalin, içme suyu kaynaklarının ve din­lenme yerlerinin uzağında olmasına özellikle dikkat ediliyor, sık sık kontrole tabi tutuluyordu.

İnsanların yürek temizliği için, selâtin camilerinde davudi sesli hafızlar yirmi dört saat Kuran okurken, beden temizliği için ise her köşeye hamamlar kurulmuştu. Özellikle, kadınların hamama gidiş gelişleri, merasimsel bir görüntü arz ederdi.

Fransız gezgin M. de Thevenot, Osmanlı ceddimizin temizlik an­layışını öve öve bitiremiyor:

“Türkler çok yaşarlar ve az hasta olurlar. Bizim memleketlerdeki, böbrek hastalıkları ve daha bir sürü tehlikeli hastalıkların hiç birini bilmezler. Öyle zannediyorum ki, Türklerin bu mükemmel sıhhatle­rinin başlıca sebeplerinden biri de sık sık hamama gitmeleri ve ölçü­lü yeyip içmeleridir. Çok az yemek yerler. Hıristiyanlar gibi, midele­rine karma karışık şeyler indirmezler, içki içmezler ve daima idman yaparlar(M. de Thevenot-Relation dun voyage fait an Levantl665, Paris, s. 148).”

“Yemeklerden evvel ve yemekten sonra ellerini yıkamak, Türk­ler arasında o kadar yaygındır ki, insanların el yıkamalarına vesile olmak üzere Allah’ın gıdaları yaratmış olduğundan âdeta bir darb-ı mesel şeklinde bahsederIer(Ricaut-Histofre de I’etat present de l’Empire ottoman (6701 Paris).”

“Türkiye’de sofradan kalkılır kalkılmaz, mutlaka ellerle ağızlar yı­kanır. Önünüze sıcak suyla sabun getirilir, büyüklerin konaklarında ya gül suyu veyahut güzel kokulu başka bir su da ikram edilir. Bun­

larla da mendilinizin bir ucunu ıslatırsınız.” (J.B Tavernier-Nouvelle relation de I’interiur du serrail du Grand-Seigneur-1678. Amsterdam) “Mutfakları çok temizdir, mutfak takımları da güzellik ve parlak­lık itibariyle eşsizdir; gerek sofra takımları, gerek yemekleri azami nisbette tertemizdir.

Harem dairesinin içi kadar temiz bir yer tasavvur edilemez, dö­şeme tahtalarıyla dehlizler sık ve sağlam hasırlarla kaplıdır. Bunla­rın ürülmüş olduğu samanların yahut sazların rengi soluk bir sarıdır. Odalarda, çepeçevre dizilmiş minderlerden başka mefruşat yoktur, perdeler gibi bu minderler de beyaz pamuk bezinden yapılmıştır. Ne erkeklerin, ne kadınların dışarıda giydikleri pabuçlarıyla hiç bir za­man ev içlerine girmemeleri Türkler arasında adet olduğu için, döşe­me tahtalarında hiçbir zaman kir görülemez(Ledy Craven -Voyage de Milady Craven a Constaninople, par ia Crimee en 1786 -1789, Paris).” “Yüzler, eller, ayaklar, tertemiz, yamalı kıyafet pek az ve hele kirlisi hemen hiç yok, bütün sosyal sınıflar arasında umumi ve mü­tekabil bir hürmet ve riayet manzarası göze çarpıyor(Edmondo de Amicis -Constantinople -1883, Paris).”

“Türkler, genellikle boylu boslu, güzel yapılı insanlardır. Hıristiyan Avrupa’nın tek bir şehrinde bile bütün Osmanlı İmparatorluğundan daha çok sakat ve biçimsiz adama tesadüf edilir. Fazla olarak, Türkler, güçlü-kuvvetli oldukları için fazla yaşarlar. Herhalde bunun en tabii sebebi, gayet sıhhî ve iyi gıdalar kullanmalarında ve mideyi bozmak suretiyle ciğerlere, kalbe ve dimağa ekseriya zarar veren lezzetli ve mü­tenevvi yemeklere ehemmiyet vermemelerinde aranmalıdır…

İşte bundan dolayı Türkler, nadiren hasta olurlar. Bizlerin dai­ma tutulduğumuz taş, kum, damla vesaire gibi hastalıklar, onlarda hemen hiç görülmez. Bu sağlıklarını bir taraftan yeyip içmedeki kanaatkârlıklarına, bir taraftan da israfa kaçmamak şartıyla ha­mamda yıkanıp temizlenme adetlerinde aranmalıdır. Kadınları da aynı vaziyettedir. Boylarıyla, yürüyüşlerinin ihtişamı, erkeklerinkin- den aşağı değildir. Uzun fistanlarının da bu ihtişamda büyük payı vardır(Comielle Le Bruyn -Voyages de Cornielle Le Bruyn par la Moscovie, en Perse et aux indes orientales., 1332, La Haye).”

Anlayacağınız, yüreksel, bedensel, toplumsal ve şehirsel olarak biz sonradan kirlendik!

Yoksa geçmişimiz, ter temizdir!

Beşikten Mezara Sanat

Pek çok sanat meraklısının ortak sorusu şu: “Sanat en az silâh kadar önemli bir güçtür. Buna rağmen, acaba neden Osmanlılarda roman ve heykel yoktur?”

Haklı: Biliyoruz ki, Rus, kendi mitini ve muhitini inşa etmiş ro­manla…

Batı, “hayat mücadeledir” görüşünün esaslarını yansıtmış roma­na; “RobensonTarında, “Seksen Günde Devr-i Alem”lerinde, hayat felsefesini aktarmış nesillere: Geçirdiği tarihî istihaleleri dökmüş heykele, resme…

Dünkü Amerika da, serüvenciliğini yansıtmış sinemaya, sanatı kullanarak kendine bir tarih bile inşa etmiş: Sığır çobanlarını kahra­man olarak yutturmuş dünyaya…

Bunlar doğrular. Yani sanatın, özellikle de romanın ve sinema­nın gücü inkâr edilemez.

Sinema, Osmanlı döneminde zaten yoktur: Geriye kala kala ro­manla, heykel kalıyor tartışmaya açık.

OsmanlIda, romanın yahut bildiğimiz anlamda heykelin olma­ması kuşkusuz sanatın olmaması değildir. Roman yok, ama onun ye­rine dört bin yıl öncesinden başlayarak eski devirleri, eski hayalleri güne taşıyan Hint masalları, destanları var: Siret-i Anter, Binbirgece, vesaire. Nihayet hepsinin aktığı ibret ummanı: Kıssalar, menkıbeler…

Resmin alternatifi, hat, ebru, çeşmibülbül… Bu anlamda diyebili­riz ki, Osmanlı nın hayatı, sanat.

Heykelin alternatifi, en basitinden mezartaşları… Fakat roman: O bambaşka bir konu.

Bence Osmanlının romana karşı direnmesinin ve hiçbir ilgi bağı kurmamasının asıl sebebi, romanın yüklendiği misyonda aranmalı. Romanın misyonu, teşhir, teşhirin malzemesi ise tecessüstür.

Roman mütecessis, meraklı; her topluluğa, hatta her eve girmek, her aksaklığı, her kusuru bulmak ve herşeyi herkese göstermek iddi­asında. Oysa İslâm’da hem teşhir yasaktır, hem kusurları ifşa, hem de aşırı ve gereksiz tecessüs.

İslâm’da teşhir yok, ifşa yok; bunun yerine tespit, isbat ve ikaz var. Osmanlı, kendini teşhir ve ifşa etmekten kaçındı. Düzelmeyi, tespit­te, isbatta ve ikazda aradı. Koçi Bey Risalesi ve benzerleri, kendi çağı içinde düşünülürse bu konuda oldukça çarpıcı ve yapıcı örnekler…

Burada izninizle bir tespit yapmak istiyorum:

Osmanlı’nın namus telâkkisi, bütün aileyi, hattâ bütün top­lumu mukaddes bir sır perdesine sarar ve toplum, sırrını, sadece nâmahrem olmayan nazarlara açardı.

Bu, hem İnsanî bir yaklaşımdır, hem de İslâmî…

Hatırlayalım ki, Batı’nm ilk romanlarından biri “Topal Şeytandır. Roman kahramanı, evlerin çatısını açmış dünyaya sesleniyor: “Bu­yurun siz de bakın!” diyor. Ve oturma salonlarından hızla yatak odalarına geçen tecessüs, ifşa ve teşhir mızrağıyla mahremiyeti kal­binden vuruyor.

Sonuç: Aile mahremiyetinden sonra ailenin de çöküşü…

Batı toplumlarmda bunun etkisi var: Meselâ, bize göre boşanma oranı çok yüksek. İntihar vak’aları ve uyuşturucu bağımlılığı da öyle. Tabii romanın, tahrip kalıbı olmaktan çıkarılıp müslümanlaştırılma- sı mümkündü. Bu da yeni yeni yapılıyor.

Heykele gelince: Osmanlı’da klâsik manada heykel yoktur. Çün­kü Osmanlı, bedii zevklerde bile ebediyet arayan vahiy medeniyetine mensuptur. Dünyayı, ahiretin tarlası sayan bir kültürün çocuğudur

o.         Vahiy medeniyetinin çocuğu, fâni zevkleri tatmin uğruna, yaratı­cıya nisbet gibi bir abesiyetle meşgul olmaz.

Osmanlı heykel dikmek yerine, ebedî âbideler dikmeyi seçti. Muhitini baştan başa çeşmelerle, kubbelerle, sebillerle, köprülerle, hanlarla, kervansaraylarla, aşhaneler, bimarhanelerle süsleyip, bun­ların bekası için vakıflar vücuda getirdi.

Onun nazarında, ebedileşmenin ölçüsü, faydasız bir heykel yont­mak değil, bir mâbede imza atmak, ya da insanlığın hayrına hizmet edecek bir medreseye kubbe çakmaktı.

Özenle yontup her birini sanat şaheserine dönüştürdüğü mezar taşlarında bile, ebediyet emelinin yansımaları açıkça görülür.

Öte yandan, bugün müzelerde zevkle seyrettiğimiz şaheser be­şiklerde insana verdiği değerin ölçüsü saklıdır…

Şu tespiti yapmakta mahzur yok: Osmanlı, “Beşikten mezara ilim” emrine uygun olarak, sanatı, beşikten mezara kadar bütün ha­yata yaymış, sanatla kendi hayat ve ebediyet telakkisini yansıtmıştır.

Bu idrak olmasaydı, hâlâ kullanılabilir durumda bunca tarihî eser bize miras kalır mıydı?

Belli ki, sanat silâhtan çok daha önemlidir. “İmha” yerine “inşa” eder ve son derece kalıcı sonuçlar verir. Buna rağmen, acaba neden Osmanlılarda roman ve heykel yoktur?

Biliyoruz ki, Rus, kendi mitini ve muhitini inşa etmiş romanla…

Batı, “hayat mücadeledir” görüşünün esaslarını yansıtmış ro­manda; “Robenson’larında, “Seksen Günde Devr-i Alem”lerinde felsefesini aktarmış: Geçirdiği tarihî istihaleleri dökmüş heykele, resme…

Dünkü Amerika serüvenciliğini yansıtmış sinemaya, sanatı kul­lanarak kendine bir tarih bile inşa etmiş, sığır çobanlarını kahraman olarak yutturmuş dünyaya…

Bunlar doğrular. Yani sanatın, özellikle de romanın ve sinema­nın gücü inkar edilemez.

Sinema, Osmanlı döneminde zaten yoktur: Geriye kala kala ro­manla heykel kalıyor tartışmaya açık. Soru da işte buradan doğuyor: “Osmanlılarda neden heykel yok, roman yok?” sorusu…

Osmanlı’da romanın, yahut bildiğimiz anlamda heykelin olma­ması kuşkusuz sanatın olmaması değildir. Roman yok, ama onun ye­rine dört bin yıl öncesinden başlayarak eski devirleri, eski hayalleri güne taşıyan Hint masalları, destanları var: Siret-i Anter, Binbirgece, vesaire. Nihayet hepsinin aktığı ibret ummanı: Kıssalar, menkıbeler…

Resmin alternatifi hat, ebru, çeşmibülbül… OsmanlInın hayatı sanat.

Heykelin alternatifi, en basitinden mezartaşları…

Fakat roman: O bambaşka bir konu.

Bence, Osmanlının uzun süre romana karşı direnmesinin ve hiçbir ilgi bağı kurmamasının asıl sebebi, romanın yüklendiği mis­yonda aranmalı.

Romanın misyonu teşhir, teşhirin malzemesi ise aşırı merak, yani tecessüstür.

Roman mütecessis, meraklı; her topluluğa, hatta her eve girmek, her aksaklığı, her kusuru bulmak ve herşeyi herkese göstermek id­diasında.

Oysa İslâmda hem teşhir yasaktır, hem kusurları ifşa, hem de aşırı ve gereksiz tecessüs.

İslâmda teşhir yok, ifşa yok; bunun yerine tespit, isbat ve ikaz var. Osmanlı kendini teşhir ve ifşa etmekten kaçındı. Düzelmeyi tespitte, isbatta ve ikazda aradı. Koçi Bey Risalesi ve benzerleri, kendi çağı içinde düşünülürse, bu konuda oldukça çarpıcı ve yapıcı örnekler…

Burada izninizle, bir tespit yapmak istiyorum:

Osmanlının namus telâkkisi, bütün aileyi, hattâ bütün top­lumu mukaddes bir sır perdesine sarar ve toplum, sırrını, sadece nâmahrem olmayan nazarlara açardı.

Bu hem İnsanî bir yaklaşımdır, hem de İslâmî…

Hatırlayalım ki, Batının ilk romanlarından biri “Topal Şeytan’dır. Roman kahramanı evlerin çatısını açmış, dünyaya sesleniyor: “Bu­yurun siz de bakın!” diyor. Ve oturma salonlarından hızla yatak odalarına geçen tecessüs, ifşa ve teşhir mızrağıyla mahremiyeti kal­binden vuruyor.

Sonuç: Aile mahremiyetinden sonra ailenin de çöküşü…

Batı toplumlarında bunun etkisi var: Meselâ, bize göre boşanma oranı çok yüksek. İntihar vak aları ve uyuşturucu bağımlılığı da öyle.

Tabii romanın, tahrip kalıbı olmaktan çıkarılıp müslümanlaştı- rılması mümkündü. Bu da yeni yeni yapılıyor.

Heykele gelince: Osmanlı’da klâsik manada heykel yoktur. Çün­kü Osmanlı, bedii zevklerde bile ebediyet arayan vahiy medeniyetine mensuptur. Dünyayı, ahiretin tarlası sayan bir kültürün çocuğudur

o.         Vahiy medeniyetinin çocuğu, fâni zevkleri tatmin uğruna, yaratı­cıya nisbet gibi bir abesiyetle meşgul olmaz.

Osmanlı heykel dikmek yerine, ebedî âbideler dikmeyi seçti. Muhitini baştan başa çeşmelerle, kubbelerle, sebillerle, köprülerle, hanlarla, kervansaraylarla, aşhaneler, bimarhanelerle süsleyip, bun­ların bekası için vakıflar vücuda getirdi.

Onun nazarında, ebedileşmenin ölçüsü, faydasız bir heykel yontmak değil, bir mâbede imza atmak, ya da insanlığın hayrına hiz­met edecek bir medreseye kubbe çakmaktı.

Özenle yontup her birini sanat eserine dönüştürdüğü mezar taş­larında bile ebediyet emelinin yansımaları açıkça görülür.

Öte yandan, bugün müzelerde zevkle seyrettiğimiz şaheser be­şiklerde insana verdiği değerin ölçüsü saklıdır…

Şu tespiti yapmakta mahzur yok: Osmanlı, “Beşikten mezara ilim” emrine uygun olarak, sanatı beşikten mezara kadar bütün ha­yata yaymış, ancak faydacılığı esas almıştır.

Bu idrak olmasaydı, hâlâ kullanılabilir durumda bunca tarihî eser bize miras kalır mıydı?

Eski Bayramlar Nasıl Yaşanırdı?

1852 yılı İstanbul’unun bayram gecesini, bir Avusturya gemisin­den seyreden meşhur gezgin T. Gautier, manzarayı şu şekilde satır­lara döküyor:

“Türkler, barut yapmayı pek sevdiklerinden, top atışları durma­dan birbirini kovalıyordu ve her yandan patlayarak kulakları, şenlikli bir gürültü içinde, hırpalıyordu…

Cami minareleri, birer fener gibi yanıyordu; Kur’an ayetleri gece­nin koyu mavisine ateşli harflerle sanki kazılmıştı…

Tophane çeşmesinin çevresinde, kümelerce ışık, ateş böcekleri gibi parıldıyor, Sultan Mahmud Camii’nin minareleri, uçları ateşli demirle çizilmiş gibi göğe doğru fışkırıyordu…

Kırmızı ve yeşil ışıkların, bir rüya gibi aydınlattığı Tophane, ışıl ışıl yanarken zaman zaman top ağızlarından fışkıran alevler beliri­yor, hava fişeklerinin, bombalarının yılankavi ya da parçalı ışıltıları karanlığı deliyordu…

Yeşil, mavi, kırmızı, sarı kandillerle direklerini, ip ve bordaları­nı ışıklandıran demirli gemiler, alevden bir okyanus üstünde yüzen elmastan teknelere benziyor, Boğazın suları, bu kandil, fener yanar söner ışık ve parıldayan harflerin akisleriyle sanki tutuşuyordu…

Sarayburnu, zebercetden bir promontoire gibi uzanıyor ve bu burun üstünde Ayasofya, Sultanahmet, Osmaniye Camilerinin ateş­ten bilezikle çemberlenmiş gümüş minareleri fışkırıyordu.

Asya Kıtası’nda Üsküdar, binlerce ışıklı kıvılcım saçıyor ve Boğaz’ın alevler içinde yanıyor görünen iki rıhtımı, göz alabildiğine kayık küreklerinin durmadan kırbaçladıkları bir ışıklı pul nehrini çerçeveliyordu. Renkli camlar, fenerlerle süslü buharlı gemiler, gidip gelirken, güvertelerinde çalan bandoların nağmeleri hafif rüzgârla çevreye dağılıyordu.

Avusturya gemisinde, bir iki saat kalarak, dünyada eşi bulunmaz bu muhteşem gösteriyi seyretmekle sanki sarhoş oldum…

Elmasların, zümrütlerin, yakutların patladığı, parıldadığı üç dört fersah uzunluğunda su üstünde söneceği yerde daha parlak, daha göz alıcı olarak yeniden canlanan bu şenliklere kıyasla birkaç düzine fenerin yandığı Concorde Meydanındaki zavallı donanmala­rımız nedir ki?”

Yani bazılarının iddia ettiği gibi, Osmanlı insanı, “eğlence­den habersiz” ve “nasipsiz” değildi. Tam tersine, “meşruiyet içinde eğlenme’yi çok iyi biliyorlardı.

Osmanlı sarayı da buna katılıyordu.

Osmanlı Devleti’nde bayramlaşma, belli bir formata göre yapı­lırdı…

Hükümette yapılan merasime “muâyede”, padişaha tebrik arzına ise “Rikâb-ı Hümâyun”, ya da “Muayede-i Hümâyun” denirdi.

Bâbıâli muayedesi, bayrama dört gün kala, sadrazamın şeyhülislâmı tebrike gitmesiyle başlar, devlet önderlerinin karşılıklı ziyaretleşmeleriyle arife gününe kadar sürerdi…

Arife günü ise, “Arife Divanı” toplanırdı. Padişah da divana katı­lır, kutlamaları kabul ederdi.

Bayram sabahı, bayram namazından önce, vezirler, paşalar ve tüm üst düzey yöneticiler, yani, o günlerin deyişiyle, “ekâbir-i rical”, “Rikâb-ı Hümâyun Resmi” için padişah hazretleri’ne tebriklerini arz etmek üzere, merasim kıyafetlerini giyip sarayın yolunu tutarlardı.

“Muayede-i Hümâyun”, ya da “Rikab-ı Hümayun” merasimi, Os- manlı Devleti’nde cülûs (yeni bir padişahın tahta çıkması) merasim­lerinde ancak görülebilen bir şatafatla gerçekleşirdi.

Daha sonra, “ekabir-i rical” padişahın arkasında bir “Bayram Alayı” oluşturur, Sultan Ahmet veya Ayasofya gibi büyük camilerin­den birine giderlerdi…

Namazdan sonra ise, aynı düzenle Topkapı Sarayı’na dönülerek, Kubbealtı’nda verilen ziyafette buluşulurdu. Yemeği müteakip, padi­şahın bayramını tebrik faslı başlardı.

Bütün bunlar, kurallarına uygun biçimde, önceden belirlenmiş usullere göre gerçekleştirilir, ardından yabancı devlet temsilcilerinin tebriklerine sıra gelirdi…

Padişahın, büyükelçilerle birkaç kelimeden fazla konuşma âdeti yoktu…

Çünkü padişahla görüşmeleri, hemen hemen hiç mümkün ol­mayan kimi devlet temsilcilerinin, bayram tebrikini fırsat bilerek padişaha sırnaşmalarından çekinilirdi…

Bu yüzden de kural dışına çıkmalarına asla izin verilmezdi.

Resmi tebrikleşme faslından sonra padişah, harem dairesine (sarayın kadınlara ait bölümü) geçer, Başkadın Efendiden (ilk eşi) başlayarak, harem sakinlerinin tebriklerini kabul eder, münasip ar­mağanlarla gönüllerini ve dualarını alırdı.

“Ramazan Eğlenceleri” Var mıydı?

“Ramazan” denilince, bazılarının aklına “kanto”, “karagöz”, “meddah”, “ortaoyunu”, kısacası “eğlence” geliyor…

Gerçi ramazan da bir anlamda “eğlence”dir. Ancak bu tür “eğlen­ce”, ibadeti, hayatının “kıble’si yapmış insanlar içindir…

Ramazanı, “vur patlasın, çal oynasın” türünden bir “eğlence” saymak ise, “Kıblesini şaşırmış” insanlara mahsustur.

Bu farklı ramazan anlayışını, “Direklerarası” hikâyeleriyle besle­yerek, Osmanlı ceddimize bulaştırmaya kalkışmak, en hafif tabiriyle haddi aşmaktır!

Bu konuyu irdeleyebilmek için, öncelikle, “Direklerarası eğlencelerinin Osmanliyı “dünya örneği” yapan faziletlerden biri değil, çözülüp çöküşünü hazırlayan sapmalardan biri olduğunu bil­mek gerekiyor.

Zaten hayatın, “eğlence” amaçlı hale gelmesi, çöküşün haberci­sidir. ..

Ancak, Osmanlı insanının çoğunluğu, çöküş döneminde bile sağlam kalabilmiş, dinî hassasiyetlerini ve fıkhî ölçülerini koruyabil­miştir. Kural dışı yaşayanlar, bir avuç Batı hayranıdır…

Ne çare ki, şimdi olduğu gibi, o zaman da etkilidirler. “Direkle- rarası” hikâyeleri de zaten onlardan türemedir. Buna rağmen, “Di- reklerarası”, Müslüman çoğunluktan ziyade, Rum, Ermeni, Musevi azınlığın eğlence merkezidir.

Osmanlı insanı, ramazanı, daima “zikir ayı”, “fikir ayı”, “şükür ayı” “rahmet ayı”, “merhamet ayı”, “Kur an ayı” olarak anlamış, ya­şamış, eğlenmiş, bu bağlamda eğlenceyi bile Müslümanlaştırmıştır.

Diyebilirim ki, ibadeti, “zevk odağı” yapabilmiş tek millet, Os- manlı ceddimizdir.

Selâtin camilerinde topluca açılan iftarlar, hatimle kıldırılan tera­vihler; bestekâr hafızların öncülüğünde rekât aralarına serpiştirilen İlâhiler, alman tekbirler, yapılan salât-ü selâmlar vesair dinî ritüeller, “eğlenceyi Müslümanlaştırma” anlayışının göstergeleridir.

Bunun dışında, başta Peygamber Efendimiz’in ve ashab-ı ki­ramın torunları olmak üzere, bütün Medineli fakirlere dağıtılmak üzere, her yıl Haremeyn’e (Mekke ve Medine’deki kutsal mekânlara) para, Kâbe’ye ve ashabın mezarlarının üstüne altın simlerle işlenmiş örtüler götüren “Surre Alayı’nı, İstanbul’dan uğurlama ve dönüşü­nü karşılama olayı; gerek Başkent İstanbul’da, gerekse alayın geçtiği Eskişehir, Seyitgazi, Bayat, Bolvadin, Akşehir, Konya güzergâhında büyük bayramlar gibi yaşanırdı.

Bu törenleri seyredenler, sevinçle ağlama arasında kalır, bazen kutsal mekânların hasretiyle gözyaşı dökerken, bazen de kutsal mekânlara armağan gönderen büyük bir millete mensup olmanın huzur ve keyfini yaşarlardı.

Görüldüğü gibi, ecdadımızın “zevk” anlayışı, bizimkinden çok farklı. Zevk anlayışı farklı olanın, “eğlence” anlayışı da farklı olur.

Ecdadımız, ibadetten zevk alıyordu. Eğlencelerini de buna göre oluşturmuştu.

Eğer “eğlence”, hayattan alınan zevki arttırmak anlamına geliyor­sa, ibadet, yürekten inanan insan için, en büyük “eğlence”dir. Bilinçli yapılan her ibadet, derin bir zevke-keyfe dönüşür. Bu yüzden, toplu ibadetlerde (cuma, teravih, bayram namazı, oruç, vs.) bir bayram lezzeti vardır.

Kısaca söylemek gerekirse, Osmanlı insanı, eğlenceyi Müslü- manlaştırıp, Müslümanlığı eğlenceye dönüştüren bir “idrak” inşa ederek, Müslümanlara armağan etmiştir.

Böyle köklü değişimleri, sadece büyük imparatorluklar kurabi­len büyük medeniyetler gerçekleştirebilir.

Ramazan ve içinde yaşattığı “bin aydan hayırlı” Kadir Gecesi, müminlerin affa en çok yaklaştıkları zamanlardır. Bu bakımdan, bâdıheva geçirilmeye ve geçiştirilmeye müsait değildir.

Oysa çiftetelli medyası televizyonları, sözün tam manasıyla, ra­mazanı geçiştiriyorlar. Zaten hiç bir konuda “faydalı olmak” gibi bir dertleri yok; muhtemelen bu medyayı yönetenlerin yürekleri de hiç ramazanlaşmıyor (oruç tutmak başka, ramazan yürekli olmak baş­kadır). O zaman da ekranlara ramazan gelmiyor. Tabiatıyla, iftar ve sahur programı niyetine, şamata yapıyorlar!

Bu durum, medyanın bir kısmına yakışsa da, kıble eksenli med­yaya yakışmıyor. “İftar” yahut “sahur programı” lej andıyla, müzik ve şaka-şamata ağırlıklı program yapıyorlar. Niyetlerinin kötü olmadı­ğını biliyorum. Buna rağmen, izlediklerimiz, galiba yetersizliğin fa­turası!

“Ramazan şamatalarina bazı belediyelerin katılması ise başka bir acı. Fukarayı doyurmak, böylece ceddimizin “infak kültürünü ihya etmek gibi mukaddes bir maksatla oluşturulan ramazan çadır­ları, bazı belediyelerde, teravihten sonra, maalesef, “Direklerarasina dönüşüyor.

Kültürümüzün kökleriyle ilgisi olmayan garabetler, “ramazan eğlencesi” adı altında çadırlara doluşturuluyor. Popçulara-topçulara, çuvalla para ödeniyor.

Kültürümüzde, elbette ki eğlenmek var ama ramazan ayı, bu tür eğlenceler için en uygunsuz aydır. Biz eğlenceyi bile Müslümanlaş- tırmış bir kültür ve medeniyet anlayışından geliyoruz.

Nerede O Eski İftarlar!..

Osmanlı insanı, ne kadar varlıklı olursa olsun, “gösteri” – “göste­riş” ve “israf” sayılabilecek davranışlardan sakınırdı…

Bu konuda, bizzat Fatih Sultan Mehmed’den çarpıcı bir örnek vermek istiyorum…

1453 yılı ramazanı…

Fetih tamamlanmış, yirmi bir yaşında bir genç, zamanın askeri teknolojisi yetersiz kaldığı için dünyanın “alınamaz” dediği Bizans’ı almıştır.

Gencecik Padişah, “feth-i mübine en az kendisi kadar yürekle­rini ve deskeklerini koyan hocalarına, vezirlerine, komutanlarına bir iftar vermek istiyor…

Bu iş için Padişah’m talimatıyla, Vlakerna Sarayı (Bizans impa­ratorluk Sarayı) kullanılacak ve Bizans sarayında bulunan altın sofra malzemesi çıkarılacaktır…

Fatih Sultan Mehmed’in niyeti, kendisine yetiştiren hocalarına gösteriş yapmak değil, onlara verdiği değeri göstermektir…

Akşama doğru konuklar geliyor. Bizzat Padişah tarafından karşı­lanan hocalar, Bizans sarayının taht odasına almıyorlar…

Kısa bir sohbetten sonra da sofra odasına geçiliyor.

Sofrayı görür görmez, Molla Gürani tuhaflaşıyor. Bakınıyor. Gözleri Ak Şemsüddin’le karşılaşınca, başını hafifçe iki yana sallayıp memnuniyetsizliğini belirtiyor…

Ak Hoca da hafif tebessüm ederek, Mollayı onaylıyor…

îki derya, boşlukta buluşmuş, kimseye fark ettirmeden bakışlarla anlaşmıştır: Öğrenciye (Fatih’e) bir ders daha verilecektir…

Şimdilik hiçbir şey söylemeden altın sininin önüne bağdaş ku­ruyorlar.

Bir tarafta Molla Zeyrek, bir tarafta Ak Şemsüddin; sadrazam, vezirler, komutanlar, yüksek düzeyli memurlar, vesaire…

O an, dua ânıdır. Herkes münacatını mırıltılara gömüp Allah’a ulaştırıyor.

Nihayet ezan… Gözler Molla Gürani’de… Çünkü sofradaki en yaşlı davetli odur ve bu itibarla, yemeğe onun başlaması gerekmekte­dir; aksi takdirde kimse sofraya uzanmaz…

Osmanlı âdâbı, tüm hayatla birlikte sofraya da saygı, sevgi ve ne­zaket kuralları getirmiştir.

Fakat Molla Gürani, kıpırtısız oturmakta, zikrini mırıldanıp tes­pih şakırdatmaktadır… Beş dakika böyle geçiyor… Padişah, sofra- dakilerin en gencidir ve çok acıkmıştır. Önce sabırsızlıkla kımıldıyor. İftar ezanı verildiği halde beklenmesini anlamsız buluyor. Bakınıyor. Nihayet dayanamıyor:

“İftar oldu elhamdülillah!..” diyor, orta yere.

Molla Gürani, Padişah’ı duymamış gibi yapıyor… On dakika, on- beş dakika, derken, Padişah’ın tahammül sınırları parçalanıyor. Mol­la Gürani’ye dönüyor: “Efendi Hazretleri, buyurun taam idelum (ye­mek yiyelim), merak etmeyin, soframuzda haram lokma bulunmaz.”

Molla Gürani, o zamana kadar sanki bunu bekliyor. Hışımla Padişaha dönüp azarlar gibi konuşuyor:

“Ümmete haram olan, Mehmede ne zaman helâl kılındı? Sen kime özeniyorsun? Eğer Peygamberi Zişana özeniyorsan, bil ki, onun en iyi yemeği birkaç hurmadan ibaretti, hal-ı hayatında altın yemek takımı görmemişti. Ona değil de, Bizans imparatorlarına özeniyorsan, bil ki, Bizans’ı bu gösteri ve gösteriş merakı batırdı. Geleneksel kap­larımız neyine yetmemiş ki, altın tabaklar, taslar, kaşıklar çıkardın?”

Padişah, ağlamaklı olmuştur. Yine de halis niyetini izaha kalkış­mıyor. Sadece sofracıbaşıya dönüp beklenen talimatı veriyor: “Kal­dırın!”

Altın sini, üzerindeki altın taslarla, tabaklarla, kaşıklarla birlikte kalkıyor. Yerine geleneksel toprak ve porselen çanaklar, tahta kaşık­lar geliyor. Molla Gürani, ancak ondan sonra, besmele eşliğinde if­tarını açıyor.

Yani, geçmişte de iftar verme geleneği vardı, ama iftarlar “gös­teri”, “gösteriş” ve “israf”tan uzaktı. Galiba ölçü bu: İftar sofraları, ibadet şuuru ve dostlukları pekiştirme niyetiyle kurulmalı, “gösteri”, “gösteriş”, “israf” gibi hususlardan kaçınılmalıdır. Bu arada akraba iftarları da unutulmamalıdır.

Eskiden, akrabaların arası o kadar sıkı fıkı idi ki, akrabalar bir birlerine haber vermeden iftara giderlerdi. Ramazanın on beşinden sonra belirlenen bir gecede, bütün nazırların (bakanlar) ve üst düzey bürokratların iştirakiyle, Babıâli’de(hükümet merkezi) iftar verilir­di…

Babıâli iftarından bir gece sonra ise, şeyhülislâm konağında topluca iftar edilirdi. Ramazanın yirmi birinci akşamı da padişah, sadrâzama iftariye yollardı…

Ayrıca, bütün üst düzey memurlar, maiyetlerindeki memurları, hısım, akraba, ahbap ve komşularını mutlaka iftara dâvet ederlerdi…

Sultan sarayları, şehzade daireleri, kadınefendilerin yalıları, ve­zir, sadrazam ve şeyhülislâm konakları zaten her sınıf halk ve özel­likle talebe i ulûm için sabaha kadar açık tutulurdu.

Medrese talebeleri ve fakir dervişler, zengin konaklarına iftira gider, derecelerine göre, “diş kirası”nı (iyi ki bana misafir geldin an­lamında misafire verilen hediye ve para) alırlar, isterlerse teravihe, hatta sahura kalırlardı.

Şimdi biraz da aile iftarından bahsedelim. Belki bize de örnek olur.

Osmanlı ailesi, ramazan dışında, günde iki öğün yemek yerdi…

Kuşluk yemeği ve akşam yemeği…

Osmanlı insanı, Peygamber-i Âlişan Efendimiz’in, “Ailenizle birlikte yediğiniz yemeğin bereketi vardır” şeklindeki buyruğuna uygun olarak, sofraya topluca oturur, her yemek merasimsel bir an­layışla yenirdi…

Öğün aralarında atıştırma âdeti yoktu. Bu, nadiren yapılan bir şeydi. Sokakta yürürken ısırarak bir şeyler yemek ise, bize sonradan musallat olan ve hızla alışkanlığa dönüşen bir sapma…

Osmanlı insanı, sokakta yemeyi son derece çirkin ve ayıp sayar­dı…

O devirde hayat hızlı akmadığı, iş dünyası da şimdiki gibi acı- masız-insafsız olmadığı için(kıyafet değiştirip dükkânına gelen Fatih Sultan Mehmed’i, “Ben siftahımı ettim komşum da siftahını etsin” diyerek, görülmemiş bir tok gözlülükle, komşu dükkâna gönderen Osmanlı esnafını hatırlayalım), ev halkı, akşam yemeğinde mutlaka buluşurdu…

Özellikle iftar yemekleri, aile için tam bir şölendi…

Tahmin edebileceğiniz gibi, Osmanlı kasırlarında yemek, yer sofrasında yenirdi…

Önce yere, tertemiz bir örtü atılır, üstüne tahtadan yapılmış bir ayak konur, ayağın üzerine de büyük yemek sinisi yerleştirilir, tahta kaşıklar sininin çevresine dizilirdi.

Sininin etrafına, evin hanımının becerisine göre işlenip düzen­lenmiş minderler konurdu…

Sofra âdâbına göre, sağ kollar, sofaya dönük olarak hafif çapraz oturulur, erkekler, sağ dizlerini sünnet üzere dikerler, kadınlar ise dizüstü çökerlerdi.

Ev halkı, iftara yarım saat kala, sofradaki yerlerini alırdı. Bu sof­raya ve sofrayı hazırlayan hanımlara gösterilen saygının gereğiydi…

Ayrıca bir sabır imtihanına girmekti. Yiyecekler, sofrada öylece durur, etrafında oturanlar nefislerini sabır ve itaat sınavından geçi­rirlerdi.

Yeme-içmeye sabır ve Allah’ın emrine itaat! Osmanlı insanı, bunu zevkle yapardı. Ayrıca, duaların kabul olduğu bildirilen iftar saatini, dua ile değerlendirirdi.

Sürahi, sinide yer tutmaması için, sofra örtüsünün üstünde (yer­de) dururdu. Su içmek isteyen söyler, gençlerden biri sürahiden bar­dağa su koyardı. Biri suyunu içerken, sofradakiler mutlaka onu bek­ler, böylece su içenin yemek hakkı korunurdu.

“Kul hakkı’na, böylesine bir dikkat ve hassasiyet vardı.

Sofraya ilk olarak, büyücek bir bakır kâse içinde çorba gelirdi.

Yemeği, besmele eşliğinde, ailenin en yaşlı kişisi başlatırdı. En yaşlı üye, dilerse bu görevi babaya verebilirdi.

Kökleri, inanç manzumemizde olup yüzyıllarla gelenekselleşen sofra âdâbına göre, ağız dolu iken konuşulmaz, kahkaha ile gülün- mezdi…

Fakat lokma aralarında sohbet edilirdi.

Sofraya gelen yemeği beğenmemek, pek tabii mümkündü, ancak bunu yüksek sesle dile getirmek en büyük görgüsüzlük sayılırdı…

Osmanlı sofrasında, kesinlikle ağız şapırdatılmaz, ekmek ısırıl- maz, burun çekilmezdi. Sofraya oturuşta ve kalkışta eller mutlaka yıkanır, ağız misvaklanırdı.

Yemekler, aynı kaptan yenirdi. Sofraya sulu yemek gelmişse, tah­ta kaşık kullanılır, Batidaki gibi çatal-bıçak kullanılmazdı. (Çatal-bı- çak Tanzimat’la birlikte kullanılmaya başlandı)

Çorbadan sonra, pilav eşliğinde et yemeği gelirdi. Ardından, ya bir soğuk yemek, ya bir börek verilirdi. En sonunda, tatlı ya da mey­ve yenirdi.

Aile reisi (dede yahut baba), şükür duasını ettikten sonra, sünnet üzere herkes tuzluktan bir tutam tuz alarak ağzına atar ve yemeği pişirene “Elinize sağlık” gibi, “Çok güzel olmuş” gibi cümlelerle te­şekkür edilirdi.

Herhangi bir emeği ve başarıyı geçiştirmek, karşılıksız bırakmak, Osmanlı nezaketine sığmazdı. Başarıyı ve emeği, en azından sözle ödüllendirmek, Osmanlı insanının asla ıskalamadığı bir alışkanlıktı. “Sağol”, “Allah razı olsun”, “afiyet ola”, “elinize sağlık” sözleri, ağızlar­dan düşmezdi.

Yemek yenilip dua edilmesinin ardından, evin yetişkin genç kızı varsa o, yoksa anne, mutfağa geçer, büyüklere kahve pişirirdi…

Büyük anneler, büyük babalar otururken sofradan kalkanlar, boş tas ve tabakları toplayıp mutfağa taşırlardı. Hiçbir yerde ekmek kı­rıntısı bırakılmazdı…

Osmanlı insanı “nimet” dediği ekmeğe aşırı bir duyarlılık ve hür­met gösterirdi.

Padişahlar Halkla Görüşürler miydi?

Osmanlı padişahlarının, halkla yüz yüze görüşmelerini anlatan sayısız örnek var. Örneklere geçmeden önce, şunu belirtmeliyim ki, padişahların halkla yüz yüze görüşmesi, her padişahın kendi isteği­ne bağlı gönüllü bir uygulama değil, bazı padişahların isteği dışında gerçekleşen kurumsallaşmış bir gelenekti. Devlet protokolü ve idari yapı içinde bunun bir de adı vardı: “Ayak Divanı”.

Önceden belirlenmiş günün belirli bir saatinde taht avluya kuru­lur, padişah tahtına oturur, yanında sadrazamı, şeyhülislâmı, vezirle­ri, ağaları (generaller) olduğu halde “hacet (ihtiyaçlar) arzinı kabul ederdi.

Başkentte yaşayanlarla, kendi bölgesinin dertlerini en sorumlu mevkie ulaştırmak için uzak bölgelerden gelenler, sırayla padişahın önüne gelir, yüz yüze onunla konuşup dertlerini ve isteklerini ses­lendirirlerdi.

Bırakınız devlet idarecilerini, kendilerini “sanatçı” zannedenle­rin bile üç beş iriyarı “tutulmuş adanıTa korunduğu ülkemizde, Os- manlı Devleti yönetim şeması içindeki “Ayak Divanı” uygulamasını kavramak bir hayli zor olsa gerektir.

Oysa bazı padişahlar, bununla da yetinmez, gider, devlet ima­retlerinde (fukaraya sıcak yemek dağıtılan kurumlar) ahaliye yemek dağıtmak suretiyle, bir anlamda halka garsonluk ederdi.

Bazıları sokakta tanınmamak için kılık değiştirir, sıradan biri gibi sokağa çıkar, dükkânlardan alış veriş eder, kahvehanelerde halk­la söyleşirdi. Bu uygulamaya, “tebdil çıkmak” derlerdi. Yönetimi ele geçiren yeniçeri ağalarına karşı, halkla bütünleşmeye çalışan Sultan Dördüncü Murad’ın tebdil çıkmaları meşhurdur. Özellikle Fatih’in, halkı okuma seansları (halkla yüz yüze görüşmek, halkı okumanın en iyi yoludur) ise birer ibret tablosudur.

Fatih Sultan Menmed, tebdil çıktığı bir sırada rasgele bir dükkâna giriyor. Birkaç şey satın alıyor. Sonra başka bazı şeyler istiyor, der­ken, dükkâncı:

“Yeter Beğüm (beyim)” diyerek, itiraz ediyor, tanımadığı müşte­risine, “satın aldıklarınızdan kazandıklarımla bugünlük çoluk çocu­ğumun nafakasını çıkardım. Diğer ihtiyaçlarınız için, lütfen komşu dükkânlara gidin, onlar da çoluk çocuk bakıyor.”

Sıradan bir dükkâncının, Fatih Sultan Mehmed’e söyledikleri, “Bu toplumda neden eskisi gibi Fatihler, Yavuz’lar yetişmiyor?” diye soranlara, bir cevap olur kanısındayım.

Bence asıl sorulması gereken soru şu: Şu halimizle, biz, sahiden “biz” miyiz?

***

Kanuni Sultan Süleyman, Belgrad fethinden dönerken, yanına yaklaşan iki yaşlı kadından biri bir tas ayran ikram ediyor. (O kadar yakınına sokulabildiğine göre, Padişah bir fedailer ordusu tarafından korunmuyor demektir; bunu bir kenara yazalım)

Padişah, ayran tasını ağzına götürmek üzereyken, üzerinde yü­zen çöpleri fark edip tası ağzından çekiyor. Biraz da kızıyor yaşlı ka­dına, çıkışır gibi hatırlatıyor:

“Temizlik imandan gelir!”

Yaşlı kadın gülerek cevap veriyor:

“Çöpcükler temizcedir Padişahım” diyor, “ayran soğuk, siz de terlisiniz ya, hızlı içip hastalanmayın diye o çöpleri bilerek ayrana at­tım.” (İdare edilenin, idare edenle böylesine bütünleşmesi için, idare edeni çok sevmesi gerekir. Bu da idare edenin, halkını sevmesiyle mümkündür)

Diğer yaşlı kadın ise, dün gece evinin soyulduğundan bahsedi­yor. O sırada kendisinin ne yaptığını soruyor Padişah. Kadın uyudu­ğunu söylüyor. Padişah:

“Amma da derin uyumuşsun” deyince, yaşlı kadın, Padişahla ince ince dalgasını geçiyor, diyor ki: “Derin uyudum, çünkü senin uyumadığını zannederdim.”

Padişahların (en azından bazılarının) o debdebe çağında bile ne kadar içten, ne kadar hasbî, ne kadar doğal ve halktan olduklarını görmek insanı hem utandırıyor, hem de sevindiriyor.

Bunun ışığında geçmişe baktığımızda, padişahlardan pek çoğu­nun son derece mütevazı ve halka yakın yaşadıklarını görüyoruz. “O tevazu zirvesinden nasıl yuvarlanıp şu gurur çukuruna düştük?” diye soruyor ve halimizden utanıyoruz.

Çünkü onlar, “bizden birileri”ydiler. Demek ki, önümüzde, çok seviyeli, çok sağlam, çok tutarlı örnekler var. Yaşadığımız “örnek in­san” krizini geçmiş örneklere yönelerek belki aşabiliriz.

Bu kısa girişten sonra gelelim, padişahla halkın buluşmasını an­latan numunelerden ilkine…

Taşköprülüzade Mehmed Kemalüddin Efendinin yazdığına göre, (Tuhfet-ul Ahbab, İstanbul, 1287, l.cüz, s.57-58) Fatih Sultan Mehmed, dolaşırken karşısına hırpani kılıklı biri dikilip para iste­miş. (Anlaşılan, her isteyen, padişahın önüne dikilebiliyormuş) Padişah çıkarıp bir altın vermiş, ama adamın gözü aç, kos koca Padişah’ı yakalamışken bırakmak istemiyor: “Padişahım, ben senin kardeşinim, insan kardeşini bir altınla savar mı?”

Padişah, bu yüzsüzlük karşısında adamakıllı şaşırıp soruyor: “Nereden benim kardeşim oluyormuşsun bakalım?”

Hırpani kılıklı adam, hiç teklemeden cevap veriyor:

“Elbette kardeşinim, çünkü ikimiz de Adem babanın evlatları-

yız.

Bu cevaptan Padişah çok hoşlanıyor. Çok gülüyor ve diyor ki:

“Aman sus!.. Adem babadan kardeş olduğumuzu kimse duyma­sın!.. Duyacak olurlarsa diğer kardeşlerimiz de gelip paylarını ister­ler; o takdirde senin payına bir altın bile düşmez.”

Padişah ve Hac

Osmanlı padişahları, tüm icraatlarını şeyhülislâmın fetvasına dayandırmak zorundaydılar…

Bu hükümden biraz olsun ayrılan padişahlar, karşılarında şeyhülislâmı buluyor, şiddetli tepki görüyorlardı. Meselâ, Yavuz Pa­dişah, bir gün Hıristiyan’ların zorla Müslüman yapılmasını emre­dince, Şeyhülislâm Zembilli Ali Cemali Efendi buna şiddetle karşı çıkmış, böyle bir yetkisi olmadığını, ısrar etmesi halinde ise tahttan indirilmesi için “fetva” vereceğini söylemişti. Yavuz Padişah, ancak bu ciddi tehdit karşısında verdiği karardan dönmüş, iş tatlıya bağ­lanmıştı.

O kadar ki, Kanuni Süleyman, her icraatını Şeyh’in fetvasına uy­gun yaptığını göstermek için, fetva dolu sandığın mezarına konma­sını istemiş, İslâm inancında buna yer olmadığını söyleyerek merak içinde sandığı açtıran Şeyhülislâm kendi fetvalarını görünce, başını ellerinin arasına alıp şöyle mırıldanmıştı:

“Sen kendini kurtardın Süleyman, ya biz kendimizi nasıl kurta­racağız!”

Böyle bir dünyada, dinin hükmüne aykırı icraat yapmanın imkânsızlığı ortadadır. Demek oluyor ki, padişahların hacca gitme­mesi, altıyüz yıl Osmanlı’yı İslâm çizgisinde tutmak için kılı kırk ya­ran İslâm âlimlerinin fetvasıyla gerçekleşmiştir.

Peki ama neden böyle bir fetva verdiler?..

Osmanlı Devleti, “İ’la-yı Kelimetullah” (Allah inancını yay­ma) gibi bir misyon üstlendiğinden sürekli savaşın içindeydi. Savaş içindeki bir ülkenin padişahı, uzun süre başkentten ayrılamazdı. Hac ise, o günlerin şartlarında aylar sürüyordu. Bu zaman içinde, devlet­te fitne çıkabilirdi. Sultan İkinci Murad’ın (Fatih’in babası) Manisa’ya çekilmesini fırsat bilen Avrupa’nın, Macaristan öncülüğünde birleşip Osmanlı üstüne haçlı seferi açtığını unutmayalım.

Padişahlar, sıradan vatandaşlar gibi tek başlarına hac edemez­lerdi. Kara ve deniz yoluyla giderken uğrayabilecekleri saldırılardan korunabilmek için, yanlarına bir ordu almaları gerekiyordu. Ayrıca aşçıları, özel muhafızları, danışmanları, vezirleri ve komutanları da yanlarında olmalıydı.

Devlet, boşluk kabul etmez. Bu yüzden padişahlar, hacca gider­ken de devleti idare etmek zorundadırlar. Elçiler gönderecekler, ge­len elçileri kabul edecekler, geçtikleri bölgelerin fukarasına sadaka dağıtacaklardı…

İstanbul’la aralarındaki iletişimin devamı için de, ulakların (ha­bercilerin) sürekli gelip gitmeleri gerekiyordu…

Yani hacca savaşa gider gibi gidecekler, bunun için de çok büyük masraflara katlanacaklardı…

Hiçbir padişah, kişisel servetinden bunu karşılayamazdı. Çünkü hiçbir padişah, o kadar zengin değildi. Masrafları devlete yüklemele­ri ise âdil olmazdı: Neden derseniz, hac, devletin üzerine değil, kişi­nin (yani padişahın) üzerine farzdır…

Fetva işte bu değerlendirmeler sonucu verilmiş, padişahlar bu yüzden hacca gitmemişlerdir. Ama her yıl “Surre Alayı” ile Mekke ve Medine halkını altına boğar, bölgede tek bir fukara bırakmazdı…

Peygamber mirasına da ölümüne sahip çıkardı.

Osmanlı Padişahları, Neden Cariyelerle Evlendiler?

Bu konunun, spekülâtif amaçlarla kullanıldığını hepimiz biliyo­ruz. Osmanlı tarihine, özellikle de hanedana ve padişahlara hakaret kastıyla olayı saptıran çevreler var…

Meselâ, şöyle diyorlar:

“Padişahlar, yabancı kadınlarla evlenmek suretiyle, Türk Devleti’ nin yapısını bozdular.”

İddia yersizdir, çünkü o dönemde ortada bir “Türk Devleti” yok, Türklerin kurduğu çok uluslu bir “Osmanlı İmparatorluğu” vardır… Haşmetini vurgulamak için “imparatorluk” diyorum, yoksa Osman- lı, hiçbir zaman, “imparatorluk” kelimesinin içerdiği “emperyalist” amaçlar taşımamıştır.

Devletin yapısı, etnik (ırk) esasa göre oluşturulmamış, din esa­sına göre oluşturulmuştur. (Türkiye Cumhuriyeti de bu bakış açısını benimsediği içindir ki, Lozan görüşmelerinde “azınlık” tarifinin et­nik esasa göre değil, dinî esasa göre şekillenmesini istemiş ve tarife göre Hıristiyan, Yahudi ve sair gayr-i Müslim unsurlar “azınlık” sayı­lırken, Kürt, Laz, Çerkez, Abaza, Arnavut, v.s. gibi unsurlar “azınlık” sayılmamıştır)

Ancak, başka dinlere ve mensuplarına, son derece tolerans gös­teren bir dinî anlayış benimsenmiştir.

Başka dinlerin mensupları ne horlanmıştır, ne dışlanmıştır, nede kınanmıştır; hatta inançlarını daha dinamik yaşayabilecekleri imkânlar verilmek suretiyle daha mutlu olmaları sağlanmıştır…

Zaten Osmanlı Devleti’ni, yaşadığı çağın ötesine taşıyıp tarih içinde yıldızlaştıran şey, “öteki”ye (öteki dinlere, dillere, ırklara, kı­yafetlere ve tüm farklılıklara) karşı gösterdiği bu anlayışıdır.

Bu anlayış sayesinde, Osmanlı Devleti, oldukça uzun sayılabi­lecek bir süre zirvede kalabilmiş, dünyanın cazibe merkezini teşkil edebilmiştir.

Bu kimliğinden uzaklaşmaya başladığında ise, çöküş süreci baş­lamıştır. Buna tarih şahittir.

Böyle bir yapı içinde, dinin belirleyici olması kaçınılmazdır. Ni­tekim de öyle olmuş, ister atadan kalma, isterse sonradan olsun, her “Müslüman” devletin aslî sahibi sayılmış ve yüreklerle birlikte tüm makamlar ona açılmıştır.

Şöyle de denilebilir: Osmanlmın yapısı etnisiteye (ırk kalıpları­na) değil, dine dayandığı için, her alanda din belirleyici temel öge olmuştur. Tabiatıyla, insanlar, milliyetlerine göre değil, dinlerine ve tabii ki liyakatlarına göre değerlendirilmiş, önceden hangi dinden olduğuna bakılmaksızın, Müslüman olan herkes, daha önceki tüm Müslümanlarla eşit haklar kazanrmıştır.

Bu hüküm padişah eşlerini ve annelerini de kapsamaktadır…

Hz. Ömer, “Biz, zelil, aşağı kimselerdik. Allahü teâlâ, bizleri müslüman yapmakla şereflendirdi” buyuruyor.

Unutmayalım ki, başlangıçta hiç kimse Müslüman değildi; bu­gün çok büyük hürmet gösterdiğimiz, İslâm tarihinin temelini teşkil eden isimler, sonradan iman edip Müslüman olmuş isimlerdir…

Yani, Müslüman anne-babadan doğmamak bir kusur değildir. Öyleyse, padişah annelerinin önceki dinlerini ve milliyetlerini dik­kate almak, hele de bunu “bozulma” sebebi saymak mümkün değil­dir.

Çünkü Osmanlı’nın “ortak payda”sı İslâm’dır. Osmanlı literatü­ründe, “yabancı” demek, “gayr-i Müslim” demektir…

Padişah anneleri ise evlâtlarını “Müslüman” olarak doğurmuş­lardır..

Bu çerçevede, Sultan Birinci Murad’ın annesi Rum asıllı “Ho- rofira” iken, Müslüman olup, “Nilüfer Hatun” adını almıştır; Yıdı- rım Bayezid’m annesi Bulgar asıllı “Marya” iken, Müslüman olmuş, “Gülçiçek Hatun” diye anılmıştır; İkinci Murad’ın annesi, kimi kay­naklara göre “Veronika” isimli bir Hıristiyan iken, Müslüman olup “Emine Hatun” adını almıştır; Fatih Sultan Mehmed’in annesi Sırp kralının kızı “Mara Despina” iken, Müslüman olup “Hüma Hatun” olarak tarihe geçmiştir; Kanuni Sultan Süleyman’ın annesi Polon­yalI “Helga” iken Müslüman olup “Hafsa Sultan” adını almıştır; Sultan İkinci Selim’in annesi Rus uyruklu “Roza”, yada Ukraynalı “Roxana” Müslüman olup “Hürrem Sultan” adını almıştır. Onların Müslümanlığını sorgulamak ise, hiç kimsenin hakkı ve haddi de­ğildir. Birçoğu o kadar “İyi Müslüman’dır ki, dindaşlarının yarar­lanması içi cami, mescid, çeşme, han, hastahane gibi sayısız hayır eserleri vücuda getirmiştir.

Bunların çoğu, küçük yaşta esir alınıp İstanbul’a getirilmiş olan kızların arasından seçilmiştir..

Böyle bir sistem vardı: Savaşta esir alman kızların arasından en zeki ve güzel olanlar saraya ayrılır, aynı zamanda bir “yetiştirme yur­du” gibi çalışan haremde eğitilir, dinî bilgilerin yanı sıra, dünyevi bilgilerle de donatılır, sözün tam manasıyla padişaha eş ve anne ola­bilecek seviyeye getirilirlerdi.

Padişahlar İçki İçer miydi?

Osmanlıların ve Osmanlı padişahlarının, çoğu “iktidarı yıprat­ma” amacıyla çıkarılmış siyasi kavgaların içine çekilmeye çalışıldığı­nı hayretle gözlemliyorum…

Zaman zaman, “tarihten nasiptar” saydığım bazı kalemlerin, muhtemelen “maksat muhalefete destek olsun” düşüncesiyle, bu ko­roya katılmalarını esefle müşahede ediyorum…

İnsan, herhangi bir padişahı beğenmeyebilir, sevmeyebilir, anla­mayabilir; bunda yadırganacak bir şey yok; ancak karalamaya, aşağı­lamaya kalkışmaz, günü kurtarma düşüncesiyle iftiraya bulaşmaz…

Çünkü günahları-sevaplarıyla, onlar bizim ecdadımız! Hiçbir hayırlı evlât kendi ecdadına iftira atmamalı, ecdadını günlük siyasi kavgaların içine çekmemeli.

Son zamanların gözde tartışması, biliyorsunuz, bazı AKP’li bele­diyelerin, kendi sorumlulukları içindeki alanlarda “içki yasağı” uy­guladıkları şeklinde çıkan haberler üzerine gelişiyor…

İçki yasağı uyguladıkları iddia edilen belediye başkanlarmı (ki onlar buna ilişkin kanunların gereğini yaptıklarını, yapmamaları ha­linde ise suçlu duruma düşeceklerini iddia ediyorlar) bazen Sultan Yıldırım Bayezide, bazen Sultan Dördüncü Murada benzetiyorlar. “Yıldırım Bayezid ve Dördüncü Murad bile içki içerdi” diyerek, son derece sorumsuz ve pervasız iddialarda bulunuyorlar.

Öncelikle belirtmeliyim ki, Türkler, Müslüman olur olmaz, Islâma aykırı tüm alışkanlıklarından hızla kurtuldular. İlk Müslü­man Türk Devleti sayılan Karahanlılar devrinde (Onuncu yüzyıl) kaleme alman Kutadgu Bilig’de şöyle deniyor: “Bey içki içmemeli, fesatlık yapmamalıdır; bu iki hareket yüzünden, sonunda ikbâl el­den gider. Dünya beyleri, şarabın tadına ulaşırlarsa, memleketin ve halkın bundan çekeceği zahmet çok acı olur. Bey içki içer ve oyunla vakit geçirirse, memleket işini düşünmeğe ne zaman, ne fırsat kalır.”

Öte yandan, Osmanlı hukukçuları, içki hakkında İslâm hukuk­çularının görüşlerini aynen benimsemişler, başta şarap (hamr) ol­mak üzere, sarhoşluk veren her türlü nesnenin her ölçüsünü haram (dinen yasak sayılan fiil) saymışlardır.

Bu hüküm, padişahları da bağlar. Ve bu konuda bütün Osmanlı Padişahları, fevkalâde hassas davranmışlar, çeşitli zamanlarda çıkar­dıkları fermanlarla bu hassasiyetin altını daima çizmişlerdir. Araştır­malar, Osmanlı Devletinin son on yılına kadar bu tatbikatın devam ettiğini göstermektedir. Ancak, Osmanlı Devletinin son yıllarında kabul edilen “Men-i Müskirât Kanunu”, içki içenlere verilen cezaları, alternatifli olarak düzenlemiş ve bunlardan birini de “hadd-i şer’î” olarak zikretmiştir. Bu kanun, devletin içinde ve dışında çok büyük tartışmalara yol açmıştır.

Bu fermanlardan biri de Sultan İkinci Bayezide aittir. Kısaca şöy­le diyor: “Sancağınıza bağlı şehir, kasaba ve köylerde, düğünlerde, toplantılarda ve benzeri yerlerde açıkça şarap içildiği, çeşitli sarhoş edici içkiler kullanıldığı, her türlü rezalet ve sefâhetin irtikâb edildi­ği, ayrıca İslâm’ın şe airine ri ayet edilmeyerek fâsıkların bu gibi gayr-i meşrû fiillerinden, bütün Müslümanların ve özellikle de âlimlerin ve sâlihlerin rahatsız olduğu dergâhımıza arz olunmuştur… Emrim size ulaşınca, bu konuda tam ihtimam (özen) gösteresuz. Sen ki, sancak beyisin, bizzat bu işin üzerinde durub kazanuzdaki halka, şehirlerde, köylerde ve kasabalarda tekrar te’yîd ve tehdit ile yasak edesun…

Bundan sonra hiç bir yerde, fâsıklar toplanub açıkça günâh iş- leyemeyeler ve İslâm’ın şe’airine gereği gibi riâyet edeler… Sen ki, sancak beyisin, bu hususu görüb gözetub emrime aykırı hareket edenlerun, kadı (hâkim) kararıyla hakkından gelub, şer’î hükümleri ve emirlerimi icrâ edesun. Şöyle bilesunuz ve alâmet-i şerife itimat edesunuz.”

İnsaf edilsin: Din ve dinin yasakları konusunda bu kadar hassâs davranan Osmanlı padişahları, üzerine titredikleri hükümleri çiğne­mek gibi bir eylemin içinde olabilirler mi?..

İnsanî zaaflarla, yasakları çiğnemek isteseler bile, Osmanlı ule­ması, buna izin verir mi?..

Eğer ulemanın, buna mecbur olduğunu sanıyorsanız, Osmanlı âlimlerinin ve kadılarının kudreti hakkında bir fikriniz yok demek­tir. Yıldırım Bayezid döneminden, Osmanlı ulemasının yetki ve kud­retine ilişkin tek örnek zikredeceğim(Osmanzâde Taib’in Hadikat-üs Selatin isimli eserinden):

Emir Sultan lâkabıyla meşhur Es-Seyyid Şemsüddin Mehmed bin Aliyyül Buhari’nin “Müftiil enam” (Yüksek Mahkeme Başkam) sıfatıyla Osmanlı Mahkemelerine başkanlık ettiği günlerden bir gün, Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid’in mahkemeye gidip şahitlik et­mesi gerekiyor…

Şahitlik için mahkemeye giden Padişah, beklemediği sert bir tepkiyle karşılaşıyor. Emir Sultan, Padişah’ın şahitliğini reddediyor ve diyor ki:

“Terk-i cemaat eyledüğün şuyu’ bulmağılen, şahadetün caiz de- ğildür.”

İmparatorluk Türkçesini Cumhuriyet türkçesine çevirelim: “Na­mazlarını cemaatle kılmadığın söylendiğinden (aksini ispatlayana kadar) şahitliğini kabul etmiyorum.”

Padişah, boynu bükük mahkemeden çıkıyor ve Osmanzade Taib’in kaydına göre sarayının avlusuna hemen bir cami inşa etme­ye başlıyor: “Hünkâr, saray-ı hümayunları pişgahında bir camii şerif bina idüb, evkaat-ı hamsede cemaate müdavemet buyurdular.”

Yani, Yıldırım Padişah, sarayının bahçesinde bir cami yaptırmış (bugünkü Yıldırım Bayezid Camii) ve beş vakit namazını bu camide cemaatle kılmaya başlamış…

Özetle, demek istediğim şudur: Kılı kırk yaran Osmanlı uleması (âlimleri) tarafından böylesine aşırı bir hassasiyet ve dikkatle denet­lenen padişahların, dinin en ağır yasağını çiğnemeyi itiyat edinme­meleri, özellikle Müslüman nüfusun dışladığı içkiyi içip sarhoş ol­maları mümkün olabilir mi?

Kısa bir not: Emir Sultân ve Molla Fenari, Ankara Savaşı’ndan galip çıkan Timur tarafından, “Osmanlı’yı bir daha ayağa kalka­mayacak şekilde yere serdim” diyerek Semerkand’a davet edilmiş­ler, ancak, “Osmanlı 30-40 sene sonra yeniden şahlanacak” diyerek Timur’un teklifini geri çevirmişlerdir…

Diyeceğim şu ki, Osmanlı Devleti, maneviyatla buluşmuş yürek adamların umudu olma özelliğini en zor zamanlarında bile koru­du. .. Herhalde yürek adamlara bu umudu veren bir şeyler vardı.

Osmanlı Padişahlarından herhangi birine, “sarhoş” demek, Os- manlı gerçeğinden tamamıyla kopuk bir iftiradır!..

Ve belli başlı hiçbir geçerli belgeye dayanmamaktadır.

Şu husus herkes tarafından bilinmelidir ki, Osmanlı gerçeği, ev­vela âlimlerin denetimi altında oluşup gelişmiştir…

Temelinde Şeyh Edebali’nin “tekke muhabbeti” (sevgi ve bilgi katkılı derin sohbet) ile birlikte, Osman Gazinin Kuran karşısındaki hürmeti vardır…

Hemen hemen tüm Osmanlı tarihleri, Osmanlı padişahlarının kendileri içki içmedikleri gibi, kendi zamanlarında içki içilmesine de şiddetle karşı çıktıklarını ve bu dinî yasağı dikkatle takip ettiklerini yazmaktadır. Hatta bu konularda gevşeklik gördükleri zaman, pa­dişahların kapısına dayanmışlar, “Eğer ma’rûfu emr ve münkerden nehy etmezsen, (Allah’ın emirlerine uyup yasaklarından sakınmaz­san) memleketinde durmayız” demişlerdir.

Bununla birlikte, hiç bir Osmanlı padişahı, tamamen masum ve günahsız değildir. İnsan olmaları hasebiyle, elbette yanlışları, günah­ları, hataları da olacaktır. Ne var ki, günahta ısrarlı olmamışlar, teşvik etmemişler ve günahlara müsamahakâr bakmamışlardır…

Öte yandan, Osmanlı padişahları, başka dinlerin mensupları dâhil olmak üzere, herkesin inancını rahat yaşayabileceği bir devlet yapısı oluşturup, bunu korumak için ellerinden geleni yapmışlar­dır…

Bu topraklarda, hâlâ hayatiyetini devam ettiren Museviler, Hıris- tiyanlar ve diğer inançlar, varlıklarını bu engin müsamahaya borç­ludurlar.

Bu yapıya rağmen, acaba, “Padişahlar da içki içti” söylentisi ne­reden çıkmıştır?..

Yıldırım Bayezid, Ankara Savaşında, komutanlarını dinlemeye­cek kadar öfkeli hareket edince, Timur a yenildi. Buna çok içerleyen bazı komutanlarla ilim adamları, Sutlan Birinci Bayezid’in, “Dinî kurallara riayette gevşek davrandığı, bu yüzden Allah tarafından cezalandırıldığı” söylentisi çıkardı. Hâlbuki, Padişah’ın “Dinî kural­larda gevşekliği” cemaate devamsızlık gibi ağır olmayan ihmallerle sınırlıydı ve zaten bu sebeple Emir Sultan tarafından şahitliği red­dedilmişti.

Sultan Dördüncü Murada gelince…

Bu konuda teferruatlı incelemeler yapmış ve iki cilt halinde ha­yatını romanlaştırmış biri olarak, söyleyebilirim ki, Sultan Murad’ın içki içtiği yolundaki iddiaların aslı yoktur… İçkiyi, Sultan Dördüncü Murad değil, İslâm yasakladı. Sigara yasağı ise, 1633 yılında çıkan ve İstanbul’un yaklaşık beşte birini yakıp kül eden büyük yangın üzeri­ne, zamanın Şeyhülislâmı Ahi-zâde Hüseyin Efendi’den fetvâ alına­rak kondu. Çünkü yangının sigaradan çıktığı tespit edilmişti.

Unutmayalım ki, Sultan Murad, müthiş bir anarşi ve kargaşa döneminin padişahıdır. Arkasında, Yeniçeri generalleri tarafından katledilen bir Padişah (Sultan Genç Osman), önünde, aynı ocağın önderleri tarafından ayak divanı esnasında hançerlenip başı gövde­sinden ayrılan sadrazam (Damat Hafız Ahmed Paşa) vardır…

Yönetim, tamamiyle yeniçeri generallerinin elindedir. Diledikle­rini sadrazamlıktan (başbakanlık) azlettirmekte, dilediklerini sadra­zam yaptırmaktadırlar…

Devlet şirazesinden çıkmış, özellikle Yeniçeri Odalarında (bö­lükler) sigara, içki ve uyuşturucu kullanılmaya başlanmıştır. Hatta serkeşleşliği daha da ileri götüren bazı yeniçeri subayları selâtin (sul­tanlar) camilerinde aleni sigara içmektedirler…

Bu duruma düşürülmüş bir ülkenin padişahı, doğal olarak sert tedbirlere baş vuracak, kimliğini işleviyle birlikte yitirmiş orduyu hi­zaya sokacak sert adımlar atacaktır.

Yasaklara riayetsizliğin idamla cezalandırılması bu yüzdendir. Sul­tan Dördüncü Murad, bilinen sert tedbirleri almamış olsaydı, Sultan Genç Osman’ın katline sebep olan hadiselerin başlangıcından itibaren sekarata (can çekiş) giren imparatorluk, daha o tarihte ölüp gidecekti.

Dördüncü Murad, önce, yoldan çıkmış Yeniçeri generallerini ve subaylarını itaat altına aldı, sonra Yeniçerileri eğitti ve o yeniçerilerle gitti, Bağdat’ı fethetti.

Sarhoş bir hükümdar, bu dâhiyane plânı yapıp uygulayabilir mi?

Peki, Sultan Dördüncü Murad’m içki içtiği söylentisi nasıl çıktı?

Padişah, bir “hânedan hastalığı” olan gut (bazı eklemlerde ani ve şiddetli gelişen ağrı, hassasiyet, kızarıklık, şişme ve sıcaklık artışı nöbetlerine neden olan bir hastalıktır) hastalığına müptelâdır…

Bundan dolayı eklemleri müthiş ağrımakta, bu yüzden hekim tavsiyesiyle afyon (bir çeşit uyuşturucu) kullanmak zorunda kalmak­tadır. Tabiatıyla, zaman zaman uyuşturucunun etkisine girip yalpa­lamaktadır. ..

İşte bu halini görenler, Padişah’ın içki içtiğini sanmış, bu ko­nudaki söylentiler, özellikle İran casusları tarafından, milleti padi­şahından soğutmak amacıyla yaygınlaştırılmıştır. Hikâye bundan ibarettir.

Ama artık, kendi geçmişimizle barışmamız, tarihimize ilim, insaf ve vicdan ölçüsünde yaklaşmamız, geçmişi kötüleyerek günü kurtarma hatasından kurtulmamız lâzım.

Bizde “Tabur İmamı” ve “Alay Müftüsü” Geleneği

Artık imamların, evlere gitmeye başladığını ve bu haberin gaze­telere “Aile hekimliğinden sonra aile imamı” başlığı altında verildi­ğini görünce, ordumuzda da yakın zamana kadar mevcut bulunan “Tabur İmamı” ve “Alay Müftüsü” geleneği aklıma geldi.

Eskiden Yeniçeri Ortalarında (bölükler), ciddi hocalar görev yapardı. Hocalar, yalnızca dinî anlamda değil, dünyevî anlamda da yeniçeri ocağına mensup askerleri eğitir, yetiştirirdi. Her birini “İlâ-i Kelimetullah” hedefine kilitler, “İslâm dinini yüceltme” amacında bütünlerdi. O devirlerde, her yeniçeri, öncelikli hedefini belirlemiş sağlam bir Müslüman ve amaçları doğrultusunda ölümü göze almış sağlam bir askerdi.

Bölük yahut tabur imamları, savaşlarda askeri yüreklendirici ko­nuşmalar yapar, müjdeleyici ayetlerle yürekleri zafere ayarlarlardı.

Bölük imamlarının başında ise “îmâm-ı Hazret-i Ağa”, “Ağa İma­mı” veya “Ocak İmamı” denilen “Büyük İmam” vardı. O da bölük imamlarını, zaman zaman bir araya getirip bilgilendirir, yeni dona­nımlara ulaştırırdı.

Bu makama, ocaktan yetişen, Orta Cami’deki müderristen ders alan, Ağa Kapısı Camii’nin beş müezzininden en yetkilisi tayin edi­lirdi. Ocak imamı, bu camide namaz kıldırır ve seferlere yeniçeri ağasıyla beraber katılırdı. Yine onunla birlikte ayda bir defa sadraza­mı ziyarete gider, bayramlarda da padişahın muayede merasiminde bulunurdu. Yani, protokolde önemli bir yeri vardı.

Sonra Sultan III. Selim tarafından, Nizâm-ı Cedîd Ordusu ku­ruldu.

Padişah, yeni kurulan orduda uygulanmak üzere, “Levent Çift­liği Kanunnâmesi”ni yayınladı. Buna göre, her bölüğe bir imam ta­yin ediliyor, askerlerden namazlarını cemaatle kılmaları ve “Birgivî Risâlesi” okumaları emrediliyordu.

Yeniçeri Ocağının kaldırılmasından sonra, yerine kurulan “Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye” adlı orduya ise şöyle bir eği­tim öngörülmüştü.

“Her saf (tabur) için bir mektep açılacak, buralarda her gün Kur’ân-ı Kerîm ve ilmihal dersleri verilecek, neferlerin (erlerin) beş vakit namazı cemaatle kılmaları için her safa birer imam tayin edi­lecektir.”

Böylece ordu içinde, “Tabur İmamı” geleneği başlamış oldu. Ta­bur îmamı, terfi ettiğinde “Alay Müftüsü” ünvanı alırdı. Alay müf­tülerinin protokoldeki yerleri, “alay emini’nin altında, kolağasının üstünde idi. Bir de Tanzimat’tan sonra kaldırılan “Ordu Şeyhleri” var ki, normal zamanda askerin dinî eğitim ve davranışını kontrol eder, savaş zamanında ise askerin moralini yükseltirlerdi.

Çanakkale savaşları sırasında, 19. Tümen Komutanı olarak görev yapan Yarbay Mustafa Kemal, 18 Mayıs 1915 tarihli emrinde şöyle diyor: “Tabur imamları, birinci hatta bulunacak ve erlerin manevi kuvvetini arttırarak, nihayete kadar cesaretlendirip teşvik edecekler­dir.”

Çanakkale savaşları ile İstiklâl Savaşında çok sayıda “Tabur İma­mı” ve “Alay Müftüsü” şehit oldu.

Bu yapı, bugün devam etmiyor. Ordumuzun bugünkü oluşu­munda, “Tabur İmamı” ve “Alay Müftüsü” yok. Sadece kadroları du­ruyor (yanılmıyorsam), ama kadrolara atama yapılmıyor!

Oysa Atatürk döneminde de, varlıklarını sürdürmüşlerdi. Ayrıca Atatürk, Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’ın teklifi üze­rine, “Askerin Din Kitabı” (Yazarı, Ömer Nasuhi Bilmen) isimli bir kitabın ordu mensuplarına okutulmasına izin vermişti.

“Atatürk’ün izinde” olduklarını söyleyenler, bunu dikkate alma­lıdırlar. Ayrıca cezaevlerine ve hastanelere imam atanmalı, her otel odasına Kur an ve seccade konmalıdır.

Bir Yozlaşmanın Hikâyesi

Ülkemiz, ikiyüz yıla yakın bir süredir, maddî ve mânevi büyük buhranlara sahne olmuştur. Bunların, nesiller üzerinde bazı tahri­batlar yapması kaçınılmazdır.

Beş yüz yıl gibi uzun bir süre, üç kıta üzerinde hükümran olan, şanlı bir imparatorluğun medeni hamlelerine temel teşkil etmiş bir millet, maalesef 19. asırdan itibaren bocalamaya geçmiş, kendini ye­niden inşa etmek basiretini bir türlü gösteremediği için de impara­torluğunu kaybetmiştir.

Osmanlı, Batı gerçeğini fark ettiğinde, Batı çoktan Rönesans ve reform hareketini gerçekleştirip aydınlanma çağma geçmişti.

Avrupa, Osmanlı’nın öteden beri tanıdığı, eski Avrupa değildi artık. Rönesans hareketiyle, kilisenin skolâstik düşüncesini yıkmış, akıl ve ilmin rehberliğinde büyük ataklar yapmıştı.

O zamana kadar, “Âlemde bir ben varım, bir de küffar!” şeklinde düşünen ve “küffar”ı küçümseyen Osmanlı, birden gelişmiş bir dün­ya ile karşılaşınca(aslında değişim birden gerçekleşmemiş, uzunca bir zaman almıştı, ama Osmanlı’nın karşılaşması âni oldu), ne yapa­cağını kestiremedi…

Ortada, gözle görülür biçimde bir güç kayması vardı: Güç, Osmanlı’nın elinden çıkmış, Batının eline geçmişti…

Çok şaşırdı. Neden böyle olduğunu kestirmeye çalıştı, ancak doğru teşhisler koyamadı. Tabiatıyla da yanlış adımlar attı.

Zaman geçti. Geçen zaman Osmanlı’nın aleyhine işliyor, Batı karşısında şaşkınlığını artırıyordu. Avrupa’yı hayretle izliyor, ne yap­ması gerektiğini bulmaya çalışıyor, fakat bulamıyordu…

Bir süre sonra da hayret, hayranlığa dönüştü. Batı’nın seviyesine çıkma gayretleri ise başarısız kaldı. Artık, aralarında uçurumlar var­dı ve uçurumlar her gün biraz daha derinleşiyordu.

Durum tersine dönmüştü: Osmanlı kaybediyor, Avrupa ise kaza­nıyordu. Kaçınılmaz bir panik havası doğdu: Bu hava içinde, zihinle­ri, daha pragmatist çözümlere yöneldi…

Aydınların bir kısmı “îslâmcılık”ta, bir bölümü “Türkçülükte kurtuluş ararken, bir bölümü de Batıya tam teslim olmak ve Batinın her şeyini aynen almak gerektiğini savunmaya başladı…

Onlara göre bütün örf, âdet ve müesseseleriyle birlikte Batiyı taklit etmek gerekiyordu. Ancak bu takdirde Batiya yetişebilirdik!

Osmanlı aydını, bunu tartışırken, o kadar zaman kaybetti ki, im­paratorluk elden gitti. Böylece tartışmalar aynen cumhuriyet Türki­ye’sine intikal etti.

Yalnız bu kez, “Avrupa’yı aynen alalım” diyenler, devlet gücüne hükmedenlerdi. Sonuç olarak, alfabe değişti, hukuk sistemi değiş­ti, eğitim sistemi değişti, kılık-kıyafet değişti, takvim değişti, tarih reddedilip, Selçuklu-Osmanlı bölümü kitaplardan çıkarıldı (bir süre için de olsa)., ve her şey tersine döndü: Millet, düne kadar göğüs gö- ğüse çarpıştığı bir dünyanın kimliğini kabule zorlandı.

Peki, “Avrupalı gibi olmak” mümkün müydü? “Bir medeniyetin tamamen başka bir medeniyete dönüşmesi mümkün değil” diyor, Danilevski… Hele iki medeniyet arasında derin uçurumlar varsa… Birbirine tamamen yabancı iseler… Birbirine zıt kültür temellerine sahipseler…

Medeniyetlerin bir birleriyle savaşması şart değildir, ama bu be­lirli konularda “uzlaşmanın ötesinde bir anlam taşımaz. Zira bir me­deniyetin başka bir medeniyete entegrasyonu imkânsızdır! Sadece, tabii süreç içinde etkilenmeler mümkündür.

Hâlbuki Türkiye, buna zorlandı. “Batıyı taklit” ederek ülkeyi kal­kındıracaklarına inananlar, halkı değiştirmeye çalıştılar: Büyük ma­cera başlamıştı!

Bu maceranın, acı sonuçlar doğurması kaçınılmazdı. Nesiller, iki kültür ve medeniyet arasında bocalamaya başlayacak, ne tam Müs­lüman, ne Hıristiyan, ne tam Doğulu, ne Batılı olabilecek, âdeta me- lezleşecekti…

Nihayet bu melezleşme, arabeskleşmeyi doğuracaktı: Doğurdu da…

Nesiller, bocalayışa geçti. Kimlik sorunu oluştu. Boşlukta yürü­meler başladı.

Tüm hayat, Doğu ile Batinın kıskaçları arasına kıstı; ailelerden bile Doğu-Batı zıtlaşmasının yumruk sesleri yükseliyordu…

Nesiller, sancılı, acılı ve bunalımlıydı. Halk, kendi kültüründen uzaklaştırılmış, Batı kültürünü ise özümseyememişti. Kimlik soru­nuna düştü ve herkese küstü. O küskünlükten komünizm fışkırdı ve hızla teröre dönüştü. Yıllar yılı vuruştuk.

Sosyalizm/Marksizm; dünün sığ ideolojisi olan “Batıcılık” miti­nin biraz eskiyince yeni bir makyajla arz-ı endam etmesinden baş­ka bir şey değildi aslında. Aynı yüz, aynı çehre, aynı makyaj ve aynı inkâr sendromu: Dini, dili, tarihi, aileyi, ananeleri, kısaca bu topra­ğın gerçeklerini inkâr…

Sonra, insan fıtratına aykırılığa tıkanıp yok oluş sürecine girme: Bu beşeri sistem de, tıpkı faşizm gibi, bir insan kadar bile yaşayama- dan öldü.

Derken, yeni bir kılık, yeni bir kılıf: Tanıdık ideolojik kalıplarla saplantılar, bu defa “lâiklik” adıyla arz-ı endam eyledi ve çok kısa bir süre sonra lâiklik, “lâikçilik” boyutuna geçti.

Batıcı aydınımız, şimdi aynı hararetle bunun kavgasını veriyor.

Fedakârlığımıza Ne Oldu?

Şefkat, merhamet, sevgi, saygı, fedakârlık gibi en değerli duygu­larımız, kimi zaman siyasetçiler, kimi zaman ticaretçiler, cemaatçiler, kimi zaman da devlet tarafından o kadar yerli yersiz kullanıldı ki, kullanıla kullanıla duygularımız aşındı, yalama oldu!

Bize fedakârlık dersi verenler, kendi arzularından hiç fedakârlık etmediler, dünya saltanatından vazgeçmediler, bizim fedakârlıklarımızla ulaştıkları yüksek makamlardan bize küçümse­yerek baktılar, verdikleri sözleri tutmadılar, vaatlerini yerine getir­mediler.

Tabii bize de sormak düştü: “Ben bu fedakârlığı neden yaptım?”

Öylelerini tanıyorum ki, “davası uğruna (bu din olabilir, tarikat, cemaat, siyaset, hatta futbol takımı bile olabilir) yıllar boyu emeğini, yüreğini, malını ve canını ser sebil etmiş… Yememiş yedirmiş, giy­memiş giydirmiş, demir asa, demir çarık bütün memleketi karış ka­rış dolaşmış, davasını anlatmış; yaymaya, taraftar kazanmaya çalış­mış… Sonraki gelişmeleri gözlemledikçe de aldatıldığını, kandırıl­dığını düşünmeye başlamış… Kızmış, kırılmış, küsmüş, incinmiş… Duyguları param parça olmuş… En param parça duygularımızın başında ise, şu “fedakârlık” duygusu gelir…

“Davan için az maaşa çalış, fedakâr ol” derler, buna ilişkin ayet- hadis okurlar…

“Şuraya git, çalış, bize taraftar bul” diye, çoluğundan çocuğundan ayırıp bilinmezlere gönderirler. Bu konuda da Âlişân Efendimiz’den ve İslâm büyüklerinin hayatlarından, bir sürü örnek verirler…

“Elinde-avucunda ne varsa davana sarfet” derler, İslâm tarihin­den çuvalla misal zikrederler.

Kullanıldığınızı bir şekilde fark etseniz bile, vakit çok geçtir: Atı alan çoktan Üsküdar’ı geçmiştir.

Evet, zaman zaman kandırıldık, kullanıldık, incitildik, sömürül­dük, ama varlığı “insan” yapan değerli duygularımızdan vaz geçe- meyiz…

Sevgiyi, saygıyı, şefkati, fedakârlığı yeniden yeşerteceğiz içimiz­de… Her birimiz Serhat Beyi Osman gibi olacağız… Oda mı kim dediniz? Yabancınız değil, dedeniz!

Cihan Padişahı Kanunî Sultan Süleyman, şehzadelerin sünnet düğünü münasebetiyle, devlet ricaline bir ziyafet veriyordu. Ziyafe­tin ortalarına doğru, arz odası yakınında bir patırtı koptu. Gürül gü­rül bir ses, haykırıyordu: “Beni Hünkârımdan koparamazsınız! Biz serhat beyiyiz. Beç önlerinde kılıç salkarken itibarlıydık. Kılıç yerine, baston tutunca gözden mi düştük?”

Vezirler, korkuyla bakışırken, Padişah, sesin sahibini düşünüyor­du. Sesi tanır gibi olmuştu. Viyana kapıları geldi gözlerinin önüne, “Ya Allah bismillah!” diye haykırıp, kılıç sallayan serhat yiğidi Os­man Bey’i hatırladı:

“Tez huzura alın” diye emretti, “Serhat kulu bekletilmez. Biz ba­badan böyle gördük.”

Bağıran adamı içeri aldılar. Yaşlı bir yeniçeri çorbacısıydı. Bir elinde çıkın, bir elinde baston vardı. Bastona dayandığı halde topal­lıyor, zahmetle yürüyordu. Sultan Süleyman, görür görmez adamı tanıdı. Vatan için bin kere ölmeyi göze alan fedakârlardandı. Ayağa fırladı: “Osman’ım, serhat beyim, baba yadigârım!..”

Adam, yumruk olup genzini tıkayan hıçkırığı saldı: “Çok şükür, unutulmadık!” diye mırıldandı.

Padişah, gözlerine inanamıyordu. Viyana kapılarını tek başına zorlayan doksan kara okkalık serhat yiğidi, Pehlivan Osman’a ne ol­muştu böyle?.. Nasıl bu derece zayıflamış, ihtiyarlamış, tanınmaya­cak hâle gelmişti? “Hele otur, dinlen” dedi, “anlat ki, neler oldu?” Osman Bey, oturmadı. Bastonuna dayanarak konuşmaya başla­dı: “Viyana önlerinde yaralandık, bastonsuz yürüyemez olduk. An­layacağınız, artık bizden serhat kulluğu geçmiş ola…”

Bir çıkın açtı, içinden işlemeli bir altın kâse çıkardı, Padişah’a uzattı:

“Bu kâse, sizin, Şahin Bey’e armağanınızmış. Şehit olurken, bana verdi. En kıymetli malım budur. Şehzadelerimiz, efendilerimizin, sünnet düğünlerine armağan olarak getirdim. Gerçi sunulan hediye­ler karşısında, bunun bir ehemmiyeti yok; amma benim de verebile­ceğim başka bir şeyim yok. Kabul buyurunuz, Hünkârım…”

Sultan Süleyman, kâseyi aldı, evirdi çevirdi. Bunu Şahin Bey’e verdiğini hatırlıyordu. Osman’a döndü: “Aldığım hediyelerin en de­ğerlisi budur, Osman’ım… Hepsine bedeldir. Çünkü bir serhat yiğidi­nin, yegâne kıymetli malıdır.”

Geri uzattı: “Aldım, kabul ettim; fakat bunu tekrar sana hediye ediyorum! Padişah hediyesini, geri çevirmek âdet değildir. Şimdi ar­tık, sofraya otur. Hep birlikte taam edelim.”

Zorla, sofrasına oturttu. Birlikte yemek yediler. Osman Bey, mü­saade isteyince kucakladı: “Bak, a Osman Bey” dedi, “Sakatlığı baha­neyle, ceng-u cidalden uzak durma. Çabuk iyileş. Serhat boyları, bizi bekler. Yine birlikte kılıç sallayacağız!”

Bu söz, Osman Beyi diriltti, canlandırdı, Padişah huzurunda ol­duğunu dahi unuttu. Bastonunu kılıç gibi havaya kaldırarak gürledi: “Birlikte kılıç sallayacağız!”

İhtiyar vezir Pir-i Mehmet Paşa, gördüğü tablo karşısında göz­yaşlarını tutamamış, başını ellerinin arasına alarak, “Bu ne büyük fedakârlık Allah’ım!..”diye ağlamaya başlamıştı.

O zamanlar, kimse kimsenin fedakârlığı üzerine saltanat inşa et­mezdi!

Tarihten Utanç Duymak

Son zamanlarda, Osmanlıya, gençlerin ilgisi ve sevgisi artıyor. Buna paralel olarak da, bazı kişilerin düşmanlığı artıyor. Zaman za­man düşmanlıklarını televizyon ekranlarına taşıyıp ölçüsüz ve enda­zesiz biçimde ceddimize saldırıyorlar. Buna göre, fethi kutlamama- lıymışız, çünkü Yunanlılar ve Rumlar inciniyormuş…

Biz fethi Yunanlılara, ya da Rumlara düşmanlık olsun diye kut­lamıyoruz. Çünkü onlara bir düşmanlığımız yok. Sadece tarih için­deki başarılarımızı, günümüze getirip çocuklarımızı motive etmek, onları toplumsal köklerine karşı duyarlı bireyler olarak yetiştirmek istiyoruz.

Bu tavrımızın, Yunanlı komşularımızı rahatsız edeceğini san­mıyorum. Çünkü kutlamalarımızda, Bizans’ı aşağılama yok, Bizans İmparatoruna hakaret yok, onları suçlamak yok; kutlamalarda sade­ce büyük fethi inşa eden insana ve o insanın imanına, ruh dünyasına vurgu yapılıyor…

Bundan, Rumlar ve Yunanlılar rahatsız olmuyor, ama belli ki yü­rekleri milletin yüreğine yabancılaşmış sözde “bizden” bazıları, fena halde rahatsız oluyor. Ne yapalım? Onlar milletin dininden, imanın­dan ve kılığından da rahatsız oluyorlar.

“Yunanlılar, fetih kutlamalarından rahatsız oluyor” derken, kas­tedilen Yunan yönetimi ise, bakın bu mümkündür, Yunanlı ve Rum yöneticiler, fetih kutlamalarımızdan rahatsızlık duyabilirler.

Şu var ki, biz de Yunanistan’ın ve Kıbrıs Rumlarının Bizans Pat­riğini “ekümenik” ilân etmelerinden ve Patriği her ziyaretinde, Bi­zans bayraklarıyla karşılamalarından rahatsızlık duyuyoruz. Ayrıca İstanbul’u merkez alıp Trabzon’a kadar sarkan “Büyük Yunanistan” hayalinden de rahatsızlık duyuyoruz. Keza, İstanbul üstüne uydurduk­ları bizi aşağılayıcı şiirlerden ve efsanelerden rahatsızlık duyuyoruz!

Üstelik bizim, fetih münasebetiyle anlattıklarımız “tarih”, (çoğu hıristiyan tarihçilerin de anlattığı şeyler) onların anlattıkları ise “iftira”dır. İftira ile tarih karşılaştırılamaz. Yozlaşmış, yabancılaşmış küçük bir entel azınlık hariç, bu milletin tarihinden asla utanmadığı da herkesin malumudur…

Bir çevrenin, Yavuz Sultan Selim’e saldırması ise, yalnız bu yılın değil, “yılların modası!..” Şah İsmail, “Türkmen’miş de, Türkçe şiirler yazıyormuş da, Yavuz ise şiirlerini Farsça yazıyormuş da, biz aslında Şah İsmail’den taraf olmalıymışız…

Şah İsmail, neyi nasıl yazarsa yazsın, dini, siyasete alet ederek, fiilen Anadolu’yu bölüp parçalamak isteyen biriydi. Bu suretle, Ana­dolu birliği bozulacak, inançlar bir birine girecek, sonuçta Anadolu zayıflayacak ve zaman içinde Avrupa’ya lokma olacaktı. Şah İsmail Safevi, şiirini Türkçe yazıyor diye benimsenmeli, Anadolu içlerine saldığı “molla casuslar”ıyla Anadolu halkının yüreğini param parça etmesine izin mi verilmeliydi?

O zaman, ortada Osmanlı Devleti kalır mıydı? Osmanlı Devletinin kalmadığı yerde, Türkiye Cumhuriyeti kurulabilir miy­di? Tarihin temellerini oymaya çalışan tarih düşmanlarının, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyetinin köklerini yolmaya çalıştıklarını artık görmek lazım.

Tarihimiz, yalnızca bir “zaferler tarihi” değil, aynı zamanda bir “medeniyet tarihi”, bir “hürriyet tarihi” ve “adalet tarihi”dir. Bir mil­letin yüzünü kızartacak hiçbir şey yoktur, tarihimizde.

Sırf dinleri farklı olduğu için, Hıristiyanları arenalarda aslanlara paralatırken, zevkten dört köşe olup zafer çığlıkları atan biz değiliz!.. (Bugünkü AvrupalIların ataları, Roma despotlarıdır)

Yahudileri, eşiktekinden beşiktekine kadar tek tek avlayıp top­lama kamplarındaki ölüm odalarında gaz vererek zehirleyen, ya da fırınlarda yakarak katleden biz değiliz!.. (Hitler Almanyası yaktı. Biz ise tarih içinde İspanyadan, Almanya’dan ve Rusya’dan kaçmak zo­runda kalan Yahudilere sığmak olduk)

Kendisi gibi inanmayanları ve düşünmeyenleri canlı canlı ku­yulara atıp üzerlerini kapatan biz değiliz!.. (İtalyan diktatörü Benito Mussolini)

Milyonlarca insanın öldüğü, iki dünya savaşını çıkartan biz de­ğiliz… (Birinci ve İkinci Dünya Savaşları) Dresten’i gece bombar­dımanına lokma edip, otuz beş bin çocuk ve kadını yataklarından çıkamadan öldüren biz değiliz!.. (İkinci Dünya Savaşı) Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki isimli kentlerini, içindeki çocuklarla birlikte iki atom bombasıyla tarihten silen biz değiliz (ABD-İkinci Dünya Savaşı)

Pek çok milletin, tarihiyle karşılaştırıldığında temiz kalan tarihi­mizle ve o tarihi yapan insanımızla tabii ki övüneceğiz…

Şu söylediklerimizi, ‘geçmişe mazı derler” tekerlemesine kurban etmek isteyenlere peşinen hatırlatalım ki, biz geçmişi hayal kurmak için değil, onun hatalarından ders, ihtişamından hız ve ilham alarak geleceği kurmak için anıyor ve arıyoruz.

***

Tarihle övünmemeliymişiz…

Neden?..

Amerika bile, olmayan tarihini inşa etmek için çoğu ipsiz birer serseri olan sığır çobanlarını (kovboylar) kahramanlaştırdı…

Topraklarını (emek ve emeklerini) korumaktan başka suçları olmayan Kızılderilileri “haksız” ve “suçlu”, Kızılderililerin yüzyıl­lardan beri yaşadıkları toprakları silâh zoruyla işgal eden beyazları (Amerikalıları) ise “haklı” ve “mazlum” yaptı. (Aynı oyun son olarak Irak’ın işgalinde oynandı. Kitle imha silâhları hâlâ ortalarda yok)

Fransızlar, yıllarca işgalleri altında inim inim inlettikleri Ceza­yirli çocuklara, atalarının “uzun boylu, sarı saçlı, mavi gözlü Galya- lı yiğitler” olduğu yalanını okuttular. İşin tuhafı buna dünyayı bile inandırmaya çalıştılar…

Hâlbuki durum, gözle görülecek, elle tutulacak kadar açıktı: Fransızlar sarışın, mavi gözlü, düz saçlı, Cezayirliler ise esmer, kara gözlü, siyah kıvırcık saçlıydı. Buna rağmen Fransa, Cezayir toprak­larında kalabilmek için, yeni bir tarih tezi uydurmuş ve Cezayir’i iş­galinde tutmuştu.

Bu konuda başka örnekler de var, ama gereksiz. Kısaca görünen şudur: Topluluklar ancak tarihî köklerinde “millet” olabilirler! Ve tarihî olgularda ancak kendilerini bulabilirler. Aksi takdirde, yürek­ler kurumaya başlar.

Tarihimizi yokluğa mahkûm etmek isteyenler, galiba yürekleri­mizi kurutmaya çalışıyorlar. Siz kendi varlığınızı, tarihsel boyutlarıy­la bulunduğunuz topraklarda inşa etmezseniz, başkaları toprakları­nıza göz diker…

Nitekim bazılarının, tarihten günü ayırma aymazlığı, komşula­rımızın iştahını kabarttı. Yunanistan, uzun zamandır hem Bizans’ı, hem de Pontus’u diriltme çabasında: Olayı, yeni nesillere de mal edip canlı tutmak için şiirler ve efsaneler uyduruyor. İstanbul’u merkez alan “Büyük Yunanistan” hayali, Karadeniz’den Trabzon’a kadar ini­yor.

Ermenistan, Anadolu’nun doğusunu apararak “Büyük Ermenis­tan” olmaya çabalıyor. Bunu “soykırım” yalanlarıyla besleyip “top­lumsal dinamik” olarak kullanıyor.

İsrail’in “Arz-ı Mev’ud”u (vadedilmiş topraklar) bir yan­dan Tarsus’u, öte yandan Urfa’yı kapsıyor!.. Talabani ve Barzani, Anadolu’ya bakıp “Büyük Kürdistan” hayali kuruyorlar!..

Bulunduğumuz coğrafyada, rüyası, hayali, emeli, hedefi; kısaca ütopyası olmayan tek millet, maalesef biziz! “Misak-ı millî sınırları içinde lâiklik, başörtüsü kavgalarında kendimizi tüketiyoruz. Kimi entellerimiz de gayesizliğimize tuz-biber ekercesine tarihi karalıyor.

Hâlbuki tarihsizlik, talihsizliktir. Tarihten kopmuşsanız, geleceğe ulaşamazsınız.

Şeyh Edebali’nin, “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın” tavsiyesine harfiyen uyan Osman Gazi’nin, insan eksenli devlet yapılanmasıyla övünmeyeceğiz de, insanımızı tümüyle sınırlayan yasakçılığımızla mı övüneceğiz?..

Yıldırım Bayezid’in şahitliğini reddeden Bursa Kadısı Emir Sultanla, Yavuz Paşidah’a, “Hükmü çiğnersen billahi hâl’ine fetva verir, ümmeti senin gibi hüküm dinlemez bir padişahın şerrinden kurtarırım!” diyen, Şeyhülislâm Zembilli ile övünmeyeceğiz de; “Siz emredin Paşam, biz kitabına uydururuz!” diyen, darbe şakşakçısı sözde hukukçularla mı övüneceğiz?

Fatih Sultan Mehmed’e, “Ayağa kalk, hasmmla yüzleşeceksin” emrini veren ilk İstanbul Kadısı Sarı Hızır Çelebi ile övünmeyeceğiz de, “Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor” diyen, Yassıada yargıcıyla mı övüneceğiz?

Ayasofya Kilisesini “şehid hakkı” olarak camie dönüştüren şu­urla övünmeyeceğiz de, onu kimliksizliğine mahkûm etmekle mi övüneceğiz?..

Fatih’in, Bizans halkına, inanç, ibadet, kıyafet, seyahat ve ticaret özgürlüğü tanıyan “Amanname’siyle övünmeyeceğiz de, kendi insa­nının bile kılık kıyafet tercihine saygı duymayan dayatmacılığımızla mı övüneceğiz?..

Yavuz’un, gösterişten uzak sadeliğiyle, Kanuni’nin hâzineyi te­peleme altınla doldurmasıyla, Sultan Dördüncü Murad’ın siyasete bulaşmış orduyu kışlasına döndürüp eğittikten sonra Bağdat Fatihi yapmasıyla övünmeyeceğiz de, demokrasiye müdahalelerimizle, ya­saklarımızla, yasakçılarımızla, insan hakları ihlallerimizle, borçları­mızla, korkularımızla mı övüneceğiz?

Tüm tarih bizimdir. Övünülmesi gereken bölümleriyle övünür, ibret almamız gerektiğinde ibret alırız… Bizi ancak, yüreği ve mayası bizden olanlar anlar…

Bizi, Din mi Geri Bıraktı?

Şimdi, İslâm’a sadırmak moda! Maksat, dün dinsizlik yahut lâikçilik hesabına yapamadıklarını, bugün, İslâm’ı sorgulayarak, yar­gılayarak yapmak…

Sorgulayıp, yargılamaya çalışanlar da kimler biliyor musunuz? Din cahilleri.

Ne kadar mı din cahili bunlar?! Misal: Secdeye gitmiş cemaatin fotoğrafını gazeteye basıp, altına “cenaze namazı” yazacak kadar…

“İsmet İnönü, irticayı yüreklendirmemek için, cuma namazları­nı evinde tek başına kılardı” diye köşe yazısı döktürecek kadar…

“Salâvat getirip, Müslüman oldu” kaydını habere düşecek kadar…

“Bu yıl hac, Kurban Bayramına rastladığı için aşırı kalabalık oldu” şeklinde ahkam kesecek kadar…

“Emniyet Müdürü, bu yıl, ikinci kez hacca gitti…”

“İrticai toplantıda, mevlitten süreler okundu” gibi garabetlere imza atacak kadar…

Ve cuma namazına “toplu namaz”, umreye “hac” diyecek kadar, din cahili bunlar!

Bilmemelerini ayıp saymıyoruz da, öğrenmeden hüküm verme­lerini, bilgi sahibi olma ihtiyacı duymadan, fikir sahibi olmalarını ayıp sayıyoruz. Üstelik, düşününüz ki, bunlar sıradan insanlar değil, millete istikamet haritası çizmek iddiasıyla kalem oynatan meşhur yazarlar ve gazetecilerdir.

Bazen, “Müslümanlar, hiç bir şehir kurmadı. İslâm dünyası, üç- yüz yıldır hiçbir icat yapmadı” diye tuttururlar. Bu kulaktan dolma yalanları, güzelce yutup üzerine ciddi hükümler bina ederler.

Müslümanlar, hiçbir şehir kurmadı ise İsfahan’ı, Semerkand’ı, Buhara’yı kim kurdu? Kaldı ki, İstanbul dâhil, Müslüman fatihlerin, belli zamanlarda fethettikleri şehirlerin çoğu haraptı. Bizans’ın İstanbul’unu tasvir eden kitaplardan bazıları, günümüze kadar geldi. Bu kitaplarda, mâmur bir şehirden ziyade, bir enkazdan söz ediliyor. O kadar enkazdı ki, Bizans İmparatoru Sekizinci Yoannis Paleologos, yıkılan surları ta­mir için Sultan İkinci Murad’dan usta ve malzeme istemişti.

Ve Fatih’in, İstanbul’u yeniden kurarcasına onardığı, dost- düşman bütün tarihçilerin ittifakıyla sabittir. Ayrıca da Boğazkesen Hisarı denilen muazzam mimarî şaheserin üçbuçuk ay gibi kısa bir sürede bitirilmesi, Müslümanların mimarî konulardaki başarısının bir ifadesidir. Müslümanlar yapıcı değil de, iddia edildiği gibi yıkıcı olsaydılar, bugün antikacı görüntüsü altında tarih yağmacılığı yapan­lar, yabancı devletlere peşkeş çekecek tek tarihî eser bulamazlardı.

O zaman da bu topraklar, hem Selçuklu-Osmanlı fatihleri tara­fından meydana getirilen mimarî eserler açısından, hem de onlardan önce, aynı topraklarda yaşamış toplumların tarihe bıraktığı eserleri koruma-kollama açısından böylesine zengin olamazdı.

Selçuklu-Osmanlı Müslümanları, yalnız kendileri mimarî değer ortaya koymakla kalmadılar, kendilerinden önce meydana getirilmiş mimarî ve tarihî değerleri de özenle korudular.

Bu sebeple, onları “tahripçi” sayıp suçlu sandalyesine oturtan cehaletin, aslında kendisi suçludur. Zira ne tarihe sahip çıkmıştır, ne de tarihî değerlerine. Anadolu’yu iliğine kadar, ya bizzat sömür­müş yahut da sömürtmüştür. Tarihten bize intikal eden kıymetlerle, Avrupa’nın ve Amerika’nın kaç şehrinde “İslâm Eserleri Müzesi” ku­rulduğunu biliyor musunuz? Bunun hikâyesi bile, tüyler ürpertici ve utandırıcıdır. Tabii utanmasını bilenlere…

Özetle, Müslümanlar, hem şehirler kurdular, hem enkaz halinde fethettikleri şehirleri imar ettiler, hem de kurdukları, ya da fethettik­leri şehir ve beldeleri—meselâ Endülüs, Buhara, Semerkand, İsfahan ve İstanbul—ilmin başkenti yaptılar.

Bunlar ortada iken, “Müslümanlar hiçbir şehir kurmadı” iddiası­nı ortaya atmak bir ilim değil, tam tersine, şeddeli cehalettir.

“Müslümanlar, son üçyüz yıldır hiç bir icat yapmadı” iddiası ise ilkine benzer bir saptırmadır. Zira Müslümanlar, son birkaç yüz yıldır, varlık mücadelesine itilmiştir. İcat ve keşif, rahat zeminlerde yapılır. Oysa, bilinen sebeplerden dolayı, Müslümanlar, özellikle yir­minci yüz yıl içinde nefes alabilecek, ibadet yapabilecek ortamdan dahi mahrumdur. Ya istiklâl savaşı vermektedirler, —Türkiye, Pakis­tan, Afganistan gibi—ya da İngiliz’in Fransız’ın egemenliği altında sömürülmektedirler. Dinî inançları ile ibadetleri bile sınırlanmıştır.

İnsan, hangi dinden ve ırktan olursa olsun, kendisini “özgür” hissetmiyorsa ilmî çalışma yapamaz.

Müslüman toplumlar, zaman içinde istiklâllerini kazandılar, devletleştiler, ama bu defa, başlarına geçen yönetimler özgürlükleri­ni kısıtladı. Din ile toplumun arasına diktatörler girdi. Müslümanla­rın ilim kaynağı Kur’an-dı. Bazen modernleşme-çağdaşlaşma adına, bazen lâiklik adına, bazen de—maalesef—din adına, ilmin kayna­ğından, yani Kur’an’dan uzaklaştırıldılar. Hatta çoğu, zindanlara atıl­dı. Bazıları sehpalara gönderildi. Böyle bir uygunsuz ortamda ilmî çalışma yapmak mümkün mü?

Müslümanların ilmini-irfanını gerçekten ölçmek, müspet ilme yaptıkları katkıyı görmek istiyorsanız, başlarındaki yöneticilerin Kur’an’la barışık yaşadığı dönemlere bakacaksınız. Bakınca görecek­siniz ki, bugünkü ilme ve tekniğe öncülük etme şerefi, Müslüman bilginlere aittir. İşte, tıp bilimine öncülük eden müslüman bilginler­den birkaç örnek:

İbn-i Sina, Razî, Ak Şemsüddîn, İbn-i Cessar, İbn-i Hatip, İbn-i Rüşd, Ali bin İsa, Huneyn bin İshak, Zehravî, Ali bin Rıdvan…

Özellikle İbn-i Sina’nın “Kanun” isimli tıp kitabı, Avrupalı bilim adamları tarafından “Tıbbin İncili” sayılmış, Avrupa üniversitelerin­de yüzyıllar boyu temel kitap olarak okutulmuştur.

Matematik’te sıfırın mucidi Müslümanlardır. İlk sıfırı, 780- 850 yılları arasında yaşayan Harizmî kullanmıştır. “Cebir” adı, Harizmî’nin “El-Cebr ve’l Mukabele” isimli kitabından çıkmıştır.

Battanî, Ebül Vefa, Tüsî, Kurra, Birunî de modern matematik ve geometriye öncülük etmiş Müslüman âlimlerdir.

Fizik ve kimya ilminin öncü isimlerinden bir çırpıda Ahmed bin Musa’yı, İbn-i Heysem’i, Farabi’yi, İbn-i Firnas’ı, İbn-i Yunus’u, Kutbeddin Şirazî’i, Cabir bin Hayyan’ı ve Hezarfen Ahmed’le Lagarî Haşan Çelebi’yi sayabiliriz.

Coğrafyada İbn-i Battuta, îbn-i Rüşd, Piri Reis ve îbn-i Macit gibi isimler hemen aklımıza gelenler.

Botanik ve Zooloji alanında İbn-i Baytar, Demiri, İbn-i Avvam unutulmaz âlimlerdir.

Daha faza uzatmama sanırım gerek yok. Müslüman ilim öncüle­rini, Avrupa bilginleri bile kabullenip baştacı ediyor.

Meselâ, Fransız matematikçi ve tarihçi Libri, “Tarihten Müslü­manları silecek olursanız, İlmî rönesansımız asırlarca geriye gider.” diyor.

Briffold “İnsanlığın Oluşu” isimli eserinde, aynen şu cümlelere yer veriyor: “İslâm medeniyetinin modern dünyaya en büyük hedi­yesi ilimdir… Avrupanm ilerlemesinde, İslâm kültürünün etkisini görmediğimiz bir alan kesinlikle yoktur.”

Prof. Gautier de gerçeği teslim eden AvrupalIlardan. Diyor ki: “İslâm bilimi, Avrupa için taklidi imkânsız bir örnekti. Bu örnek kar­şısında cesaretini kaybeden Avrupa’nın kolları sarkıyordu.”

Avrupa’nın gelişmişliği karşısında şimdi bizim kollarımız sarkı­yor. Ama bunun sorumlusu ne İslâm, ne de Müslümanlardır. Bunun sorumlusu, İslâm’a yeşerme alanı, Müslümanlara nefes alma imkânı tanımayan aydın cehaletidir.

Hastalıklarımız

Bediüzzaman’ın, özellikle İslâm dünyasının geri kalmışlığı konu­sundaki tespit ve düşüncelerini bir kez daha hatırladım. Üstad, İslâm dünyasını ortaçağda tutan altı “hastalık”tan söz ediyor:

Yesin (ümitsizliğin) içimizde hayat bulup dirilmesi.

Sıdkın hayat-ı içtimaiye-i siyasiyede ölmesi (doğruluk, dürüst­lük, samimiyetin siyasi hayattan çekilmesi).

Adâvete, muhabbet (kini, düşmanlığı, kavgayı sevmek).

Ehl-i imanı, birbirine bağlayan nuranî rabıtaları (bağları) bil­memek.

Çeşit çeşit sarî (bulaşıcı) hastalıklar gibi intişar eden (yayılan) istibdat (baskı).

Menfaat-ı şahsiyesine (şahsi menfaatine), hizmeti hasretmek (tüm emeğini, ve gayretini yalnız kendi çıkarı için kullanmak).

Üstad, bu hastalıkları asrın başında tespit etmişti. Aradan geçen zaman, hastalığı ortadan kaldırmadı, tam tersine, artırdı.

Hâlâ içimizde “yeis” (ümitsizlik) kol geziyor: En iyi yaptığımız işlerden biri yakınmak… Yıllardır “yandık yıkıldık, mahvolduk” nu­tukları eşliğinde “kurtarıcı” bekliyoruz.

Doğruluğu, dürüstlüğü, sadakati, fedakârlığı önce siyasetten, sonra tüm hayattan çıkardık. Makyavel’in “Amaç için her araç meş- rudur” anlayışı ihlâs ve samimiyetimizi kemirdi (Bunun dünyaya yansıması savaş ve terör şeklinde oldu).

Din-i İslâm’ın öğretisi içinde, dostluğu, sevgiyi, müsamahayı, barışı seveceğimize kini, kavgayı, kısacası düşmanlığı sevdik. İdeo­lojik farklılıklarda, envai çeşit kavgalar ürettik. Anlamsız kavgalarda tükendik ve tükettik.

İslâm dünyası, bugün bir birinden kopuk (hatta bir birine düş­man) kamplarda kendini tüketirken, asıl düşmanlarının ekmeğine yağ sürüyor. Bu durumda, kader öyle bir fetva veriyor ki, üçbuçuk eşkiyabaşı (İsrail) milyonlarca Müslüman’ı boğazlıyor.

İslâm dünyası, hâlâ çeşitli ünvanlar kullanan halktan ve halkın imanından kopuk, müstebit (baskıcı) diktatörler tarafından yönetili­yor. Bu da halkların işbirliğini önlüyor.

Ve Osmanlıyı, altıyüz sene ayakta tutan “infak=yardımlaşma” sırrı öldürüldü: Dindar Müslümanlar bile “Rabbana hep bana” diyor, dövizle, faizle, repo ile ilgilendiği kadar din kardeşleriyle ilgilenmi­yor.

“Biz zarar vermiyoruz. Fakat menfaat vermeye iktidarımız yok. Onun için mazuruz diye özür beyan etmeyiniz” diyor Üstad Bediüz- zaman, “bu özrünüz makbul değil. Tembelliğiniz ve ‘nemelâzım’ de­yip çalışmamanız, sizlere gayet büyük bir zarar ve haksızlıktır.. Onun için nemelâzırn deyip, kendini tembellik döşeğine atmak zamanı değil.” (Hutbe-i Şamiye)

Zaman yakınma zamanı, ağlama zamanı değil, zaman yeni tes­pitler yakalayıp tedbirler alma zamanıdır. Bunun yolu ise Müslü- manlaşmaktan geçer. (Ey mu minler, iman ediniz!-Ayet meali)

Tarih gösterdi ki, Müslümanlar, ne zaman dinlerini doğru an­lamışlar, doğru yorumlamışlar ve ona sarılıp doğru yaşamışlarsa, gelişmişler, büyümüşler, kalkınmışlar; ama ne zaman dinden uzak­laşmışlarsa, yanlış yorumlara sürüklenmişlerse, dini, siyasete, yahut ticarete âlet etmeye başlamışlarsa gerilemişler, küçülmüşler, büzül­müşler ve yenilmişler (Bediüzzamandan, anlam olarak)…

Bir de medeniyetler (İslâm ve Batı medeniyeti anlamında) mu­kayesesine bakalım…

Bediüzzaman, MBatı Medeniyetini beş esas üzerine oturtuyor ve şöyle sayıyor:

Birincisi: Kuvvet,

İkincisi: Menfaat,

Üçüncüsü: Savaş,

Dördüncüsü: Irkçılık,

Beşincisi: Heva ve heves (eğlence).

Batı medeniyetinin kuvvet, menfaat, savaş, ırkçılık, heva ve heves temellerine oturan ve “Hayat mücadeledir… Maksat her türlü vâsıtayı meşrû kılar” zorbalığının hayatı çekilmez yapan hali artık ortada…

Bediüzzamanın ifadesiyle, “sefih, mütemerrid, gaddar, mânen vahşi şu medeniyet-i habise” (lütfen bir sözlük edinin ve kelimeleri öğ­renmeye çalışın, böylece kelime dağarcığınıza yeni bir şeyler eklenir­ken, bir yandan da dedelerinizin lisanına âşinâ olun) insanlığın mut­luluğunu temin hülyasına, insanlığı kurban etmiş; çevreyi bozmuş, kâinatın dengesiyle oynayıp ozon tabakasını dahi delmiştir, ama “be­şeriyetin yüzde seksenini meşakkate, şekavete [bedbahtlık] atmış”tır…

Üstelik maddî refahın yanısıra mânevi tatmin, huzur ve saâdeti sağlayamamıştır.

Bugün içki, uyuşturucu, terör, intihar, boşanma gibi mutsuzluk göstergesi sayılan hadiselerin en yoğun biçimde yaşandığı ülkeler, maddî refahın zirvesinde bulunan ülkelerdir. Buna göre, bizim gibi az gelişmiş Müslüman ülkelerin gelişmiş Avrupa ülkelerine özenme­leri ve “medeniyet-i hazıranm=Batı Medeniyeti)” seyyiatlarma [gü­nahlarına] da talip olmaları ne büyük gaflettir.

Alternatif mi yok? Bir yandan, teknolojik gelişmeyi temin eder­ken, öte yandan, zemin yüzünü, ahlâksızlık gibi pisliklerden temizle­yip barışı sağlayacak ve insanlara insanlıktaki lezzeti tattıracak vahiy, “Vahiy Medeniyeti” ne güne duruyor?

Bediüzzaman, Batı medeniyetinin beş menfî esasına mukabil, Vahiy medeniyetinin beş müsbet esasını gösterir:

Hak (Kuvvet yerine);

Fazilet (Menfaat yerine);

Dinî, vatanî birlik-beraberlik (ırkçılık yerine);

Yardımlaşma (kavga ve savaş yerine);

Hüdâ (Heva ve hevesin yerine).

“Medeniyet-i hâzıranın [Batı medeniyetinin] inkışâından [hava­nın açılması hali, ayazlama] inkişaf edecektir” diyen Bediüzzaman, Vahiy medeniyetinin beş müspet esasını açıklamaya ve Batı medeni­yetinin esaslarıyla kıyaslamaya geçer:

Nokta-i istinad, kuvvete bedel haktır ki; şeni, (sonucu) adâlet ve tevazündür [Muvazene].

Hedef de menfaat yerine, fazilettir ki; şeni muhabbet ve tecâzübdür [cazibe], Cihet-ül-vahdet [birlik-beraberlik yönü] de unsuriyet-i milliyet [ırkçılık] yerine; râbıta-i dinî, [din birliği] vatanî, [vatan birliği], sımfidir [sınıf-meslek-meşrep birliği] ki, şeni, samimî uhuvvet [kardeşlik] ve müsalemet [barış içinde] ve hâricin tecavüzü­ne [dış saldırılara] karşı yalnız tedafudür [savunma]…

Hayatta düstûru cidal [savaş] yerine düsturu teâvündür [yardım­laşma] ki; şeni, ittihad ve tesanüttür [birlik-beraberlik]…

Hevâ yerine hudâdır [doğru yol gösterme] ki; şeni, insaniyeten terakki [gelişme] ve ruhen tekâmüldür [olgunlaşma]. Hevâyı tahdid eder [nefsin arzularını sınırlandırır], nefsin hevesat-ı süfliyesinin teshiline [kolaylaştırma] bedel, ruhun hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder.” (Tarihçe-i Hayat, 117)”

Bediüzzamana göre, işte bu medeniyet, bütün insanlığa, hiç ol­mazsa ekseriyetine saadet olacak. Zemin yüzünü, pisliklerden temiz­leyerek barışı sağlayacak. Çünkü yardım, şefkat, fazilet ve hak düs­turları, barışın, kuvvet, menfaat, bencillik gibi zorbalıklar ise, terörle, savaşın temellerini örer.

Dalkavukluğun Kısa Tarihçesi

Kos koca yazarlar, (yüksek transfer ücretleriyle, medya grubu değiştirmelerinden dolayı, bunlara 4 yazar” demek yerine, “yazar- kasa” demek sanki daha doğru geliyor) banka boşaltmaktan tutuklu patronlarını yere-göğe sığdıramaz, kos koca milletvekilleri, durduk yerde, genel başkanım öve öve bitiremezler. Zaman zaman öyle bir övme tuttururlar ki, vıcık vıcık yağ damlamaya başlar…

Ne garip şey!

***

Kanaldan kanala, iki milyon dolar ücretle transfer edildiği söy­lenen “saygın” ve yaygın bir haber spikerinin, çanak sorularla güya patronunu sorgulamasını izlerken, iğrendim!

Ve menfaat için dalkavuklaşan ruhlar karşısında pes ettim!

***

Dalkavukluk, hiç kuşkusuz, dünyanın en eski mesleklerinden biri. Bu mesleğe, gizli ya da açık biçimde intisap edenler de oldukça geniş bir yelpazeye dağılmış. Hayatın, hemen hemen tüm alanların­da faaldırlar. Ama tarihsel gelişimi içinde izlendiğinde görülmekte­dir ki, dalkavukların icra-i sanat ettikleri alanların başında politika geliyor.

Dalkavukluğun en kârlı türü de zaten bu. Çünkü politikacı dal­kavukluğunu meslek edinenler, tarihin hiç bir döneminde işsiz kal­madı. Ama sanıyorum, tarihin hiç bir döneminde bugünkü kadar da revaçta olmadılar. Gazetelere birkaç gün bu gözle bakar, televizyon kanallarını bu gözle izlerseniz, çağdaş dalkavukluğun en çarpıcı ör­nekleriyle karşılaşacağınıza ve tespitlerime hak vereceğinize eminiz.

Bugün, hemen her alanda onlar var. Popülizm de zaten bir nevi dalkavukluk değil mi?

***

Meşhur fıkradır: Sultan İkinci Mahmud, musakkayı pek sever­miş. Birgün, dalkavukluğu meslek haline getiren, hatta bununla ifti­har eden saraylılardan birine patlıcanı övmüş. Dalkavuk, hep tasdik etmiş. Fakat Padişah, az önce yediği musakkadan rahatsızlanınca, patlıcana vermiş veriştirmiş. Demediğini bırakmamış. Hatta patlı­canı yasaklamaktan bile söz etmiş. Dalkavuk bunları da huşû içinde tasdik edince, Padişah dayanamamış, patlamış:

“Be adam, patlıcanın lehine konuştuk, tasdik ettin, tuttuk aleyhi­ne konuştuk, onu da tasdik ettin, bu nasıl iştir?”

Dalkavuk hiç alınmadan cevap vermiş:

“Hünkârım, tabii ki sizi tasdik edeceğim. Takdir edersiniz ki, bendeniz patlıcanın değil sizin dalkavuğunuzum.”

Kendi mantığı içinde tutarlı, ama genel ahlâk açısından perişan bir cevap. Ama yerleşik ahlâkî normlarla kurallar, dalkavukları hiç ilgilendirmez. Onların, kendilerine özgü bir ahlâk anlayışları var. Bunun özü ve özeti, dalkavukluğunu yaptıkları kişiye yaranmak, ona sadece duymak istediklerini söylemek, görmek istediklerini göster­mektir. Aynı zamanda bu yaklaşım, dalkavukluğun püf noktasını teş­kil eder. Dalkavuklar, doğru söylemekle, hele de dobra konuşmakla yükümlü değildir. O zaman, zaten “dalkavuk” olmaz.

Fransa Kralı Ondördüncü Louis, bir gün dalkavuklarından biri­ne sormuş:

“Kaç yaşındasın?”

Dalkavuk yerlere kadar eğilerek şu cevabı vermiş:

“Emrettiğiniz yaştayım Haşmetmeab.”

Aynı dönemin Fransa’sında, imparator, böbrek sancısına tutulup kıvranmaya başlarsa, dalkavuklar da—böbrek sancısı çekiyormuş gibi—kıvranmaya başlarlardı. Aksi takdirde, imparatoru sevmedik­leri düşünülür ve işlerine son verilirdi.

Dalkavukların işi, her zaman bu kadar kolay olmadı. Tarihin bazı dönemlerinde dalkavukluk, en zor zenaatlardan biri haline geldi. Eski Yunan tarihçilerinden Diodore de Sicilee göre, eski Habeşistan İmparatorları, savaşta, kollarını, bacaklarını, gözlerini kaybederse, dalkavukları da aynı uzuvlarını gözden çıkarmak zorundaydı. Diye­lim ki, imparator, savaşta gözünü kaybetti, dalkavuk da kendi gözü­nü çıkaracaktı. İmparator, elini kaybettiyse, dalkavuk elini kesecekti.

Bir insana bağlılığı ispatlamanın en zor yolu bu olsa gerek.

***

Osmanlılarda dalkavukluk, tarifeli ücret karşılığı icra edilen bir meslekti. Meselâ, dalkavuğa bir Osmanlı tokadı atmak 30 para, merdivenden yuvarlamak 180 para, bostan dolabına bağlayıp bir tur attırmak 600 para, elini-ayağını domuz topu bağlamak 40 para, bur­nuna fiske vurmak 20 para, sakalından beş-on kıl yolmak 60 para idi.

Yani eskinin dalkavukları, çok para kazanamazlardı! Şimdikiler ise—devlet ihaleleri dâhil—çuvalla götürüyorlar.

Allah, “çağdaş dalkavukların şerrinden hepimizi korusun!

Eski camilerde, “âminci”ler varmış. Hoca dua ederken, coşkulu sesleriyle “amin” çeker, cemaatı heyecanlandırır, bunun karşılığını da alırlarmış.

Cumhuriyetten sonra hem “âminci” sayısı arttı, hem de mahiyet değiştirdi: Böyle şeyler, artık camilerde değil, siyasi parti mitingle­rinde, özellikle de, cebren ve hile ile yönetim erkini ellerine geçiren “ara rejim” diktatörleri döneminde oluyor.

12 Eylül darbesinin önderi General Kenan Evren’in mitinglerini bir hatırlar mısınız? Üçerli-beşerli grupcuklar, kalabalığın şurasına burasına yerleştirilir, Evren’in olurunu-olmazım, ipe-sapa gelmezini alkışlamaları sağlanırdı.

“Kurana basarak, ekmeğe ulaşabilirsiniz” diye saçmaladıkça, “şak şak şak!” Arkasından bir darbe daha: Buyurun 28 Şubata ve onun ekonomik sonuçlarına! Lâiklik kurtuldu, ama ekonomi bat­tı. Belki de çok alkışladığımız için darbelerin ardı arkası kesilmedi. Şimdi bile, bugünkü sorunların çoğunun eski darbelerden kalma tortulardan oluştuğunu bile bile ve göre göre, nüfusun yüzde 6’sı as­keri rejim istiyor(Kaynak: ANAR, 2001 sonu araştırması).

***

Kürsüdeki adam, cümlesinin ortasında iken başlarız alkışa: Şak şak şak!.. Arkasından basarız çığlığı: “Yaşşa, varol, nurol, en büyük sensin!”

Kürsüdeki adam, alkış seslerini duydukça coşar: “Biz bu mem- leketiii…” diye uzatır. Cümleyi nasıl bitireceği belli değil ya, varsın olmasın: Yine de şak şak şak!

Kürsüdeki adam, muziplik olsun diye, cümlenin sonunu şöyle getirse, dese ki: “Biz bu memleketin altını üstüne getireceğiz!” İnanın yine alkışlanacak. Zaten, Demirelleri, Ecevitleri, Yılmazları, kısacası, anamızı sürekli ağlatanları hep alkışlanıldık mı?

***

Alkış nezle gibidir, çabuk bulaşır. Bir kalabalıkta, yerli yersiz bir zamanda, birisi elini çırpsa, hemen bir alkış, bir kıyamet kopuverir. Kürsüdeki adam da bu “bile bile lâdese kendini kaptırır. Dinleyicile­rin hoşuna gideceğini düşündüğü ne kadar saçmalık varsa, arka ar­kaya sıralamaya koyulur. Sıraladıkça alkışlanır, alkışlandıkça kabarır ve kürsüden bir “baba hindi” azametiyle inip, “vatan kurtaran aslan” pozlarında birkaç şakşakçının alkıştan kızarmış ellerini sıkarak işi­nin başına geçer. Gel de, bu şişinmişlikten artık hayır bekle!

***

Yavuz Sultan Selim Han, Mısır Sefer-i Hümayunundan dönü­yordu. Artık o sadece “Sultan-ı İklim-i Rum” (Anadolu Sultanı) de­ğil, aynı zamanda “Sultan-ı Arab”dı. Daha da önemlisi o “Hâdım-ül Haremeyni’ş-Şerefeyn’di. Beraberinde mukaddes emanetleri de ge­tirmişti.

Ordusunu, Maltepe’de durdurdu. Vezirleri, Padişah’ı karşılamaya geldiler. Dersaâdet’in (İstanbul) bir gelin gibi süslendiğini ve halkın haftalardır kendisini beklediğini, şanına layık bir karşılama töreni yapılacağını bildirdiler.

Bunları dinleyen Yavuz Padişah’ın kaşları iyice çatıldı. Vezirler, şaşkın şaşkın bakıştılar. Belli ki Padişah’ı memnun edememişlerdi, acaba kusur neredeydi? Vezirlerden biri, tüm cesaretini toplayıp sor­du: “Hünkârım, başka ne istersüz?” Yavuz Padişah, acı acı güldü:

“Hiç” dedi, “Biz, alkıştan korkmaktayız, zira alkış, nefsin gıda­sıdır.”

Gece, kılık değiştirdi. Sıradan bir sandal kiralanmasını emretti. Kendisi gibi kılık değiştirmiş dört adamıyla birlikte Sarayburnu’na geçti. Arka kapıdan saraya girdi.

Ordulardan korkmayan Yavuz Padişah, alkıştan korkmuş, alkış­tan kaçmıştı. Biz güya torunlarıyız, ama alkışı çok seviyoruz.

Türkiye’nin bir derdi de yersiz, şuursuz, maksatsız alkıştır gibime geliyor.

Batı Medeniyetinin öteki Yüzü: Atom Bombası

Çağımızda hiç bir terör hareketini ve hiç bir savaşı “mazur” gös­terecek kadar sağlam bir gerekçe yoktur! Bu yüzden teröre de, terö­rün uluslararası hukuk kitabına uydurulmuş şekli olan (sonuçta ikisi de mazlumların canını yakıyor) savaşa da gerekçe uydurulur.

Yıkım ne kadar geniş, ölüm ne kadar çoksa, gerekçe de o kadar inandırıcı ve sağlam olmak zorundadır: Bu yüzden, tarih boyunca yapılan savaşların çoğu dinî gerekçeye dayandırılmıştır, (en iyi ör­nek haçlı seferleri ve ikiz kulelerin yıkılışından sonra ABD Başkanı Bush’un “Son Haçlı Seferi’nin başladığını söylemesi)…

Ancak İkinci Dünya Savaşı, bu gerekçeden de mahrumdur. Sava­şı “Politikanın başka araçlarla bir başka biçimde devamı” (Bu tanım­lama Prusyalı General Cari Von Clausewitz’e ait olmakla birlikte Batı mentalitesini de yansıtmaktadır) şeklinde gören ihtirasın ürünüdür.

Bu tanımlama; politikaya da kan bulaştırmakla kalmamış, başka ülkeleri zaptedip başka insanları katletmek için uydurulan gerekçe­leri de (“Irak’ın kitle imha silâhları var, vuralım” gibi doğrulanama- yan gerekçeler) “siyaset aracı” haline getirip meşrulaştırmıştır…

Hâlbuki hangi gerekçe ve şart altında olursa olsun, mazlumların öldürülmesi cinayettir! Savaş ise, kitlesel ölümler ve büyük yıkımlar getirdiği için, cinayetlerin en acımasız boyutudur.

Belki garip gelecek, ama terör, savaşın yanında “mazlum” bile ka­lır! Çünkü hiçbir terör hareketi, İkinci Dünya Savaşı kadar yıkıcı ve yok edici olmamıştır.

Düşünün ki, bundan 66 yıl önce, 1 Eylül 1939’da Alman birlikle­rinin Polonya’ya girmesiyle başlayan İkinci Dünya Savaşı’nda toplam 55 milyon insan katledildi. (Bu rakama sivil ve asker tüm kayıplar dâhildir)

Pek çok şehir yerle bir oldu. Uygarlık yok olma şıkkıyla karşı karşıya geldi. Maddi zararın ise bir katrilyon dolar civarında olduğu tahmin ediliyor.

Oysa 1914-18 arasında cereyan eden Birinci Dünya Savaşı, söz­de tüm savaşları sona erdirecekti. Bu yüzden dokuz milyon insan ölmüştü.

Ondan sadece 21 yıl sonra, sudan sebeplerle, İkinci Dünya Sava­şı patlak verdi. îlkinden çok daha korkunç ve yıkıcı bir savaştı bu…

Yukarıda değinmeye çalıştığım gibi, mantıklı gerekçelere değil (zaten hiçbir savaşın mantıklı gerekçesi yoktur) sudan bahanelere dayanıyordu. Birinci Büyük Savaş’ta yenilenler, hem intikam alacak, hem de dünya haritasını yeniden oluşturacaklardı… Tabii arslan pa­yını da kendilerine alacaklardı.

Dünya, Hitler, Mussolini ve Stalin isimli diktatörlerin savaş ala­nına döndü. Bu üçlü, dünyaya, kâbus dolu altı yıl yaşattılar.

***

Türkiye, bu savaşa katılmamıştı, ama zaten bıçak sırtında giden ülke ekonomisi çok kötü etkilendi. Sanayileşme kesintiye uğradı. Ge­liri daralan devlet, Millî Koruma Kanunu gibi yasal düzenlemelerle, ekonomiye doğrudan müdahaleye başladı.

Artan fiyatları kontrol altında tutmak için, ekonominin kural­larına başvuracağı yerde, yasaklara başvurdu. Her şeye narh koydu. Tabii bu kabil düzenlemeler, “arz-talep” dengesine bağlı fiyat artış­larını engelleyemedi, tam tersine müthiş bir “karaborsa” doğurdu. Halkın büyük kesimi daha da fakirleşti. Hatta bazı kesimlerde açlık baş gösterdi. (CHP’yibir daha gelememekkaydıyla iktidardan düşü­ren saiklerin içinde yanlış bir savaş ekonomisi uygulaması da var.)

Yöneticiler, son çare olarak dış kredi arayışına çıktılar… 1938 yı­lında yapılan bir anlaşma ile İngiltere’den satın alınacak sanayi ma­kine ve gereçleri için 10 milyon, silâh ve askeri gereçler için 6 milyon sterlinlik İngiliz kredisi sağlandı. 1939’da, Karşılıklı Yardım Anlaş­ması çerçevesinde İngiltere’den tekrar 42 milyon, Fransa’dan ise 1,5 milyon sterlinlik borç daha alındı.

ABD’den Türkiye’nin borç almasının tarihi de savaş yılları içinde oldu. Daha önceki borç başvurularını geri çeviren ABD, Ankaranın 1939 ve 1940’daki kredi isteklerine de olumsuz cevap verdi. Savaşa katılmasıyla birlikte, Türkiye’ye 45 milyon dolarlık savaş malzemesi verdi. Türkiye, bu borcun 5 milyon dolarını geri öderken, geri kalanı 1946’da yapılan bir anlaşma gereğince iptal edildi.

Yani bazılarının iddia ettiği gibi dış borç sarmalını Demokrat Parti başlatmadı, “devletçiliğiyle tanınmış İsmet İnönü başlattı.

Dünya, penisilin gibi insan sağlığı açısından son derece önemli bazı bilimsel gelişmelerin yanı sıra, insanlık tarihinin kaydettiği en büyük tahribatlarla da bu savaşta tanıştı…

Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki kentleri, İkinci Dünya Savaşında, atom bombasının yakıcı etkisine hedef oldular…

Dresten’de bir gece bombardımanında, çoluk-çocuk 35 bin insan katledildi.

Kısacası, Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında, Batı Medeniyeti, “canavar” yüzünü cihana göstermiştir.

Bugün bize “insanlık” dersi vermeye kalkışanların, bu yüzlerine de bakmak ve bu yüzlerini yüzlerine vurmak gerekiyor.

Engizisyon da Bir Mahkemeydi

Temel hak ve özgürlükler konusunda, mahkemeler karar vere­mez…

Bilimsel konularda da mahkemeler karar veremez…

İnanç özgürlüğünü belirleme hakkı, dinin (dolayısıyla din adam­larının), bilimsel özgürlüğü belirleme hakkı da bilimindir (ve bilim adamlarının).

Kaldı ki, her mahkeme kararı dönemseldir. Hükümler, dönemin ön kabullerine göre şekillenir.

Bunu söyledikten sonra, izninizle, birkaç örnek vermek istiyo­

rum.

Bunu yaparken, tabii ki, mahkemeleri ve hükümleri bir birine karıştırıp kavram kargaşası yaratmak niyetinde değilim. Sadece, her hükmün, dönemsel ön kabullere göre şekillendiğini göstermeye ça­lışacağım. ..

Tâ ki, bu konu dâhil, hiçbir konuda ümitsizliğe düşmemek ge­rektiği iyice anlaşılsın.

Şimdi sıra, tarih içinde yaşanmış bazı uç örneklere geldi.

***

Önce, Engizisyon Mahkemeleri’nin kararlarını hatırlayalım: Ispanya’da başlayıp Avrupa’ya yayılan Engizisyon Mahkemeleri, dün­yanın döndüğüne ilişkin tespitleri sebebiyle meşhur Galile Galileo’yu tezini inkâra zorlamıştı…

Galile, ya mahkemenin, (dönemin ön kabullerine göre) verdiği karara uyup dünyanın dönmediğini söyleyecekti, ya da baldıran ze­hir i içip ölecekti…

Yaşamayı seçti…

“Siz haklısınız” dedi, “yanılmışım, meğer dünya dönmüyor- muş…”

Tabii dünya, Engizisyon Mahkemesi, “dönmüyor” kararı verir­ken de, Galile bunu can korkusuyla onaylarken de dönüyordu…

Dünya hâlâ dönüyor.

***

Fransız “îhtilâl-ı Kebiri’nin (1789 Büyük Fransız İhtilâli) etkili isimlerinden Robespiyer, (Robespierre) daha sonra kurulan mahke­meler tarafından idama mahkûm edilmişti.

Ve belli ki, bazıları tarafından bu karar alkışlanmış, toplumun bir “mikrop”tan kurtarıldığını düşünenler olmuştu…

Fakat sonradan kahramanlaştı.

Bugün, tüm dünya kadınlarının, “kadın iradesinin simgesi” ola­rak selâmladığı birkaç isimden biri olan Fransızların meşhur kadın kahramanı Jandark (Jeanne de’Arc) da, kuşkusuz yine o dönemin değer hükümleri ve ön kabulleri istikametinde mahkûm edilmişti.

Mahkeme onu, “İsayı inkâr eden, putperest, dönme biri” olarak tanımlıyor, “Kiliseden koparılması gereken bir uzuv” olarak yakıl­ması gerektiğini düşünüyordu.

Eminim bu karar da bazıları tarafından alkışlanmıştır.

Tarihe Siyaset Katmak

“Resmî tarih-gayri resmî tarih” çelişkisine ilk tosladığımda, orta­okul öğrencisiydim…

Tarih dersimize de gelen okul müdürü, kendim gibi “edebiyattan anlayan” bir “deli” daha bulup okul gazetesi (duvar gazetesi) çıkar­mamı istemişti…

Hemen bir yardımcı buldum. İki arkadaş el ele verdik, güzel bir okul gazetesi oluşturup duvara astık…

Ne var ki, okuduğumuz tarih kitabını eleştirme gafletinde bulun­muştum. (O benim ilk başyazımdı)

Temelde haklıydım elbet: Haklıydım, çünkü kitap, Sultan Ab- dülhamid konusunu işlerken, onu tahttan indirenleri “vatansever” gösterip övüyor, ama Birinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye’yi anlatır­ken, aynı kadroya “vatan haini” anlamına gelen ifadeler kullanıyor, bir bakıma yerin dibine batırıyordu.

Bu çelişkiyi, satır satır kitaptan aktardıktan sonra, “Hangisi doğ­ru? Bu insanların vatansever olduğumu mu, yoksa vatan haini oldu­ğu mu?” diye sormuştum.

Duvar gazetemin ömrü, bu merakım yüzünden çok kısa oldu. Duvarda ancak yarım saat kadar kalabildi. Çarşıya kadar gidip dön­düğümde, gazeteyi astığım duvarın boşluğuna çarpıldım. Meğer Müdür Bey, makalemi okur okumaz gazeteyi indirmiş, benim de bu­lunup odasına gönderilmemi emretmişti…

Bu, yazımı yayınlayan ilk gazetenin, idare tarafından kapatılması ve bir “fikir suçlusu” olarak, benim yönetim tarafından, ilk kez sor- gulanışımdı. (Maalesef bunun sonu hiç gelmedi)

Müdür Beyin odasına girdim. Babacan yönleri de olan sert mi­zaçlı bir yöneticiydi. Beni karşısına oturtup önce biraz azarladı:

“Sana gazete çıkar dedikse, ortalığı karıştır demedik! Sana mı kaldı devletin kitabını tenkit etmek (eleştirmek)?”

Sonra hafiften gülümsedi. Gözlerimin içine baktı ve iki satır öğüt verdi:

“Bak evlâdım, bu kafayla gidersen, hayatın boyunca başın be­ladan kurtulmaz. Soruların doğru, ama sorma. Hele okulunu bitir, büyü, bir yerlere gel, bir baltaya sap ol; bunları ondan sonra konuşur, yazarsın.”

Aradan yıllar geçti; yıllar boyu okudum, yazdım, gazetecilikten

emekliye ayrıldım; ama hâlâ inandığımı yaşayamıyor, düşündüğümü

yazamıyorum. Hâlâ “sus, söyleme” diyorlar, “söylersen başın derde i»

girer!

Üstelik yüzlerce yıldır böyle: Mehmed Âkif de “susturulmaktan yakınmış, Yunus Emre de…

Âkif, “Ağlarım ağlatamam, hissederim söyleyemem/ Dili yok kalbimin ondan ne kadar bizarım!” diye inlerken, Yunus, “Derviş Yunus, sana söyleme derler/ Ya ben öleyim mi, söylemeyince?” diye feryat ediyor.

Görünen o ki, düşünen insanların ortak derdi, düşündüğünü ak- taramamak…

Dolayısıyla, paylaşamamak: Bu da düşünceyi çileye dönüştürüp düşünen insanı “çilekeş” yapıyor!..

Üstad Necip Fazıl’ın, şiir kitabına “Çile” ismini vermesi boşuna değil: Düşünmek, bu ülkede “çile”dir!..

Hele bir de “aykırı” düşünüyor ve devletin “resmî” teziyle çatışı­yorsanız, dünya cehennemi sizi bekliyor demektir: Yan ve öl!..

Yine de fikir öldürülemiyor: Yanması için ateşlere atılan fikir­ler, Nemrut ateşinden çıkan İbrahim misali, pişip olgunlaşarak daha güçlü bir şekilde geri dönüyorlar.

* **

Şimdi gelelim, “resmî tarih”, “gayri resmî” (resmi olmayan) tarih çelişkisine…

Uzun zamandır, din ve tarih dâhil, her şey, bir ikilem içinde ele alınıyor ülkemizde. Bu yüzden hem her şey muğlâk kalıyor, hem de tartışmalar çabucak kavgaya dönüşüyor…

İdeolojinin (rahmetli Cemil Meriç’in deyişiyle, ideoloji “deli gömleği”dir) tuzağıdır bu, toplumlara; biz galiba böyle bir tuzağa düştük!

Aslında resmi mülâhazaların giremeyeceği iki alan söyle dese­ler, tereddütsüz “din” ve “tarih” derim. Hazin ki, resmiyet, en çok bu alanlara girmiş, görüş bildirmiş, hükümler vermiş…

Sadece totaliter rejimlerde rastlanabilen bu anlayış, Türkiye Cumhuriyetinin yakasını hiç bırakmamış…

Tabii “ifrat”, “tefrit”i doğurmuş. Her ifrat, kendi alternatifini üret­miş. Meselâ, “resmi tarih”in (ki ders kitaplarında somutlaşır) “Kızıl Sultan” dediği Abdülhamid Han, alternatifinde ululanıp, “Ulu Ha­kan” olarak selâmlanmış; resmi tarihin “vatan haini” ilân ettiği Sultan Vahdettin, (doğrusu Vahidüddin) ise, “büyükvatansever” olmuş…

Çevrelerinde saflaşmalar meydana gelmiş. İki tarafın bilgi sahibi olmadan kanaat sahibi olmuş fanatikleri, tarihî kişilerle olaylara salt tarih ilmi açısından yaklaşan dürüst tarihçiyi konudan soğutmuşlar. Dolayısıyla gerçek Abdülhamid’le gerçek Vahdettin, tarihimizin di­ğer bazı “gerçek”leri gibi, kaynayıp gitmişler.

Tarihe siyaset karıştırmanın, tarihi, güncel ideolojik çatışmaların kaynağına dönüştürmenin böyle mahzurları oluyor. Ve bu mahzur­larla malul hale gelmiş milletler bir türlü dirilemiyorlar. (Faşist ve komünist ülkeler örneğinde görüldüğü gibi)

Kısacası, dine ve tarihe, siyasi ve ideolojik kalıpların dışına çıka­rak bakmak gerekiyor.

BUNLARI…

l930Tu yılların Türkiyesinde, Urla gibi bir Ege şehrinde bile, insanların açlıktan öldüğünü…

Ülkenin, pek çok yerinde, kefen bezi alacak kadar parası olmayan vatandaşların, Diyanet İşleri Başkanlığına müracaat ede­rek, ölülerini kefensiz gömme izni istediklerini, Başkan Şerafettin Yaltkayanın ise, herhangi temiz bir bezle kefenleyip defnedebilecek- lerine ilişkin “fetva” verdiğini…

950 yılına kadar, liselerde ders kitabı olarak okutulan “Tarih II” isimli kitapta Kâbenin “tavla zarina benzetildiğini, “Hicret”in “kaçış” olarak nitelendiğini, Peygamber Efendimiz’den “Hicaz Pey­gamberi” olarak bahsedildiğini, buna mukabil yalancı peygamber Müseylimenin bir hayli övüldüğünü ve Kuranın “Muhammed’in fikirlerinin toplu olduğu kitap” şeklinde tanıtıldığını…

Ortalama bir memurun aylık maaşının, 50 lira olduğu yıl­larda, 75 bin lira gibi büyük paralar harcanarak heykel dikildiğini…

Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Gazinin, babaannesi Hayme Ananın, Çarşamba Köyündeki (Bilecik/ Domaniç) türbe­sini, Sultan II. Abdülhamid’in tamir ettirip pencerelerini atlas per­delerle, zeminini Hereke halılarıyla kapladığını, ancak tek parti yö­netimi döneminde o muhteşem halının türbeden alınarak, partinin İnegöl İlçe Merkezine serildiğini, atlas perdelerin ise kaymakamlık binasında kullanıldığını…

Osmanlı Devleti, cumhuriyete dönüştükten sonra, ihtiyar bir Ürdünlü nün, elindeki yeni Ürdün pasaportuyla İsviçre sefaretine gi­derek: “Herkes bu pasaportla alay ediyor, oysa eskiden Osmanlı pasa­portum varken selâm dururlardı. Ben Osmanlı tebasıyım ne olur bunu değiştirin” diye sefaret yetkililerine yalvardığını…

16. Yüzyılda, Osmanlı Devletinin gelişme yolunu tıkadığı ve Osmanlılarla savaştığı için Katolik Avrupa tarafından kendisine “Hıris­tiyanlığın şövalyesi” unvanı verilen Boğdan Beyi Büyük Stefanın ölüm döşeğinde, evlatlarına, “Bir gün korunmaya ihtiyaç duyarsanız, Asla Rus a yanaşmayın, çünkü haindir, sizi yok eder. Kendinizi gönül rahat­lığıyla Osmanlılara emanet edin, çünkü onlar âdil ve merhametlidirler” diye vasiyet ettiğini…

1976 yılında, Suudi Arabistan’ın Cidde şehrinde, deniz suyunu, tatlı suya çeviren bir tesisin açılışından sonra meslektaşları ile sohbe­te oturan dönemin Türkiye Büyükelçisi Necdet Özmenin, “Bu, Suudi Arabistan’ın ilk tuzdan arıtma tesisidir” demesi üzerine, Fransız Büyü­kelçisinin, “Hayır ekselans, bu, Suudi Arabistan’ın ikinci tuzdan arıtma tesisidir. İlkini sizin dedeleriniz (Osmanlılar) 1800’lü yılların sonunda gerçekleştirdiler” diyerek, ecdadımızın eşsiz mirasından habersiz yaşa­yan elçimizi mahcup ettiğini…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir