Türkiye Gerçeği – Kamran İNAN

Yeni seçilen Amerikan Senatörü, kürsüye ilk çıkışında, konuşmasına, “Buraya sizlere hakikati söylemeye geldim!” diyerek başlıyor. Ben de 25 yıldan beri siyasette hakikatleri söyleyerek geldim. Bu kitapta da, hakikatleri, Türkiye’nin gerçeklerini bulacaksınız. Milletin gerçekleri gizlenemez. Gerçek, daima sorumluları rahatsız etmiştir. Çağa, tarihimize, insanlarımıza yakışmayan acı gerçeklerimiz bulunduğunu kabul etmelidir. Türkiye, bulunması gereken yerde değil. Memleketi iyi idare ettiğimizi, toplumun tümünü kucakladığımızı söylemek zor. Çok defa, “Ey Türkiye’m, seni kimler idare ediyor?” demiş, düşünmüşümdür.

Saygın bir işadamımızın yazdığı kitabın başlığı, “Vata­na Borcumu Ödüyorumdur. Çok istememe, çırpınmama rağmen vatana borcumu tam ödeyemedim; bırakmadılar, rahatsız olanlar oldu. Bana çok şey veren Aziz Vatanımdan özür diliyorum. Dışarda kavgasını çok verdim; içerdekileri aşamadım.

Vatanı yiyen, yemek isteyenler kadar seven, kavgasını verenlerin olmasını hep istemiş, temenni etmişimdir. Hepimiz vatana borçluyuz; bazı hayırsız evlatların borcunu tanımaması bir şey değiştirmez. Bu derece derin kökü, büyük bir tarihi bulunan insanların kötümser olmaya, kompleks duymaya hakkı yoktur. Türkiye için, yarınlar için ayağa kalkmak, seferber olmak zamanıdır. 70 milyonun kucaklaşma, el ele vererek 10. Yıl Marşı ile geleceğe yürüme zamanıdır.

KAMRAN İNAN

DEVLETE İHANET

50 yıllık Devlet hizmetini geride bırakarak, siyasetten ayrıldım. Yarım yüzyıl bir şahıs, hatta millet hayatında önemli bir zamandır. Memur ve parlamenter olarak, Dev­leti bütün yönleri ile tanıdım, yaşadım; üzücü tespit, acı tecrübelerim oldu. Çark işlemiyor. Çağın gerisinde kaldık. Dünyadaki yer ve ağırlığımızı koruyamadık. Geçirdiğimiz ciddi ekonomik, sosyal, siyasi depremlerin sebepleri üzerinde durmadık, ders çıkarmadık. Hataları önlemek yerine tekrarda ısrar ettik. Kendi gerçeklerini Türkiye gerçekleri üstünde gören bazı siyasiler dışında kimse, memleketin iyi idare edildiğini söyleyemez. Türkiye’nin iyi idare edilmesi istenmiyor, önleniyor. Artık yer altında kalmak ihtiyacını bile duymayan mafya, menfaat çevreleri siyaseti yönlendirmede, kadrolaşmada etkili olmaya başladı. Bu kuvvetlerin desteği ile parti liderliği koltuğuna oturan bazı kısa boylular, Devleti kendi boylarına indirdiler. İrtifa kaybederek geldik.

Kendime eşit kalarak, en son söylenmesi gerekeni başta ortaya koyacağım. Yarım yüzyılı  aşkın müşahede ve tecrübelerim, birbirinden acı üç tespiti öne çıkarıyor. Türkiye’de “hainler”, “hırsızlar”, “cahiller” prim alıyor, teşvik ediliyor. Kendi içinde en çok hain yetiştiren memleket olma rekorunu kırdık. Seneler önce, ricam üzerine, Hükümete verilen bir brifingce, değişik dernek ve örgüt çerçevesinde, Devlet aleyhine faaliyet gösteren insanların sayısı 205 bin olarak verilmişti; bu korkunç rakamın artmakta olduğu endişesini taşıyorum. Ayrıca binlerce insanımız, yurt dışında, kendi Devletine karşı çalışıyor, yabancılara gammazlıyordu.

1980’lerin başlarında, Lizbon’dan Helsinki’ye kadar, bütün Batı kentleri duvar ve direklerinde Türkiye’yi yaralayan posterler bulunurdu. Avrupa Konseyi ve Avrupa Parlamentosu dolayısı ile Strasbourg bu yıkıcı faaliyetlerin ağırlık merkezi haline gelmişti. Bunu acı şekilde gördüm, yaşadım. Konsey Parlamenter Meclis toplantıları sırasında yüzlerce, bazen binlerce kişi gelir, Türkiye’ye karşı gösteriler yapar, ağır iddia ve ithamlarda bulunurdu. Bunlara büyük çoğunluğu, kendi vatanını kötülemeyi marifet bilen insanlarımızdı. İşin düşündürücü, üzücü diğer bir yanı da, aynı bölgede oturan 40 bini aşkın Türkün hareketsiz, sessiz kalması idi. Kendileri ile ilgilenen, onları teşkilatlandıran, bilgilendiren kimse yoktu. Kendilerini sahipsiz, terk edilmiş hissediyorlardı. Bugün de değişen bir şey yok.

Avrupa’da bulunan dört milyona yakın insanımızı, kendi haklarını ve milli menfaatleri koruyacak şekilde teşkilatlandıramadık. Strasbourg’taki bir Genel Kurul toplantısı sırasında, dinleyici balkonunda bulunan bir grup gene “Türk”, pankartlar açarak, Devlete ve ismen bana ağır itham ve tehditlerde bulundular. Oysa ben toplantıda kendilerini, mensup oldukları büyük millet ve tarihi savunma kavgası veriyordum. Son yirmi yılda dış toplantılarda karşıma çıkanlar, maalesef, Türkiye’ye karşı faaliyet gösteren Türk lobileri oldu. Bu lobiler içinde her çeşit insan vardı. Kendi memleketi aleyhine belge dağıtan siyasiler gördüm; bunlardan bazılarının önü açıldı, yüksek makamlara çıktılar, ihanetin primini aldılar, bazıları siyasi partilerde yükseldi, gazete sütunlarında yer aldı. Senelerce Büyükelçilikte bulunan, Devleti temsil eden bir şahsın, Londra’da oturan oğlunun, Avrupa Konseyine gönderdiği şikayet mektuplarındaki dehşet verici iftira ve iddiaların şokunu, duyduğum teessür ve isyanı hala taşıyor, “Biz niye böyle olduk?” diye düşünüyorum. İyi organize olmuş bazı çevreler, dış basını, Türkiye’ye karşı bir silah olarak insafsızca kullandı. Memlekete gelen yabancı gazeteciler, dışardan verilmiş isimlerle görüşür, dinledikleri iftiralar, yazılan ile, milyonlarca insana ulaştırırdı. Bunlardan bazıları ile karşılaştığımda, çizdikleri siyah tabloyu dinlemekten irkilirdim. Ayni taktik yabancı devlet adamları, parlamento heyetlerinin ziyareti sırasında da uygulanırdı.

Bu ihanet manzaralar bana Avrupa Konseyi Komisyonundaki bir görüşmeyi hatırlattı. Komisyonda, İngiltere’nin o zaman muhalefette bulunan İşçi Partisi milletvekiline, Muhafazakar Parti Hükümeti hakkında sual soruldu; cevap, “Kraliyet Hükümetinin sadık muhalefeti ola­rak, burada iktidar aleyhinde konuşamam.” oldu. Hükümetler içerde, hatta dışarda tenkit edilebilir; buna itirazım yok, rejimin isleyiş şekli de konuşulabilir. Ancak Devlet münakaşa edilmemeli, yıpratılmamalıdır. Bizde maalesef, içerde ve dışarda, iktidarlara vurma uğruna Devlet yaralanmaktadır. Devletin dışarıda suçlanması, yabancı kamçı ile dövülmek istenmesi ihanet oluyor. İhanet cephesi karşısında Devlet dışarıda gereği gibi savunulmadı, kavgası verilmedi; bir bakıma pasif ihanet işlendi. Çok defa Devletin dinarda kavgasını verenlerin paçaları içerden çekildi, yıpratıldı; bunun acısını çok çekmişimdir. Garip, değişik ihanet örnekleri sergilendi. 1960’lardan sonra uzun sure, memlekette sağ iktidara geldiğinde, solcular dışarıdaki işçilere, Türkiye’ye döviz göndermemelerini telkin eder, yoğun çaba gösterirdi. Sol iktidara geldiğinde bu defa sağcılar aynı yola başvururdu. Bu davranıştan zarar görenin sonunda, Devlet ve Millet olduğu düşünülmezdi. Böyle bir siyasi silahı, eminim ki, Makyavel bi­le düşünmemişti.

1956’da, Paris’te katıldığım bir OECD toplantısında, İtalyan temsilci bir vesile ile, Türkiye ile San Marino’yu mukayese etti; kıdemli diplomatımıza, bunun bir hakaret olduğunu, cevap vermemiz gerektiğini hatırlattığımda, tepkisi, “Hakareti nerden çıkarıyorsunuz, siz buraya kavga etmeye mi geldiniz?” şeklinde oldu. İtalyan’a hak ettiği cevabı ben verdim. Brüksel’de NATO Daimi Delegeler Konseyinde Türkiye görüşülüyordu; şöhretli Büyükelçimiz seyirci durumunda idi; o derece ki, bir ara Hollanda Büyükelçisi devreye girerek, Türkiye’nin ittifak üyesi olduğunu ve Konseyde temsil edildiğini hatırlatmak ihtiyacını duydu. Büyükelçimizin arkasında oturan yardımcısını ikaz ettiğimde, rica ettiğini, Büyükelçinin konuşmak istemediğini belirtti. Büyükelçi cezaen Paris’e nakledildi.

1960’ların sonlarında Luxembourg’ta yapılan NATO Bakanlar Konseyinde, Kıbrıs’taki Birleşmiş Milletler gücü konusunda çıkan bir münakaşada, Türk Dışişleri Bakanı dil bilgisi yetersizliğinden meseleyi takip edemediği, görüşmelerin uzamasına sebebiyet verdiğinden dolayı Portekiz Dışişleri Bakanı tarafından ağır muamele gördü, azarlandı; şahsıda Devlet yara aldı. Ben kahrolurken, Bakanın yardımcıları duruma seyirci kaldı. Türkiye benzeri pasif ihanetleri çok görmüş, görmeye de devam etmektedir. En büyük primi pasif ihanetçiler toplamış, ikbal görmüştür. Bu alanda yaşadığım, şahidi olduğum acı örnekler saymakla bitmez.

1974 Kıbrıs harekatını dışardan telgrafla protesto eden, Kardak’ın Yunanistan’a ait olduğunu söyleyen, Kıbrıs’ın Rumlara verilmesini savunan, Ermeni eylem ve iddialarını cevaplandırmayı reddeden Büyükelçilerimiz ol­du. Paris’te NATO toplantısı için gelen heyetimizin, toplantıdaki yerimizi, Amerikan firması temsilcisine bırakarak, firma hesabına eğlenme ve alışverişe çıktıklarını gördüm. Gittikleri toplantılara hiç uğramadan gezip dönen, uğradıklarında ne olup bittiğini anlamayan heyetler vardı; bugün de var. İçimde silinmeyen 50 yıllık bir acı var.

Sene 1951; Amerika’da katıldığım Dünya Gençlik Konferansından sonra tertip edilen gezi turu 30 Ağustos’ta Washington’dan geçiyordu. Milli günümüzü kutlamak üzere, Büyükelçiliğimize gittim; kapıyı on dakika çaldıktan sonra, kafası pencereden sarkan biri, azarlarcasına, ne istediğimi sordu; ziyaret için gittiğimi söyleyince, “Arka kapıdan, garajdan girin!” dendi; yaptım; uzun bir süreden sonra yanıma gelen biri, sert bir tonla, “Ne istiyorsunuz, para istemeye mi geldiniz?” dedi. Hiçbir şey istemediğimi, sadece milli günümüzü tebrik için geldiğimi söyleyince, cevabı, “Burada öyle 30 Ağustos falan yok, buyrun!” oldu. Yanlış yere geldiğimi söyledim, özür dileyerek ayrıldım. Şok ağırdı.

Her dönemde casusluğun en kolay yapıldığı, casusların kol gezdiği memleket Türkiye olmuştur. 1980’lerde, ihanetin en açık ve acı sekli görüldü. Önemli sayıda gencimiz Yunanistan’a, Güney Kıbrıs’a kaçarak, Türkiye aleyhindeki faaliyetlerde yer aldılar. Olay düşündürücü derslerle dolu idi. Bu talihsizlere “hain” deyip geçsek işin kolayına kaçmak olur. Mesele, bu gençlerin neden, nasıl bu hale geldiğini araştırmak, incelemekti; bu yapılmadı, hiçbir konuda yapılmıyor. Bunun kökünü zayıf, yetersiz, yanlış eğitim sistemimizde aramalıdır. 1970’lerde NA­TO’da ilk Türk casus bulunduğunda herkes şaşırmış, “Türklerden casus çıkar mı?” diye. Kimse inanmak istemiyordu. Arada, değişik faktörlerin etkisi ile en önemlisi eğitim milli duygular, vatan bağı, ortak menfaat düşüncesi zayıfladı, madde her şeyin önüne geçti. ihaneti “kahramanlık” olarak görenlerin sayısı arttı; içerde zemin buldular, dışardan teşvik gördüler.

Milli hassasiyetlerini kaybeden millet tehlikededir. Kendisi ile barışmayan, tarihinden kaçan, üretmeden borçla yaşamayı seçen bir toplum olduk; mefküresiz, iddiasız bir toplum. 11 Eylül 2001 terörist tecavüzünden sonra, 70 milletten oluştuğu tekrar edilen Amerika’daki milliyetçilik patlaması, Amerika’nın gücünü ve dinamizmini izah etmektedir. Anlama, büyük bir olaydır. Teröre 30 binden fazla kurban veren Türkiye’de benzeri milli bir hareketin görülmemesi düşündürücüdür. 1945’te, iki atom bombası ile mağlup ve teslim olan Japonya bugün dünyanın ikinci ekonomik gücü durumunda, kendisini yenen Amerika’dan iki trilyon dolar alacaklı; bunu milli gururu ve çalışması ile gerçekleştirdi. Senelik izninin tamamını kullanan Japon memuru ve işçisi yok; hedef çalışmak, üretmek. Aynı şekilde savaşta mağlup olmuş, çökmüş Almanya bugün üçüncü ekonomik güç durumunda. Buna mukabil savaş görmemiş, zengin kaynaklara sahip Türkiye, 1947 Truman Doktrininden itibaren hep böyle ve yardım ile yaşadı; bugün de IMF ve Dünya Bankasından alıyor; buna rağmen ilerlemiyor. Bu tablonun kimseyi rahatsız etmemesi düşündürücü ve tablonun izahı olmaktadır. İhanet, her toplumda görülür, yaşanır; ancak, Türkiye’deki gibi büyük boyutlara varınca üzerinde durmak, isabetli teşhise varmak, tedbirlerini almak gerekir. Dikkat edilirse dış yıkıcı güçler bizi hep içimizden vurmuş, emellerini bizim kanımızla gerçekleştirmeye çalışmıştır. Yaşanan bütün acı tecrübelere rağmen henüz silkinmiş, ders çıkarmış değiliz.

İhaneti kanıksamak intihara davetiye olur. Milli bağların zayıflaması, ortak değerlerin azalması bizi millet olmaktan çıkarır. Devleti yönetenler bu ciddi tehlikeyi görmelidir. Sadakatin hor görülmesi, sadıkların devre dışı tutulması, durdurulması gereken, tehlikeli bir gidişin işaretleridir. Devletin birlik ve bütünlüğünü dışarıda temsil ve savunması gereken bir Dışişleri Bakanımız, Adalet Partisi Kongresinde, Genel İdare Kurulu listesini dağıtırken söyle diyordu: “Genel Başkanın listesi budur; dolaştırılan diğer liste Kürtlerindir.” Bakan bölücülük yapıyordu; Savcılar seyirci kalıyordu. Aynı silah, bana karşı da, hem de Devletin üst makamlarında oturanlar tarafından kullanıldı. Soğuk Savaş, döneminde Moskova’ya gidip, kendi tarihini tahrif ve inkar ederek Ruslardan özür dileyen profesörümüz oldu. Milletçe bu tablonun üstüne eğilmek, yaygın ihanetin sebep ve kaynaklarını aramak lazım. İhanete prim vererek yola devam edemeyiz.

HIRSIZLIĞIN BİR DİĞER ADI: HORTUMLAMA

Bünyemizi kemiren ikinci acı tespit, “Hırsızlık” ve “Hırsızlar” ordusudur. Bu hastalık kronik bir hal aldı, bütün bedeni sardı. Fransız Filozof Pascal’in “Düşünceler” başlıklı büyük eserinde, mealen şöyle bir cümle var; “Dünyanın en büyük gücüne hükmedip yalnız kendi maaşı ile yetinen tek kimse Büyük Türk Hükümdarıdır.” Bu imaj ile bugün sergilediğimiz manzara, dünya kirlilik listesindeki yerimiz karşısında, milletçe diz çöküp ağlamamız lazım. içine düştüğümüz yolsuzluk, rüşvet, hırsızlık bataklığından kurtulmamızın kolay olmayacağı anlaşılıyor. Bu hastalık o derece yayıldı ve yerleşti ki yadırganmaz olmaya, tabu görülmeye başlandı. Yadırgayanlar yadırganır oldu. Rüşvete edebiyatımızda geniş yer verilmiştir. Renkli uygulama şekilleri, tahribatı, Devlet ve millete maliyeti anlatılmış, ancak bir türlü önlenememiştir. İmparatorluğun kan kaybetmesi, yıkılması sebeplerinden biri olarak gösterilmiştir. Cumhuriyet’in de bugün en büyük düşmanlarından biri rüşvet, yolsuzluk ve hırsızlıktır. Bu çirkin alanda iki temel görüş hakim; birincisi, her insanin bir fiyatı olduğudur. Bu görüş, uygulamada %90 netice vermektedir. İkincisi, paranın delmediği kanun kapı bulunmadığı görüşüdür. Bu görüş, Türkiye’de %95 oranda geçerlidir. İnsanlarımız kanunu delmede gösterdikleri çaba ve mahareti yapıcı alanlara kaydırabilse harika neticeler alınır.

Moral değerlerin geçirdiği bunalım, uğradığı tahribat neticesi, toplumda dürüstlük istisna olmaya, hırsızlık başarı olarak görülmeye başlandı. Fransızların bir sözü var; paranın kral olduğu yerde, ahlak kraliçe olamaz. Konuşma sırasında yazlığımın olmadığını öğrenen ziyaretçilerin yüzündeki anlamlı tebessüm gözlerimin önünde; “Bu kadar sene siyasette, makamlarda bulunmuş, daha bir yazlığı bile yok; bunun bize faydası ne olacak?” demek istiyorlardı. Kendi bakımlarından haklı idiler. Bu alanda ne kendime, ne de onlara bir faydam olmadı. Siyasete girdiğinden daha fakir çıkan insan sayısını merak ediyorum.Bir ihaleye girmek için Türkiye’ye gelen Fransız firmasının sağa sola zarf dağıttığı söylentileri artınca Fransız Büyükelçisine, bu gidişle firmalarının ihale dışı kalabileceğini hatırlattığımda, Büyükelçi, “Ne yapalım, bize ihale alma yolunun bu olduğu söylendi.” cevabını verdi. Bir gazetede gördüm; Türkiye’de 500 milyon dolarlık yatırım yapmak isteyen Kanada firması temsilcisi, “Ne olur fazla rüşvet istemeyin!” diyordu. Bu sözler kimseyi rahatsız etmedi. Bir ihaleyi kazanan Japon firmasından bir milyon Mark rüşvet alındığını, anlaşmayı Japonlara götüren iki memurun, ayanca 400 bin Mark istedikleri ve aldıklarını, “Bir milyon Mark Genel Müdüründü, bize de vermeniz lazım!” dediklerini duymuştum. Rüşvetten sonra son senelerde kara edebiyatımıza “hortumlara” ifadesi girdi. Yolsuzluk, vurgun, hırsızlık, rüşvet diz boyu; sosyal, ekonomik hayatin, nerde ise kaideleri arasına yerleşti. Devlet imkan ve kaynaklarına yönelik hırsızlıklar adi hırsızlıkları geçti.

Hırsız dağıtır, ortaklan, hamileri var; yalnız değil, güçlüdür. Buna mukabil dürüst insan yalnız ve güçsüzdür. Hırsızlar, menfaat çeteleri ile mücadele çok zordur. Büyük vurguncuların hesap verdiği, ceza gördüğü haller maalesef azdır. Küçük yolsuzluklarda ise kurtuluş yoktur. Türkiye’de güçsüz, fakir daima haksizdir; zengin ve güçlü ise daima haklıdır. Devlete on milyon lira borcu olan yurt dışına çıkamaz; yüz milyar lira borcu olan, istediği zaman, hem de VIP salonundan çıkabiliyor. İstanbul VIP salonu bunlarla doludur; paranın kuvveti kanunu aşıyor. Her Hükümet değişikliğinde İstanbul lobisi Ankara’ya taşınır, KİT’lerin Bakanlara dağıtımında etkili olur. Bunu yasadım, gördüm. KİT’ler, genellikle, kirli ellerle boşaltıldı, iflasa götürüldü; hesap veren olmadı.

Türkiye’de bir de usule uygun, kanuni “hırsızlıklar var. Yılda 15 bin insan, sözde geçici görevle yurt dışına çıkar; 70 milyon dolar harcar; bunun %70’i turistik maksatla yapılan gezilerdir. Üstelik gidenlerin %80’i yabancı dil bilmez. 70 milyon dolar ile susuz on bin köye, binlerce insana su götürür; kimin umurunda. Bütün Devlet kuruluşları, her yıl, belirli sayıda memurunu, Hotantolardan kalma “görgü bilgi arttırma” kisvesi altında yurt dışına gönderir. Kimse bu uygulamaya “dur” demiyor. Gidenler 6 aydan 2 seneye kadar dışarıda kalır. Başbakanlıktan İngiltere’ye gidecek bir grubu önlemeye çalıştığımda kıyamet koptu; “İlgililer evlerini kiraya vermiş, bavullarını hazırlamış  hareket  etmek üzereler!”  dendi.  Öyle ya,Türkiye’de her şey yönetenler için. Halen, Dışişleri Bakanlığı dışındaki Devlet Kuruluşlarının yurt dışında 3.300 görevlisi var. Bunların %80’i hiçbir hizmet gereği değil; %90’i yabancı dil bilmez. Maksat borç alınan dövizleri, Devletin kıt kaynaklarını kullanmak, şahısları zenginleştirmek. Amma Türkiye’de, kaynak yetersizliği neticesi bir milyon çocuk okula gidemiyor; bundan rahatsız olan mı var? Bölge Müdürlükleri saltanatı, lüks sosyal tesisler, yüz bin yataklı yazık dinlenme tesisleri, 350 bin lojman, 125 bin makam arabası, 162 bin resmi telefon, 60 milyon dolara Halk Bankası Genel Müdürlük binası inşası, bora içinde boğulan Türkiye’nin çarpık tablosu. Bu tabloda millete yer yok, yalnız yönetenler var. Oturduğum binadaki bir genel müdür, hafta sonu gazetelerini Mercedes makam arabası ile getirtirdi. Aynı binadaki bir müsteşarın on yaşındaki oğlu Mercedes makam arabası ile okula, spora giderdi. Müsteşarın Bakanına, “Ya Müsteşarınızı veya adresini değiştirin.” dedim; adres değişti. Müsteşar ekiptendi.

Her toplumda yolsuzluk, vurgun, hırsızlık vardır. Kolay kazanmak eğilimi, anlaşılan, insanların genlerinde var. Mesele hastalığın yayılma sahası, hırsızlığın sınırlarında. Denetimin güçlü olduğu isleyen demokrasilerde yolsuzluklar istisnadır ve genellikle hesabı sorulur. Türkiye gibi dünya “kirlilik” listesinde on sıralarda yer alan memleketlerde denetim yetersiz, hesap sorma daha da yetersiz. Rüşvet, tarih boyunca, rejimlerin, idarelerin yıkılış sebebi olarak görülmüştür. Türkiye’de rüşvet, “hortumlara”, hırsızlık, yolsuzluk tehlikeli boyutlara varmıştır. Bu bataklıktan mutlaka çıkmalıyız. Aksi takdirde kalkınma, çağı yakalama hayaldir. Türk mafyası, çeteleri dünyada ses duyurur, etkili hale gelmiştir. Dikkat edilirse milletlerarası menfi istatistiklerin baslarında, olumluların ise sonlarımda yer alıyoruz. Pek övünülür bir rekor olmadığı kabul edilmelidir.

CEHALETE GEBE BİR TOPLUM

Üçüncü acı tespit, Türkiye’de cehalet bolluğu ve bunların revaçta olmasıdır. Cehalet her alanda, her yerde diz boyu. Dünyada en az okuyan, daha da az yazan sahih toplumlardan biriyiz. Ciddi bir eğitim ve kültür bunalımı ile karsı karşıyayız. eğitim kuruluşlarımız diploma endüstrisi halinde çalışıyor. Öğrenmek, ilim yapmak, çağı yakalamak yok; tek amaç diploma almak, siyasi bir aracı bularak Dev­let kadrosuna girmek, üçnesillik sorunsuz hayat sigortasına kavuşmak; sistem böyle isliyor ve isin kötüsü kimse bundan rahatsız olmuyor. Eskiden Danıştay tembellere sınıf geçirtir, imtihan kazandırırdı; son senelerde bu isi “öğrenci affı” kanunlar ile Meclis yapıyor. Dünyada bunun emsali yoktur. Cehalet sel gibi, mikrofonlardan, televizyon ekranlarından, gazete sütunlarından, siyasi beyanlardan, kitap sayfalarından akıyor. Her sene seviyesi yükselen bu sel, Devlet yapısının üst katlarına kadar çıktı. Bunu günlük hayatta, temaslarda görmek mümkün. Dışişleri Komisyonu toplantılarına katılan üst düzey bazı bürokratların bilgisizliği rahatsız edici, Devlet adına düşündürücü oluyordu. Meclis Kütüphanesi nerde ise Milli Kütüphane kadar zengin; milyarlarca liralık yabancı yayın geliyor. Ancak her dönemde müşterisi 34 üyeden fazla olmuyor. Milletvekili, seçmen baskısı ile okumaya, incelemeye, ve dış gelişmeleri takip etmeye vakit bulamıyor. Eğitim sistemi içler acısı, bölgelerarası eğitim farklılığı daha da vahim. Her ders yılı basında Milli Eğitim Bakanı, değişmez şekilde, bütün okulların acık, öğretmen kadrolarının tam, dışında kalmış öğrenci bulunmadığını hiç rahatsız olmadan beyan eder; hepsi yanlış. Türkiye genelinde, sınıf, okul, öğretmen veya maddi imkansızlıktan okula gidemeyen bir milyon çocuk var. Devlet bunlara karşı eğitim vazifesini yerine getirmiyor, adaletsizlik yapıyor.

Her sene, Anadolu genelinde, önemli sayıda öğretmen açığı bulunuyor. 1999-2000 ders yılında Van İlinde 705 öğretmen açığı vardı. Anadolu Üniversitelerinin hali daha da acı. Bir ara Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesinde dört bin öğrenciye sadece bir doçent vardı. Sonra bunlar mezun olup adalet dağıtacak veya savunacak. Halen İstanbul, Ankara, İzmir Üniversitelerinde ihtiyaç fazlası iki bin öğretim görevlisi varken Anadolu Üniversitelerinde bir o kadar açık var. Boğaz sahillerinde çoğu müşavirlik yapan, gazete sütunlarını işgal eden bu atıl kapasitenin rahatı bozulmasın diye, yeni üniversiteler için 150 milyon dolarlık eleman yetiştirme programı geliştirildi. Ataletin çifte maliyeti,

Amerikan barış gönüllüsü, kendi milli davası için bütün dünyayı, Anadolu’nun en ücra köselerini dolaşırken bizim proflarımız İstanbul, İzmir sahillerinden ayrılamıyor. Sonra da sistemi tenkit ederler! Ayni şekilde Uç büyük şehirdeki ihtiyaç fazlası öğretmen yığınağına mukabil Anadolu okullar, özellikle geri kalmış bölgelerde, Çıplak, öğretmensiz. Derslerin çoğu bos geçen okullardan mezun olan bu çocuklar, üniversite seçme imtihanlarında büyük merkezlerden gelen öğrencilerle yanşarlar; bunun adi da “eşit, demokratik” yarış oluyor!… Üniversiteler, okullar gibi, Anadolu hasta haneleri de boş, doktorsuz. Fransa’nın Sinir Tanımayan Doktorları, dünyanın her tarafında insanların yardımına koşarken, bizim, eğitimleri pahalıya mal olan genç doktorlarımız Anadolu’ya, kendi insanına hizmet vermekten kaçıyor. Taşra hasta hanelerinde bir veya iki doktor varken, büyük şehirlerdeki Devlet hasta hanelerinde, nerde ise her yatağa bir doktor düşüyor. Bu sakat tablo neticesi, yurdun her kösesinden insanlar, büyük şehirlerdeki sağlık kuruluşlarına akın ediyor. Bu tablodan da rahatsız olan yok.

En kıymetli varlık insandır. Bizim insanımız daha da kıymetlidir. Ancak bu kıymetin çağdaş eğitim kuruluşlarında islenerek dinamik hale getirilmesi gerekir. Bunda başarılı olamadık. Amerika’da, Avrupa’da okuyan gençlerimiz ön sıralarda; eğitimde, hayatta başarılı oluyorlar. Bunu İsviçre’de okurken yasadım, Belçika’da çalışırken takip ettiğim isçi çocuklarında gördüm, Amerika’da toplantılarda şahit oldum. Çağın çok gerisindeki sakat eğitim sistemimiz neticesi ciddi bir kültür bunalımından geçiyoruz. Dehşet verici cehalet manzaraları sergileniyor. Televizyonlardaki bilgi yansımaları, paneller, siyasi mülakatları takip, dışarıdakilerle mukayese ettiğimde içimden, “Bu kadar cehalet ancak tedrisatla mümkündür.” diyorum. Ve maalesef öyledir. Taşıma vasıtalarında, bekleme salonlarında, toplu yerlerdeki insanlardan elinde okuyacak bir yayın bulunmayan kimse bizdendir.

Fransa’nın en kalabalik yerleri kitapçı dükkânları, kütüphanelerdir. Bir Fransız senede ortalama 7, bazıları 40–50 kitap okur. Bizde ömründe 7 kitap okuyanlar sınırlı, ancak yine de çoğunluktadır. Üçten fazla kitap ismini sayabilecek insanımız azdır. Amerika’da yeni bir ki­tap yarım, bir milyon, Avrupa’da yüz binler basarken biz­de iki bin, en çok beş bin basıyor. Bir vakitler dünyanın en fakir, açlık çeken memleketi olarak bilinen Hindistan günümüzde Bati dünyasına 300 bin elektronik mühendisi ihraç ediyor. Biz hala ham işçi ihracına çalışıyoruz. Bir toplumun en hayati meselesi eğitimdir. Türkiye, maale­sef, bunun ciddiyetini henüz tam anlamıyla kabullenmiş değildir.

Devlet Planlama Teşkilatı senelerce, verimli yatırım değil diye, okul inşasına müsaade etmedi. Oysa yatırımın en önemli ve verimlisi insana yapılan yatırımdır. Japonya’nın önlenemeyen yükselişini araştıran Amerikalılar, temel faktörün eğitim olduğu neticesine vardı. Bunun üzerine Amerika, tarihinin ikinci eğitim reformunu gerçekleştirdi. Almanya, son senelerdeki duraklama ve güç kaybı sebeplerini inceledi, eğitimdeki verim düşüklüğünden kaynaklandığı ortaya çıktı; Almanya halen kendini, eğitim sistemini yargılıyor. Güney Kore’nin yükselişi de eğitimle izah ediliyor. Eğitim bütçesi yetersiz ve maalesef, Eğitim Bakanları, genellikle, daha da yetersiz. Nice eğitilmemişler o makamdan geçti. Kültür zenginliği bir milletin servetidir; bu alanda da, ne yazık ki, fakirleşmekteyiz.

Bir milletin en önemli ve güçlü bağı dilidir. Türkçesiz dünyada en çok konuşulan 5 dilden biridir. Bir hazine olan dilimizi de, kendi elimizle tahrip ettik, nerde ise anlaşılmaz hale getirdik. Genç nesiller yeni kelimeler uydurmada adeta yarıştı. Bir ara ideoloji de işe karıştı, geçmişle köprüler atılmak, bağlar kesilmek istendi. Kısmen başarılı da oldular; birbirimizi, eskisi gibi rahat okuyup anlayamıyoruz. Televizyon ekranlarında dilimiz her gün kan kaybediyor. Asil Türkçe, sınırlarımız dışındaki Türklerin Türkçesi; onlar dilimizin koruyucusu. Bir Orta Asya Devlet Başkanı, Ankara ziyareti sırasında, aralarında benim de bulunduğum bir grup Milletvekiline hitap ederken, “Eğer karşılıklı Türkçe konuşamıyorsak bunun kusuru bizim değil, sizin!” dedi; doğru söylüyordu. Dilimiz üzerindeki tahribat, maalesef, devam ediyor. Neleri tahrip etmedikti!..

Çağın kültür ve teknolojisini yakalamadıkça çağdaşlaşmak mümkün değildir. Bir İngiliz uçak gemisinde konuştuğum Galbright’i okumuş genç pilotlar, Paris Belediyesinde ödül alan genç bayanın konuşmasındaki kültür zenginliği karşısında hayranlık duydum. Fransız eski Dışişleri Bakanı Michel Jobert, Almanya eski Başbakanı Brandt, İngiltere eski Başbakanı Heath, Kissinger’i dinlerken bizdeki konuşmaların fakirliğini, sathiliğini düşünmüş, üzülmüşümdür. Bizde de Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde vardı; daha sonra Devletimiz büyüdükçe Devlet adamlarımızın boyu kısaldı. Burada da irtifa kaybediyoruz. Nobel coğrafyasının dışında kalmış, hiçbir alanda büyük bir isim çıkaramayan 70 milyonun kendisini sorgulaması lazım.

BÖLGELER ARASI ÇAĞ FARKLARI

Türkiye’nin büyük meseleleri, acı gerçekleri var; bunlara göz yumulamaz. İktidarlar, genellikle meselelerden kaşmış, ertelemeyi çözüm olarak görmüştür. Önemli olan, bu mesele ve gerçeklerin şuurunda ve bunlar göğüsleyecek güçte bir iktidar çıkarmaktır. Gelişme halinde bulunan demokrasimiz kaliteye pek yatkın olmadığı gibi, siyaset ve devlet adamı stokumuz da zengin değil. Bunun üzerinde düşünmek, çare, tedbir aramak gerekiyor. Her şeyden önce Türkiye ve insanini iyi tanımak, meselelere sağlıklı teşhis koymak için akıllı ve geçerli tedbirler düşünmelidir.

Memleketimizde, ayni zamanda, birden fazla mevsim yaşandığı gibi, birden ziyade çağ da yaşanmaktadır. Bölgeler arasındaki cağ farklarının genel bünye üzerindeki olumsuz etkilerini iyi incelemek lazım. Toprak ve insanlarımızın sınırlı bir kısmi 21. yüzyıl kapısını aralamış bulunmasına mukabil, büyük çoğunluk 20. yüzyılın başları, ortaları, sonları arasında yayılmış, bazı yörelerimiz ise 19. yüzyılın çıkış kapısını aramaktadır. O  çağ arasına sıkışmış bir toplumun 21. yüzyıl teknolojik yansında yer ve söz sahibi olması zordur. Burada kusuru çağlarda değil, kendimizde aramalıdır.

Türkiye’nin üç çağı birlikte kucaklaması, yasaması orijinal bir turizm reklamı olabilir. İstanbul Boğazı üzerinde, Asya ile Avrupa’yı bağlayan iki modern köprü, Karadeniz’de dereleri, vadileri tellere bağlanmış sandık içinde geçen okul çocukları, Doğu’da nehirleri sal veya Afrika filmlerinde görüldüğü gibi, asma köprü ile geçen insanlar, alfabe ile tanışmamış, aşı iğnesi acısını hissetmemiş, ilacı tatmamış milyonlarca insanımız; 2000’ler dünyasında Türkiye manzaralar, idarecilerimizin AB kapısındaki halleri, fetihler, destanlar, imparatorluk haşmeti ile dolu tarihimizin gözyaşları… Türkiye’nin bütününü ayni çağda buluşturmadıkça sosyal denge ve istikrar bulmamız zordur. Atalarımızın İstanbul’u fethetmesinden 39 yıl sonra keşfedilen Amerikan kıtası üzerinde kurulan Devlet, 1969’dan başlayarak, altı defa Ay’a ayak basıyor, bizim henüz gidemediğimiz Anadolu köyleri var. Bu durumun ve 50 yıl aynı Devletten yardım almamızın kimseyi rahatsız etmemesi sağlıklı değildir.

Bir millet gururunun tepki gücünü kaybetmesi ciddi ve çok acı bir mesajdır. Ancak bu mesajın okunması da asgari bir hassasiyet gerektiriyor. Bu acı tabloların tespiti yetmez; tahlili, sebeplerinin, çıkış yollarının araştırılması lazım. Tarihin her döneminde iz bırakmış, büyük olaylara damgasını vurmuş, geçen yüzyılın en önemli reformların gerçekleştirmiş bir büyük millet, bu hale neden ve nasıl geldi? Bunun filozoflar, sosyologlar, pedagoglar, psikologlar tarafından araştırılması, ortaya konması lazım. Ne yazık ki bu araştırmacılara da sahip değiliz. Hastalık görüldüğünden, sanıldığından daha derin. O zaman irkin yaşlandığı, kendini yenilemediği suali akla geliyor. Korkarım bu sual doğrudur. Senden boyu sırtını dışarıya dönmüş, içine kapalı bir şekilde, koruma duvaklan arkasında yaşayan, adeta takvimi bile unutmuş Türkiye, teknolojinin baskısı ile kendine rağmen, dünya ile bütünleşti. Bunda Özal’ın da büyük rolü oldu. Sinir tanımayan teknoloji dünyayı Türkiye’ye getirirken, Türkiye’yi dünyaya götürdü. Televizyon ekranlar yeryüzünün bütün köşelerine pencereler açtı; herkes birbirini görür oldu. İnsanlar yatak odalarından, yemek salonlarından dünyayı keşfetti, tanıdı; kendisini, hiç olmazsa gözleri ile 20. yüzyılda buldu. Tarihin derinliklerinden adeta su üstüne çıkıyordu. Akil, hayal sınırlarını zorlayan teknolojik gelişmeler insanlarımızı etkiledi, değişiklik ve sarsıntılara yol Televizyon ekranlarındaki değişik kültürler bombardımanı daha etkili oldu. Türkiye ciddi bir değişim, metamorfoz sürecine girdi. Bu süreçte toplumu kontrol ve yönlendirmek, sarsıntıların yumuşak geçirilmesini sağlamak önemlidir. Kültür savaşında dayanıklı olduğumuz söylenemez. Değer hükümlerimiz alt üst oldu, ananelerimizi, milli hüviyetimizi koruyamadık; Bati hayranlığının tahrik ettiği taklitçilikte mahir olduğumuzu gösterdik. Geçmişimizden, tarihimizden kaçtık; güvenimizi, iddiamızı kaybettik. Milli harcımız zayıfladı. Yoğun teknoloji bombardımanı, senelerdir bünyeye yerleşmiş, kemiren elleri, cepleri, mutfaklar yakan yüksek enflasyon ile birleşince toplum kaotik oldu, genel bir ahlak bunalanıma girdi. Yaygınlaşan ihanet, hırsızlık, cehaletin kaynağını burada aramak yanlış olmaz. Bu iki şoka bir de beceriksiz ve başarısız yönetim eklenince hayat çekilmez oldu. Kendi toprağında, vatanında mutluluğu kaybeden insanlarımız, ümidi dışarıda, hayati başka topraklarda aradı. Bir araştırmaya göre iki milyon Türk dışarıya gitmek istiyor. Racanım, gerçekte, daha yüksek olduğundan eminim. Bu acı hakikat en kalın kulak zarlarını patlatacak, gözleri dört açacak mesaj taşıyor. Ancak kimsenin kulak tozları bile yerinden oynamadı. Türkiye’nin dış kavgasını vermek üzere yaptığım sayısız seyahatlerin birinde, Frankfurt hava alanında genç bir Türk anne ve çocuğu ile karşılaştım. Beni tanıyıp selamlayan hanıma memlekete mi gittiklerini sorduğumda, “Hayır, memleketi terörün yoğun olduğu donemde terk ettik, Amerika’ya yerleşmeye gidiyoruz.” cevabını verdi Ayrılırken meyus gözlerle bana bakarak, “Beyefendi, Türkiye’ye iyi bakın!” dedi; pek duygulanmışım. Bugün o sayın anneden özür dilemem lazım; Türkiye’ye, Türklere iyi bakamadık. Tarihimizden, atalarımızdan da özür dilemek gerekiyor. 16-17. asırda Viyana kapılarını zorlayanların torunları aynı kapılarda ümit ve rızkı aramaya çıkıyor. Daha da acısı, bu tablo ne gidenleri, ne de kalanları rahatsız ediyor.

VATANDAŞ DEVLET UÇURUMU

Önümüzdeki en önemli meselelerden biri vatandaş ile Devleti arasındaki uçurumu daraltmaktır; kaldırmak diyemiyorum, zira görülebilir bir gelecekte bunu mümkün göremiyorum. İnsanımızı Devlet ile barıştırmak, kaynaştırmak lazım. Uçurumun giderek büyümesi, Devlete olan güvenin zayıflaması, beraberinde büyük sakıncalar taşıyor. Bugünkü tablo Cumhuriyete yakışmıyor, ters düşüyor. İnsanlar görülür şekilde Devletin dışına itiliyor. Milletin emrine girmek, hizmet gerekirse hesap vermek için oluşturulan bürokrasi, zamanla güçlenerek, koloni yal zihniyet ve yaklaşım geliştirmiş, vatandaşı, kendi refah ve otoritesinin bir vasıtası olarak görmeye başlamıştır.

Bürokrasiye göre, vatandaşın hizmet ve hesap sormak hakki yok, buna mukabil, başta itaat olmak üzere, mükellefiyetleri var. Devlet yapı ve işleyişinde, her şey, yönetenler için öngörülmüş, yönetilenler devre dışı bırakılmıştır. Bürokrasi, siyasilerin de destek ve katkısı ile, büyüye bir heyula oldu. Önce memleketin bütün köşelerine yayıldı, yan kuruluşlar geliştirdi, bölge müdürlükleri saltanatı oluştu, binalar, lojmanlar, sosyal tesisler, okullar, arabalar; arkasından yurt dışına taştı, müşavirler ordusu oluştu, sıra basketbol müşavirine geldi. Devletin sınırlı kaynakları, alt yapı, okul ve kalkınamaya değil; lojman, sosyal tesis, yazlık dinlenme kamplarına akıtıldı. Her şey yönetenler için. Sonunda dünyanın en hantal, verimsiz ve pahalı bürokrasi diktatörlüğü doğdu. İktidarı kullanan bürokrasi; sivil iktidar havada kaldı ve bütün bunlar, vatandaşın hakkini korumakla görevli parlamenterlerin gözleri önünde, çok defa oyları ile oldu. Bürokrasimiz demokratikleşmeye direniyor, seçilmişlerin üstünlüğünü kabul etmiyor. Bürokrasiye hakim olamayan siyasiler so­nunda bürokrasiye ortak oldu; karşılıklı menfaat bağı doğdu. Milletvekili, Parti bürokratı koruyor, bürokrat onların işlerini yapıyor. Milletvekili, seçmen ile de pazarlığa giriyor, “Bana oyunu ver, işini yapayım.” diyor.

Demokrasimiz yaşlanırken, sözde gelişiyor gözükürken, aslında bürokrasinin ağırlık ve gücü artıyor. Bürokrasi, evrak havale etmesini bilmeyen bazı Bakanlar, zayıf hükümetleri yönlendiriyor. Tablo giderek bozuluyor, demokrasi, hatta Cumhuriyet’ten uzaklaşıyor. Teknolojik gelişmeler neticesi, dünyanın her tarafında iç ve dış bürokraside tasarrufa gidilirken, Türkiye’de artma, yayılma devam ediyor. İki trilyon dolar yıllık bütçesi olan Amerika, 40 milyon dolar tasarruf etmek için dışındaki İzmir dahil 30 temsilciliğini kapatırken, Dışişlerimiz hiçbir Türk’ün bulunmadığı Hong Kong, Şanghay’da Başkonsolosluklar, birer milyonluk Batik memleketlerinde Büyükelçilikler, Montreal, Viyana, Cenevre’de ilave Daimi Delegelikler açıyor, Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlıkları dışarıya müşavir tayininde yarışıyor.

1980 öncesi T.B.M.M.’de iki Meclisli olmasına rağmen 650 personel bulunuyordu, bugün tek Mecliste 5.500 personel var. TRT’den 12 bin personel maaş alıyor; bunun yarısı is ve yer olmadığından büroya uğramıyor. Birçok kuruluşta benzeri durum var. Bakanlık ve kuruluşlarda, sayılan binleri bulan müşavirler ordusu evinde oturarak maaş alıyor. Devletimiz, dünyanın önde gelen işvereni durumunda, ancak son derece kötü yönetim neticesi bilânçosu devama kırmızıda, fark bora ile karşılanıyor, bora yeni borçla ödeniyor. Dünyanın en çok korunan, hesap vermeyen, ceza görmeyen, zırhlarla korunan bürokrasisi de Türkiye’de; diktatörlüğün icabı bu.

Hayat sigortası durumundaki 657 sahih Kanun, dokunulmazlığı teminat altına alan Memurun Muhakemat Kanunu, bu ikisinin de yetmediği yerde, memurlar koruma derneği rolündeki Danıştay, memuru kendi milletine karşı koruyor; acık kapı yok. Memurlarımız isi tesadüfe bırakmıyor. Bürokrasi, hakimiyeti tara anlamıyla kurduktan sonra, son dönemlerde millet ile arasına duvarlar çekmeye başladı. Bütün kuruluşlar, yönetim birimleri için, okulu, özel pazarı ile siteler oluşturuldu; yazık dinlenme tesisleri geliştirildi; makam, servis arabası parkı oluşturuldu. Gettolaşmaya gidildi; halktan koptular, yabancılaştılar. Aksam çıkış saatinde Başbakanlık personeli makam arabalar, Mercedes servis otobüsleri ile lojmanlarına taşınırken 50 metre ötedeki otobüs durağındaki vatandaş, bazen kar ve yağmur altında otobüs bekliyor. Bütün bunlar demokratik bir rejim, liberal (!) bir ekonomide oluyor. İnsanları ile yabancılaşan, İngiliz Kulübü üyesi gözü ile halkına bakan benzeri idareyi Latin Amerika ve Afrika’da dahi bulmak zordur. Devlet vasıtalarına, kanunu çiğneyerek özel plaka takan, özel hizmetlerde kullanan tek idare de bizdedir. Dünyanın en az çalışan, en çok tatil kullanan memuru da bizdedir.

Eskiden, bürokrasinin, edebiyatımızda geniş yer alan, “bugün git, yana gel” formülü, günümüzde, “hiç gelme”ye dönüştü. Sonunda hile olmaması gereken de oldu, milletin vekilleri de siteye, okul, pazar gibi pek çok imtiyazlara kavuştu. Sakat piramit tamamlanmış oldu. Sistemi ıslah edip halkın haklarını koruması gerekenler, sakat sistemin parçası oldu, koruyucusu durumuna düştü. O zaman bütün bu isleri kim ve nasıl düzeltecek suali akla geliyor. Bu sual üzerinde çok düşündüm, tablonun sakatlıklarına karşı mücadele verdim, vatana olan borcumu ödemeye galiptim, netice alamadım, başarılı olamadım. Vatandaş, maalesef, hakkini demokratik şekilde elde edebilecek eğitim, ekonomik güç, teşkilatlanmaya sahip değil. Kuvvetli olan kazanıyor.

Gençliğimde asker, memur, seçilmiş, sivil birlikte ayni dolmuş, otobüs, bakkalı paylaşır; mahalle ve gecekondularda otururduk. Hayati paylaşıyorduk; herkes diğerinin halini görüyor, anlıyor, kimse kimseye yukardan bakmıyor, kıskanmıyordu. Arada sosyal, ekonomik duvar, bölünmeler yoktu. Dolmuş, otobüste yüzbaşı, binbaşıyı gören vatandasın gözlerinin nasıl parladığını hatırlıyorum. Memleket meselelerine karşı hassasiyet, karşılıklı dayanışma hakimdi. Hükümetler, icraat konuşulur, Devlete toz kondurulmazdı. Yüzlerde tebessüm, ilişkilerde sevgi ve saygı vardı. Bu güzel Büyük Aile tablosu, zaman içinde, yukarda belirttiğim sakat gelişmeler neticesi karardı, kayboldu; gettolaşma, uzaklaşma, yabancılaşma talihsiz olayı on plana çıktı. Güzel aile dolmuş ve otobüsünün yerini, makam ve servis arabalar, bakkalın yerini özel indirimli mağazalar, gecekondu ve mahallelerin yerini lüks lojmanlar aldı. Demokraside hakim kuvvet olması gereken millet arka plana itildi. Antidemokratik bir piramit, yönetenler piramidi ortaya çıktı.

Bunlara ilaveten, yönetim, özellikle siyasiler, toplumu yanılttı, çok defa aldattı, hakikat ve imkan dişi beyan ve vaatlerde bulundu. Esasen sarsılan güven, büsbütün kaybolmaya başladı. İdareciler inandırıcılığını kaybetti, mil­let, adeta küstü.

Bütün bu olumsuz faktör ve gelişmeler, geniş, şehirleşme hareketinin beraberinde getirdiği sosyal ve ekonomik zorluklar, köy şehir kültürü çatışması, birleşik kaplar haline gelen dünyanın, kabımıza akan bulama sulan neticesi, insan karakteri ve toplum yapısında çoğu olumsuz büyük değişiklikler bas gösterdi. Moral değerler, güzel taraflarımız kaybolmaya başladı. Yönetime, Devlete karşı kırgınlık, tepki belirtileri bas gösterdi. İnsanlar, kendi adlarıma Meclis’in kabul ettiği, kendi adlarıma yargının uyguladığı kanunlara saygılı olacağına, bunlar tanımayan, etkilerini azaltan, otoritesini sarsan yollara bas,vurdu. Arabası ile tek yoldan gedmeyi bazen trafik polisi gözleri önünde, kırmızı ışıkta gedmeyi, “Park etmek yasaktır” levhası altına otomobilini park etmeyi marifet haline getirdi. Kestirmeci oldu; bütün yeşil sahaların ucu 2–3 met­re daha yürümemek uğruna kesiktir. Her sabah Meclis’teki büroma gittiğimde gençlerin ayni şeyi yaptığını, iki metre daha az yürümek için uçtaki çeşmenin üzerinden, adeta cambazlık yaparak gedişlerini görür, üzülürdüm.

Devlet malına ki kendi mail zarar vermekten zevk almaya, dürüstlüğü norm görmeye, meşruiyetten uzaklaşmaya başladı. Çeteler, mafyalar mantar gibi gelişti, memleketin her tarafına yayıldı, kasabalara girdi, sınırlan asarak, milletlerarası rekabette yer almaya, nerde ise, “Marka” olmaya başladı. Olimpiyatlarda ismi geçmeyen Türkiye, kendi evinde, “Köşeyi Dönme” maratonunda rekorlar kırmaya başladı. Bize has, kendi kösesini dönme maratonu pek revaçta, katılmayanlar küçümseniyor, moda dışı görülüyor. Yakında cehalet, çete, mafya gibi, bu buluşumuzu da ihraç edersek şaşmam. Çalışmanın, üretmenin yeri­ni, emeksiz, zahmetsiz kazanç aldı. Top yekun, rant toplu­mu olduk. Talih oyunlarının en hızlı geliştiği, ilgi gördüğü memleket olduk. Maddenin devamlı yükseldiği, moral değerlerin süratle düştüğü bir borsa olduk.

Yaşama dahil, bütün hürriyetlerin teminatı, kanunların koruyucu ve uygulayıcısı iç güvenlik kuşetleri, polistir. Bütün toplumlarda polisin özel, önemli bir yeri vardır. Bu müessese de Türkiye’deki olumsuz gelişmelerden etkilendi, nasibini aldı. Polis kuvvetleri yüzde onunun mahkemelik olması, koruyucusu olduğu kanunların çiğnemesi, toplum, Devlet için çok düşündürücü, rahatsız edici bir mesajdır. Oysa İdare bu durumdan rahatsız olmuyor, üzerinde durmak, araştırmak ihtiyacını bile duymuyor. Tek yoldan giden, nöbette uyuyan, kanunun çiğnenmesine seyirci kalan polisler gördüm; üstelik uyarılmayı yadırgadılar. Hukuk Devletinde bunun yeri yoktur, olmamalıdır.

Bir seyahatim sırasında New York’taki bir güvenlik görevlimizden duyduklarımı unutamıyorum; “Beyim bu Amerikalılar çok saf, benzinin karneye bağlandığı bir dönemdi benzin istasyonunda verilen miktarı aldıktan sonra, ikinci bir istasyona gitse yine alabilir, anıma gitmiyor.” dedi. Amerikalıların nizama saygılı olmalarını saflık olarak görüyordu. Polis memurumuzun bu değerlendirmesi toplumdaki genel eğilimi yansıtıyordu; Türkiye’de dürüstlük saflık olarak görülmeye başlandı. Vergi kaçakçılığının bu derece yaygın hale gelmesi, marifet olarak görülmesi sebepsiz değildir; Devlet de teşvik ediyor, verilmeyen vergileri affederek dürüstleri cezalandırıyor. İnsanlarımızın yalnız Devlete karşı tutamlan değil, birbirine karşı tavırları da değişti. Dayanışma, yardımlaşma zayıfladı. Övündüğümüz Osman Türk terbiye ve saygısı tarih sayfalanma gömüldü. Suçluluk oranı artmaya, büyük merkezlerde güvenlik meselesi baş göstermeye başladı.

Yargıdaki ömür alan gecikmeler, sonucu kuşet kullanarak hak alma eğilimleri arttı, çek-senet tahsil çeteleri doğdu. Milletyapımızın en kuvvetli nüvesi olan aile sarsılıyor. Kötülük, hastalık gibi bulaşıcıdır. Teknoloji dışardaki bütün kötülük virüslerini Türkiye’ye taşıdı. İnsanimiz lüks bir otomobil görünce, “Benimki ne zaman olacak?” yerine, “içerdekini nasıl indiririm?” seklinde düşünmeye, görmeye başladı. Bu ruhu besleyen bir vatandaşımız, New York’ta bindiği taksi şoförüne büyük binalar, servet sembollerini gösterip şoförün isyanını beklerken, Amerikan şoför “Bunlar başarının eseri, yana benim de olabilir.” diyor. Amerikalı Kadillakta birini görünce, “Benimki ne zaman olacak?” diye düşünüyor. Kafası, yaklaşımı olumlu, büyük görme ortamı içinde büyümüş. Türkiye’de büyük görme suçtur. Büyük görmeye çalışanların ayaklarıkesilir, boyu kısaltılır, yine kısalmazsa, bu sefer kafası kesilir. Bürokrasinin devama ensesinde olması, eğitimin küçük düşünce kalıplan üretmesi, basanım husumet çekmesi, sosyal ve psikolojik ortam insanimizi olumsuzluğa, kötümserliğe, küçük görmeye yöneltmiş. Bugünkü kafalarla muhteşem tarihimiz yazılamazdı.

Türkiye’nin gerçekten üzücü küçük rakamlarını, beden ölçüsünü büyütmek isteyenler hep kötülenmiş, başlanma bir şeyler getirilmiştir. Büyük görmeyi, büyümeyi reddedenler küçülür. 1950’lerde, Türkiye’nin, sıfıra yaka olan üretim rakamlarını büyütmeye, mütevazı ekmeğe köylüyü de ortak etmeye çalışanların bazı çevrelerden gördüğü yıkıcı tepkiler, hastalığımızın derinlik ve ciddiyetini gösteriyor. O tarihlerde bir Yargıtay üyesinin ifade ettiği şu sözler, son derece düşündürücüdür; “Köylüye tereyağı yemesini öğrettiler, yağ bulamıyoruz.” Diğer üst düzey bir bürokrat da “Artık Sulka kravat alamıyoruz.” diyordu. Vatandaşımın çanta bulamadığı bir dönemde bürokrat Sulka kravat Fransızların lüks bir markasıdır arıyordu.

New York’a son gidişimde, yine memleketimiz bakımından son derece acı, düşündürücü bir tespitle döndüm. Başkonsolosumuz, çocuklarının Amerikan vatandaşlığını kazanabilmesi için, büyük sayıda anne adayının Amerika’ya gittiğini söyledi. İnsanlarımız çocukların geleceğini Türkiye’de değil, Amerika’da görüyor. Bir parti liderinin esi, Amerika’daki mülkleri için, “çocuklarımızın geleceğini düşünmemiz lazım!” dememiş miydi? Başbakanlık Türkiye’de, çocukların geleceği Amerika’da… Teşvik mükâfatı çok büyük değil mi?

Ana hakları ile çerçevesini çizmeye çalıştığım ortamda yetişen insanlarımızın, yapı ve görüşlerinde meydana gelen çarpıklıkların örnekleri, maalesef, çoktur. şahidi olduğum Çarpıcı birkaç tanesini sizlerle paylaşacağım. Meclisteki büroma giren panik içindeki genç bir bayan, titrek bir sesle, “Beyefendi, öğretmen olarak tayinim Bitlis Lisesine çıktı!” dedi, bu tayin onun için dünyanın sonu idi; sanki Sibirya’da Gulag’a tayin edilmiş. Kendisine Bitlis’in Türkiye’de, Anadolu’da olduğunu, Birinci Dünya Savası’nda Rusların Bitlis sınarında durdurulduğunu hatırlattımsa da fayda etmedi. Eminim ki genç öğretmenimiz görev yerine gitmemiştir. Milliyetçilikten nasibini almamış bir gencimiz.

İkinci tecrübem başka açıdan önemli; Brüksel’de NATO’ya yerleştirmeye muvaffak olduğum bir vatandaşımızın sağlık muayenesi yapılırken, tercüme için beni bulamadıklarından mali kısımda görevli bir memurumuzdan rica etmişler; memurun cevabı, “Bu ‘pis’ işçilerin ayaklarını buraya da mı soktular?” işçi alındı, memurun mukavelesine son verdirdim; yerine işçilerini, vatanını seven bir arkadaşımız geldi. Brüksel’den tatsız bir hatıra daha; bir arkadaşımı karşılamak için hava meydanında idim; memleketten gelen hemşerilerini karşılamak üzere orada bulunan bir grup vatandaşımız aralarında konuşurken şoför olduğu anlaşılan biri, “Hemşerim falan ilk defa yurt dışına Çıkıyor; kendisini gideceği yere dolaştırarak götürecek, bir hayli paradim alacağım.” diyordu. Bunu bir Türk diğer bir Türk için söylüyordu. Bana çok dokundu; konuşan vatandaşımıza gidip, gelecek yolcudan para almamak kaydı ile kendisine istediği kadar benzin kuponu vereceğini söyledim; kabul etti.

Bir hatıra da Cenevre’den; Büyükelçi idim, bir gün büroma giren genç bir vatandaşımız, kendisine iş bulmamı isteyerek, hikâyesini anlattı; iki kişi bir dağ otelinde kayak çalışıyorlarmış. Bir gün arkadaşı ile karşılasan polis sual sorduğunda, ilk söz, “Ben yalnız değilim, bir arkadaşım daha var.” olmuş. Bunun tinerine kendisini bulan İsviçre Polisi, “Sizi arkadasınız ihbar etti, artık burada kalamazsınız; ancak sizi hudut dışı etmeyeceğiz; gidin başka bir Kantonda kendinize is arayın” demiş; kendisine iş bulduk. Arkadaşlığın böylesi ancak bizde bulunur. Değişik bir hatıra da köyden; bundan yirmi yıl önce bir köylü, yüzünden okunan üzüntü içinde bana, “Beyim ovada para ile ekmek satıldı; bu, kıyametin alameti.” dedi. O tarihten bu yana nice kıyamet alametleri ortaya çıktı, kopmadı; belki koptu da biz farkında değiliz. Öyle ya, memleketin bugünkü hali kıyameti hatırlatmıyor mu?

KÖTÜMSER GENÇLİK

Gençleri hep takip ettim, ilgilendim. Kendilerini, genellikle kötümser, gelecekten ümitsiz buldum. Acaba gençler gelecek için limit veriyor mu? Beklediğim ölçüde verdiklerini söyleyemem. Gençlerimizde yeterince heyecan, güven, iddia yok. Ufuklarını dar tutuyor, büyük düşünmek, görmekten, hayatta bir isim olmaktan kaçıyorlar. İstatistik rakamı olmakla yetiniyorlar. Kendilerini vatana borçlu görmüyor, aksine, Devleti kendilerine borçlu görüyorlar. Yalnız basma yürümek, ilerlemekten korkuyor, destek, iltimas arıyorlar. Girecekleri okul, üniversite, is imtihanlar için yardim istemeye gelen çok genç gördüm; yaklaşımları hep ayni, “Efendim, benim için telefon etseniz, beni alsalar…” Bunun açık anlamının, “Başkalarının hakkini al, bana ver.” olduğunu belirttiğimde rahatsız olanını görmedim. Çok defa, birlikte gelen babaları da ayni şekilde düşünüyor, “Efendim, çocuğumun hakkini yiyecekler.” diyor. Kendilerine olan güvensizliği, Devlete, müesseselere yıkmaya çalışıyorlar. Yabancı dil, genel kültürlerini yokladığımda üzüntüm daha da artıyor. Bilgi bagajları, maalesef sınırlı ve sathi. Takdir ve saygıya değer istisnalar dışında hepsinin tek ve ortak hedefi, nereden ve nasıl olursa olsun, bir diploma elde etmek. Ve kolaylıkla elde ediyorlar; zira eğitim kuruluşlar diploma endüstrisi gibi çalışıyor. Bütün kolaylığa rağmen mezuniyet imtihanda başarılı olamayanlar işin, bir imtihan hakki daha, gerekirse bir daha. Her şeye rağmen başarılı olmamış, kaydı mı silinmiş, siyaset imdada yetişir, Meclis’ten “af kanunu” çıkar ve sonunda mutlaka diplomasını alır. Diplomadan sonraki hedef daha isin başında gizilmiş, Devlet kapısına girmek; bu kapıyı açmak da biz siyasilere kalıyor; oy meselesi… Sayın Melen’den dinlemiştim; Van’da tanıdığı bir ailenin iki Çocuğunu ise yerleştirmiş, büyüyen Üçüncüsüne is bulamayınca, aile köprüleri atmış, düşman kesilmiş. Benim bu alanda da düşmanlarım çoktu; iltiması hep reddettim.

Gençler Devlet kapısını çalışmak için değil, çalışmadan yaşamak için zorluyor; hayat sigortası arıyor. Burada da köşeyi dönme bahis konusu. Devlet kadrolarında hesap vermek, hizmet vermek, sorumluluk, işini kaybetme tehlikesi yok; Uç nesil boyu, ortalama 77 yıl milletin sırtından yasama garantisi var. Son olarak özelleştirmeye alınan bazı KİT’ler, çalışanlarına yüksek ücretli mukavele teklif etti; %80’i bu teklifi reddederek kadroda kalmayı tercih etti. Gençlerin, küçük bir masa arkasına geçerek, üretmeden, bir ömrü heba etmelerini anlamakta zorluk çekiyorum. İşin temelinde, maalesef, bir kere daha, eğitim var.

Eğitim sistemimiz geçleri dar kalıplar içinde yetiştirtiyor, ufuk göstermiyor. Dolayısıyla gençlerde teşebbüs fikri, risk almak, yeni sahalar keşfetmek, üretmek, topluma katkıda bulunmak düşüncesi gelişmiyor. Bati toplumlarında gençler Devlet kapısına son çare olarak görürken, bizde ilk ve tek çare olarak görülüyor. Bu sakat eğilimi değiştirmemiz gerekiyor. Genç enerjiyi statik Devlet kalıpları içinde heba etmek büyük kayıp, israf oluyor.

Diğer ciddi bir kayıp da, gençlerin 34 aylık yaz donemi tatillerinde enerjilerinin, barajsız nehir gibi, boşa akması; bunu da anlamış değilim. Milyonlarca gencin yaz aylarında, ekonomik ve sosyal hayata katkıda bulunmalar projeleri mutlaka geliştirilmeli, uygulanmalıdır. Türkiye’nin buna ihtiyacı vardır. Türkiye, bu kadar büyük emek potansiyelini israf etmek lüksüne sahip değildir. Bu projelerin geliştirilmesinde, resmi kuruluşlar kadar sivil kuruluşlar, hatta bizzat gençler öncülük edebilir. Seneler önce gittiğim İzlanda’da bunun, ders alınacak, iki güzel örneğini gördüm. Bir okuldan çıkan çocukların elinde birer naylon torba vardı; geççikleri yolda gördükleri çöpleri bu torbaya koyuyor, evlerindeki çöp kutusuna taşıyorlardı. Bir tarlada çalışan büyük sayıda öğrenci gördüm; sorduğumda, yaşlı tarla sahibine yardim ettiklerini belirttiler. Bu gibi faaliyetleri organize etmek, gençlere yardim ve dayanışma sevgisini aşılamak çok mu zor? Benzeri çalışmalar, sayılan yüz binleri aşan öğretim görevlileri için de düşünülmelidir. Bilginin, okul sıralarından hayata geçirilmesi kötü mü olur? İnsanlarımıza, memleket için bir çivi çakmak zevkini aşılamalıdır. İsviçre dağlarında yürürken, ellerinde kazma, kürek, yemek torbası bir grup gene gördüm; ne yaptıklarını sordum; “Turistlerin rahat yürüyebilmesi için patikalar temizliyor, ıslah ediyoruz.” dediler. Büroda oturup pahalı laf üreten Koy Hizmetleri görevlilerinin kulaklar çınlasın. Bu güzel topraklar, kendi insanımdan, gençlerden bu derece mütevazı hizmeti beklemek hakkına sahip değil mi? Gençlik meselelerinin, çok yönlü, ciddi bir incelemeye ihtiyacı vardır. Türkiye geleceği, en büyük serveti olan gençlere sahip çıkmalıdır.

ŞEKİLCİLİK

Türkiye’nin diğer önemli meselesi, acı gerçeği, 21. yüzyılda dahi şekilci olması, çözümleri metafizikte aramasıdır. Bunu anlayamıyor, izahını bulamıyorum. 80 yılda 4 Anayasa değiştiren ara değişiklikler hariç tek Devlet biziz. Tılsım, kusur, çözüm Anayasada, metinde aranıyor. 1960’da iddia, Anayasanın değişmesi ile her şeyin değişeceği, Türkiye’nin kalkınacağı, ilerleyeceği seklinde idi; değişen sadece Anayasa oldu, uygulayıcılar, insanlar, ortam değişmedi. 1980’de çözüm yine Anayasa değişikliğinde arandı. Ekonomik ve sosyal bozukluklar, iç terörizm sebep, kaynak ve neticeleri araştırılmadı, sağlıklı bir teşhise gidilmeden tedbirler alindi, ancak netice alınmadı. 1982 Anayasasından kısa süre sonra yine değişiklik gündeme geldi; önemli sayıda madde değişti, simdi tümünün değişmesi konuşuluyor. Asil meselenin uygulama ve uygulayıcılarda veya uygulamayanlarda olduğu düşünülmüyor, üzerinde durulmuyor. Anayasanın birçok hükmü uygulanmadıktan başka, yerine getirilmeyen, uyulmayan hükümleri de var. Yirmi yıldır kanunlaşmayı bekleyen önemli sayıda Kanun Hükmünde Kararname var. Bati memleketlerinde anayasanın değişmesi olağanüstü bir olaydır; elli, yüz yılda bir görülür.

Şekilciliğimiz anayasa ile sınırlı kalmıyor; kanun üretiminde rekor sahibiyiz. Meselelerin kanunla halledileceği, zorluklana kanunla aşılacağı, insanların kanunla müreffeh, mutlu olacağı, kötülüklerin kanunla önleneceği sanılıyor; her derdin devası kanun. Kanunlarımızın şayisi 13 bini geçti, dertlerimiz azalacağına artıyor. Bir kanun daha resmi gazetede yayınlanmadan değişikliği görüşülüyor. Meclisimiz çok kanun çıkarmakla övünüyor; üzülmesi lazım. Bir haftada kabul edilen kanun şayisi, Fransa’da bir yılda, İngiltere’de iki, İsviçre’de üç yılda ancak kabul edilir. Kanunlarımızın yüzde sekseni uygulanmaz, 610 metin durumunda, ancak yine de bilmemek mazeret sayılmıyor. Meclisimiz, ikinci asli görevini, denetlemeyi yerine getiremiyor. Oysa ilk Meclis Fransa’da vatandaştan vergi alınması ve harcanmasını denetlemek için kurulmuştur. Bu kadar Kanun, Kanun Hükmünde Kararname, Yönetmeliği bulunan bir memleketin liberal, demokratik olduğunu söylemek zordur.

Vatandaş, on binlerce hükümle Geliver gibi bağlanmıştır; temel hürriyetlerin kullanılması imkansızdır. Kanunlarımız yasaklarla dolu; kullanılan bütün fuller menfidir; ferdin önü kesilmiş, acık kapı bırakılmamıştır.

Dış ilişkilerde de aya şekilcilik hakimdir. Anlaşma yapmak; bu alanda da rekoru elde tutuyoruz. İmza attığımız milletlerarası anlaşma sayısı 6 bini buldu. Yalnız Azerbaycan ile on yılda 93 anlaşma imzalandı; büyük çoğunluğu rafta. Anlaşma ile ilişkilerdeki bütün pürüzlerin asılacağı, ihtilafların halledileceği, yakınlaşma ve işbirliği olacağı sanılıyor; böyle olmuyor. Şekilcilik, metafizik çözümler aramak, Orta çağ’dan kalma bir düşünce kalıbıdır. Einstein “Maddeyi, her şeyi değiştirebilirsiniz; ancak insanin düşünce kalıbımı değiştirmek zordur.” demiş; tespit doğrudur. Türkiye düşünce kalıpları, maalesef, çağın gerisinde. İspanyol Filozof Salvador Madariaga, “Avrupa Milletleri” baslıklı kitabın on sayfasını bize ayışmış; burada kıyafet reformu için “Eğer fesi attım, yerine şapka koydum, altındaki değişecek diye düşünülmüşse yanlıştır; yok eğer şapkamın altındaki kafa eğitilecek, değiştirilecekse reform başarılı olur.” diyor. Kafayı yeterince değiştirebildiğimizden emin değilim. Hiç değişmeyen kafalar nedense bürokraside; bunun tek kelimeli bir lügati vardır: “HAYIR”. En hakli olduğunuz konuda bile alacağınız cevap yine hayır’dır. Evet demeyi içine sindiremez, otoritesine aykin bulur. Kendi insanına, sistematik bir şekilde “hayır” diyenler, yabancılara “evet” demekten şaşmıyor. Ekonomik gelişmenin, iç ve dış yatırımların en büyük engeli de yine bürokrasidir.

ZAMAN VE EMEK İSRAFI

Türkiye’nin acı, hem de çok acı bir gerçeği de, zaman ve emeğin önemini henüz kavramamış, kabullenmemiş olmasıdır. Oysa bütün mesele, emeğin zaman içinde sermayeye dönüştürülmesidir. Bu iki serveti en cömertçe harcayan bir memleketiz. Emek hazinesinin %80’i, statik bir şekilde, yaşlanıyor, çürüyor. Zaman ise, geri gelmemek üzere sel gibi akıp gidiyor. %70’i genç 70 milyonun emeği dinamik hale getirilir, üretime çevrilebilirse, Türkiye füze gibi yükselir. 70 milyonun düşük üretimi ile ancak 30 milyar dolarak ihracat gerçekleştirilirken, 4,5 milyonluk Norveç’in ihracatı 55 milyar dolar oluyor. Türkiye’nin on misli büyüklüğündeki 7,5 milyon kilometre karelik Avustralya 18 milyonun emek ve üretimi ile cennete çevrilirken 70 milyonluk Türkiye’nin hali içler acısı. 27 milyonluk Kanada, on milyon kilometre karelik Amerika’dan büyük topraklarını mamur, müreffeh, medeni hale getirebiliyor, hem de son derece zor tabiat şartlanma karşı. İdarecilerimiz bu memleketleri geziyor, görüyor ve maalesef aradaki üzücü farktan rahatsız olmuyor.

Önceki sayfalarda bir kısıma işaret ettiğimiz değişik faktörlerin etkisi ile, insanımız sadece emeksiz köşe dönmeyi düşünür oldu. Kalkınmış, kalkınmamış, çok memleket gördüm; en az çalışanı, en tembeli biziz. Senede 152 gün tatil şampiyonluğunu elde tutuyoruz; yani senenin yüzde kırkı, beş ay. Bunu kamuda çalışır gözüken 119 mil­yon ile çarptığınız zaman, 15 milyon ay, 450 milyon gün, 10.800.000.000 saat ediyor; üretimsiz geçen, sırtüstü yatılan zaman. Film geride kalan 7 ayında çalışıyor mu? Pek az. Kamu sektörü çarklar ancak saat ondan sonra ağır şekilde dönmeye baslar; laf ve kağıt üretir. Bir sabah Başbakanlıkta bir yetkili aradığımda cevap netti; “Saat 11.00’den önce yetkili bulunmaz.” Bu cevap, bütün Devlet kuruluşlarının bazı istisnalar var üst kademesi için geçerli. Hükümet üyesi olarak, sabah saat 8.008.30’da ise gitmem yadırgandı, kötü örnek olarak gösterildi. Amerikan Başkanı saat 7.30’dan önce, Kongre 7.00’de işbaşındadır. Ambargo mücadelesi için 1975’te Washington’a gittiğimde, 74 yaşındaki Senato Dışişleri Komisyonu Başkam sa­bah saat 8.00 için randevu verdi, Türkiye standartlarca göre, bana garip geldi; verilen saatte gittim, Başkan, bütün ekibi ile işbasında idi. İsviçre Parlamentosu sabah 8.00’de toplanır, biz sabah 10.30’da Komisyon toplantısı için üçte bir çoğunluğu dahi bulamıyoruz. Sabah gebe gelmek, aks, em erken çıkmak bürokrasimizin vazgeçemediği bir imtiyazdır.

Bakanlığıma bağlı olan Seydişehir Alüminyum Fabrikasını ziyaret ettim; isçilerle yemek yedik; yemekten sonra islerine döneceklerini bekliyordum, yanıldım, bahçede uzanıp yattılar; üretim arzu ve heyecanlan yoktu. Özel sektörde de çalışma disiplini ciddi şekilde bozuldu. Almanya’daki bir işçi, ayni zaman birimi içinde, Türkiye’deki isçinin yedi misli üretim yapıyor. Uykucu bir toplum ol­duk. Amerika’da hayat saat 06.00’da, Almanya, İsviçre’de 05.30’da baslarken; Türkiye’de saat 08.00’de kımıldamaya basıyor. Sabah 06.00’da sokaklarınızda birkaç taksi, bir iki çöpçü görülür. Sonunda üretmeden tüketen, borçla yasayan bir toplum olduk. Türkiye, kullanılamayan insan enerjisi deposu; uyuyan enerji; sokaklarda, duraklarda, ağaç altında, kahvede, masa arkasında, her taraf atıl el emeği ile dolu; hepsinin gözü yalnız ve yalnız kadroda, çalışmadan yaşamada. Hepsi Devletten kadro istiyor, adeta hak olarak görüyor. Vatana bora ödeme duygusu zayıf. Bu atıl enerjinin aktif olduğu en büyük endüstrimiz “çene endüstrisi”, devama gelişiyor, kimi, neyi bulsa eritiyor. Kendisinden başka, rejimi, idareyi, kuruluşları, insanları tenkit eder, alakam keser, ancak gibi çakmaz. Bu acı gerçeğin de kaynağı yetersiz, sakat eğitimdir. Kendinden vermek yok; hep istemek, almak var.

“Zaman” konusunda halimiz daha da perişan. Herkesin saati var, ancak kullanan az. Her saniyesi, dakikası kıymetli, bir daha geri gelmeyecek zaman, Türkiye’de sel gibi akıyor, akıtıyor. “Vakit öldürme” sözü günlük hayatımızın özü oluyor. İnsanımız zamanemi, dolayısıyla hayatimi en çok israf eden bürokrasidir. Dünyada Devlet dairesine en çok taşınan, kapılarda bekletilen vatandaşımızdır. Hiçbir şey zamanında başlamaz, zamanında bitmez. 2030 yıl alan projelerimiz var. Tatvan – Hizan – Pervari yolu 1958’den beri tamamlanamamıştır. Katıldığım Bakanlar Kurulu dahil hiçbir toplantının zamanında başladığını görmedim. Genellikle 23 saat gecikme olur. Özellikle siyası toplantılarda başlangıç saate, programa değil, liderin keyfine bağlıdır. Gece gelmeyi, insanları bekletmeyi liderliğin şanından(!) sayıyorlar. İnsan bekletmek, zaman ve insana yapılan büyük saygısızlıktır. Zamanın kıymetini bilmeyen bir kimse medeni olamaz. Aşırı bekletme üzerine terk ettiğim toplantılar olmuştur. Başkanlık ettiğim toplantılar zamanında başlamış, bir iki dakika gecikme halinde özür dilemişimdir. Ciddiyet, top­lum ve Devlet hayatımızdan o kadar uzaklaştı ki, Kasım 2002 seçimlerinden önce Meclis açılış saatlerinde bile sapma başlamıştı. Zamanı henüz keşfedemeyenler, 60 saatte Ay’a gidenlerle nasıl yarışabilir. Fransızlar, “Bir in­san zamanın her dakika ve saati, hayatının parçasıdır. Buna şahsın iradesi dışında tasarrufta bulunmak, insan hayatına kısmi tecavüzdür.” der. Tespit son derece doğrudur. İnsanimiz durakta, kapılarda, kuyruklarda, tasıma vasıtalarında hep bekler; bekletenin hibe sorumluluğu yoktur. Türkiye’de “Zaman eşittir para.” değildir. Zaman emek ikilisinin önem ve değeri henüz anlaşılmadığı içindir ki, çalışma disiplini en bozuk toplumların basında geliyoruz. Hasanoğlu Barajı inşaatında çalışan bir Japon’un en kolay telaffuz ettiği ve sik kullandığı cümle, “Acele ise şeytan karışır.” sözü idi. Bunu söylerken de yüzünde alay edici bir tebessüm vardı. Medeniyetin en geçerli kıstası çalışma disiplinidir. Bu disiplinin bulunmadığı toplum­ların kalkınması hayaldir. Türkiye’de çalışma disiplininden söz etmek bile yanlış olur.

İnsanımızda çalışma sorumluluk duygusu yine eğitimden gelişmemiştir. Çalışmayana, saatinde işe gelmeyene yaptırım uygulanmıyor. Cenevre’de görevde iken bir Türk dişçiye Lozan Kanton Hastanesinde iş bulduk; 119 gün sonra işten atıldı; Türkiye’deki gibi gebe gitmiş. Almanya’da sabah 05.30’da işbaşı yapan insanimiz; Başbakanlık temizliğine 08.30’da, Meclis’te 0ç.00’da başlıyor. Meclis personelinin büyük kısmi saat 10.00 civarında işe gelir; yaz aylarında hiç uğramayanı çoktur; hesap vereni ise hiç yoktur; zira hesap soran yok. Bu, Türkiye genelinde böyledir. Dış teşkilatımızın saat 10.30’dan önce açılanı istisnadır. İse gece başlamak diplomatın şanındandır. Amerikanda, Alman diplomat saat 08.00’de iş basındadır. Türkiye bu memleketlerden yardim almaktadır.

LÜKS DÜŞKÜNLÜĞÜ

Disiplinden mahrum, üretimi sıfır seviyesinde seyreden bürokrasimiz lüks düşkünüdür, israf şampiyonudur. Lüks döşenmiş büyük çalışma binalar, makam servis arabaları, kreş ve okullar, özel indirimli mağazalar, sosyal tesisler, yazla dinlenme yerleri ve lojmanlar. Okuldan fazla resmi lojmanı bulunan memleket; her şey yönetenler için. Orta çağ manzarası sergileyen, susuz binlerce köy, her türlü alt yapıdan mahrum yüzlerce kasaba ve kentimiz, sınıf, okul, öğretmen bulamayan bir milyon çocuk, yurt bulamayan binlerce öğrenci, yargı kapılarında dolaşan milyonlarca vatandaş, güneşte yer verilmeyen insanlarımız; “Sosyal Devlet”, “Demokrasi”, “21.yüzyıl”, Dünya ve Türkiye. Yöneticilerimiz gerçekten uyumuş. Milletimiz siyasilere, Sayın Bahçelinin deyimi ile, Kendileri de dahil bir Osmanlı tokadı vurdu. Bu tokat yeni iktidarın kulaklarında ne ölçüde çınlayacak, göreceğiz. Ancak şunu üzülerek, kendi sorumluluk payımı kabul ederek, söylemeliyim ki, Türkiye dünyanın en kotu idare edilen, fakirleşen, ilerlemeyen memleketi. Devlet adamlarımızın boyları kısaldı, yetiştiremiyor, çıkaramıyoruz. Biraz ümit vereni de en kısa zamanda yenir. 80 yılda 28 Başbakan, 750 civarında Bakan geldi, geçti; bunlardan, önemli bir kısmi koltuğu doldurmak, Türkiye çapında olmaktan uzaktı.

Liderler demokrasisinin kalite ile pek arası iyi değil.

Devletin değil, liderin bakanı olmak gerekiyor. Vaktiyle Churchill, Başbakan Atlee için, “10 Downing Street önüne (Başbakanlık konutu) kocaman bos. bir araba geldi ve içinden Atlee çıktı.” demişti. Bizim Başbakanlığın önüne her gün bir düzine boş Mercedes geliyor.

ADI DEMOKRASİ, ÖZÜ DİKTATÖRYA

Liderler, demokrasimizin sağlığı pek yerinde değil. 25 yıl içinde yaşadım, gördüm. Bu yola çıkan 53 sene oldu; fazla mesafe aldığımız söylenemez. İşin garip tarafı, ilk 1950-60 denemesinin en başarılı, demokrasiye en yakın düşmüş olmasıdır; halkın heyecanı, katkısı vardı. Ayrıca güçlü, tecrübeli kadrolarla işe başlamıştı. 1960’tan sonra sistem, bazen dışardan, genellikle içinden güdümlü hale geldi. Yönetemeyen, denetemeyen, liderlerin kontrolünde, şekli, sathi bir demokrasi ile yaşıyoruz. Oyuna ne aktörler, ne de seyirciler inanıyor. Gelişme halinde, topal bir demokrasi. Halkın katilimi, zamanla, genişleyeceğine daraldı, oydan, sandıktan ibaret kaldı. Seçtiği vekilin katilimi da kafadan parmağa indi. Milletvekili, liderin vekili durumunda. Sistem esasen milletvekilini tanımıyor, sadece parti gruplarına yer ve imkân veriyor. Siyasi rolü daralan milletvekili, seçmenin iş takipçisi haline geliyor. Hükümet kurulup, güvenoyu aldıktan sonra, Meclis kuvvetin toplandığı, denetleyen, milletin hakkini koruyan tostun organ olmaktan çıkıp, iktidarın emrine giriyor. Bütün kararlan, iktidarı oluşturan lider veya liderler alır. İhtisas Komisyonlar bile emirle başkan seçer, çalışır.

Milletin, vekiline verdiği irade, elinden alınıyor

Secimden sonra, yalnız ve yalnız liderler konuşur. Liderden farklı düşünmeye, hele konuşmaya hiç hakkımız yok. Demokrasinin vazgeçilmez unsurlar sanılan, dışarıya karşı demokrasiyi savunan siyasi partilerin içinde demokrasiden eser yok; dikta hakimdir. Liderin çapı küçüldükçe diktanın yoğunluğu artıyor. Parti içi haber alma ağı, Devlet istihbaratı kadar güçlü. Lider ve etrafındaki “saray aristokrasisi” hiçbir şeyi tesadüfe bırakmaz. Siyasette susmak, boyun, çok defa bel bükmek, mutlak sadakat esastır, ikbalin şartlandır. Aksi hareket, giyotine davetiyedir; erken parlamak ömrü kısaltır; lidere ters düşmek dönüş yolunu kapatır. Fikir üretmeye imkan ve zemin bırakılmaz. Bu hesapla grup toplantıları halka açıldı, kasaba mitingine dönüştürüldü. Bütün partilerin grup toplantılarına katılan, alkışlayan bir sınıf insan oluştu. Parti Genel Merkezleri Meclise taşındı.

İktidar, Meclise bilgi, hesap vermez, denetim kabul etmez. 57. Hükümet döneminde, Anayasada yeri olmayan, Üç liderlik Troyka sistemi oluşturuldu; bütün kararlar li­derler toplantısında alınır, Hükümete götürülmeden ilan edilirdi. Hükümet, tarım ürünleri taban fiyatlarında anlaşamayınca liderler, fiyatlan tespit ve beyan etti. Kendine has demokrasi, milletvekillerinin büyük çoğunluğu oyladığı tasanın farkında değildir. Liderlerin emri ile top yekûn harakiri yapıp, 449 oyla erken seçim karan aldılar ve geri gelmediler. Demokrasinin iki temel sağlık ibresi olan siyasi sorumluluk ve istifanın bizde yeri yoktur. Çok defa sorumluluk millette aranır.

19 şubat 2001 sabahı Türkiye’nin kendini yüzde altmış fakirleşmiş bulması, Hükümeti hiç rahatsız etmedi, birinci derece sorumlu Bakan dahi istifa etmek lüzumunu duymadı. Portekiz’de 70 yıllık köprü yıkılınca genç Bayındırlık Bakanı, “Sorumluluk benimdir.” diyerek istifa etti. Belçika’da bir malı kum kaçınca ki altı saat sonra yakalandı İçişleri, Adalet Bakanlar ile Jandarma Komutanı istifa etti. Bizde cezaevleri silah deposu, savaş, meydanı oluyor, Adalet Bakanı, “İstifamı gerektirecek bir sebep yok.” diyebiliyor; nerde ise “Ben değil, demokrasi istifa etsin.” diyor. Hükümetin kamuoyundaki desteği %15’e düştü. Ki 3 Kasım 2002 seçimlerinde %15’e zor yetişildi. Hükümet baş mı başka tarafa geçirdi. İktidar ortağı iki lider, “Meclisteki destek 276’nin altına düşerse meşruiyetimiz münakaşa edilir.” dedi, 250’nin altına düştü yine oralı olmadı. Siyasi sorumluluk lügatten silinirken, yargı sorumluluğu, partilerin anlaşması ile oy barajca takılıyor, dolayısıyla icradan hesap sorulamıyor. Hakkında Soruşturma Komisyonu kurulmuş Bakanlar dahi istifa etmiyor. Kendine has demokrasimiz. Yüzlerce soru önergesi cevapsız kalıyor. Dışişleri Bakanı Meclise, hatta Hükümete bilgi vermek ihtiyacını hissetmiyor. Bakan beş yılda Meclisin enline ancak beş defa gelebildi. Tıkanmış,, çözüm çıkaramayan bir sistem.

Partilerin başına gelen liderler gitmesini bilmiyor; bir değil, beş seçim kaybediyor, yine yerinde; diktatörler gitmez, itilir. Son seçimlerden sonraki bazı gidişler, demokratik düşünceden değil, ilerisi için umut görmediklerinden kaynaklanıyor. Demokrasi değişim rejimidir, yapamayan gider; bizde “değişmezler” modeli hakim. Mikrofonların önünde ağlaşması ile 50 milyar doların üzerinde kayba, seçimlerde %1,2 oyla hezimete uğrayan genel başkan yerinde oturuyor. Parti Kongreleri, demokrasinin infazı oluyor. Bunu yaşamış bir kimse olarak söylüyorum.Demokrasiye saygısı olmayanla demokrasi geliştirilemez.

Demokrasinin asil sahibi halk, devre dışıdır; uzak tutulur. Siyasi, demokratik kültürü, ekonomik ve eğitim düzeyi yeterli değildir. Demokratik haklarını yeterince kullanamıyor. Bürokrasi duvarını milletvekili, siyasi güçle aşmaya çalışıyor. Günde, ortalama, 10-15 bin kişinin Meclis’e taşınması bundandır. Bunun emsali yoktur. Hasta hanede yatak bulabilmek için milletvekilinin devreye sokulduğu tek memleket Türkiye’dir. Ayrıca, kuruluş felsefesindeki sakatlık dolayısıyla, Parti, şirket olarak görülür, ikti­dar olduğunda temettü dağıtması beklenir. Bunu, yüksek sesle “Payımızı almaya geldik.” diyenler var. Ziyaretçilerin çoğunluğu meşru olmayan taleplerde bulunur; onun gözünde “Milletvekili isterse her şey olur.” İş takipçiliğine boğulan milletvekilinin Parlamento çalışmalarının sağlıklı yürütmesi zordur. Bu sakat uygulamaya bir çare bulmak lazımdır. Parti, milletvekili ile bürokrat ilişkilerinin yoğunlaşması, sonunda bürokrasinin siyasileşmesi, politiğe edilmesi neticesini doğurmuştur. Partiler Devleti parselleme yanama girdi. 57. Hükümet döneminde valiler dahi, kontenjan şeklinde paylaşıldı, memur, giderek, kendini partinin adamı olarak görmeye başladı. Bürokrasinin politiğe edilmesi büyük kötülük olmuştur. Partiler Devletten elini çekmelidir.

Demokrasiyi hafiflik, kanunsuzluk, sinirsizle, başkalarının hürriyetlerini çiğneme seklinde gören, anlayanlar da var. Oysa gerçek demokraside, kanuni otoriteden taviz verilmez, hürriyetlerin asılmasına müsaade edilmez. Hukuk nizami hakimdir. Kant, “Özgürlüğün hukuk tarafımdan sınırlandırılmasının yegâne meşru temeli diğerlerinin eşit özgürlüğüdür.” der. Türkiye’de maalesef, hakim olan kargaşadır; keyfilik kol geziyor. Milletin emrinde olması gerekenler, milletin ensesinde.

Demokrasimiz olgunluk yasma varmadan, klasik demokrasinin reform ihtiyacı konuşulur oldu. Komünizmin çökmesi ile ideolojiler zayıflayınca partiler renksiz olmaya, çok partili sistem bunalım geçirmeye başladı. Bütün partiler ayni lügati kullanır oldu, topluma değişik mesaj vermekte zorluk çekiyorlar. “Sol” merkeze kaymaya, “S” harfinden kaçmaya başladı. Dün DSP, MHP ile yansırken, bugün CHP, AKP ile yakınlaşıyor. Avrupa’da da durum aynidir. Seçmen, partiler arasında ayırım yapmada zorluk çekmeye başladı. Klasik sistem, teknolojik gelişmelerden etkilendi; 60 saatte Ay’a giderken, 12 ayda bir sosyal tasarının kanunlaşmamasını anlatmak zorlaşıyor. Genç nesiller beklediklerini bulamıyor, sistemden uzaklaşıyor; radikal Uçlar ilgi, iltifat görmeye başladı. Bu gelişmeler üzerine eğilmek, incelemek gerek. Her şey değişirken siyasi sistemler de değişir. Zamanda gerekli reformlar yapılmazsa faşizme davetiye çıkarılmış olur.

SİYASET SERMAYE MAFYA İLİŞKİLERİ

Siyaset sermaye mafya ilişkileri her zaman, her yerde görülmüştür. Üç unsurun birbirine karşı çekiciliği, zaafı var. Sermayenin siyaseti esir aldığı, mafyanın her ikisine de hükmettiği yerde tehlike büyüktür. Denetimin kuvvetli olduğu güçlü demokrasilerde emin korunma tedbirleri alınmıştır. Siyasi partilere Hazine yardımı yapılması bu endişeden kaynaklanmaktadır. Amerika’da seçim kampanyalarına maddi katkıda bulunmak kaidelere bağlanmıştır. Fransa’da seçim harcamalarına sinir getirilmiştir. Türkiye’de üçlü ilişki, görülür şekilde, mafya lehine gelişmektedir.

Mafya, parti kongrelerinde, lider seçiminde, aday tespitinde, genel seçimlerde ağırlığını gösteriyor. Sermaye, zaafı olan siyasilere göz kırpar, seçimlerde doğrudan, bazen medya yoluyla etkili olur, Hükümet kuruluşlarında lobi yapar. 1978’de AP Genel Başkanlığına aday olduğumda bunu gördüm, yasadım ve direndim. Devletten taviz işareti vermediğinizde sermaye sizi bırakır, mafya önünüzü keser. Bunu Hükümet kuruluşlarında da gördüm. Gerek sermaye ve gerek mafya önemli Bakanlıklarda söz sahibi, etkili olmak ister. 1978 Kongresinde genç bir delegeden, unutamadığım siyasi bir ders aldım. Bana oy vermediğini beyan eden delegeye kusurumu sordum; cevabi şaşırtıcı oldu; “Kusurdan değil, kusursuzluktan size oy vermedim. Siz gelseniz Devlete vereceksiniz, öteki bana veriyor.” dedi. Bu samimi itiraf siyasi hayatimizin bütün sakatlıklarını ortaya koyuyor. Kongre hazırlıklarını sürdürürken her yanıma gelenin sorduğu şey, düşüncelerim, programım değil, “Bize ne vereceksiniz?”di. Verme­dim ve kaybettim. 83 Senatör Milletvekili ile yola çıktım, yol sonunda 3 kişi ile kaldım.

Demokrasinin islerlik ve etkinliği, toplumun ekonomik ve eğitim seviyesi ile doğru orantıdır. Bir Amerika seyahatimde Beyaz Saray’ı gezerken, bir Amerikalı ziyaretçinin, Saraydaki görevliye, “Başkan nerde? O’na oy verdim, görmek istiyorum.” dediğini duydum; bunu bir hak olarak görüyordu. Bizim daha almamız gereken çok yol var; sabırlı olmak gerekiyor.

TÜRKİYE’NİN DIŞARIDAKİ AĞIRLIĞI

Türkiye içerde irtifa kaybettikçe dinardaki yer ve ağırlığı azalmaya başladı. Memleketimiz 1930’larda danışılan bir güçtü, bugün sadece bilgi veriliyor. Gücü, dünyaca tanınan, sayılan, dinlenen devlet adamlarımız vardı. Gariptir, Devlet büyüdükçe, idarecilerin boylan ters orantılı bir gelişme gösterdi. Büyük isim çıkarmakta zorlandık. İkinci Dünya Savası’ndan sonra milletlerarası temaslar, ilişkiler arttı. Sen imalat eğitimi ürünü, lider tercihi isimler işbasına geldi. Yabancı dil bilmeyen, dünyayı tanımayan, kültür bagajı hafif Başbakan, Dışişleri Bakanlarımız oldu. Hükümet üyeleri çoğunluğu özellikle son yıllarda değil dışarıda, içerde dahi yadırganır oldu. Bunların dış temasları, milletlerarası toplantılarda bulunmalar, Türkiye imajını, ciddi şekilde yıpratmıştır. Sergilenen acı manzaralara şahit oldum. Bazılarını yabancılara “Türk Bakanı” olarak tanıtmakta zorlandım. Dünya çalışma Teşkilatı yıllık konferansında, Türkçe yazılmış, Fransızca telaffuzlu konuşmada ısrar eden Bakan gördüm. Fransa Dışişleri Bakanının azarlaması karşısında donup kalan Bakanımız oldu. Osmanlı İmparatorluğunun ilk Paris Büyükelçisi 28 Çelebi Mehmet Efendinin kemikleri sızlamıştır. Paris’e vardığında Fransızlara diyor ki, “Beni Saraydaki törenlere davet edecekseniz, bilin ki, ben yalnız Krala yanında oturmayı kabul ederim; zira ben Babı Ali Sefiriyim.” Fransızların şimdiki Başkanı Chirac, Aralık 2002 AB Kopenhag Zirvesi sırasında, “Türkler biraz nazik ve medeni olmalıdır.” dedi; Ankara bu saygısızlığa karşı tepkisiz kaldı. Fransız Meclisinin 18 Ocak 2002 tarihinde kabul ettiği Ermeni İddiaları ile ilgili kanuna da Meclisimizden cevap çıkmadı. “Olay çıkmasın!” değişmez politikası ile hassasiyetimizi kaybettik.

İstanbul’da, Başbakan Yardımcısının da katıldığı bir törenle İspanya’nın “Cervantes Kültür Merkezi” acildi. Oysa Cervantes, başta Don Kişot olmak üzere, bütün eserlerinde bizimle alay etmiş, hakaretler yağdırmıştır. Anlaşılan kimse rahatsız olmadı. Dikkatlerin Türkiye’ye çevrildiği hassas bir donemde yapılan garip bir tayini Sayın Özal’a sordum; “Endişe edilecek bir durum yok, nasılsa her şeyi ben yapıyorum.” dedi. Buyurduklarına memleket içinde geçerli olduğunu, yurt dışında Bakanın Devleti temsil ettiğini söyledim; tepki vermedi. Bir süre sonra “Sen hakli çıktın!” demek büyüklüğünü gösterdi. Ancak arada olan, Türkiye’ye oluyordu.

Liderlerin, sıradan kimseleri yüksek makamlara getirmeleri, Türkiye’ye layık görmeleri beni hep üzmüştür. Bunu Devlet ve millete yapılmış bir haksizle, saygısızlık olarak görürdüm. Bu saygısızlık, maalesef, devam ediyor. Sayılan 110’u aşan Büyükelçilerimizden standardı tutturan, bir nebze üstüne çıkanların şayisi bir düzineyi geçmez. 28 Çelebi Mehmet Efendi yanında hepimiz cüce kalırız. Dışişlerimizin kalitesi düşüş gösteriyor. Asala terörünün etkisi, özel sektör cazibesi ile kaliteli eleman Bakanıca iltifat etmiyor. Ayrıca teknoloji, diploması muhtevasını büyük ölçüde boşalttı.

Dışişleri Bakanlığı ve dış temsilcilerimiz gözünde Türkiye daima suçludur. Devama savunma senaryolar geliştirilir, dosyalar hazırlanır, dışarıya giden heyetlere özellikle Parlamenterlere verilir. Hakkimiz yoktur, hep borcumuz var. Diğer memleketlerin kusurlar, anlaşma ve insan haklarını çiğnemeleri üzerinde durulmaz, arşivi tutulmaz. Devletin kavgasını vereceğine, dışarıdaki Türklerin çiğnenen haklarına sahip çıkacağıma, devamı Ankara’ya reformlar, tedbirler tavsiye eder.

Avrupa Birliğinin, onaylanmış,, 1970 tarihli Katma Protokoldeki Mali Protokoller ve el emeğinin serbest dolaşım maddelerini ihlal etmesi, Avrupa Konseyinin vizelerin kaldırılması konvansiyonuna rağmen, hemen bütün üyelerin Türkiye’ye karşı vize uygulaması karşısında diplomatlarımız, Dışişleri sessiz kalıyor. Devletin onuru, milli menfaatlerin korunması bahis konusu olduğunda dahi, tepki gösterilmiyor. Her türlü muamele kabul ediliyor, yeter ki, olay çıkmasın.

TARİHİ HATALAR

Türkiye, senelerce Batının “uslu çocuğu”, “evet efendim”ci kaldı; istemedi, ne istendi ise verdi. Elindeki kozları değerlendiremedi; suçluluk psikolojisi ve ruhu içinde yaşadı. İtildi, kakıldı. Avrupa Birliği önünde sergilenen, “yalvar yakar” manzarası insanlarımızı üzmüştür. Affedilmez hatalar cezasız kalmıştır. 1 Mart 1995’te, zamanın Dışişleri Bakanı, “Kıbrıs’ın Avrupa Birliğine girmesine karşı değiliz.” demiş, tehlikeli bir süreç başlatılmıştır. 1976 da Dışişleri Bakanı da bütün uyarılarımıza rağmen “Yunanistan’ın Avrupa Birliğine girmesinden memnun oluruz.” demişti. Yunanistan’ın Avrupa Birliğine girmesine seyirci kalmak, Cumhuriyet döneminin en büyük diplomatik hatası olmuştur. Daha büyük hata, yine uyan, rica ve çırpınmama rağmen Kıbrıs ve Ege şartlarım taşıyan 11 Aralık 1999 Helsinki belgesinin kabulü ile işlendi. şimdi bu hatanın faturası ödeniyor. İşin üzücü tarafı, bu vahim hatayı işleyenlerin kahramanlık havası ve “başarı” iddiaları. Ankara’dan ayılan bir Amerikan Büyükelçisi, bana, “Siz Türkler, meselelerinizin kaynağını hep dış arda ararsınız, kaynak içerde, sizlerde.” dedi. Büyük ölçüde doğru bir tespit. Türkiye, çok defa, ya cahilane veya arifane ihanetin bedelini ödüyor. Bir memlekette hem ihanet, hem de cehalet makbul olursa, neticeye şaşmamak lazım.

KENARDA KALMA TAKTİĞİ

Türkiye, milletlerarası sahnede gözükmekten, teşebbüste bulunmaktan proje geliştirmekten kaçınmaktadır. Birleşmiş Milletler kurucu üyesi olduğu halde Güvenlik Konseyinde ancak bir donem bulunmuştur. Birleşmiş, Milletler kuruluşlarında üst makamları elde edememiştir. Birçok Arap memleketi bu alanda bizden daha aktif ve başarılı. Hep kenarda kalma taktiğini geliştirmiştir. Başta NATO olmak üzere, önemli milletlerarası kuruluşların iç nüvesine, mutfağına girememiştir. Kararlar, görüşler bu mutfaklarda geliştirilir, toplantılarda onaya sunulur. Türkiye genellikle getirilen karar metinlerinin virgül ve noktalan ile meşgul olmuştur. Müzakere teknik ve taktiği yetersizdir. Mali ve ekonomik görüşmelere Hazine, Maliye, Dış Ticaret katılanların dil bilgisi yetersizdir, kayıplara mal olmaktadır. Bunu, bazı Karma Ekonomik Komisyon toplantılarında gördüm, yaşadım, üzüldüm. Sayılan, bürokrasimizin gayreti ile 70’i aşan, çoğu lüzumsuz bu komisyonlara, genellikle, yabancı dil bilmeyen Bakanlar başkanlık etmektedir. Washington’da yapılan Türk Amerikan Ekonomik ve Askeri İşbirliği görüşmelerinden çıkan Dışişleri Bakanı Kissinger’e, varılan anlaşma hakkında bilgi sorulduğunda, “Bir şey bilmiyorum, müzakereler Türkçe yapıldı.” cevabim veriyor.

Dışarıda, Devletten maaş, alan personel şayisi 7.500; bunlardan yüzde ellisi hizmet icabı değil, menfaat icabı dışarıda bulunuyor. Borç alınan döviz, susuz köylerin suyu bunlara akıyor. Milletlerarası kuruluşlar nezrindeki Daimi Temsilciliklerin en kalabalığı ikinci, üçüncü sırada bizimdir. Bu alanda büyük güçlerle boy ölçüşüyoruz. Kendi parası ile kendisi aleyhine en kötü vitrin aşan memleket Türkiye’dir. Brüksel’de Belçikalı bir dostum, “Buradaki Turizm Bürosunu kapatın, size daha çok turist gelir.” dedi. Gidip büroya baktım, dostum hakli idi; altı aydır yıkanmamış, camdan içerisi görülmüyordu. Cenevre’de Büyükelçi iken, büroma giren bir şahıs, Başbakan kendisini müşavir olarak Cenevre’ye tayin ettiğini, altı ay lisan öğrendikten sonra gelip işe başlayabileceğini söyledi. Kendisine, Sayın Başbakana saygım, ancak kendisine ihtiyacım olmadığını, bir hafta içinde döneceğini söyledim; döndü, ancak geride dokuz bin İsviçre Frangı borç bıraktı. Bu konuda çok acı, üzücü, düşündürücü tecrübelerim oldu; ciltlere sığmaz; kaynakların nasıl ehil olmayan insanlara aktarıldığını gördüm.

Milyonlarca Anadolu insanından kesilen paralar dış tayinler ve lükse akıyordu, artarak akmaya devam ediyor. Bu 7.500 kişiden Devletin kavgasını veren, milli menfaatleri savunan, tarih ve Cumhuriyetimizi temsile layık olanların sayısı sınırlıdır. Türkiye, içerde olduğu gibi, dışarıda da kötü idare ediliyor, kavgası verilmiyor. Dış tayin furyamda, bir ara Frankfurt Başkonsolosluğu personel şayisi 67’ye çıkınca, Başkonsolos yardımcısı isyan etti, tepkisini Bakanlığa bildirdi. Seneler önce Bern Büyükelçiliğimiz görevli(!) şayisi artınca, İsviçre Hükümeti Ankara’ya nota verdi; diplomatik temsilcilik personel şayisinin karşılıklı olduğu, kendilerinin Ankara’da 4 memuru bulunmasına mukabil Türkiye’nin Bern’de 22 personeli bulunduğunu, büyüklüğü itibariyle, Türkiye için 8, hatta 12 kişilik kontenjan kabul edilebileceği, ancak 22 kişi ile Türkiye’nin 1sviçre’de özel bir faaliyet içinde bulunduğu sualini akla getirdiği belirtilerek, bilgi isteniyordu. Oysa bunlar “özel fa­aliyet” için değil, Ankara’nı kirli havasından kaçınılmış himayeli kimselerdi.

HEP AYNI ACI GERÇEK

Hangi açıdan bakılırsa, önümüze aynı acı gerçek çıkıyor: Türkiye iyi idare edilmedi, edilmiyor. Rakamlarını büyütemeyen, yahşi geriden takip eden, güven ve heyecanını kaybeden, artıların giderek azaldığı, eksilerin füze sürati ile yükseldiği bir memleket olduk. 1991’de iç borcumuz 7ç trilyon lira, dış borcumuz 35 milyar dolar. Bugün iç borcumuz 150 katrilyon lira, her hafta katrilyonla artıyor, dış borcumuz 120 milyar dolar. Fert başına milli gelirimiz 2.000 dolar, milli borcumuz 3.000 dolar. Yılda 60-65 milyar dolar iş ve dış, bora ödüyoruz. Herhalde bu astronomik rakamlar başarılı idare ürünü olamaz. Biz gocukken, okulda, padişahların dışardan borç alıp, saraylar Dolmabahçe inşa ederek, Devleti batırdığı anlatılırdı. Şimdi ne yapıyoruz? Maaş ödemek için, tüketim için, borç ödemek için borç alıyoruz. Sultanların intikamı… 30 yıldır iki, bazen üç rakamlı enflasyonla, ateşten gömlek içinde yaşıyoruz; sosyal bünyeye yerleşti, hayatimizin bir parçası oldu. Bu yangına, bizden başka hiçbir millet dayanamaz. iyi idare iddia sahipleri, herhalde bu yangıdan da milleti sorumlu tutuyordur.

Sene 1923, bir Türk Lirası, 3 İsviçre Frangı; sene 1951, bir İsviçre Frangı 65 kuruşumuz; sene 2002, bir İsviçre Frangı 1.180.000 lira; Sene 1977, bir dolar 4.20 lira; 1991, bin liranın altında; Şubat 2001, 620.000; 19 Şubat 2001, 1.200.000 lira; Aralık 2002,1.650.000 lira; herhalde Hükümetler bu rekorlarla övünüyordur. Bir araştırmadan, Türk Lirasının dünyanın en değersiz parası olduğu neticesi çıkmış; sebep olanlar utansın. 1950’lerde “her mahallede bir milyoner” sözüne isyan edenler, bugün milyarder… Dünyada 20 milyonluk kâğıt parası olan tek memleketiz; 57. Hükümet bu basan(!) ile tarihe gömüldü. Meclisin 2002 bütçesi 157 trilyon, yani günlüğü 500 milyar lira; her bos geçen gün on susuz köyün suyu demektir. Hep beraber milletin hakkim iyi koruduk!

1071-2002; hala Türkçe öğretemediğimiz, alfabeyi tanıtamadığımız insanlarımız milyonların üstünde. Milli Güvenlik Kuruluna verilen bir brifingde, Pervari okuryazar oram %92 olarak verilince yerimden fırladım. Kendini, Devleti aldatan bir bürokrasi 1984’te, bir yazıma cevap veren Milli Eğitim Bakam, Bitlis okuryazar oranım %65 olarak veriyordu; bugün bile o orana varmış değiliz. Sayın Bakana, o yazıyı kaleme alan memurunu Bitlis’e Eğitim Müdürü yapmasını bildirdim. On bin köyde su, sağlık ocaklarında ilaç, okullarda sıra yokken Cenevre’de Büyükelçiye 4 milyon dolara ev daha güzel evi ucuza vererek Bakanlarımız, Sefir ve Konsoloslarımıza her biri 430 bin Alman Markına iki yüze yakın Mercedes makam arabası alındı; Cenevre’de, yeni tayin imkanlar yaratmak için acılan lüzumsuz bir temsilcilik için ayda 25 bin İsviçre Frangı kira ödeniyor; başarılı, adil bir idare şekli değil mi? Ankara’da 60 milyon dolara bina yapan Halk Bankası Genel Müdürünü durduramayan Hükümet… Türkiye’nin dünya “kirlilik” listesinde üst sıralara çıkmasına seyirci kalınmadı mi?

Rüşvetin, alabildiğine yaygın hale gelmesi, kanıksanması, memleketimize yapılmış büyük bir kötülüktür. Hükümetler bu alanda etkili olamamış, otorite boşluğu hastalığın yayılmasını kolaylaştırmıştır. Rüşvetin kol gezdiği bir yerde, hukuktan, adaletten söz, güveni muhafaza etmek zordur. Rüşvet, ayni zamanda yolsuzlukların anahtar olmaktadır. Okulda, kötülükleri, tarihteki tahribatı anlatılan rüşvet, hayatin bir parçası haline geldi. İnsanlar, “Efendim bunsuz olmuyor.” diyor. Büyük ihaleler büyük rüşvetleri gündeme getiriyor. (çok uluslu şirketler, “insan satın alma” politika ve metotlar geliştirmiştir. Gelişme halinde bulunan memleketler kendileri için ideal bir av yeridir. Türkiye’de bir milyon kacak yabancı bulunduğunu resmi makamlar kabul ediyor. Bunlar herhalde paraşütle inmediler. Hudutlarımızdan ve büyük çoğunluğu hudut kapılarından girmiştir. Bunu, yabancı televizyonlarda ikrar edenleri dinledim. Ayni şekilde, yüzlerce kacak insanla liman ve sahillerimizden hareket eden gemilerin gözden kaçtığını söylemek inandırıcı olmaz.

Uyuşturucudan sonra bu defa Türkiye üzerinden beyaz insan ticaretinin artması Batı’daki görüntü ve itibarımıza büyük bir darbe oluyor. Bu konuda yeterince hassasiyet gösterilmiyor. Kara ve deniz hudutlarımızda büyük kaçakçılık oluyor. Daha iki yıl önce, Van sınırından günde 40–50 kamyon kaçak hayvan girdiği herkesin malumu idi; herhalde kamyonlar dağ, tepelerden değil, yoldan gediyordu. Sebze, meyve, petrol, mazot, uyuşturucu, silah, her türlü kaçakçılık yapıldı, yapılıyor. Burada kanayan bir yara var. Seneler önce, baskı ve ricalara dayanamayarak bir gümrük memurunu tayin etmek durumunda kalan bir Bakan, ricada bulunan meslektaş, 1 memnun olur düşüncesi ile, şahsi Ankara’ya tayin eder, ilgili, “Hayır, Gaziantep’i istiyorum.” der.

Ziyaret ettiğim Kapıkule’de bir gümrük muhafaza memurundan, silah ve otomobil kaçakçılığı konusunda pek üzücü şeyler dinlemiştim. Dışarıda görevli iken, ibret verici bir belgesel seyretmiştim. Filmde, kaçak silah dolu bir TIR’in Almanya’dan hareketi, Türkiye giriş belgelerinin önceden nasıl hazırlandığı, sınırımızdan kontrolsüz gedişi, Bolu ormanlarında küçük bir evin önüne gelerek silahlan teslim ve parasının alması, hem de renkli, gösteriliyordu. Anlaşılan filmi de, kamyonu da kimse görmedi. 1980’den önce Türkiye’ye 300 milyon dolarlık kaçak silah girdiği yetkililerce ifade edildi. Geniş diplomat olarak, dış, seyahatlerden döndüğümde, uçakta birçok kimsenin pasaportunun içine kartvizitini koyduğunu görmüşümdür.

Söylentileri sınırlarımızı aşan önemli şayi ve miktarda yolsuzluğun, hepsinin, iddia olduğunu söylemek yanlış ve yanıltıcı olur. Yolsuzluk her zaman olmuştur ve işin acısı, ekonomik hayatin gelişmesi ile doğru bir orantı takip etmiştir. Yolsuzlukla mücadelede başarılı olamadığımız acı gerçeği kabul edilmelidir. Yolsuzluk ağı kolay yenilemeyecek şekilde gelişmiş, yerleşmiştir. Kısa sürede yükselen servetlerin izahı zordur. Enerji Bakanlığımda, yabancı şirket temsilcileri ile birlikte ziyaretime gelen siyasiler oldu; “Seçmenleriniz mi?” diye sormuştum. Petrol Ofisi İzmit Yağ Fabrikası aile şirketine dönüştürülmüştü, baba müdür, oğlu yardımcısı, esi muhasebeci idi. Fabrikayı Devlete geri almam yadırgandı. Yine ayni dönemde, Parti İstanbul Ilga başkanların Petrol Ofisi bayi olduklarını tespit ettim; bayilik şartlarına sahip değildiler; büyük meblağlarla üçüncü şahsa devrediyorlardı. Bayiliklerini kaldırınca ziyaretime gelen bir İstanbul Milletvekili, “Bunun altından Çapanoğlu çıkar.” dedi; güldüm. Eti bank Genel Müdür Yardımcısı, Banka Çankaya şubesinin 8,5 mil­yon dolar dolandırılmasına karışmıştı. Beş defa mahkemelik olmuş kimseyi, bir kuruluşta, maharetinden dolayı, Genel Müdür Yardımcısı yapmışlardı; görevden almam yadırgandı. Yadırganmış çok is yaptım. Eti bank’tan maaş alan bir şahıs, Mazıdağı Parti ilçe Başkanlığı yapıyordu; işe gitmeden maaş alıyordu; çağırıp tercih yapması hususunda uyarmam ve gerekeni yapmam tepkiler aldı. Ener­ji Bakanlığı özel kalem bürosunda bir şahıs kıyafet ve hafiflikleri ile dikkatimi çekti; sordum, Partinin adamı olduğu, ay baslarında maaşını almaya geldiği söylendi; biraz üzerine gidince Bakanlıkta is takipçiliği yaptığı ortaya çıktı; görevine son vermem ufak bir depreme sebep oldu. Devletin, içinden nasıl yendiği ve yıpratıldığına dair, çok sayıda, birbirinden üzücü tespit ve tecrübelerim oldu.

KANUNUN SERVET KARŞISINDAKİ ACZİ

Türkiye’nin diğer bir acı gerçeğini, bir trafik polisinden öğrendim. Senden önce İstanbul Taksim’de yürüyordum; kaldırımlar otomobillerle dolu, adim atmak zor; duran bir trafik polisine, “Bu nasıl iş?” diye sorduğumda, cevabi, “Beyefendi, bunlar zenginlerin arabalar, ceza yazamayız.” oldu. Kanun temsilcisinin servet karşısında aciz beyanı, birçok hastalığın itiraf ve izahı oluyor. Görevlinin bu üzücü cevabi bana, Avustralya ve Yeni Zelanda’da dinlediğim bir trafik olayını hatırlattı. Avustralya Başbakanının makam arabası içinde verdiği mülakatı televizyondan takip eden polis, Başbakanı emniyet kemerini takmadığını görüyor ve Başbakana, 400 Avustralya doları ceza kesiyor. Yeni Zelanda Başbakanı ise, kullandığı özel arabasını yasak yere bırakıyor; polis, plakadan sahibini tanımasına rağmen otomobili garaja çekiyor. Bu örnekler, Taksim’deki manzara ve resmi! araç, şoförlerimizin pervasızlıkları acı derslerle dolu. Ancak bu dersleri görmesi gerekenler, şoförlerinin pervasızlığına seyirci kalıyor. Kanunsuzluk o derece yayılmış ki, Cumhurbaşkanımızın bu konuda gösterdiği hassasiyet yadırgandı, tenkit edenler oldu. Trafik kaidelerini tanımayan kocaman Mercedeslerin içinde yüksek yargı organları Başkanlarını görmek rahatsız edici oluyor.

And Sokakta, trafik memuru, ters istikametten gelen otomobili durduruyor; hiddetle dışarı Çıkan şahıs, görevliye “Beni nasıl durdurursun, ben savcıyım, seni hapishanede süründürürüm.” deyip kanunu çiğnemeye devam ediyor. Pek korktuğu anlaşılan memur olayı bana anlattı; bir şey çıkmayacağını, rahat olmasını söyledim. Çevre Sokakta, CHP binası karşısında, muşamba ile örtülü bir araba kaldırımı devamlı işgal ediyordu; sordum, bir savcıya ait olduğunu belirttiler. Muhalefetimiz uyuyor, görmezlikten geliyor; zira CHP’nin kocaman otobüsleri, kaldırımlarla beraber, sokağın yansını işgal ediyor; vatandaşın hakkini koruyacak muhalefetin hukuk anlayışı. Türkiye’de yönetenler kendilerini kaidelerin üstünde görür. Mercedesli başka bir trafik olayı; Hükümet üyesi iken, İstanbul Tarabya’da tek başıma yürüyordum. Kocaman Mercedesi ile ge­len vatandaş, arabasını kaldırımın tam ortasına park ederek önümü kesti; iki ihtimal kalıyordu, ya denizin üstünden(!) geçenek veya yola inerek trafik içinden geçmek. Mercedesli vatandaşa, yolumu kesmeye hakki olmadığını, otomobilini park yerine bırakması gerektiğini söylediğimde, atik bir kaşla ve yüksek perdeden, “İstediğiniz ye­re basşvurun!” dedi. Sansı yoktu, tara o sırada bir trafik arabası gidiyordu, durdurdum, memurlara Mercedesi göstererek, gerekli muamelenin yapılmasını rica ettim. çatık kaşlı zat bu defa yalvarmaya başladı, Mercedesi kendisini kurtaramamıştı. Bu olaylar, tek başına alındığında pek önemli gelmeyebilir; üzerinde durulmasam yadırgayanlar olur; ancak bunlar, genel hastalığın dışarıya vuran çıbanlarıdır.

Trafik, insan kanun ilişkilerinin kolay ve sık görüldüğü alandır. Trafik anarşisi, işgal altındaki kaldırımlar, otorite boşluğunun acı bir göstergesidir. O kadar çok acı göstergemiz var ki… Bunlar gören o kadar az gözümüz var ki… Acı gereklere alışan, hatta sorumluluğunu paylaşan insanlarla bunlar aşmak zordur. Zengin gülü ve haklidir; her zaman böyle oldu. Buna mukabil fakir, daima güçsüz ve haksizdir. Bu tablo, Devletin adalet ve demokratik yapısına gölge düşürüyor. Zengin ve güçlüye, haksiz olduğu zaman “hayır”, fakir ve süze, hakli olduğu zaman “evet” diyebildiğimiz gün, birçok meseleyi aşmış, çözmüş olacağız. Sosyal barış ve istikrarın önü açık mı? Olacak. Servet dünyanın her tarafında kuvvetlidir,  ancak gerçek demokrasilerde kanunu asamaz; Türkiye’de daha kuvvet­lidir ve ne yazık ki, kanunu aştığı haller olur. Bundan dolayıdır ki, Türkiye’de servet husumet celbe ediyor. Servete kapılar açıkken, fakirin yüzüne kapatılıyor. “Kanun önünde eşitlik, kanunda kalıyor; günlük hayatta, mevki, makam, servet, hatta kıyafet katsayıları öne geçiyor. “Sınıfsız, imtiyazsız” oluşumuz raflardaki metinlerde saklı. İnsanımızın, günlük hayatında, bası sıkıştığında, en çok kullandığı söz, “Benim kim olduğumu biliyor musun?”dur. Bununla katsayısını öne çıkarmaya çalışır. işin acı ve üzücü taran, ka­nun temsilcisinin, çok defa, bu katsayılara itibar etmesidir. Devlet idaresinde eşitlik ve adaleti hakim kılamadık. Ben dahil, insanlarımızın en büyük hasreti, sadece ismi, insan ve vatandaş, oluşu ile hakkini alabilmesi, asgari bir saygı görmesidir. İnsan onurunu zedeleyici uygulamalar, hayat boyu gördüm, yaşadım. Sade bir vatandaş, olarak THY’de yer bulamadığım oldu. Her zaman, her yer ve işte, isminize bir “ilave” isteniyor, aranıyor. Sade vatandaş olmanın zevkini insanlarımıza çok görüyorlar. Kanun metinlerinde “eşit”iz, ancak hayat ve İdarenin gözünde değil. Bu durum vatandaş.1 siyasi partilere, parlamenterlere sığınmaya, aracı bulmaya zorluyor; kendilerine kart verilmesini, telefon edilmesini istiyorlar; hasta hane, ameliyat dahil, her konuda. Böyle bir şey, yerleşmiş, işleyen demokrasilerde görülmez. İnsanımız kendisini Dev­let Karsımda çaresiz, sahipsiz görüyor. Bir gün Münih hava almanda karşılaştığım, memlekete gitmekte olan vatandaşlarımız, “Bizi öldürseniz THY’ye binmeyiz, Alman Uçağı ile gidiyoruz; zira bunlar bize insan muamelesi yapıyor.” seklinde şikayette bulundu; haksiz değildiler. Zamanla bu konuda olumlu gelişmeler oldu.

İdarenin hizmet anlayışından, daha ziyade anlayışsızlığımdan bir diğer örnek; sene 1961, Bakanlık Konsolosluk Dairesinde çalışıyorum; yaşlı bir öğretmen geldi; 119 ay önce Almanya’da is, kazasında ölen oğlunun defnedildiği mezarlığı ve mezar numarasını bir gün ziyaret ederim ümidiyle öğrenmek istiyor. Bunun için 119 aydır Bakanlığa taşınıyor; Almanya’daki Konsolosluktan bir türlü cevap alınamıyor; ben de yazdım, yine cevap yok; bu­nun üzerine gönderdiğim bir telgrafta, bir hafta içinde istenen bilgi verilmediği takdirde haklarında soruşturma açılacağını bildirdim; bilgi nihayet geldi. Bir babanın acısına duyarsız kalmak, öğretmenin teşekkürü, yüzündeki ifade çok şey anlatıyordu. Bu kadar kolay idare edilebilen bir milleti, bu derece kötü idare etmek, özel bir maharet ister. İdare, vatandaşın ya kemiği yok veya çok derinde düşüncesiyle bıçağı indirmeye devam ediyor; bıçak artık kemiğe dayanmıştır. İdarenin uyanması, silkinmesi, vatandaşın ensesinden inip, emrine, hizmetine girmesi lazım, bilmelidir ki, insanımız uyanmıştır. İnsanımız, “Ben, sen, o, Devlet biziz.” diyebilmelidir; dediği gün, Devlet ile millet arasındaki uçurum daralmaya başlar. Demokrasi denememize rağmen, milletin Devlet için değil, Devletin millet için varolduğu kültürünü geliş tiremedir; bürokrasi karşı duruyor. Bir zihniyet reformuna ihtiyaç; var.

İNSANIMIZIN GÜVENSİZLİĞİ

İnsanımızın ciddi problemlerinden biri de, kendisini güven içinde hissetmemesidir. Gününden, yarınımdan, iş inden, hatta hayatından emin değil. Bunu tecrübe ile ya yaşamış, ya da görmüştür. Korku ve eziklik içindedir. Haklarından emin değil. Bir anda her şeyi kaybedebilir korkusu içinde yaşıyor. Dış seyahatlerimde insanların korkusuz, komplekssiz, başlan dik, kendilerinden emin yürüyüşlerini hep gıpta ile seyretmiş,, kendi insanımız adına üzülmüşümdür. Batılı, toplum ve devletinin, doğumundan ölümüne kadar, kendisine sahip çıkacağından emindir. Toplumda yeri ve değeri vardır. Bizde, insanin değeri düşük, yeri ise hiç yoktur. İnsanımız artık yer, söz sahibi olmak istiyor; güneşteki yerini istiyor. Türkiye’de nüfusun %15-20’si güneşe el koymuş,, gerisi gölgede, çok defa karanlıkta yaşıyor. İnsanımız dertli, hem de çok dertlidir; anlaşılmayı bekliyor. İdarenin kendisinden duvarlar, gettolarla ayalmiş olmasından rahatsızdır. Bu koloni yal anlayış ve uygulamaya derhal son verilerek gettolar kaldırılmalı, aile tekrar birleşmelidir.

Demokratik bir toplumda yöneticiler, milli! imkânlar ve halkın genel seviyesi üstünde yaşayamaz, halktan kopamaz. Mevcut tablonun muhafazasında büyük sakıncalar var. Devletin lüks ve israf, ciddi şekilde kontrol altına alınmalıdır. Merkebin yollarda cirit attığı, tezeğin lsida kullanıldığı Türkiye’deki Mercedes saltanatı, hastalıklarımızın dışarıya vuran bir çıbanıdır. İşin asil endişe verici tarafı, bu sakatlıkların tabu, hatta ilgililerce bir hak olarak görülmesidir. Geri kalmış illerimiz vali ve emniyet müdürü Mercedesleri en büyük modellerden oluyor. İdareciler, insanların, teknoloji bombardımanı ile çok defa kendine rağmen uyandığını fark etmişe benzemiyor. Toplumu, fertleri eski gözlüklerle görmeye devam ediyor. Değil ileriyi, adımını göremiyor. Uyanan, yıllar boyu ihmal edilen, uğradığı kötü muamele ve haksızlıkların ağır yükünü hisseden insanin içinde isyan eğilimi gelişir. Kaybedilmiş hak ve imkanların, parçası olduğu toplumun varoşlarına itilmiş olmasının acısını hissetmeye, sorumlu aramaya başlar. Bunu görmeden, hissetmeden, hiçbir şey olmamışçasına yola devam etmek, uçuruma yürümek olur. Yönetenler, gördüğü her insanin, en az kendisi kadar, yer ve hakka sahip olduğunu, imkân tanınması halinde ayni makama gelebileceğini kabul etmedikçe iç huzuru sağlamak, demokrasi ve insan haklarını oturtmak zor olur. Merkebin sırtındaki insanin, yakından geçen kocaman Mercedes içindeki için neler düşünebileceği bir türlü ka­bul edilmek istenmiyor. Mercedes’teki zat, merkebin üstündekini, “doğuştan buna malı kum” olarak görüyor.

Coğrafi bölgeler arasındaki ekonomi ve sosyal farklılıkları azaltmak, gelir dağılımındaki adaletsizlikleri hafifletmek gerekiyor. Teknolojinin süratlendirdiği toplumdaki uyanış ve hassasiyet, İdarenin önünde gidiyor. Sosyal gerginlik subapları iyi kullanılmalı, patlama önlenmelidir. Meclisteki, Başbakanlıktaki yaygın ve rahatsız edici israf rejimin demokratik karakterini gölgelemektedir. Meclisimizdeki makam arabası şayisini dünyanım hiçbir Parlamentosunda bulamazsınız. Üstelik Meclis, denetim Yüksek Makamıdır. İdarede örnek olması gereken Başbakanlık ise israfın en kötü örneğidir. Devlette, kanunda belirtilen çalışma saatleri ve çalışma disiplini mutlaka uygulanmalıdır. Mevcut keyfi, gayri ciddi tatbikat, disiplinsizlik, milli! gelir kadar Devlet otoritesini de kemirmektedir. Kanunlarda yer alan sorumluluk, müeyyideler mutlaka harekete geçirilmelidir. Uyumakla kalkınma olmaz, çalışmak lazımdır. On yıllık Bakanlıktan sonra, kendi kararı ile, İsviçre Hükümetinden ayrılan Bayan Dreyfus, televizyon veda konuşmasında, her sabah saat 05.00’te kalkarak, günlük dosyalar üzerinde çalıştığım söylüyordu. Sayın Bakanlarımıza ithaf olunur.

Birçok şey gibi “sorumluluk” da lügatimizden silindi; hukuki sorumluluk işlemiyor, moral sorumluluk konuşulmuyor bile. Kanunlar islerlik ve etkinliğini kaybetti. Her şey insafa, keyfe ve takdire bırakılmış vaziyette. Hatalı karar ve icraatıyla trilyonlarca zarara yol açan görevlilerden hesap soran yok. Özel bankalardaki kayıplar üzerine gidilirken, Devlet bankalarındaki 20 milyar dolarlık kayıptan söz bile edilmedi. Devlet vasıta ve imkanların kanun dışı kullanılması yadırganmaz oldu. Moral değerler bozulunca moral sorumluluk da kayboldu. Fransa’nın saygın bir Başbakanı, şöhreti bozuk bir iş adamından bir milyon frank borç aldığımın ortaya çıkması üzerine intihar etti. Fransız Çalışma Bakanı, yazlık ev edinmesindeki yolsuzluk açığa çıkınca intihar etti. Benzeri kıstaslar bizde uygulansa intiharlara mezar yetiştirmek zor olur. Hiç endişe etmeyin, bizde bu sebeplerden dolayı intihar olmaz. So­rumluluk, moral değerler intihar ediyor. Mafya ve sermayenin bu derece, ayan beyan, hakim olduğu bir yerde, moral hassasiyetlere yer yoktur. Türkiye’nin bu acı gerçeğine ciddi bir şekilde eğilmek lazım.

80. yılını yasadığımız Cumhuriyetimizin genel bir muhasebesini yapmak, neticeleri ortaya koymak lazımdır. Nereden başladık, nereye geldik, yaptıklarımız, yapamadıklarımız, doğrular, yanlışlar, hedefimiz, imkânlarımız, yolumuz, dünyadaki yerimiz, objektif bir şekilde incelenmelidir. Kissinger’in anlamlı bir sözü var, “Nereye gittiğinizi bilmiyorsanız, her yol sizi oraya götürür.” Birçok iktidarın icraatı bu tarife uygun düşüyor. Amerika’nın basenli Başkanı Nixon, hakikati toplumdan sakladı diye istifa etmek durumunda kaldı. Bizde ise hakikat dışı beyanlarla iktidar yolu acılıyor. Amerika’daki moral hassasiyet Türkiye’de uygulansa, az kişi yerinde kalır. Bu moral sarsıntıda, ekonomik faktörlerle birlikte, yetersiz eğitimin rolü vardır. Bu alandaki grafiğimiz endişe verici bir seyir takip etmektedir.

ZARURİ VE HAYATİ REFORMLAR

Türkiye’nin kendisini, ciddi şekilde sorgulaması zamanı gelmiştir. İsleri oluruna bırakmak, hiçbir şey olmamışçasına yola devam etmek, sorumluluktan kaçmak olur. Gerçekleri önümüze koymak, göğüslenmek lazım bazı reformlar konusunda milli mutabakat var. Devletin yeniden yapılanması bunların basımda gelir. Mevcut hantal, dönmeyen garkla ilerlemek olmuyor. Modern, isleyebilen, demokratik bir Devlet yapısı kaçınılmaz hale gelmiştir. Bürokraside kaliteyi yükseltmek, verimi arttırmak, 657 sayılı kanun ve Memurin Muhakemat Kanununu kaldırarak sözleşmeli sisteme gitmek, yetki ile sorumluluğu dengeli bir hale getirmek şarttır. Bugünkü yapımız, demokratik liberal rejim ile bağdaşmıyor. Tutucu bürokrasi ekonomik dinamizmi frenliyor.

İkinci zaruri ve hayati reform, eğitim reformudur. Başbakan Dr. Refik Saydam deyimi ile A’dan Z’ye kadar değişmelidir. Çağdaş insan yetiştirmek, ancak çağdaş eğitimle mümkündür. Milli Eğitim Bakanına vekalet ettiğim sırada imzaya getirilen yazılar içler acısı idi, eğitime saygısızlıktı. Bakanlığı böyle olan bir eğitim sisteminin başarılı olması hayaldir. Benzeri olayı, daha vahim boyutlarda, Enerji Bakanlığında yaşadım. Kanun metinleri dahi Türkçe hatalarla dolu. Eğitimde, bölgeler arası dengesizliği ortadan kaldırmak, mevcut potansiyeli objektif şekilde kullanmak, büyük merkezlerdeki profesör ve öğretmenleri, ihtiyaca göre dağıtmak lazımdır. Bir tarafta ihtiyaç, diğer tarafta pahalı atıl kapasite kabul edilir şey değildir. Eğitim konusuna süratle eğilmez, gerekli reformlar gerçekleştirmezsek, geleceğimizi riske sokarız. Eğitim adaletsizliği, insanlara yapılacak en büyük kötülüktür. İlkokul, ortaokul sıralarını paylaştığım üstün zekâlı çocukların yağmur damlaları gibi kaybolmalar beni hep düşündürmüş, üzmüştür. Bir Fransız televizyonunda, 12-15 yas arası çocukların bilgi yarışmasını takip ettiğimde, aradaki büyük kültür farkından dolayı, çocuklarımız hesabına müteessir oldum. Ayni imkanları verirseniz, bizimkiler daha başarılı olur. İmkanlar eğitime değil, israfa, lojman, sosyal tesis, dış tayinlere gidiyor. Eğitim alanında başarısız, kusurluyuz. Alfabeyi henüz tanıtamadığımız   milyonların varlığı büyük bir ayıptır. Bu konudaki ihmal ihanettir.

Köklü bir yargı reformuna ihtiyacımız var. Çağ dışı, ömür alan usul kanunlar süratle değişmelidir. Teşkilat yetersizdir. Çarpık sistem neticesi yük büyüktür. Her sene Yargıtay’ın önüne yüz binlerce dosya geliyor. Maddi im­kanlar sınırlıdır. Davaların her gün artan şayisi sosyal rahatsızlıkların ifadesidir. Bütün kanunlar, kavga, insanlar arasındaki ilişkileri tanzim eder, üretilmeyen, masanın üstünde bulunmayan pastanın taksimini düzenler; Adana’da her dört kişiden biri ya davalı veya davacı; bu korkunç bir rakamdır. İhtilaf halinde bir toplum olduğumuzu gösteriyor. Birinci nesil miras davası neticelenmeden ikinci nesil miras davası başlar; insanların ömrü melikeme kapılarında gediyor. Hukuk dışı hak arama yollan açılıyor. Vatandaş süratli ve ucuz adalet arıyor. Yargı reformu hep konuşulmuş, ancak el atılmamıştır. Artık el atma zamanıdır. Yargısı, adaleti güçlü ve güvenilir olmayan bir toplumun barış ve istikran yakalaması zordur.

Mahalli İdareler reformu da çok konuşulmuş, projeler geliştirilmiş, ancak bir türlü gerçekleştirilmemiştir. Aşın merkeziyetçilik ekonomik kalkınmayı zorlaştırmaktadır. Mahalli İdarelerin güçlü olduğu memleketlerde demokrasi daha sağlıklı islemekte, katilim yollan açılmaktadır. Bu alanda da çağın gerisinde kaldığımız kabul edilmelidir.

Ciltlere doldurabilecek bu temel reformlar çok konuşulmuş, Hükümet programlarında, seçim meydanlarında, gazete sütunlarında yer almıştır. Ancak bir türlü gün ışığına çıkmamıştır. Hükümetler, oy kaygısı, bürokrasinin direnişi, menfaat çevrelerinin karşı çıkması neticesi bu konulara el atamamıştır. Bu radikal reformların gerçekleştirilmesi liderlik, siyasi güç ve kararlılık ister. Oy kaygısından kurtulmak, memleketin geleceğini düşünmek gerekiyor. Türkiye’de, maalesef, cesur kararlar alınamıyor. Her kesime hös gözükmek zaafı, Hükümetleri statükoya hapsediyor. Bu büyük kararlan alabilecek kadrolar, liderler bakımından pek zengin olduğumuz söylenemez; Devlet Adamı yetiştiremiyoruz. Senden boyu oluşmak, gelişmekte olan “Orta sınıf”, 57. Hükümetin “uyum” perdesi arkasındaki uyumsuzluk ve beceriksiz politikası neticesi kaybolmaya başladı. Bu derece pahalıya mal olmuş bir hükümet az bulunur. Milletten özür dilemek büyüklüğünü dahi içlerine sindiremediler.

İnsanimiz kırgındır, gergindir, kötümserdir, tebessümü unutmuştur, kendine, müesseselere güveni kaybetmiştir, iddia ve mefkuresi zayıftır, asgari geçinme şartları içinde çırpınmakta, bunu, nerde ise kader olarak görmektedir. Toplum içinde yerini, benliğini aramaktadır. Devletten anlayış, tebessüm, şefkat beklemektedir. Bürokrasi çarklar arasında ezilmekten kurtulmayı dilemektedir. Yarışın hareket noktasında imkanların eşit olmasını istemektedir. Türkiye’de yarışın adil olmadığı çığlıkları yankı bulamıyor. Her şey yönetenler, güçlüler için düşünülmüş, planlanmıştır. Kişin ağır şartlarında, sırtta, kızak üstünde doktora varsa taşınan, her gün beş kilometreden su taşıyanlar adeta bizden değildir. 60 milyon dolara mal olan Halk Bankası Genel Müdürlüğünden 50 km. ötedeki An­kara köyünde Türkiye gerçekleri yatıyor. Önünde son mo­del Mercedeslerin koçlar gibi dizildiği Başbakanlıktan Altındağ gecekondularına, daha ileride bir köye giderseniz hastalığımızın acı belirtileri, gören gözler için, teşhisi ile karşılaşırsınız Ne var ki, Mercedesler hak, köydeki yokluklar kader olarak görülüyor. Bu tablo bizim değil, Latin Amerika’dan alınmıştır. Türkiye’de sakatlıkların yöneticileri rahatsız etmemesi düşündürücüdür. Çocukluğumuzda, hatta 1980’den öncesine kadar, bazı ders kitaplarında, “Bir isçinin şerefi ile bir doktorun şerefi bir mi?” seklinde ifadeler bulunurdu. Bu çarpık zihniyet, henüz kafalardan silinmiş değildir. İçişleri bakanlığında bir genel müdürün, “Dayak idarenin sanındandır.” dediğini duymuşumdur. Demokrasi, insan haklan alanındaki zorluklarımız bu kafa yapısından kaynaklanmaktadır.

Demokrasi kültürümüz henüz yeterince gelişmiş, yerleşmiş değildir. Liderlerin bile bazı istisnalar var daha demokratlaşmadığı, diktatörlüğü elden bırakmadığı bir yerde demokrasinin gelişmesi zordur. Sanayileşmiş, refahı yakalamış memleketlere her gittiğimde, kendime sormuşumdur, “Onlar neden ilerde, biz gerideyiz?” Bu sualin cevabında değişik faktörlerin yeri ve rolünü saymak mümkün; bana göre bunlar iki temel noktada toplanmaktadır; birincisi, eğitim, ikincisi çalışma disiplini. İnsanımıza aynı kalitede eğitim verdiğimiz, medeni çalışma disiplinini uyguladığımız takdirde aradaki mesafeyi kapatır, ayni refah seviyesine ulaşabiliriz. Acı gerçek su ki, eğitimimiz zayıf, çalışma disiplini ise hiç yok. Bu iki noktaya mutlaka el atmak, öncelik vermek lazım bütün eksiklik ve kötülüklerin kaynağı olan cehalet bataklığını kurutmalıyız. Cehalet ile yetki ikilisinin maliyeti yüksek olmaktadır. Bu ikiliye bir de sorumsuzluk eklenince önümüze yasadığımız tablo çıkıyor

DEVLET ADAMI FAKİRLİĞİ

Diğer acı bir gerçeğimiz de Devlet İdaresi Sanatı’nı unutmuş olmamızdır. Asırlar boyu 16 Devlet, İmparatorluklar idare etmiş, örnek olmuş, başkalarına idareyi öğretmiş bir millet, bugün güçlü idareci çıkaramıyor; Devlet Adamı yetiştiremiyor. Bir kere daha eğitim, gerçek sorumlu olarak, karşımıza çıkarıyor. 20. yüzyılın en büyük Devlet Adamlarından birini, Atatürk’ü çıkarmış Türkiye, bugün Devlet Adamı fakiri. Bunun üzerinde durmak, düşünmek lazım. Türkiye gibi büyük bir memleketi, teknolojinin süratlendirdiği değişim süreci ve çalkantı içinde idare etmek kolay değildir. Tecrübeli, kültürlü, güçlü, vizyon sahibi kadrolar ister. Devleti yöneten, 70 milyonun nabzını, nazik bir doktor gibi, tutabilmelidir. İnandırıcı, güvenilir, cesur olmasıdır. İnsanlara saygılı, insanların gözünde saygın olmalıdır. Karar alabilmelidir. En kötü idare şekli kararsızlıktır. Vizyonu, memleketin en ücra kösesine ulaştıktan başka, dünyayı kapsayabilmelidir. Dünyadaki gelişmeleri, Türkiye üzerindeki muhtemel yankılarını görebilmelidir. Kendisini kanun üstünde değil, kanun önünde sıradan bir adam gibi görmelidir. Son senelerde, değil memleketi, dünyayı; burnunun dibini göremeyen liderler gelip geçti. Türkiye kendiliğinden bugünkü hale gelmedi. Kısa boylu bazı lidercikler, memleketi kendi boylarına indirdiler. İçlerinde, kendisini Makyavel’in “Prens”i gibi görenler, Dev­leti evine taşıyan, çantacısını Bakanlığa layık görenler vardı. Kalitesizlik on plana geçti. Her iktidar değişikliği bürokraside bir depreme yol ağıyor; tecrübe enkaz altında kalıyor. Devlete hizmeti cazip hale getirmeli, ehil in­sanlara ağmalıdır. Devlet Adamı yetiştirme yollarını aramalı, açığı kapatmalıyız. Türkiye’yi hak ettiği, layık olduğu yere çıkarmamız gerekiyor.

Başka bir gerçeğin acısını sizlerle paylaşmak istedim; beton salgını, betonlaşma gerçeği. Beton, memleketin bir ucundan ötekine, yanardağdan akan lav gibi ilerliyor; önünde durmak mümkün değil. Bağ, Bahçe, yeşil saha, park, dağ, bayır, her yere giriyor, beton mezarına çeviriyor. Şehirlerde hava koridoru, yeşil saha kalmadı, yükselen beton binalar. Hiçbir sema bu derece kendisine yükselen çirkinlik abidesi görmemiştir. Yeşil Bursa ovası, beton ovasına dönüştü. Andrew Gide’in hayran kaldığı Bursa evlerinden kurtulanı az. İstanbul, Boğaz, felaketi daha bü­yük ölçüde yasadı, yasıyor. 8 bin km.lik sahillerimiz, bü­yük ölçüde betonlaştı. Ellerinden gelse denizi de betonla dolduracaklar. Beton salgınına Devlet seyirci kaldı, belediyeler büyük ölçüde yardımcı oldu. Önce kamu kuruluşlar, Anayasa, hukuka aykin olarak, sahillerin en güzel yerlerini parselledi, tel örgüler Çekti, lüks beton dinlenme tesisleri inşa etti, sahili vatandaşa kapattı. Sahil belediyeleri, devamlı değiştirdiği imar planlan ile betona yer aştı katrilyonlar oynadı, zarflar uçtu, güzellikler gömüldü. Her tarafta kooperatifler, güvercin yuvası gibi, tabiatı adeta isyan ettiren binalar. Bir taraftan evsizler ordusu, diğer taraftan sayılan gittikçe kabaran ikinci evler. Bu iki rakam yan yana getirildiğinde çarpık gidişin fotoğrafı ortaya çıkıyor. Türkiye’de, sanayileşmiş memleketlerden daha fazla ikinci ev var; katrilyonlara mal olan ölü yatırım.

Roma’da değil yeni bina inşa etmek, mevcut binalar boyamak, rengini seçmek izne bağlı. İsviçre’de bahçenizdeki ağacı, izinsiz budayamaz, kesemezsiniz. Türkiye’de beton dökmek için baltanın girdiği ormanla, devrilen çamlar, Boğaz’ın iki sahilindeki katliam, gayrimenkul mafyasının gücü, idarenin teslimiyeti, devrilen gamların gözyaşları ve betonun, çirkinin zaferi. Bu gerçeğe eğilecek, betonun önünü kesecek bir iktidar çıkaramadık. Bütün acı gerçeklerimiz gibi, beton gerçeğinin de sorumlusu İdaredir, bizleriz. Bütün bu isyan ettiren hakikatler, yaralarla yola nasıl ve daha ne kadar devam edeceğiz? Bu suali Devletin, hepimizin kendisine sorması lazım; cevabi biliyoruz; mesele uygulama gücü; millet bu gücü sandıkta veriyor, biz kullanamıyoruz. Türkiye gerçekten zorda kendi insanini anlayamayan bir İdare bu meseleleri nasıl anlayacak? Bu satırlardaki çığlığın yankı bulmasını ümit ediyor, inanmak istiyorum. Vatanımıza, insanımıza, geleceğimize sahip çıkmalıyız. Bazı beton düşünce kalıplarını delmemiz gerekiyor.

ÇARPIK TABLO

Gerçeklerimiz bir araya getirildiğinde “Çarpık bir Tab­lo” ortaya çıkıyor. Bu tablo toplum hayatinin bir parçası haline geldi, yadırganmıyor. Yaşanan çarpıklıklardan bazılarını tekrarlamakta fayda var.

 Değer hükümleri büyük ölçüde değişti, değer kaybolmaya başladı. Dürüstlük meziyet olarak görülüyor; asil olması gereken istisna haline gelmeye başladı. Tehlike şanları ulaşacak kulak asıyor. Genel akıntının pesinden gitmek, akıntıya karşı durmaktan kolay geliyor.

 Sağlık değil, hastalık bulaşıcıdır. Teknolojinin birleşik kaplar haline getirdiği dünyada bulaşıcı kötülükler yayılıyor, toplum bünyesini kemiriyor. İçinden sarsılan, tahribata uğrayan bünyemiz dayanıksız çıktı; kendimizi tanıyamaz olduk. Nobel coğrafyasında yokuz, buna mukabil Türk mafyası dünyada söz sahibi oldu. Toplumu temizleyecek güçte çamaşır makinesi yapamadık, ancak her türlü kara parayı aklayan makine imalinde on saftayız. Milletlerarası uyuşturucu pazarında iddialıyız. Haine prim veriyor, hırsızı marifetli görüyor, cahile koltuk uzatıyoruz; hain yetiştirmede rekor, hırsız üretmede şöhret, cehalet tedrisinde tecrübe sahibiyiz. Dünya istatistikleri olumlu baslıklarında alt sıralarda, olumsuzlarda on sıralardayız. Tarih sayfalarının basında, günün sayfalarının sonunda yer alıyoruz. Bütçesi katrilyonlarla ifade edilen, hiçbir hesap makinesine, bilgisayara sığmayan bir memleketiz. Rakamlar önümüzde aciz kalıyor, sıfırlar yetişmez oldu.

 İnsan haklarının çok revaçta olduğu, ticaretinin yapıldığı bir donemde kimse insana güneşteki yerinden, payından söz etmiyor; asil hak budur. Türkiye’de her şey idare edenler için düşünülmüş, planlanmıştır. İdare edilenlerin görevi, varlık sebebi, idare edenlerin refahını sağlamak, omuzlarında taşımaktır; hak ve hizmet talep edemez. Siyasi iktidarların gücü, bürokrasi diktatörlüğünü kontrole yetmiyor.

  • Resmi araçları amacı dışında kullanmak Türkiye’de çok yaygındır; ilgili kanun, her gün, kanun temsilcileri tarafından defalarca çiğnenmektedir.
  • Eğitim alanındaki çarpıklıklar çok daha çarpıcı oluyor. Anadolu’da 4050 bin öğretmen açığı bulunmasına mukabil, büyük şehirlerde 60 bin ihtiyaç fazlası öğretmen var. En büyük adaletsizlik eğitimdeki eşitsizliktir, zira insani ömür boyu takip eder. Bu önemli konuda yönetenlerin hassasiyeti yeterli değil.
  • Çarpıklıklar toplum hayatinin bütün sahalarına girmiş. Anayasa ve dünyaca kabul edilen bir kaideye göre, denizler insanlara akiktir; herkes istediği noktada denize ulaşabilmelidir. Bu tabu hak demokratik memleketlerde kabul edilmekte, fert hakkına sahip çıkmaktadır; ya bizde!
    Devlet kuruluşlar sahillerin geniş bir kısmına el koymuş,,tel örgü çekmiş, yazlık dinlenme tesisleri inşa etmiş.; vatandaş bu sahalara giremiyor. Güneşi kapatanlar denizlere de el koymuş; deniz görmeyen Anadolu.
  • Türkiye kalkınma coğrafyası, bölgelerarası farklılık son derece çarpık; farklılığı azaltmak üzere kurulan Dev­let Planlama Teşkilatı, çarpıklığı büsbütün arttırdı.
  • Dünyanın her tarafında kaldırımlar yayalar için yapılır, ismi “yaya kaldırımı”; Türkiye yine farklı, kalanımlar otomobiller için yapılıyor. Ankara’nın kaldrımları işgal altında, yürümek mümkün değil.
  • Hayatin iki temel unsuru emek ve zandır; bütün mesele emeğin zaman içinde sermayeye dönüştürülmesidir. Zaman emek bağı Türkiye’de anlaşılmış değil; za­man, barajsız nehir gibi akmakta, emek atıl tutulmaktadır. Üretmeden tüketen, borçla yaşayan bir toplumuz. En az çalışılan, tatili en bol memleketiz. Senede beş ay boş gediyor.

    Sene 1071, Anadolu’ya geliyoruz; sene 1453, Istanbulu fethediyoruz; Üç yıl sonra Amerika keşfediliyor; 600 sene süren muhteşem bir imparatorluk; sene 2003, Ana­dolu Orta çağ manzaralar, borçla yaşamayı marifet bilen, Amerika’dan 50 yıl yardım almaktan rahatsız olmayan, iddiası, mefkuresi bulunmayan, tarihinden kaçan, teknoloji yarışında kulvar bulamayan Türkiye… Toplum hayatına yerleşmiş, kanıksanmış, sindirilmiş çarpıklıklar bunlardan ibaret değil. Her gün, her yerde değişik çarpıklıklar görülmekte, yaşanmaktadır.

HAYALİMDEKİ TÜRKİYE

Rüyamdaki Türkiye’yi görmek istiyorum; insanların mutlu, yarınından, haklarından emin, başı dik yürüdükleri bir Türkiye; refahın yaygınlaşarak yükseldiği, fukaralığın kader olmaktan çıktığı, ihtilafların azaldığı, adaletin hakim olduğu, mahkeme kapılarının sakinleştiği, milli ruhun şahlandığı, milli harem betonlaştığı bir Türkiye. Vatandaşım, “Devlet benim” diyebildiği, toplumda ve güneşte yer sahibi olduğu, Devlet nimet ve imkânlarının adil bir şekilde dağıtıldığı, moral, manevi değerlerin yükselişe geçtiği bir Türkiye.

Rüşvet, hırsızlık, ihanet, yolsuzluk, çete, mafya, iltimas, haksizlik sözlerinin lügatten düşmeye başladığı bir Türkiye; asırlardır Güneş altında çıplak uzanan, kavrulan Anadolu’nun yeşil bir yorgan ile örtüldüğü, ormanların baltaya karşı korunduğu, nehirlerin gemlenerek ekonominin emrine sokulduğu, binlerce kilometre otoyolun kesiştiği, saatte 300–350 km. süratle giden trenlerin memleketin bir ucundan öteki ucuna uzandığı, hava meydanlarının uçaklarla dolduğu, merkebin hayvanat bahçesinde görülebildiği, kağnının müzeye mal olduğu bir Türkiye.

Yönetenlerin kendilerini milletin üstünde değil, hizmetinde gördükleri, yetki sorumluluk dengesinin kurulduğu, lüks ve israfın önlendiği, duvarların, gettoların kaldırıldığı, ailenin yeniden buluştuğu, kaynaştığı, zengin güçlü ile fakir güçsüzün ayni gözle görüldüğü, kanunların delinmediği, insanlarda katsayı aranmadığı bir Türkiye. Her çocuğun okul, öğretmen, kaliteli eğitime kavuştuğu, üniversitelerde fakültelerin istidada göre seçildiği, üniversitelerin ilim ocağı haline geldiği, gençlerin üniversiteden yalnız diploma ile değil, zengin bir kültür bagajı ile ayrıldığı, hayat üniversitesine ümit ve heyecanla başladığı bir Türkiye.

Üretimin on, ihracatın on, milli gelirin on, yatırımların yirmi misli arttığı, istihdamın arttığı, işsizliğin azaldığı, borç almayan, borç veren, parası aranan, örnek gösterilen, kıskanılan bir Türkiye. Dinarda sayılan, danışılan, dinlenen, barış ve istikrarın koruyucusu olarak görülen, dostluk, ittifakı aranan, onur ve milli menfaatlerini hassasiyetle koruyan, kimseye sığınmayan, kimsenin kendisi için düşünmesini beklemeyen, kimseye karşı kompleks duymayan, tarihinden kuvvet alan, mefkure sahibi, nereye gittiğini bilen bir Türkiye…

Kitapların yüz binlerce basıldığı, okunduğu, gazete tirajının on misli arttığı, kültür, sanat değerinin yükseldiği, sevildiği, cehaletin kaçtığı, ciddiyetin geri geldiği, mo­dern, medeni, büyük Türkiye…

Rüyamdaki Türkiye’yi istiyorum. Bu rüyayı bizler gerçekleştireceğiz. Bunun işin irademizi, güçve kaynaklarımızı, heyecanımızı harekete geçirmeliyiz. 70 milyon parmak düğmeye bastığında büyük Türkiye ufukta yükselmeye başlar. İlk parmağı, bu satırlarla basmış olmaktan mutluyum; sıra sizlerde…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir