Türkiye’de Anarşizm Yüz Yıllık Gecikme

KİTAP ÖZETİ

Barış SOYDAN “Türkiye’de Anarşizm Yüz Yıllık Gecikme” isimli kitabında Türkiye’deki anarşizm ve anarşizm faaliyetlerinin ne olduğunu ve anarşizmin Türkiye tarihinde nasıl gelişerek günümüze kadar nasıl ulaştığını anlatıyor. Kitap akademik bilgi donanımından ziyade kendisini anarşist diye adlandıran fikir adamlarının ve entelektüellerinin röportajlarından oluşmaktadır.

Türkiye’deki anarşizm faaliyetlerinin ve öncüleri tarafından yapılan röportajlarla Kronolojik bir sıralama yapılmak istenmiş ve Osmanlı Devletinden günümüze kadar olan Türkiye’deki anarşizmin gelişmesi ve yapılan eylemlerin amaçları, anarşizmin anlatılması için yapılan yayınlar (dergi, gazete vb.), eylemleri düzenleyen şahıslar tarafından anlatılmaya çalışılmıştır. Geçen yıl ölen Ülkemiz ’in ilk vicdani retçisi Tayfun Gönül, kitapta anarşizmin nasıl geliştiğini anlatan kişiler arasında yer alıyor. Ali Kürek, Ufuk Ahıska, Ahmet Kurt, Ufuk Özcan gibi isimler, anarşizm ve anarşizmle özdeşleşen Kara dergisini bir söyleşi tadında anlatan diğer kişiler.

“Türkiye’de Anarşizm”, düzenli bir ‘yerel anarşizm’ tarihini bize anlatmasına binayen, temsilcilerinin yorumlarıyla birlikte, kitapta adı geçen çeşitli anarşistler hakkında bilgi sahibi olmamıza da fırsat veriyor.

Türkiye’de anarşizmin gelişmesi ve ciddi olarak bir kitle oluşturma girişimleri 1986 yılında yayınlanan anarşist dergi KARA ile başlamıştır. Türkiye’de ilk anarşist derginin 1986’da yayınlanmış olması, Osmanlı’da hiçbir anarşist izin görülmediği anlamına gelmiyor. 19. yüzyıl sonunda İstanbul’da İtalyan göçmenlerden oluşan anarşist bir grubun faaliyetlerinden de bahsedilmekte. Anarşizm 19. yüzyılda Ermeni devrimciler içinde çok taraftarı olan milliyetçilikle beraber yayılıyordu. Kropotkin’in yakın dostu Ermeni devrimci Alexander Atabekyan, Paris’te basmış olduğu Ermenice anarşist dergi Hamayankh’ı (Komün) Türkiye’ye gönderip, anarşizmi Osmanlı Devletinde yaymayı denemiştir.

Marksist hat, sanayileşmeye baylamış Avrupa’da; Almanya, Belçika, Fransa ve İngilterede etkili bir fikir akımıydı. Avrupa’nın doğusunda ise halkçılık etkiliydi.” Bu düşünceler Osmanlı topraklarına, söz konusu ülkelerden ithal ediliyordu. Marksist düşünce sanayileşmiş ülkelerdeki üniversitelere tahsil yapmaya giden aydınlar tarafından Osmanlya taşınmaya çalışılırken, anarşizm, Osmanlı coğrafyasına göç eden İtalyanlar tarafından yayılıyordu. İtalyanca, Bulgarca ve Ermenice anarşist yayınlar çıkartılmaya başlanıyor.

Osmanlı’nın yıkılma zamanına doğru anarşizmin Müslüman aydınlar arasında tutunamamıştır. Osmanlı’nın son döneminde bu fikir akımından etkilenen birçok aydın vardır. Bu aydınlardan biriside Paris’te bulunduğu yıllarda anarşizm felsefesi ile tanışıp bir müddet bu düşünce ile akımının etkisinde kalan Abdullah Cevdet… Ama hem Yahya Kemal’in hem Abdullah Cevdet’in ilgisi, kısa sürede sönüyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun sonunda ortaya çıkan milliyetçilikler ve etnik arındırma hareketlerinin, doğmakta olan anarşizmin Müslüman nüfus içinde kök salmasını engellemiştir. Anarşizmden etkilenen tek tük Müslüman aydınlar ise Abdullah Cevdet, Aka Gündüz ve Yahya Kemal gibi şahıslardır. Bu aydınların bir dönem sonra anarşist fikirleri bir kenara bırakıp kendi çizgilerinde gitmişlerdir.

Anlatılanlarla ilgili olarak Anarşizmin 19. yüzyıl sonunda Osmanlı coğrafyasında bir akım olarak geldiğini ama kök salamadan etkin bir akım olmaktan çok uzakta olduğunu söyleyebiliriz.

Müslüman aydınlar arasında sosyalizm gelişirken anarşizmin tutunamamasının en büyük sebebi ise Osmanlı aydınlarının, modernleşme için devletin tek etkili araç olduğunu düşünmeleri ve devleti bir nefret nesnesi olarak gören anarşizmin, hızlı modernleşme peşindeki aydınlar arasında taraftar bulamamasına sebep olduğu öngörülmüştür. Müslüman aydınların devlete yönelik sevgilerinin “duygusal” nedenleri de vardı. Türkiye’ye anarşizm gibi gecikmeli gelen ve gelişiminde anarşistlerin başrolü oynadığı vicdani ret hareketinin öncüsü Tayfun Gönül’ün bu kitapta yer alan röportajda dediği gibi, “çünkü (aydınlara) hep devlet bakmıştır. Abdülhamid’e karşı muhalefeti bile Abdülhamid finanse etmiştir’’ kitaba göre. Nede olsa hepsi Osmanlı’dan maaş alan adamlar” diye de desteklemeye çalışılmışlardır bu iddialarını.

Osmanlı’da varlık gösteren Türk Anarşist Cemiyeti Avrupa’da kurulmuştu. Muhtemelen sultanı korkutmak amaçlanmıştı. Çünkü o dönemde ismi var cismi yok bazı örgütler vardı. Bir örgüt kurulur ve sultanı telaşlandıracak bir noktaya gelir… Bunun bir adım ötesi de var: Bir muhalif dergi çıkartılır, tek sayı. Hemen bir örneği elçiliğe ve saraya yollanır. Ve adeta “Muhalif yayına devam etmemi istemiyorsanız karşılığında maddi beklentiler içindeyim” mesajı verilir. Muhalefetin böyle bir yanın da olduğu ve Anarşizmin Osmanlı döneminde bazen şahsi menfaatler içinde kullanıla bildiği ve bir değerlendirme yapılacaksa bu tarz eğilimlerin ve neşriyatlarında göz önünde bulundurulup daha sonra bir değerlendirme yapmanın Anarşizmin Türkiye tarihini sıralama açısından daha sağlıklı sonuçlar ortaya koyacağı vurgulanmak istenmiştir.

Daha sonra Osmanlı dönemi bitirilip yakın tarihe geçilmeye ve Anarşizmin gelişimine oradan devam edilmeye çalışılmıştır. Bunun için isimleri bilinen ve bilinmeyen bir çok organizasyondan ve organizasyonlara öncülük eden grupların fikirlerini felsefik bir kurgu katılarak okuyucuyla paylaşılmak istenmiştir.

Kitapta öne çıkan en önemli konulardan birisi ise Anarşist fikirlerin doğuşunda etkisi olan bireyler belirli bir politik hareketin içinden geliyor olmaları. Anarşizm fikir akımını benimsemiş birçok kişinin, istisnasız sol bir geçmişi olduğu öngörülmekte ve kendi siyasal geçmişlerine pek de olumlu bir gözle bakmayışları konu edinmektedir. Hatta, açıkça ilan edilmiş bir reddi miras söz konusuydu. Çünkü düşünün ki, meydanları dolduran yüz binlerce insan bir gecede yok olmuş. On binler işkence tezgâhlarından geçmiştir. Herkes sus pus olmuş. ’70’lerle ’80’lere tanık olup da bu iki dönemi kıyaslayanlar bir şizofrenik yarılmayı, farklılaşmayı net biçimde görebildikleri ve fikirlerinin bu doğrultuda değişim göstermesiyle eski inançlarının gölgede kalacağı bir fikir akımı olan, her türlü iradeyi ve otoriteyi inkar edip kabullenemeyen bir tutum sergilemişlerdir. Buda tabiki Anarşizmden başka bir şey değildir.

Türkiye’de anarşizmin fikir akımı olarak doğması 1986 yılına dayanmaktaydı. Birçoğu Marksist felsefenin düşünce tarzını benimsemiş bir grup tarafından çıkartılan Kara dergisi, anarşizmin yolunu açmaya ve insanlara anarşizmin ne demek olduğunu anlatmayı hedefliyordu. Derginin yayın hayatı süresince, kendilerine anarşist yerine liberter/anti-otoriter demeyi tercih eden Kara’cılar, bunun nedenini, Türkiye solunun ve -devletin 12 eylülpropaganları nedeniyle- halkın anarşizm terimine yükledikleri pejoratif anlam olarak gösteriyorlar. Kara dergisini, Efendisiz, Apolitika, Ateş Hırsızı, Amargi gibi yayınlar takip ediyor ve kitapta bu yayınların yapısı hakkında da yeterince bulunmaktadır. 1990′ların sonuna kadar, bütün bu anarşist yayın ve örgütlenme girişimlerini, neredeyse tamamen eski Marksistler omuzluyor. Anarşizmin ülkemizde ses getiren bir fikir akımı olması 2000′lerin başına denk gelmektedir. Bazı anarşistlere göre geçişler sürecin olağan durumlarıyken, Umut Kara “Anarşizm, devrimci mücadeleden uzaklaşmaya çalışan ‘ex’ devrimcilerin bir sığınağı haline gelmeye başladı” diyerek çekincelerini ortaya koymaya çalışmıştır. Kara’yla başlayan anarşist neşriyat, daha farklı yayınların devam etmesi ve büyümesine, anarşizm içi akımların Türkiye’de de temsil edilir hale gelmesinde büyük rolu vardır. Liberter adıyla, genel bir anti-otoriter mücadeleyle yapmaya çalışan bir grup, anarko-feminizm, yeşil anarşizm, toplumsal ekoloji, anarko-komünizm, post-yapısalcı anarşizm gibi bir çok dala ayrılmış, her akım kendisini temsil eden yayın faaliyetine  başlıyor.

Kara’nın siyasi düşünce tarihimizde farklı  yeri var. Hemde bu dergi anarşizmin yanı sıra, vicdani ret, ekoloji ve LGBT alanlarında da öncülük yapmıştı. Ama yine de ilk dönem anarşistlerin, sonraki kuşaklar tarafından “fikir misyonerliği” dışında hiçbir şey yapmamak ve anarşizmin yayılması için yeterli çabayı göstermemekle eleştirilmişlerdir. Bu açıdan bakıldığında kitapta ipin ucunun 1980’ler lehine kaçırılıp kaçırılmadığı tartışmaya açık bir soru olarak cevap bekliyor.

Kitabın tamamına baktığımızda “anarşist eylem” ile “anarşist düşünce”nin birbirine uyumlu bir şekilde anlatıldığını, anarşizmin teşkilatlanmasındaki problemlere ağırlık veren röportajlarla, düşünsel ve teorik sunumların yapıldığı görüyoruz. Yazarımızın, kitabında röportaj yöntemini seçmesindeki sebebi ise şöyle açıklıyor. “Yazarın sayfalara “diktatörce” hükmedip tutarsızlıkları ve farklılıkları kesip attığı bir kitabın anarşizmin ruhuna aykırı olacağını, bu çalışmanın röportajlardan oluşması gerektiğini düşünmüştüm başından beri.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir