VERİ TABANI MANTIĞI
7 Ekim 2017
ULUSLAR ARASI POLİSLİK VE İÇ GÜVENLİK
7 Ekim 2017

TÜRKİYE ‘DE DEVLET, TOPLUM VE POLİS

Polis Akademisi ilk kez 06.12.1984
tarih ve 3087 sayılı kuruluş kanununa sahip olduktan sonra öğretim üyesi
kadrolarını geliştirmiş; 1989-1995 yılları arasında yaklaşık 40 kişilik bir
araştırma görevlisi ekibini yurtdışındaki üniversitelere mastır ve doktora
yapmak için göndermiştir. Polisliğin ne anlama geldiği ve toplumda nasıl
etkiler bıraktığı araştırmaya değerdir. Toplum hayatına yön veren belli başlı
kamu görevlilerinden biri olan polislerle ilgili ne yazık ki günümüzde yazılı
kaynak ve araştırmalar oldukça azdır. Son bir ek olarak bu kitap Polis
Akademisi’nin eğitim için yurtdışına gönderdiği 17 öğretim elemanının
katkılarıyla derlenmiştir.
Modern devletlerde Polis devletin
aynası ve elidir. Ülkelere göre Polisin konumu ve yetkileri farklılık gösterir.
Mustafa Çufalı’nın araştırmalarında kolluk görevlilerinin geçmişinin insanlık
tarihine kadar uzandığı görülmektedir. Son yüzyıllara kadar toplumda asayişi
sağlayan birim olarak Türk Silahlı Kuvvetleri gösterilirken son yüzyıllardaki
gelişmelerin etkisinde polis teşkilatımız ortaya çıkmıştır. Çufalı’nın
anlattığı Polis Tarihi kısmı özet olarak Osmanlılardan önceki dönem, Osmanlılar
Dönemi ve Cumhuriyet Dönemi olarak 3 ana başlık altında toplanabilir.
Osmanlılardan önceki dönemde emniyet hizmetlerine bakan kişilere ilk kez VIII.
Yüzyılda Subaşı denmekteydi. Bilinen en eski subaşı İnelkağan’dır. Osmanlılarda
polis zabıta, asayiş ve emniyet kavramları ile anılmaktaydı. Kitapta bu dönem 4
başlık altında incelenmiştir. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasına kadar olan
dönem: Bu dönemde Padişahlar bu yetkilerini sadrazamları aracılığıyla
yürütmüşlerdir. İstanbul’un fethinden sonra Yeniçeri teşkilatının etkinliğinin
artmasıyla subaşılar sadece şehir ve kasabaların güvenlik ve belediye işlerine bakmışlardır.
İstanbul’un güvenliğinde en üst makam Yeniçeri Ağası idi. İstanbul’da devriye
gezerek şehri koruyan Karakullukçular adı verilen yeniçeriler vardı. Taşrada
ise Sancakbeyleri kadılar ile birlikte emniyet işlerinden
sorumluydular.1826–1879 yılları arasındaki dönem: Yeniçeri Ocağı’nın
kaldırılmasından sonra İstanbul ve taşrada 1845 yılına kadar benzer yapıda bir
emniyet örgütü kurulamamıştır. İlk Teşkilat kanunu 1845 yılında Abdülmecit
tarafından 17 maddelik “Polis Nizamı” adıyla çıkarılmıştır.1846 yılında
yayınlanan bir genelgeyle zabıta hizmetlerinin tek elde toplanması ve askeri
görevlerden ayrılması hedeflenmiştir. Zaptiye Nezareti Dönemi: 1881 yılında
İstanbul’un asayişinden sorumlu olan Asakir-i Zaptiye teşkilatı kaldırılarak
yerine Polis Teşkilatı kurulmuş ve 1885 yılından itibaren de aynı uygulama
taşra için de geçerli olmuştur. II. Meşrutiyet Dönemi: İlk Emniyet-i Umumiye
Müdürü Galip Bey’dir.1910 yılıyla birlikte teşkilatta büyük gelişmeler olmuş ve
Avrupa’ya gönderilen heyetlerin yaptıkları incelemeler sonucu bazı şubeler eklenmiştir.
Cumhuriyet dönemine girilmesiyle de 1930 yılında Emniyet-i Umumiye Umum
Müdürlüğünün adı Emniyet İşleri Umum müdürlüğü olarak değiştirilmiştir.1932
yılında da 46 maddelik Polis Teşkilatı kanunu çıkarılmıştır. Eğitime de önem
verilerek İstanbul dışında Konya, Sivas ve Trabzon’da Polis okulları açılmıştır.
Polis Akademisi 2001 yılında çıkarılan bir kanunla Üniversite hüviyetine
kavuşmuştur. Sonuç olarak teşkilatımızın bugünkü yapısını alana kadar tarihte
çok uzun bir süreçten geçtiği söylenebilir. Günümüzde polise ait olan asayiş
görevini kırsalda jandarma yürütmektedir. Dünyada gelinen noktada asayişin
tamamının emniyet teşkilatları tarafından yerine getirilmesidir.
Hasan Hüseyin Çevik ise Devlet ve
polis konusunu işlemiştir. Önce Ülkemizdeki Devlet geleneğini incelemiş ardında
da devlet anlayışımızın Polis Teşkilatı üzerindeki etkilerini anlatmıştır.
Günümüzde modern liberal batılı demokrat devleti açıklayan başlıcaları
Seçkinci, Çoğulcu ve Neo-Marksist yaklaşımlardır. Çoğulcu yaklaşım’ın en önemli
temsilcilerinden biri Robert Dahl’dır. Bu yaklaşımın özü çoğulcu bir siyasal ve
sosyal yapıdan oluşmaktadır. Buna göre tüm gruplar hükümeti etkilemeye
çalışırken siyasi partiler de bu gruplarla işbirliği kurmaya çalışırlar. Neo-Marksist
yaklaşımda ise 2 model göze çarpmaktadır. Enstrümantal yaklaşım ve Hakem
modeli. Marksizm’in temeli toplumdaki sınıf kavramına ve bu sınıflar arasındaki
mücadeleye dayanır. Bu anlayışa göre kapitalist toplumlarda burjuva ve işçiler
olarak 2 sınıf vardır. Marx’ e göre işçiler devleti ele geçirmeye çalışmalı ve
ve başardıklarında adaletsizlikleri gidereceklerdir. Seçkinci yaklaşıma göre
devlet elindeki organize siyasal güçle, kamu kaynakları ve bürokrasiyle bir
güce sahip bir mekanizmadır. Bu yaklaşımın temelinde 19. yüzyıl sonlarında
yaşamış olan Mosca adında bir İtalyan düşünür vardır.
Süleyman Sözen’in hazırladığı kısımda
bürokrasi ve polis konusu incelenmiştir. Son yıllarda örgütün her yönüyle
gündemde olduğunu 200 bin’e yaklaşan sayısıyla üstlendiği görevin niteliğini ve
toplumdaki yerini anlatmıştır. Yazarın örgütün Türk bürokrasisi içindeki yerini
anlatırken özellikle üzerinde durduğu konular; merkeziyetçilik, örgütsel
büyüme, politika-polis ilişkisi, militaristlik karakter ve bunların örgütsel
işleyiş üzerindeki etkileridir. Polis örgütünün kamu yönetiminin bir parçası
olarak o ülkenin siyasal, ekonomik ve sosyo-kültürel yapısından soyutlanması
mümkün değildir ve örgüt Türk kamu yönetiminin karakteristik özelliklerini
taşımaktadır.
Turkut Göksü’nun hazırladığı “ülkemizdeki
yönetim anlayışı ve Polis davranışı” adlı kısımda Yönetim anlayışının Polis
davranışları üzerindeki etkisi anlatılmıştır. Yazara göre her sosyal kesimin
farklı davranışları ve uygulamaları mevcuttur. Toplum, yönetim yapısını
etkilerken yönetim şekli de görevlilerin hal ve hareketlerini etkilemektedir.
Bu bölümün temel amacı polis teşkilatının kurumsal yapı ve davranış olarak Türk
kamu yönetimine benzediğine dikkat çekmektir. Burada polis davranışının içinden
çıktığı toplumun davranış ortalamasını yansıttığını ve sağladığı huzur ve
güvenle de rejimin teminatı olduğu yadsınamaz.
Ahmet Hamdi Aydın’ın anlattığı
“meşrutiyet ve Polis” kısmında Polisin davranışlarının tüm diğer kamu
kurumlarındaki çalışanlardan daha meşru olması gerektiği örneklerle anlatılmıştır.
Bu kısımda “meşru polislik” farklı yönleriyle ele alınmıştır. Ayrıca yazar
anlatımında “meşru güç” anlamına gelen “otorite” ve “uzlaşma” kavramı ile
“zoraki uzlaşma” bunun sağlanamadığı durumlarda “aşırı zor kullanma” ya da
“baskı” kavramlarını inceleyerek bunların polislerin üzerindeki etkilerine
dikkat çekmeye çalışmıştır. Meşruiyeti toplumsal uzlaşmaya dayalı polislik ve
meşruiyeti zor kullanmaya dayalı polislik olmak üzere 2 sistemin varlığından bahsedilmektedir.
Türk Polisi’nin meşruiyetinin güç kullanmaya dayandığı düşünüldüğünde
Türkiye’de polisliğin otoriter bir sitemle uygulandığı görülür.
Fatih Karaosmanoğlu, “Türkiye’de
demokratikleşme ve insan hakları” konusunu ele almıştır. Yazar kolluk
güçlerinin insan haklarını korumada çok dikkatli olarak görev yapmaları
gerektiğini ve birey-devlet ilişkisi biçiminde beliren bu kavramın kamu
göreviyle birlikte incelenmesi gerektiğinden bahsetmiştir. İnsan hayatının
korunmasının ve yaşama hakkının da önemini de vurgulayan yazar AİHM’nin Akkoç
kararını da işin içine katarak yaşama hakkı ve polislik üzerindeki
araştırmalarından bahsetmiştir. AİHM’nin karar gerekçeleri göz önüne
alındığında yeni bir yapılanma ve anlayışa ihtiyaç olduğu ve buna ek olarak
insan haklarının temelinde fertler olduğu ve kolluk kuvvetlerinin amacının da
fertleri mutlu etmek olduğu unutulmamalıdır.
İhsan Bal ise Devlet, demokrasi ve
terörle ilgili çözüm önerilerini anlattığı kısımda terörle mücadelenin uzun
çalışmalar sonunda ve bu süreçteki sabırla çözülebileceğine vurgu yapmaktadır.
Ülkemizin darbelerin yaşandığı bir devlet olarak terör konusunda başarılı
sayılamayacağını ve terörün arttığı dönemlerde bu konu tamamen güvenlik
güçlerine bırakılmış ve alternatif çözümler üzerinde durulmamıştır.
Terör kanunlarının çıkarılması,
sıkıyönetim ilanları ve sonuçta darbelerle tamamlanan sürecin bu konuda
vatandaşlarda bir çözümsüzlük ve kabullenme, olağan hale gelme algısı
yarattığını vurgulamıştır. Terör uzmanı Wilkinson’a göre sağlam kurulan
demokratik sistemler güçlü bir iç dinamiğe sahiptir. Ülkemizde gerçek anlamda
bir demokratik yönetim anlayışı geliştiğinde devlet halkın hizmetinde bir
kuruma dönüşeceği ve terör sorununun sadece polisiye yöntemlerle ancak geçici
olarak çözülebileceği unutulmamalıdır
Ertan Beşe “organize suç ve polis”
konusunu işlemiştir. Organize suçun tarihi oldukça eski olmasın karşın ülkemizde
daha çok son yıllarda karşımıza çıkmaktadır. Ülkemizde son zamanlarda
gerçekleştirilen birçok operasyon ( hayali ihracat, banka hortumlamaları gibi )
örgütlü suçların geldiği boyutu anlamamıza yardımcı olmaktadır. Yazara göre suç
kavramı ülkelerin birliğine kasteden bir tehdit olarak algılanmalıdır. Organize
suç ülkelerin siyasal ve ekonomik sistemi için ciddi bir tehlikedir. Çözümün
temelini sistemin boşluklarının giderilmesi veya alternatif mekanizmaların
geliştirilmesi oluşturmaktadır. Ayrıca adli, idari ve hukuk sisteminde
reformlara gereksinim duyulmaktadır.
Kazım Seyhan’ın hazırladığı suçun
önlenmesi konusu polisin asli görevlerinden biridir. Polis örgütünün temel
görevleri, hukukun uygulanması, asayişin sağlanması ve sosyal hizmetler olarak özetlenebilir.
Bunlara ek olarak da suçun engellenmesi ve azaltılması sayılabilir. Yazara göre
suç toplumun çıkarlarını ihlal eden davranışlardır. Devlet de toplumu korumak
için suç konusunda, işleyenlerin yakalanıp adalete teslim edilmesi ve
cezalarının anayasayla belirlenmesi konusunda temel bir fonksiyon üstlenmiştir.
Bu bölümde suçun engellenmesi konusunu birincil, ikincil ve üçüncül önleme adlı
üçlü bir ayrıma endeksleyen “klasik” yaklaşım anlatılmıştır. Diğer gelişmiş
ülkelerde bu 3 yöntem de uygulanmakta ancak teşkilatın önleme faaliyetleri daha
çok “birincil” , kısmen daha az olarak da “ikincil” önlemeyi ilgilendirirken
“üçüncül” önleme ili bir ilgisi yoktur. Bu kısımda, birincil önleme direk
olarak suçun konusunu hedefler ve potansiyel ya da gerçek suçluları göz ardı eder.
Bu method birçok gelişmiş ülkede uygulanmakta olup ülkemizde ise bununla ilgili
çalışmalar yeterli düzeyde değildir. İkincil önleme ise potansiyel suçlara yöneliktir
ve durum birincil önleme ile aynıdır. Bu ülkelerde polisin önleme göreviyle
ilgili yazılı bir hukuk kuralı dahi bulunmamaktadır. Potansiyel suçluların daha
işlemedikleri suçları önleme yerine mevcut suçluların yakalanıp adalete teslim
edilmesi daha önemli algılanmaktadır. Ülkemizde kayıtlı suç oranı birçok
gelişmiş ülkeden daha azdır. Ancak bu sonuç yanıltıcıdır. Bunun nedeni suça
maruz kalan kişilerin mağduriyetlerini değişik nedenlerle polise haber
vermemeleri, polisin de kendisine bildirilen suçların önemli bir bölümünü resmi
kayıtlara geçirmemeleridir. Sorun ancak ülke çapında yapılacak bir mağdur
anketiyle gerçek değerlerine ulaşacaktır.
Aytekin Geleri ise fiziksel güvenlik
tedbirleriyle suçun önlenmesi ve yer değiştirmesi konusuna değinmiştir. Suçun
tanımını insanları derinden etkileyen ve etkileri bazen bir ömür silinemeyen
olaylar olarak yapan yazar hedef kitlesi çok büyük olan suçun, kimi, nerede ve
ne zaman mağdur edeceğinin önceden tahmin edilmesinin gerçekten çok zor
olduğuna dikkat çekmektedir. Suç riskinin varlığı bir yana, sezilmesi dahi
önleyici davranışların başlaması için yeterlidir. Fiziksel tedbirler suçun
önlenmesinde önemli bir unsurdur. Suç için elverişli ortamlarda düzenlemeler
yapılarak suçun işlenmesini zorlaştırmayı amaçlar. Ancak bu tedbirlerin etki
alanı uygulama alanıyla sınırlıdır. Suçların bir kısmında yer değiştirme görülmektedir.
Yapılan araştırmalar bu durumun ortaya çıkmasının suç önleme davranışlarının
doğal sonucu olabileceğini işaret etmektedir.
Mesut Bedri Eryılmaz da suçun
araştırılmasının amacının, suçun önlenmesi mi yoksa kişilerin hak ve
özgürlüklerinin korunması olduğu konusunu işlemiştir. Her devlet demokrasi
anlayışı ve gereksinimlerine göre suçu önlemeye ya da kişi hak ve
özgürlüklerini korumayı önceliğine almıştır. Ülkemizde ceza adalet sistemiyle
ilgili aydınlar bir komisyon kurarak hukuk sistemimizdeki aksaklık ve
eksiklikleri düzelterek tarafların mağduriyetlerini giderilmelidirler.
Arif Köktaş Avrupa Birliği’nde polis
ve yargısal işbirliği ile Türk Emniyet Teşkilatına kurumsal etkileri başlığı
altında 4 önemli organizasyon üzerinde durmaktadır. Interpol, Schengen
Sözleşmesi, Trevi grubu ve Europol. Yazar bunlardan Interpol dışındaki 3
kurumu, hükümetler arası işbirliğinden AB seviyesinde işbirliğine geçiş aşaması
kapsamında analiz etmektedir. Suçlarla mücadelede hâlihazırda hükümetler arası
işbirliği geçerlidir. Bu bağlamda üye devletlerarasında sınırların dışındaki
polis işbirliğinin gelişimi Europol’u oluşturmuştur. Türk Polis teşkilatı da
önümüzdeki yıllarda Europol içinde yer alacaktır.
Mehmet Özcan Emniyet Teşkilatının
mevzuat uyumunu AB süreci kapsamında incelemiştir.1959 yılında başlayan
ilişkiler, 1999 tarihinde Helsinki’de yapılan Zirve sonrasında resmen aday
gösterilmemizle hız ve farklı bir boyut kazanmıştır. Yazar da makalesinde
Helsinki Zirvesi sonrası mevzuat uyum çalışmalarında yürütülen çalışmaları ele almıştır.
Bununla birlikte makalesinde Lüksemburg Zirvesi’ne ve Kopenhag kriterlerine değinmiştir.
Kopenhag kriterleri içinde yer alan insan hakları konusu Türkiye-AB
ilişkilerini şekillendiren temel öğedir ve bu konudaki reformlar hızlanmalıdır.
Bunun en etkili yolu da özel komisyonlar kurularak mevzuat uyum çalışmalarına
ağırlık verilmesidir.Sonuç olarak uluslar arası politikalarda sonuç alınması
için izlenen yolda bedeller olacaktır.
Halil İbrahim Bahar ise “Toplum
Destekli Polislik ve Türkiye’ye uygulanabilirliği” başlığı altında yazdığı makalesinde,
vatandaşların yasalara gönüllü olarak uyması üzerinde durmuştur. Modern
toplumları olan gelişmiş ülkelerde polisten beklenen “adaletin keskin kılıcı”
olma yerine “üniformalı vatandaş” olma bilincinin gelişiminden söz etmektedir.
Toplum destekli polisliğin uygulanabilmesi için polis ile halk arasındaki
sorunların belirlenerek bertaraf edilmesi, bir iletişim birimi kurulması ve
halka karşı duyulan sorumluluk duygusunun meslek etiği olarak algılanması
gerekir.
İbrahim Cerrah ise güvenlik
personelinde görülen sapma davranışlarının etik açıdan bir analizini yapmıştır.
Kolluktaki bu sapmaları etik açıdan değerlendiren yazar köklerinin Türk
toplumsal yapısına kadar uzandığını ileri sürmektedir. Üzerinde önemle durduğu
2 noktadan birincisi kollukla alakalı bir sosyal sorunun varlığı ve nedenleri;
ikincisi ise yapılan özeleştirilerin teşkilatı yıpratmak için kullanılmamasıdır.
Sonuç olarak yazar benzer sorunların diğer kamu görevlileri için de geçerli
olduğunu savunmaktadır. Ülkemizde sosyal ahlakın yeterince gelişmemiş olması
sadece güvenlik güçlerine dayandırılamaz. Ülkemizdeki birçok kamu kurumunun
ürettiği hizmet o mesleğin etik ilkeleriyle karşılaştırıldığında sonucun polis
teşkilatından çok farklı olmadığı görülecektir.
Nurullah Öztürk polis ve halkla
ilişkiler konusunu incelemiştir. Yazara göre halkla ilişkiler sektörü,
günümüzde kamu veya özek kuruluşların başarıyı yakalamalarında vazgeçilemez bir
vasıf kazanmıştır. Gelişmiş ülkelerde devlet sunduğu hizmetlerden halkın
duyduğu memnuniyetle daha çok ilgilenmektedir. Bu nedenle hizmet sundum sen de
memnun olmalısın anlayışı terk edilmektedir. İletişimin hizmet kalitesi
üzerindeki etkisi göz ardı edilmemelidir. İletişim, halkla ilişkiler ise Toplam
Kalitenin belkemiğini oluşturur. Halkla ilişkiler; ilkeleri, nitelikleri,
teknikleri ve kullandığı araçlar ile tamamen profesyonellik isteyen bir meslektir.
Ülkemizde yapılan araştırmalar göstermiştir ki polislerden en çok şikâyet
edilen konu kabalık ve davranış bozukluğudur. Bu sorun ancak teşkilatımızın
eğitim seviyesinin arttırılması ve iletişimle çözülebilir. Halkla ilişkilerin 4
temel aşaması vardır: Araştırma, Planlama, Uygulama, Değerlendirme. Günümüzde
polis teşkilatının başarısına halkla ilişkiler konusundaki zafiyet gölge
düşürmektedir.
Özcan Karaman makalesinde polis
eğitimini derinlemesine ele almıştır. Polisin görevinin zorluklarına değinmiş
ve hizmetin verimliliğini ve kalitesini artırmada eğitimin önemine diğer
ülkelerde verilen eğitimle karşılaştırma yaparak işaret etmiştir. İnsan
niteliğinin ve davranışlarının geliştirilmesinde eğitimin rolü büyüktür. Polis
okullarında verilen eğitim genelde teorik ağırlıklıdır ve kadroda staj
sistemiyle mutlaka pratiğe ağırlık verilmelidir. Eğitim şube müdürlüklerine
verilen önem artırılmalıdır. Polis ve faaliyet alanlarıyla ilgili daha fazla
bilimsel çalışma yapılmalıdır. Ülkemizde Polis eğitimi için açılan ilk eğitim
kurumu 1891 yılında Zaptiye Nezaretinde bir dershanelik kısımdır. Polis eğitimi
süresi ülkelere göre farklılık göstermektedir. Almanya’da temel polis eğitimi
3,5 yıl iken, Fransa’da 11 ay, Japonya’da 24 ay ve Hollanda’da 18 aydır. Bu
süreler genellikle teorik ve uygulamalı olarak zaman dilimlerine ayrılmaktadır.

 

Sonuç olarak polisin yaptığı görev
toplumdaki insanların yaşamlarını etkilediğinden polisliğin her anlamda desteklenmesi
ve eğitilmesi gerekmektedir. Bu kitap özetle, 17 ayrı konunun ülkemiz
şartlarında polislik açısından işlenerek derlenmesinden oluşmuştur. Ülkemizde
polislik üzerine yapılan araştırmaların azlığı nedeniyle bu alandaki boşluğun
giderilmesine bu kitapla katkıda bulunulacağı düşünülmektedir.
Tugberk
Tugberk
Azıcık okur yazar, çok dinleyen az konuşan, içindeki çocuğu öldürmeyen, ama polyannalarla pek anlaşamayan sıradan yurdum insanı ... Yaşamak adına insanca adamca, kavgadan gürültüden uzak tüm çeşitliliklerimizle bir olabilmek ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: