TÜRKİYE’NİN GÖZYAŞLARI Adım Adım Kurdistan ve Kafkasya Operasyonu – Selman Kayabaşı

Bu biçareye bir çare olmazsan ateşlerde yanayım

Güzelim, beri bu y ateşle yakmaktan yanayım.

“Güzelim ben” deyu aşkını suya yazanlar

Duysun ki, suyun kıymetin ne kış anlar, ne yaz anlar

Aşk su değil gözyaşıdır, her mevsim sıcak ve yakıcı

Lakin aşk acısı çekmeyen, yanmaktan ne kış anlar ne yaz anlar.

Kitap, her mevsim yananlara ithaf edilmiştir.

SELMAN KAYABAŞI: Zonguldak-Devrek doğumlu. Boğaziçi ÜniversitesiTarih Bölümü’nü bitirdi. Öğrencilik yıllarında Yeni Şafak Gazetesi Dış Politika bölümünde editörlük stajı ve sonrasında İNTERNETHABER Yayın Grubu’ndaergenekon

Haber Müdürlüğü yaptı. Okuldan mezun olduktan sonra, üzerinde  çalıştığı  Kafkas Ruleti – Fırat’ın Ayak Sesleri adlı kitap serisini tamamlamak için bu görevinden istifa etti.

——————————————————————————————————————–

Bu kitapta anlatılan olay ve kahramanlar tamamen

hayal ürünü olan bir senaryonun parçasıdır. Yazılanların,

geçmişte yaşanmış olaylar ve bu olayların kahramanları ile

kesinlikle bir ilgisi yoktur. Okuyucunun, kendi zihninde kurması

muhtemel ilişkiler ise basit bir rastlantıdan ibarettir.

Kafkasya ve Azerbaycan’da dengeler değişiyor…

Kürt ayaklanması beklenmedik bir sonla bitiyor…

Büyük Türkiye yolunu, suikastler ve ihanetler kesiyor…

Kafkas Ruleti, büyük oyuncuların elinde dönmeye devam ediyor


Kafkas Ruleti, Kaldığı Yerden!

Komünizmin Türkiye’de başarıya ulaşmaması için İlhanbey önderliğinde ‘Ergenekon isimli gizli bir örgüt kurulur. Teşkilat içinde kimliğini gizleyen İlhanbey; üç has adamı Oğuzbey, Kayıbey ve Börteçine ile birlikte çalışmış ve yıllarca birçok ülkede farklı operasyon lar düzenlemiştir. Bu üçlünün gerçek kimlikleri gizlenir. 90’lı yıllarda vefat eden İlhanbey, dünya siyasetinin gizli gerçeklerini yazdığı mektuplarını Börteçine’ye teslim etmiştir. İlhanbey’in gizliliğe verdiği önem sebebiyle Oğuzbey, Kayıbey ve Börteçine birbirlerini hiç görmemişlerdir. Ergenekon’un aktif olup olmadığı yıllarca tartışılır. Derinden gelen bir ses, tartışmalara son noktayı koyar: Ergenekon hep aktif olacak!

Irak’ta savaşın başladığı yıllarda Türkiye’de Büyük Türkiye Operasyonu planlanır. Korkut Bey Teşkilat’ın en önemli isimlerinden biri, Sungur Fırat ve Alpar da onun yardımcılandır. Sungur Fırat Azerbaycan’da ayaklanma çıkaracak ve Türkiye yanlısı Masumzade’yi başa geçirecektir. Alpar ise, Kafkas Halkları’nı Rusya’ya karşı ayaklandıracak ve Birleşik Kafkas Devletini kurmak için çalışacaktır. Türkiye bu planları  yaparken, kendi  topraklarında  çıkan  ve “Güneş’in Çocukları” ismi verilen Kürt ayaklanması ile uğraşmak zorunda kalır. Barzani ve Mossad işbirliğiyle gerçekleşecek olan ayaklanmayı, Sungur Fırat’ın yardımcısı Efe bastıracaktır. Fakat Efe’nin ayaklanma çıkacağı gün ortadan kaybolması kafaları karıştırır. Efe’nin görevi Fırat’ın güvendiği isimlerden birine, Müfit’e verilir. Herkes Efe’nin nerede olduğunu merak eder

Kafkasya’daki operasyon; Rusya içindeki özerk cumhuriyetler de başlar: Karaçay Çerkes’in başkenti Çerkesk, Kabardey Balkar’rn başkenti Nalçik ve Çeçenistan’ın başkenti Caharkale… Alpar, Türkler’in ayaklanacağı bu üç merkezdeki başarının Birleşik Kafkas Devleti’ni getireceğine inanır.

Operasyon beklendiğinden de kısa sürecektir. Ortaya çıkan gelişmeler Sungur Fırat’ı bir hayli düşündürür. Ya her şey yanlış gitmektedir, ya da…

Dünya siyaseti ve Türkiye gerçekleri Sungur Fırat’ın gözünden çok farklı görünür. Çatlı’dan Ağca’ya, mafyadan Hamas’a, PKK’dan Kürdistan’a kadar birçok konu “perdeler kaldırılarak” analiz edilir. Operasyon biter… Aslında her şey operasyon bittiği gün başlar!

Kafkas Ruleti’nde başlayan ihanetler, isyanlar, hayaller ve hayallerin içine saklanmış gerçekler Kafkas Operasyonu’nda devam ediyor…

Kafkasya’da ezanın başlamasıyla noktalanan Kafkas Ruleti ve ezanın son bulmasıyla başlayan Kafkas Operasyonu aynı kalemin mesajını yansıtır; Türkiye büyük ülkedir. Yarın daha da büyük olacaktır!

Kafkasya Operasyonu Başhyor!

Hayyealessaleh

Hayyeale

Hayyealelfelah

Essalatü hayrun minennevm

Essalatü hayrun minennevm

Alpar, “Namaz uykudan hayırlıdır” cümlesini duyduktan sonra oturduğu yataktan kalkıp pencereye yaklaştı. “Yıllardır uykudayız hocaefendi, uyanmaya niyetlendik” diye mırıldanıyordu. Perdeyi aralayıp dürbünüyle dışarıya baktığında, yıllardır hasretiyle yanıp tutuştuğu operasyonun başlamaküzere olduğunu anladı. Çerkesk’in erkekleri, hızlı adımlarla meydana doğru yürüyordu.

Çerkesk’te okunan ezanın Metkan için ayn bir önemi vardı. Senelerdir dedesinin vasiyeti kulaklannda yankılanan Metkan, yüz elli yıldır vatan hasreti çeken Çerkezleıin son nesil gençlerinden sadece biriydi. Istanbul’da tarih eğitin gören Metkan, on iki yaşında iken isminin anlamını dedesine sormuş; dedesi ise, “Evladım, ismin eğitilmiş yüce kişi anlamına gelir” demişti. “Kendini iyi yetiştirip milletine faydalı olasın ki; atalanmızın ruhunu şad edip yüce kişiliğe erişesin!”

Annesini ve kardeşlerini Istanbul’da bırakan Metkan, Çerkesk’teki teyzesi Ridade’nin evinde ezanın bitmesini bekliyordu. Namazını kılmış, teyzesinin hazırladığı çayı içmiş ve son kez ellerini açıp dua etmişti. Hiç konuşmuyordu. Yüreğindeki heyecan ellerine yansımış, çay içerken titreyen eliyle bardağı zor tutmuştu. Teyzesi nin km Setenay’la göz göze gelmemeye çalışıyor, pencerenin önün deki divanda oturmuş, elinde silahı, önüne bakıyordu.

“Bir isteğin var mı abi?”

Kafasını kaldırmadan “Canınızm sağlığı bacım” dedi. Ezan bitmiş, Kafkasya’da yayın yapan Kılavuz Radyosu, “Çırpınırdı Karadeniz” marşını çalmaya başlamıştı. Yüreğini kıpır kıpır eden Özlem son noktasına gelmişti. Ayağa kalktı… Yavaş adımlarla odadan çıkarken, “hakkını helal et Setenay, dönemezsem anam ve bacım size emanet” dedi. Setenay’ın sessizce “Helal olsun abi” dediği duyuldu.

Silahını sırtına alıp paltosunu giydi. Yatak odasına geçti ve seccadenin üstünde hüngür hüngür ağlayan teyzesinin omzuna dokundu.

“Hakkını helal et teyze!”

Ridade Hanım ayağa kalkıp Metkan’ı kucakladı. Ona sarılırken, hepsinin de bağrını yakan bir özlemi kucaklamanın huzuru ve yeğenini ateş çemberinin içine yolcu etmenin endişesini aynı anda ya şıyordu.

“Allah yolunu açık etsin oğlum. Allah düşman gazabından korusun yavrum

“Anam ve bacım size emanettir.

Teyzesinin elini öptükten sonra çizmelerini giydi. Kafasını çevirip Setenay’la son kez göz göze geldiklerinde, odadaki radyodan, “Vefalı Türk geldi yine, Selam Türk’ün bayrağına” dizeleri yükseli yordu.

Alpar’ın kaldığı ev Kabaçay Çerkes’in başkenti Çerkesk’in kuzey batı kesiminde, şehrin en yüksek tepelerinden birinde idi. Rus ajanlarının kaldığı askeri bölgeyi ve şehre giriş-çıkış noktalarını elindeki dürbün sayesinde izleyebiliyordu. Özel güvenlik sistemleri ile donatılan evin içine küçük bir istihbarat merkezi kurulmuştu. Operasyon için büyük önem taşıyan noktalardaki hareketlilik ile diğer başkentlerdeki operasyon merkezlerinin görüntüleri Alpar’ın bilgisayarına gönderiliyordu.

Kafkasya’daki imamların hepsiyle yüz yüze görüşülmüş, ezanın Kafkasya topraklarındaki bütün camilerde aynı dakikada başlaması için anlaşma yapılmıştı. Ezanın bitişiyle birlikte Türkiye’den getirilen özel birlikler harekete geçecek, halkın bu birliklere destek vermesi beklenecekti.

Çerkesk’te ezan sesleri yükselirken Alpar, heyecanla endişeyi aynı anda yaşamaya başlamıştı. Bölgede Vahhabiler ve Sünniler farklı camilere sahipti. Vahhabilerin Amerika ile ortak çalışma yaptıkları ve Türkiye’nin bölgede girişeceği bağımsız bir operasyonda Amerika’yı destekleyecekleri açıkta. Para ile satın alınamayacak kadar zengin olan Vahhabi camilerinin, Türkiye karşıtı bir cephede yer alması bü tün operasyonu başarısız kılabilirdi. Alpar’ın güvendiği tek kişi, Teşkilat’ım Rus istihbaratı içine sızdırdığı Orhan Mirza idi.

Mirza Hüseyinov adıyla gerçek kimliğini saklayan Orhan Mirza, Putin’in güvenini kazanıp Kafkasya’dan sorumlu danışmanlığına kadar yükselmişti. Ergenekon’un efsane ismi Oğuzbey’in isteği üzerine Kafkas halklarını ayaklandırınak için bölgeye gelmiş ve Rus taraftarı görünmesine rağmen Teşkilat adına çalışmalar yapmıştı. En başarılı faaliyetlerinden biri de Vahhabiler’in bazı camilerine kendi adamlarını imam olarak tayin ettirmesiydi.

Dün son kez Orhan Mirza ile görüşen Alpar, Vahhabilerin operasyona destek vereceğini ve bunu İslam ortak paydası sebebiyle yapacaklannı öğrendiğinde sevinmişti. Fakat yine de tatmin olamıyor, son anda tuzağa düşürülme ihtimalini düşünüyordu.

Ezan biter bitmez telefonu eline alıp Kabardey Balkar’ın başkenti Nalçik’te operasyonu yönetecek olan Hamza’yı aradı.

“Çay nasıl Hamza?”

“Demlendi abi, afıyet olsun!”

Hamzanın “demlendi” sözü, operasyonda bir aksama olmadığını ve ezanın başladığını gösteriyordu. Derin bir nefes alan Alpar; Caharkale (Çeçenistan), Baksan Terek, Üçköken, Maykop ve Karaçay’da görevli arkadaşlarını arayıp çayın saat kaçta demlendiğini sordu. Aldığı yanıt hep aynıydı:

“Saat 05’te.”

Telefonu kapatıp, televizyonun kumandasını eline aldı ve Rus haber kanallarından birini açtı. Henüz olağanüstü bir durumdan bahsedilmiyor, Putin’in günlük programı hakkında bilgi veriliyordu. İki hafta evvel Filistin’de seçimler yapılmış, Amerika’nın terör örgüt leri listesinin başında bulunan Hamas büyük bir zafer kazanmıştı. Filistin’de demokratik bir seçim yapıldığnı belirten Putin, Hamas’ı tebrik etmiş ve seçimi tanıyan ilk devlet başkanı olmuştu. Haber spikeri, Putin’in bugün Hamas ile bir görüşme yapacağını ve bölgesel politikalar hakkında görüş alışverişinde bulunacağını söylüyordu.

“Yeni bir oyun başlıyor” dedi Alpar, “Kim kazanacak, kim kaybedecek bilmiyorum; ama eminim biz yine kaybedeceğiz!”

Televizyonu kapatmadığı halde diğer kumanda ile duvarda asılı olan monitörleri açtı. Nalçik, Caharkale, Çerkesk ve Maykop’taki hükümet binalari ile şehir merkezlerinde durgun bir hava gözleniyordu. Sakin olmaya çalışmasına rağmen, içinde büyük dalgalanmalar olduğunu anlayabiliyordu. Omuzlarmdaki sorumluluk, ne sakin olmasına ne de heyecanlanmasına izin veriyordu.

Pencereye yaklaşıp dürbünüyle şehir merkezini izlemeye başladı. Karanlık ile aydınhğın savaşı son noktasına gelmiş, güneş yavaş yavaş kendini göstermeye başlamıştı. Hükümet binasının önünde belediyenin temizlik işçilerini görebiliyor, sokak aralarında ise bir kaç tane köpeğin dolaştığını seçebiliyordu.

Dürbünü şehrin doğu tarafına çevirdiğinde, Rus askerleri ile FSB ajanlarının kaldığı jandarma bölgesindeki hareketlilik gözüne çarptı. Askerler yavaş yavaş ve uyku mahmurluğunu belli edercesi ne sallanarak eğilim alanına ilerliyorlar, ellerinde temizlik malzemesi olan birkaç asker de çevredeki çöpleri topluyordu.

Dürbünü üssün kuzey tarafına, dağlık arazinin eteklerine çevirmişti ki; dağın arkasında görünüveren güneş, ilk ışıklarıyla Alpar’ı avladı. Ufukta yeşilimsi bir parlaklık gören Alpar, elleriyle gözlerini ovuşturuyor; uykusuzluktan yorgun düşmüş gözbebeklerine böyle bir işkenceyi reva gördüğü için kendine kızıyordu. Hızlı bir refleksle kafasını pencereden çevirdi. Elini yüzünden indirdiğinde moni tördeki dalgalanrnalar dikkatini çekti. ‘Tam sırası mı şimdi yahu!” derken, monitöre uzun uzun bakmaya çalışıyordu. Nalçik sokaklarında Türkler yavaş yavaş gruplar halinde toplanmaya başlamıştı. Elleriyle gözlerini bir kez daha ovdu ve gözünü kırpmadan ekrana baktı. Olduğu yerde donakaldı. Hamza’nın emrindeki üç yüz kadar Türk gencinin Nalçik hükümet binası önünde belirivermesi, Alpar’ı heyecanlandırdı. Ok yaydan çıkmış, Rusya’nın bağrına saplanmak için rotasını çizmişti. Bundan sonra olacakları kendisi de çok fazla tahmin edemiyordu: Kafkasya için Büyük Türkiye Operasyonu başlamıştı!

Sungur Fırat Azerbaycan’da…

Kafkasya’da ezan okunduğu saatlerde, Azerbaycan devlet başkanını devirmeye yönelik devrim için geri sayım başlamıştı. Bakü’nün merkezindeki bir otel odasında de rimi yönetecek olan Sungur Fırat; göğsünün üstünde Hazan’ın Efe’ye yazdığı mektup ol duğu halde yatıyordu. Efe’nin sonunu düşünmeyi bırakmış, zihnini operasyon için yormaya başlamıştı.

Sungur Fırat’ın zihnini meşgul eden tek konu Azerbaycan’daki devrim değildi. Bakü’de çok kısa zamanda sonuca ulaşıp Masumza de’yi başa geçireceğine inanan Sungur Bey; güneş doğduktan sonra Güneydoğu Anadolu’da çıkması beklenen ayaklanmayı düşünüyordu. Birkaç bölge haricinde Ortadoğu haritası tamamen değişecekti, Sungur Bey,  Anadolu’nun kapılarını Türkler’e açtığı yer Malazgirt için endişeliydi.

Yastığmın yanına iliştirdiği küçük bir radyodan haberleri dinle yen Fırat, Azerbaycan Sağlık Bakanı Memmedov’un açıklamalarına kulak verdi. Türkiye’de ortaya çıkan kuş gribinin ülkelerine gelmesinin mümkün olmadığını söyleyen Memmedov, Azerbaycan’ın kuşların göç yolu üzerinde olmadığını anlatıyordu.

            “Hayret” dedi Sungur Fırat… “Bizde Ağn’da çıktı bu kuş gribi, Doğubeyazıtta. Bizim Ağrı da kuşların göç yolları üzerinde değil; hele Doğubeyazıt hiç değil!”

Bazı bilgilerin gizlendiğini düşünüyordu. Hükümetin kendisine tavır almasını, tezkere sürecinde ortaya koyduğu duruşa bağlıyor; Teşkilatın kendisinden bazı bilgileri saklamasım da aynı sebebe dayanarak yorumluyordu. Fakat bu konunun peşini bırakmayacaktı. Kuş gribinin, kuşlarla ilgisi olmayan Ağrı’da çıkmasının sebeplerini Müfit’e soracaktı.

Yatağından kalkıp lavaboya doğru yöneldi. Kapının sağ tarafındaki aynanın önünde durdu. Gözleri kıpkırmızı olmuş, saçları iyice dağılmıştı. Elini yüzünü yıkadıktan sonra çantasından yeni elbiselerini çıkarıp giydi. “Efe, Efe” diye söylenmeye başladı. Kartal’dan hareket ettiği sırada cep telefonuna mesaj atıp, abisine bol şanslar dileyen Efe, hala daha arayıp “Kolay gele reis” dememişti. Sungur Bey, her ne kadar operasyonu düşünmeye çalışsa da onu aklından çıkaramıyordu: Efe’ye ne olmuştu?

Yatağın üstünden telefonunu alıp Muttalibov’u aradı. Azeri gençler hakkında bilgi aldıktan sonra Türkiye’den gelen gençlerin başındaki Kudret’le görüştü. Bütün gruplar hazırlanmış, İstanbulda provası yapılan o büyük gürültünün duyulmasını bekliyordu. Sungur Bey son olarak aynaya tekrar baktı ve sonra Hasanov’u arayıp ilk emri verdi.

“Başlıyoruz!”

Telefonun kapanmasıyla birlikte Bakü sokaklarında müthiş bir gürültü duyuldu. Plandan habersiz olan halk büyük bir panikle evlerinden çıkmaya ve boş alanlara doğru kaçmaya başladı. Şehrin bazı bölgelerinden dumanlar yükseliyor, evlerini terk etmeyen Azerbaycanlılar balkonlarından olanları korkulu gözlerle izliyorlardı.

Az sonra, Muttalibov ve arkadaşlarının sokak aralannda belirmesiyle birlikte, evlerinden çıkmayan insanlar da evlerini terk etmeye başladılar. Polis kıyafeti giydirilmiş Azeri gençler, planlandığı gibi hep bir ağızdan halka telkinde bulunuyor; patlamalann devamedeceğini ve evleri boşaltmaları gerektiğini anons ediyorlardı.

Milli Birlik CephesVne üye olan ve bir gün önce darbeden haberdar edilen Azeriler ise, ellerindeki battaniye ve çantalarla Azatlık Meydanı’na doğru ilerliyor; Muttolibov’un polis kıyafetli arkadaşları, evlerini terk eden bilinçsiz halkı da meydana yönlendiriyordu. Türkiye’den gelen Bozkurt ekibi, Küdret’in liderliğinde başkanlık binasının etrafında yerlerini almış; Sungur Bey’den gelecek işareti bekliyordu.

Azatlık Meydanı’nda toplanan büyük kalabalığı karşılarında gören devlet yetkilileri tepkisizdi. Ciddi bir problemle karşı karşıya ol duklannı anlasalar da kimin hangi hesapla meydanda bulunduğunu çözemiyorlardı.

Operasyonu otel odasından takip eden Sungur Bey, meydanda bekleyen Karayev’i arayıp harekete geçmesini söyledi.

“Karayev, 7 ve 3. Kolay gelsin!”

Karayev, yanındaki yirmi arkadaşıyla birlikte yedi numaralı sokağa gidip üçüncü sıradaki kuyumcudan polis kıyafetlerini aldılar. Kalabalığın en önüne geçen gençler, halkı meydanın arka tarafına doğru kovalıyor; arka tarafta bulunan Muttolibov ekibi ise ön tarafa gitmeleri konusunda yönlendirmede bulunuyordu.

Bir gün önce Sungur Bey’in anlattığı gibi, meydandaki bazı dükkânların önünde mavi çöp kutuları olduğunu gören gençler; kutuların içine bırakılmış silahlan alıp havaya ateş etmeye başladılar. Gençlerin ateş ettiğini gören Milli Birlik Cephesi üyesi Azeriler de battaniyelerinin arasına gizledikleri silahlarını çıkarıp savunma bakanhğı ile adalet bakanlığına el koymak için saldırıya geçti.

“Muttalibov, beni duyuyor musun?”

“Duyuyorum efendim”

“Askeri birlikler geliyor, Han Kasabı’nın önünden hızla ilerli yorlar. Araçlar nerede?”

“Hemen kapatıyoruz efendim.”

Murtalibov telefonu kapattıktan sonra Sungur Bey dürbünüyle caddenin girişini izlemeye başladı. Hükümet binasını korumak için harekete geçen askerlerin önü kesilmeliydi. Meydanı’nın girişine yüz metre mesafeleri kalmıştı ki, iki adet büyük kamyon alana gelip meydanın girişine park etti.

Kamyonun üstünden kendilerine ateş edildiğini gören askerler, hızla diğer caddeye yöneldiler; ancak o caddede de park etmiş kam yonlar ve kamyondan kendilerine atılan sis bombaları vardı. Çare sizce geri çekilmek zorunda kaldılar.

Sungur Fırat, Kudret’i arayıp hükümet binasına girmelerini ve bütün görevlileri teslim almalannı söyledi. Hemen arkasından Muttalibov’a “Top sende” dedi.

Muttalibov’un verdiği işaretle birlikte en ön sırada olan gençler, polis kıyafeti giymiş olan kendi arkadaşlarına saldırmaya başladılar. Meydan birden karıştı, kimin polis kimin sivil olduğu anlaşılamaz hale geldi.

Bilgisayarından içişleri bakanlığı ile Milli Egitim Bakanlığındaki operasyonu takip eden Sungur Bey, telefonun ekranına baktı. Arayan, günün ilk kötü haberini verecek olan Atilla idi.

Güneydoğu Ayaklandı!

Kasap Kerim’in Efe tarafından yakalanıp öldürtülmesi ve ardın dan cesedinin Mossad ajanlarının bulunduğu sokağa bırakılması Diyarbakır’da büyük bir paniğe yol açmıştı. Çok yakında bölgede büyük bir savaşın çıkacağı ve bu savaşın ilk kıvılcımının da Kasap Kerim olayı olduğu dilden dile dolaşıyordu.

Kuzey Irak’ta egemenlik kuran Barzani, Irak’ta devlet başkanı olan Talabani ve Türkiye sınırları içinde Kürtler adına savaştığını söyleyen PKK lideri Öcalan… Kürtler, menfaatleri gerektiğinde bir birlerini düşmanlarına yem etmekten çekinmeyen bu üçlünün böl geyi nasıl bir kaosa sürükleyeceğini merak ediyordu.

Kürt halkının, Türkiye sınırları içindeki bir ayaklanmaya destek vermeyeceğini çok iyi bilen Barzani ve Mossad, Kuzey Irak’tan gelip Diyarbakır, Mardin, Şırnak, Bitlis, Hakkâri gibi vilayetlere yerleşmiş olan peşmergelere güveniyordu. “Güneşin Çocuklan Operasyonu” için bütün hazırlıklar tamamlanmış, Mehmet Hicabi yönetimindeki Kürt peşmergeleri tarihin son Kürt ayaklanması için Mossad’la bir likte harekete geçmişti.

 “Veee korkulan gün geldi!”

Canlı yayını bu cümle ile açan haber spikeri Ali Karaca, güneydoğuda başlayan ayaklanmayı Türk halkına duyuran ilk isim oldu.

“Bölgeye gönderilen askeri birliklerin özellikle Diyarbakır, Mardin ve Hakkâri’de sıcak çatışmalar yaşadığı; ayaklanmanın ba şında ise Mehmet Hicabi’nin bulunduğu gelen bilgiler arasında.”

İlk kurşunun Diyarbakır’da atılması beklenen bir gelişmeydi. Daha önce yedi ayrı bölgeye yerleştirilmiş ve yeraltı sığınaklarına gizlenmiş Alperen ekibi, Efe’nin işareti ile sığınaklardan çıkıp Kürt ayaklanmasının başındaki kilit isimleri ele geçirecekti. Efe’nin yaşa dığı talihsiz olaydan sonra operasyonun yönetimi Müfit’e verilmişti.

Türk askerleri Ağrı Dağı çevresinde ciddi kayıplar veriyor, Mardin ve Şırnak’ta bazı aşiretlerin Barzani peşmergelerine iltica ettiği ve Kürtlerin bağımsızlığı için Türk askeriyle savaşmaya başladığı haberi Müfiti şok ediyordu.

“Erken başladılar!”

Müfit’in sözleri karargâhtaki görevlileri düşünceye sevk etti. Acaba yanlış giden birşeyler mi vardı? Hakkâri, Kars, Ağrı, Iğdır’dan sürekli bilgiler alan Müfit; lider kadronun nerede olduğunu tespit etmek ve ayaklanmayı idare edenleri ele geçirmek için olanca hızıyla çalışıyordu. Karargâha giren istihbarat görevlileri, topladıklan bilgileri ve ele geçirdikleri peşmergeleri ıeslim edip hemen geri dönüyorlardı.

Peşmergeleri sorguya çekerek ciddi ipuçlan yakalayan Sedat, lider kadronun Bismil-Kızıltepe-Harran üçgeni içinde bulunduğunu söyledi.

“Kesin mi Sedat?”

“Noktasal olarak nerede olduğunu bilmiyoruz ama bu üçgenin içinde olduklan kesin efendim. Sabaha karşı Cizre’den yola çıkmışlar. En son Cizre’de toplantı yapmışlar.”

            “Kimlerle işbirliği yapıyorlar. Midyat ve Mardin’deki kiliseler, manastırlar. Buralara dair herhangi bir işaret var mı?”

“Hayır efendim. Buralarda bir kıpırdama yok. Her şey sakin görünüyor. Ancak…”

“Evet, ancak ne?”

“Sorguya çektiğimiz peşmergelerden biri ağzından kaçırdı. Kendilerinin Yahudi Krallığı’nda kaybolmuş Onuncu Yahudi Kavmi olduklarını söylüyor. Atalarının Yahudi olduğu için topraklanndan sürüldüğünü, kendilerinin asimile edildiğini iddia ediyor. Zannedersem, İsrail ile ortak bir çalışma yapılmış. Eğitim verenlerin arasında Mossad ajanları olabilir.”

“Ayaklanmanın içinde bizzat görev alan Israilli var mı?”

“Şu an tespit ettiğimiz yok efendim.”

Müfit, Sedat’tan lider kadro ile ilgili bilgi alırken, askerlerle ile iletişimi sağlayan Rıfat odaya girdi.

“İran ve Suriye sınırından içeriye ciddi bir Kürt akını yaşanıyor efendim. Derhal harekete geçmemiz lazım. Aksi halde, Ağrı ve Kars dolaylarında ordumuz büyük bir sıkıntıyla karşılaşabilir. Mehdihanlar ile Saruhan aşiretinin de karşı cepheye geçtiğini ve askerlerimizin üzerine ateş açtıklannı düşündüğümüzde…”

Rıfat konuşmaya devam ederken Müfit odadan ayrıldı. Telefonla Ankara’yı arayıp Korkut Bey (Oğuzbey)’e Iran hakkındaki bilgiyi aktardıktan sonra, “Sınırı kapatmazlarsa, Azerileri hemen ayaklandıralım efendim” dedi.

Karargâhta görevli özel tim mensubu askerler yerlerdinde duramıyor, harekete geçmek için Müfit’ten emir gelmesini bekliyorlardı. Özel Tim Komutanı Halit, içeriye her girişinde Müfit’le göz göze geliyor, bir şeyler söylemesini bekliyordu. Müfit ise suskun, kendisine verilen bilgileri değerlendirmeye çalışıyordu.

            “Hüseyin, haritayı hazırladın mı?”

“Hazır efendim. Odaya geçebiliriz.”

Müfit, hızlı adımlarla harita odasına yönelmişti ki geriye dönüp Halite göz işaretiyle kendisini takip etmesini söyledi. İkili, birkaç saniye arayla Hüseyin’in bulunduğu kapıdan içeriye girdi.

Odanın ışıkları kapalı olduğu halde duvarda asılı büyük bir ekran ve ekranda güneydoğu vilayetlerini gösteren detaylı bir harita vardı

“Efendim ayaklanma üç ayrı merkezden idare ediliyor: Birinci merkez Van-Çatak Bölgesi, liderleri Samim Nahçevani.

İkinci merkez Şımak-Cizre, liderleri Kasım Turgut. Üçüncü merkez Hakkâri Çukurca, liderleri Mahmut Bağkesen. Ana karargâh Diyarbakır, yani Amed.”

Hüseyin bölge hakkında bilgi verirken, söylediği isimler ve bu kişilerin geçmişleri hakkında kısa bir bilgi kutucuğu ekranda görünüyordu.

“Ayaklanmada birinci hedef, Ağrı-Hakkâri ve Şırnak bölgesinde kontrolü ele geçirmek. Bunu yaptıklan takdirde Hakkâri’de Kuzey Kürdistan Ulusal Meclisi’ni kurmayı planlıyorlar. Meclis Başkanı Mehmet Hicabi, Kürt Ordular Komutanı ise Dursun Dicle olacak.

İlan edecekleri sınırlar belli, bölgeyi eyaletlere ayırıyorlar: Dersim,

Amed, Botan, Mardin, Serhat, Gap, Erzurum ve Çukurova…

Merkez Amed, burayı ele geçirmek için Hakkâri ve Şırnak bölgesinin tamamen Türk askerinden temizlenmesi şart. Burada meclis kurdukları takdirde, bölgedeki bazı aşiretlerin de kendi saflarına katılacaklarına inanıyorlar.”

Hüseyin son cümleyi söyledikten sonra birkaç saniye sustu. Önce Müfit’in sonra da Halit’in yüzüne baktı:

“En fazla ciddeye almamız gereken tehlike bu efendim. Aşiretleri bir bir kaybediyoruz!”

Müfit sakin olmaya çalışırken Halit’in öfkesi gözlerinden oku nabiliyordu. Niğde’den dün gece bölgeye gelen özel harekâtçıların komutanı, karargâhta bekletilmelerine anlam veremiyordu Kafasını çevirip operasyonun başındaki Müfit’in yüzüne baktı. Müfit tepki vermeden bekliyor, ekrandaki haritayı inceliyordu.

Hakkâri ve Şırnak’ta durum çok ciddi olmasına rağmen ümitsiz değildi. Ağrı’da ise kontrol Kürtlerin eline geçmişti. Bu kadar geniş bir ayaklanma beklemiyorlardı. Sungur Fırat’ın verdiği bilgiye göre ayaklanma Diyarbakır ve çevresinde ortaya çıkacak, Türk hükümetine küçük bir mesaj niteliği taşıyacaktı. Müfit’in beklediği “küçük lokma” yutulmuyordu. Türk ordusunun karşısında artık Iran, Suriye ve İrak da vardı.

“Kameraları aç Hüseyin!”

Müfit şehir merkezlerindeki son durumu görmek istiyordu. Ekrana önce Diyarbakır, sonra Ağrı ve Hakkâri şehir merkezlerin den karargâha aktarılan görüntüler geldi. Diyarbakır’da belediye binasının önünde hareketlilik yaşanmıyor, ara sokaklarda ise küçük çarpışmalar meydana geliyordu. Türk askerinin vilayette duruma hakim olduğu belliydi. Hakkâri ve Ağrı’da ise üstünlük Kürtlerin eline geçmiş, hükümet binaları peşmergeler tarafından boşaltılmıştı.

Müfit kafasını öne eğip iki elinin arasına almıştı ki, odanın kapısı açıldı. Halit ve Müfit aynı anda geriye dönüp baktılar, gelen Silopi’de görevli Yüzbaşı Kazım’dı.

“Efendim çok ciddi bir bilgi aldık. Hakkâri, Ağrı ve Şırnak’ta ayaklanmaya destek veren aşiretler Kurmançlarla ilişkileri iyi olanlar, yani Barzani taraftarları. PKK yanlısı olarak bilinen aşiretler ve Talabani’nin Sorani aşiretiyle bağlantısı olanlar henüz sa belirlemiş değiller.”

“Yani…”

            “İran ve Suriye’den kaçak olarak sınırımıza giren Kürtler… İran’dan gelenler Talabani yanlısı, Suriye’den gelenler ise PKK militanı. Savaş henüz…”

“Ne demek istiyorsunuz yüzbaşı?”

Müfit sert bir tepki ile bu cümleyi söyledikten sonra yüzbaşıya eliyle sus işareti yaptı. Kulaklığına gelen bir ikaz olduğu mikrofonun ışığı yandığında belli oldu. Konuşan Sedat’tı.

“Kesin mi Sedat?”

Bir müddet verilen bilgileri dinleyen Müfit, Halit’e dönüp “Hazır olun” talimatı verdikten sonra hızlı adımlarla odadan dışan çıktı. Sedat, özel harekâtçıların beklediği haberi Müfit’e vermişti:

“Hicabiyi bulduk efendim. Yer tespiti kesin!”

Birleşik Kafkasya, Büyük Türkiye!

Nalçik saldırısı başladıktan birkaç dakika sonra, Caharkale ve Maykop hükümet binalarını gösteren ekranlarda hareketlilik başladı. Özel donanımlı Türk birlikleri ile Kafkas Halklan Konfederasyonu’nun gönüllü üyeleri Kafkasya’da kilit öneme sahip noktalara aynı anda saldın düzenliyordu.

İlk sevindirici görüntü Kabardey-Balkar’ın başkenti Nalçik’ten geldi. Rus sınır askerlerinin bulunduğu karakolun etrafını saran Kafkas timi, iki saat devam eden çatışmalann ardından bütün Rus askerlerini ele geçirdi. Şehirdeki emniyet ve savunma binalarına saldırıda bulunan gençler ise, on beş kadar federal güvenlik askerini öldürmüş; üst düzey beş Rus memurunu da esir almışlardı.

Alpar’ın direktifiyle harçkete geçen Türk özel timi, Rus hava kuvvetleri saldın emri almadan sadece kırk dakika önce havaalanını kuşatmasına rağmen, Rus helikopterleri havalanmadan önce operasyonu tamamlayıp bütün uçuşları iptal etmişti.

Az zaman sonra Moskova’dan hareketlenen uçaklann bölgeye gelmesini bekleyen Alpar; Caharkele ve Çerkesk’in bir an önce teslim alınması gerektiğini düşünüyordü. Fakat Çerkesk’teki hakimiyeti ele geçiremeyen Kafkas timi, FSB ajanlarının saldırısı ile geri püskürtülmüş; iki okul ele geçirilmesine rağmen emniyet binaları ve karakollarda başarı elde edilememişti.

Kafkasya’daki en şiddetli çatışmalar Çeçenistan’da yaşanıyor, Vahhabilerin, de desteklediği Çeçen güçleri Ruslara karşı amansız bir savaş veriyordu. En büyük askeri gücünü bölgeye nakleden Rusya, Kuzey Osetya’daki Mozdok askeri üssünden elli adet tankı Çeçenistan’ın Tolstoy Yurt ve Urus-Martan şehirlerine gönderdi. Operas yon başladıktan birkaç saat sonra Caharkale’deki müstahkem mevkilere hava saldırısı düzenleyen Rus ordusunun kara birlikleri, hava saldırısı ile aynı saatlerde Çeçen sınırlarına girdi.

Çeçen mücahitleri ile Ruslar arasındaki ilk sıcak çatışma, Rus sınırının on kilometre yakınındaki Yukarı Terek bölgesinde yaşan mış; iki Rus tankını imha etmeyi başaran mücahitler yedi adet tanka da el koymuşlardı. Ismail Nasuh liderliğindeki Çeçenler, Dağıstan sınırını geçip üç köyü işgal ettiği saatlerde, zırhlı ve topçu birlikleriyle desteklenen Rus ordusu Stavropol bölgesinden saldırıya geçti.

“Evet, Hamza seni dinliyorum.

“İsmail Nasuh’tan bilgi aldım. Rusya, Büyük Okyanus’taki özel birliklerinden dört binini Çeçenistan’a sevk etmeye başlamış. Çatışmalar devam ediyor, yardım bekliyorlar.”

“Tamam, endişe etmesinler, yardım gidecek”

Operasyondan önce Teşkilat’ın en çok endişe ettiği konulardan biri Rusya’nın okyanusta görevli birliklerini harekete geçirme ihtimali; diğeri ise Putin’in, içişleri bakanlığına bağlı OMON birlikleri ne saldırı emri verip vermeyeceği idi.

Bilgisayarın başına geçen Alpar, şifreli hattan Sungur Fırat ile iletişim kurmaya çalışıyor; bir taraftan da ekrandaki çatışmaları takip ediyordu.

 “Nasılsın reis?”

“Sağol, problem nedir?”

“Rusya… Özel birlikler denizden, OMON birlikleri karadan Grozni üzerine saldırıya geçiyor!”

“Mirza ile görüş, operasyonu durdurmaya çalışsın, OMON zarar görür falan diye Putin’i ikna etmeye çalışsın.”

“Bu mümkün değil reis, askerler harekete geçmiş.”

“Buradan yapacağımız bir şey yok. Ankara ile irtibat kur, Oğuzbey halledecektir. Hava kuvvetleri gereken desteği Sağlar.”

Alpar hemen Oğuzbey’i arayıp durum hakkında bilgi verdi. Oğuzbey’in sesi zor duyuluyor, konuşmasından moralsiz olduğu belli oluyordu.

“Merak etmesinler, hallederiz.”

Bu kısa ve net cevaptan sonra Alpar tekrar ekrandaki görüntü leri izlemeye başladı.

Akşam saatlerinde Nalçik, Maykop ve Çerkesk’te hakimiyet neredeyse tamamen ele geçrilmek üzereydi. Çeçenistan’daki sıkıntı ise, Oğuzbey’in verdiği teminattan sonra fazla problem teşkil etmeyecek gibiydi.

Ertesi gün Ismail Nasuh’la iletişim kurmaya çalışan Alpar, Caharkale’nin girişini gösteren kamerada ilginç bir kare yakaladı. Sivil giyimli üç kişi, siyah bir arabayla şehre girmiş ve hemen ilk caddeden sağa sapmışlardı. Nasuh’a durum hakkında bilgisi olup olmadı ğını soran Alpar, bu kişilerin Rus olduğunu söylediğinde Nasuh’un cevabı kısa ve net oldu:

“FSB ajanları. Caddede bir okul var. Oraya giımişlerdir. Çeçen muhalifleriyle görüşecekler!”

Bu cevaptan sonra Aipar diğer hattan Caharkale’yi aradı ve beklenen emri verdi.

Üçüncü caddedeki okulu uçurun!”

Kafkasya’daki patlamalann arasında Çeçenistan’ın geleceğini en çok etkileyecek olanı kuşkusuz bu patlama olacaktı. Olay yerine gelen mücahitler, arabanın arka tarafında küçük bir cephanelik bulmuşlar, ön koltuktaki dosyayı açtıklannda ise şok olmuşlardı.

Koşarak komutann yanına gelen Çeçen mücahit, elindeki dosyayı teslim edip tekrar olay yerine döndü. Komutan, gördüklerine inanamıyordu. Hemen cebindeki telsizi çıkarıp Alpar’la iletişime geçti

“Efendim durum çok ciddi. Rusların aracından bir dosya çıktı, arkada da küçük bir cephanelik, özel operasyonlar hatta suikast için.”

“Dosyada neler var?”

“İsmail Nasuh, Börteçine, Sungur Fırat ye senin..”

“Komutan, komutan!”

Alpar sert ve yüksek bir sesle bağırırken telsizden komutanın hayatına mal olan bombanın sesini duydu. Kafasını duvara çevirip ekrana baktığında, Caharkale’nin girişinde yükselen dumanı gördü. Çeçen mücahitleri şehit olmuşlardı. Bu dosya, yakın bir zamanda başka kişilerin de eline geçecek ve dosya hakkmda bilgisi olan her kes tek tek öldürülecekti.

Oturduğu koltukta hareketsizce bekleyen ve kafasını öne eğen Alpar, ümitle ümitsizlik arasında gidip geliyordu. İzzet Müslim ve arkadaşları, Teşkilat’ın Nasuh’tan sonra en güvendiği kişilerdi. Yıllardır Çeçenistan için savaşan bu insanlan kaybetmek Alpar’ı çok yıpratmıştı. Ellerini açıp, “Yarabbi! Bu dünyada senin davan için savaşanların, kendileri için yaptıkları hataları varsa affet” diye dua edip fatiha okudu.

Ayağa kalkıp kafasını tekrar duvardaki görüntülere çevirdi. Kafkas operasyonu beklendiği gibi çok hızlı başlamış, çok hızlı gelişmişti. Bunda halkın verdiği desteğin etkisi çok fazlaydı. Sonucun da çok hızlı alınacağından emin gibiydi. Çerkesk ve Nalçik’te egemenlik tam anlamıyla Türklerin eline geçmiş, bölgeye hareket eden Rus F-14’leri ise Türk F-l6’ları tarafından geri püskürtülmüştü. Azerbaycan ve Erzurum’dan kalkan hava kuvvetlerine bağlı savaş uçakları, Karabağ’dan sonra Kafkasya’da da Rus pilotlara geçit vermemişlerdi.

Operasyonun Moskova’da nasıl bir yankı uyandırdığını merak eden Aipar televizyonu açtı. Putin ve ordu komutanlannın toplantı halinde olduğunu aktaran spiker, Rusya’nın büyük bir komplo ile karşı karşıya olduğunu söylüyordu. OMON birliklerinin bölgeye ulaşmadan Türk savaş uçakları tarafından geri çekilmeye zorlandığını anlatan Rus Savunma Bakanlığı yetkilisi Peleskov, “Ayaklanmadan sonraki üçüncü günde üstünlüğün Türk tarafında olduğunu kabul etmek zorundayız” diyordu. Peleskov açıklamalan yaptığı sırada üzgün bir ses tonuyla konuşmasını kesen spiker, Putin’in durum değerlendirmesi yaptığını söyledi ve Rus karargâhından canlı yayına geçildi:

Evet, bugün itibariyle üstünlüğün Türkiye tarafında olduğunu kabul etmeliyiz.”

“Sayın başkan, Rus ordusu daha geniş bir operasyon için hazırlık yapıyor mu acaba?”

“Bakınız. Dün gece Amerika, Çin, Hindistan devlet başkanlan ve AB ülkelerinin liderleri ile birebir görüşme yaptım. Bu noktadan sonra Türklerin yaşadığı bölgelerde operasyon yapmak zannedersem pek gerçekçi bir yaklaşım olmayacak. Bundan sonraki hedefimiz, Çeçenistan topraklannda büyük bir kopuşu engellemeye yönelik.”

 “Sayın Putin, anladığımız kadarıyla Rusya’nın Güney Kafkasya’dan sonra Kuzey Kafkasya’da da egemenlik haklarından vazgeçmek üzere olduğunu söylüyorsunuz.”

“Bakın tam olarak bunu söylemek istemiyorum. Ancak…”

“Türkiye’den on binlerce Çerkez ve Balkar ailenin Türk nakliye helikopterleriyle eski topraklarına getirildikleri ve yerleştirildikleri gelen haberler arasında. Bu neyin göstergesi efendim?”

Putin’in yaptığı açıklamalar, Kafkasya Operasyonu’nun başarısını gösteriyordu.

Büyük bir heyecanla Türk kanalını açan Alpar, Azerbaycan’da neler olup bittiğini öğrenmek istiyordu. Merak ettiği diğer bir konu ise Güneydoğu Anadolu idi.

Kanalı değiştirdiği sırada kapının üstündeki kırmızı ışık alarm vermeye başladı. Bahçenin arka kısmındaki taşlardan biri ikaz 5m- yali gönderiyordu. İçeriye giren biri olmalıydı. Hemen yatağın üstündeki silahını alıp pencereye yaklaştı. Elindeki kumandada 2 tuşuna basıp bahçedeki kameraların görüntüsüne geçti. Gördükleri karşısında donakaldı. Alpar’ın evi, FSB ajanları tarafından sarılmıştı.

Mikrofondan Salih’e ulaşmaya çalıştı. Bahçedeki taşlann altına özel bir güvenlik sistemi yerleştiren Salih, üç arkadaşıyla birlikte çevredeki evlerden birine yerleşmiş, olağanüstü bir durum olduğunda Alpar’ı korumak için saklanmışlardı. Birkaç kez anons etmesine rağmen Salih cevap vermedi. Alpar, ölümle yaşam arasında kalmıştı, ama ölüme daha yakındı.

Azerbaycan’da Son Devrim!

“Paketi ele geçiremedik reis. Rusya’ya kaçıyor olmalı.”

Azerbaycan devlet başkantnı yakalamakla görevli olan Atilla’nın verdiği haber, Sungur Bey’in moralini bozdu. Yakalanması devrimin sağlığı açısından faydalı olacaktı. Fakat Rusya’ya kaçıyor olması, halk arasındaki sempatisini azaltması açısından sevindirici bir haberdi.

“Tamam, bırakın kaçsın. Hiç müdahale etmeyin.”

Telefonu kapattıktan sonra havaalanındaki operasyonu yürüten ve kısa sürede kontrolü ele geçiren Veysel’i aradı.

“Paket geliyor, özel uçakla Rusya’ya kaçacak. Engel olmayın!”

“Tamam abi.”

Meydandaki kargaşada devlet görevlilerin açtığı ateşten birkaç Azeri’nin yaralandığı ve sedye ile bölgeden uzaklaştınldığı görünü yordu. Polislerin açtığı ateş panik içindeki halkı daha da ölkelendirmiş ve hükümet binasının üstüne doğru yürüyüş başlamıştı. Silahlı Azeriler, sokak aralannda gördükleri polislere ateş açıyor; üniversite öğrencisi bir grup genç de devlet binalarmın camlarını taşlıyordu.

Az sonra Kudret ve arkadaşları hükümet binasını tamamen ele geçirdi ve içerideki görevlileri dışanya çıkardılar. Polis ve jandarma, çatışmayı göze alamadığı gruba teslim olmuş; bakanlıklardaki bütün görevliler ellerini kaldırıp binaları boşaltmaya başlamışlardı.

Silah seslerinin susmasıyla birlikte Atilla ile tekrar görüşen Sungur Bey, Masumzade’yi özel bir helikopterle alıp getirmesini emretti. Bu büyük bir risk taşıyordu. Azeri ordusu içindeki Rus yanlısı subayların nasıl bir tepki vereceğini bilemiyorlar, Masumzade’nin emniyeti konusunda da şüphe duyuyorlardı.

Sungur Bey, Atilla’nın bu endişeleri anlatmasının ardından önce Albay İsmailov ve sonra da Oğuzbey’le iletişime geçti. Bakü ve Ankara’dan “Saha temiz, devam edin” işareti aldığında; Atilla’ya “Acele edin” talimatı verdi.

Birinci görevinde başarısız olmanın etkisiyle daha da hırslanan Atilla, bir saat sonra Masunz ile birlikte Azatlık Meydanı’nın girişinde göründü.

Kudret ve Muttolibovun ekibi büyük bir koridor açmışlar, Masumzade’nin alana rahatça girişini sağlamaya çalışıyorlardı. Milli Birlik Hareketi üyesi binlerce Azeri göz yaşlarına hakim olamıyor, Masumzade’nin zaferini büyük bir sevinçle karşılıyorlardı.

Masumzade Sungur Fırat’ın da otel odasından izlediği konuşmasında; Azerbaycan’da hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını söylüyor, “Biz Türkiye ile kardeş olamayız, çünkü aynı vücuduz” mesajını veriyordu.

Sungur Bey bir iki gün daha Bakü’de kaldıktan sonra Çenlibele geçti. Atilla ve İrfan’la birlikte Karabağ için savaşan Türk gençlerinin bulunduğu kampa giden Sungur Fırat, gördükleri karşısında duygulanmıştı.

Çırpınırdı Karadeniz

Bakıp Türk’ün bayrağına

Türkiye’den getirilip bölgeye yerleştirilen ve Ermenilere karşı Karabağ’da savaşmak üzere gerilla eğitimi gören gençler Sungur Fırat’ı gördüklerinde hep bir ağızdan bu marşı okumaya başladılar.

Her biriyle teker teker tokalaşıp kucaklaşan Sungur Bey, gösterdikleri cesaretten ve kalpierindeki vatan sevgisinden dolayı hepsini tebrik etti. Kendisinden bir istekleri olup olmadığını soran Sungur Fırat, Nevşehirli olduğunu söyleyen gencin sorusu karşısında donakaldı.

“Efendim bize Ergenekon’u ve İlhanbey’i anlatır mısınız? Oğuzbey, Kayıbey ve Börteçine’den bildikleriniz, duyduklarınız nelerdir?”

Sungur Fırat, yıllardır gizlediği kimliğini açıklayamamanın acısını en çok o gün hissetti. Kayıbey olduğunu söyleyemiyor, İlhanbey hakkında hiçbir şey anlatamıyordu. Bu konuları düşünmemelerini nasihat edip bir süre sohbet ettikten sonra odadan çıkti.

Eğitim alaninda Atilla ve İrfan’la gezerlerken geçmişte yaşadığı bazi olayları anlatmaya başladı. Bakü’deki operasyonlarindan Atina’daki faaliyetlerine, Şam’daki hizmetlerinden İran devrimi yıllarinda yaşadıklarına kadar birçok olay gözünün önüne gelmişti.

Bir ara Atilla, olduğu yerde durup “Abi şu Bozkurt takımını biliyor musun, bunlar kimdi?” diye sordu.

Sungur Bey yavaş adımlarla tepeye doğru ilerlemekte iken kafasıyla “Beni takip edin” der gibi işaret edip yürümeye devam etti. Tepeye geldiklerinde hafifçe çömelip yere oturdu. Atilla ve İrfan’a da oturmalannı söyledi.

Tepenin diğer tarafı Ermenilerin kampı idi. Karabağ’i işgal eden Ermeni Taşnak Örgütü’nün askerleri, Türk gençlerinin Çenlibel’deki kampından görünecek kadar yakındaydi. Taşnak kampını izleyen Sungur Bey, Atilla’nın sorusunu cevaplamaya başladı.

 “Hatırlıyor musun, Özal cumhurbaşkanı iken bir açıklama yapmıştı da kimse inanmamıştı. Azerbaycan işgalinde Türk Ordusu’nun saldırı niyeti olmadığını ve Azerbaycan için savaşmayacağımızı, ama maddi-manevi destek vereceğimizi söylemişti.”

“Evet abi.”

“Özal doğru konuşmuştu aslında. Bölgeye bir tek Türk askeri gelip savaşmadı. Türk Ordusu harekât yapmadı.”

“Peki ya Bozkurtlar’

“Tabi Özal’ın söylediği resmen Türk Ordusu. Bu açıklamayı yapan Özal, Azerbaycan’da Türk gençlerinin Ermenilere karşı gerilla eğitimi aldığını biliyordu. Bu gördüğünüz kamp ilk o günlerde kuruldu. Fakat yanlış bilinen bir gerçek var: Türkiye’den gelen gençler hariç, Azerbaycanlı gençler de kendi aralarında gerilla birlikleri kurmuşlardı. Onların eğitimini bizim elemanlarımızdan biri, Mahmut Çatlı veriyordu. Çatlı’nın eline otuz farklı harita vermiştik. Ermeni lerin kamplarım gösteren krokilerdi bunlar. Bu arazide düzenli ordu savaşamayacağı için, harekâtı Çatlı’nın gerilla eğitimi verdiği grup üstlendi. Bir grubun adı Bozkurt’tu. Herkes, Türkiye’den gelen grubun adına Bozkurt diyor. Hayır, yanlış. Türkiye’den gelen genç lerin kurdukları grubun adı Rüzgâr idi.”

“Mahmut Çatlı ismi tam bir efsane. Sonra sonra değişik yorum lar yapıldı hakkında. Gençler de devamlı soruyor. Onu örnek alan ve idealleştiren çok kişi var kampta efendim.”

trfan’ın sözlerinden sonra uzun süre genç ajanın gözlerine baktı Sungur Bey.

“Bizde onun gibisi çok Irfan. Ama Çatlı bir efsane evet. İşini en iyi yapanlardan. Kimine göre devlet demek, kimine göre ölüm demek.”

Kısa bir sessizlikten sonra gözlerini İrfan’dan ayırmadan konuş maya devam etti.

“Kimine göre devlet için ölmek demek, kimine göre ölmemek için devleti kullanmak demek!”

“Sen ne düşünüyorsun abi?’

Atilla’nın sorusundan sonra kafasını Taşnak kampına çeviren Sungur Bey, bir süre Ermeni askerleri izledikten sonra konuşmaya devam etti.

“Ben, şu kamptakileri düşünüyorum Atilla. Bizim Erzurum’a kadar gözleri olan bu adamlar, ne oldu da benim oturdugum şu tepeyi bile aşamadılar diye düşünüyorum.”

Kısa bir sessizlikten sonra Atilla’nın yüzüne baktı.

“Senin bir fikrin var mı?”

Güneydoğu… Neler Oluyor?

Güneydoğuda ayaklanan peşmergelerin lider kadrosu Kızıltepe’de saklanıyor, ayaklanma buradan yönetiliyordu. Sedat’ın verdiği bilgiden sonra Müfit, Mardin’deki sığınakla görüşüp Alperen ekibi hakkında rapor istedi. Ardından Hakkâri, Diyarbakır, Şırnak, Van ve Ağrı’daki Alperenlere teker teker bilgi verdi. Yarım saat sonra lider kadroyu yakalamak için yedi ayrı merkezde operasyon başlayacaktı. Müfit, görüştüğü komutanlann hepsine aynı şeyi söyledi:

“Onları canlı istiyorum!”

Çukurca, Cizre ve Çatak’taki merkezler de tespit edildikten sonra emir verildi. Yeraltmdaki sığınaklarda saklanan Alperen ekibi, aynı anda harekete geçiyor ve ayaklanmanın bastırılması için büyük önem taşıyan Kelle Operasyonu başlıyordu.

“Başaracaklar mı abi?”

Sedat’ın sorusuna cevap vermeyen Müfit, yavaş adımlarla odasına geçerken; Yüzbaşı Kazım’a eliyle “gel” işareti yaptı.

PKK ve Talabani hakkında Kazım’ın verdiği bilgileri dinledikten sonra, bölgedeki dengeleri düşünmeye başladı. Iran Talabani’yi;

Suriye ise PKK’yı destekliyordu. Iran’dan gelenlerin Talabani yanlı sı, Suriye’den giriş yapanların ise PKK militanı olduğu doğruydu. Türkiye; bu iki grubun da ayaklanmaya katılması halinde çok daha büyük bir felaketle karşı karşıya kalacaktı. Yirmi dakika konuştuktan sonra uzun süredir sessizliğini kotuyan Kazım, endişeli bakışlarla konuşmaya devam etti:

“Efendim bizi şaşırtan, PKKnın büyük güç sahibi olduğu Diyarbakır’da henüz ciddi bir hareketliliğin gözlenmemesi. Askeri binalanmıza ve kırsaldaki karakollara düzenlenmiş herhangi bir saldırı yok.”

Kazım son cümlesini söylemişti ki Sedat heyecanlı adımlarla içeriye girdi:

“Alperenlerle iletişim kuramıyoruz abi!”

“Beş dakikadır ekiplerle konuşamıyoruz.”

“Sığınaklardan çıktılar mı Sedat?”

Müfit hızla ayağa kalkıp sert bir ifadeyle Sedat’a doğnı yürürken, Hamit ve Mustafa içeriye girdiler. Hamit’in omuzları az sonra vereceği haberin ağırlığıyla çökmüşe benziyordu:

“Kaybettik… Alperenlerin hepsini ele geçirmişler!”

Odadaki herkes donalkalmıştı. Sedat Hamit’e, Hamit Müfit’e bakıyor, Müfit ise gözlerini uzak bir noktaya kilitlemiş hareketsizce bekliyordu.

“Nasıl olmuş?”

“Bizimkiler operasyona başlayacakları sırada bütün sığınakları aynı anda kuşatmışlar. Yerlerini daha önce tespit ettikleri belli.”

“Yaşıyorlar mı?”

“Bilmiyoruz. Çatışma olmamış.”

 “Tuzağa düşürüldük!”

Müfit’in tepkisi her şeyi özetliyordu. Müfit ve ekibi tuzağa dü şürülmüş; Kürtler, Alperen ekibini ele geçirerek operasyonun en önemli ayağını yok etmeyi başarmışlardı. Bir süre sessiz kalan Müfit, “Acele edin” deyip hızlı adımlarla yürümeye başladı.

“Karargâhı boşaltıyoruz!”

Genç ajanın emri herkesi şok etti. Durumun ciddiyeti, Müfit’in yüzündeki ifadeden anlaşılabiliyordu. Sedat önce Kazım’ın, sönra Hamit’in yüzüne bakıp Müfit’in arkasından odayı terk etti. Bilgisa yarın başına geçip son kez bir deneme yapan Müfit, Alperenlerle temas kuramayınca Oğuzbey’le görüşmeye karar verdi. Oğuzbey, sakin olmalannı söylüyor; paniğe kapılmamalannı istiyordu.

“Bizim için çok büyük bir kayıp. Fakat sakin olmaya çalışın. Ben yeni birlikler gönderiyorum. Lider kadrosunun yerini kaybetmeyin, devamlı takip edin. Karargâhı boşaltmayın. Veli Paşa ile görüşeceğim, emniyetinizi sağlayacaktır.”

Oğuzbey’le görüşmesi biter bitmez Sedat’ı yanına çağıran Müfit, “Mehmet Hicabi’yi takip etmeyi bırakma” dedi. Bilgisayarın ekranına bakan Sedat, “Abi bir militan” diye mınldandıktan sonra Müfit de gözlerini ekrana çevirdi. İki asker, yakaladıklan bir PKK milita nını içeriye getiriyorlardı. Hemen kapıya koşan Müfit, sert bir yumruk attığı militana “Hain herifler!” diye bağırdı.

Kafasını iki tarafa sallayan militan, Müfit’in gözlerine bakıp, “Abi ben Yusuf” dedi. Müfit ne olduğunu anlamamıştı.

“Efe Abi’nin selamı var. Sizinle görüşmem lazım. Ciddi bir mesele, acele!”

“Efe mi, ne Yusuf’u, neden bahsediyorsun?”

“Abi ben Yusuf, Sungur Fırat’ın ekibinden. Sen de aynı ekiptesin biliyorum. Uzun süredir PKK kampındayım.

            Efe Abi’nin yanından geliyorum. Görüşmemiz lazım. PKK ve Sorani aşireti ayaklanmayı bastırmak istiyorlar, çatışmalar sürüyor. Hakkâri ve Ağrı’da Barzani ile savaşmaya başladılar.

Yusuf’un söyledikleri Müfit’in kafasını iyice karıştırmıştı. Yüzbaşı Kazım’ın söyledikleri aklına geldi. Kafasını toparlamaya çalışıyor, kaygan dengeler arasındaki merkezi bulmaya çalışıyordu. Doğruyu bulmalı ve hızla bu doğruya göre hareket etmeliydi. Karargâhta bulunan görevlilerin hepsi Müfit ve Yusuf’un etrafına toplanmışlar, konuşulanları anlamaya çalışır halde bakıyorlardı.

“Abi karargâhı boşaltmanız lazım. Hem de hemen. Peşmergeler birkaç saat içinde burayı havaya uçuracak. Alperenlerden endişe etmeyin, Efe Abi konuyla ilgileniyor.’

Yusuf’un söylediklerinden sonra Müfit telsizi eline aldı. Az evvel görüştüğü Oğuzbey’e bağlanmak üzereydi ki Yusuf araya girip telsizi aldı.

“Bütün konuştuklarınız dinleniyor abi. Telsizde ‘Ayrılıyoruz’ derseniz, operasyonu daha erken yapıp burayı uçurabilirler!”

Türkiye Yok, Büyük Türkiye Var!

Kafkasya’da Teşkilat’ın başlattığı operasyon ve Azerbaycan’da Sungur Fırat önderliğinde organize edilen ayaklanma neticelenmişti. Masumzade’nin Azerbaycan devlet başkanı olmasından daha çok, Kafkasya’nın bağımsızlığını kazanması Ankara’yı sevince boğmuştu.

Bir aya yakın süren çatışmalardan sonra, yerel halkın da destek verdiği Türk birlikleri Kafkasya’da egemenliği ele geçirmiş; bölgede ki FSB ajanlarının büyük kısmı Rusya’ya kaçmak zorunda kalmıştı. Özerk cumhuriyetlerin başbakan ve cumhurbaşkanlarından bazıları Rusya’ya sığınmış ve FSB tarafından korunan özel bir yerde ikamet etmeye başlamışlardı.

Azerbaycan’da geçen hafta yapılan “ikinci” demokratik seçim, devrimle iş başına getirilen Masumzade’nin zaferiyle sonuçlanmış ve Kuzey Kafkasya’dan sonra Güney Kafkasya’nın Türk nüfusu da rahat bir nefes almıştı. Fakat bütün bu operasyonlarda Sungur Fırat’ın aklını karıştıran bazı aynnnlar vardı.

Kafkasya’da yıllardır Ruslarla olduğu kadar Sünnilerle de müca dele eden Vahhabilerin Türkiye’ye destek vermesi, özellikle Çeçenistan’da Sünnilerle işbirliği yapması büyük bir tezattı.

Rusya’nın erken pes etmesinde ve operasyonun başarılı olmasında Vahhabi lerin büyük katkısı olmuştu. Sungur Fırat bu işbirliğinin ve Vahhabi desteğinin sırrını çözemiyor, olanlara anlam veremiyordu.

Teşkilat’a girdiği günden itibaren Ortadoğu siyasetinde epey piştiğini düşünüyor, fakat Vahhabilerin desteklediği operasyonu Amerika ve İsrail’in kınamasına mantıklı bir sebep bulamıyordu. Çünkü Amerika ve Suudlar bugüne kadar Kafkasya’da ortak hareket etmişlerdi. Birkaç gün sonra Kafkas liderlerle Ankara’da toplantı yapacaklar ve Birleşik Kafkas Devleti’ni ilan edeceklerdi. Ancak Amerika, böyle bir durumda Türkiye ile diplomatik kriz yaşanacağını açıklamıştı. Vahhabiler ve Amerikalılar iki farklı kutupta yer almamalıydı. Oyun büyük oynanıyordu ama Sungur Fırat henüz bazı so rulan çözememişti.

Güneydoğu Anadolu’da meydana gelen olaylar ise Müfit’in ka fasını karıştırmıştı. PKK ve Talabani güçlerinin ayaklanan Barzani taraftarı aşiretlere savaş açması ve bu savaş sonunda Barzani güçleri nin Kuzey Irak’a kaçmak zorunda kalmaları ne demek oluyordu? Yıllardır Kürt davası için çarpışan iki güç, yine Kürt davası için çarpışan diğer bir güçle Türk topraklarmda savaşa girişmiş ve neticede kazanan taraf Türkiye olmuştu. Ayaklanma Ağrı’da şehit düşen bir kaç Türk askerinin dışında, büyük kayıplar vermeden bastınlmıştı.

Her akşam haber programlannda Türk Ordusu’nun büyük başarı gösterdiği anlatılmış, yüzlerce PKK militanı ile sayısız peşmergenin ölmesine rağmen Türk askerinin fazla kayıp vermemesi halkın moralini yükseltmişti. Anlanlmayan gerçek ise; PKK militanları ile peşmergelerin kendi aralarında yaptıklan çatışmalarda öldükleriydi.

Azerbaycan’dan özel bir uçakla sabah saatlerinde gelen Sungur Bey, ne Oğuzbey’le nede Müfit’le görüşme imkânı bulmuştu. Öğlen namazına geç kalmış, cenaze namazına ise son anda yetişmişti. İlkdefa bugün, Alpar’ın cenaze töreninde bir araya geleceklerdi. Kafkasya’daki operasyonu yöneten Alpar, ayaklanmanın ikinci günün de kaldığı evden kaçınlmış, nereye götürüldüğü uzun süre tespit edilememişti. Dün Diyarbakır’da teftişe çıkan Jandarma birlikleri, Kasap Kerim’in dükkânının önünde buldukları cesedin Alpar’a ait olduğunu tespit etmişlerdi.

Bu suikast de kolay kolay çözülemeyecek soruları beraberinde getirdi. Alpar’ın yaptığı hizmetleri düşünen Sungur Bey; Rusya’da operasyon yapan bir Türk’ün cesedinin İsrail yanlısı Kasap Kerim’in dükkânında bulunmasına anlam veremiyordu. Kürt ayaklanmasına destek veren Kerim’i Sungur Bey’in emriyle Efe öldürtmüş, cesedini de Mossad ajanlarının olduğu sokağa bırakmışlardı.

Alpar’ın Çerkesk’te kaldığı evi nasıl bulmuşlardı? Onun nerede kalacağını üç adamı hariç, bir Sungur Bey bir de Efe biliyordu. Alpar’ın yakalandığı gün üç adamı zaten öldürülmüştü. Müht’in ope rasyon için kurduğu karargâhı da içeridekilerden başka bilen yine kendisi ve Efe idi. Peşmergeler nasıl olur da oranın yerini öğrenmiş lerdi? Alpar’ın yerini deşifre eden kişiyle karargâhın yerini deşifre e den kişi aynı isim ise, bu; Efe’den başkası olamazdı!

Sorular birbirini takip ediyor, ele geçen her bilgi bir önceki soruyu daha da karmaşık hale getiriyordu. Karargâhın yerini peşmergelere Efe söylemiş olsa, Yusuf u karargâha göndermezdi. Suriye’deki kamptan karargâha gelen Yusuf, kendisini gönderen kişinin Efe olduğunu söylemişti. Daha sonra Müfit’le Ankara’da görüşen Yusuf, “Suriye’deki kampta karşılaştık, Efe olduğunu söyledi ama ben yüzünü görmedim bere vardı” demişti. Yusuf’u gönderen kişi, Efe olmayabilirdi!

İmamın konuşması bittikten sonra tören sona ermiş ve Alpar’ın cenazesi Karacaahmet Mezarlığı’na götürülmüştü. Defin işlemi tamamlandıktan sonra Teşkilat’ın Beşiktaş’taki binasında bir araya gelen Oğuzbey ve Sungur Fırat operasyonlar hakkında uzun bir görüşme yaptılar. Masumzade’nin iki gün içinde Ankara’ya getirilmesine ve Azerbaycan konusunun birlikte masaya yatırılmasına karar verdiler. Bakü’nün Türkiye’ye bağlanmasından petrol şirketlerinin millileştirilmesine kadar birçok konu, çözüm için Türkiye’nin atacağı adımları bekliyordu. Görüşmeden sonra Oğuzbey Ankara’ya hareket etti.

Odasında uzun süre derin düşüncelere dalan Sungur Fırat, sekreterinin “Murat arıyor efendim” ikazıyla kendine geldi.

“Efendim, iki saat sonra inecek olan Hollanda uçağı hakkında ihbar gelmiş. Yüklü miktarda uyuşturucunun Türkiye’ye gireceği söyleniyor. Ekipler son hazırlıklarını tamamladı. Ne yapmamızı istersiniz?”

Azerbaycan’dan henüz bugün dönen Sungur Bey, yorgunluğunu belli edercesine sağ elini alnına destek yapıp derin bir “of” çekti.

“Ne Hollanda’sı Murat? Avrupa’dan buraya uyuşturucu mu gelirmiş. Bir yanlışlık olmalı. Şahıs tespit edildi mi?”

“Evet efendim. İsmi ve fotoğrafı arkadaşların elinde. Dış hatlar giriş kısmında bekliyorlar. Operasyon için bütün hazırlıklar tamam.”

“Basına haber vermeyin. Havaalanı güvenlik birimi de karışmasın. Olayın bilgimiz dâhilinde olduğunu ve operasyonu bizzat bizim yürüteceğimizi söyleyin. Ben hemen geliyorum.”

“Tamam efendim.”

Çekmecesini açıp tabancasını alan Sungur Bey, uyuşturucu ihbarının arkasından neler çıkabileceğini düşünüyordu. Hızlı adımlarla odadan ayrıldı, koridorda “Müfit” diye seslendiği duyuldu.

“Hemen çıkıyoruz!”

Sungur Fırat ve Müfit, sivil bir araçla Teşkilat’ın önünden hareket ettiler. Valizin içinde uyuşturucu bulamayacaklarından emin olan Fırat, ihbarı kimin yaptığını merak ediyordu.

Mafya’nın Kürt’ü, Mafya’nm Türk’ü!

Sungur Fırat’ın Teşkilat’tan ayrıldığı saatlerde, Romanya’da başlayan toplantı devam ediyordu. PKK ve Talabani’nin ortak hareket etmeye başlaması, Rusya ve İran’ın da bu iki örgütü desteklemesi farklı işbirliği ortamlarını da beraberinde getirmişti. Rus mafyası ile Kürt mafyasını bir araya getirmek isteyen FSB, ilk adımı atmıştı. Toplantının yapıldığı odanın duvarında; Sivas’a kadar olan toprakların Kürdistan’ın, Ağrı ve Kars’ın da Ermenistan toprağı olarak gösterildiği harita asılıydı.

Köstence’de bir araya gelen mafya babaları, son zamanlarda meydana gelen olayların perde arkasını öğrenmek istiyor; neden Romanya’da toplandıklarını merak eden bir iki ünlü Kürt iş adamı da Rus yetkilisinden bilgi istiyordu. Masanın baş tarafında oturan FSB yetkilisi, Kamber Karan’m yüzüne bakarak cevap verdi.

“Türkiye’de toplanmamız mümkün değil. Bulgaristan ve Yunanistan’ı da çok sıkı takip ediyorlar. En güvenli yer bizim için Romanya.

Rus ajanın sözünü Samim Sancar kesti:

Sofya ve Atina sokakları Türk ajanlarıyla dolu Kamber Bey. Son günlerde yaşadıklarımızı biliyorsun. Elimizdeki malın çoğuna el koymaya çalışıyorlar. Teşkilat’la bağlantımız da yavaş yavaş kopmaya başladı.”

Sancar’ın son sözünü söylerken Kamil Dağdeviren’e bakması, bütün dikkatleri Teşkilat’la ilişkisi iyi olduğu bilinen Dağdeviren’e çevirmişti.

“Teşkilat yeni bir anlayışla hareket ediyor beyler. Eskiden işimizi yapar, onların payına düşeni de verir önümüze bakardık. Artık buda mümkün değil. Paylarını her geçen gün arttırmamıza rağmen kabul etmiyorlar. Piyasayı tamamen Türkler’e ve Karadenizlilere vermek gibi bir niyetleri var”

Kamil Bey’in sözleri salonda bulunanları memnun etmemişti.

“Avrupalı dostlarımız son aylarda malın çok pahalı olmasından şikâyetçi Kamil Bey.”

“Evet, biz size mal verirken birkaç ay öncesine kadar iki kişiyle çalışır ve güvenli bir şekilde malı teslim ederdik. Artık bu mümkün değil. Dört, hatta beş farklı kişiyle nakliye yapmak zorunda kalıyoruz. Herbiri ayrı bir ücret istiyor. Istanbul’da egemenliği tamamen Türkler ele geçirmiş durumda. Başta Kapalıçarşı olmak üzere, pırlanta ticareti ve kaçakçılık trafiği Rizeli’nin kontrolünde.”

“Nasıl yani?”

Kamil Bey’e sorulan soru üzerine Samim Sancar oturduğu kol tukta hafifçe öne çıkıp konuşmaya başladı. Sancar, Kürt mafyası içinde eli en kuvvetli olan isimdi. Herkes ona babalann babası gözüyle bakardı.

“Düne kadar kontrol Mardinli Süryaniler ile Ermeni ve Yahudi dostlarımızın elindeydi. Altın, benim otobüslerle Türkiye’ye sokulur ve Haşim’in dükkânına götürülürdü. Fakat iki ay evvel Rizeli, kendiadamlarından birine dükkân açtırmış. Bütün esnafa haber salıp, bundan sonra altının bu adamdan ahnacağını söylemiş. Sonra da kendisinden habersiz hiç kimsenin piyasaya bir tek iğne bile soka mayacağım ilan etmiş. Haşim’i de çağırıp tehdit etmiş.”

Kelimeler Sancar’ın ağzından tane tane çıkarken, içinde bulun dukları durumu anlamaya başlayan babaların yüzü gittikçe kötüm ser bir ifadeye bürünüyordu. Bu durum, Kürt mafyası üzerine plan yapan FSB ajanının işine geliyordu.

“Malın fiyatına gelince… Kamil doğru söylüyor. Nakliye işi artık çok zor. Rizeli, Hollanda ve Belçika’ya kendi adamlarını yerleştir miş. Gümrük’te fazla zorluk yaşamadan daha ucuz fiyata malı çıkarıyor. Avrupalı dostlarımız da mal ucuz diye onun adamıyla iş yapı yor. Planlı şekilde bizi çökertmek istedikleri belli.”

“Çökertmek” sözü toplantıda konuşulanların tamammı özetler gibiydi. Sancar, Teşkilat’ın kendilerine karşı organize bir operasyon içinde olduğunu vurguluyordu. Yeni bir çatışma kaçınılmaz hale gelmiş, Kürt mafyasının bütün gelirleri neredeyse Türklerin eline geçmişti. Bu, PKK’nın da büyük bir gelir kaybına uğraması demekti. Çünkü örgütün en ciddi gelir kaynağı, Kürt iş adamlannın yaptığı yardımlardı.

“Gün, birlik günüdür beyler.”

PKK temsilcisinin, bütün babaların yüzüne tek tek bakarak verdiği mesaj açıktı.

“Bir olalım ve bir olup üstümüze gelen düşmanı yıldıralım.”

Birkaç dakikalık sessizlikten sonra FSB ajanı söze girdi. Kürtler ile Ermenilerin hedeflerinin bir olduğunu, Kürtlerin bağımsızlık; Ermenilerin ise Büyük Ermenistan ateşiyle yandıklarını söyledi. Iki tarafın da elinde silahli gücü vardı. Geçmişte Kürtler PKK’yı, Ermeniler ASALA’yı desteklemişti. Bugün PKK yaşamını sürdürürken, Ermeniler Taşnak’ı canlandırmışlardı. “Unutmayın” dedi Rus ajan,

 “En verimli çalışmalarımız, iki örgütün ortak çalıştıkları dönemde yapılmıştı!”

Her şey Rusların planladığı gibi işliyordu. Samim Sancar’ı Kürt mafyasının lideri yapmayı ve böylece tek bir kişiyle bütün piyasayı kontrol etmeyi düşünen Ruslar, Ermenilerle işbirliği yapmış ve toplantıyı organize etmeyi başarmışlardı. Şimdi sıra, babaların Sancar’a biat etmesine gelmişti. Ermeni asıllı olan Samim Sancar, Ruslar ve Ermeniler için büyük bir koz olacaktı.

“Yakında Türkiye sınırları içinde ciddi bir eylem düzenlemeyi düşünüyoruz!’

Taşnak’ın temsilcisi sakin bir ses tonuyla çok ciddi bir açıklama yapmıştı. Bütün gözler bir anda üstüne çevrildi.

“Kürt dostlarımız da isterse, bu eylemi Kapalıçarşı’da gerçekleştirebiliriz!”

Toplantı bu söz üzerine bir anda yön değiştirdi. Mafya liderlerinden daha çok örgüt temsilcileri konuşuyor, eylemin nasıl gerçekleştirileceği tartışılıyordu. Bombaların Talabani’den istenmesine karar verilmiş, nakliye işi PKK ve Kürt mafyasına bırakılmış, eylemi yapmak ise Taşnak’a kalmıştı.

“Mesaj gayet açık olacak” dedi Sancar.

“Kapalıçarşı’da patlayan bomba, en büyük hasarı Teşkilat’ta yapacak. Rizeli de haddine düşeni almış olacak!”

Eylemin başanlı olması için en ince ayrıntısına kadar plan ya pılacaktı. Özellikle Sancar için eylemin büyük önemi vardı. Top lantıya girerken babalann babası olarak bilinen Sancar; otelden ayrılırken sadece Kürtlerin lideri değil, bölgedeki dengelerin de en ağır taşlanndan biri olmuştu. İlk eyleminde sorun yaşanmasını istemiyordu.

Devlet içinde Devlet, Valiz içinde Devlet!

Hollanda’dan kalkan uçak saat beş civarında alana iniş yapmış, yolculann kontrol noktasına gelmesi bekleniyordu. Murat ve arkadaşları polis kıyafeti giymiş, “Şebnem” kod adlı Derya Eser’i tutukla mak üzere yerlerini almışlardı.

İniş anonsu yapılalı on beş dakika olmuştu ki, yolcular gruplar halinde kapıdan içeri girmeye başladılar. Az sonra, Murat’tan aldığı işaretle elektronik kontrol noktasına yaklaşan genç ajan, “Hoşgeldiniz” dedikten sonra Derya Eser’in kimliğini istedi. Yirmi bir yaşındaki genç kızın sakin tavrı herkesi şaşırtmış, yanlış ihbar olmasından endişe edilmeye başlanmıştı.

Pasaport kontrolünü yapan Murat’ın, “Tatil için mi geldiniz?” sorusuna Eser, soğukkanlılığmı koruyarak “Evet” cevabı verdi. Pasaporttaki bilgilerden sık sık Türkiye’ye giriş yaptığı ve son ziyaretini de beş gün önce gerçekleştirdiği anlaşılıyordu.

“Bu ne acele Derya Hanım? Üç gün kalıp tekrar dönmüşsünüz. Ardından iki gün daha. Bir ay içinde yedi kez giriş yapmışsınız. Mesleğiniz nedir?”

            “Çalışmıyorum. Seyahat etmeyi seviyorum.

“Çok güzel, bu kez kaç günlüğüne geldiniz?”

“Yarın akşam dönmeyi düşünüyorum”

“İki günlük ziyaret için, iki büyük valiz taşımak sıkıcı olmuyor mu?”

“Hayır, yeğenlerime hediyelik eşya getirdim.”

“İzin verin valizlerinizi kontrol edelim”

Derya Eserin normalden daha uzun süre bekletilmesi ve sorguya çekilmesi, iki kişinin dikkatinden kaçmaıştı. Yolcu karşılama salonunda bekleyen grubu kameradan dikkatle izleyen Sungur Bey, Müfit’in kulaklığına gerekli bilgiyi verdi.

“C kapısından iki genç çıkıyor, birinde deri ceket, birinde ise boğazlı yeşil renk kazak var. İkisi de sakallı!”

Müfit’i ikaz eden Sungur Fırat, daha sonra otoparkta bekleyen adamlarını uyardı:

“İki kişi. Siyah deri ceket, yeşil renk boyunlu kazak. Oraya gelirlerse acele etmeyin. Araca binmelerini bekleyin ve arabanın plakasını alın. Yakalama çıkışta yapılacak, cep telefonlarını istiyorum.”

“Peki efendim.”

Murat, Derya Eser’i güvenlik odasına aldıktan sonra arkadaşlarına valizleri getirmelerini söyledi. İçerideki sandalyelerden birine oturan genç kızın yüzü kızarmış, kafasını öne eğmişti.

“Eskiden kızlar utanınca yüzü kızanrdı, bugünün kızları utanmak için kızarmayı bekliyorlar!”

“Değil mi Şebnem?”

Murat’ın sözleri Eserin yüzüne tokat gibi inmişti. Kendisine kod adıyla hitap edildiğinde durumun ciddiyetini anladı.

Valizler açıldıktan sonra genç ajan Sungur Bey’e gördüklerini anlatmaya başladı.

“Valizler dolar dolu efendim. Kızı sorguya çektik. Havaalanında Yaşar isimli biriyle buluşacağını söylüyor. Valizleri teslim edip otele geçecekmiş. Yarında yine aynı kişiden mal alıp Belçika’ya dönecekmiş.”

“Kızı buraya getir Murat. Valizleri ekibe teslim et.”

Şebnem ikinci kattaki odaya getirildikten beş dakika sonra, Müfit de yanındaki iki şüpheliyle birlikte içeri girdi.

“Hoşgeldiniz beyler, nasılsınız?”

“Hayırdır, beklediğiniz misafir gelmedi galiba. İki kişi gelip yine iki kişi dönüyorsunuz.”

“Yaşar hanginiz?”

“Kimin adına çahşıyorsunuz, parayı kime götürecektiniz?”

“Ne parası, benim bir şey bildiğim yok. Neden bahsettiğinizi bilmiyorum.”

Deri ceketli gencin ukala tavrına rağmen Sungur Bey sakin ol maya çalışıyordu. Şebnem’e bu ikiliden hangisinin Yaşar olduğunu sordu. Genç kız ikisini de tanımadığını, Yaşar’ı da ilk kez bugün göreceğini söyledi. Bunun üzerine yüzünü tekrar şüpheli şahıslara çeviren Fırat, “Kızı tanıyor musunuz” dedi. Cevap aynıydı.

“Hayır, ilk kez görüyorum.”

Sungur Bey bu kez sert bir ifadeyle Şebnem’in yüzüne baktı.

“Çıkışta buluşacağımızı söyledi Ben seni bulurum, dedi. Beni tanıyormuş, resmim varmış kendisinde.”

Şebnem’in sözleri Sungur Fırat’ın yüzünü güldürdü. Kızın cep telefonunu isteyen kurt ajan, son aranan numaralara baktı. Ve ilk sıradaki Türk’ü aradı.

Deri ceketlinin cebinden telefon sesi yükselmeye başlamıştı ki, Sungur Bey’in sert yumruğu genci yere yıktı.

“Son günlerde tahammül edemeyeceğim kadar çok yalan duydum. Şimdi otur şu sandalyeye ve anlatmaya başla!”

Sungur Fırat’ın sözlerinden sonra Murat ve Müfit birbirlerinin yüzüne baktılar. Onunla çalıştıkları günden beri ilk defa böyle bir olaya şahit oluyorlardı. Her zaman sakin, durgun ve suskun olan Sungur Bey, bu kez çok farklı birine benziyordu.

Dudağı kanayan Yaşar, yavaş yavaş yerden doğrulup Sungur Bey’in yüzüne sert bir ifadeyle baktı. Kaşlannı çatmış, eliyle dudağındaki kanı temizlerken; “Bunun hesabını vereceksin polis parçası” dedi. Elini cebine götürüp, altında Sungur Fırat imzası taşıyan özel bir kâğıdı gösterdi.

“Ben istihbarat elemanıyım, devlet için çalışıyorum!”

Bir Damla Petrol, Bir Damla Kan!

Ortadoğu’da dengeler çok hassastı. PKK ve Talabani’nin karşısında mağlup olan gruplar İsrail’de bir araya gelmişti. Mossad’ın Tel Aviv’deki karargâhında Güneşin Çocuklan Operasyonu tartışılıyor, ayaklanmanın fikir babası Mossad’ın Kürdistan Sorumlusu Rusin Isak; Barzani ve Mehmet Hicabi’ye aşağılayıcı sözlerle hitap etmekten geri durmuyordu. İsak’ın sözlerini nazik bir el işaretiyle kesen CIA Ortadoğu Masası Şefi Möldır, her kötü sonuçtan iyi neticeler çıkarabileceklerini söyledi.

“Bizim planımız bu değildi Sayın İsak. Bölgede çok yanlış bir harekete giriştiniz ve sonuçta başarısız oldunuz. Bugünden sonra bazı sorumlulukları bize teslim etmeniz gerektiğine inanıyorum.”

Möldır’ın sözlerini kafasıyla tasdik eden İngiliz İstihbaratı M16’nın temsilcisi Ceni Hügs, sessizliğini koruyordu. lsak’a destek vermesi gerektiğini anlayan Ajan Malkuth ise oturduğu koltukta hafifçe öne çıkıp masanın üstündeki kalemi eline aldıktan sonra ko nuşmaya başladı.

“Irak’ta Amerika’nın başanlı olmasında bizim de çok büyük payımız var Sayın Möldır. Bu operasyonu İsrail olarak biz yapacaktık.

Vaad edilmiş topraklar adına girişeceğimiz savaşı, sizin büyük petrol şirketleriniz maddi bir kazançla kapatmak istediler ve neticede…”

Malkuth’un sözlerini Hayır, hayır’ diyerek kesen Möldır, kafasını kaldırmadan konuşmaya devam etti:

‘Biz bu savaşı demokrasi için yaptık Bay Malkuth. Petrolle bu nu nasıl yanyana getirebilirsiniz?”

“Bu cümlelerle dünya kamuoyunu kandırabilirsin. Ama beni kandıracağını zannetme Möldır. Hükümeti savaşa zorlayan büyüklerinizin kasetlerini piyasaya çıkarırsak rahatsız olursunuz değil mi?”

Malkuth’un tehdidi karşısında Möldır susmak zorunda kaldı. Şaron zehirlendikten sonra Mossad ve CIA arasında soğuk rüzgârlar esmeye başlamış, Türkiye’deki ayaklanma iki örgüt arasındaki ilişkileri iyice bozmuştu. Ayaklanmanın çıkmasından bir gün önce CIA tarafından zehirle öldürüleceğini İsak’a söyleyen Şaron, on gün sonra hastaneye kaldınimıştı. Iki ay öncesine kadar her türlü ahlaksızlık üzerinde anlaşma yapabilen iki taraf, bugün birbirlerini ahlaksızlıkla suçluyordu.

Mossad’ın elinde bulunan kasetler Amerika’nın başını ağrıtabilirdi. İsrail’in Irak’a operasyon düzenleyeceği haberini alan petrol şirketleri, zamanın Dışişleri Bakanı Pavıl ile görüşmüş ve harekâtın Amerika tarafından yapılmasını istemişlerdi. Onlara göre İrak’tan, savaşa katılan herkes kazançlı çıkabilirdi: Amerika ve İngiltere’nin petrole, İsrail’in vaad edilmiş emellere ulaşması gerekiyordu. Tarih boyunca kendilerini “toprak kazanmak ve toprak kaybetmek”le tanımlayan Türklere ise birkaç dönüm arazi vermek “kan” larını istemek için yeterli olacaktı.

Konuşmanın bir bölümünde, isteklerini kabul etmeyen Bakan Pavıl’a sirıirlenen Heski, oturduğu koltuktan kalkmış ve “Unutmayın sayın bakan, tarih boyunca bir damla petrol, bizim için bir damla kandan daha değerli olmuştur!” diye bağırmıştı.

Büyük petrol tröstlerinden birinde yöneticilik yapan Heski; toplantıdan çıkarken Pavıl’ı tehdit etmiş, bakanın gözlerine bakarak son sözünü söylemişti:

“Bugünden sonra hayatınız; damarlannızdaki kana değil, Irak’taki petrol damlalarına bağlı!”

Türkiye’de Kürtlerin ayaklanması, Amerika’nın yıllardır yaptığı planları altüst etmişti. İsrail ve Barzani işbirliğine destek verseler de, bu ikilinin kendi başlarına hareket etmesine izin vermeyi düşünmüyorlardı. “Bakın Sayın Barzani” diyerek nazik bir üslupla konuşmaya başladı Möldır:

“Kuzey Irak’ta PKK’nın istikrarı bozduğunu ve kendi başına hareket ettiğini söylediniz. Aynı günlerde Israilli dostlanmızın “PKK bizim uyuşturucu alanımıza, sınırlarımıza saldırmakla tehdit ediyor” şikâyeti üzerine örgüt liderini yakalamaya karar verdik.”

“Evet, Sayın Möldır.”

“Bununla da yetinmedik. ‘Öcalan’ı bize teslim etmeyin, Türkiye’ye teslim edin ki; PKK Türkiye’nin iç meselesi haline gelsin ve böylece Türkiye’nin Kürt meselesi sadece güneydoğu ile sınırlansın, dediniz.”

“Evet efendim.”

“Ayrıca, ‘Çekiç Güç bölgeden çekilmesin, yoksa Faddal Hüseyni bizi imha eder’ dediniz. İstediğiniz her şeyi yaptık; Türkiye yıllardır Kuzey Irak’a müdahele etmek için bir sebep bulamıyor.

Kendi çinde Kürt sorunu gibi tartışmalarla boğuşuyor. Çekiç Güç sayesinde siz de hem silahlandınız hem de devlet kuracak noktaya geldiniz. Fakat bütün bu anlaşmalarımızdan sonra görüyoruz ki, biz ne kadar sözümüzde dursak da…

Bundan sonra söyleyeceklerinin yine Malkuth’u kızdıracağını düşünen Möldır sustu. Önce İsak’ın, sonra Mehmet Hicabi’nin yüzüne baktı.

            “Bizim yaptığımız planı hepiniz yıllardır biliyor ve izliyorsunuz. Haksız mıyım Sayın Malkuth!”

Malkuth, Möldır’ın sözünü tasdikler mahiyette kafasını salladı.

“Atılan yanlış adımlar, hepimizin zararına. Bakın biz PKK’nın içinde bir yenilikçiler grubu ortaya çıkardık. Örgüt bugün Avrupalı lann, özellikle Almanya’nın safında. Biz bu yenilikçi-reformcu kanat sayesinde örgütün silahlı bir grubunu ele geçirip ve sonra yönetimi tamamen kontrol etmeyi düşünüyoruz. Bunu yapamazsak ne Barzani aşireti, ne de İsrail bölgede huzurlu olacaktır. Karşınızda koca bir Avrupa var çünkü.”

“Talabani de PKK ve Avrupa ile aynı safta.”

Barzani’nin sözleri Möldır’ın anlattıklarını pekiştiriyordu. İsak’ın yüzüne bakan Möldır sözlerine devam etti.

“El-Kaide’yi kullanmaya devam ediyorlar. Yarın bölgede PKK ile El-Kaide’nin işbirliği yapması büyük ihtimal. Dengeler çok hassas. Ve hassas dengeler içinde Türk dostlarımız saf belirlemekte zor lanıyorlar. Sizin ve dolayısıyla bizim safin yaptığı bu ayaklanma sonrası Türkler karşı tarafa geçerse işimiz çok güçleşecek!”

Hügs ve Möldır’ın yüzüne bakan Isak, kızarmış kulaklan ve titreyen elleriyle İsrail ve Kürtlerin içinde oldukları durumu anlatır bir ifadeye bürünmüştü. PKK ve El-Kaide’nin heran harekete geçme ihtimali vardı. Bunun ilk işaretleri, Kürt ayaklanmasında ortaya çıkmış; PKK ve Talabani, Barzani aşiretine karşı savaşmıştı.

Koltuğa yaslanıp kollarını göğsünün üstünde birleştiren İsak, Möldır’ın yüzüne baktı ve “Şimdi ne yapacağız?” diye sordu.

İsak’ın sorusu, Amerikalı ve Ingiliz istihbaratçıları sevindirdi. Onlara göre artık hem Kürtler, hem de İsrail “yola getirilmişti.” Önündeki dosyayı açan Möldır, Amerika’nın yeni planını anlatmaya başladı. Dosyada, Türkiye’nin gelecek on yılda iç siyasette ve dış politikada neler yaşayacağı en ince ayrıntısına kadar yazıyordu…

Yaşar, Sungur Bey’in Nesi Olur?

Yaşar kod adlı şahsın kimliğini inceleyen Sungur Fırat, “Baki Altınbaş, sivil istihbarat ve özel operasyon sorumlusu” künyesini okuduğunda şok oldu. Önce Yaşar’ın yüzüne, sonra sandalyede oturan Şebnem’e baktı.

“Murat!”

“Buyrun efendim!”

“Kızı polislere teslim edin. Emniyete götürüp sorgulasınlar. Valizleri benim arabaya koyun.”

“Bu ikisini de sen al Müfit. Teşkilat’a götür. Ben geliyorum.”

“Peki abi.”

Sungur Bey hızlı adımlarla odadan çıkıp otoparka gitti. Yaşar’ın telefonunu geri vermemişti. Dış kapıdan çıkarken telefonla konuştuğu kişi, valizin içindeki “devlet” olmalıydı.

Teşkilata geldiğinde üçüncü kata çıkıp arşiv odasına geçti. Yaşar’ın verdiği isimlerden biri izmarit,” diğeri ise “Molla” idi. İki isim hakkında bilgi ararken, Baki Altınbaş (Yaşar)’ın dosyasında ilginç fotoğraflar buldw Güneşli bir havada çekilen birinci resimde; Yaşar, ünlü şarkıcı Feyza Tanış, Kürt işadamı Kamil Dağdeviren ve tanıya madığı dördüncü bir şahıs daha vardı. Tekne gezisine çıkan grup, denizin ortasında resim çektirmişlerdi.

Resmin arkasındaki numarayı not eden Sungur Bey, Feyza Tanış’ın yalnız olmadığını gördü. Yaşar’ın çektiğini düşündüğü ikinci resimde, Tanışın sağ tarafında film yıldızı Aylin Seçkin gülümsüyordu.

“Haydi bakalım.”

İkinci resmin kod numarasını da alan Sungur Bey, boş olan bilgisayarlardan birine oturup “GN” kısmına kendi özel şifresini yazdı. Açılan pencereden resimler bölümünü saklayıp az evvel kaydettiği kod numarasını girdi. Birkaç saniye sonra resim açılmış ve dördüncü şahsın kimliği ortaya çıkmıştı. Spor kıyafetle teknede gülümseyen adamın yakasına “Vasıf Sezgin” yazısı yerleştirilmişti. Yazının üstüne tıklayan Sungur Bey, birinci derece güvenlik şifresini girdi ve Sezgin hakkındaki bilgilerin tamamını incelemeye başladı.

“Vasıf Sezgin

Kod Adı: Molla

Adı: Abdurrahim Çetin

Görev Yılı: 1981

Görey Yeri: Diyarbakır.

Görevi: Sivil İstihbarat

Referans: Ilhan Hazar”

“Olamaz?”

Sungur Bey, Molla’nın referansını okuduğunda şok oldu. İlhan Hazar, Ergenekon’un kurucusu İlhanbey’in Teşkilatta kullandığı isimdi. Bu isimle görev yapan birine dokunmak büyük bir risk demekti. Kafasını iki yana sallayıp derin bir nefes aldı. Şaşkınlığını üzerinden atamadığı halde ayağa kalkıp Yaşar’ın dosyasını tekrar eline aldı.

Molla ve İzmarit’i aramaktan vazgeçip Yaşar’ın kimlik bilgilerini kontrol etmek istedi. Aradığını bulan olmalı ki tekrar bilgisayarın başına oturdu. Bir önceki resmi açıp Yaşar yazısının üstünü tıkladı:

“Baki Alunbaş

Kod Adı: Yaşar

Adı: Kemal Zengin

Görev Yilı: 1999

Görev Yeri: Bitlis

Görevi: Sivil İstihbarat

Referans: Efe İlbay.

Efe’nin ismini okumasıyla bilgisayarı kapatıp odadan çıkması bir oldu. Asansöre binip sekizinci kata çıktı ve kimseye selam vermeden odasına geçti. Müfit, yanındaki iki kişiyle birlikte odada bekliyordu. Sungur Bey’in sorusu kısa ve netti:

“Efe’yi nereden tanıyorsun?”

“Hangi Efe’yi?”

“Efe İlbay?”

“Tanımıyorum.”

“Bana bak aslanım. Senin kimliğinde yazılı olan Sungur Fırat benim.”

Yaşar, duydukları karşısında korkmaya başladı. Bir dakika önce sert ve ukala bir tavırla Sungur Bey’in yüzüne bakan genç gitmiş, yerine uysal ve savunmasız bir başkası gelmişti.

“Bugüne kadar benim ismimi kullanarak ne işler çevirdiniz umurumda değil. Aına bana Efe’nin nerede olduğunu hemen söyleyin.”

 “Efendim ben Efe diye birini tanımıyorum. Göreyim Şebnem’den valizleri alıp Molla’ya teslim etmekti. Molla’nın ismini de bilmem. Fazla bir mesaimiz olmadı.”

Yaşar’ın sözlerinden sonra Sungur Fırat cebindeki resimleri çıkarıp sehpanın üstüne fırlattı.

“Daha ne kadar mesainiz olacak!”

“Yanlış anlamayın ama efendim… Ben o zamanlar Teşkilat’a çalışmıyordum. Kamil Bey’in emrindeydim. 0 tekne ile denize açılır, gemilere uyuşturucu teslimatı yapardık. Molla da bizi takip eden bir görevliymiş, çok sonra öğrendim. Teşkilat’a o soktu beni. Ben bir tek MoIla’yı bilir, Molla’dan emir alırım.”

“Peki, bu kimlikleri kim verdi size?”

“Kimlikler sahte olabilir. Bana Molla verdi.”

“Sahte değil. Efe’nin benden aldığı kimlikler.”

“Molla’nın iş yaptığı biri vardı, uzun boylu. İsmi Eyfel. Sık sık gelirdi yanımıza. En son…”

“Evet. En son ne?”

“En son geçen hafta uğradı. Yurt dışından para geleceğini duydum. Molla ile çay içtiler. Paranın bir valizi Düzce’ye bir valizi de Karaman’a gidecek dedi.”

“Yalnız mıydı Eyfel?”

“Evet efendim. Kıyafeti değişikti ama ben Avrupalı olduğu düşünüyorum.”

Yaşar konuşurken, Fırat’ın özel hatlı telefonu çaldı. Arayan Korkut Bey’di.

“Molla yeni silahlar almış Sungur Bey. Parasını siz ödeyecek mişsiniz galiba.”

“Evet efendim.”

“Bir aksama yok inşallah. Bunun için rahatsız ettim.”

“Hayır, efendim, bir sorun yok. Para elimizde. Hemen gönderiyorum Molla’ya.”

Sungur Fırat, yutkunarak söylediği sözden sonra sinirden elleri titremeye başladı. Yaşar’a ve yanındaki diğer arkadaşına bakıyor, içine düştüğü duruma lanet okuyordu. Molla, Korkut Bey’i aramış, Korkut Bey de duruma el koymuştu.

“Iyi ki Korkut Bey’in haberi var. Yoksa sizi mahvetmiştim.” Masanın üzerinden arabanın anahtarını alıp Müfit’e verdi. Valizleri Yaşar’a teslim etmesini, sonra tekrar yanına gelmesini söyledi.

Yaşar ve arkadaşı korkak bakışlarla Sungur Bey’i izlerken, Müfit’in işaretiyle ayağa kalkıp odadan çıktılar.

Derin düşüncelere dalan Fırat, Müfit’in içeri girdiğini fark etmemişti.

“Buyur abi?”

“Müfit, akşam ne yapıyorsun?”

“Evdeyim abi, Ahmet’le uzun süredir konuşamıyoruz. Oturup sohbet edeyim diyorum.”

“Ev kabul ama Ahmet kabul değil. Bir gece ertelesen olur mu?”

“Olur abi.”

“Tamam, akşam evine geliyorum. Konuşacağımz önemli konular var. Şu operasyonları bir değerlendirelim.”

“Peki abi.”

Delikarıli Ahmet, Ahmet; Delikanli!

“Sizi memnun etmek ne zor iş birader!”

Dolmuş şoförünün yükses sesle verdiği tepki Ahmet’i rahatsız etmişti. Gece saat on biri geçmiş; kimi akraba ziyaretinden, kimi iş yerinden ve kimisi de eğlence mekanlanndan evlerine dönen insanlar, aracın kağnı arabası hızıyla ilerlemesinden rahatsız olmuşlar ve hızlı gitmesi için şoförü ikaz etmişlerdi. Üsküdar’dan kalkan dolmuş, normal hızla seyrettiğinde on beş dakikada vardığı Millet Parkı durağına yarım saatte gelebilmiş; Kısıklı yokuşunu aşıp düze çıktıktan sonra hızlanmaması yolcuların sabrını taşırmıştı.

“Milletin işi gücü var kardeşim acele etsene!”

Gözlerinin içi yorgunluktan kıpkırmızı olmuş, yüzündeki çizgileri gün içindeki yorucu tempoya ‘şahitlik ederiz’ edasıyla belirginleşmiş adamın sesini yükseltmesi, kaptanı fazlasıyla kızdırdı Kafasını bir kabadayı haşmetiyle kaldırıp, dikiz aynasından aracın içini dikkatlice süzen şoför, sağ gözünün üstündeki kaşını dalgalandırıp, kendisine emir verir tarzda hitap eden yolcuyla göz göze gelmeye çalışırken  “s” harfinin üstünde özellikle bastırdığı sesiyle derin bir “Hasbünallah” çekti.

Yorucu ve zorlu bir günün ardından dolmuşta uyayakaldığım düşünen Ahmet; gürültüden mi, yoksa ani bir fren sebebiyle mi kendine geldiğini anlamaya çahşıyordu. Şoförün hizasında, en arka daki dörtlü koltuğun cam kenarına oturan Ahmet; göz kapaklarının ağırlığını hissediyor, aracın içine uyuşuk meyhane havası katan ma vimsi ışığın ve ön taraftan yükselen Müslüm Gürses’in buğulu sesinin etkisiyle kafasını tekrar cama yaslıyordu. Dolmuşta cereyan eden hadiselerle ilgilenmek istemediği ve açıkçası pek de ciddiye al madığı, kollarını göğsünde birleştirip bacaklarını ön koltuğun altına doğru uzatıp yayılmasından belli oluyordu. Uyumak ve uyanmak arasında gidip geldiği şu anda, hemen önünde oturan bayanın titrek ama sinirli sesiyle verdiği tepki Ahmet’i uyandırmaya yetti.

“Bu ne sorumsuzluktur beyefendi!”

Hitabından eğitimli biri olduğu anlaşılan sarı saçlı bayanın sözleri, birkaç dakikadır Ahmet’in zihnini yoran motor sesine galip gelmiş ve bütün dikkatler bu kez bayanın tepkisine yoğunlaşmıştı. Herkes; içkili olduğu belli olan sürücünün, nazik ama hakkını arayacak kadar da cesur olan bayana, gecenin bu vaktinde ters bir söz söylemesinden endişe ediyordu.

“Hapı yuttuk!”

Bayanın sözlerine ilk tepki Ahmet’ten gelmişti. On dakika sonra evine ulaşıp kafasını yastığa koymayı hayal eden Ahmet, bayanın isyankâr tavrının nelere yol açacağını kestirebiliyor, şoförden daha çok sarışın bayana kızıyordu.

“Eniştemiz az daha sabretsin yengecim, bak biz de gecenin bu vakti oynaşta değil, çalışmaktayız annadın mı? Hah hah hah haaa.

Şoförün dikiz aynasından bayana bakarak verdiği cevap herkesi şok etti. Kendisinden beklendiği gibi ve hatta daha da terbiyesiz bir karşılık veren şoför, pis bir gülüşle süslediği cümlelerini, zafer kazanmış komutan edasıyla söylüyordu. Sanşın bayan oturduğu koltuktan karşılık vereceği sırada, hemen arkasından yükselen kısık bir “Hişşş” sesiyle geriye döndü. Ahmet, bayanın omuzuna elini koymuş, gözleriyle “Lütfen konuşmayın” mesajı vermeye çalışıyordu. Kafasını hafifçe eğip, “Muhatap olmayın, size yakışmaz” diye fisıldadıktan sonra tekrar koltuğa yaslandı.

Ahmet’in ikazını ciddiye alan bayan, şoföre cevap vermemişti fakat şoförün ve şoförle birlikte motqr kasasının yanındaki tekit koltukta oturan sakallı adamın pek de sushıaya niyetleri yoktu. Adam, kendi üslubuyla “meyhanedeki karıyı elalemin içinde nasıl rezil ettiğini” anlatıyor, seçtiği kelimelerden yolcuların ne kadar rahatsız olduğunu düşünmüyordu.

“Anam avradım olsun abi, yarın gece yine kucağıma alıp bütün milletin içinde rezil etmem mi ben o karıyı. Böööle bak abi böööle… Hah hah hah haaaL”

Kollarını havaya kaldırıp sağa sola oynatan sarhoş adama şoför de bütün avazıyla kahkaha atarak eşlik ediyor, “Helal lan Durali, âlem adamsin” diyerek iştahiandırıyordu.

“Dur abi bitmedi, bitmedi daaa. Şimdi ben gittim ya bugün ora ya. 0 or. . . .nun saçlanndan tutmuşum aaabicim, bütün masaları bööle, bak bööle kafasını çevire çevire nasıl gezdirdim, bütün masaları, ben… Ben çevirdim abi, gezdirdim… Hah hah hah haaaa!”

Adamın kullandığı kelimeler dolmuştakileri fazlasıyla rahatsız etmiş ve yaptıkları muhabbet çekilmez bir noktaya gelmişti. İçeridekilerin yarısına yakını bayan olan yolcular kendi aralannda konuşuyor, adamı ayıplıyorlardı. Ahmet’in önündeki genç bayan sonunda dayanamayıp öyle bir söz etti ki, artık Ahmet’e uyku haram olmuştu:

“Yok ki içimizde bir tane erkek, hadlerini bildirsin şunlara. Bir de bayan ağzımla konuştuğumda beni susturuyorlar!

Bu söz üzerine kafasını camdan çeken Ahmet, mahmur ama sinirli gözlerle dikiz aynasına bakıp önündeki bayanın yüz ifadesini görmeye çalıştı. Elleriyle gözlerini ovduktan sonra uykulu bir ses tonuyla şoföre bağırmaya başladı.

“Aalooo!.. Delikanlı olun biraz be! Bayan var arabada de mi?” Dolmuştaki herkes bir anda sustu. Derin bir sessizlik oldu. Şoför; dikiz aynasından biraz önceki edanın aynısıyla aracın içini süzerken, güreş minderindeki pehlivan gibi kollarını iki tarafa açtı ve sol eliyle direksiyonu sağa kıvırıp ani bir frenle kaldırımın önüne park etti. Sağ eliyle vitesi bir geri bir ileri ittikten sonra oturduğu koltuktan kalkıp motor kasasının önüne dikildi. Ahmet’in iki katı kadar kalıba sahip bu devasa adamın neler yapacağını herkes merakla bekliyor, endişeli bakışlarla olanları izliyorlardı. Ağzını bükerek ve birazda sırıtarak konuşmaya başladı:

“Ne yaaani, şimdi bizim dolmuşta issyaann mı çıktı!”

“Senin, arkadaki genç! İsyancı başı sen misin hee?”

Ahmet oturduğu yerden doğrulup ayağa kalkar ön koltukta oturan terbiyesiz adam, vücudu sabit durduğu halde kafasını geriye çevirmiş boş gözlerle Ahmet’e bakıyordu.

“Evet benim. Bir şey mi diyeceksin. Adam gibi kullanacaksan kullan şu arabayı, yoksa aç kapıyı biz inmesini biliriz. Senin ağzının kokusunu mu çekecek bu millet!”

Ahmet’in sözleri adamın suratına tokat gibi inmişti. Sallana sallana’ geri dönüp arkadaşının yüzüne bakan şoför, yine ağzını yayarak “Delikanlı adammış” dedi.

“Tamam kardeş. Büyük adamsın. Estaaafirullah yani. Hemen gidiyoruz şimdi. Bak bir daha ağzımızı açmıyoruz. Eyvallah, tamam mı? Gidiyoruz abi!”

Şoförün birden ağız değiştirip özür dilemesi yolculan şaşırtsada Ahmet pek şaşırmamış gibi görünüyordu. Yavaşça yerine otururken, öndeki bayan arkaya dönüp özür dilemek istedi. Hiçbir şey olmamış gibi kafasını tekrar cama yaslayan Ahmet, bayanı ciddiye almadı ve uyumaya devam etti.

Karakol durağına yaklaştıklarında “Müsait bir yerde ineyim” dedi. Şoför sesi tanıdı ve “Emrin olur abicim” dedikten sonra yavaş yavaş frene basıp yol ayrımında durdu. Kapıyı açmadan önce koltuğundan kalkıp Ahmet’in yanına geldi, tokalaşıp öpmek istedi. “Tamam, istemez” diye tepki veren Ahmet’in gözleri, arabadan inerken aynanın yanında gördüğü yazıya takıldı:

“Kalbinde bana yer yoksa güzelim, fark etmez ben ayakta da giderim”.

Dolmuştan inmiş, hızlı adımlarla caddeden aşağıya inerken yol üstünde bir kamyondan Şen Manavı’na malzeme indirildiğini gördü. Kamyonun kasasındaki yazı, az önce gördüğü yazının üstüne tam oturuyordu:

“Sana taptığım kadar Allah’a tapsaydım peygamber, paraya tapsaydım milyarder olurdum!”

“Aaaahhh!”

Ahmet, kasadaki yazıyı okurken fark etmeden yola doğru ilerlemiş ve arkadan gelen araba sol bacağına çarpmıştı. Yere yığılan delikanlı büyük bir feryat kopardı. Araba hemen durmuş ve şoför dışarıya çıkmıştı. “Nedir bu adamlardan çektiğimiz” diye mırıldanırken, karşısında Sungur Fırat’ı buldu.

“Ahmet!”

“Sungur Abi!”

“Oğlum dikkatli yürüsene yolda. Önemli bir şeyin var mı?”

Ahmet yavaşça ayağa kalkarken ciddi bir şey olmadığını söyledi. Arabaya binip evin yolunu tuttular.

            “Abi nerelerdesin, uzun zamandır gelmiyorsun?”

“İşler yoğun Ahmet bildiğin gibi değil. Bu emlak kredileriydi, arsa arazi falan derken, bizim işler de yoğunlaştı.”

“Valla anlamıyorum siz nasıl mühendissiniz. Abim de bir gidiyor, iki üç hafta gelmediği oluyor. Projeymiş, çizimmiş. Zengin müşteriymiş. Anlamıyorum!”

“Oluyor işte Ahmet. Patron bir görev veriyor, yapmam diyemi yorsun.”

“Neler neler geçti abi sana soramadım bak. Benim kafama uyan bir tek sen varsın şu dünyada. Abim pek hoşlanmıyor bu konulardan. Ortadoğu’da sınırlar değişiyor, abimin umurunda değil. Sanki Türk değil adam.”

“Ne soracaksın hayırdır?”

“Abi ne bileyim, doğuda ayaklanma çıkıyor, ayaklanmadan önce hiç alakasız bi kuş gribi başlıyor. Ağrı diyorlar, Van diyorlar. Göç yolu diyorlar. Ya iyi güzel de, bu kuşlann bize komşulanmızdan gelip, bizim sınırlanmızdan çıkınca da güneydeki komşularımıza geçmeleri gerekmez mi? Ama bakıyorum, ne kuzeyimizdeki ülkelerde, ne güneyimizde, ne doğuda, ne batıda hiçbir komşumuzda bu grip yok. Sanki bizim ülkemizde hastalandılar ve yine bizim sınırlanmız da tedavi olup gittiler!

Herkesin grip haberiyle paniğe kapıldığı sırada bi bakıyosun gün dem değişmiş: Papa’ya suikast düzenleyen adam serbest kaldı. Yahu gribi mi yorumlasam öbürünü mü derken ikinci bomba patlıyor. Neymiş, ‘Yanlış hesap yaptık tekrar içeri alıyoruz.’ Abi sen bugüne kadar mahkemenin yanlış hesaptan adam çıkanp adam aldığını duydun mu?”

“Sonra sana komplocu diyorlar değil mi?”

“Evet abi. Daha bitmedi, ya bu Hamas. Seçimi kazandığı gün Rusya ve Iran adamları tebrik etti. Nasıl seçime girdi, nasıl kazandı.

Hadi kazandın, bir baktık Amerika ve İsrail kınama gönderdi. Hani bu adamlann istemediği hiçbir şey olmazdı bölgede. Bizim beyler den ses yok. Bir diyorlar bizle ilgisi yok, bir diyorlar bölgesel politika. Neler oluyor abi?”

“Abin birşey söylemiyor mu bunlar için?”

‘Konuyu hiç açtırmıyor bile. ‘Saçmalama, komplocu olma’ diyor… Hee bir şey daha soracam. Müfit abim araba almadan önce, ‘bir arabam olsun, her gün saçımın bir teli feda olsun’ der dururdu. Geçen sene araba aldık. 0 günden beri her akşam saçından bir tel kopanp arabanın önüne bırakıyor. Bir de sabahlan arabaya binerken bakıyor, saçım olduğu yerde duruyor mu diye. Bu nedir abi, anlamadım.”

            “Şimdi sen de komplocu falan diyosundur, abartıyorsun diyo sundur ama… Cidden abi, Allah aklımın kullanma kılavuzunu elim den alacak diye korkuyorum. Bunlar gereksiz şeyler mi diye düşünüyorum. Şimdi bu bütün dünyayı yöneten bir derin devlet var diyorlar. Türkiye’de yok mok diyorlar. Azerbaycan’da bir devrim oldu bir ay evvel. Neler oldu, nasıl oldu bize pek bilgi verilmedi.

Şimdiki lider güya Türkiye’yi seviyormuş.

Abi benim anlamadığım, bütün dünyaya hakim olan bir hükümet varsa, bu adamlar durup dururken petrol zengini Azerbaycan’da niye Türkiye yanlısı bir herifi başa geçirsinler. Gürcistan’da, Ukrayna’da kendi adamlarını başa geçirenler orayı bize niye versin? Ben milliyetçiyim ama kuru kuru bakmam öyle olaylara. Akşam yattık sabah kalktık, yattık kalktık, yattık kalktık… Sonra! Üçüncü günün sabahı Kafkasya’da dengeler Türkiye lehine değişti denildi. Bu nasıl olur abi. Bahsettiğin şey futbol süper ligi değil ki, üç puan kaybet iki sıra aşağıya düş. Top ve tüfekten bahsediyoruz.”

“Başka?”

“Daha mesele çok da abi neyse. Kafanı ağrıtmayayım.”

 “Başka?”

“Bak gaza getirdin beni. Şimdi adam iktidar partisinin en sevilen isimlerinden biri. Hatta bakan koltuğunda oturuyor. Sonra bir bakıyosun, ‘Ben bu parti ile uzlaşamadım’ deyip Anavatanim Partisi’nin başına geçiyor. Yahu, ‘Daha ne istiyorsun’ demezler mi adama? Tek başına iktidarsın, sen de bakan koltuğunda oturuyorsun. İstifa ettiği tarihe bakıyorsun, başbakan ile yardımcısının İsrail ve Amerika’yı üzecek açıklamalar yaptığı günler.

Öbür tarafta Doğru Yön Partisi üç yıldır mecliste grup kurmak için elinden geleni yapıyor, topu topu üç vekili var. Sen kalkıp iflas etmiş bir partinin başına geçiyorsun, iki hafta sönra yirmi vekilin oluyor. Peki, bunu nasıl yaptın? Mehmet Akar milli merkez sloganı atınca, ağır abiler ayaklandı: Akar milliyetçi diye, merkez sağın ma yasını bozuyor diye bağırdılar. Ama Anavatanim lideri milli merkez sloganını atınca aynı ağır abiler bu adamın etrafında toplandı. Bu ne demek oluyor abi? Bu milliyetçiler, neden Hareket Partisi’ne katıl mıyor da madem bu partiye katılıyorlar?”

“Başka?”

“Başka ne abi, hepsini yorumlayabilecek misin? Al işte güneydoğu. Kardeşlerimiz Kürtler ayaklandı bir ay evvel. Ordu o kadar uğraştı, savaş yaptı, ayaklanma bastınldı. Sonra? Sonra bi bakıyosun AB liderleri açıklama yapıyor: Neymiş PKK ayn bir devlet kurma peşinde olmadığını göstermiş, daha fazla hak verilmeliymiş. Ayrılıkçı değillermiş. Af buyur, oha demezler mi adama? Sen bağımsızlık için ayaklan, sonra neymiş ayrılıkçı değilmişsin. Bu ne pişkinliktir abi! Bitmedi… Bir bakıyosun, PKK’nın önde gelen adamlanndan biri Irak’ta öldürülmüş. Niye, Öcalan’ın yanından ayrıldı diye. Öldüren kim, PKK. iyi de abi, örgütün kendisini öldüreceğini bilen adam nasıl oluyor da Kuzey Irak’ta yaşıyor. Sen olsan başka yere kaçmaz mısın? Kime güveniyor da Kuzey Irak’ta elini kolunu sahaya sallaya dolaşıyor?

Yahu adamlar bağınyor, ‘Örgüt Türkiye’ye olan sadakatini gösterdi’ diye; bizden bir tane devlet adamı çıkıp da laf etmiyor. Iki ay evvel dillerinden düşürmedikleri bi şey vardı: PKK silahı bıraksın, terörden vazgeçsin. Eeeee, zaten adamlar devleti bu noktaya getir mek için uğraşmıyo mu bugün. Siyasi parti kurup gelecekler, ‘Bakın biz silahı bıraktık demokrasiye inandık’ diyecekler, biz de kabul edecez. Peki sen hep demez miydin, pirincin içindeki siyah taştan değil beyaz taştan kork diye. Bu adamlar parti kurunca beyaz taş ol mayacaklar mı? Bu ne iş Sungur Abi? Kafayı yememek mümkün de ğil. Ya bizim bilmediğimiz bi şeyler var, ya da…”

Sungur Fırat, Boğaziçili Ahmet’i çok seviyor, onunla uzun uzun sohbet ederken moral depoluyordu. Bu yaştaki bir gencin ülke meseleleriyle yakından ilgilenmesi Kayıbey’i çok memnun ediyordu.

Arabayı evin önüne park ettikten sonra Ahmet’in yüzüne bir süre baktı ve sonra hiçbir şey söylemeden arabadan indi. Evin ikinci katında oturan yaşlı teyze, her zamanki gibi perdeyi aralamış; “gelenlerin kim olduğuna” bakıyordu. “Yıllardır bu teyzeyi izlerim” dedi Ahmet, “Her gün, birini bekliyormuş gibi orada duruyor.” Arka koltuktan çantasını alıp kapıyı kapatmışti ki Sungur abisinin saçından kopardığı bir teli kaputun üstüne koyduğunu gördü. “İyi tiyatrocu, zeki de bir adam, dalga geçiyor” diye mırıldanarak merdivenleri çıktı ve evin kapısını açtı.

İçeri girdikten sonra hemen soldaki odasına çekilen Ahmet, yan odada konuşulacakları dinlemiş olsa; kafasını karıştıran soruların hepsine cevap bulabilecekti.

“Özür dilerim Sungur Abi, ben derslerime bakayım. İnşaat projeleri ilgimi pek çekmez.”

Ahmet’in sözlerine tebessümle karşılık veren Sungur Bey, Müfit ile birlikte projeleri görüşmek için salona geçti.

ABD Buyurdu:

Türkiye’de Hükümet Değişmeli!

CIA tarafından uzun süredir üstünde çalışılan dosya ilk defa Tel Aviv’de tartışmaya açılıruş, Ingiltere ve İsrail’in bilgisine sunuluyordu. Möldır; dosyanın kapağmı açıp, içindeki fotoğrafları masanın üstüne koydu. Türkiye’deki siyasi partilerin liderleri ve yeni süreçte parti kurması muhtemel isimlerin fotoğraflan masanın üzerine önem sırasına göre dizilmişti.

Mehmet Akar’ın fotoğrafmın üstünde 1, Devlet Bahçeci’nin fotoğrafı üstünde 2 rakamı görünüyordu. Bu iki lider, diğerlerinden ayrı bir köşeye konulmuştu. Recep Talip’in resminde herhangi bir yazı veya rakam yoktu, Emrullah Gül ve Mehdi Gökçek ise 5 ve 7 rakamlanyla yerlerini almıştı. 3 numaralı resim Ercan Mumcu’ya, 4 numarah resim Ilhami Kesici’ye, 6 numaralı resim Sinan Akgün’e ve 8 numaralı resim de Rifat Hisarcı’ya aitti. Sürpriz bir isim Cem Uzun, 10 numaralı resimle görücüye çıkmıştı.

Raporun üstünde birkaç dakika göz gezdiren Möldır, son aylar da Türkiye’de yaşanan olaylan analiz etmeye başladı. On beş dakikaya yakın konuşmasına rağmen; Kafkasya ve Azerbaycan hadiselerinden bahsetmemiş, “Türkiye’nin kuzeyi” diyerek geçirmişti: “Şimdilik bizi ilgilendirmiyor!”

Elini hemen önündeki 3 numaralı fotoğrafa uzatırken, İsak ve Barzani’nin yüzüne bakarak asıl söylemek istediği konuya girdi:

“Yeni dönemde milliyetçi bir lidere ihtiyacımız olacak!”

İsak ve Hügs, Möldır’ın sözlerini dikkatle dinlerken; son cümle Barzani’nin bakışlarını bir anda değiştiriverdi. Kaşlarını çatan Kürt lider, Türkiye’nin geleceğinde milliyetçi bir liderin iktidara gelmesinin ne demek olduğunu çok iyi biliyordu. “Olamaz” diye mırıldandı.

“Bu da ne demek oluyor Sayın Möldır?”

“Bakın Sayın Barzani. İrak operasyonunda bizi desteklediniz, peşmergeleriniz demokratik Irak adına büyük gayretler gösterdi. Fakat geleceği planlamanın zamanı da geldi…”

Barzani, gözlerini kırpmadan Amerikalı ajanın yüzüne bakıyor; kızgınlığı ve hayal kırıklığı dudaklarının titremesinden okunabiliyordu.

Kürt lideri umursamaz bir tavırla sözlerine devam eden Möldır, anlattıklanyla Ahmet’in aradığı cevapları verir gibiydi.

“Kara birliklerimizi yakın bir zamanda başta Bağdat olmak üzere bütün Irak sınırından Suriye’ye nakletmeyi düşünüyoruz. Irak’ta seçimler yapıldı ve halk kendi iradesiyle yöneticilerini belirledi. Artık ordumuzun Irak’ta bulunmasının gereği yok!”

Barzani söylenenler karşısında donakalmıştı. Amerikalılar petrol bölgelerine yerleşmişler, bütün ihaleleri kendi şirketlerine vermişlerdi. Mezhep çatışmalarından aşiret kavgalarına, etnik bölünmelerden sınır anlaşmazlıklarına kadar Irak’ı bekleyen asıl büyük tehlikeleri gözardı ediyorlardı. Demokratik Irak’ın Barzani için tekanlamı,         ABD için uygun ihale ortamıydı. İhaleler kazanılmış, Irak yine kendi başına bırakılmıştı.

“Peki Kürtler?”

Barzani’nin verdiği bu kısa tepki, Irak’taki Kürt halkının kaderini özetliyordu. Savaştan bu tarafa geçen sürede, Irak topraklarındaki bütün etnik ve dinsel sınıflar Kürtlere düşman olmuştu. Şiilerle tarih boyunca anlaşamayan Kürtler, Araplar ve Türkmenlerle de düşman olmuş ve bugün de tek dostları Amerika tarafından yüzüstü bırakılma noktasına gelmişlerdi. Amerikan ordusu Irak’ı terk ettiği gün, bütün grupların Kürtlere karşı harekete geçmesi kaçınılmazdı.

“Türkiye’deki milliyetçi lider, sizin için çalışacak Sayın Barzani. Bugüne kadar verdiğiniz desteği unutmuyoruz!”

Möldır’ın sözleri Kürt lider için hiç de anlamlı değildi. Bir süre birbirlerine bakan ikili, aynı anda konuşmaya başlayacaklardı ki, araya İngiliz Ajan Hügs girdi:

“Türk Barış Gücü Sayın Barzani… Sizi Irak’ta koruyacak güç, Türk Banş Gücü olacak!”

Odada kısa süreli bir sessizlik oldu. Masadaki bardaktan birkaç yudum su içen Möldır, Barzani’nin yüzüne bakarak konuşmaya de vam etti:

“Türkiye, hakkını vermek gerekirse çok önemli bir ülke. Yönetimi Türklere bırakılamayacak kadar ciddi bir potansiyele sahip. Bizim için önemli olan, gelecekteki planlanmıza uygun Türk liderleri tespit etmektir. İkinci aşama, bu liderlerin arasında bizimle ortak çalışabilecek olanla anlaşma yapmaktır. Geçmişte yaptığımız gibi…”

“Irak’a savaş açacağımız tarihlerde Büyük Ortadoğu Projesi bizim için çok önemliydi. Böyle bir projenin gerçekleşmesi, ılımlı İslam’ı savunan bir partinin iktidar olmasıyla mümkündü. Şimdiki iktidarla kendi adımlanmız aracılığıyla iletişim kurduk ve güzel çalışmalar yaptık.”

Toplantıdakiler, Möldır’ın konuşmalannı dikkatle dinliyor; nasıl bir sonuca varacağını merakla bekliyorlardı.

“Öcalan’ı Türkiye’ye teslim ettiğimiz tarihlerde milliyetçi bir liderin iktidarda olması gerekiyordu. Aksi takdirde, Türk halkını sakinleştirmek mümkün olmayacaktı. Neticede güzel sonuçlar elde ettik.”

Kafasını çevirip Barzani’nin yüzüne bakan Möldır, “Sayın Barzani” diyerek sözlerine devam etti:

“Sizin güvenliğiniz için en mantıklı seçenek, Türk askeri.”

“Ama Sayın Möldır”

“Lütfen… Düşündüklerinizi tahmin ediyorum. Türkiye ile iliş kilerinizin bozuk olduğunu düşünüyorsunuz. Merak etmeyin. İşte bu isimlerden biri veya birkaçı, hem sizin için hem de bizim için büyük bir şans olacak!”

“Nasıl?”

“Türk Barış Gücü; Irak’a girip Kürtleri korumaya başladığında, Recep Talip tek başına iktidarda olursa, bir sonraki seçimde milliyetçiler iktidarı ele geçirirler. Barzani ve Talabani’yi koruyan bir lider, Türklerin büyük tepkisini çekecektir.”

“Evet, kesinlikle…”

“Bu yüzden, milliyetçi bir liderin hükümete girmesi ve iktidar da söz hakkı olması lazım. Türk halkını sakinleştirmek ve çıkarımıza uygun hale getirmek ancak bu şekilde mümkün. Irak’a milli yetçi çıkarlar için gidildiğini anlatacak bir lidere ihtiyacımız var. Bunun için, ‘milli merkez’ politikası, hem sağ kesimdeki siyasetçileri hem de milliyetçileri bir araya getirecek olması sebebiyle dikkate alınmalı ve desteklenmelidir!”

            “Yani?”

“Tek bir parti ve tek bir liderden bahsetmiyorum Sayın İsak Belki milliyetçi bir parti il merkez partilerinden birinin ittifakı da gerçekleşebilir…”

“Bu mümkün değil. Hareketçilerin birileriyle ittifak kurmasından bahsediyorsunuz. Bu gerçekten mümkün değil!”

“Evet, Hareketçiler ilk sırada düşünebileceğimiz seçenek değil. Milli merkezden daha milliyetçi ve tarihlerine bağlı bir misyonları var. Bunun farkındayız. Ama geçmişte ‘Enver Ecevit’le hükümet kurmazlar’ dediğinizi hatırlıyorum. Sizi ikna edememiştik. Pekâlâ, kurmak zorunda kaldılar. Şartlar zorlarsa bu ittifakı da kabul ede ceklerdir.”

İsak ve Möldır arasındaki konuşmaları dikkatle dinleyen Barzani, bu noktadan sonra söylediklerinin pek ciddiye alınmayacağını anlamıştı. Geçmişte olduğu gibi yine oyuna getirilmek istenen halk Kürtler olmuştu. Toplantıdan sonra atacağı adımların ne kadar önemli olduğunu düşünüyor, Türk askerinin Kuzey Irak’a girişini gözünün önüne getirmeye çalışıyordu. Bu, Kürt devleti için büyük bir felaket olacaktı.

“Bu kadar karamsar olmayın Sayın Barzani. Sizin için de düşündüklerimiz var. Öncelikle Türkiye’deki mafya konusunda.”

Möldır’ın sözleri içerideki havayı bir anda değiştirmişti. CIA ve Türk mafyası arasındaki ilişkileri çok iyi bilen İsak, Möldır’ın neler söyleyeceğini merak ediyordu.

“PKK ve Talabani ile işbirliği yapan Kürt mafyasından bahsedi yorum. Bugünden sonra aşiretiniz; Kürt mafyası ile içli dışlı olacak ve bunu Türkiye’ye karşı koz olarak kullanacak!”

“Anlamadım Sayın Möldır?”

“Talabani ve PKK ile ortak hareket eden ve örgüte maddi destek veren mafya babaları. Kürt mafyasının bölgede rahat hareket etmesi size bağlı Sayın Barzani. Yakın bir tarihte bu ikili Kuzey Irak’ı karıştıracak. Tabii ki bu sizin çıkarlarınıza aykırı. Böyle bir hareket, Barzani aşireti için sonun başlangıcı olur. Bu durumda yapmanız gereken, Kuzey Irak’taki PKK militanları ile örgüte destek veren mafya elemanlarını gizli yollarla Türklere teslim etmektir. Böylece hem Türklerle ilişkileriniz düzelecek, hem de Irak’taki Türk askerinden korkmanıza gerek kalmayacak.”

Möldır, Kürt mafyası konusunda Barzani’ye akıl verirken; Rus ya erken davranmış ve ünlü babaları Romanya’da bir araya getirmeyi başarmıştı. Bir tarafta Teşkilat’ın Türk mafyasıyla görüşmeleri sürüyor, diğer tarafta Almanya ve Rusya oyunu kuralına göre oynamakta gecikmeyeceklerini gösteriyorlardı.

“Türkler yeni bir strateji ile hareket ediyor Sayın Barzani” dedi Möldır…

“Teşkilat; Düzce, Niğde, Nevşehir ve Ankara’da Türk mafyası ile birlikte çalışıyor ve ileride Kuzey Irak’a gönderecekleri yetenekli gençleri eğitiyor.

En ünlü tetikçilerini hapisten çıkanp bir hafta sonra tekrar içeri almalan basit bir oyun olmasa gerek. Dikkatleri bir kişiye çevirirken, yetenekli kaç kişiyi dışarı çıkardılar hiç araştırdınız mı? Çevrenizi saran tehlikenin farkındasınız umarım.”

Tel Aviv’deki görüşmeler devam ederken, Kürt mafyasının önde gelen babaları Köstence’de FSB ajanları ile pazarlık yapıyor; Türkiye’de ise Sungur Bey’in düzenleyeceği toplantı için Türk babalar teker teker ziyaret ediliyordu.

Dünya basınında Kürt ayaklanması ile manşetlere taşınan Türkiye, yakın bir zamanda “Babalar” Savaşı ile gündeme gelecekti…

Denge Denge Demek!

Sungur Fırat ve Müfit oturma odasına geçtiler. Masanın üstün de yığılmış dosyaları gören Fırat, bir süre sessiz kaldıktan sonra Müfit’in “Başımız sağolsun abi” sözü üzerine kafasını hafifçe salladı. Düşünüyor, gözleri ise açık halde olan televizyonu izliyordu.

“Semra Hanım’ın oğlu ölmüş, iki gündür onu anlatıyorlar abi, şehit mi değil mi diye tartışıyorlar!”

“Hayır, anlamadığım, bugün Alpar’ın cenaze töreni vardı. Ne kamera istedik, ne de mikrofon.”

“Biz ne ile uğraşıyoruz, millet neyin derdinde abi!”

“Neler oldu anlat bakahm Müfit, boşver şimdi bunları. Kahramanlar sessiz gelir, sessiz yaşarlar. Ve her insan, nasıl yaşamışsa öyle gider, aklından çıkarma bunu.”

 “PKK ve Talabani olayını nasıl öğrendin, kimlerle temasa geçtin? Alperenleri tuzağa düşüren kim, neden zamanında tedbir almadınız? Şimdi neredeler?”

“Biz temasa geçmedik abi. Yusuf isminde biri geldi. Peşmerge kıyafeti vardı üstünde. Senin adamın olduğunu, Efe ile birlikte çalıştıklarını anlattı. PKK kampına yabancı birileri gelmiş, örgüte saldırı emri verilmiş. Efe’nin de gelen yabancılar arasında olduğunu söyledi.”

“İran’dan gelen Kürtler?”

“Talabani’nin taraftarları. Yusuf’un anlattığına göre ayaklanma çıktığı gün Atina’da toplantı yapılmış. PKK ile Talabani’nin ortak hareket etmesi için karar alınmış. İran da Barzani’nin durdurulması için her türlü yardımı yapacağını ve sınırı açacağını söylemiş. Saldırı için farklı örgütlerin silahlı birlikleri kullanıldı.”

Müfit son cümlesini söylerken ayağa kalkıp masanın üzerinden aldığı dosyayı Sungur Fırat’a verdi. Dosyanın üstünde Atina, Eniya Rızgariya Netewa Kurdistan (ERNK) yazısı vardı.

Müfit’in konuşmasını dinleyen Fırat, bir taraftan da dosyayı inceliyor; cebinden çıkardığı kalemle satırlar üzerinde dolaşıyordu. İkinci sayfayı çevirdiğinde, Müfit’in “farklı örgütlerin silahlı birlikleri” ile neyi vurgulamak istediğini anladı. Bölgede terörist olarak tanımlanan birçok örgüt bir araya gelmiş ve Denge Arteşe Gel (Halk Ordusunun Sesi) çatısı altında geçici bir anlaşma imzalamışlardı. Barzani ve Mossad’ı durduran bu çatı, Rusya’dan İran’a, Ermenistan’dan Suriye’ye kadar yediye yakın farklı örgütün silahlı birliğinden oluşuyordu.

“Her şeyi anlamak mümkün Müfit. Fakat sizin karargâhı nasıl tespit ettiler, bunu anlamıyorum.”

Sungur Bey’in sözü bu kısa yorumdan sonra kesiliverdi. Burnundan solumaya başlamış, kaşlarını çatmıştı. Bir şeyler konuşmak istiyor ve fakat kabullenmek istemiyor gibi bir hali vardı.

            “Efe’yi nasıl bilirsin Müfit?”

“Nasıl yani abi?”

“Bir türlü karar veremiyorum. Alpar’ın Çerkesk’teki karargâhını bilen bir tek o vardı. Operasyonu hazırlayanlann dışında hiç kimseye söylemedik. Senin karargâhın yerini bilen tek kişi de Efe idi.

Operasyonlann bitmesi bizim için büyük başan. Ama bir gerçeği de kabul etmemiz lazım. Alpar çok kıymetli bir komutandı. Olmadık bir zamanda Kafkasya’ya operasyon yapmamız yine mümkün olabilir ama Alpar gibi bir Türk yetiştirmek çok zor Müfit. ‘Kafkas topraklan mı, Alpar mı’ dersen; hiç düşünmeden Alpar derim. Çünkü Alparlar olmazsa o topraklan elimizde tutmak da mümkün değil!”

“Operasyonun bitmesi kadar, Alpar, Orhan Mirza ve Ismail Nasuh’un hayatlanna devam etmesi bizim için çok önemliydi.”

Sungur Bey keskin bir ifadeyle kafasını çevirip Müfit’in yüzüne baktı.

“Nasuh, Nasuh… Nasuh’un yerini de biliyor Efe. Olamaz!” “Abi ben Efe’den bu konuda şüphelenmem. Sen daha iyi tanırsın ama madem Efe hain; neden Yusuf karargâha göndersin ki!”

“Eğer hainse, çok akıllı bir taktik bu Müfit, çok akıllı! Fakat o nun kimin adına çalıştığını bilmemiz lazım. Şu anda Rusya adına çalıştığını düşünebiliriz.”

“Bu sonuca nasıl vardın abi?”

“Bak Müfit, bundan sonra benim yardımcım sen olacaksın. Efe ile konuşmadığım kadar açık konuşacağım seninle.”

Sungur Fırat’ın bu kadar açıksözlü olması kendisinden hiç beklenmeyecek kadar ilginç bir durumdu. Müfit, şaşırmış gözlerle Fırat’ı izliyor, her zaman suskun ve düşünceli görmeye alıştığı amirinin konuşmalarmı hazine bulmuş bir seyyah gibi iştihla dinliyordu.

            “Kürtlerin ayaklanması bizim için büyük bir nimet Müfit. Amerika’nın planları artık altüst oldu. Dünden bugüne adım adım gelelim… Amerika Musul-Kerkük petrollerini ele geçirmek için Irak’ta bir savaş başlattı. İki ülke ile Irak’a girmek ve petrolü paylaşmak istiyordu: İngiltere ve Türkiye.

Amerikalılara göre Türkiye’nin en kıymetli doğal kaynağı ordusudur. Yani bu adamlar için Türkiye, yurt dışına asker ihraç eder. Parayı verip Irak’a Türk askerini sokmak istediler. Biz ise para dışında bazı şeyler istedik, en önemlisi de Kerkük’ü.

Son görüşmelerde Amerika bize Kerkük’ü vermeyi kabul etti. Petrol de üç ülke arasında paylaşılacaktı. Fakat Ingiltere buna karşı çıktı. Kerkük’ün bize verilemeyeceğini söyleyip görüşmelerden çekildiler. Bunun arkasında İngiliz petrol şirketleri var tabii. 0 gün den sonraki gelişmeleri biliyorsun. Tezkere reddedildi ve Türkiye oyunun seyircisi olarak kaldı.”

“Evet abi.”

“Şimdi oyuna tekrar giriyoruz?”

“Nasıl?”

“Amerika’nın Kuzey Irak’ın geleceğinde görmek istediği lider Barzani, İsrail’in de. Israil, Barzani aşiretini, kaybolan ve sürgüne gönderilen Onuncu Yahudi Kabile olarak görüyor. Mesih’in yeryüzüne inmesi için bu on kabilenin bulunması gerekiyor.”

“Evet, bunu sorguladığımız peşmergelerden biri de söylemişti!”

“Faddal Hüseyni devrildikten sonra Barzani’nin Kuzey Irak’taki rakibi Talabani’yi el birliğiyle Bağdat’a gönderdiler, devlet başkanı oldu. Barzani ise Kürdistan bölgesinin lideri. Talabani düşürüldüğü oyunu çok geç fark etti. 0, Bağdat’ta kukla bir lider görünümüyle hareket ederken; Barzani kendi bölgesinde geleceğe yatırım yaptı, yapıyor.”

            ‘Üniversite kurduğu ve bizim çocukları alıp orada okuttuğu da ortaya çıktı

“Yine İsrail’in akıllı bir politikası ile Talabani, Arap halkları arasında sevilmeyen adam oldu. Çünkü yıllarda bölgede Arapların İsrail düşmanlığını temsil eden Faddatın koltuğuna oturmuştu. Dün İsrail’den nefret eden Araplar, bugün Talabani’den nefret eder hale geldiler.

Şimdi oyunun kartları yeniden dağıtılıyor. Barzani, Amerika’nın petrolün tamamına el koyacağını anladı. Dün Barzani’ye bağımsızlık sözü veren CIA, bugün sözünde durduğunu ısrarla vurguluyor ama bir şartla: Petrol Amerika’nın olacak. İşte bu noktada çıkarlar çatışıyor. Barzani, kendi hayatının devamı için kan ne demekse, Kürdistan’ı yaşatabilmesi için de petrolün aynı şey olduğunu biliyor. Bundan daha önemlisi, bunu Amerika da çok iyi biliyor ve bütün planlannı ona göre yapıyor.”

“Yani?”

“Amerika, Barzani liderliğinde bir Kürdistan devleti kurulmasını istiyor ama gelecekte bu devletin yaşamasını istemiyor. Petrol var olduğu sürece Kürdistan var olacak ve Amerika bu devleti kullanacak; petrol bittiğinde ise Kuzey Irak, Türkiye’ye bağlanacak!”

“Bu ne demek abi?”

“Bu, şu demek Müfit. Barzani, Talabani gibi oyuna gelmedi, Amerika’nın planını erken gördü.

Artık bağımsız hareket ediyor ve Amerika’ya bağlı bir lider olmaktan çıkıp bağımsız bir Kürdistan için hareket ediyor. Bu durum, petrolü fazla düşünmeyen Israil’in işine geliyor. Onlar için önemli olan vaad edilmiş topraklar, daha uzun vadeli planlar.

Bölgede Amerika istemeden bağımsız bir Kürt devleti kurulması mümkün değil. Amerika’nın planı, petrolsüz bir Kürdistan kurmak ve sonra bu devleti Türkiye ile birleştirip Mezepotamya Federasyonu’nu ilan ettirmek. İsrail’in uzun vadedeki planlanna uyan bir süreç. Onlar da, federasyon halindeki bir Türkiye’de güneydoğu halkını ayaklandınp toprak koparmanın daha kolay olacağını hesap ediyorlar. Barzani ise, süreci tersten işletmek niyetinde: önce Türkiye’den toprak koparmak ve sonra Kuzey Irak ile güneydoğuyu birleştirip Kürdistan’ı kurmak. Bu da İsrail’in işine geliyor!”

“Kafam karıştı abi?”

“Kısacası şu Müfit. Barzani bugün başarısız oldu. Bütün herşeyiyle Amerika’ya teslim olacak. İsrail her iki durumda da kaybetmez, kaybetmedide.

Şimdi plan yeniden başlıyor. Yakında Musul ve Kerkük için Ankara’ya birileri ziyarete gelirse şaşırmayasın!”

“Konu Efe’den açılmıştı ama?”

“Efe bu dengesizliğin içinde nerede olabilir diyorsan… Bak Müfit, Barzani’yi durduran güç PKK ve Talabani değil. Bunlar piyon. Dünya tek kutuplu değil artık. Amerika, İsrail ve Ingiltere’nin karşısında Almanya, Rusya, Fransa ve İran var artık. Amerika’nın ordusu NATO, diğer safın ordusu ise El-Kaide ve PKK. İtalya, Ispanya ve Kanada Amerika’nın yanında yardımcı oyuncular. Belçika, Hollanda, Avusturya ise ikinci safta, Almanya’nın yanında. Avrupa’da çıkan iç isyanları izledik iki ay evvel. Fransa’da, Hollanda’da çıktı, Belçika’ya kadar yayıldı. Ama Italya ve Ispanya’ya gelince kesildi de ğil mi? Amerika Irak’a saldırdı, karşı taraf El Kaide ile Londra ve Madrid’de metro istasyonlarını bombaladı. Istanbul’da bir bankanın önünde patlayan bombalar da bu safın bir mesajıydı. Çünkü o gün Türkiye birinci saftaydı.”

“Evet abi. Avrupa’da karışıklık çıkınca Başbakan Recep Talip açıklama yapmıştı, ‘Türbanı çözmezseniz bunları yaşarsınız, Türkiye’yi AB’ye alın, medeniyetler diyaloğu kuralım diye. Sonra da Şemdinli’de bomba patladı ve karışıklık çıktı.”

“Tam olarak öyle demek istemedi ama mesajı Fransa almıştı.

ABD, Türkiye’nin AB’ye girmesini çok istiyor, İngiltere ve İtalya olanca gücüyle bunun için çahşıyor. Aynı safın ülkeleri çünkü. AB tepkisiz kalmadı, hemen bizim güneydoğuyu karıştırarak cevap verdi.”

“Peki Efe?”

“Efe bugün Rusya ve Almanya için çalışıyorsa, PKK ve Talabani ile işbirliği yapması normal. Çünkü PKK ve Talabani Avrupa’nın güdümünde. Barzani’nin bölgede hakimiyet kurmasını engellemeye çalışıyorlar. Çünkü onlar için Barzani, Amerika ve İsrail demek. Amerika sırf bu yüzden PKK içinde ayrılıkçı bir grupla anlaştı. Yenilikçiler isimli bu grup Kuzey Irak’ta, Barzani’nin bölgesinde yeni bir silahlı örgüt kuruyor. Örgütün en önemli ismini geçtiğimiz günler de öldüren de PKK.”

“Biz henüz safımızı belirlemedik. Ama artık bir değişiklik yapmanın zamanı geldi gibi Müfit!”

Sungur Bey’in son sözü Müfit’i şok etmişti. Usta ajan, Türkiye’nin ABD ve İngiltere safından Almanya-Rusya safına geçmesini mi anlatmaya çalışıyordu?

“Yarın Birleşik Kafkas Devleti kurulacak. Azerbaycan artık bizim safımızda. Ancak dengeler çok hassas. Türkiye, çok büyük bir ateşin ortasında ve biz henüz safımızı belirlemiş değiliz.”

“Şey Sungur Abi…”

Sungur Fırat kafasını Müfit’e çevirdi. Çok düşünceli görünüyordu, İlk defa bu kadar uzun ve açık konuşmuştu. Genç ajan, Fırat’ın ağzından son bir söz daha duymak istiyordu. Kafası çok karışmıştı:

Peki, biz safımızı değiştirirsek, PKK ve El Kaide ile ortak mı hareket edeceğiz?”

Sungur Fırat bu soruya hiç şaşırmamış gibi bakıyordu. Elleriyle yüzünü ovduktan sonra oturduğu koltuğa iyice yaslandı. Konuşmaya başlayacağı sırada cep telefonu çaldı.

            “Nasıl olur? Kim söyledi, nerede olmuş?”

Sungur Bey, telefonda duydukları karşısında ani bir refleksle ayağa kalkmış ve elini duvara vurmuştu. Telefonu kapattıktan sonra bir süre sessiz kaldı. Gözlerini hiç oynatmıyor, nefes almıyordu.

Müfit, tedirgin bir ses tonuyla “Hayırdır abi?” dedi.

Fırat önce “Efe, Efe” diye mırıldandı. Ardından, kabullenmekle istemediği gerçekle yüz yüze kalmış bir ifadeyle cevap verdi:

“Nasuh… Ismail Nasuh’u öldürmüşler!”

Âşık İsen Saki Gelir Bade Verir!

(Âşık isen içki dağıtan kişi gelir şarap verir)

İsmail Nasuh’un öldürüldüğünü öğrenen Sungur Fırat, elleriyle yüzünü kapatmış düşünüyor ve sessizliğini koruyordu. Müfit çay getirmek için ayağa kalktığı sırada Sungur Bey’in telefonu tekrar çaldı.

“Nasıl bir rapormuş?”

“Başka kimin fotoğrafı varmış?”

“Tamam. Kaset sende kalsın. Yarın alırım.”

Telefonu kapattıktan sonra Müfit’e dönüp bir bardak su istedi. Bir yudum içtikten sonra dirseklerini dizlerine yaslayıp ellerini çenesinin altına destek yaptığı halde konuşmaya başladı. Konuşmasına rağmen, dilinden çok beyni çalışıyormuş gibi bir görüntüsü vardı.

“Nasuh’un son telefon görüşmesini dinlemişler. Korkut Bey’i aramış. Elinde bir dosya olduğunu söylemiş. İçinde Alpar’ın, Orhan Mirza’nın, İsmail Nasuh’un fotoğrafları varmış. Dosyayı ilk bulan Çeçen komutan Alpar’a bilgi verirken öldürülmüş. Alpar da bilgiyi aldıktan sonra öldürüldü. Sonra dosyayı Caharkale’de Nasuh ele geçirmiş, Oğuzbey’e anlatırken öldürülmüş.”

‘Yani hepsini yapan aynı kişi mi abi?”

Müfit’in şaşırmış gözlerle bakarak sorduğu soruya Bey’in cevabı net oldu;

“Evet… Dosyada fotoğrafı olan dördüncü kişi de benim!”

İkili birkaç dakika hiçbir şey konuşmadan olanları yorumlamaya çalıştılar. Eldeki kanıtların hepsi, ortak bir ele işaret ediyor; bu ortak el de Efe’ye aitmiş gibi görünüyordu.

“Dua et Müfit, bütün bunları yapan kişi Efe olsun!”

Sungur Bey’in sözleri Müfit’i şok etti. “Anlamadım” der gibi bakması üzerine sözlerini tekrarladı:

“İnşallah bütün bunları Efe yapıyordur… Yoksa…”

Sungur Fırat ceketini çıkarıp koltuğun kenarına koydu. Eliyle televizyonu işaret edip, videoyu açmasını istedi. Sonra da ceketinin iç cebinden çıkardığı kaseti Müfit’e verdi.

“Öcalan’la bizim arkadaşımızın yaptığı son görüşmenin kasedi. Bakalım neler söylüyor.”

İmralı’da çekilen görüntüleri ikisi de dikkatle izledi. Öcalan; bağımsız bir devlet kurmak istemediklerini, bütün amaçlarının demokratik hukuk devleti sınırları içinde kendi kültürlerini yaşamak olduğunu anlatıyordu.

“Kurulan yeni partiyi devlet ciddiye almalıdır. Bu, silahı bırakıp demokratik platformda mücadele etmek istediğimizin somut göstergesi. Kürt kimliği ile Kürt örf ve adetlerini Türkiye Cumhuriyeti’nin meclisinde savunmak istiyoruz. Parti yönetimine giren arkadaşları mızdan daha önce Türk halkını kızdıracak ve öfkelendirecek taşkın lıklara bulaşanlar olmuştur. Fakat Ankara unutmamalıdır ki, bölge ile barışın sağlanması için lider durumunda olan bu insanlardan faydalanmak zarureti vardır.”

“Abi neler diyor bu adam? Teröristlerle pazarlık yapın diyor resmen”

Sungur Fırat, bir süre daha Öcalan’ı dinledikten sonra konuşmaya başladı.

“Öcalan da kıymete bindiğini anladı Müfit. Devletle pazarlık yapmaya başlıyor. Kaset dışişleri bakanlığı ile genelkurmayda da var. Açık bir mesaj gönderiyor. ‘Hem siz kazanın hem biz’ diyor.”

“Peki, prim verecek miyiz abi?”

“Vermediğimiz ne kaldı Müfit. Dur bakalım. Gün doğmadan neler doğar…”

“Yarınki toplantı meselesi ne oldu, her şey hazır mı?”

“Herkesle görüştük abi Hazırlıklar tamam. Güvenlikten şüphen olmasın. Mafya toplantısı görüntüsü vermemek için davete eşleriyle birlilde gelmelerini söyledik. Otelde büyük bir kalabalık toplanacak. Eşleri balo salonunda davetlilerin içinde programa devam ederken, siz on birinci katta efendilerle görüşeceksiniz.”

“Köstence’deki toplantıyı kim takip etti. Bilgiler geldi mi?”

“Sabah görüşeceğiz abi. Öğleye kadar yanına gelirim.”

Sungur Fırat, Öcalan’ın kasedini izlemeye devam ederken gözü sehpanın üstündeki gazeteye takıldı. Hemen öne çıkıp gazeteyi aldı. Memur Birlikleri’nin yaptığı toplantı hakkında geniş bir haber yazılmıştı.

Milliyetçi duruşlarıyla gündeme gelen birlik, yaptığı yıllık de ğerlendirmede Anavatanim liderine yılın milliyetçi lideri ödülü verilmişti. Misyonunu milliyetçilik olarak belirleyen gazetede yarım sayfaya yakın yapılan haberin orta kısmında, parti başkanının büyükçe bir resmi yer alıyordu.

            “Senin Ahmet büyük adam Müfit!”

“Abi sorma, ben böyle ayrıntı hastası bir adam görmedim. İki ay evvel bir gazetenin ucunda okuduğu haberi, iki ay sonra başka bir haberle öyle bir harmanlıyor ki şaşarsın. Yaptığı yorumlar, çıkardığı sonuçlar… İnsan hayret ediyor.”

“Çoğu da doğru çıkıyor anlaşılan, baksana..

“Bugünlerde çok tuhaf bir ruh hali var. Fazla konuşmuyor, olaylan ciddiye almıyor. İki haftadır burda yoktuk, dönüşte düzelmiştir ümidiyle geldim ama aynı. Siyaset falan konuşmasına bakma, içinde büyük bir dert var. Zannedersem fark ettirmemek için bu meseleleri konuşuyor.”

“Yok Müfit, senin Ahmet âşık. Nasıl abisin sen, anlaman lazımdı.”

“Bazı şeyleri anlar gibiyim. Ama ne bileyim hiç beklemiyorsun. Ahmet âşık olacak biri değil çünkü. Oturup bir kızla doğru dürüst konuşmuşluğu yoktur. Utangaç, sıkılgan biridir. Ben de şüphelendim, hatta masasının üzerinde bir iki satır şiir gördüm. Hoş, her zaman yazardı da bu kez farklı.”

Ayağa kalkıp televizyonu kapatan Müfit, mutfağa geçmek üze reyken ani bir refleksle durup Sungur Bey’in yüzüne baktı. “Abi aklıma şimdi geldi” deyip koltuğa oturdu. Gömleğinin cebinden çıkardığı kâğıdı uzattı:

“Bu şiir. Ahmet yazmış. Ben okudum, anlamadım. Bir mesaj falan mı veriyor diye yorumlamaya çalıştım ama çözemedim. Bir de sen bak istersen, basit bir şiir de olabilir.”

Sungur Bey kâğıdı alıp okumaya başladı.

Âşık isen saki gelir bade verir,

Bade gönle elem verir, gam verir,

Aşka giden yolu bü de verir, sin de verir,

Ey Hak Kalpte lam’ı ayrı yüceltir- ba, devirir.

            “Bu şiiri Ahmet mi yazmış Müfitl”

Müfit biraz küçümser ifadeyle cevap verdi:

‘Evet, abi, ara sıra yazar. Günümüz şairlerini pek beğenmez bizimki. Bir şiirinde ‘Ya ben olayım şairin ya da Fuzüli’ der mesela. Hayatta iki şair var yani onun için, biri kendi biri de Fuzüli.”

“Haklı demiş Müfit. Fakat bu çocuk zannedersem iyi Osmanlı ca biliyor. Divan şiirini de seviyor.

“Divan şiirini okur evet.”

“Peki, bu çocuğun Buse isimli bir arkadaşı var mı Müfit?”

“Yok abi… Bu nerden çıktı?”

“Bak Müfit. Ahmet’teki bu ruhu şimdiye kadar hiç bilmiyordum. Bu çocuk âşık, hem de çok ciddi. Bir şey söylerken iki, hatta üç şey anlatmaya çalışıyor. Senin söylediğin şey de o”

“Hangi şey abi?”

“Ya ben olayım şöirin ya da fuzüliyi âşık olduğu kıza yazmıştır yine. Yani sana güzel şeyler yazan ben olayım, benden gayrısı fuzüli, gereksiz demek istemiş. Bir kişi, sevgisini bundan daha güzel nasıl anlatabilir?”

“Nasıl yani abi?”

“Bak bu şiirden benim çıkardığım anlamı söyleyeyim de biraz daha şaşır.”

Divan edebiyatını çok seven Sungur Bey, Ahmet’in şiirindeki sırrı çözmek istiyordu. İlk anda fark ettiği mesajı iyice okumak için, şiiri kendi yazısıyla Osmanlıca olarak tekrar yazdı. Sonra yüzü güldü ve Müfit’e anlatmaya başladı.

“Bak Müfit, üçüncü satırda demiş ki, ‘Aşka giden yolu ba de verir sin de verir’. Çocuğun dört cümlede üstünde durduğu şey ba… Yani Osmanlıca harf. Bu satırda ba’dan sonraki hece ile sin’den önceki heceyi çıkarınca üç hece kalıyor: ba ve sin.

 Bu üçünü yan ya na Osmanlıca harf olarak yazarsan; yani ba, vav, sin şeklinde, bak bakalım ne çıkıyor: Buse! … Aşka giden yol Buse, diyor!”

Müfit’in gözleri bir anda büyüyüverdi. ‘Yok, abi ciddi misin?” diye tepki verdikten sonra şiiri tekrar tekrar okudu.

“Bitmedi daha Müfit!”

“Son satıra bak. Osmanlıca’da lam harfinin başına ayn harfi koyarsan âli veya ala okursun, yani yüce manasında; ayn, lam’ı yüceltir. Ama aynı lam’ın başına ha koyarsan bela olur. Kaipteki lam’ı bir kez daha okuyalım: kalb-i ala, yüce kalp veya kalb-i bela, belalı kalp. Hem bunları tanımlıyor, hem de ya ben yücelirim ya da bela olur, karşılık bulamam devrilirim diyor. ‘Ey Hak, yanıyorum, benim için Buse’yi ne yapacaksın? Yüce kalp mi, yoksa bela mı?’ Dayanamıyor artık demek ki çocuk Müfit!”

“İnanmıyorum abi, Ahmet şimdi âşık mı?”

“Evet, ama şimdi bunu boşver… Başka şiirleri var mı sende? Okuyabilir miyim?”

“Ben sabah isterim abi kendisinden bir bahaneyle. Ama bu konuyu konuşmam lazım. Bana neden anlatmadığını da merak ediyorum.”

Sungur Fırat ayağa kalkıp ceketini eline aldı ve şiiri iç cebine koydu. Videokasetini de çıkarıp çantasına yerleştirdi.

“Kötü haberler hep bugünü mü buldu abi?”

Sungur Bey kapıdan çıkarken ciddiyetini bozmadan cevap verdi:

“Ne kötüsü Müfit. Bu kadar çok kötü haberden sonra final güzel oldu. Ahmet’le asıl bugün tanıştım. Benim çok hoşuma gitti. Yarın görüşürüz.”

 ‘Tamam, abi, görüşürüz, iyi geceler.”

Kapıyı kapatan Müfit, sessizce kardeşinin odasına girdi. Ahmet uyumuş, şiirlerinin olduğu defteri yine masanın üstünde bırakmıştı.

Bir süre kardeşinin yüzüne düşünceli gözlerle bakan Müfit, yatağın kenarına düşmüş buruşuk kâğıdı görünce alıp okumaya başladı:

Definedir gülüverirsen yüzüme,

Seven eller gülü verir yârine,

Def’ime ferman yazarsan yârim

Gülüverir eller benim yüzüme.

Ahmet’in yazdığı satırlar Müfit’i iyice şaşırttı. “Teklif etmiş gali ba” diye mırıldanıyor, içinde bir mesaj olabilir mi diye şiiri tekrar tekrar okuyordu.

Arkasını dönüp masanın üstündeki kâğıtları karıştırmaya başladı. Kardeşinin içinde bulunduğu durumu düşünüyor, yeni şiirler bulmaya çalışıyordu. Takvimin altında kenarlarına defalarca kez BA yazılmış küçük bir kâğıt gördü. B, Buse’nin olmalıydı.

El sürüyor yârim el sürüyor

Yareme merhemim el sürüyor

Mahremim canımı terk edeli

Sefasın canan değil, el sürüyor.

Şiiri okuduktan sonra kafasından kaynar sular dökülmüş gibi hissetti. Şiirde yazanlar doğruysa; Buse, Ahmet’in teklifini reddetmişti.

“Kız kabul etmemiş!”

Birkaç dakika hareketsiz kalan Müfit, az sonra eline kalem alıp defterdeki şiirleri boş bir kâğıda yazmaya başladı. Sayfalar ilerledikçe, Ahmet’in nasıl bir acı çektiğini daha iyi anlıyor, üzüntüsü artıyordu. Okuduklarından, Buse’nin teklifi kabul etmediğine iyice inandı. Üzgün adımlarla odadan çıkarken, yarın kardeşiyle neler konuşacağını düşünüyordu.

Salona girerken kâğıdı katlayıp cebine koydu. Sehpanın üstündeki gazetede yer alan Öcalan’ın resmi gözüne çarptı. Sungur Bey’den almak istediği cevabı alamamış, Ahmet’in şiiri ciddi konuların önüne geçmişti.

Türkiye, PKK ile işbirliği yapacak mıydı!

Bomba Var, Patlama Yok!

Sabah saat altı gibi evinden çıkan Sungur Fırat, arabanın kapısını açtığında gözü kaputun üstündeki saç telini aradı. Bir adım geri atıp, kapıyı hafifçe ön tarafa doğru iterken, camın alt kısmını dikkatle incelemeye başladı. Arabayı terk etmeden önce her gece yaptığı gibi başparmağını diliyle ıslatmış ve cam ile kaportanın kavuştuğu lastiğe ve camın alt kısmına ıslak bir şerit çekmişti.

Kaputun üstüne bıraktığı saç telinin kaput üstündeki kısmı havadaydı. Kaputun açıldığı belliydi. Belini büküp camın şerit çektiği alt kenarına sıcak bir nefes üfürdü.

“Olamaz!”

Camda parmak izini gördüğünde donakaldı. .Sungur Bey’in arabası gece binleri tarafmdan incelenmiş, kaput da açılmıştı. Dikkatlice evin çevresini süzdükten sonra arabanın altına doğru uzandı.

“Bu kadar erken mi olacaktı?”

Arabanın altmdan çıkarken söylediği söz, ölümü beklediğinin işaretiydi. Nasuh’un elindeki dosya hakkında bilgisi olan son kişiler Korkut Bey ve Sungur Fırat’tı. Hemen telefonunu alıp Korkut Bey’i aradı. Korkut Bey, evden yeni çıktığını ve arabasına doğru yürüdü ğünü söyledi. Birkaç dakika sonra, beklenen haberi verdi.

“Benim arabaya da koymuşlar Sungur!”

Sungur Fırat önce sakin olmaya çalıştı, daha sonra bombayı kimin koyduğunu düşünmeye başladı. Aynı anda hem Korkut Bey’i hem de kendisini öldürmeyi düşünen güç kim olabilirdi. Yavaş adımlarla kaldırımda yürürken, cep telefonu çaldı.

“Buyur Müfit.”

“Abi nasılsın, saat kaçta buluşuyoruz?”

“Dokuzda Teşkilat’ta buluşalım…”

Telefonu kapatan Fırat, Oğuzbey’i tekrar aramaya karar verdi.

“Efendim bugünkü programınız hakkında bilgi verebilir’misiniz

“Ben de sana soracaktım Sungur. Akşamüstü Masumzade’nin adamı ile buluşacaktık. Öğleden sonra Dışişleri Bakanı Emrullah Bey’le bir görüşmem olacak. Yarın da senin de katılacağın bir görüşme var, Masumzade geliyor biliyorsun.”

“Ben bugün efendilerle bir araya geleceğim. Bu işi kim planlamış olabilir efendim?”

“Bilmiyorum Sungur. Ama yakında ortaya çıkar. Yarın geldiğinde uzun uzun konuşalım bunu.”

Sungur Bey telefonu kapattıktan sonra gözünün önüne Efe geldi. Rusların ve Kürt mafyasının pek de hoşlanmayacağı bir gün geçirecekti. Bombayı kim koymuş olabilirdi? Korkut Bey’e de suikast hazırlandığına göre, Ruslar olmalıydı. Çünkü Kürtler Korkut Bey’i ne tanıyor, ne de görevini biliyorlardı. Efe’nin Rusların elinde veya emrinde olduğuna yavaş yavaş inanmaya başladı.

Odasına girdikten sonra masanın üstünde beyaz bir zarf gördü. Eline alıp güneş ışığının geldiği tarafa doğru çevirip içinde ne olduğunu anlamaya çalıştı. Normal bir kâğıda benziyordu.

İçini açıp kâğıtta yazılanları okuduğunda, Ahmet’in hiç de sıradan bir şair olmadığını bir kez daha anladı.

Bu biçareye bir çüre olmazsan ateşlerde yanayım

Güzelim, ben bu yareyi ateşle yakmaktan yanayım.

“Güzelim ben’ deyu aşkını suya yazanlar

Duysun ki, suyun kıymetin ne kış anlar, ne yaz anlar

Aşk su değil gözyaşıdır, her mevsim sıcak ve yakıcı

Lakin aşk acısı çekmeyen, yanmaktan ne kış anlar ne yaz anlar.

Ahmet’in şiirlerini okuyan biri, karasevdaya hemen düştüğünü anlayabiliyordu. Bu kadar derin şiirler yazmasını sağlayan ise için deki dayanılmaz acı olmalıydı. Koltuğuna oturan Sungur Bey, ard arda yazılan şiirleri okuduktan sonra, “Tam bana göre biri” diye mınldandı. Ahmet, isyan ediyordu:

El çekeydi ah el çekeydi

Kanayan yaremden yar çekeydi

Bakışına kandığım yare kanamadım

Sefasını ben süreydim, cefasını el çekeydi.

Sevdiği kızın zengin biri olduğu ve belki de gönül zenginliğine önem vermediği de bazı satırlardan anlaşılabiliyordu. Genç şair; cübbe ile fes derken, mal-mülk demeye çalışıyordu. Kulluk için cübbe ve fese ihtiyaç olmamasını, aşk için mal ve mülke ben zetiyordu.

Neye lazım gönül, neye lazım

Kulluk için nefse ne cübbe lazım ne fes lazım,

Aşka can vermek için yarim

Ney’e aşk üfürecek nefes lazım.

Son dizeyi okuduğu sırada Müfit odaya girdi. Kâğıdı önündeki dosyanın altına koyan Sungur Bey, Köstence’de yapılan toplantı hakkında görüşmeye başlamadan önce “Hakkını helal et Müfit” dedi. Müfit şaşırmıştı.

“Sabah yürüyerek gelmek zorunda kaldım.”

“Ciddi misin abi. Olamaz!”

“Evet maalesef. Binleri dosyanın peşinde. Dosyanın şu anda kimin elinde olduğunu bilmiyoruz. Ancak bilgisi olan herkes kurşunun hedefi oluyor.”

“Kim yapmış olabilir abi?”

“Büyük ihtimalle az sonra haklarmda konuşacağımız kişiler. Daha doğrusu senin anlatacağın kişiler. Neler var hadi başla ba kalım.”

“Toplantı Köstence’de Mamai sahilinde bir otelde yapılmış abi. Samim Sancar Kürt mafyasının lideri olmuş.”

“Yani yem olmuş öyle mi.”

“Teşkilat’ın son politikası eleştirilmiş. Özellikle uyuşturucu trafiği ve Rizeli konusunda ciddi tepki vermeyi düşünüyorlarmış.”

“Demek ki doğru yolda’yız.”

“Kapalıçarşı’da bir eylem hazırlıklan var. Bir hafta sonra yapmayı düşünüyorlar.”

“Kime güveniyorlar bunlar Müfit?”

“Ermeniler ve Talabani abi. Kürtler bu ikisine çok güveniyor.” Sungur Bey hafif bir gülümsemeyle cevap verdi:

“Fareye aslanı sormuşlar, kediyi göstermiş. Güvendikleri aslan onlar olsun.”

“Eylem hakkındaki takibi Murat yapacak. Kapalıçarşı’daki esnafla birebir görüşecek. Tedbirli olmalarını söyleyecek. Bunun dışında üzerinde durmamız gereken ciddi bir şey yok. Toplantının amacı, Sancar’ı lider yapmak ve mafyayı kontrol etmekmiş. Bunu da gerçekleştirmişler.”

“Tamam, sen de tetikte ol Müfit. Bizim dosya çok önemli, Alpar’ın, Nasuh’un, Orhan Mirza’nın ve benim fotoğrafım varmış.

Fakat anlaşılan dosyada fotoğrafı olanları değil, dosya hakkında bilgisi olanları ortadan kaldırıyorlar. Mirza’yla görüştüm, bir sorun yokmuş.

Zannedersem dosyanın içinde önemli bazı bilgiler var. Bizim elimize geçmesini istemedikleri bilgiler. Ne olursa olsun bu dosyayı bulmamız lazım. Senin de bilgin olduğu için tehlikedesin Müfit!”

“Peki abi. Dikkatli olurum. Fakat biz bu işe başlarken zaten…”

“Tamam şimdi işine dönebilirsin. Ben çıkıyorum. Toplantıya gecikmeyeyim.”

Azerbaycan’da Milli Hükümet!

Sungur Fırat İstanbul Taksim’de Türk mafyasının önde gelenleri ile toplantı yaparken, Korkut Bey de Ankara’da dışişleri yetkilileri ile görüşüyordu. Keçiören’deki toplantıda Azerbaycan’da yapılması gerekenler ve Birleşik Kafkas Devleti’nin ilanı konusundaki pürüzler tartışılıyordu.

Korkut Bey’in sözünü, “Yeni Anayasa” diyerek kesti Büyükelçi Akman.

“Yabancı şirketlerin petrol ihalelerine girmesini engelliyor. Böylece Azerbaycan petrolünü Azeri ve Türk şirketler paylaşacak. Bu nun arkasında ne kadar durabiliriz? Bu kanun, Amerika ve Avrupa’yı, Rusya ile Çin’i karşımıza almak demek.”

Korkut Bey’in büyükelçiye cevabı net oldu:

“Masumzade bu konuda kararlı. ‘Türkiye bizi desteklerse biz kanunu meclisten geçirir, yürürlüğe sokarız’ diyor.”

“Petrol, Korkut Bey… Petrol dediğmiz şeyin tehlikesi ölçülemez. Bu yüzyılın başında koca bir dünya bu lanet olası şey için harab oldu. Unutmayın, Amerika uzun süreli bir çalışmadan sonra

Gürcistan’da yönetimi ele geçirdi. Amacı, Azerbaycan ile Rusya ara sında güçlü bir tampon oluşturmaktı. Bunu başaran Amerika, Azer baycan’ın yönetimini de kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirecektir. Azerbaycan için bizim düşündüklerimizi çok ciddiye almayacaktır. Hatta..”

“Korkuyor musunuz yoksa Sayın Akman?”

Korkut Bey’in sorusu büyükelçiyi kızdırmıştı ama bunu hisset tirrnedi.

“Hatta efendim, petrol için savaşı bile göze alacaklardır. Irak’ta olduğu gibi!”

Masada bulunanlar büyükelçinin sözlerini tasdikler mahiyyette kafalarını salladılar. Korkut Bey ise yeni bir sürece girildiğini, Azerbaycan Devrimi ve Kafkasya Operasyonu’nun bu sürecin ilk adımı olduğunu söyledi.

“Bu süreç, Türkiye’nin bölgede bağımsız hareket etmesi ve kendi çıkarlan doğrultusunda politika üretmesidir beyler!”

Bakışlarından, konuşmasına devam edeceği anlaşılıyordu.

“Bu süreç başarıyla sonuçlanacaktır. Savaş ve barış… Herkesle savaşmaya, bizim çıkarımıza uymayan hiçbir barışı kabul etmemeye de hazırız!”

Teşkilat’ın tavrı açıktı. Yeni anayasa olduğu gibi kabul edilecek, Azeri petrolleri millileştirilecekti. Bu amaçla izlenecek stratejiyi yine Korkut Bey açıkladı:

“Türkiye’deki basın ve medya yoluyla mesajımızı dünyaya duyuracağız. Özellikle milliyetçi yazarlarla görüşüp, bu konuda aralıksız yazılar yazmalarını ve halkı bilinçlendirmelerini isteyeceğiz. Aynı propagandayı Azerbaycan basınında da yapacağız. Halk iyice kıvama gelip kendi petrolüne ne pahasına olursa olsun sahip çıkacağı mesajını verdiği gün, kanunu yürürlüğe sokacağız.”

            “Korkut Bey, tehlikeli bir oyuna giriyoruz. Sadece Amerika değil; Ingiltere, Almanya, Rusya… Bütün büyük güçler karşımızda olacak. Geçiş süreci biraz daha yumuşak olsa. Sayın dışişleri bakanımız…”

“Bakın beyler! Petrol tarih boyunca önemini hep korudu. Nice devletleri rezil, nice devlet adamını da hain yaptı. Bugün kararlı ve namuslu olmak zamanıdır. Artık geri adım atacak vaktimiz olmamalı!”

Son cümleden sonra ayağa kalkan Korkut Bey, “Konuşulacak başka bir konu var mı?” dedi. Önündeki dosyadan yeni bir kâğıt çıkaran büyükelçi, “Evet efendim, FBI ve CIA ziyaretleri” diye cevap verdi.

“Bu hafta FBI başkanı, haftaya da CIA başkanı ülkemize gelecek. Sizin de bilginiz dâhilindedir. Kuzey Irak’taki ve Bağdat’taki son durum hakkında görüş alışverişinde bulunacaklar.”

“Evet, benimle de görüşecekler.”

Koltuğuna tekrar oturan Korkut Bey, büyükelçinin uzattığı raporu aldı.

“Önümüze iki seçenek koyacaklar efendim. Birincisi, Türk Barış Gücü; ikincisi ise Kuzey Irak’la federal bir yapının oluşturulması. Barzani, ‘Konfederal bir Türkiye’nin milletvekili olmak isterim’ demiş. Resmi yazışmalarda bu cümleler var. Konuyu bizimle tartışmaya açacaklar.”

“Çok güzel. Yavaş yavaş ağırlımızı anlıyorlar. Gelsinler görüşelim. Birinci ağızdan duyalım isteklerini.”

“Barzani ile işbirliğini kabul etmezsek…”

“Ne o, ayaklanma mı çıkaracaklar… Güldürmeyin beni. Iki aşiret bir araya getiremiyorlar, koca Türk Ordusu ile nasıl uğraşacaklar Sayın Akman. Düştükleri duruma bütün dünya gülüyor.”

            “PKK hakkında ciddi bir teklif getirecekler. PKK’nın Kuzey Irak’tan çıkanlması ve Kandil Dağı’nın militanlardan temizlenmesi gibi. Son olaylarda PKK’nın zararını fazlaca görmüş oldular. Hem Kuzey Irak’taki istikrarı bozuyor, hem de Barzani’ye zarar veriyor.”

“Yani Türkiye’ye zarar verip vermediği önemli değil. Hatta Türkiye’nin işine yaramaya başlayınca Kandil temizleniyor. Sağolsunlar ama… Onlar temizlemezse yakında bizim temizleyeceğimizi biliyorlar!”

Korkut Bey’in sözlerine büyükelçi ve yardımcıları tebessüm ederek karşılık verdiler.

“Evet efendim. Kuzey Irak’a bir kez girdikten sonra kolay kolay çıkmayacağımızı da tahmin ediyorlar. Bu yüzden böyle bir planları var.”

“Tamam Sayın Akman. Cuma günü tekrar görüşelim. Kuzey Irak ve PKK konusunu detaylarıyla masaya yatıralım. Vereceğimiz cevabı da netleştirelim.”

“Peki efendim.”

Toplantı bittikten sonra binadan ayrılan Korkut Bey, arabasına binip Yuva Köyü’ne hareket etti. Beş gün sonra Amerika’ya ciddi bir ziyaret yapacak olan komutanla görüşecek, ardından da Masumzade’nin temsilcisi ile havaalanında bir araya gelecekti.

FBI ve CIA başkanlarının Türkiye’yi ziyaret ettiği günlerde Türk Ordusu’nun üst düzey komutanlarından birinin Amerika’ya gitmesi basında fazla yer bulmamıştı. Sadece bu ziyaret değil, CIA başkanı ayrıldıktan birkaç gün sonra Türkiye’ye gelen İsrail genelkurmay başkanının niçin geldiği de hep soru işareti olarak kaldı.

Türkiye, kuzeyini şekillendirirken; birileri de güneyini şekillendirmeye mi çalışıyordu…

Mafya’nın Türk’ü Taksim’de…

Küreselleşme rüzgârını Özal’la birlikte Türkiye’yi de etkisi altına alması, birçok alanda olduğu gibi mafya içinde de radikal yeni likleri beraberinde getirdi. Türk mafyasında racon değişmişti: Her biri ünlü birer işadamı görüntüsü veren modem giyimli; entellektü el ve hatta sanatçı “babalar” yeraltındaki gizli sığınıklanndan çık mışlar, kimileri büyük yardım dernekleri kurup başkan, kimileri ise ticari şirketler açıp patron olmuşlardı.

Basında ve medyada ismi mafya babasına çıkmış birkaç isim dışında, halkın bildiği fazla mafya babası yoktu. Türk halkı, babaların resimlerini her gün gazetelerde görmesine rağmen “Takip edemiyordu.” İşin aslı, raconun değişmesinde saklıydı. Düne kadar siyaset sayfalarının başköşelerinde tabancalı resimleriyle ağır lanan babalar, 90’lı yıllardan itibaren farklı köşelerde yer edinmeye başladılar. Kimi ekonomi sayfasında şirket haberleriyle, kimi magazin sayfasında düzenlediği konserle, kimisi de kültür sanat ekinde, yaptırdığı kültür merkezinin önünde çektirdiği resimle görünüyordu.

Taksim’deki otelin on birinci katında kokteyl için bir araya gelen sosyetenin ünlü isimleri, yemek bittikten sonra klasik batı müziği eşliğinde sohbet etmeye başlamışlardı. Sungur Fırat’ın belirlediği isimler ise, yemekten sonra üst kata çıkmışlar ve toplantı odasına geçmişlerdi.

Sungur Fırat masanın baş tarafına oturmuş, sağ tarafına da Rizeli’yi almıştı.

“İzmarit!”

“Buyrun efendim.”

Sungur Bey’in sinirli bir ses tonuyla konuşması ve yüzündeki kızgınlık ifadesi, toplantının gergin geçeceğinin ilk işaretiydi.

“Sana insan kaçakçılığı yapmayacaksın dedik mi demedik mi!”

“Konuşsana aslanım dilini mi yuttun!”

“Yapmayın dediysek, bir bildiğimiz var ki söylüyoruz değil mi?”

“Avrupa Birliği rakamlarıyla birlikte getirip önümüze koydu. Türkiye’den Avrupa’ya göçmen akıyor, adamlar da bunu problem yapıyor. Sonra dışişleri ile benim aramı açıyorsunuz.”

“Ama efendim, PKK’nın yaptığı sevkiyata bir şey demiyorlar, hatta destekliyorlar. Afganistan’dan binlerce insanı taşıdılar.

Biz yapınca…

“Seni onlar ilgilendirmez. Burda ne denildiyse o!”

“Bizim para kaynaklarımızı elimizden alıp diğer tarafın önünü açıyorlar ama.”

“İzmarit! Durumun ciddiyetini anlamıyorsun. Bu iş yapılmaya cak denildiyse yapılmayacak!”

Sungur Beyin sözlerinden sonra Rizeli konuşmaya başladı:

“izmarit, bu sevkiyatı yaptığı için yanlış yolda. Fakat haklı olduğu bir konu var. Bizim rekabet gücümüzün zayıflaması, ülkedeki istikrarı bozar, dengeleri yok eder. Bir tarafın bu işten para kazanması sağlanırken, diğer tarafın önü kesiliyorsa, bunu kabul etmek mümkün değil.”

Rizeli, kafasını çevirip Surıgur Bey’in yüzüne baktı. Sonra sağ tarafına dönüp İzmarit’le göz göze geldi.

‘Bu sözden maksadımız, rakiplerimizin yaptığı sevkiyata devlet içinden birilerinin yardım sağladığıdır. Nereden gelip, nereye gidecekse gitsin; Istanbul’a uğrayıp vize almayan bir tek kişi, bu sınırdan çıkıp Avrupa sınınna adım atamaz. İstanbul’da bu adamlara vizeyi kim veriyor? Mademki Avrupa bizim önümüzü tıkamaya çalışıyor, devlet de harekete geçip örgütlerle işbirliği yapan emniyet yetkilisi, polis, bürokrat kim varsa tespit etmeli ve cezalandır malıdır.”

Rizeli’nin sözleri Sungur Bey’in yüzündeki ifadeyi daha da sert leştirdi. Kaşlarını çatan Sungur Bey, “Devlet” diyerek söze başladı.

“…kendisine hizmet edeni yüzüstü bırakmaz. Aynı devlet, kendi sözünü dinlemeyeni yüzüstü yere kapatır!”

“Ben Rizeliyim Sungur Bey; izmarit ise Maraşlı. 0 da kaçakçı, bende. Ama gün geliyor devlet için, gün geliyor kendimiz için çalışı yoruz. Kiniliğimiz belli, yerimiz belli. Sen kimsin peki? Devlet mi?”

“Hayır, ben devlet değilim. Devlet Ankara’da, ben Taksim’deyim. Devlet tanınmaz, ben tanınıyorum. Devlet mafyayla çalışmaz, ben çalışıyorum. Devletin Sungur Fırat’ı var, benim de devletim. Ama devlet Sungur için çalışmaz, Sungur devlet için çalışır. Devletin menfaati olduğu günlerde, Sungur da seninle çalışır. Devletten istediğin bir şey olursa, devlet için çalışan Sungur’dan istersin.”

Sungur Bey’in sözleri Rizeli’nin kafasını karıştırdı. Derin bir nefes alan Fırat, ünlü iş adamının gözlerinin içine baktı.

“Anlayacağın Rizeli, beni Sungur yapan devlettir, seni Rizeli yapan ise Sungur. Denge kimin elinde dersen, Sungur’un elinde?”

“Bu konu kapanmıştır beyler! Şimdi beni iyi dinleyin. Kapalı çarşı’da Rizeli’ye karşı bir eylem düzenlenecek. Bu bir. Göçmenler konulu bir sempozyum düzenlememiz lazım, bu iki. Kapkaç, şehiriçi terör ve sokak çatışmalan, üç. Bu üç konuyu tartışalım.”

“Sempozyumdan kastınız?”

“Avrupa Birliği ülkelerinden akademisyenlerin katılacağı büyük bir organizasyon olmalı. Türkiye’nin imajını düzeltmeliyiz. İzmarit! Senin şirket bu sempozyumun ana sponsoru olacak.”

“Peki, efendim, çalışmaları hemen başlatırız.”

“Sempozyumu siz düzenleyeceksiniz Ferhat Bey. Basında, medyada, üniversitelerde her yerde ciddi bir reklâm kampanyası başlatın. Köşe yazarları ile görüşün, röportajlar verin. Konünun üstünde ciddiyetle duracağız mesajı verin. Emniyetle ve bakanlıkla ortak ha reket ettiğinizi özellikle vurgulayın.”

“Peki efendim.”

“Evet, şikâyetlerinizi anlatın bakalım.”

“Efendim, başta Istanbul olmak üzere; birçok şehirde kapkaçtan menfaat sağlayan gruplar var. Bunların üstüne gidilmiyor. Ciddi bir piyasa oluşmuş durumda. Bazı örgütlerin özel eğitim kamplan kurduğunu ve bu iş için eleman yetiştirdiklerini duyduk.”

“Biliyorum. Paradan daha çok, polise olan güveni azaltmak için yapıyorlar. Sokağı karıştırmak istiyorlar.”

“Sokak meselesi çok önemli efendim. Kuzey İrak’tan binlerce glock marka tabanca sınırlarımıza kaçak yoldan sokulmuş durumda. Belli kesimleri silahlandırmaya başladılar. Mahalleleri, ilçeleri hatta bazı büyük vilayetleri karıştırmak için bu silahların kullanılacağını duyuyoruz. Böyle bir gelişmenin büyük zararı olur.”

“Evet, Mersin ve Trabzon. Bu merkezler üzerinde özellikle çalı şılıyor. Iki tarafın da yanlışı var beyler. Karşı taraf silahlanıyor diye siz de gençlere silah dağıtmaya başlamışsınız. Ateşe körükle gidiyor sunuz. Rizeli, bu konunun takibini sana bırakıyorum. Kim ne kadar tabancayı, nereye taşımış, kimlere satmış tek tek tespit edilecek.

“Kuzey İrak’tan sadece tabanca değil, başka şeylerde sokuluyor. Ama kimsenin umurunda değil.”

Rizeli’nin cevabı Sungur Bey’i şaşırttı. Birkaç saniye düşünen Sungur Fırat, Rizeli’nin ne demek istediğini anlamaya çalışıyordu:

“Ne demek istiyorsun?”

“Geçen hafta burada ele geçirilen roketler… İstanbul’un göbeğinde bu olay kapatılıyorsa, Mersin ve Trabzon’da olanlar normaldir Sungur Bey.”

“Hayır, üstü örtülmüş değil. Kimlerin getirdiğini ve ne amaçla kullanacaklarını biliyoruz.”

“Bunu bilen sadece siz değilsiniz. Biz de biliyoruz. Bilmek işe yaramıyor. Farkında değilsiniz galiba. Büyük bir iç savaş, bağıra ba ğıra geliyorum diyor ve siz bizden körüğü bırakıp, dumanı yutmamızı istiyorsunuz. Ateşi söndürmeye niyetiniz yok mu?”

Rizeli, Istanbul’da son zamanlarda meydana gelen olaylarda polisin etkisiz kaldığını ve devletin gereken tedbirleri almakta geciktiğini söyledi. Babaların ortak görüşü, “meydanı boş bulan birilerinin” ortalığı karıştırdığı ve bundan çıkar elde ettiği yönündeydi. Çünkü mafyanın en sevdiği hava, puslu olanıydı.

Sungur Bey, her birini teker teker dinledikten sonra, yeni sü reçte nasıl bir politika izleneceğini anlattı.

“Devletin temsilcisi değilim” diyen Sungur Bey’in, son zamanlarda basında sıkça gündeme getirilen Ergenekon adına konuştuğunu en iyi bilen kişi Rizeli’ydi. Yıllardır bu gizli birimle ortak çalışan Rizeli, Sungur Bey’in gerçek kimliğini hep merak etmiş ve fakat öğrenememişti.

28 Şubat sürecinde derin isimlerle ortak çalışmalar yapan Rizeli, Erbakan hükümetinin yıkılmasında etkili olmuştu. Türkiye’deki dengelerin, küresel sermayenin kabul etmeyeceği bir yöne doğru kaydığını ilk o açıklamış ve bu açıklamadan iki ay sonra darbe yapılmıştı. Toplantının başında yine “denge” kelimesini kullanması Sungur Bey’i kızdırmıştı. Sungur Bey, salondan çıkıp kendisi için ayrılan odaya geçerken, tarihin tekerrür etme ihtimalini düşünüyordu.

Rizeli konuşmuştu. Önemli olan, Rizeli’yi kimlerin konuşturduğunu bulmaktı.

Sorular… Sorular… Sorular!

Zaman, dünyanın diğer bölgelerine göre Ortadoğu’da daha kıymetliydi. Dünyanın merkezinde, petrolün üstünde ve uyuşturucu trafiğinin göbeğinde yer alan Ortadoğu; elinde tuttuğu nimetlerin külfetleri ile uğraşmak zorundaydı. Her gün ayn bir gelişmenin yaşandığı bölge, baş döndürücü bir trafikle “son”a doğru yaklaşıyordu. Ve aklı başında her Ortadoğulunun kafasında aynı soru vardı:

Ortadoğu’daki bütün toplumları hayal kırıklığına uğratan “son”, büyük bir yükselişin başlangıcı olabilecek miydi?

Bölgede yaşananlar için herkesin farklı bir yorumu vardı. Kimilerine göre Amerika büyük bir medeniyet krizi yaşarken, Doğuda İslam Medeniyeti kendini toparlıyordu. Çökmeye başlayan Amerika, “geride kalmamak için” rakibini de yavaşlatmayı düşünmüş ve kendi değerlerini Islam Medeniyeti’nin içine sızdırmaya karar ver mişti. Kısacası, medeniyetler savaşmaya başlamıştı.

Kimine göre bütün bu olanların sebebi yalnızca petroldü. lrak petrolüne sahip olmak isteyen Amerika, bu sebeple askeri bir ope rasyon düzenlemiş ve Irak’ı işgal etmişti. Sonrasında yaşanan olaylar, bu savaşın artçı sarsıntıları idi. Bu görüşü savunanlara göre, güneydoğudaki karışıklık, Kuzey Irak’taki çatışmalar ve Irak’taki iç savaş beklenen gelişmelerdi.

Olayların merkezine petrolü koymak istemeyenler de vardı. Yaşananların tek sebebi petrol ise, Amerika neden lran’la uğraşıyor, Suriye’yi tehdit ediyordu? Bu iki ülkenin denkleme yerleştirilmesi, İsrail gerçeğini ortaya koyuyordu. Bu görüşü savunanlar, olayların İsrail’in uzun vadeli planlarıyla çok sıcak ilişkisi olduğunu düşü nenlerdi. Ve bu saf, “Bizim nesil” diye bir iddiada bulunuyordu, ‘vaad edilmiş topraklann neresi olduğunu kitaplardan değil, gerçek haritalardan öğrenecek. Çünkü Büyük İsrail kurulmuş olacak

Görüşler farklı olsa da gelişmeler yaklaşan “son”un habercisi gibiydi. Rusya ve İran yakınlaşıyor, Çin ve Japonya gelişmelerden rahatsız olduklarını söylüyor; bölgesel ittifaklar kurulmaya başlanı yordu. Dünya, ilk büyük savaşın başladığı günlerdeki, gibi gergindi.

Karşılıklı sataşmalar, sözlü uyanlar ve ciddi ikazlar geride kalmış; güç gösterisi ve rakibin gücünü test etme amaçlı vur-kaç tak tikleri başlamıştı. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne alınmasını şiddetle isteyen Amerika ve İngiltere, El-Kaide’nin hedefi olmuştu. Amerikan Başkanı Buş’un “Herkes safını belirlemeli, ya bizdensiniz ya da şeytandan” çağrısı cevabını bulmakta gecikmedi. Buş’un şeytanı, önce Madrid ve Londra’da ortaya çıktı: “Sizden değiliz” mesajı açıktı.

Yıllardır Avrupa’da küçük çaplı doğal ayaklanmalar çıkmış ve fakat organize bir iç savaş görüntüsü yaşanmamıştı.

Bu kez Fransa ve Belçika’da yaşananlar, “doğal” bir başkaldırı değildi. Avrupa karışmış, büyük bir iç savaşın eşiğine gelinmişti. Yaşananlann hareketliliği içinde tartışılmayan bir gerçek vardı: Olaylar, Türkiye’nin Avrupa’ya ait olmadığını radikal bir söylemle iddia eden Sarkozi’nin ülkesi Fransa’da başlamıştı. Belçika, Almanya, Hollanda ve Avusturya’da izlenen görüntüler; İspanya, İtalya ve Ingiltere’de görünmü yordu. Amerika, “bizden olmayanlar”a mesaj mı vermişti?

Türkiye, iki saf arasında; oyunun oynandığı ülke durumuna düştü. Türkiye başbakanı, Avrupa’daki olayların arkasında medeniyet krizi olduğunu söylüyor ve medeniyetler arası diyaloğun Türkiye-AB ortaklığıyla gerçekleşeceğini anlatıyordu. Henüz ne demek istediği tam anlaşılamadan, güneydoğu kanşıverdi. Bir hafta önce Paris ve Amiens’te yaşananlar, bu kez Hakkâri ve yanda yaşanıyorctu.

Dış güçlerin Türkiye üzerine oynadığı oyunlar bunlarla sınırlı değildi. Avrupa ülkelerinin yıllardır PKK’ya destek verdiği bilinen bir gerçekti. Türkiye’de yaşanması muhtemel yeraltı çatışmasını Ön ceden gören Avrupa ülkeleri harekete geçmiş ve Kürt mafyası ile iş birliği yapmıştı. Değişen dengelerle birlikte Rusya ve Avrupa, hatta lran’la işbirliği kuran Kürt mafyası; Teşkilat’ın çalışmalanndan rahatsız oluyordu.

Samim Sancar’ın Kürt mafyasının başına geçtiği, Rizeli’nin de Türk mafyasma lider olduğu günlerde ilginç bir olay yaşandı. Teşkilat’la geçmişten beri içli dışlı olduğu bilinen ve yıllardır yakalanamayan “reis”, Avrupa’da tutuklanmış ve Türk polisine teslim edilmişti.

Olaydan sonra bütün dikkatler “reis”in geçmişine yöneldi. Basında ve medyada “reis”in yaptığı çalışmalar anlatılıyor, derin devletle ilişkisi tartışılıyordu. Milliyetçilere göre reis büyük adamdı. Solcular ise kirli işlerden rahatsızdı.

Bütün bu tartışmaların arasında gözden kaçan ise, reisin yakalandığı tarih ve bu operasyonun gelecekte ortaya çıkacak etkisiydi. Reis’in geçmişinden çok, operasyonun geleceğe nasıl tesir edeceğini tartışmak, kimsenin aklına gelmedi. Avrupalılar, kendi ortakları için meydanı boşaltıyordu!

Korkut Bey ve Sungur Fırat planlandığı gibi bir araya gelmiş ve Masumzade ile görüşmüşlerdi. Toplantıdan bir hafta sonra Türkiye ve Azerbaycan’da milliyetçi olarak bilinen yazarlar petrol konusunu işleyen makaleler yazmaya başladılar. Türk ve Azeri hükümetlerinin politikaları, gazetelerin manşetlerinden okunabiliyordu:

Türkiye ve Azerbaycan Tek Bilek!

Petrokle Milli Dönem!

Milli Petrol, Bağımsız Azerbaycan!

Milli Petrol, Büyük Azerbaycan!

Güçlü Türkı Güçlü Azerbaycan!

Kafkasya Operasyonu başlamadan önce Bakü’nün Türkiye’ye bağlanması kararlaştırılmıştı. Fakat Korkut Bey’in bazı komutanlarla ve Azeri yetkililerle yaptığı görüşmelerden sonra bu karardan vazge çildi. Sungur Fırat’la görüşen Korkut Bey, ‘Bunu biraz ertelememiz lazım” demişti.

Azerbaycan’da açıklanan yeni anayasa bütün ülkelerin Türkiye’ye nota vermesine sebep oldu. En büyük tepki, beklendiği gibi Amerika’dan geldi. Türkiye’yi hakkı olmadığı halde Azerbaycan’ın iç işlerine karışmakla suçlayan Amerika; küresel dünyada milliyetçi politikalardan vazgeçmeleri çağrısında bulundu.

Aksi takdirde IMF ve Dünya Bankası Türkiye ile görüşmeleri durduracak, ticari anlaşmalar askıya alınacak ve birçok ürüne de kota konulacaktı. Türkiye, Amerika’nın tehditlerine kulak asmıyordu.

İngiltere, Rusya, Fransa ve Almanya da Türkiye’ye her gün farklı bir çağrıda bulunuyor; Azerbaycan’dan elini çekmesini istiyorlardı. İngiltere dışişleri bakanına göre “Türkiye, Bakü’ye demokrasi getiriyorum bahanesiyle Azeri petrolüne el koyuyordu. Bu, resmen bir işgaldi.”

Türkiye’nin Ingiltere’ye cevabı gecikmedi. Dışişleri Bakanı Gül, meslektaşının sözlerini bir yerden hatırladığını söyleyerek İrak Savaşı’nı hatırlatmış oldu. Fakat yine de bir fark vardı: “Azerbaycan’da olanlardan iki taraf da memnundu, Azeriler ve Türkler.” İngiltere’ye susmak düşüyordu.

Avrupa Birliği ülkeleri ‘ Milli Anayasa” açıklandığı gün bir araya geldiler ve savaş habercisi sayılabilecek bir sertlikle Türkiye’yi tehdit ettiler. Bütün müzakerelerin geçersiz sayılacağı ve Türkiye ile iplerin koparılacağını söyleyen Şirak, en kısa zamanda bu yanlış karardan geri dönülmesini istiyordu. Avrupalıların tepkisi de Türkiye’yi etkilemedi. Verilen cevap açıktı:

“Karar Azerbaycan halkının. Demokrasiye güvenin!”

Halk oylamasından ezici bir çoğunlukla “evet” çıkması ve ardından Masumzade’nin onayı, Azerbaycan’da yeni bir sürecin ilk adımı oldu. Artık hiçbir yabancı firma Azeri petrolünü kullanma hakkına sahip olamayacaktı. Azeri petrolü, Azerbaycan’ın elindeydi.

Türkiye; sadece Azerbaycan ve Kafkasya’da değil, Irak’ta etkin olabilmek için de harekete geçti. Türk mafyasının önde gelen liderleri ile görüşen Sungur Bey, şirket sahibi babaların en kısa zamanda Irak’ta büro açmalannı ve ihalelere girmelerini istedi. Şirketi olmayanlar da inşaat şirketi kuracak ve en kısa zamanda Irak’a kendi adamlarını göndereceklerdi. “Gün gelecek” demişti Sungur Bey, “bina kurmaya giden adamlarımız, devlet kurmaya da çalışacak!”

Kafkasya Operasyonu’nun ardından bölgede yaşanan gelişmeler Türkiye ile Rusya’nın arasını iyice açmıştı. Korkut Bey’in bölgeye yaptığı geziden sonra yaşanan gelişmeler, Amerika’nın Türkiye tutumunu daha da sertleştirmesine sebep oldu. Birleşik Kafkasya Devleti kurulmuş, başına da Korkut Bey’in en güvendiği isim getirilmişti. Amerika yanlısı bir ismin başkan seçilmesi için çalışan Vaşingtın, Korkut Bey’in karşısında boyun eğmiş ve Türkiye’nin istediği olmuştu. Milliyetçi gazeteler, yeni başkandan daha çok; kimliğini bilmedikleri derin Türk’ü selamlıyordu:

“Yeter, söz Türk’ün!”

“Bir Türk dünyaya bedel!”

“Çırpınırdı Karadeniz, bakıp Türk’ün bayrağına!”

Teşkilat’ın İstanbul’daki ismi Sungur Fırat ise operasyon biteli beş ay olmasına rağmen çalışmalarına aynı hızla devam ediyor, geleceğe yönelik hazırlıklar yapıyordu. Kurulan tuzakları bozmaya, bozulan dengeleri kurmaya çalışırken aklım meşgul eden tek konu Efe idi.

Aylardır haber alamadıkları Efe’nin kimin adına çalıştığına, kimlerle ortak hareket ettiğine tam olarak karar veremiyordu. Efe’yi bulamamak değil, genç ajan konusunda kararsız olmak canını sıkı yordu. Attığı her adımda Efe ismi mutlaka karşısına çıkıyor ve fakat karışık dengeler içinde Efe’nin nerede durduğunu kestiremiyordu. Oyun büyük oynanıyordu. Efe’yi iyi tanıyan Sungur Bey, onun bü yük oyuncu olduğunu en iyi bilen kişiydi.

FBI ve CIA başkanlarının ziyaretinden sonra Türkiye’nin ve Teşkilat’ın bölgedeki ağırlığı daha da artmıştı. İki kez Kuzey Irak’a geçip Barzani ile birebir görüşen Korkut Bey, geleceğe yönelik pazarlıklar yapmış ve PKK konusunu masaya yatırmıştı. “Şayet” demişti Korkut Bey, “PKK’yı siz bitirmezseniz, PKK sizi bitirecektir.”

Korkut Bey’in bu sözüyle ne anlatmak istediğini Barzani çok iyi biliyordu. PKK kullanılan bir örgüttü. Dün Almanya ve Rusya nasıl kullanmışsa, yarın Türkiye’nin kullanmaması için hiçbir mantıklı sebep yoktu. Türkiye’deki bürokratlar ve askerler de, PKK’nın kul lanılması olasılığını değerlendirmeye başlamışlardı.

Genelkurmayla ortak yapılan bir toplantıda söz alan üst düzey komutanlardan biri, Teşkilat’ın PKK hakkındaki görüşlerini sordu ğunda net bir cevap almıştı.

“Barzani ve Talabani’den farklı olarak, PKK ve Abdullah Öcalan; bağımsız bir devlet kurmaktan daha çok Kürt toplumunun demokratik hakları için savaş veriyor. Toplumun vicdanını zedelemeden, bazı hassas konuları da dikkate alarak, terör örgütünün lider kadrosu ile çözüm odaklı çalışmalar yapılabilir. Abdullah Öcalan da dahil olmak üzere, yasaklı lider kadro ile birlikte çalışıp, toplumsal barışın sağlanması ve sonrasında korunması yolunda projeler hazırlanabilir.”

Teşkilatın en yetkili isiınlerinden birinin söylediği sözler, Türklerin gelecekte yaşayacağı dönüşümü özediyordu. İleri ki tarihlerde PKK silah bırakabilir ve partileşebilirdi. Hatta bu parti, Ankara’da ciddi bir muhatap da bulabilirdi. Barzani’nin Türkiye’de ki Kürtleri de etkileyecek bağımsızlık çalışmaları karşısında, Türkiye’nin atacağı adım PKK ile işbirliği olabilir miydi? Bu olasılık; Ankara’da, Türkiye Kürtlerini kontrol altında tutmanın akıllı bir yöntemi olarak değerlendiriliyordu.

Ankara’nın dış politika gündemi PKK ve Kuzey İrak, Azerbaycan ve Kafkasya ile sınırlı değildi. Yıllar sonra Filistin’de yapılan se çimler, Ortadoğu politikasında yeni bir dönemin başlangıcı olmuş ve Hamas iktidan ele geçirmişti. Büyük Ortadoğu Projesi’nin karşı sına Yeni Doğu Projesi ile çıkan Türkiye, bölge ülkeleri ile dost olmayı ve Müslüman coğrafya ile işbirliği kurmayı düşünüyordu. Filistin’de seçimi kazanan Hamas, Ankara’ya yaptığı ani bir ziyaretle kafaları karıştırdı. Neden geldikleri, ne istedikleri ve kiminle görüşmek istedikleri belli olmayan Hamas yetkilileri; Türk misafirperverliğine yakışmayacak bir tarzda ağırlanmış ve aynı şekilde “acemice” yolcu edilmişti. Hamas ziyaretinin şifresini, sis perdesi kalktıktan sonra yine Sungur Fırat çözecekti.

Sungur Bey’in peşine düştüğü diğer bir konu, Rizeli’nin üzerin de durduğu “denge” idi. Yakında yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimi bütün dengeleri altüst edebilir ve Türkiye’yi içinden çıkılmaz bir duruma düşürebilirdi. Recep Talip’in Çankaya’ya aday olması, dengenin bir tarafıtıdakiler için büyük kayıp demekti. “Bir tarafın top lantılannı izleyen Murat, Sungur Bey’le yaptığı görüşmede, içeride konuşulanları tek tek anlatmıştı. “Denge’nin önemli isimlerinden biri, “Recep Talip’i yer üstündekileri kullanarak yıkamayacağımızı anladım” demişti…

“Bugünden sonra, yeraltını kullanmaya başlıyoruz!”

0 günden sonra, kimin kimi kullandığı belli olmadı. Gelişmeleri yakından takip eden Sungur Fırat, llhanbey’in sık sık söylediği sözü hatırlıyordu.

‘Bir yerde küçük adamların gölgeleri büyüyorsa, orada güneş batıyor demektir.”

Türkiye’de küçük adamların gölgeleri büyümeye başlamıştı!

Sungur Bey, olayların peşini bırakmaya niyetli değildi…

Altı Ay Sonra…

Aşk Var.. Aşk Var… Şiir Var… Maşuk Yok!

…yağmur damlacıklannın nazlı nazlı pencereme vurduğu bir gece… pıt pıt seslerinin verdiği ritim ‘çık da eğlenceye katıl’ dercesine mesaj veriyor… dayanamıyorum.. Oturduğum yataktan kalkıp pencereyi açıyor; saçlarımı, tatlı bir esintiyle odama misafir olmaya gelen rüzgârın dansına bırakıyorum… Yalnız ben ve rüzgâr değil; aynı notayla dansa tutuşmuş iki kişi daha var podyumda: yıldızlar ve yağmur… Sahi bir daha ne zaman bir alaya gelir ki bu ikili! biri karanlıklar içinde aydınlığın, diğeri kalabalıklar içinde yalnızlığın şarkısı oluveriyor dilimde.. Birinde ümidi buluyorum, diğerinde ise hüznü… Başımı ellerimin arasına alıyor, işaret parmaklanmla kulaklarımı tıkıyorum, yıldızla yağmuru raksa kaldıran müziği duymak uğruna… Ve duyuyorum… Bir uğultu, bir çağlama, bir haykırma sesi: dalgaların sahildeki kayalara vurup da tekrar geri çekildiği an ge liyor gözümün önüne… Dalgalar, kayalara vuruyor; kayaların hareketsizliğine isyan ediyorlar…

0 gece muhasebesini yapıyorum hayatımın, daha iki gün evvel konuştuğum Ahmet geliyor aklıma, Kafamı kaldırıp gök kubbeye çeviriyorum gözlerimi, cevapsız suallerime cevap olsun diye. Ne yağmurun şahitliğine güveniyorum, ne yıldızın gülümsemesine… Ahmet’in yağmur mu, yıldız mı getireceğini düşünüyorum bir an… Birinde hüzün, diğerinde ümid kokuyor… Ben korkuyorum… Yağmurla yıldızın raksetti anda oluyot hepsi… yagmurla yıldızın raksını, sev mi yorum…

Derken, yağmurun yavaş adımlarla ayrıldığını görüyorum podyumdan… Rüzgârın, ılık bir esintiyle verdiği ritmi kestiğini hissedi yorum… Islak saçlarımdan yüzüme süzülen damlalar, yalnızlığın acımasız kuyularına iteliyor beni, kafamı kaldırıp yıldızlara bakmak istiyorum, gözlerim yağmurun kirpiklerimde bıraktığı damlacıklarla doluveriyor. Üşüyorum… Ve bir anda şimşekler çakmaya başlıyor gök kubbede. Korkuyorum… Ellerimi kulaklarıma götürüp tıkıyorum kulaklarımı, gökyüzünün isyanını duymamak için ve yine

Çağlayan ses geliyor kulaklarıma, dalgalar, kayalar… dalgalar, kayalar.., kayaların üstünde ben oturuyorum.. Ve dalgaların kucağında Ahmet’i görüyorum… Tepkisiz kalan kayalara isyan edercesine Çağlı yor dalgalar… Geliyor, gidiyorlar… Geliyor ve gidiyorlar…

Uyanıyorum… Duvarda Ahmet’in süretini görüyorum… Ve dün gece tepkisiz kaldığım selamı geliyor aklıma… şimşekler aydınlatı yor odamı gecenin yarısında…. Yatağımdan kalkıp pencereye koşuyorum… ılık bir esintiyle ritm tutmuş rüzgar karşılıyor beni.., kafa mı çevirip gök kubbeye bakıyorum… Rüzgârın raks teklifine cevap veren bir ben varım, bir de ıslanmamış saçlarım… Gözlerimi oğuştu rup bir kez daha bakıyorum… Ne rüzgâra naz yapan yağmur damlacıkları var ortada, ne de yağmurla dans eden yıldızlar…

Ağlamakla gülmek arasında tercih yapmak istediğinde hep gülmüştür ya insanoğlu… ağlamamak için zor’ tutuyorum kendimi. Ne yağmuru istiyorum, ne de yıldızı… Kafamı taşıyacak gücün damarlarımdan yavaş yavaş ama sinsice çekildiğini fark ediyorum. Kafam, önüme düşüyor, ben yorgun; gök kubbe tepkisiz. Gözlerim bahçede yeni yeni açmakta olan çiçeklere takılıyor… Ve bilgisayarımdan, yatarken açık bıraktığım müziğin sesi geliyor kulaklarıma:

Baharım sensin, güllerim bitsin!

Boğaziçi Üniversitesi’nde okuyan Ahmet, gönlünü kaptırdığı kıza ciddi bir teklifte bulunmuştu. Ikili arasında samimi bir yakınlaşma olduğunu fark eden sınıf arkadaşlan; Ahmet’e Yusuf, sevdiği kıza ise Züleyha ismini vermişlerdi.

Dün gece okulun güney kampüsündeki odasında Ahmet’i düşünürken uyuyakalan Züleyha, gördüğü rüyanın ‘etkisiyle sabah olmadan uyanmış ve sonra cama çıkıp uzun süre dışanyı izlemişti. Saat dokuz buçukta sınıfa gelen genç kız, yaşadıklannı defterine yazmış ve son defa okumaya başlamıştı. Gözlerini satırlann arasında gezdirirken, Ahmet’e haksızlık ettiğini düşünüyordu. Kafası çok karışıktı. “Keşke” diye mırıldandı, “hayır demeden önce biraz daha düşünseydim.”

Züleyha Anadolu’da yetişmiş, aile terbiyesi almış, çalışkan ve asil bir kızdı. Arkadaş sohbetlerinde “Benim sevdiceğim” derdi Ahmet, “gözüyle, sözüyle ve gönlüyle asil olmalı ki; özündeki asalete teslim olayım!”

Hazırlık sınıfında iken bakışlarıyla Ahmet’in yüreğini ısıtan Züleyha, sonraki günlerde konuşmalarıyla da delikanlının dikkatini çekmişti. Ahmet, “Bana neler oluyor?” diye düşünme fırsatı bulamadan, gönlünü; Züleyha’nın gönlündeki asalete kaptırıvermişti.

iki yıl boyunca sevgisini Züleyha’sına açamayan delikanlı, Yusuf olmaktan, bir çukurun içine terk edilip yapayalnız kalmaktan korkan, kızlarla fazla konuşmayan ve hatta çevresinde fazla kız olmayan Ahmet, çok iyi arkadaş olduğu Züleyha’nın arkadaşlığını kaybedeceğini düşünüyordu. Korkusunda haklı olduğu, son sınıfa geldiğinde ortaya çıktı.

“Sana kız mı yok olum?”

“Dünyada bir tek o yok ya be kardeşim

Sınıf arkadaşlarının sözleri Ahmet’i teselli etmeye yetmiyordu. Züleyha’nın Ahmet gözünde ne olduğunu anlatabilmesi için, onların Yusuf olması gerekiyordu. Ve Ahmet, konu her açıldığında Mecnun’u hatırlatıyordu:

“Bir gün padişah Mecnun’u ve Leyla’yı huzura çağırır. Bir Leyla’ya bakar, bir de Mecnun’a. Oturduğu yerden gönül rahatlığıyla Mecnun’a sual eder:

‘Sen şimdi bu kıza mı âşık oldun. Bunun için mi aklını kaybettin?’

Padişah, Leyla’yı çok güzel bulmamıştır. Her kız gibi o da sıradan bir güzelliğe sahiptir. Mecnun, bir süre sessiz kalır, karşısındaki padişahtır. Lakin aşk ne sultan dinler, ne padişah… Az zaman sonra Mecnun’u konuştuverir. Kelimeler dilinden değil de yüreğinden çıkıp geliyordur sanki:

‘Sultanım, sen bu kıza bir de benim gözümle baksan!’

Anlayacağınız beyler, sizin de Züleyha’ya benim gözümle bakmanız lazım.”

Ahmet’in bu hikâye’yi anlatmaya gerek duymadığı tek kişi ise Sungur Bey’di.

Saat on olmuş, mühendislik matematiği dersinin başlamasına az bir süre kalmıştı. Gözünü kapıdan ayırmayan Züleyha, Ahmet’i bekliyor ve kalbi kıpır kıpır ediyordu. Zaman akmakta inat ediyor, dakikalar geçmiyordu…

Uzun süre kapıdan Ahmet’in girmesi için dua eden Züleyha, hocanın içeriye girmesiyle birlikte âşık olmuş bir kızın yapacağı gibi “son bir ümitle” kafasını sınıfa çevirip gelenleri kontrol etti. Vücudu bir anda soğumuş, elleri titremeye başlamıştı. Ahmet sınıfta yoktu!

Okula başladıkları günden bu tarafa hiçbir dersi kaçırmayan Ahmet’in gelmeyişi, Züleyha’yı yıkmıştı. Yavaşça kafasmı çevirip sıranın üstündeki deftere baktı. Yutkundu. Eliyle defterin sayfalarını kanştırıyor, Ahmet’in sözleri ve tavırları gözünün önünden şerit gibi geçiyordu. Kızlarla fazla konuşmayan Ahmet’in, kendisinden sık sık defter istemesinin sebebini ancak bu sabah anlayabiliyordu. Gözleri doldu, tekrar yutkundu… Sayfaların arasında, son bulan bir dostluğun hatıralarını ve kırılan bir kalbin parçalarını arar gibiydi.

Ağladığını hissettirmemek için ellerini yüzüne götürüp gözyaşlarını sildi. Kendisine çok kızıyordu. Ahmet’i sevdiğine iyice inanmış hatta âşık olduğunu anlamaya başlamıştı, fakat…

Elleri yüzünde iken kapıdan bir ses geldi. Hemen ellerini çekip heyecanla kapıya baktı. Yaşlı gözleriyle kapıdan kimin girdiğini seçemiyordu. Bu kez sağ kolunu kaldırıp kazağının ucuyla gözlerini sildi. Gelen Ahmet’ti.

Yüzündeki ifadeden ve yürüyüşünden nıhen yıkıldığını anlatan bir görüntüsü vardı. Omuzları çökmüş, bedeninden ruhu alınmış bir mevta gibi duruyordu. Yavaş adımlarla yürüyüp en arkadaki sıraya geçti ve oturdu. Yürürken kafasını kaldırmayışı ve etrafa hiç bakmayışı, çoğu öğrencinin dikkatini çekmişti. Her sabah Ahmet’in gülümsemesiyle huzur bulan Züleyha ise, nasıl bir hazineyi kaybettiğinin farkına yavaş yavaş varıyordu. Ahmet, Züleyha’nın kendisini belli edercesine yaptığı hareketlere de tepkisiz kalmıştı.

Ahmet’i izleyen Züleyha, telefonunun titremesini uzun bir süre geçtikten sonra fark etti. Kayıtlı olmayan bir numara kendisini arıyordu. Kim olabilir diye düşünürken, meşgule bıraktı. Az sonra, bu numaradan kendisine bir mesaj geldi.

“Merhaba Buse. Ben Ahmet’in abisiyim. Sizinle görüşmek istiyorum. Müsait olunca arayabilir misin? İyi günler!”

Mesajı okuduktan sonra bir süre düşündü. Neler oluyordu? Ahmet konuyu abisine mi açmıştı? Gelişen olaylar, genç kız Müfit’i aramadan, Müfit’in kendisini aramasma yol açtı. Ders bittikten sonra hızlı adımlarla sınıftan çıkan Ahmet, o gün ortadan kaybolmuştu!

Satrancı, Bilen Oynamak!

Ahmet’in derste olduğu saatlerde Sungur Bey Teşkilat’ıaki odasında gazeteleri okuyordu. Şemdinli’de meydana gelen patlama Türkiye’nin başını ağrıtmış, üst düzey bir komutanın olayla ciddi bir bağlantısı olduğu iddiası ortalığı kanştırmıştı. Ayağa kalkıp soh ha berleri öğrenmek için televizyonu açtığında, canlı yayında ilginç bir tartışma yaşandığını gördü. Özal’ın başbakan yardımcılığını yapan Hasan Bey, muhalefet partisinden bir milletvekili ile cumhurbaşkanlığı seçimini tartışıyor; Recep Talip’in izlemesi gereken politikayı değerlendiriyordu.

“Bakınız efendim. Talip Bey’in partisini bırakıp Çankaya’ya çıkması büyük bir hata olur. Hem parti açısından hem de devlet gelenekleri açısından.

Şu anda bazı çevreler, eşinin başı kapalı olan Talip Bey’in Çankaya’ya çıkmasını doğru bulmuyor, hatta böyle bir sonuç ortaya çıkarsa sessiz kalmayacaklannı söylüyorlar!”

“Hasan Bey, bu son cümlenizin üzerinde biraz durmak istiyorum. Bazı çevreler dediniz, bu konuyu açar mısınız? Sessiz durmayacaklar derken neyi anlatmaya çalışıyorsunuz? Yeni bir darbe mi söz konusu?”

 “Ben hayatımı demokrasiye adamış bir insanım. Şunu iyi bilin ki, Türkiye’de askeri bir darbeye en fazla karşı çıkacak isim benim. Ancak, bildiklerimi de saklamak istemiyorum. Evet, kulağımıza gelen bazı bilgiler var. Talip Bey Çankaya’ya çıkarsa, seçim sonrasında istenmeyen bazı badiselerle karşılaşabiliriz. Bu konuyu iyice düşün mek zorunda.”

Hasan Bey’in konuşmasından sonra spiker özür dileyip reklâm arası vermek zorunda olduklarını söyledi. Tartışma, reklâmlardan sonra devam edecekti. Koltuğundan kalkıp satranç tahtasının bu lunduğu masaya doğru yönelen Sungur Bey, kapının çalındığını duyunca kafasını geri çevirdi. Gelen Müfit’ti.

“Abi dosyayı getirdim.”

“Bir saniye Müfit Sungur Bey’in gözü ekrana kilitlenmişti. Elindeki kumandayla televizyonun sesini biraz daha yükseltti. Reklâm arası vermelerine rağmen teknik bir anza sebebiyle stüdyodaki yayın devam ediyordu. Hasan Bey cep telefonu ile görüşüyor ve fakat ekrandan izlenmediğini düşünüyordu. Muhalefet partili milletvekili, “Ne o Hasan Bey, binleri talimat mı veriyor?” diye araya girdi.

Sungur Fırat ve Müfit olanlan dikkatle izliyorlardı. Birileri Hasan Bey’e talimat vermek istemiş olabilir miydi? Arayan kimdi? Reklâmlardan sonra konuşmasına devam eden eski başbakan yardımcısı, “Talip Bey’e son nasihatim” dedi, “Türkiye’yi sisli bir atmosfere sokmasın!”

“Neler oluyor abi?”

“Tartışıyorlar Müfit… Ne o, şaşırdın mı?”

“Yani, şey…”

“Anlıyorum Müfit. Gel bak sana açıklayayım.”

Gözüyle masayı işaret eden Sungur Bey, satranç tahtasının ya nına geldiğinde anlatmaya başladı. İki farklı masada, iki farklı satranç takımı vardı. Şu anda yanında bulundukları takımın oyuncuları, üzerlerine yapıştırılmış kâğıtlarla isimlendirilmişti. Şahın üzerin de ABD, vezirin üzerinde İsrail ve fillerin üzerinde İngiltere yazısı vardı. Kalelerde ise NATO yazıyordu.

Karşı takımın şahı Iran, veziri Rusya, filleri Fransa ve Almanya olmuştu. Iran’ın önündeki piyonda Hamas, Rusya’nın önündeki piyonda Türkiye yazısı vardı. Türkiye’nin karşı cephesinde, İsrail’in önündeki piyonda Kuzey Irak görünüyordu. Almanya’nın önündeki PKK piyonunun karşısında Suriye piyonu vardı. Müfit; Suriye’nin neden karşı cephede, İngiltere’nin önünde olduğunu anlamamıştı. Sungur Bey’in taşlarla karşılıklı birkaç hamle yaptığı belli oluyordu.

“Bak Müfit. CIA ve FBI başkanları Türkiye’ye geldiler. Doğru mu?”

“Evet abi.”

“Ilk adımı onlar attığına göre, kazanmaya yakın olan taraf onlar. Peki şimdi Türkiye’den bakıyoruz. Hazır mısın?”

“Hazırım.”

“CIA bizden Kuzey Irak’a girmemizi’ve Irak’a Türk Barış Gücü’nü göndermemizi istedi. Amerika’nın Irak’taki ortağı Ingiltere.”

“Evet.”

“Savaş başlamadan önce Amerika bize Kerkük’ü verme teklifi yapmış ve bunu İngiltere kabul etmediği için anlaşmaya vanlamamıştı.”

“Doğru.”

“Şimdi, Filistin’de seçimi Hamas kazandı. İsrail ve Amerika te tikte. Hamas için iki seçenek var: Ya medeniyetler arası diyaloğa katkıda bulunacaklar ya da İsrail’in saldınsına uğrayacaklar. Fakat beklenmedik bir tarihte Hamas Türkiye’ye ziyarete geldi.”

Sungur Bey, Türkiye yazılı piyonu bir adım daha öne çıkardı.

 “Türkiye yeni strateji ile Islam ülkeleriyle mümkün olduğunca dost ve kardeş olmaya çalışıyor. Bu yüzden Hamas’ı kabul etti. Attığı bu adımla, karşı tarafa doğru bir hareket yapmış oldu mu?”

“Evet abi.”

Rusya yazan veziri de bir adım ilerleten Fırat konuşmasına de vam etti.

“Hamas’ı tanıyan ilk ülke Rusya olmuştu. Rusya, Islam devletleri üzerinde etkisini arttırmaya ve hatta lider olmaya çalışıyor. Sempati oluşturmak istiyor. Hamas’ı kabul ederek hem karşı cepheye doğru bir adım attı, hem de Araplar arasında sempati toplayıp, Türkiye’nin Islam Dünyasındaki liderliğini hemen kabul etmeyeceğini göstermiş oldu.”

“Doğru.”

“Peki, Türkiye’nin hem Avrupa’dan uzaklaşmasını; hem Rus ya’ya rakip olmasını ve hem de Amerika ve Israil ile arasını bozmasını isteyecek ülke kim olabilir?”

“CIA ziyaretiyle Amerika ile ilişkisi düzelen bir Türkiye var. Türkiye’ye teklif edilen Kuzey Irak ve İrak güvenliği var. Bunu ka bullenmek istemeyen İngiltere var.”

“Evet, Müfit, sonuca gel.”

“İngiltere!”

“Evet, bildin. Peki, Ingiltere Hamas’ı şu gördüğün tehlikeli alana nasıl çekiyor? Kimi kullanıyor?”

“Nasıl yani, anlamadım abi.”

Suriye piyonunu bir adım ilerleten Fırat, genç ajanın yüzüne bakıp anlatmak istediğini açıkladı.

“Suriye, Ingiltere’nin yemi. Ortaya bu ülkeyi sürüyor ki karşıdan da bir hareket gelsin.”

Müfit, Sungur Bey’in sözlerini toparlamaya çalışırken, televiz yondan yükselen sese kulak verdi. Az önceki tartışma programı bitmiş ve saat başı haberleri başlamıştı.

‘Dışişleri bakanlığından yapılan açıklamada, ziyaret teklifinin Suriyeden geldiği doğrulanırken; Hamas heyetinin İran’a gitmekten vazgeçtiği belirtildi.”

“Bak Müfit! Türkiye’ye ‘Hamas’ı kabul edin’ diye teklif yapan Suriye. Suriye’ye bu aklı veren İngiltere. Hamas’ı kabul etmeyen bir

Türkiye, Arap halkları arasında imajını kaybeder ve Batı’nın uşağı olmakla suçlanırdı. Teklifi kabul etmek zorundaydık. Şimdi ise, doğru zamanda doğru adım atmanın zamanı. Yoksa İngilizler, ‘Tür kiye yönünü Doğu’ya çevirdi, Rusya ile ortak hareket ediyor” mesajını yayarsa; o zaman dengeler altüst olur.”

“Her şeyi planlayan bir gizli el var yani abi

“Son adımı kimin, nasıl atacağına bağlı Müfit. Unutma, biz Türkiye’yi piyon olarak değerlendirdik. Ya vezir biz isek!”

Müfit, arkasını dönüp masasına doğru yönelen Sungur Bey’e Ahmet meselesini açtı. Birkaç aydır Ahmet’in eve geç geldiğini, derdini kendisiyle paylaşmadığını söyledi.

“Senin Ahmet karasevdaya tutulmuş Müfit. Durumu kötü.”

“Bugün kıza mesaj attım abi. Müsait olunca beni arayacaktı.”

“Hangi kıza?”

“Ahmet’in arkadaşına mesaj attım, Semih. Sevdiği bir kız varmış, ismini biliyorum, numarasını yazıver diye, mesajla gönderdi.”

“Eeee.

“Bugün aradım ama dersteydi galiba. Meşgule düşürdü. Ben de mesaj yazdım.”

            “Yahu bırak bunlan Müfit. Ne diye karışıyorsun adamın işine. Ahmet güçlü çocuktur, kendisini toparlar. Fazla üstüne gitme sakın… Sen ara bakayım şimdi şu Ahmet’i de telefonu ver bana.”

Müfit, kardeşini arayıp telefonu Sungur Bey’e uzattı.

“Kapalı, ulaşılmıyor.”

“Derste olabilir abi.”

“Şu kızı ara bakalım.”

“Buyur abi, çalıyor!”

“Alo, merhaba. Kusura bakmayın rahatsız ettim. Ahmet’in abisiyim ben, sizden bilgi almak için arğdım. Kendisine ulaşamıyoruz da…”

“Peki, teşekkür ederim. Rahatsız ettiğim için özür dilerim.”

“Nerdeymiş abi!”

“Ahmet sabah çok kötü görünüyormuş Müfit. Sınıfı ilk terk eden o olmuş. Hızlı adımlarla okuldan ayrılmış.”

“Abi bu çocuk… Dün gece hiç iyi değildi. Mutlaka arayıp bulmam lazım.”

Müfit endişelenmeye başlamış ve sıkıntıdan ayağa kalkmıştı. Sakin olmasını söyleyen Sungur Bey, yanına gelip elini genç ajanın omuzuna koydu.

Bir taraftan Müfit’i sakinleştiriyor, bir taraftan da Ahmet’i düşünüyordu. Bu, nasıl bir aşktı? Ahmet gerçekten karasevdaya düşmüş gibi görünüyordu.

“Sakin ol, sık sık gittiği özel bir yer var mı?”

“Yok abi. Pek öyle gezmesi falan da yoktur bu çocuğun.”

“0 zaman doğru Kız Kulesi’nin oraya git. Kıyı yolunuw altında ki oturma yerlerine bak.

Müfit, şaşkın gözlerle kurt ajana bakakaldı.

“Hayırdır abi niye?”

Sungur Bey bir süre Müfit’in yüzüne düşünceli bir ifadeyle bakmış ve sanki başka şeyler düşünmeye başlamıştı. Gözlerini Müftt’in gözlerinden kaçırıyor, kafasını sağa sola çeviriyordu.

“Yahu nasıl bir adamsın Müfit dedi…

“İstanbul’da hiç âşık olmadıysan, İstanbul’a da mı âşık olmadın!”

“Haydi, yürü şimdi. Oradadır Ahmet. Bana da haber et.”

Müfit’in odadan ayrılırken “Tamam abi” dediği duyuldu…

Çankaya Zor Oyun!

Müfit odadan çıktıktan sonra balkon kapısını açan Sungur Bey, Boğazı izlemeye başladı. Çok sevdiği ve değer verdiği Ahmet’i düşünüyor, şu anda ne yaptığını hayal ediyordu. Az sonra Müfit yanı na gelecek, kız hakkında soru sormaya başlayacaktı. Sungur Fırat, Ahmet’in abisine söyleyeceklerini duymak istiyordu. Bu yüzden Müfit’e, olanlardan kendisini haberdar etmesini söylemişti.

Vücudu sabit durduğu halde kafasını ikinci satranç tahtasının bulunduğu masaya çeviren Sungur Fırat, hafif bir tebessüm etti. Oyuncuların üzerinde ‘Çankaya’, ‘Talip’, ‘Ordu’, ‘Medya’, ‘ABD’, ‘AKP’, ‘CHP’ ‘Devlet’ gibi yazıların bulunduğu takıma baktı.

Hasan Bey’in Çankaya hakkındaki açıklamalan Müfit’in kafasını karıştırmış, Sungur Bey de olanları anlatmak için genç ajanı masaya davet etmişti. Fakat küçük bir sapma ile Sungur Fırat, diğer satranç tahtasının başına geçmişti. Müfit, Çankaya denklemini değil; Filistin problemini dinlemişti.

Sungur Bey bunları düşünürken, birkaç kez kapıyı tıklayan Murat odaya girdi.

“Efendim önemli bir konu…”

 “Dur Murat, dur… Sakin ol..

‘Ama efendim, beklediğin

“Yahu dur dedim sana Murat… Gel bak seninle bir oyun oynayalım.”

Murat şaşırmış gözlerle Sungur Bey’i izlerken, satranç tahtasının yanına geldi.

“Sen olsan, burada nasıl bir hamle yaparsın Murat?

“Sana birkaç dakika süre veriyorum. Oyunu iyice oku ve hamleni yap!”

Murat, Teşkilat içinde satrancı en iyi bilenlerden biriydi. Doğru taşı oynaması için, sadece satranç bilmesi yetmiyor, gündemi takip etmesi ve siyasi oyunları da çözmesi gerekiyordu. Sungur Bey’in kendisinden beklediği buydu.

Önce tahtanın dışına atılan oyunculara baktı. “Özkök”, “Şener”, “Erken Seçim”, “Mahkeme” yazılı taşlar kenardaydı. “AKP” yazan fil, karşı cephenin “Erken Seçim” yazılı piyonunu yemiş; “Çankaya” yazılı şahın önünü açmıştı. Şah, hem “Talip” yazan vezirin, hem de “İstikrar” yazan filin tehdidi altındaydı. Heran düşebilir ve oyun bitebilirdi.

“Mat ağı var abi. Çankaya’ya açık tehdit. Sona gelinmiş gibi görünüyor.”

“Taşını oyna Murat.”

“Yapabileceğim tek şey zaman kazanmak ve belki de oyunu beraberliğe götürmek.”

“Taşını oyna Murat!”

Sungur Bey’in gittikçe sertleşen ses tonu, Murat’ı heyecanlandırdı. Eliyle dudaklarını kaşıyan delikanlı; önce kurt ajanın yüzüne, sonra da satranç tahtasındaki oyunculara baktı. Elini taşlara dokunmadan tek tek her oyuncunun üstünde gezdiriyor ve hayali hamle ler yapıyordu. Beyniyle birlikte dili de çalıştığı için, düşündüklerini Sungur Bey de okuyabiliyordu.

‘Medya piyonunu buraya çekersem, bu destekle Anavatanim atının önü açılır ve temposu artar, Talip’i tehdit eder. Anavatanim’i alıp ABD’nin önüne, Milliyetçiler’in yanına getirsem, AKP’yi tehdit eder; sonraki hamlede belki Hükümet’i alır. Bunun için Talip’in hareket yapmaması gerekir. Hukuk oyun dışı olduğuna göre, Talip sa vunmasız kalır ama arkadan Halk gelip oyunu bozar. Baykal’ı ilerletip Hükümet’i durdurmaya çalışsam; Talip adım atar, Çankaya mat olur. Ne yapalım? Ne yapalım?

Murat uzun bir süre düşündükten sonra “Ordu” yazılı vezire elini değdi. Sungur Fırat’ın yüzüne baktı. Fırat hiç tepki vermiyor, ciddiyetini koruyordu. Veziri bulunduğu kareden kaldıran Murat, “İstikrar” yazan fili yedi. Ordu, Çankaya yazılı şah ile Talip taşının ortasına gelmiş oldu. Çankaya mat ağından, yani tehlikeden kurtul muştu.

Sungur Bey, Murat’ın yüzüne bakıp “yanlış hamle” der gibi tebessüm etti. İki kare geride, üzerinde .“AB” yazan kaleyi alıp ileri sürdü ve Ordu’nun açtığı yoldan ilerleyip Devlet yazan fili yedi. Murat’ın hamlesi, Devlet’i savunmasız bırakmıştı. Gözleri büyüyen genç ajan, utangaçlık ve ezikliği harmanlayan bir ifadeyle kafasını eğmiş, taşlara bakıyordu.

Sungur Bey’in hamlesi, hem Devlet’i yemiş; hem de Çankaya’yı saf dışı bırakmıştı.

Oyun bitmişti!

Tecrübeli ajan, Efe ile sık sık yaptığı talimi bu kez Murat’la yapıyor ve anlattıklarıyla Murat’ı eğitiyordu.

            “Bak Murat. Satrancı iyi bilmek, iyi oynamak anlamına gelmez. Bazı ülkeler bu oyunu sadece bilerek hayatlarma devam edebilir. Fakat biz, yani Türkiye; bilmenin ötesinde bu oyunu çok iyi oynamalıyız. Hataya düşmeden ve hataya düşürülmeden.”

“Evet efendim.”

“Tahtaya ilk baktığında beni ikaz etmen gereken bir nokta vardı. Önce bunu göremedin. Şahin üzerinde Çankaya yazısı değil, Devlet yazısı olmalıydı.

Çankaya hiçbir zaman Devlet’ten daha önemli olamaz. Bu, bir.” “İkincisi… Bir adım atılırken, bu adımı illa senin düşmanın ata cak gözüyle bakmayacaksın. Bilmediğin biri sana iyilik yapmışsa, bunu mutlaka seni seven binleri yapmış gözüyle de bakmayacaksın. Bu bir oyun ve oyunda her hile caiz.”

“Anlıyorum abi.

“Dışarıdan baktığın zaman, Çankaya’yı korumak veya daha doğrusu Talip’in atağını düşünerek önünü kesmek uğruna Ordu’yu öne sürdüm diyebilirsin. Ama unutma… Seni bu adımı atmaya zorlayan benim ve bütün planlarımı Talip’in karşısına Orduyu getirtmek üzerine kurmuşum. Ve yine öyle bir adım atmışım ki, Talip ve Ordu karşı karşıya geldiğinde hem Halk’la Ordu’nun arasını açma şansım var; hem de Devlet’i savunmasız bırakma imkanım.”

“Yani…”

“Daha açıkçası şu. Ben senin Devletini ele geçirmek istiyorum. Bunu hissettirmeden Çankaya’nın üzerine plan kuruyor ve senin dikkatini Medya’sı ile CHP’si ile Hukuk’u ile Çankaya üzerine yo ğunlaştırıyorum Senin en güçlü silahın vezirin, yani Ordu. Son adımda sen Çankaya’yı kaptırmamak için bu taşı oynadığında ben Devleti yıkıyorum.”

            “Anlamadım.”

“Bak Murat. Son olayları nasıl değerlendiriyorsun?”

Sungur Bey’in satranç tahtasının olduğu yerden ayrılıp masası na doğru yönelirken sorduğu soruya Murat cevap vermedi. Genç ajan, Fırat’ı dinlemeye devam ediyordu. Masanın önündeki koltuk lardan birine oturdu.

“Şemdinli’de bir bomba patlıyor. Bomba patlamasının ardından henüz iki dakika geçiyor ki terör örgütünün Avrupa’daki televizyonu olay mahallinden canlı yayına geçiyor. Yapılan araştırmada, patlayan bombanın Barzani ile ilişkili olduğu söyleniyor. Sonra…”

“Evet efendim.”

Sonra, genelkurmay başkanı olmasına kesin gözüyle bakılan bir komutan hakkında iddialar ortaya atılıyor. Hükümet ile Ordu karşı karşıya geliyor. Konunun Çankaya ile yani cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili olduğu, şayet bu komutan ordunun başına geçerse Talip’in seçilmesini engelleyeceği söyleniyor. Bu olayları da Talip’in organize ettiği iddia ediliyor.”

“Evet efendim.”

“Buraya kadar uygulanan strateji başanlı. Güneydoğu halkı, çete kurduğu iddia edilen komutana ve dolayısıyla Türk Ordusu’na düşman oluyor, düşman olanın tavrı daha da sertleşiyor. Hükümet ile Ordu arasında gerilim artıyor. Komutanına sahip çıkmak isteyen Türk milliyetçilerinde, Türk Ordusu’na güven; Kürtlerde ise Türk Ordusu’na nefret yükseliyor.”

“Evet efendim.”

‘Yakında güneydoğu yine karışacak Murat. Binleri, sağ gösterip sol vuruyor. Devletin varlığını ve toprak bütünlüğünü hedef almış yeni bir komplo ile karşı karşıyayız. Öyle adımlar atıyorlar ki, milliyetçiler rejimi sağlam tutma pahasına Talip’le Orduyu karşı karşıya getiriyor.

Aslında bu oyuna onları başkaları düşürüyor. Anlayacağın, güneydoğuyu karıştırmak isteyen binleri; bir komutan üzerinden bütün dengeleri kendi istedikleri gibi değiştiriyorlar. Ve olan, Türk Ordusu’na oluyor.”

“Komplo mu?”

“Elbette… Ve bunu yapanın kim olduğunu bilmiyoruz. Avrupa mı, Amerika mı?”

“Şey efendim

“Ne?”

“Yani her olayda böyle komplocu olmak bana göre değil ama.

“Sana göre o’masını beklemiyorum zaten. Bunları düşünemediğin için oyunda Devlet’ini açığa çıkarıp yem etmedin mi?”

Sungur Bey’in sözlerinden sonra Murat’ın gözleri küçüldü. Söylenenleri kabul etmek istemiyor gibiydi.

“Satrancı iyi bilir misiniz efendim?”

“Evet, Murat, hayırdır?”

“Henüz hiçbir taşın yeri değişmemiş, oyunun başındayız. Bir tarafta ABD, Ingiltere, İsrail, İspanya ve diğerleri. Karşı tarafta AB, Rusya, İran. Şimdi size soruyorum. Türkiye’yi hangisinin piyonu, hangisinin şahı yapmanız lazım?”

Murat’rn sorusu Sungur Bey’i şaşırtmıştı.

“Bu ne demek Murat?”

“Bu, satranç demek efendim. Türkiye’yi öyle bir kaneye yerleştirin ki, durduğu bu karede bir safın piyonu, diğer safın şahı olsun!”

“Yine anlamadım.”

“Bakınız efendim. Haddim olmadan bir konuyu danışmak istiyorum. Hep merak ediyordum, şimdi öğrenebilirim. Türkiye, cumhuriyet kurulduğundan beri hep binleri tarafından kullanıldı, piyon oldu. Altı aydır çok farklı bir süreç yaşıyoruz. Azerbaycan ve Kafkasya’da üstünlük bize geçti. Bir devletin yönetimini ele geçirdik, bir coğrafyada yeni bir devlet kurduk.”

“Evet”

“Bütün bunlar bizim şah olduğumuzun göstergesi. Şah olmasak da vezir olduk. Bağımsız hareket ediyoruz.”

“Doğru.”

“Peki, o zaman, Irak’a neden bizim ordumuz barış gücü adı altında gidiyor? Bizim çıkarlanmızı koruyamayacak, bizi temsil edemeyecek bir ordunun Irak’ta işi ne? Kerkük’te Türkmen katliamı ya pılırken, Kuzey Irak’ta Kürt devletinin temeli atılırken bölgeye gidememiş bir ordu, bugün Barış Gücü diye gönderiliyorsa; bunu biz değil başkalan gönderiyordur. Ve bu gerçek, bizi tek bir sonuca götürür: Biz piyonluğa devam ediyoruz!”

“Şimdi ben bazen oturup düşünüyorum. Yine haddim olmadan söylüyorum efendim. Mademki bir taş, aynı anda hem şah, hem piyon olamıyor; o zaman biz neyiz?”

“Kuzeyde…”

“Kuzey’de şah, güneyde piyon olamaz mıyız diye sormayın bana efendim. Çünkü olamayız.”

“Peki, Irak’a şah ola…”

“Hayır, Irak’a şah olarak giderneyiz efendim, gitmiyoruz da. Gidebilseydik bugüne kadar çoktan gitmemiz lazımdı. Ama gidemedik! Piyon olarak gidiyoruz.”

Murat’ın sözleri Sungur Bey’in yüzündeki ifadeyi değiştirdi. Elindeki kalemle masanın üstündeki kâğıda çizgiler çizen Fırat, bir süre düşündükten sonra Murat’ın yüzüne baktı.

“Sen odaya neden gelmiştin?”

 “Bütün bu önemli konuların arasında uğraşmak zorunda kaldığımız önemsiz bir şeyi söykmek için efendim!”

“Neymiş o?”

“Efe İlbay’ı bulduk!”

Kuzey Irak Karışıyor…

Türkiye’de mafya kavgasının yükseldiği günlerde, Ankara’nın ciddiye alması gereken önemli bir haber Kuzey Irak’tan geldi. Erbil’in yönetimi hakkındaki karar, Talabani ve Barzani güçleri ara sında yeni bir savaşın kwılcımını ateşlemiş ve iki taraf çatışmaya başlamıştı.

Talabani peşmergelerine PKK militanlarının da destek vermesi, Barzani’yi zor duruma düşürmüş ve Kürt lider Amerika’dan yardım istemişti. Her gün onlarca Kürt kendi kardeşini öldürüyor ve denge, gün geçtikçe Talabani-PKK lehine değişiyordu.

Kuzey Irak’ta yaşananlar Amerika’yı sevindirmişti. Son zamanlarda kendi başına harekeı eden Barzani, yabancı dostlarının önemini bir kez daha kavramak zorunda kalıyordu. CIA ve FBI başkanlarının ardından Amerika genelkurmay başkanı da Türkiye’ye acil bir ziyaret düzenledi. Olaylara “gereğinden fazla” büyümeden müdahele edilecek ve Kuzey Irak’ın kontrolü yeniden Barzani’ye verilecekti.

Türk Barış Gücü hakkındaki karar netleşmişti. Anlaşmaya göre Türk Ordusu, sadece Kuzey Irak’ta değil; Bağdat ve çevresinde de güvenliği sağlamak üzere harekete geçecekti. Irak’a gidecek birlikler hakkında son raporu inceleyen Korkut Bey, ani bir kararla Düzce’deki özel kampa gitmeye karar vermişti.

Irak Savaşı ile birlikte bölgedeki dengelerin değişmesi, Türkiye’nin de çeşitli askeri tedbirler almasına sebep oldu Beş ayrı merkezde özel kamplar kurulmuş, resmi görevli olmayan gönüllü gençlerden oluşan birliklere gerilla eğitimi verilmeye başlanmıştı. Bu kamplarda gençler, savaş taktiklerinin yanı sıra; suikast, adam ka çırma, sivil provokasyon, rehine kurtarma gibi çeşitli özel eğitimlere tabi tutuluyordu.

Düzce’deki Türk Kampı’na sivil bir araçla gelen Korkut Bey, gençlerin eğitim alanında olduklarını gördü. Kamp, ağaçlarla örülü iki dağın arasında, ortasından ırmak geçen bir düzlüğe kurulmuştu. Dağın arkasında batmak üzere olan güneş Korkut Bey’in gözlerini kamaştırıyor, sağ elini gözlerinin üstüne perde yapan Korkut Bey, eğitim alanında yüksek sesle talimat veren kişinin Molla olduğunu zor da olsa seçebiliyordu.

Birkaç adım daha ileri attığında, önündeki siperden yüzüne doğrulmuş bir silah gördü.

“Dur Kimsiniz, niye geldiniz?”

Gözlerinin altına siyah şeritler çekmiş delikanlının keskin ve sert bakışı, kampların kurdu Korkut Bey’i korkutmaya yetmemişti.

“Merhaba delikanlı. Molla’yı görmeye geldim.”

Yanındaki arkadaşına göz işaretiyle dışarı çıkmasını söyleyen delikanlı, elindeki silahı indirmek niyetinde değildi. Korkut Bey sakin tavrını muhafaza ediyor, gençlere zorluk çıkarmak istemiyordu. Iki koluna giren delikanlılarla birlikte yavaş adımlarla Molla’nın bulunduğu alana doğru yürümüye başladı. Beş on dakika sonra eğitim alanına gelen Korkut Bey, delikanlılardan birine dönüp, “Korkut Bey geldi diyebilirsin” dedi.

İki genç birbirlerinin yüzüne bakakaldılar. Bu ismi daha önce sık sık duymuşlar ve kafalanna kazımışlardı. Kafkasya Operasyonu’nu planlayan, Azerbaycan’da Masumzade’yi başa geçiren efsane Türk, az evvel koluna girdikleri kişi olabilir miydi?

“Haydi, evladım, haydi. Acele et biraz. Vaktimiz yok!”

Yüzü kıpkırmızı olan gençlerden biri koşarak Molla’nın yanına geldi. Eliyle Korkut Bey’i işaret ediyor ve tedirgin yüz ifadesiyle komutanına bir şeyler anlatıyordu. Eğitim alanındaki diğer gençlerin bakışları bir anda “yabancı”nın olduğu tepeye yöneldi. Molla, etrafındakilere hiçbir şey söylemeden hızlı adımlarla yürümeye başladı. Korkut Bey’in yanına geldiğinde eğilip elini öpmek istemesi, hemen yan tarafta bulunan delikanlıyı heyecanlandırmış ve korkutmuştu. Elindeki silahın namlusunu sırtına dayadığı kişinin, “0 efsane Türk” olması çok büyük ihtimaldi. Molla’nın işaretiyle birlikte silahını indirdi ve hazır ol vaziyetine geçti.

“Kusura bakmayın efendim.”

“Eğitim ne zaman tamamlanıyor Molla?”

“Bitmek üzereydi, on dakikaya kadar ara verecektik.”

“işi yarıda bırakma, dersi tamamla. Çocuklar dağılmasın, biraz da ben konuşayım.”

“Peki efendim. Sizi…”

‘Tamam, ben şu kenara oturur sizi izlerim, kafana takma. Hadi dersine devam et.”

Molla yine aynı hızla eğitim alanına dönüp dersine devam etti. Elindeki zincir ve halatla gençlere bir şeyler anlatıyor, iki adım öne çıkardığı bir delikanlı kendisine yardım ediyordu.

Az sonra havaya bir el ateş eden Molla’nın, bu hareketiyle Korkut Bey’e mesaj verdiği açıktı. Korkut Bey, büıün ihtişamıyla alana doğru yürürken, gençlerin heyecanı yüzlerinden okunabiliyordu.

Efsane Türk alana girdiğinde, gençler hemen etrafını hilal şeklinde sardılar.

“Merhaba çocuklar, nasılsınız?”

“Sağolun efendim.”

“Vaktimiz az, işimiz çok. Kafkasya’dan gelenler sağ tarafıma, Azerbaycan’dan gelenler sol tarafıma geçsinler. Diğerleri ortaya toplansın.”

Molla’nın işaretiyle yedi sekiz genç sağ tarafa geçmiş, dört kişi sol tarafa dizilmişti. Beş altı genç de dikkatli gözlerle birkaç adım önde Korkut Bey’i izliyordu.

“Molla!”

“Buyrun efendim!”

“Üç kişi seç. Canını komutanından, komutanmı vatanından az seven. Kalbinde Allah korkusu olsun, burnunda cennet kokusu tütsün!”

“Rıza, Kemal, Memmedov!”

Molla’nın söylediği isimler bir adım öne çıkıp hazır ol vaziyeti ne geçtiler. Heyecanlı ama bir o kadar da cesur bakışlarla Korkut Bey’in göz hareketlerini takip ediyorlar, kendilerine verilecek görevi merakla bekliyorlardı.

“Memmedov!”

“Efendim komutanım!”

“Kaç yıldır buradasın!”

“Iki yıl Maraş’ta kaldım. On aydır buradayım komutanım!”

“Bu ziyaretinin sebebi nedir?”

Korkut Bey’in sorusu Memmedov’u hatırlamak istemediği günlere götürdü. Elleri titremeye başlamış, yüzü kızarmıştı. Dişlerini birbirine kenetlediği, yanağındaki hareketlemeden belli oluyordu.

Molla durumun farkına varmakta gecikmedi. Hafifçe öne eğilip, Korkut Bey’in kulağına bir şeyler fısıldadı

Süleyman mağdurlarından efendim!”

Molla’nın sözü, Korkut Bey’i de hüzünlendirdi. “Süleyman mağdurları”nın ne demek olduğunu bilen birkaç kişiden biri de kendisiydi.

Ermenilerin Karabağ’ı işgal ettiği günlerde Memmedov ve ailesi de Karabağ’da idi. Köyün erkekleri savaşmak için cepheye gitmişler, Memmedov ve yaşı küçük olan diğer kardeşleri de anneleriyle birlikte evde kalmışlardı. Memmedov, “o gece”yi unutamayan birçok Azeri’den yalnızca biriydi.

Akşam saatlerinde köyün bütün evlerine tek’tek telefon edilmiş ve Azeri kadınlar, Ermeni işgalcilerin sözlü sataşmasına maruz kalmışlardı. Çocuklarıyla birlikte savunmasız kalan Azeri kadınlar, telefonda işittikleri küfürlerden sonra tehdit edilmişlerdi:

“Yarın geliyoruz, hazırlıklı olun!”

“Kelle başına anlaşma yaptık, son duanızı okuyun!”

“Bugün rahat uyu, yarın yanında ben olacağım.”

Namuslarına, dinledne ve inandıklan Rab’lerine yapılan küfürler köy halkını şok etmişti. Tek ümitleri, tehditler içinde adı sıkça tekrarlanan Türkiye idi.

“Türkiye sizi koruyacaksa gelsin bakalım.”

“Türklere haber edin, gelsinler. Yarın yanınızdayız.”

Gelen telefonlardan sonra acilen Türkiye’ye haber verilmiş, Ermenilerin güneş doğduğunda köyü basacakları Türk başbakanına kadar iletilmişti. “Helikopter gönderin” demişlerdi, “namusumuzu, canımızı kurtarın.”

Azeri kadınların beklediği helikopter, geç de olsa köy meydanı na inmişti. Büyük bir heyecanla evlerinden çıkıp helikoptere koşankadınlar, pervanenin altında Rus bayrağını gördüklerinde yıkılmışlardı. Türkiye başbakanı, nedendir bilinmez; Azerbaycan’a helikop ter göndermemişti!

0 günden sonra Ermenilerden kurtulup Türkiye’ye iltica edenlere “Süleyman mağdurları” denilmişti. Memmedov’un annesi, Süleyman mağduru olamamıştı. Üzerine gelen bir Ermeni’yi gördü ğünde, namusunu koruyamayacağını anlamış ve canına kıymıştı. 0 gece şehide olan kadın sayısı, Süleyman magduru sayısından çok daha fazlaydı!

Memmedov’un gözlerinin içine bakan Korkut Bey, aradığı ışıltıyı görmenin sevincini yaşıyordu.

“Memmedov!”

“Efendim komutanım”

“Kefenin hazır mı?”

“Hayır!”

“Muradım, kefensiz defnedilmek efendim!”

Memmedov’la birlikte diğer iki genci de yanına alan Korkut Bey, bir süre Molla ile görüşmüş ve daha sonra Ankara’ya hareket etmişti. Sungur Fırat Efe’nin peşine düştüğü saatlerde, Korkut Bey; Dışişleri Bakanı Emrullah Gül ve danışmanı Davutoğlu ile buluşmak üzere Yuva Köyüne gidiyordu.

Ankara’nın gündemi yoğundu. İrak Savaşı’nı en az zararla ka patmak isteyen hükümetin önüne, bu kez İran ve Suriye harekâtı için yeni dosyalar konulmuştu. Yanlış atılacak her adım, Türkiye’yi ve hatta bölgeyi içinden çıkılmaz bir hale sokabilirdi. Amerika’nın planladığı hava harekâtına sayılı günler kala, Ankara; çıkması muhtemel İran-Türkiye Savaşı’nı masaya yatıracaktı.

Kız Kulesi…

Sungur Bey’in ikazıyla kardeşini bulmak için Kız Kulesi’ne hareket eden Müfit, kıyı yolunda yürürken gözleriyle aşağıdaki oturma yerlerini kontrol ediyor ve fakat Ahmet’i göremiyordu. Kule hi zasknı geçmek üzereyken kafasını kaldırıp ileriye doğru bakmış ve denizin kıyısındaki büyük taşların üzerinde oturan bir genç görmüştü. Olduğu yerde durup dikkatle genci izleyen Müfit, hareketsiz haIde bekleyen kişinin kardeşi olduğunu anladı.

Onu bulduğu için rahatlamasına rağmen, neler söyleyeceğini bilmediği için biraz heyecanlı ve biraz da düşünceli adımlarla yanına yaklaştı. Ahmet, ellerini dizlerinin önünde kelepçelemiş, çevresini umursamaz bir duruşla boğazı izliyordu. Hiçbir şey söylemeyen Müfit, birkaç adım sağ tarafına oturup Boğaz’ı seyretmeye başladı. İki kardeş hiç konuşmuyor, önlerinden geçen güvercinleri takip ediyorlardı.

Az sonra, üzüntülü olduğunu belli eden kısık bir sesle Ahmet konuşmaya başladı.

“Hoşgeldin Abi!”

“Hoşbulduk!”

            “Neden buraya geldin? Âşık mısın?”

“Niye? Buraya gelmek için âşık olmak mı gerekiyor?”

“Bilmem…”

“Sen neden burdasın, âşık olduğun için mi?”

İkisi de konuşuyor ama birbirlerinin yüzlerine bakmıyorlardı. Müfit, kafasını sağa sola çevirmesine rağmen; Ahmet hareketsiz oturuyordu.

“Hep böyle bir yere tatile gitmek istemişimdir Ahmet. Deniz, ortasında güzel bir ada. Yanımda da bir kitap, bir kadın, bir de Zekeriya Hoca.”

“Zekeriya Hoca mı, o niye?”

“Kitabın iyisi kadar güzel yemek, kadının iyisi kadar güzel dost bulunmaz Ahmet.”

“İyi de Zekeriya Hoca niye?”

“Ara sırada stres atmak, eğlenmek lazım de mi?”

Müfit, Ahmet’i güldürmek için söylediği sözün pek faydasını görmemişti. Birkaç dakika sessiz kalan Ahmet, kafasını çevirmeden konuşmaya başladı.

“Denizin suyunu görüyorsun değil mi abi?”

“Karadeniz’den geliyor, Ege’ye gidiyor denilir hep. Karadeniz’den gelip şuraya karışan suyun içinde kimbilir kaç farklı ırmağin suyu vardır değil mi? Kaç farklı suyun tadı?”

“Rize’den, Samsun’dan, Zonguldak’tan… ‘Hadi ayır bakalım Samsun’un suyunu’ desen, mümkün değil! Hepsi birbirine karışmış. Ayıramazsın.”

            “Eeeee…”

“Aşk da böyle bi şey olsa gerek. Tabi yaşayanlar bilir abi, biz ne bilelim. Sen yoluna devam ederken su gibi, biri gelir gönlüne giriverir, yavaş yavaş, damla damla… Sonra bir bakarsın, tadı senin tadınla karışıvermiş. 0 sana tat vermiş, sen ona kendi tadını vermişsin.”

“Gün gelir ayrılık kapıda görünür. ‘Gel ayır hadi’ dersin, ne mümkün! Sular bir kez karıştı mı, bir daha eski haline döndüremezsin. Onunla yolunu ayırsan da tadı sende kalıverir.”

“Maşallah Ahmet yine şairliğin tuttu, ağzından bal akıyor!”

Ahmet derin bir tebessümle abisinin yüzüne baktı. Sonra kafasını çevirip tekrar Boğaz’ı izlemeye başladı.

‘İşte bak, şairlik de bu. Sen, yüreğin parçalandığı için kan ağlarsın; millet, ‘ağzından bal akıyor’ der.”

Müfit bu sözden sonra biraz utandı, nasıl bir hata yaptığının farkına varmıştı.

‘Neden buraya geldin abi?”

“Seni merak ettim Ahmet.”

‘Niye?”

“Ne bileyim, kaç aydır konuşmuyorsun. Sesin soluğun çıkmıyor. Dertlisin, bi şey anlatmıyorsun.”

“Dert vardır, kendin çözersin abi. Dert vardır başkasına çözdü rürsün. Dert vardır anlatamazsın, anlatamadığın derdi çözemezsin. Asırlar geçmiş de kimse anlatamamış bu derdi, bu duyguyu.”

“Anlatamadığın için mi yazdın o kadar şiiri? Madem anlatılamayacak, neden uğraştın satır satır, dize dize?”

            “Toprak, yüreğine tohum düştükten sonra filize engel olabilir mi abi?”

“Benim derdim de öyle başladı. Anlayamadım bile. Yüreğime bir tohum düşmüş, baktım ki filizleniverdi. Bekledim, renk verinceye kadar sesim çıkmadı, dilim olmadı. İçimi yaka yaka büyüdü, yeşerdi. Engel olamadım. İlk kokusunu aldığımda mest etti beni. Açsın istedim, görünsün istedim, hissedilsin istedim. Gün geldi, vakit tamam oldu. Ama.

Müfit, sesi gittikçe daha çok türeyen kardeşini dinlemeye devam ediyordu.

“Çiçek açtı… Çiçek açtı ama sulayan olmadı abi!”

Ahmet son sözünden sonra sessizce ağlamaya başladı. Sol kolunu kardeşinin omuzuna koyan Müfit, cebinden çıkardığı mendili uzattı.

“Al bakalım, tamam sakinleş biraz.”

“Şiir yazma diyorsun bana, şiir yazan ben miyim sanki! Çiçek açmış, çiçek solmuş da… Olan toprağa oluyor abi, çiçeği bağrında büyüten toprağın ne suçu var söylesene. Şiir yazmak, derdini anlat mak mı?”

“Ben sevgi nedir bilmezdim abi. 0 lanet olası kazadan sonra ne anam var, ne babam. Bir abim var, hem anamdır, hem babam. Yalnızlık benim kaderimdi. Bu kaderi taşıyabilecek güce sahip olduğu mu düşünür, herkese gururla söylerdim. Ben hep yalnızdım abi. Yalnız adam özler, ben de özledim. Hep özledim, anamı özledim, baba mı özledim, bacımı özledim. Sevebildiğim tek kişi de sen oldun.”

Ahmet’in hıçkınkları Müfit’in acısını deşmiş, genç ajanın gözleri yaşarmıştı.

 ‘Ben abi, ben ilk defa kalbime bir yabancıyı koymuşum. Her dakika yanımda, her gece rüyalarımda. Özlem aşka dönüşmüş, kimi gece âşık olurum; kimi gece aşkıma özlem duyarım.”

“Anlıyorum Ahmet, anlıyorum!”

‘Neyi anlıyorsun abi? Sen hayatında hiç, yalnızken iki kişi oturdun mu bu taşın üzerinde. Şu arkada gördüğün simitçiden simit alıp, ikiye bölmüşlüğün var mı yalnız olduğun günlerde. Neyi anlı yorsun? Bir şarkıyı iki kişi dinledin mi hiç? Evde tek başına otururken, sevdiğin kız yanındaymış gibi, Hüsnü Baba’nın Müjgan filmini izleyip beraber gözyaşı döktün mü mesela? Neyi anlıyorsun?”

Müfit, hiçbir şey söylemeden kardeşini dinliyordu. Gözlerinden süzülen yaşlar çenesinin altında toplanmış, gömleğini ıslatmaya başlamıştı.

“Bana şiir diyorsun, şair diyorsun. Al abi sana şair sözü, işte deniz, işte su. ‘Hayat su gibidir’ demiş adam, ‘içebildiğin kadarı senindir, içemediğin akar gider’. Buyur, iç içebildiğin kadar. Gidiyor abi, akıyor. Tutsana, bırakmasana.”

“Sana bir soru sormuştum hatırlar mısın abi? Taksim’de metroyu beklerken, ‘göz’den, ‘kaş’tan anlatıyordun. ‘Büyük gözlü insanla rın karakteri nedir’ demiştim.”

“Evet, hatırladım.”

“Sen de anlatmıştın. ‘Neden sordun, benim gözlerim büyük, ondan mı?’ demiştin… Senin gözlerin büyük olduğu için değildi abi.”

“Anladım, tamam.”

“Her sabah okula gittiğimde, gülümseyen biri; ama dudaklarıyla değil, gözleriyle. 0 kadar sıcak geliyor ki bana, bütün vücudumu sarmalıyor. Konuşmaya başlıyor, hiç susmasın istiyorum. Bazı insanların sesini duymaktan bıkarsın, ama bu öyle değil. Omzuma konmuş iyilik meleği gibi, yökluğunda hemen hissediyorum, yanımdan hiç gitmesin istiyorum.”

“Geçenlerde okuldan çıktım, eve geliyorum. Annesiyle gezen bir çocuk gördüm kaldınmda, elinde balon, gözleri ışıl ışıl. Balon çocuğun her şeyi sanki. Birden elindeki ipi kaçırıverdi. Bağırıyor, ağlıyor; elindeki en değerli şeyi kaybetmiş gibi. Koştum, olanca gücümle zıplayıp ipi tuttum. Çocuğun eline balonu verirken bana öyle güzel baktı ki abi… Işte öyle bi şeydi benim için; ümit, sevinç… Her şeydi, her şey.”

“Ne dedi?”

“Ne demedi ki abi? Ne demedi ki… Aşk dediğin; kıldan ince, kılıçtan keskin. Bizi sorarsan; ben acemi, kız acemi. Dün gece davet ettim, buluştuk. ‘Son sözüm’ dedim, ‘ya ben olayım şairin, ya da fuzüli.’ Sonra…”

“Evet, sonra?”

Ahmet’in hıçkırıklan artmaya başladı. Eliyle yüzünü kapatıyor, konuşmuyordu. Müfit yanına yaklaşıp kardeşini kucakladı.

“Ahmet, oğlum sakin ol!”

Sakin olması için söylenmiş son cümle delikanlıyı iyice üzmüştü. Hıçkırıkları sesine karışırken son de konuştu:

“Tadı bende kaldı abi!”

Efe Ortaya Çıktı!

Sungur Bey, gayet sakin bir ses tonuyla “Efe İlbay’ı bulduk” diyen Murat’ın yüzüne şaşırmış gözlerle bakıyor, konuşmamasına rağmen dudakları kımıldıyordu.

“Sen… Sen ne dedin Murat?”

“Efe İlbay, efendim. Efe Abi’yi bulduk.”

“Bunun neresi önemsiz aslanım. Ben altı aydır bu adamın peşindeyim. Neden hemen söylemedin?”

“Efendim, fırsat vermediniz. Çankaya daha önem..

“Ne önemi Murat! Buldum dediğin adam, o oyundaki en önemli taşlardan biri, bunu biliyor musun?”

“Nerede şimdi, nasıl buldunuz. Söyle hemen.”

“Saat on iki gibi Kapalıçarşı’da bir eylem olacak. Efe Abi de orada olacakmış. Zannedersem operasyon için o görevlendirildi.”

Sungur Bey, olaylardan habersiz olduğunu düşündüğü Murat’a kızmaktan vazgeçti. Hiçbir şey bilmediği ortadaydı.

 “Operasyonun başında Efe mi olacakmış?”

“Evet efendim.”

“Peki, kime karşı operasyon yapılacakmış?”

“Terör örgütünün bir eylemi. Mafya çatışması olduğu haberini aldık. Olay ciddi olmalı ki, Efe Abi’yi yurt dışından getirtmişler.”

“Yurt dışından mı geliyormuş.”

“Evet, Suriye’den özel görevden geri dönüyormuş. Telsiz kayıtlarında, ‘Operasyonun başarısı sana bağlı Efe’ cümlesini tespit ettik.”

Sungur Bey, ani bir refleksle kafasmı duvardaki saate çevirdi. Eylemin planlandığı saate iki saatten az bir süre kalmıştı.

“Tamam, Murat, sağol. Sen polisi ara, haberdar et. Tetikte olsunlar. Ben hemen çıkıyorum.”

Sungur Fırat odadan çıkarken, cep telefonundan Rizeliyi aradı. Eylemin birkaç saat içinde yapılacağını, gerekli tedbirleri almasını söyledi.

Merdivenlerden inerken, Efe hakkındaki düşünceleri kesinleşmeye başlamıştı. Olanların perde arkasını bilmeyen Murat, Efe’nin Suriye’deki PKK kampından geleceğini düşünemezdi. Bu bir komplo olmalıydı.

Arabasının yanına vardığında birkaç dakika durup düşünmeye başladı. Efe, Sungur Bey’in oraya geleceğini tahmin edebilir ve muhtemelen yolda kendisine suikast düzenlenebilirdi. Çevresine göz atan Sungur Bey, şu anda binleri tarafından izlendiğini düşünüyordu. Eminönü’ne gitmesi için iki seçeneği vardı: Karaköy veya Taksim.

“Iki yolda da tuzak olabilir!”

Kafasını çevirip boğaza baktı. Vapurla Üsküdar’a geçebilir, oradan da Eminönü’ne gidebilirdi. Efe bu seçeneği de düşünmüş olmalıydı. Birkaç dakika daha düşündükten sonra geri dönüp binaya girdi. Hızlı adımlarla geldiği odasında, masanın arkasındaki gizli bölmeyi açıp birkaç tane anahtarın olduğu küçük bir çantayı aldı ve ce bine koydu. Yine hızlı adımlarla odadan çıktı.

Teşkilat’ın alt sokağındaki taksicilerden birine işaret eden Sungur Bey, arabaya bindikten sonra; “Hayatının hızını yap kaptan” dedi.

“On dakika içinde Boğaziçi Üniversitesi’nde olmalıyız!”

“Emrin olur abicim.”

Sungur Bey, yolda giderken birkaç saat sonra neler yapması ge rektiğini düşünüyordü. Güvendiği iki genç ajanı aramış, acilen Kapalıçarşı’ya gitmelerini ve kendisinden telefon beklemelerini söylemişti. Efe, altı ay sonra ilk defa ortaya çıkmıştı. Nasıl geldiğini kimin gönderdiğini tahmin etse de eyleme katılmasının sebebini çözemiyordu.

“Af buyur abi ama takip ediliyoruz!”

Akmerkez’in önünden Ulus ve Etiler tarafına dönen şoförün sözleri Sungur Bey’i şaşırtmadı.

“Arkamızdaki araca yol veriyorum ama inat ediyor abi. Bir sorun mu var?”

“Sana hayatının hızını yapmanı söylemiştim, neden yol veriyorsun birader. Bas gaza, acele et. Arkana değil, önüne bak.”

Taksi şoförünün gayretiyle kısa zamanda üniversitenin giriş kapısına gelmeyi başaran Sungur Bey, “İçeriye gir, yoluna devam et” der. Araç, kimlik kontrolünden birkaç dakika sonra kampüse girmişti.

Araçtan inen Sungur Fırat, hızlı adımlarla İktisadi Bilimler Binası’na doğru yürümeye başladı. Rektörlük binasından birkaç adım ileriye geçmişti ki, arkasından birinin “Buse” diye seslendiğini duydu. Olduğu yerde öylece kalakalan Sungur Bey, geriye dönüp sesin geldiği tarafa baktı.

Kumral saçlı, sakin yürüyüşlü bir kızın; kendisini çağıran erkek öğrenciye doğru yaklaştığını gördü. İkili, yan yana geldiklerinde ellerini birleştirdiler ve çimlerin üzerinde yürümeye başladılar. Bir süre iki genci izleyen Sungur Bey’in yüzünde derin bir hüzün okunabiliyordu.

“Allah’tan sen değilsin Ahmet.”

Binanın önüne geldiğinde kafasını kaldırıp çatının altındaki saate baktı.

“Kahretsin, ne zaman doğru çalışır bu saat!”

Kurt ajanın sık sık buraya geldiği ve okulu ziyaret ettiği belli oluyordu. Kolundaki saate baktıktan sonra sakin bir tavırla kapıdan içeriye girdi.

Sungur Bey, Sultan Abdülhamid zamanında yapılmış gizli geçidi kullanmak için Boğaziçi Üniversitesi’ne gelmişti. Varlığını birçok kişinin bilmediği bu gizli yeraltı yolunun kapılarını bilen çok az insan vardı. Efe de, bilmeyenlerden biriydi.

Zemin kata inen Sungur Fırat, cebinden çıkardığı anahtarla koridorun sağındaki üçüncü kapının kilidini açtı ve içeri girdi. Teşkilattan ayrılalı kendisini takip eden genç, zemin kata geldiklerinde Sungur Bey’in izini kaybetmişti. Bütün odaları kontrol eden deli kanlı, kurt ajanı bulamamıştı. Telefonunu çıkarıp kendisinden haber bekleyen kişiye bilgi vermek istedi. Zemin katta oldukları için servis yoktu. Koşarak üst kata çıktı.

“Alo. Evet efendim. Takip ettik. Ama izini kaybettik. Sanki yer yarıldı da içine girdi.”

Gerçekten de yer yarılmış ve Sungur Bey, içine girmişti.

Gizli geçidin bir kapısı Kapalıçarşı’da, bir kapısı Galatasaray Lisesi’nde, bir kapısı Kabataş Erkek Lisesi’nde idi. Boğaziçi Üniversitesi’nden geçide giren Fırat’ın, Kapalıçarşı’da ortaya çıkması ve Efe ile karşılaşması artık an meselesiydi.

Efe için ‘son”a yaklaşılıyordu.

Amerika’da İran Senaryoları…

İsrail ve Ortadoğu’yu tehdit eden nükleer silahlanma progra mında geri adım atmayan Iran’ın, iki yıl içinde atom bombasına ka vuşacağı bilgisi Pentagon’u ve Beyaz Saray’ı harekete geçirmişti. Ohama’daki Stratejik Komutanlık binasında bir araya gelen Beyaz Saray’ın şahin politikacıları, ordu ve istihbarat temsilcileri ile İran konusunu tartışıyorlardı.

Askeri yetkiliden son bilgileri alan Savunma Bakanı Danıld Ramsfeld, ayağa kalkıp haritanın başına geçti.

 Isfahan, Natanz, Arak ve Buşehr’deki nükleer tesisler kırmızı noktalarla işaretlenmiş, yön lerini Israil’e çevirmiş halde bekleyen Şahap-3 füzelerinin bulundu ğu 5. Ra’ad Füze Tugayı yeşil renge boyanmıştı.

“Rusya ile iki konuda anlaşmışlar” dedi, Ramsfeld.

“Bir buçuk milyar dolar değerinde TOR-M 1 savunma füzelerini satın almışlar. Ayrıca yine Rusya’nın teknik desteğiyle Şahap-4’leri de geliştirip, menzillerini 2000 km’den 5000 km’ye çıkarıyorlar. Bu; Israil’in ve Körfez’deki birliklerimizin tehlike altında olduğunu gösteriyor.”

Albay Henkıl araya girip, “Bir taraftan hava savunmalarını güçlendiriyorlar, bir taraftan da saldırı gücünü daha da arttıyorlar” dedi…

“Bizim göndereceğimiz  kendi sınırları içinde değil, füzenin atıldığı topraklarda karşılamak için hazırlıklarını tamamladılar.”

Henkıl’ın sözleri, dikkatle haritayı inceleyen gözlerin bir anda kendisine çevrilmesine sebep olmuştu. Soğukkanlı tavrını koruyan albay, son bilgileri paylaşmak istediğini söyledi.

“Rusya veya Hindistan’dan destek almalarına gerek yok efen dim. Bugün Iran, geçmişte bizim kendilerine verdiğimiz alt yapıyı biraz daha geliştirdi. Kendi yetenekleriyle hem savunma, hem de saldırı füzeleri üretmekte zorlanmıyor.”

Albayın sözlerinden sonra haritanın yan tarafındaki ekranda farklı boyutlarda füzeler göründü. Koltuğuna dayadığı çubuğu eline alan albay, nasıl bir tehlike ile karşı k olduklarını anlatmaya başladı.

“Bu ikisi; Çin yapımı HN-5A ve HQ-2 füzeleri. İran, kendi te sislerinde bunları üretebiliyor. Ayrıca, sağ karede gördüğümüz 1 numaralı Misaq-1 ve 2 numaralı Sayyad-1 isimli yerden havaya fır latılan savunma füzeleri, bugün İran’ın kendi yetenekleri ile ürettiği füzeler. 3 ve 4 numaralı Fecr-i Derya ve Nasır ise, Israil ve Körfez’den gelecek saldırıları bertaraf edebilecek kapasitede.”

“Rusya ve Hindistan’a gözdağı vermenin gereksiz olduğunu mu söylüyorsunuz Bay Henkıl?”

CIA başkanının sorusu albayı şaşırtmıştı. “Hindistan mı?” diye ani bir tepki veren Henkıl, “Hayır” diyerek sözüne devam etti:

“Hindistan zaten Israil ile anlaşmış durumda. Onlardan bir za rar göreceğimizi zannetmiyorum. Fakat Rusya için söylediğiniz doğrudur. Bugünden sonra kime gözdağı verirsek verelim, Iran’ı durdurmaya gücümüz yetmeyecektir. Bugün bu sebeple, yani harekât planını görüşmek üzere buradayız efendim.”

Dik Çeney ve Rays, konuşulanları dikkatle dinliyor; Rays’ın elin deki kalemle önündeki kâğıda notlar aldığı görünüyordu. Toplantıya girmeden önce uzun bir görüşmeden çıkmış olan Bayan Rays’ın yorgunluğu gözlerinden okunabiliyordu. Buş’un yerine Rays’ı yeni Amerika başkanı olarak düşünen İsrail yanlısı grup, sabah saatlerinde aldıkları bir haberle şok olmuştu. Demokratları destekleyen Corci Soros, başkanlık yarışı için Hileri Kılintın ile anlaşmıştı.

Birkaç dakika CIA başkanının yüzüne bakan Albay Henkıl, “Savaş, Körfez’deki gemilerden kalkan uçaklarımızın bombardımamyla başlayacak” dedi. Pentagon tarafmdan hazırlanan görüntüler ekrana yansıyor, Körfezdekilerle birlikte Irak ve İsrail’den havalanan uçakların Iran smınna girişleri izlenebiliyordu.

“Öncelikli hedeflerimiz, İsfahan ve Natanz’daki tesisler. Yalnız ciddi bir problemle karşı karşıyayız!”

Henkıl’ın son cümleyi söylerken CIA başkanına bakması dik katleri uzun boylu ajana çevirmişti. Albay, istihbarat birimini suçlar bir ifadeyle konuşmasına devam etti.

“En büyük problemimiz, tesisler hakkmda kesin bilgilere sahip olmayışımız.”

“Ne demek istiyorsunuz Albay?”

“Sayın bakan! İran’daki nükleer tesislerin varlığını biliyoruz. Bunların yerlerini de tespit ettik. Fakat ciddiye almamız gereken önemli bir nokta var. Biz, yer üstünde kurulu nükleer tesisleri bombalamak için bütün hazırlıkları tamamladık. Ancak, İran’ın akıllı bir politika takip ettiğini ve yer üstünde göstermelik tesisler kurarken, gerçek tesisleri yeraltında inşa ettiklerini biliyoruz.”

“Yani?”

‘Daha açıkçası efendim, haritada gördüğünüz şu dört nükleer tesis bir kandırmacadan ibaret olabilir. Az önce saydığım füzeler, yerlerini tespit edemediğimiz, toprak altında kurulmuş olan gizli tesislerde üretiliyor!”

Albay Henkıl’ın sözleri odadakileri şok etmişti. CIA ve Mossad başkanlarının yüzüne bakan Ramsfeld, açıklama yapmalarını bekler bir ifadeye bürünmüştü.

“Bu sorunu çözeceğiz efendim.”

CIA başkanının yüzüne tedirgin gözlerle bakan Rays, daha fazla açıklama istiyordu.

“Nasıl?”

Savaş başladıktan sonra İran Savunma Bakanlığı’nın bilgisayar sistemine siber saldın yapılacak. Bunun için hazırlıklarırnız tamamlandı. Savaş uçaklarımız yer üstündeki tesisleri bombalamaya başladığında, hem elektronik istihbarat meldnızmamız, hem de bölgede ki ajanlanmız ile tesislerin krokilerini ele geçirmeye çalışacağız. Bunun için, İran’ın savunma veya saldın amaçlı birkaç füzeyi fırlatmasını bekleyeceğiz.”

Açıklamalar Henkıl’ı memnun etmemişti. Pentagon ve CIA arasında uzun süredir yaşanan gerilimin devam ettiği belli oluyordu. Şaron’a suikast planının geciktirilmesini isteyen Pentagon, CIA tara fından ciddiye alınmamıştı. Verilen cevap, CIA için haklı bir dayanak teşkil ediyordu.

“Acele etmezsek, tarih tekerrür edecek ve onlar, Başkan Buş’a suikast düzenleyecek!”

“Bu kadar basit değil” diyerek söze giren Henkıl, elindeki çubukla İran’ın saldırı için hazır bekleyen füzelerini işaret etti.

“Bakınız buraya… El Naze ve Zelzal füzelerine sahip 19. Zülfi kar Roket Tugayı… Scud-C ve Scud-D’lerle teçhiz edilmiş 7. El Ha-did Füze Tugayı… Ve son olarak şurada, İran Devrim Muhafızları… Saldırı başladıktan sonra hepsi de harekete geçecek. Bizim Körfez’deki ve Irak’taki birliklerimizi vuracaklar. İsrail’i hedef alacaklar. Saldırı başladıktan sonra ilk yapmamız gereken, bu füzeleri durdurmanın yollarını aramak!”

‘Bu, sizin işiniz sayın albay. CIA olarak bizden ne bekliyorsunuz ki? Biz kendi çalışmalarımıza devam ederken, siz harekâta devam edeceksiniz.”

Henkıl, kafasını çevirip Ramsfeld ve Rays’ın yüzüne baktı.

“Efendim, durumun önemini kavramanız gerekiyor. İsrail ken disini savunacak füze sistemine sahip. Keza Körfez’deki birliklerimizde olası bir saldırıdan zarar görmeden görevlerini tamamlayabi lirler. Fakat…”

Albay elindeki kumandadan 3 tuşuna bastığında, ekranda farklı mekânlarda çekilmiş patlama görüntüleri belirdi.

“İran’dan İsrail’e atılan füzelerin İsrail sınırlarında vurulması ve yine Körfez’deki birliklerimize atılanlann da Körfez’de bertaraf edilmesi halinde çok büyük bir zararla karşı karşıya kalacağız.”

“Füzeler havada vurulmasına rağmen, ağız kısımlarında taşıdıkları kimyasal başlıkların İsrail topraklanna düşmesi, çok büyük bir felaket olacaktır. Kitle imha silahlarının halka vereceği zarara engel olamayız. Bu yüzden, füzelerin İran sınırından çıkmadan yine İran topraklarında vurulması şarttır.

“Füzeler ateşlendikten çok kısa bir süre içinde ikaz sinyallerini almak ve füzesavar sistemini minimum sürede harekete geçirmek için tek bir seçeneğimiz var. Zannedersem bu; Pentagon’un değil, CIA’in görevleri arasındadır…”

Henkıl’ın sözlerini masada oturan herkes dikkatle dinliyordu. Gözlerini ekrandan ayırmayan yetkililer, nefeslerini tutmuş, albayın çözüm önerisini bekliyordu.

‘Tek çare, İran’a komşu ülkelerden birine füzesavar sistemi yerleştirmek.”

Henkıl sözlerini bitirdiğinde ekranda Ortadoğu haritası belin verdi. Haritada, İsrail’in Arrow füzeleri görünüyor; yavaş yavaş hareketlenen füzeler, kuzeye doğru ilerliyordu. Elindeki kumandayı bilgisayarın ekranına çeviren Henkıl, füzeleri kendisinin oynattığını belli etmişti.

Arrow füzeleri, Türkiye sınırına girdiğinde doğuya yönelmişler ve İncirlik ile Hakkâri’de durmuşlardı.

Dikkatli gözlerle ekranı izleyen Ramsfeld ve Çeney, kafalanını çevirip CIA başkanının yüzüne baktılar.

Füzesavar sistemi, Türkiye’ye yerleştirilecekti!

Komple Kompiol

Sungur Fırat odasında haberleri izlerken, Efe’yi elinden kaçırmanın üzüntüsünü yaşıyor, haberi geç verdiği için Murat’a kızıyordu. Rizeli’nin dükkânındaki gizli kapıdan içeriye girmiş, olay yerine geldiğinde bombanın yarım saat evvel patladığını öğrenmişti.

O gün İstanbul’da patlayan tek bomba bu değildi. Teşkilat’tan aynlıp Eminönü’ne giden araç, Karaköy yakınlannda kırmızı ışıkta durduğunda, kaldırımda bekleyen bir canlı bomba pimi çekivermişti. İki genç ajanın ağır yaralı olarak hastaneye kaldırıldığını duyan Sungur Bey, Efe’ye lanet okumaya başlamıştı. Neyse ki, gençler hayati tehlikeyi atlatmıştı.

“İlk maçı sen kazandın Efe İlbay!”

Koltuğunda derin düşüncelere dalmış haldeyken, içeri giren Murat’ı gördü.

‘Birkaç kez tıkladım efendim ama…

Sungur Fırat konuşmadan, gözüyle koltuğa oturmasını işaret etti. Murat’ın elinde bir dosya vardı.

“Ne var?”

“Şey efendim… İstediğiniz dosyayı getirdim.”

“Ne dosyası?”

“Karikatür dosyası?”

“Anlat bakalım.”

“Efendim karikatürü yayınlayan gazetenin genel yayın yönetmeni bir hanım.”

“Eeee.”

Mahçup bir ifadeyle konuşan Murat, haberi geç vermenin değil; bomba patlamadan önce müdahale edememenin ezikliğini yaşıyordu. Sungur Bey’in tavrı genç ajanı korkutmuştu. Sungur Fırat, sert bakışlarla Murat’ın gözlerine bakıyor, kısa sorular soruyordu.

“Bu hanımın kocası, Bilderberg’e katılan isimlerden biri efendim.”

Eeee.”

“Yani bir tesadüf değil. Müslüman ülkelerde İslamcı akımı yükseltmek için yapılmış bir plan.”

“Öyle miymiş?”

“Amerika yakında İran’a bir harekât düzenlemeyi planlıyormuş. Buna bahane olarak da İran rejiminin ABD düşmanı ve Batı düşmanı olduğunu göstermek için böyle bir strateji izlemişler.”

“Yaaa…”

“Yani şöyle efendim. Müslüman halklar bu karikatür sonrası ayaklanacak ve Batı ülkelerine karşı gösteriler düzenleyecekler. Çünkü elinde kılıç ve silahla gösterilen kişi, hâşâ bir terörist gibi gösterilen kişi, bir dinin peygamberi.”

“Eeee…”

“Batı kamuoyuna ciddi bir mesaj, Müslümanlar bizim düşmanımız diyorlar. Yani yıllardır söylenen medeniyetler arası savaşı başlatmak istiyorlar. Iran’ın başkanı da bunların ekmeğine bal sürüyor zaten. Yaptığı açıklamalarla Avrupa gözünde İsrail bir anda haklı çıkıveriyor.”

Sungur Bey hızlı bir refleksle ayağa kalkıp, masanın üzerin den aldığı kumanda ile televizyonun sesini açu Dindar kesimin değer verdiği partilerden biri Çağlayan’da büyük bir nıiting düzenlemiş, Peygamber’e Saygı ismini verdiği mitingde on binlerce kişiyi meydana toplamışlardı. Parti başkanının sözleri, Batı Medeniyeti’nden sonra, onların Türkiye’deki mihraklarına gelmişti. Başkan, bir zamanlar kendi partilerinde siyaset yapan Talip’i yer den yere vuruyordu.

Gergin olduğu sinirli ses tonundan belli olan Sungur Fırat, Murat’ın yüzüne bakıp yüksek sesle konuşmaya başladı.

“Komplo’yu sevmezsin Murat öyle mi? Niye anlatıyorsun o zaman bilderbergi milderbergi. Saçma gelmiyor mu bunlar sana. Niye anlatıyorsun söylesene.

“Ama efendim, bunlar…”

“Ne diyeceksin, ‘Bunlar görünüyor, gerçek olan şeyler, bilgiye dayalı mı diyeceksin? Deme… Bak, görüyor musun? İslam ülkelerinin kardeşliği diyenleri görüyor musun? Daha düne kadar, kendi davalarına hizmet eden bir adam, başka partide başbakan olunca kâfir demedikleri kaldı. Kendi ülkesindeki Müslümanla kardeş olamayan, başka ülkelerle nasıl kardeşlik, birlik kuracak Murat?”

“Komplo diyorsun. Tezgâh diyorsun. Ben sana daha açık anla tayım Murat. Bu işin arkasında ABD var. Bilderberg onların işi. Ama Türkiye’de bir tek kişi çıkıp, ABD karşıtı söylem takındı mı? Hayır. Danimarka’da yayınlandı diye AB’ye taş atıyor herkes. Pakistan bile, bırak onları Afganistan bile bu işin arkasında Amerika’nın olduğunu anladı, büyükelçiliklerinin önüne yığıldı. Ya biz?”

 “Islamcılığın yükselmesi için yaptılar diyorsun. Söyle bakalım. Bu işten Türkiye’de kazançlı çıkanlar kim oldu? Milliyetçiler. Kendileri mi istedi, hayır. Ama öyle bir tezgâh kuruldu ki, İslamcı Talip Avrupa’ya kükreyemedi. Talip’in sessizliği milliyetçilerin işine geldi. Talip de Ahmet Necat gibi yapsaydı, kimin işine gelirdi Murat? İste dikleri bu değil miydi?”

“Komplo diyorsun, saçma diyorsun. Dinle de öğren. Sene 1995. Ferah Partisi seçimleri kazanmış, Hoca başbakan olacak. Bütün görüşmeler yapıldı, hükümet kurulmak üzere. Ama Atatürkçü kimliğine bürünmüş yirmili yaşlardaki vatan hainleri, Ferah’ın genel merkezine ve bütün teşkilatlarına faks çekiyorlar. Organize olmuş lar. ‘İktidara gelirseniz, ordu göreve gelecek, kan akacak’ diye yazıyor, Ordu’yu kendi çıkarlarına met ediyorlar.

Hoca’yı ikaz ettik. ‘Hocam lütfen cevap verme, ellerine koz vermiş olursun’ dedik. Ama dinletemedik. Çok üzülmüş, Anadolu’dan arayan Ferah üyeleri ağlıyormuş. Çıktı, hainlere cevap vermek için, ‘Gelişirniz kanlı mı olacak, kansız mı olacak göreceksiniz’ dedi. ‘Kanlı gelmeyeceğiz’ demek istedi. Ama böyle anlaşılmadı.”

“Dinliyor musun konuşulanlan. Talip için neler söyleniyor. Talip beni ilgilendirmez, ama şu anda Türkiye üzerine bir oyun oynanıyor ve bu adam bugün Türkiye’nin başbakanı Murat. Yeri geldi ğinde kız, hakaret et, ne yaparsan yap. Ama bugün yapamazsın. Bu gün bir olma, beraber olma günü değil mi?”

“Al biraz daha bilgi sana. Bu oyunu tezgâhlayanlar, Hoca’nın böyle bir miting yapacağını mutlaka hesapladılar. Şimdi bu görüntüleri izlerken, şişmiş kanniannı kaşıyor ve ‘Helal sana Hoca’ diyorlardır. Onlann istediği oluyor, yapay bir milliyetçi lider çıkarmanın peşinde koşarlarken, Talip yavaş yavaş gözden düşüyor.”

“Nasıl yapay efendim?”

“Bildiğin yapay Murat Efendi. Gözünü aç biraz. Hakiki milliyetçi lideri kim ister bu ülkenin başında. Bekle, yakında görürsün ne ler olacağını…”

“Anlamadım efendim…”

“Anlama Murat, bekle. Beklemeni istiyorlar çünkü. Talip iyice düşsün, halk yavaş yavaş yeni bir ismi iyice bekler olsun diye onlar da bekliyor. Bekleyecekler… Millet iyice susayınca, ‘işte kurtarıcı’ deyip piyasaya sürecekler. Belki de şimdikilerden birini kullanırlar, be, ne dersin Murat?”

Sungur Bey sakin olacağa benzemiyordu. Sesini her dakika daha fazla yükseltiyor, bakışları sertleşiyordu. İsyan eder gibi bir hali vardı:       

“Düne kadar komploya saçma diyen adam karşıma çıkmış, komplocu kesiliyor Bildiğin bir şeyler varsa bana da söyle Murat! Durup dururken bu Cemal Derviş, ‘Kadınlar Günü’ için yaptığı konuşmada, dolar hakkında niye açıklama yaptı mesela, var mı bir bil gin? Birkaç hafta sonra Merkez Bankası başkanı atanacak, bunun için mi? Küresel güçler, belirlenen başkanı, beğenmedi de mesaj mı veriyorlar söylesene. Belki borsa hakkında da vardır bilgin. Irak Savaşı’ndan önce de ülkede kriz çıkarmıştı binleri, borsa ile oynamıştı. İran harekâtı yaklaşıyor diye mi konuştu yoksa Derviş? Ne der sin? Yoksa ben yine komplo mu konuşuyorum?”

“Şey efendim..”

“Ne, ne oldu Murat, konuşsana!”

 “Yani, bunlar her gün gazetelerde yazan haberler. Bunlara da komplo demek için, komplocu olmak gerekir galiba. Bunların hepsi gerçek çünkü.”

Murat’ın sözlerinden sonra biraz olsun rahatlayan Sungur Bey, yavaş adımlarla masanın öbür tarafına geçip koltuğuna oturdu. Kafasını koltuğa yaslamış, cebinden çıkardığı mendille yüzündeki teri silmeye başlamıştı.

Son günlerde meydana gelen olayların birbirleriyle bağlantısı Sungur Bey’in kafasını kanştıyor, her geçen gün daha da stresli olu yordu. Türk Barış Gücü’nün Irak’a gidecek olması ve Türkiye sınırlarında bir İran saldırısı gerçekleşme ihtimali kurt ajanın sıkıntısını daha da artırıyordu.

Az sonra, Ankara’da yapılacak toplantıya telefonla katılacak ve Iran harekâtı hakkındaki düşüncelerini Bakan Gül ve danışmanı Davutoğlu ile paylaşacaktı. Kafasma takılan sorulara bu toplantıda cevap bulabileceğini düşünen Sungur Bey, üstündeki gerginliği biraz olsun atmış, rahatlamaya başlamıştı.

“Kusura bakma Murat. Olaylar üst üste gelince ne kadar güçlü bünyede olsa bir noktadan sonra kaldıramıyor.”

“Abi sana da operasyon düzenlemiş olmasınlar!”

Murat’ın tebessüm ederek söylediği söz Sungur Bey’i güldürmüştü. Amacına ulaşan Murat da hafif bir tebessüm etti.

“Amma komplocu oldun sen de ha. Yavaş ol aslanım biraz. Biz gerçeklerden bahsediyoruz.”

“Peki, efendim, o zaman gerçeklerden bahsedelim. Bugün size neden suikast tertiplemiş olabilirler? Bunu kim yaptı? Efe Abi neden size yardım etmedi? Niye ortadan kayboldu?”

“Ah Murat ah, bir anlayabilsem. Komplo düşünmekten vazge çeceğim.”

‘Geç oldu. Hadi sen çıkabilirsin, ben dosyayı incelerim. Evdekileri bekletme.”

Sungur Bey’in yüzüne şaşkın ve bir o kadar da acıyan gözlerle bakan Murat, durumun ciddiyetini anlamıştı. Kendisinin yalnız yaşadığını çok iyi bilen Sungur Fırat, böyle bir cümleyi söylediğine göre, çok yorgun olmalıydı.

Sungur Bey’in derdi ise, toplantıya katılmak için Murat’ı odadan göndermekti.

Alparslan, Fatih ve M. Kemal…

Basın mensuplarının aylardır hazırlık yaptığı toplantı Yıldız Sarayı’nda başlamış, Türkiye’nin güneydoğu meselesini görüşmek üzere Malazgirt’ten Istanbul’a gelen Alparslan’ın saraya girişiyle ka pılar kapatılmıştı.

Alparslan koltuğuna oturduktan sonra, Sultan Fatih’in işaretiyle Yavuz Selim’in Kürt Raporu okunmaya başlandı. Sağında Vahdettin, solunda da Osman Bey oturan Abdülhamid, karşı tarafında kendisi ni izleyen M. Kemal’le göz göze geldi.

“Raporda eksik yazılan bir konu var” dedi Osman Bey.

“Babam Ertuğrul Gazi, Kayı Boyu’nun idaresini teslim etmez den ve bu topraklara bizler ayak basmazdan evvel, buralar diy Rum bilinirdi. Biline ki, toprağa isim veren, toprağın sahibi millet tir. Türkiye’ye neden bu ismin verildiğini sual eylerim!”

Son günlerde tartışmaya açılan Türkiyelilik kavramı Osman Bey’i rahatsız etmişti. Sultan Alparslan, kafasıyla Osman Bey’i tasdik ederken; geride bıraktığı tarihi gözünün önüne getirir gibiydi.

“Bir sualim daha ola. Biz Osmanlıyız. Osmanlı ismini, fethine mazhar olduğumuz her kıtaya isim yapmışız. Şayet Bursa’yı oğlum Orhan fethedip belde-i İslam kılmasaydı, ol diyarın adı bugün Osmanlı olmazdı. Toprak, üstünde gezen milletin ismiyle anılır. Milletin ismi, devletin ismiyle yücelir. Peki, beyler, devletine itaat etme yen, ‘Ben Osmanlı’ya biat ederim” demeyen içün bizim cezamız nicedür, amcam Dündar’dan bilmez misüz!”

Türkiye’de başlatılan kimlik tartışmaları, toplumun bütün kesimlerinde kafa karışıklığma sebep olmuştu. Kimi Türk, kimi Kürt, kimisi de Türkiyeli kavramlarını kendi görüşlerine göre şekillendirmeye çalışıyor; federal bir devlet kurmaktan, Kürt kimliğini tanıma ya kadar birçok konu tartışmaya açılıyordu. Her gün farklı bir Kürt aydının görüşü gazetelerde yer alıyordu. Son olarak, “Ne Türkiyeli’si, bizim devletimizin ismi Kürdistan’a ne oldu?” açıklaması, Türkiye’de büyük bir tartışmayı beraberinde getirdi.

“Türk Devleti’ açıklamasından taviz veren hükümet, Türkiyeli tanımı üzerinde duna da; Kürt aydınlarm başka tavizler de koparmak istediği bu son açıklamadan sonra belli oldu. Federalizm tartışması da sonunda bağımsızlık olgusunu getireceğe benziyordu.

“Biz büyük devlet iken” diye söze başlayan Sultan Fatih, sakin ses tonuyla konuşmasına devam etti:

“her cemaatin kendi dinlerini yaşamalarına müsade veriridük. Sözümüz kılıç, kılıcımız keskin idi. Akin bugün Türkiye, olayları kendisi yöneten ve yönlendiren olamadığı içün, durum farklıdır. Mesele, Kürt’e Türk, Kürt’e Kürt denilme meselesi değildir. Mesele, Kürt halkı üzerinden; Türkiye’yi daha da güçsüz kılma niyetidir.”

“Ben Mustafa’yı Anadolu’ya gönderdiğimde, İngiliz’in niyetini anlayan Kürtler bizimle birlik olup düşmana karşı savaşmıştı. Ingiliz petrol baronları, Araplan çok önceden taraflarına çekmişlerdi. Görüyorum ki, Kurtuluş Savaşı’nda omuz omuza savaşan ve meclislerinin ismine Türkiye Büyük Millet Meclisi koyan Kürtlerin torunları, bugün isim kavgasına tutuşmuştur, tutuşturulmuştur. Kürtleri devlet olarak henüz kaybetmiş değiliz… Fakat…”

Vahdettin son sözü söylemeden önce kafasıni çevirip Abdülhamid’in yüzüne baktı.

“Fakat bölgedeki binlerce Amerikan ajanı millet olarak kaybettik diyebilirim!”

Güneydoğuda yaşayan Kürtler, yıllardır hem Avrupa’nın ve hem de Amerika’nın sinsi politikaları sonucu Türkiye’ye düşman edilmişlerdi. “Bana” diyerek söze giren Abdülhamid, Türkiye’nin nerede hata yaptığını anlatır gibiydi:

Korkak dediler, şüpheci dediler. Memleket sınırları içinde binlerce ajanım olduğu doğruydu. Bütün kâfir ehli planlar hazırlamış, ajanları ülkemin sınırlarında ayrılık tohumları atmaya başlamışlardı. Saraydaki idareciler arasında bile kendi adamları vardı. Tarihin beni ispiyoncu sultan namıyla hatırlayacağını biliyordum. Ama buna ragmen, ülkemin sıhhati ve selameti için binlerce ajan çalıştırmaktan geri kalmadım.”

Sultan Abdülhamid’in mahzun bir yüz ifadesiyle söylediği sözler, tarihe ve tarihi yazanlara kırgın olduğunu gösteriyordu Konuşurken gözlerini M.Kemal’in yüzünden ayırmamış, sukunetini muhafaza etmişti.

“Sungur, evladım!”

Sungur Fırat, kafasını kaldınp Fatih’in yüzüne baktı.

“Buyrun sultanım!”

“Demokrasi, insan hakları, liberallik gibi şeylere aldanmayın. Bunların ne kadar demokrat, ne kadar liberal ve ne kadar insancı olduklarını bizzat ben bilirim. ‘Başımızda kardinal külahı görmektense, Müslüman sanğı tercih ederiz’ dedirten bir medeniyetin torunları bunlar. Bu kelimeleri kullanarak insanları kışkırtıyor, terör estiriyorlar.”

“Bizim adamlarımızdan biri ölmüştü efendim” dedi Sungur Fırat..

“Devlet adına çalıştığı ortaya çıktığında hepsi de üzerimize geldi. ‘Temiz toplum’ dediler, ‘temiz devlet’ dediler. Ölmüş bir adamın arkasından neler yazmadılar. Çoğu da ‘İyi ki öldü, ölmeseydi bu devlet onu öldürmezdi’ yazdı. Sonra, yıllarca Türk evlatlannı katleden bir örgütün liderini yakaladık. ‘İnsan hakları’ dediler, ‘İdamı kaldıralım’ dediler. Hatta bizim ölen adamımız için arkasından söylenmedik söz bırakmayan aynı kişiler, ‘Hiç kimse bir başkasının canını almakta haklı değildir’ yazdı. Bunu da demokrasi dedikleri se çimle bize uygulattılar.”

Sungur Bey’in sözleri masadakileri etkilemişti. Son zamanlarda bir hayli stresli olan Sungur Fırat, isyan eder bir tavırla konuşuyor, kafasından geçirdiklerini yapamadığı için kendisine kızıyordu. Sultan Fatih, Osman Bey ve Abdülhamid aynı anda bakışlarını M.Kemal’e çevirdiler.

“Her şeyin Musul yüzünden çıktığını biliyorum. Haklısınız. Ama beni tehdit etmişlerdi. Kerkük ve Musul’u vermezsem, devlet kurdurmayacaklarını söylediler. Yıldız Sarayı’ndaki son görüşme mizde devleti kurtaracağıma söz vermiştim. Bunun için büyük miktarda para da almıştım. Gururuma yediremiyordum. Gün gelir, devlet güçlenince tekrar fethederiz diye düşündüm. Kazım’ı çağırıp anlattım. ‘Bugün verirsek bir daha alamayız’ dedi. Vermezsek de devlet kuramayacaktık. Çaresizdim. Petrol şirketleri ile görüşmeyi kabul ettim.”

Vahdettin’in bakışları bir anda sertleşmişti. M.Kemal pişman olduğunu ama başka bir seçenek olmadığını anlatıyordu.

“Büyük savaşın sırf petrol yüzünden çıktığını ve petrolü almadan bir yere gitmeyeceklerini söylediler. Istanbul işgal altmda, Izmir işgal altında. Her yer işgal altında. Biraz hareketlenelim dedik, Yunanistan’ı üzerimize gönderdiler.

En sonunda pes ettim. Musul’u vereceğimizi söyledim. Onlar da İstanbul’u boşaltma ve İzmir’e saldırırsak tarafsız kalma sözü verdiler.”

M.Kemal’in sözlerinden sonra Yavuz Selim araya girip Sungur Bey’e nasihat vermeye başladı.

“Sadece Kürt meselesiyle uğraşmayın. Çevrenizi saran tehlikelnin de farkında olun. Şah Ismail’in torunlan, lrak içlerine kadar sızmışlar, kendi inançlarını uygulamaya başhyorlar. Yarın İran’ı da güçsüz kılarlarsa, bölgede tek güçlü ülke siz kalacaksınız. Dikkat et, bu adamlar bu bölgede güçlü ülke istemiyor!”

“Bunu ben de düşünüyorum efendim.”

“İran karşısında atacağın adımlara dikkat et Sungur! Sizi İran’la savaştırmak da isteyebilirler. Dün İran ve Irak’ı savaşuranlar, bugün İran ve Türkiye’yi savaştırmaktan korkmaz. Hatta bu, onları mutlu eder. Dikkat et Sungur, dikkat et!”

Sungur Fırat uyandığında “Dikkat et” sözü kulaklarında çınlı yor, kafasının ne kadar ağırlaştığını hissedebiliyordu. Neler olduğu nu anlamaya çalışırken, masaya kapanıp uyuyakaldığını anladı. Mahmur gözlerle duvardaki saate baktığında, toplantıya on beş dakika geciktiğini fark etti. Hemen oturduğu yerden kalkıp lavaboya gitti. Elini yüzünü yıkadı ve toplantıya katılmak üzere odadan ayrıldı.

Sungur Bey, altı ay öncesine kadar Efe’nin oturduğu Ertuğrul Sitesi’ndeki daireyi gece ofisi olarak kullanmaya başlamıştı. Dairede, Sungur Bey’in Ankara ve Azerbaycan ile iletişim kurmasını sağlayan özel bir telefon hattı da vardı.

Site, Boğaziçi Köprüsü’nün Yıldız girişine yakın, bahçesinde tenis kortu ile basketbol sahası olan geniş bir araziye kurulmuştu. Sungur Fırat siteye giriş yaptığı sırada saat on olmuş, hava iyice ka rarmıştı. Apartmanın girişine arabasını park eden Fırat, çevik bir hareketle arabadan inmişti ki, karanlığın içinde kulağına gelen insan sesleri dikkatini çekti. Birisi, “Delikanlı! Dehkanlı!” diye bağırı yordu. Kapıyı kapatıp birkaç adım yürüyen Sungur Bey, kafasını kaldırıp sesin geldiği yöne doğru baktı.

Ses, sitenin hemen yan tarafındaki küçük binadan geliyordu. Apartmanın dördüncü katındaki balkonda birkaç kişi oturmuş soh bet ediyordu. Kolunu kaldırıp saatine bakan Sungur Bey hızlı adımlarla yoluna devam etti. Kapının önüne geldiğinde, bir şey unutmuş gibi durup geriye döndü. Az önce baktığı apartmana tekrar baktı. Beşinci katın balkonunda, gözlerini Boğaz’a kilitlemiş yalnız başına oturan bir genç vardı.

Sungur Bey, her gelişinde orada otururken gördüğü bu çocuğu Efe’ye benzetiyordu. Efe’nin Kerkük tepesindeki hali gözünün önüne gelmişti. “Ah Efe, ah!” diye mırıldandı. Birkaç dakika daha çocuğu izledikten sonra içeriye girdi.

Sungur Fırat apartmana girdikten beş altı dakika sonra şiddetli bir patlama sesi duyuldu. Ne olduğuna anlam veremeyen apartman sakinleri gürültünün geldiği daireye doğru koştular. Telaşlı ve kor kulu gözlerle olanları izleyen çocuklar, dairenin bulunduğu kata yaklaştırılmıyordu. Merdivenler kırmızı renge boyanmış, toz ve dumandan göz gözü görmez olmuştu.

Herkesin görmeye çalıştığı karede, Sungur Bey’in kanlar içinde yatan bedeni vardı!

Ankara’da İran Sesleri!

Ankara Yuva Köyü’nde bir araya gelen Korkut Bey, Dışişleri Bakanı Gül ve Prof. Davutoğlu, İran meselesini masaya yatırmışlardı. Kafkasya Operasyonu ve Azerbaycan’daki devrimden sonra bölge deki sorumluluğun büyük bir kısmı Korkut Bey’e verilmiş, Sungur Fırat da mafya ve güneydoğu üzerine yoğunlaşmıştı.

“Sungur’a ulaşamıyorum!”

Korkut Bey’in sözüne “Biz devam edelim” cevabı verdi Gül.

“Başka bir programa da yetişmemiz lazım. Siz Sungur Bey’le daha sonra da görüşür, konuştuklarımızı paylaşırsınız.”

Gül ve Davutoğlu’na Irak ve İran’daki olaylar hakkında son bilgileri veren Korkut Bey, CIA başkanı ile yaptığı görüşmenin aynntı larını da anlattı.

“İran’a yapılacak bir hava saldırısı kaçınılmaz görünüyor. Amerikan Hava Kuvvetleri’ne hazır olmalan yönünde talimat verildi. Şayet Birleşmiş Milletler’den karar çıkaramazlarsa, kendi birlikleriyle harekete geçecekler Ama görünen o ki, Ahmet Necat’ın açıklamaları NATO’nun da operasyonda kullanılmasına zemin hazırlıyor.”

 “İran’ın bu harekâta tepkisi bir tarafa, Irak’ta henüz otoriteyi kuramayan Amerika, nasıl olur da böyle bir işe kalkışabilir Korkut Bey?”

“Bunun sebebini hocamız daha iyi bilir zannedersem Sayın Gül. Fakat benim kanaatim, Irak’taki iç karışıklığın sebebini İran’da gör mekten kaynaklanıyor.”

“Irak’ta bugün en etkili isimlerden biri Iran doğumlu Mukteda Sadr. Kendisi bir Iran hayranı olduğunu ve Iran’da ölmek istediğini açıkladı. Şu anda Irak’taki Şiiler üzerinde otorite sahibi. Irak başbakanı dışında, içişleri bakanı ile istihbarat örgütü başkanı da Iranlı ve Şii.”

Korkut Bey’in konuşmasını istihbarat örgütü” diyerek kesen Davutoğlu, sakin üslubuyla sorusuna devam etti:

“lrak-İran Savaşı’na katılmış olan Sünni pilotları öldürüyormuş. Bu konuda bir bilginiz var mı?”

“Evet hocam. Teşkilatın başkanı, dediğim gibi, şu daha önceki savaşta Iran üzerine bomba attığı tespit edilen bütün Sünni pilotlara suikast düzenleniyor. Bu suikastlerin arkasında da Irak’ın kendi istihbarat teşkilatının başkanı olduğu biliniyor.”

“Bu çok ciddi bir iç savaşın habercisi değil mi Korkut Bey?”

“Sadece bu değil Sayın Gül. İran’ın silahlı Bedir Tugaylan’ndan başka, on binlerce sivil ajanı da Irak’a ve özellikle Bağdat’a sızmış durumda. Ahmet Necat başa geçtikten sonra kendi rejimlerini ihraç etmenin yollannı anyor ve bu yönde çahşmalar yapıyor.”

Konuşmasına devam eden Korkut Bey, önündeki dosyadan çıkardığı kâğıdı Gül ve Davutoğlu’na gösterdi. Kâğıdın üstünde arapça 100.000 yazısı gören Gül, Korkut Bey’in yüzüne baktı.

“İran’da basılıp Irak’ta dağıtılmaya başlanan bir ilan. Her bir Sünni pilot için yüz bin dolar ödül konulmuş. Iraklılar, kendi va tandaşları olsa da bu parayı alabilmek için yanş yapıyorlar.”

‘Peki, Korkut Bey. Bir konuda bana dürüst konuşacağınıza inanıyorum.”

Gül’ün sözü Korkut Bey’i şaşırtmıştı. Gözlerini küçültüp önce Davutoğlu’nun sonra Gül’ün yüzüne baktı.

“İrak’ta ve daha özel olarak Bağdat’ta iç savaş belirtileri görünmeye başladı. Şii mevzilere düzenlenen saldırılar ile Şii camilere atılan bombalarda, Türk istihbaratının eli olduğu yönünde bize soru soranlar var. Bu konuda bana neler söyleyebilirsiniz.”

“Bu saçmalığı kim söylüyor Sayın Gül. Bizim bugüne..”

“Yo, yoo Korkut Bey. Şahsınızla ilgili değil. Fakat devlet içinde de kendisini kurtarıcı role adamış bazı insanlar olabilir. Mesela Düzce’dekiler gibi.”

Gül, son sözünü söylemişti ki; Korkut Bey eliyle aynı fikirde olmadığını anlatır gibiydi.

“Hayır hayır… Düzce’de jandarmaya bağlı birliklerimiz var, eğitim görüyorlar. Bunun dışında illegal bir yapılanma olduğu falan doğru değil. Varsa da biz onlann peşindeyiz ve yakında ortaya çıkaracağız. Basında, şurda burda yazılanları ben de okuyorum.” “Yabancı meslektaşlarımızla konuşurken bizim önümüze bu belgeleri ve fotoğrafları koyuyorlar Korkut Bey.”

Emrullah Gül konuşmasına devam ederken, cebinden çıkar dığı fotoğrafları masanın üstüne koydu. Birinci fotoğrafta, Sungur Bey ve Müfit’in havaalanında ele geçirdiği kız, elindeki valizlerle birlikte görünüyordu. İkinci resimde ise, Molla; on beş kadar gence ellerinde silah olduğu halde eğitim veriyordu. Diğer resimlerde uyuşturucu kaçakçısı Yaşar, İzmarit ve birkaç Türk’ün daha görüntüsü vardı.

            “Bu resimleri gördüğümüzde biz de şaşırıyoruz. Ama verecek bir cevabımız olmadığında rahatsız oluyoruz Korkut Bey.”

“Bakın sayrn bakan. Irak’taki durumu anlamanız için bazı şeyleri bilmek yeterli değil. Ben bizzat gittim ve yerinde gördüm. Gerilim had safhada, her gün yüzlerce kişi ölüyor, binlercesi yaralanıyor. Bütün bu gerilimin bizim ülkemizi etkilemesi an meselesi. Düşü nün… Bağdat’taki hastanelerde doğum yapan kadınlar, ikinci veya üçüncü günlerinde sütten kesiliyor. Neden? Çünkü pencereyi açıp dışanya baktıklarmda, ya cansız bir cesed ya da canına kıymak üzere olan bir beden görüyorlar.”

“Bugün Irak’ın düştüğü duruma, yarın Iran’ın veya Türkiye’nin düşmeyeceğini kim söyleyebilir? Biz, kendi imkânlarımızla bazı tedbirler alıyoruz. Bölgeye kendi adamlarımızı gönderiyor, istihbarat topluyoruz. Ama şunu iyi bilin, orada iç savaşın çıkması kısa vade de bizim işimize yarasa da biz bunun taraftarı değiliz. Çünkü uzak gelecekte bunun çok büyük zararı olacak!”

“Sayın bakanımız haklı Korkut Bey. Sizin sözleriniz bizim için anlam ifade etmiyor. Şayet bir girişimde bulunduysaraz ve illegal örgütler kurup Irak’a sızdıysanız bunu hiç kimseye hissettirmeme liydiniz. Evet, bize hissettirmemekte başanlı oldunuz ama yabancılar birçok şeyin farkında!”

“Hocam bakınız. Bölgede yeni bir savaş kapıda. Irak’taki savaş ıan çok daha zor geçecek bir çatışma ve gerilim bizi bekliyor. Gün, birlik ve beraberlik günüdür. Başkalannın ne dediği ile lütfen çok fazla ilgilenmeyin. Bunlar, bizi Irak’a göndermek ama orada çok fazla aktif olmamızı engellemek isteyen gücün dayattığı saçmalıklar.

Bizi Türk Banş Gücü olarak Irak’a davet edenler, kendi isteklerinin dışında başka hareketler yapmamıza engel olmak için şimdiden bu adımları atıyorlar. Dikkatli olalım.”

Korkut Bey’in sözü Gül ve Davutoğlu’nu biraz olsun rahatlatmıştı. Kurt ajan kendisinden emin konuşuyor ve bunların bir düzmece den ibaret olduğunu söylüyordu. Konuşmasına devam ederken, haber spikerinin “Molla” kelimesini birkaç kez telaffüz etmesi Gül’ün dikkatini çekmişti. Kafalarını çevirip televizyonu izlemeye başladılar.

“İstihbarat birimlerinin yaptığı operasyonda, illegal savaş eğitimi vermek ve çete kurmak suçlarından aranan Molla, bugün ele geçirildi. Düzcedeki kampa baskın yapan jandarma ekipleri, Ankara’dan verilen talimat doğrultusunda çete üyesi on beş kadar genci gözaltına aldı. Gençler arasında yurt dışından gelen gönüllülerin de olduğu söylendi.”

Gül ve Davutoğlu’nun yüzüne bakan Korkut Bey, “Sadece yabancılara değil, bizimkilere de hissettirmişiz hocam değil mi?” dedi.

“Bu ne demek oluyor Korkut Bey?”

“Sayın bakanım. Bu olaylardan biz de haberdarız. Bugün sabah operasyon için düğmeye bastık. Devlet içinde bağımsız hareket eden bu çetelerin tamamını temizliyoruz. Molla operasyonu da bunlardan biri. Gönlünüzü ferah tutun. Her şey bilgimiz ve kontrolümüz altında. Yakında Karaman ve Nevşehir’de de operasyon düzenl

Korkut Bey’e cevap veren Davutoğlu, bu çalışmalann Türkiye için ne kadar önemli olduğunu söyledi.

            Hoca’ya göre Irak’la bağlantı kesilmemeliydi ve fakat yabancılara da hissettirmemek lazımdı. Sözlerine devam eden Davutoğlu, İran’ın niyetini ortaya koyuyordu.

“Yeni bir petrol borsası kurmak için hazırlıklannı tamamladılar. Yakın bir zamanda, petrolün dolarla satın alınmasına gerek kalmayacak. Bu, Amerika için büyük bir felaket demek. Birçok ülke, piyasada dolar peşinde koşmaktan vazgeçip yuro satın alacak. Doların piyasada gerilemesi, Amerikan sermayesi için çok ciddi bir çöküş sebebidir,”

Bu süreçte Rusya ve İran’a çok dikkat etmemiz lazım hocam:

Kamuoyunda Amerika ile ittifakı bir kenara atıp, Rusya ve İran’la yeni bir cephe oluşturma yönünde fikirler oluşmaya başladı. Bu fikrin ülke genelinde yayılmasının bize ne kadar pahalıya mal olacağını hesap ediyorsunuzdur umarım.”

Korkut Bey kafasını Emrullah Güle çevirdi.

“Hükümetin bu konuda daha duyarlı olmasını ve milletimizi yönlendirmesini bekliyoruz. Kafkasya Operasyonu ve Azerbaycan’daki gelişmelerden sonra Rusya ve İran’la ortak hareket etmemiz mümkün değil.”

“İran’ı değerlendirmeye devam edersek Korkut Bey…”

“Evet, demek istediğinizi anlıyorum hocam. İran’ın kuzeyindeki Azerileri ayaklandırmaktan bahsedeceksiniz. Bu konuda şimdilik bir adım attnayacağız ancak bunu bir koz olarak elimizde tutacagız.

 Bizi asıl ilgilendiren nokta, Irak’taki Şii cephe vasıtasıyla rejimin önce Irak’ta galip gelmesini engellemek ve şayet bu başanlamazsa Şiilerin Türkiye’ye sızmalarını engellemektir.”

“Olası bir harekâtta Amerika tarafında yer almamız gerektiğini söylüyorsunuz.”

“Evet, hocam, kesinlikle. Bu, Amerika’nın menfaati için değil, Türkiye’nin menfaati için gerekli. Ortadoğu’da başlayacak Sünni-Şii çatışmasında, Türkiye’nin Sünni ülkelerin liderliğine oynaması lazım.”

“Yalnız Korkut Bey… Bu savaş, Amerika’nın İran’ideğil; İslam Dünyası’na karşı açtığı bir savaş olarak değerlendirilir ve İran çok büyük kayıplar vermezse İslam Dünyası’nın liderliğine oynayacaktır. Bu durumda Türkiye, Amerika safında yer aldığı için bölge halkının sempatisini kaybedecektir. İleride kurmaya düşündüğümüz Rusya-İran ve Türkiye ittifakı hayal olacaktır.”

“Yeni Doğu Projesi’nden bahsediyorsunuz hocam. Evet, Irak’ta savaşa girmeyerek büyük kazançlar elde ettik. Fakat…”

“Teşkilat’ın bu konudaki görüşü nedir Korkut Bey?”

Dışişleri Bakanı Gül’ün sorusu, Korkut Bey’in söylemek istemediği gerçeği sorgular gibiydi.

“Teşkilat Sayın Gül… Teşkilat ne olursa olsun Amerika tarafın da yer almanızı sahk veriyor. İran harekâtına pek sıcak bakmayan Ingiltere Başbakanı Toni Bileyır gözden çıkanlmış durumda. Küre sel sermaye, bu konuda kendilerine engel olacak bütün liderleri…”

“Bu çok ciddi bir iddia Korkut Bey.”

“Evet, sayın bakan. Terazinin kefelerini iyi hesap etmelisiniz. Hükümetinizin geleceği, Türk Banş Gücü’nün Irak’a gönderilmesine ve İran harekâtında Amerika ile işbirliği yapmanıza bağlı.”

Korkut Bey son cümlesini söylerken telefonu çaldı. Ekrana bak tığında Müfit yazısını gördü.

“Evet, Müfit hayırdır?”

Korkut Bey’in yüzündeki ifade bir anda değişiverdi. Gül ve Davutoğlu dikkatli gözlerle kurt ajanı izliyor, konuşulanları yorumlamaya çalışıyordu. Telefonu kapatan Korkut Bey, “Olamaz” diyerek söze girdi.

“İran Savaşı’nın ilk bombası atılmış hocam!”

Davutoğlu kafasını çevirip Gül’ün yüzüne baktı. Emrullah Gül, tedirgin bir ses tonuyla “Nereye?” diye sordu.

“Sungur Fırat’ın ofisine!”

Korkut Bey’in ani bir refleksle ayağa kalkarken verdiği cevap ikiliyi şok etti. Sungur Bey’in en yakın dostu, Gül ve Davutoğlu ile tokalaşmadan arkasını dönüp hızlı adımlarla yürümeye başladı. Ceketinin cebinden bir kâğıt düşürdüğünü gören Emrullah Gül, “Korkut Bey!” diye seslense de sesini duyuramamıştı.

Davutoğlu ve Gül bir süre kafalannı öne eğip düşünmeye baş ladılar. Sungur Fırat’ın öldürülmesi kimin işine yarayabilirdi? Dengelerin tam ortasında duran Fırat, hayatıyla birlikte bütün bildiklerini de alıp götürecekti. Çözülmesi gereken birçok olayın şifresi onun zihnindeydi.

“Kim yapmış olabilir hocam?”

Emrullah Gül’ün titreyen sesiyle sorduğu soruya bir süre cevap vermeyen Davutoğlu, oturduğu yerden kalkıp Korkut Bey’in cebin den düşen kâğıdı aldı. Geriye dönüp koltuğuna oturdu. Hoca ile birlikte Emrullah Gül de kâğıda bakıyordu.

Ortadoğu haritasının bulunduğu kâğıtta, sınırlar tarıınmayacak kadar değiştirilmişti. Irak’ın kuzeyinde Kürdistan kurulmuş, Sünni bölgeler Ürdün’le birleştirilip Haşimi Devleti isminde yeni bir devlet oluşturulmuştu. Irak’ın üç ayrı bölgeye ayrıldığı haritada, Kürdistan üzerinde Southern Kurdistan (Güney Kürdistan), Türkiye’nin gü neydoğusu üzerinde ise Northern Kürdistan (Kuzey Kürdistan) iba resi yer alıyordu.

Kafkasya toprakları üzerinde United Caucasus (Birleşik Kafkas ya), Azerbaycan sınırlarında ise Northern Azerbaijan yazısı vardı. İran’ın kuzeyindeki sınırlar ana gövdeden farklı bir renkle gösterilmişti: Southem Azerbaijan yazan topraklar bugünkü Azerbaycan’a bağlanmış görünüyordu.

Sungur Bey’in güneydoğudaki gelişmeler ve mafya çatışmasıyla ilgilenmesi, Irak ve İran üzerine yapılan planları bozmaya mı başla mıştı? Kürtler ve PKK ile ciddi manada çatışan kurt ajan, küresel güçlerin kurbanı olmuştu. Sağ elini Kafkasya topraklarının üzerinde gezdiren Davutoğlu, kafasını kaldırıp Gül’ün yüzüne baktı. “Yakın da” dedi…

“Korkut Bey’i de kaybedebiliriz!”

Derin Toplum, Temiz Devlet!

Molla’nın emniyet yetkilileri tarafından yakalandığı haberi, bütün Türkiye’yi sevince boğmuştu. Devlet içinde hukuk dışı çete oluşturmak suçundan aranan Molla, Düzce’de gerçekleştirilen bir operasyonla ele geçirilmiş ve çete üyeleri de tutuklanmaştı. Emniyet’in yaptığı açıklamada, “Kapan” adı verilen operasyonun Molla ile sınırlı olmadığı ve birkaç gün daha devam edeceği söylenmişti.

‘Hazırlıklar tamam, emir bekliyoruz efendim!”

Genç polisin amirine verdiği bilgi, Rizeli’nin yakalanmak üzere olduğunun ilk işaretiydi. Adapazarı’ndaki evi sivil polisler tarafından kuşatılan Rizeli, köşkün ikinci katında istirahat ediyordu. Televizyon da Molla hakkında yapılan yorumları izlerken, talimatın büyük yerden verildiğini düşünüyordu.

“3 numara?”

“Hazırız efendim!”

“6”

            “Hazırız efendim!”

“Fazıl?”

“Ana kapıda üç, ikinci kapıda iki kişi var efendim. Evin çevre sinde başka kimse görünmüyor. Bahçe serbest.”

“3 ve 4… Ana kapıdakileri temizliyorsunuz: Ruhi, sen tepeye doğru ateş et, dikkatlerini farklı yöne çekmemiz lazım.”

‘Tamam efendim.”

“Gurur ve Can. Tekrar söylüyorum. Hedef canlı ele geçirilecek. Hedefe ateş etmek yok.”

“Emredersiniz efendim.”

Amirin verdiği işaretle birlikte Ruhi tepeye doğru ateş etmeye başladı. Çalıların arkasına doğru koşan birini gören güvenlik görevlisi, silahını doğrultup tetiğe bastı.

“Neler oluyor!”

Rizeli, silah seslerini duyar duymaz ayağa kalktı ve pencereden dışanyı izlemeye başladı. Kafasını çevirip giriş kapısına baktığında adamlarından birinin tepeye doğru koştuğunu, ikincisinin de onu takip ettiğini gördü. Hızlıca evin çevresini süzen Rizeli, bahçenin etrafının sarılmış olduğunu anladı.

“Emniyet Müdürü’nün yaptığı açıklamada, Molla ile ilişkisi tes pit edilen herkese dokunulacağı ve devletin bu konuda kararlı olduğu belirtildi.”

Televizyondan gelen ses, operasyonun niçin yapıldığını anlatıyordu. Rizeli, telefonunu alıp Sungur Fırat’ı aradı. Silah sesleri iyice artmış, polisler bahçeye girmişlerdi. Rizeli için “son”a yaklaşılıyordu.

“Kahretsin, açmıyor!”

Telefonu hızlıca koltuğa fırlattı ve sehpanın üzerindeki tabancasını aldı. Dikkatli adımlarla pencereye doğru yaklaşmıştı ki, telefonu çalmaya başladı.

“Şükür Yaradan’a!”

Büyük bir ümitle telefonu eline almış ve Sungur Bey’le görüşeceğini düşünmüştü ki ekranda İzmarit yazdığını görünce yıkıldı.

“Abi evin etrafı sarıldı. Neler oluyor?”

“Bilmiyorum İzmarit, Sungur Bey’e ulaşamıyorum. Benim evi de bastılar.”

“Teslim mi olalım abi, olay nedir?”

“Yapacak başka bir şeyin var mı İzmarit?”

“Kahretsin. Hepsi Sungur denen aşağılık herifin işi. Sana ne demişti hatırlıyo…”

“Alo, alo İzmarit?”

İzmarit’in sesi kesilmişti. Durumun ciddiyetini anlayan Rizeli’nin aklına, birkaç ay önce kendisini arayıp Taksim’e davet eden adam geldi. Rehberi açıp Surıgur 2 yazan numarayı aradı.

“Alo, kiminle görüşüyorum.

“Müfit Bey, ben Rizeli. Tanıdınız zannedersem..

“Evimin etrafı sarıldı. Neler olduğunu bana anlatabilir misiniz?”

“Ne demek teslim olun. Ne oyunu, kim oynuyor? Neden ben kurban ediliyorum?”

“Devlet menfaati mi. Devlet menfaati dediğin şey benim lan?”

 “Sizin alayınızın Allah belasını versin. Beceriksiz herifler.”

“Bir kez de şu oyunu siz kazanın ulan, yeter be!”

Rizeli son sözünü söylerken; sırtına dayanan namlunun ne demek olduğunu anlamıştı. Sungur Bey’in beş ay evvel söyledikleri, gözünün önünden şerit gibi geçiyordu:

Ben devlet değilim. Devlet tanınmaz, ben tanınıyorum. Devlet mafyayla çalışmaz, ben çalışıyorum. Devletin Sungur Fırat’ı var, benim de devletim. Ama devlet Sungur için çalışmaz, Sungur devlet için çalışır. Devletin menfaati olduğu günlerde, Sungur da seninle çalışır. Devletten istediğin bir şey olursa, devlet için çalışan Sun gur’dan istersin.”

Anlaşılan, devletin Rizeli ile menfaati bitmişti. Rizeli, Sungur Bey’e ulaşamıyor; devletin ise nerede olduğunu bilmiyordu.

Ellerini kaldırıp elindeki silahı alan polisin yüzüne baktı. Şaşırmış gözlerle verdiği tepki, polisi de şaşırtmıştı.

“Sen kimsin, kim gönderdi buraya?”

Rizeli’nin yüzüne acıyan gözlerle bakan Gurur, çok rahat bir ses tonuyla cevap verdi. Gurur’un pis bir tebessümle söylediği söz, Rizeli’yi iyice kızdırmıştı:

“Polis… Bildiğin polis. Devlet gönderdi!”

Ölüm ile Yaşam Arasında…

Sungur Fırat hastaneye yatalı bir hafta olmasına rağmen, henüz hayatta kalacağına dair bir tepki vermemişti. Patlamadan ağır yaralı olarak çıkan Sungur Bey, hastanede geçirdiği bir haftayı, sitenin yan tarafındaki binadan gelen sese borçluydu.

Yapılan araştırmada, bombamn zaman ayarlı olduğu ortaya çıkmış ve Surıgur Fırat sitenin giriş kapısına geldiğinde sürenin işleme ye başladığı anlaşılmıştı. Birkaç dakika apartmanın önünde beklemesi, daireye yerleştirilen bombanın da kendisi eve girmeden önce patlamasına yol açmıştı. Asansörden indiği anda patlamayı gören kurt ajan, asansör kapısını siper ederek bombanın etkisini azaltmıştı.

Patlamanın şiddetiyle beyninde hasar meydana gelen Sungur Bey, bir haftadır uyuyordu. Kendisine gelse de hafıza kaybı, felç ve konuşamama gibi hastalıklar kendisini bekliyor olabilirdi.

Bir haftadır gece gündüz hastanede olan Müftt, gözünü Sungur Bey’in yüzünden ayırmıyor, odaya girenlerle de hiç konuşmuyordu. En son Korkut Bey geldiğinde ağzını açmış, “Sungur Abi’yi kaybetmek, her şeyi kaybetmektir” demişti.

Ziyarete gelenlerin üzüntüsü yüzlerinden okunuyor, yıllardır bütün mesaisini devleti için harcamış bu efsane Türk’ü yatarken görenler, gözyaşlarına hakim olamıyordu. Dün son muayeneyi yapan Doktor “Yirmi dört saat içinde uyanmazsa” demişti, “ümidi kesmeye başlamamız lazım.”

Sungur Bey’e yapılan saldırı Türk basınında sıradan bir bombalama olayı olarak değerlendirilmişti. Teşkilat içindeki eıkinliğini bil meyen Türk halkı ise, olayda ağır yaralanan kişinin kim olduğunu fazla merak etmemişti. Sungur Bey, hayatı boyunca sessiz çalışmıştı. Gidişi de sessiz olacağa benziyordu.

Pencerenin önünde ayakta dikilen Murat, kafasını kaldırıp endişeli gözlerle duvardaki saate baktı. Zaman her zamankinden çok daha hızlı akıyor, ama Sungur Bey tepki vermiyordu. Kritik süreye sadece üç saat kalmıştı.

Murat’ın sık sık saate bakması Müfit’i kızdırdı. Sert bir ifadeyle genç ajanın yüzüne bakan Müfit, kaşlarını çatmış, neler söylediğini gözleri anlatmaya başlamıştı.      Yüzü kızaran Murat kafasını önüne eğdi. Birkaç dakika daha odada kaldıktan sonra, yavaş adımlarla dışarı çıktı.

“Hayırdır Murat, yok mu bir şey?”

“Yok, yok, yok… Üç saat kaldı ama hiçbir tepki vermiyor.”

Murat’ın isyan edercesine söylediği söz, salondakilerin üzüntü sünü artırdı. Ellerinden hiçbir şey gelmemesi genç ajanları kahrediyordu. Çaresizlik denen şey bu olsa gerekti…

“Murat Abi, Murat Abi!”

“Dur Ahmet sakin ol, hoşgeldin.”

“Noldu abi, var mı bir gelişme?”

“Yok, be koçum. Bekliyoruz.”

Ahmet’in büyük bir ümitle sorduğu soru sanki bir yumruk olmuş ve boğazına tıkanmıştı. Birkaç kez yutkunan Ahmet, derin ne aldıktan sonra sessizce odaya girdi.

‘Abi..”

“Abi nedir son durum?”

Kardeşinin yüzüne bakan Müfit hiçbir şey söylemiyordu. Bir kaç adım ileri atıp, kolunu Ahmet’in omuzuna koydu. Uzun zamandır karasevdaya düşen Ahmet, en yakın dostunu kaybetmek üzereydi. Onu teselli etmek de, yine Müfit’e düşmüştü.

“Kurtulacak abi, yaşayacak de mi?”

“Konuşsana abi.”

“İnşallah Ahmet, inşallah… Hadi sen istersen git, ben sana haber ederim.”

“Ama abi…”

“Hadi Ahmet, hadi.”

Ahmet, abisinin isteği üzerine Sungur Bey’in elini öptükten son ra yavaş adımlara odadan çıkmaya başladı. Kapının kolunu tutmuştu ki, Sungur Fırat’ın sesini duyar gibi oldu. Hemen geriye döndü.

“…u na, u ran.”

Sungur Bey, bir şeyler söylüyordu. Ahmet koşarak yatağın başına geldi. Müfit de eğildi ve Sungur Bey’in ne söylediğini anlamaya çalıştı.

“Konuşuyor abi, konuşuyor…

Ahmet’in attığı çığlık koridordan duyulmuştu. Murat’la birlikte herkes odaya girdi. Müfit’in yüzündeki ifade henüz değişmemiş ve endişeli tavrını atamamıştı.

“Turra… Turan…”

 “Murat, koş doktoru çağır!”

Murat, büyük bir sevinçle odadan çıktı. Koridorda, “Doktor! Doktor!” diye bağırdığı duyulabiliyordu.

“Turan. Turan…”

Sungur Bey aynı ismi tekr doktor içeriye girdi ve önce hastanın yüzüne, daha sonra da monitördeki verilere baktı.

“Müfit Bey. Hasta şu anda geçmişine yönelik bazı olayları hatırlıyor. Belki bir depresyon, belki de anksiete belirtisi. Olaydan önce stresli bir yaşamı var mıydı? Son zamanlardaki hareketlerinde eski ye nazaran bir değişme hissetmiş miydiniz?”

“Evet doktor bey. Eskiden suskun ve sakindi. Son zamanlarda ise aşırı derecede sinirli ve endişeli bir hali vardı. Çok konuşuyor, çabuk sinirleniyordu.”

“Bu durum bizim için çok kötü. Hastanın kendisini toparlaya bilmesi için ruhen rahat olması şart. Ancak şu anda düşündükleri sebebiyle zihni, ruhuna eziyet ediyor…”

Bir müddet daha monitörü ve Sungur Bey’in yüzünü izleyen Doktor, “Turan kim?” diye sordu.

Odada bulunanlardan hiçbiri, Turan’ı tanımıyordu. Müfit, sakin bir ses tonuyla doktora ‘Bulabiliriz’ derken, Murat’ın yüzüne baktı.

“Acele etseniz iyi olur Müfit Bey…

Zamanın önemini çok iyi anlayan Murat, hızlı adımlarla odadan ayrılıp; Teşkilat’a gitti. Sungur Bey’in sicilinde Turan hakkında bir şeyler bulacağına emindi.

Sungur Yoksa Korkut Var…

Düzce’deki kamptan seçtiği üç genci odasına çağıran Korkut Bey, Iran ve İrak hakkında kısa bir bilgi verdikten sonra, asıİ söylemek istediği konuya girdi.

“Molla, yıllarca sizi eğiten isimdi çocuklar. Vatana ve millete büyük faydasını gördük. Molla’yı bizzat ben yetiştirdim. Fakat son zamanlarda ortaya çıkan bazı durumlar, Molla ile yüce devletimiz arasında bir tercih yapmamızı gerektirdi. Molla ile de oturup konuştuk. Kendisinin bir süre cezaevinde dinlendirilmesine karar verdik. Aksi takdirde, uluslararası arenada suçlu duruma düşebilirdik.”

“Tarih okumaya ne kadar fırsatınız oldu bilemem. Molla ile konuşurken, Sultan Vahdettin’in ordunun genç üyelerinden M.Kemal’le yaptığı son görüşme aklıma geldi. Şimdi sizinle konuşurken de aynı olay gözümün önüne geliyor.”

Memmedov ve iki arkadaşı dikkatli gözlerle Korkut Bey’i dinli yorlardı. Seksen yıl öncesini yaşıyor gibi konuşan Korkut Bey, gençlerin gözüne bakarak anlatmaya başladı.

“Sultan Vahdettin, Istanbul’un işgal altmda olduğunu ve hiçbiryere hareket edemeyeceklerini görünce, güvendiği komutanları çağırıp talimat verir. Bir araya gelin, tartışın ve sonuçta benim önüme bir kişi getirin. Bu kişi; cesur olsun, yürekli olsun, imanlı olsun’ der.

Emirgan’da toplanan paşalar genç komutan Kemal üzerinde an laşmaya vanrlar. İçlerinden biri ise, Kemal Paşa’nın cumhuriyet taraftarı olduğunu ve saltanatı yıkmak istediğini söyler, karşı çıkar. Herkes görüşünü yazar ve sultana bir rapor halinde teslim ederler.

Raporu okuyan Sultan Vahdettin, ‘Kemal Paşa gidecek’ dediğinde yaveri söz ister. ‘Efendi hazretleri, Kemal’in sizin hanedanıruzda gözü vardır’ dediğinde Sultan Vahdettin, ‘Ne hanedanı efendi, ortada hanedan yok, hanendegan var’ diye cevap verir. Yani saltanat bitmiş, Osmanlı sona yaklaşmıştır.

Kemal Paşa’yı Yıldız Sarayı’na çağırır ve onu hemen yanına oturtur. ‘Evladım Kemal. Bugüne kadar vatan için büyük hizmetler yaptın. Bunlann hepsini unut, tarih yazacaktır’ der. Kemal Paşa işte sizin bana baktığınız gibi dikkatli gözlerle Vahdettin’i izliyor dur.

‘Bugünden sonra vatan, senden çok daha büyük bir hizmet bekliyor. Anadolu’ya geçecek ve Islam topraklarını düşman işgalinden kurtarmak için elinden geleni yapacaksın’ der. Devletin gizli kasasından yüklü miktarda bir parayı da genç Kemal’e teslim eder.

Sultan Vahdettin, ‘Evladım’ diye başladığı son sözlerinde, ikisi ni de bekleyen sonu işaret eder. ‘Istanbul işgal altında. Gün gelir, İngilizlerin tehdidiyle karşılaşır, devletin sıhhat ve selameti için seni ordudan atmak zorunda kalırsak, sen korkma! Görevine devam et. Bölgedeki komutanlar, başta Kazım olmak üzere seni destekleyecek, mübarek hizmetine devam et’ diye telkinde bulunur. ‘Belki o gün bu millet beni hain ilan edecektir ama maksat Anadolu’nun işgalden kurtulmasıdır’ der.

Kemal Paşa yola çıkar ve kısa sürede Artadolu düşmandan te mizlenir.”

Memmedov ve arkadaşlarının yüzüne sırayla bakan Korkut Bey, konuşmasına devam etti.

“Belki size tuhaf gelebilir ama o günkü Türkiye ile bugünkü arasında çok fark yok. Dün düşman sınırlarımızda idi ve ülkeyi parçalamak için uğraşıyordu. Bugün ise düşman smırdışında. Fakat amaç yine Türkiye’yi parçalamak.”

“Şayet harekete geçmez, zamanında tedbir almazsak yakın bir gelecekte çok büyük bir felaketle karşılaşabiliriz.”

“Gençler! Yapmamız gereken şey, düşman sınırlarımıza girmeden önce harekete geçmek ve onlan sınırdışında etkisiz hale getirmektir. Bu uğurda canınızı devletinize feda etmeye hazır mısınız?”

“Hazırız efendim!”

Gençlerin gür bir sesle ve heyecanla verdikleri cevap Korkut Bey’i memnun etmişti. Ayağa kalkıp üçünü de tek tek kucakladı. Tekrar koltuğuna oturan Korkut Bey, neler yapacaklarını anlatmaya başladı.

“İran, Irak’taki Sünni pilotları öldürüyor. Yakında ciddi bir Sünni-Şii çatışması çıkacak. Bu durumda, Sünnilerin savaşı kaybet mesi kaçınılmaz. Şii egemenliğine giren bir Irak, bölge için ve özellikle Türkiye için çok büyük bir tehlike Bu yüzden sizler, Bağdat’a gidecek ve Sünni birliklerin arasına katılacaksınız. Bir taraftan gençleri eğitirken, diğer taraftan benden gelecek emre göre Şii liderlere suikast düzenleyeceksiniz.”

“Düşmanınız Amerika değil, İran’dır gençler! Anlayabildiniz mi?”

“Evet efendim!”

Gençler yine gür bir sesle evet cevabı verirken, Türkiye’nin safını belirlediğini de anlamışlardı. Rusya ve İran’Ia ittifak kurması tartışılan Türkiye, artık Amerika ile aynı satra idi. İran’la savaşmak, bütün dünyaya verilecek açık bir mesajdı.

“Gün gelir, sizin, Türkiye’den bölgeye gittiğiniz anlaşılırsa, bizim size sahip çıkmamızı beklemeyecek, sınırdan Kuveyt’e kaçmaya veya Türkiye’ye girmeye çalışacaksınız.”

“Anlaşıldı efendim.”

“Haydi, şimdi hazırlanın. Sizi Bağdat’ta karşılayacak isim Rabırt Roski. Havaalanında buluşacaksınız.”

Gençler odadan çıkarken, Korkut Bey’in adamlarından Hamza içeri girdi. Uzun boylu, sarı saçlı genç ajan; Korkut Bey’in beklediği haberi verdi.

“Karaman ve Nevşehir’deki kamplara operasyon düzenlenmiş efendim. Molla’nın ekibinin ele geçirildiği ve kamplardaki gençlerin de jandarma eşliğinde karakola götürüldüğü bilgisi geldi.”

“Çok güzel Hamza. Amerika ve Avrupa bunları takip ederken bizler de hedef şaşırtmaya devam ediyoruz. Molla ve adamları içeriye, Molla’nın yetiştirdiği gençler yurt dışına…”

“Planı çok iyi yapıyorsunuz efendim.”

“Oyun büyük olunca, planda öyle olmalı Hamza. Gün gelir, seni de tutuklatırsam şaşırmayasın…”

Turan, Sungur’un Yanında…

Korkut Bey’in Memmedov ve iki arkadaşını yurt dışına gönder diği günlerde, Teşkilat; Hamza’nın suikaste uğramasıyla şok oldu. Korkut Bey’den başka bu gerçeği bilen tek kişi, yine “devlet menfa ati” için yolcu edilmişti. Korkut Bey, büyük oyunda, adımlannı sağ lam atıyordu.

Murat ise doktorun isteği üzerine Turan isimli şahsı araştırmış ve Teşkilat’taki kayıtlardan; Sungur Fırat’ın üniversite yıllarındaki en yakın arkadaşına ulaşmıştı. Sungur Bey’le en son on yedi yıl önce görüştüğünü söyleyen Turan Akkan, İstanbul’da toptan gıda işiyle uğraşan bir iş adamı idi. Murat’ın anlattıklarından sonra hastaneye gelmiş ve Sungur Bey’in başından hiç ayrıl mamıştı. Bir haftadır, Müfit ve Murat’la birlikte Sungur Fırat’ın iyileşmesini bekliyordu.

Akkan’la sohbet eden Müftt, Sungur Bey hakkında birçok ger çeği de öğrenmişti. Her gün öğle saatlerinde balkona çıkan ikili, kurt ajanın geçmişi hakkında konuşuyorlardı. Akkan’ı dinleyen Müfit Sungur Bey’i hiç tanımadığını yeni yeni anlamaya başlamıştı.

Sungur Bey, ikinci haftanın başında gözlerini açmış; karşısında Turan’ı gördüğünde gözlerindeki ifade bir anda değişmişti. “Turan Bey” demişti doktor, “hastanın iyileşmesindeki katkınız çok büyük!”

“Teşkilat’a girdiğinden sizin haberiniz olmuş muydu?”

Müfit’in sorusundan sonra bir süre sessiz kalan Turan Akkan, “Olmadı ama hissettirmişti” dedi. Gözlerini küçülten Akkan, derin bir iç çekerek konuşmasına devam etti…

“Sungur’u tanımak için, Sungur gibi yaşamak lazım delikanlı. Dost nedir, kardeş nedir, dünya nasıl yaşanır kılınır, sevgi, saygı nedir… Sadakat nedir, akıl nedir ve en önemlisi…”

Turan Akkan, son sözünü söyledikten sonra birkaç kez yutkundu. Eski günlere geri dönmüş, Sungur’lu hatıralar gözünün önüne gelmiş gibiydi. Sesi titremeye başladı.

“En önemlisi delikanlı.. Samimiyet ne demek… Samimiyet… Bunları anlamak için Sungur’u tanımak, tatmak için de Sungur’a dost, Sungur’a kardeş olmak lazım.”

“Sen, Teşkilat’a neden girdin delikanlı, kim aldı, neden aldı, neyini beğendiler?”

‘Şey… Sınav yaptılar. Ben müracaat ettim. Sonra kazandım. Birinin alması mı gerekiyordu?”

“Işte Sungur bu demek delikanlı. Sungur aşk demek, iman demek, vatan demek, tarih demek… Sungur bir coğrafya demek Müfit Bey. Ne sınav demek, ne test demek.”

“Nasıl yani?”

“Sohbet aralarında hissettirmişti bana. ‘Ben teşkilat reisi olsam’ demişti, ‘Sungur gibisini bulamazdım heralde’.

Mevlana ile Yunus, Karacaoğlan’la Fuzüli idi. Ve bilir misin, aşık olacaksa Mecnun gibi olur, Leylası’nı arardı. Allah onu utandırmadı, verdi de

“Bunu da mı anlatmadı? Bir gün, çocuk gibi koşarak yanıma geldi. Gözleri parlıyordu. 0 güne kadar Sungur’u öyle mutlu gör memiştim. Kulağıma eğilip ‘Balamı buldum!’ dedi. Ne olduğunu anlamadım, yorumlayamadım. Koşup kütüphanedeki ansiklope diyi kanştırdım. Meğer Bala Hatun, Osman Bey’in sevdiği kızmış. Rüyasını Şeyh Edebali’ye anlatan Osman Bey’e, şeyh de kızı Bala Hatun’u vermiş. Meşhur kışsadır ya… Bizimki de sonunda aradığını bulmuş.”

“Sonra?”

“Işte ondan sonrası Teşkilat’a çıkar. Kız gider, Sungur Teşkilat’a girer Müfit Bey.”

“Nasıl?”

“Sungur şair ruhludur. Onun şiirlerini okumak bir tarafada anlamak gerçekten zordur. Osmanlıca yazmayı öğreneceksin, ba’nın ters okunduğunda ah, yani su olduğunu, har’ın diken anlamına ğel diğini, ustalıkla sana nar diye okutursa ateş olacağını bileceksin. Aynca ab’ın letafet anlamı olduğunu, ab’a bir b ekleyip abb diye okursan nur ve ışığa dönüşeceğini çözeceksin. Bir satırda hem ha, hem nar geçiyorsa şüpheleneceksin. Şimdi kalksa da yatağından bülbül gibi okuyuverse bize…

Bir şiiri vardı ya unuttum, düz okuduğunda, ilk satırdan son satıra, meyhaneden kalbe doğru giderdin: âşık olduğunu, aşk yüzünden meyhaneye düştüğünü anlatırdı ve sonunda sevdiğinin ismini veriyordu. Tersten gelirken belayı anlatıyor, beladan sonra meyhaneye düştüğünü söyler gibi yazıyordu: ismini veren hecelerden, merhumenin ölüm sebebi ortaya çıkıyordu. Dedim ya delikanlı, Sungur; bir şiirde dört mesaj vermezse, dört satır yazmazdı. Ba’yı da, nedense çok severdi.”

Turan’ın sözleri Müfit’in bakışlannı birden değiştirmişti. Anlattığı şiir, Ahmet’in cebinden çıkan şiir olabilirdi. Turan Akkan’ın tarif ettiği kişi Sungur Fırat’a değil, Ahmet’e benziyordu. Genç ajan duyduklarına anlam veremiyor, Turan Akkan’ın konuşmasını dinliyordu.

“Serencebey’e gider bir gün Sungur. Sevdiği kızla buluşacaktır. Her zaman gölgesinde oturdukları bir ağaç vardır. Sungur uzun bir süre kızın gelmesini bekler. Fakat orada otururken, yanına tanımadığı bir şahıs gelir, oturur.

Dirençli olmasını, sakin olmasını söyledikten sonra; kızın gelemeyeceğini anlatır. Sevdiği kız vefat etmiştir!”

“Nasıl?”

Müfit’in sorusu Turan’ı derin düşüncelere sevk eder. Başka şeyler de biliyormuş da konuşmuyormuş gibi bir hali vardır. Yutkunur, tekrar yutkunur..

“Şiirleri delikanlı. Şiirlerini oku, bulursun.

“Ama…”

“0 günden sonra Sungur’un bütün hayatı değişti. Ne gözlerinde parıltı, ne yüreğinde heyecan vardı Günlüğünü okudum o gün, havadan bahsetmiş, sudan anlatmış. ‘Su’yu ‘su’dan ayırmak mümkün mü diye yazmıştı! ‘Her suyun tadı birbirine karıştı, tadı bende kaldı’ yazıyordu.

Yurttan aynldı, okulu bıraktı. Giderken, herkes başka sebeplerle gittiğini düşündü. Lakin gerçek başkaydı. 0 günden sonra, Sungur’u ben de göremedim. Biz nasıl bir Sungur istersek, o öyle bir Sungur oldu. Gülmesini isteyenlere karşı güldü, ciddi olmasını bekleyenlere karşı ciddi biri oldu. Ama hiçbir zaman Sungur olmadı.”

Akkan konuşurken, Müfit’in aklına, kardeşiyle Kız Kulesi’nde yaptıkları konuşma geldi. Sungur Bey’in günlüğünde yazılanların aynısını Ahmet kendisine söylemişti. Ani bir refleksle geri dönüp odaya girdi. Turan Akkan, neler olduğunu anlamamıştı ama olduğu yerde hareketsiz bekliyordu. Gözleri dolmuş, Sungur’a yaptığı yanlışı düşünmeye başlamıştı. Kendisine kahrediyordu!

Az sonra, yavaş adımlarla içeri girip Sungur Fırat’ın yanına geldi. Fırat uyuyordu. Sağ elini avucunun içine alan Turan, Sungur’dan yıllardır beklediği o sıcak dost bakışını ister gibiydi. Sevdiği kızı kaybeden Sungur, o günden sonra Turan’a daha çok bağlanmıştı. Eski dostunun yıllar evvel söylediği söz kulaklarında çınlıyordu: ‘Bütün sermayemi sana yatırdım Turan Eğer iflas edersem; Sungur, Sungur olmaktan çıkar, bilesin!”

Gözlerindeki damlalardan biri yanağından süzütup yavaş yavaş Sungur Bey’in eline damlamaya başladı. Sungur Bey, kafasını çevirdi ve gözlerini açtı.

“Turan… Tu. . .ran… İyi misin?”

Sungur Bey sorusu Akkan’ın gözyaşlarını iyice hareketlendirmişti. Sungur Fırat günler sonra ilk defa tebessüm etti, kısık bir sesle “Çok güzel ağlıyorsun Turan, gözyaşın çok sıcak” dedi. Yutkundu, gözlerindeki parıltı okunabiliyordu.

“Neden daha önce ağlamadın ki?”

Müfit, Kumköprülü’nün Peşinde!

Sungur Fırat’ın günlüklerinde yazan cümlelerle, Ahmet’in Kız kulesi’nde söylediği sözlerin birbirine çok benzemesi Müfit’i şüphelendirmişti. Hastaneden çıkıp eve giden genç ajan, Ahmet’in odasına girmiş ve şiir defterini okumak istemişti. Fakat defter ortalıkta yoktu.

İki gün, hiçbir şey yokmuş gibi davranan Müfit, üçüncü günün sonunda Ahmet’e ulaşamayınca Kız Kulesi’nin yolunu tuttu. Delikanlı, her zamanki gibi sahilde yalnız başma oturuyor, denizi izliyordu. Yanına yaklaşan Müfit, sert bir ses tonuyla “Burada ne an yorsun sen?” diye bağırdı.

Ahmet, abisinin yüzüne şaşırmış gözlerle baktı. Yüzü kızardı, kalp atışlannın hızlandığını hissedebiliyordu.

“Şey abi…”

“Nar peşinde, har peşinde misin Ahmet? Beni mi kandırıyorsun. Sungur Abi ses etmiyor diye onun şiirlerini kullanmak yakışıyor mu sana? Ben de seni adam bilirdim.”

Kafasını önüne eğen Ahmet, arkasını dönüp birkaç adım ileri attı. Büyük taşların üzerinde yürürken, “Anlatsam anlamazsın ki ah dedi.

“Hem, Sungur Abi susmamı söyledi, anlatamam.

‘Neyi?”

“Bildiğin şeyi.”

Müfit, Sungur Fırat ile Ahmet arasındaki samimiyetin farkındaydı. Dünyada tek dost olarak Sungur bey’i gören Ahmet, bu kez onun şiirlerini çalmakla suçlanıyordu.

“Evet, ben birkaç şiir yazdım. Sungur Abi okudu, beğendi. 0 bana şiirler verdi, ben de ona kendi şiirlerimi verdim. Ama hiçbir zaman onun şiirlerini kullanmadım.”

“Peki o meşhur şiiri söyle bakalım. Bade verirmiş, bilmem ne verirmiş!”

“ benim şiirim abi. Sungur Abi’nin bir şiirine çok benziyor. Bende bade var, onun şiirinde bahar. İki türlü okuyorsun, bir diken oluyor, bir deniz derya anlamında bahar. ‘Benim tarzıma çok benziyorsun’ demişti.”

“Peki ya şu su meselesi?’

“Ne suyu? Hiç olmazsa Buse hatırına sus abi!

Ahmet’in sesini yükselterek verdiği cevap Müfit’i şaşırtmıştı. Her zaman sakin olan kardeşini kızdırdığını ve büyük bir hata yaptığını anlamaya başladı.

“Söylesene abi, ne suyu?”

“Yok bir şey Ahmet tamam.”

“Ne o, ben Sungur Abi’nin yasını tutarken, sen benim ona haksızlık yaptığımı düşündün de mi?”

Ahmet isyan edercesine söylediği sözden sonra arkasını dönüp yürümeye başladı. Müfit, kendisine kızıyor; böyle bir şeyi neden yaptığına anlam veremiyordu. 0 gün ve o günün sonrasındaki bir hafta Müfit için çok zor geçmişti.

Sungur Fırat hastanede yatarken, Kafkasya, Azerbaycan ve Irak’ta önemli gelişmeler yaşandı.

Yabancı basında, Türkiye’den Irak’a giden sivil istihbarat elemanlarının Şii hedeflere yönelik saldırılar düzenlediği ve çatışmaların devam etmesi halinde Türkiye ile İran arasında bir savaş çıkabileceği yazıldı.

İsrail ve Amerika’nın ortak girişimi ile Mossad ve CIA başkanları Türkiye’yi ziyaret ettiler. İsrail’den getirilen Arrow füzelerinin Türk topraklarına yerleştirilmesi kararlaştırılmış, İncirlik’teki 90 Amerikan nükleer bombası ile ilgili son strateji belirlenmişti.

Azerbaycan’daki petrol ihaleleri bu hafta içinde sonuçlanmış ve Amerika’nın büyük baskılarına rağmen Azeri firmalar petrolü ele geçirmişlerdi.

Hastanede geçirdiği son gününde Bakü’deki ihaleleri canlı yayınla izleyen Sungur Bey, ‘Bu ateş, çok duman çıkarır’ demişti.

Molla ile birlikte Karaman ve Nevşehir’deki birliklerin tutuklanmasına anlam veremeyen Sungur Fırat, Rizeli’yi aramasına rağmen ulaşamamıştı. Bir şeylerin ters gittiğine emindi. Istanbul sokaklarındaki savaş görüntülerini izledikçe, Rizeli’nin toplantıda söylediği “iç savaş” sözü aklına geliyor; “Denge bozulmuş” diye mırıldanı yordu. Eli silahlı yüzlerce kişi, Beşiktaş’tan Bayrampaşa’ya, Ümraniye’den Pendik’e kadar birçok mahallede “kurtarılmış bölgeler” ilan etmeye başlamıştı.

Yatağının başındaki zile basan Sungur Bey, içeriye giren Murat’ı ciddi gözlerle izledikten sonra yan taraftaki sandalyeye işaret edip “Otur” dedi. Fırat’ın bakışlan Murat’ı korkutmuştu.

“Nasılsın Murat?”

“Sağolun efendim. Sizi iyi gördükten sonra biz çok iyiyiz.”

 “Senden bir ricada bulunacağım. Ama bir sen bileceksin bir de Allah.”

Murat şaşırmıştı.

“Tabi efendim.”

‘Bir cep telefonu istiyorum. Özel olacak. Yaz bakalım.” Sungur Bey’in uzattığı kalemi alan Murat, elindeki kâğıda yazmaya başladı.

“5.5 678 23 34… Bu hat bende olacak. Dizayn edeceğin telefonu bana getireceksin. İçindeki hattı sen takacaksın. Numarasını ben bileceğim. 0 hattı, benim bu numaramdan aradığım zaman karşı taraf cevap verdi diyelim.”

“Evet efendim.”

“Alo dedikten sonra 3 tuşuna basacağım ve o telefonda İstiklal Marşı’nın müziği çalacak, melodi olarak. Anladın mı, yapabilir misin?”

“Yaparım efendim:”

“Peki, bitmedi. 0 telefona bomba yerleştireceksin. Patladığı zaman on metre yakınında canlı insan bırakmayacak!”

Murat’ın gözleri birden büyümüştü. “Nasıl yani?” diye mırıldandığını duyan Sungur Bey, konuşmasına devam etti.

“Bomba az önce yazdığın hattın numaralanna bağlı olacak. 3’e bastığımda telefonda marş çalacak, 5’e bastığımda da bomba patlayacak. Bunu ayarlayabilir misin?”

Murat şok olmuştu. Bir süre kurt ajanın yüzüne baktı ve sonra “Yaparım efendim” dedi.

“Bitmedi. Telefonu dinlemek istiyorum. Normal yolla değil ama. İçine mikrofon yerleştireceksin. Sinyaller direk bana gelecek. Ona göre dizayn yapacak ve sinyal aletini bana getireceksin. Hattan değil, telefondan dinleme yapacağız.”

            “Peki efendim.”

“Son bir şey daha. Bunu sakın senden başka kimse bilmesin!”

“Emredersiniz efendim.”

“Bugün ben hastaneden çıkıyorum. Ne zamana yetiştirirsin”

“Yanna hazır olur efendim.”

“Sabah dokuzda Serencebey’e getir!”

Murat korkulu gözlerle odadan çıktı. Az sonra içeriye giren doktor son kontrolü yaptı ve Sungur Bey’i taburcu edebileceklerini söyledi.

Turan Akkan hemen Sungur Fırat’ın koluna girdi.

“Dur be kardeşim. İyileştik işte!”

“Hadi hadi, naz yapma, yürü..

Akkan’ın kolunda dışarı çıkan Sungur Bey, 303 nolu odaya gitmek istediğini söyledi. Türk halkının “Efsane Yarbay” olarak tanıdığı ve kahramanlığını her zaman takdir ettiği komutan, hafif bir tedavi için hastaneye gelmişti.

“Geçmiş olsun Korkut Abi

“Ooo, sağolasın Sungur’um. Seni ayakta görmek Türkiye’yi ayakta görmeye bedel.”

“Estağfirullah abi. Siz olmasanız bizim kıymetimiz ne ki!”

Sungur Fırat ve efsane yarbay sohbet ederken içeriye Müfit girdi. Telaşlı ve heyecanlı bir hali vardı.

“Kusura bakma abi, yetişemedim.”

“Önemli değil Müfıt, Korkut Abi’yle sohbet ediyoruz. Çıkacağız şimdi.”

“Ankara’dan Korkut Bey aradı abi, selam söyledi.”

“Tamam, sağol Müfit.”

Yarım saat daha içeride kalan Sungur Fırat, bir ay sonra ilk defa dışartya çıkıyordu. Hastaneden ayrılırken, doktorlar ve hemşirelerle tek tek helalleşti. Turan’ın arabasına bindi ve eve gitmek üzere hareket etti. Çok yakında, kafasındaki soruların hepsine cevap bulacağı nı düşünüyordu.

Korkma Sönmez Bu Şafaklarda Yüzen Alsancak!

Sabah sekizde Serencebey Parkı’na gelen Sungur Bey, her zamanki gibi ağacının yanına gidip, birkaç dakika sohbet etti. Daha sonra belindeki çakıyı çıkaran Fırat; ağacın boğaza bakan tarafındaki kısmında toprağı deşmeye başladı. On beş yirmi santim kazmıştı ki, eliyle toprağı temizleyip dışarı attı. Birşeyler arar gibiydi…

Çevresini umursamaz bir tavırla çukuru boşaltmaya devam eden Fırat, beyaz bir mendil göründüğünde ellerini birbirine çırparak temizledi. Sağ eliyle mendile uzandı ve mendili dışan çıkardı. İçinde, oltu taşlarından dizilmiş siyah bir tespih vardı. Birkaç dakika gözleri kilitlenen Sungur Bey, “Ah Turan Ah!” diye mırıldanırken, tespihi ceketinin cebine koydu.

Mendilin altında pembe renkte başka bir mendil daha görünmüştü. Sungur Fırat uzun bir süre mendile baktıktan sonra, kazıdığı toprakla çukurun üstünü tekrar örttü. Pembe mendildeki hatıra, kurt ajanı duygulandırmıştı.

Bir süre bahçede gezinen Sungur Bey, Murat’ın geldiğini görünce hızlı adımlarla yanına yaklaştı.

            “Hoşgeldin Murat?”

“Hoşbulduk efendim. Buyrun emanetleriniz.”

“Gel benimle.”

Sungur Bey Murat’ın koluna girmiş, yavaş adımlarla Yıldız Camisine doğru yürümeye başlamışlardı. Murat’ın yeteneklerine methiyeler düzen Fırat, caminin önüne geldiklerinde beyaz aracın şoför kapısını açtı ve Murat’a oturmasını işaret etti.

Bugün, Turan Abinle birliktesin Murat. Biraz kaynatırsınız, izinlisin anlayacağın.”

Kapıyı kapatan Sungur Bey, diğer tarafa geçip Turan’ın eline tabanca verdi. Murat’ın gözlerine bakarak, “İyi çocuktur ama yine de yanında bulunsun” dedi.

“Murat! Bugün Turan Abin ne diyorsa onu yapacaksın. Akşam ben yanınıza geleceğim.”

Genç ajan korkulu gözlerle Fırat’ın yüzüne baktı ve “Tamam efendim” dedi.

Saat on iki gibi odasına Müfit’i çağıran Sungur Bey, kısa bir konuşmadan sonra elindeki dosyayı uzattı.

“İlk uçakla Ankara’ya gidiyorsun Müfit. Dosya şifreli. Korkut Bey’den randevu aldım sana. Saat altıda odasında görüşeceksiniz. Bu telefonu al. Bazı kişilerle özel görüşmeler yapmak isteyeceğim. Hat özel. Kendi telefonun yanında dursun. Sen Korkut Bey’le görüştükten sonra neler söylediğini bana anlatacaksın. Ona göre ben de görüşmek istediğim ismi sana söyleyeceğim. Telefonu o şahsa götüreceksin.”

“Peki efendim.”

“Dosyanın şifresini sana söyleyemem. Korkut Bey kendisi biliyor.”

“Peki efendim.”

“Hadi aslanım. Göreyim seni. Bugün, hayatının en büyük işini başaracaksın. Bu dosya çok önemli. Bugüne kadar çözmeye çalıştığımız soruların cevapları burada.”

Müfit şaşırmış gözlerle önce Sungur Bey’e, ardından da dosyaya baktı. “Peki abi” deyip odadan çıktı.

Müfit’ten hemen sonra Sungur Fırat da Teşkilat’tan ayrıldı. İstinye’deki evinin dışında Üsküdar Salacak’ta iki odalı mütevazı bir dairesi de olan Fırat, Efe’den başka hiç kimsenin bilmediği bu daireye çok nadir gelir, kafasını dinlendirirdi.

Saat beş haberlerini dinledikten sonra televizyonu kapatan Sungur Fırat, Börteçine’den kendisine gelen dosyayı inceliyordu. Aylardır peşinde olduğu; Alpar ile İsmail Nasuh’un ölümüne yol açan dosyada çok ciddi bilgiler vardı.

Oğuzbey’in Amerika adına çalıştığını, Kafkasya ve Azerbaycan operasyonlarının arkasında Amerikan istihbaratının olduğunu belgelerle ortaya koyan rapor, dün gece Sungur Bey’e ulaşmıştı.

Kendisine suikast düzenleyenin Korkut Bey olduğundan emin olan Sungur Fırat, bu raporu okuduktan sonra daha da rahatlamıştı.

Ayağa kalkıp yan taraftaki satranç tahtasının başına geçti. Oyuncuların üzerinde Oğuzbey, Börteçine, Kayıbey, ABD, Iran, Rusya, Türkiye, İsrail, Müfit, Efe, Ahmet, Murat, Alpar, Ismail Nasuh, Orhan Mirza, Yusuf, PKK, El Kaide, Rizeli, Samim Sancar gibi isimler yazılıydı. Kafasını kaldırıp saate baktı. Saat altıyı birkaç dakika geçmişti. –

Telefonu alıp Müfit’in numarasını buldurdu.

“Alo Müfit, ne yaptın?”

“Şu anda görüşmedeyim abi.”

“Korkut Bey’i verebilir misin?”

 “Buyur Sungur”

“Raporu aldınız mı efendim?”

“Evet, şifresi ne bunun?”

‘Özel hattan söyleyeyim efendim!”

Müfit telefonu eline aldıktan sonra cebindeki diğer telefon çalmaya başladı. Ekrana baktı. 05.5 678 23 34 yazıyordu. Açtı. Sungur

Fırat şifreyi söyledi ve telefonu kapatmadan önce 9 tuşuna bastı.

Mikrofon devreye girmişti. Müfit ve Korkut Bey’in konuşmalarını

Sungur Fırat odasından dinlemeye başladı.

“Sungur’un en zayıf yerini bulduk abi.”

“Ciddi misin Müfit, neymiş?”

‘Turan isminde bir adamı çok seviyor. Gençliğinden beri.”

“Ya bırak sen de, bula bula bunu mu buldun yani.”

“Öyle deme abii’

Müfit son sözünü söylemişti ki, telefon tekrar çaldı. Ekrana baktı. 05.5 678 23 34 numaralı hattan aranıyordu. Korkut Bey’e sus işareti yaparken telefonu açtı. Fırat, 3 numaralı tuşa basmıştı. İstiklal Marşı çalmaya başlamış, Müfit ve Korkut Bey şaşırmış gözlerle birbirlerine bakıyorlardı.

“Sönmeden yurdumun üstünde tüten!.

İkinci cümlenin sonuna yaklaşılmıştı ki,’ satranç tahtasındaki Müfit yazılı piyonu alan Sungur Bey, önce Oğuzbey yazan fili yedi ve sonra 5 tuşuna bastı.

Ankara’da, bir devir kapanmıştı!

Sorular, Cevabım Buluyor!

Sungur Fırat bir süre derin düşüncelere daldıktan sonra, eline kalem alıp, tarihe not olarak düşmek istediği gerçekleri günlüğüne yazmaya başladı.

Azerbaycan’daki millileştirme politikası bir kandırmacadan ibarettir. Kanun, beş yıl öncesinden bu tarafa yapılan ortaklıklarıda kabul etmemiş ve yabancı yatırımcıların ihalelere girmesini engellemiştir. Gerçek ise görünenden farklıdır.

Petrol ihalesi kazanan firmalann tamamının Amerikan sermayeli şirketlerle gizli ortaklıklan vardır ve bunlar beş yıldan daha ev velki bir zamanda kurulmuş ortaklıklardır. Dolayısıyla, Türkiye’yi savaşla tehdit eden Amerika’nın; bu tehdidi göz boyamaktan ibarettir. Rus ve Alman şirketlerinin Azeri petrolünden pay almasını en gellemişler ve kendi firmalarının önünü açmışlardır. Aldatılan, Türklerle birlikte Almanlar ve Ruslardır.

Azerbaycan’da yaptığımız devrimin arkasında Korkut Bey’in, Korkut Bey’in de arkasında kimlerin olduğu incelenirse acı bir gerçek ortaya çıkacaktır. Aynı sonuca, Kafkasya için de varılabilir. Hertürlü ısrarıma rağmen Korkut Bey, Bakü ile Ankara arasında ciddi bir ittifak kurulmasını engellemiş ve ileri bir tarihe atmıştır. Kafkas ya konusunda basının milliyetçi kalemlerini kullandığıda açıktır. Kafkas Operasyonu’nda Rusya’nın çok da ciddi tepki veremeyişi, operasyonun arkasında kimlerin olduğunu bilmesine bağlanmalıdır.

• . .Vahhabilerin neden bize destek verdiğini hep merak etmişimdir. Gelinen nokta, her şeyi açıklar niteliktedir.

• .Alpar ve Ismail Nasuh’u öldürten Korkut Bey’dir. Ellerindeki dosyada neler yazdığını bilen Korkut Ocak, bu iki arkadaşımızı öldürttüğü gibi, bana da suikast planı yapmıştır.

– – .Arabama bomba konulduğu sabah, evden çıkış saatimden beş dakika sonra beni arayan Müfit Korkut Ocak’la ilişkilidir. Müfit, Efe’nin güneydoğu operasyonunu yönetmemesi için yedekte tutul muş; Hazan isimli ajanın eylemi sonunda Diyarbakır’a gönderilmiştir. Helikopterle otele baskın yapmama rağmen, Müfit’in kontrolün de olan otelde bana saldırı yapılmamıştır. Bunu, dışarıdaki yabancı istihbaratçılarla Müfit arasındaki diyaloğa bağlamak gerekir. Benim öldürülmem, Azerbaycan’da başarısızlık demek olacağından şahsıma saldırı yapılmamıştır.

Efe Ilbay büyük olasılıkla Müfit’in bilgisi dâhilinde bir mekânda tutulmaktadır. Suriye’deki kampta Yusufun, Molla’nın kampında Yaşar’ın gördüğü kişi aynıdır. Eyfel isimli bu şahıs, Rizeli’nin elemanı olup; Efe Ilbay’la ilişkisi yoktur.

.           Kapalıçarşı’da düzenlenen eylem, Rizeli’ye ve Teşkilat’a verilmiş ciddi bir mesajdır. Efe’nin eyleme katılacağı ihbarını yaptıran ya Korkut Ocak’tır, ya da Müfit Medeni’dir. Benim Efe’yi bulmak için harekete geçeceğimi düşünen Müfit, Kabataş Erkek Lisesi ve Yıldız Sarayı civarına kendi adamlarını yerleştirmiş, suikast için emir vermiştir. Teşkilattan çıkıp düz yolu kullanan araca suikast yine Müfit’in bilgisi dâhilindedir.

Son günlerde yabancı basında çıkan Türkiye karşıtı yazılann sorumlusu Korkut Ocak’tır. MoIIa’nın kampından aldığı üç genci, kendi çıkarlan uğruna Irak’a göndermiş, olası bir İran-Türkiye Savaşı için ilk adımı atmıştır. Üç gencin, Şii hedeflere saldırması ve kimliklerinin ortaya çıkması büyük bir oyunun ak parçası olabilecektir.

Rizeli, Molla ve diğer Türk mafya liderlerine devlet görevli lerinin düzenlediği operasyonun arkasında yine Korkut Ocak vardır. Türk tarafını zayıflatmayı amaçlayan Ocak’ın niyeti, Türkiye topraklan içinde çıkmasını istedikleri bir iç savaşın alt yapısını hazırlamaktır.

Geçen sene Dündar Doruk PKK üst kademesine girememiştir. Anlaşılan gerçek şu ki; Korkut Ocak, böyle bir durumu lüzumsuz görmüş ve Ankara’ya gelmiştir. Kuzey Irak’taki liderlerle samimi olduğu da ortaya çıkmıştır.

Efe’nin yeri tespit edilmiştir. Bugün düzenlenecek bir operasyonla kurtarılacak ve şahsıma teslim edilecektir. Müfit’in kardeşi Ahmet Medeni, Teşkilat’ın Kumköprülü kod adlı üyesidir. Müfit Medeni’nin bilgisi olmadan Teşkilat’a alınmış ve çalışmaya başlamıştır. Sicilinde yazılı Pembeli kod adlı Buse ile hiçbir ilgisi yoktür. Türban kod adlı Züleyha ise sınıf arkadaşı ve sevdiği kızdır. Kız Kulesi’nin karşısındaki Italyan Kafe’yi takip etmekle görevlendirilmiş ve haftalık raporlan şahsıma sunmuştur.

Sık sık İtalyan Kafe’de toplanan şahıslar, Korkut Ocak’ın eki bidir. Kumkoprulu kod Ahmet Medeni’nin, abisi ile bölgede buluşması hedef şaşırtmacadan ibarettir. Ahmet’in son aylardaki tutumu âşık olmasına bağlanmıştır. Müfit, kardeşinin derin devlet meselelerini konuşmasını, aşkı gizlemeye çalıştığı için yaptığını düşünmüştür. Gerçek tam tersidir. Ahmet derin devlet adına çalışmıştır, bunu gizlemek için âşık olduğu izlenimi verilmiştir.

Kumköprülü kod Ahmet Medeni, Müfit Medeni’yi iyi bir ajan olarak tanımaktadır. Kendisini mühendis olarak tanıtan Müfit ise, ajan olduğunu kardeşinin bilmediğini düşünmektedir. Bu ilişkide son gerçek; Ahmet Medeni, abisinin hain olduğunu bilmemektedir.

Son cümlesini yazmıştı ki, kapının zili çaldı. Sungur Fırat şaşır mıştı. Evinin yerini bilen tek kişi Efe idi. Kurtanldığına dair bir haber alamamıştı. Bu saatte kimin geldiğini merak etti. Koridorda ilerlerken telefonu çaldı. Bir oyun olup olmadığını anlamaya çalışıyordu.

Geri dönüp telefonun ekranma baktı. Turan yazıyordu.

“Alo Sungur nerdesin birader?”

“Hayırdır Turan ne oldu?”

“Yahu bu çocuk ağlıyor ne yapayım, tamam mı işin?” Sungur Bey tebessüm etti. Bir taraftan gülüyor, bir taraftan ka pıda kimin olduğunu düşünüyordu.

“Bırak gitsin Turan, sen de Üsküdar’a gelsene. İskelede buluşalım. Akşam şöyle güzel bir yemek yiyelim.”

Telefonu kapattıktan sonra dikkatli adımlarla kapıya yaklaşan Fırat, zile kimin bastığına baktı.

Gelen Ahmet’ti.

Sensiz Kalan Bu Şehri…

Sungur Fırat kapiyı açtığında; elinde şiir defteri, gözlerinde parıltı ile bekleyen Ahmet’i gördü.

“Ahmet!”

“Buyur abi.”

“Sen… Sen nasıl buldun burayı?”

“E desem.”

“F desem”

“Ben de inadına E desem!”

“Efe!”

Sungur Bey, “Efe” dediğinde üst kata çıkan merdivende bekleyen Efe İlbay birkaç basamak aşağıya indi. Kurt ajan, ağiayan bir gülümsemeyle Efe’nin yüzüne baktı. Uzun boylu delikanlının gözlerinin içi gülüyordu. Koşarak kapıya gelen Efe, Sungur Abisi’ni bü yük bir hasretle kucakladı.

“Abi!”

“Abisi’nin aslanı!”

Birkaç dakika ikiliyi izleyen Ahmet, “haydi bizi içeriye davet etmeyecek misin abi?” dedi. Sungur Bey ve iki genç içeriye girdiler.

Odanın halini gören Efe, “Hiç değişmemişsin abi” dedi. Hahnın üstünde ucu kıvnlmış bir seccade, masanın üstünde kitaplar ve satranç tahtası, Sungur Bey’i anlatmaya yetiyordu. Satranç meraklısı Ahmet, taşların üzerindeki yazıyı okuduğunda Sungur Bey’in yüzü ne baktı. Müfit yazan taş, tahtanın üzerindeydi. Hemen aklına abisi geldi.

“Sungur Abi. Bana söz vermiştin. Efe’yi bulup getirirsem abime her şeyi anlatacaktık. He, bir de şu defterini al artık abi. Ayıp oluyor vallahi. Abim neredeyse anlayacaktı

Sungur Fırat, kendisine ait şiir defterini Ahmet’in elinden alırken, Müfit için neler söyleyeceğini düşünüyordu.

“Siz bi oturun bakalım gençler. Ahmet dur bir dakika, Efe ile hasret giderelim.”

Fırat, odadan çıkıp yan odaya geçti. Efe de masaya yaklaşıp Sungur Bey’in notlarına göz attı. “Molla ve arkadaşlan çıkanlacak, Rizeli serbest bırakılacak. Efe ve Yusufla birlikte operasyonun başında ben olacağım. Börteçine ile temasa geçeceğiz. Rulet, asıl şimdi dönmeye başlıyor” yazıyordu.

Efe neler olduğunu anlamaya çalıştı.

“Evet, Efe Bey anlat bakalım…”

“Ne anlatayım abi. Benim anlatacaklarım bir kitap olur.”

“Geçmişi unut. Asıl bundan sonra yapacakların bir kitap olacak aslanım.”

İkili konuşurken, Ahmet’in gözü bilgisayarın önündeki resme takıldı. Kafasını çevirip meraklı bir yüz ifadesiyle Sungur Bey’in yüzüne baktı.

“Şey abi. Utanıyorum söylemeye ama…

            “Ne oldu Ahmet?”

“Ben, Züleyha’ya gerçekten âşık oldum. Hatta kızın ismi Züleyha diye, bana Yusuf demeye başladılar bile.

Sungur Fırat, Ahmet’in sözlerine tebessüm ederek karşılık verdi, Efe’nin yüzüne bakmamaya çalışıyordu.

“Güzel işte Ahmet, daha ne istiyorsun.”

Ahmet, ayağa kalkıp bilgisayanrı yanına geldi. Hazır ol vaziyetindeki bir asker gibi dikilmiş, resimdeki kızı izliyordu. Utangaç bir yüz ifadesiyle Sungur Bey’e döndü…

“Buse mi?”

Sungur Bey’in bakışları bir anda değişiverdi. Kafasını, pembe bir elbiseyle çerçeveden gülümseyen kızın Buse olduğunu onaylarcasına salladı. Elini uzatıp resmi masadan kaldıran Ahmet, hemen yanındaki bilgisayardan yükselen sesle irkildi. Buse’nin resmi kalktığında, İbrahim Sadri’nin okuduğu şiir odaya yayılmıştı…

Sensiz kalan bu şehri yakmayı çok istedim mavi bir aleve dönüştürdüm kalbimi bir anda tutuşturmak istedim, beni böyle umarsız bırakıp gittiğin bu zalim şehri yakamadım, gözlerin dikildi karşıma, bir caddenin tam ortasında inanılmaz güzel bakıyordu gözlerime hafif ıslak en özel, en bilinmeyen türleri açmıştı papatyalann hatıralarınla titriyordu içim, kuşlar kanatıyordu gönlümü gri bulutlar geçiyordu göğümden anlamak üzereydim Neron’un Roma’yı neden yaktığını karanlık bir koridor açıldı önümde, anlayamadım yenik düşmüş bir Napolyon kadar mutsuzdum aslında intihara kalkışan Hitler kadar çaresiz yakmak üzereydim ki bu şehri. hatıraların içli bir yağmur gibi boşandı üzerime kediler geçti birden kavşaklarından şehrin acı acı miyavladılar, gözlerime baktılar, kızgındılar, kırgındılar onlar da tutulmuşlar anladım, sana bendeki kadar onlar da, terk ettiğin bu şehri çaresiz yakmak istiyorlar yakamıyorlar, saçların dikildi karşıma bir sokak köşesinde her telinde parmaklarımın izleri parlıyordu benzersiz kokunu alıyordu kıvrımlarından rüzgâr gözleri doluyordu saçlanna bakan kedilerin her biri bir kenarda darmadağın çömelip kalıyordu, yutkunuyordu rengi kaçıyordu pencerelerde perdelerin nereye yürüdüysem bakışın, duruşun, sesin anladım söndürmeliyim tutuşan yüreğimi kendimi yakmış olurum yakarsam bu şehri çünkü sen her şeyinle bendesin.

Affetmek, En Büyük intikam!

Kitabın senaryosu ve kurgusundaki hatalan bulup yazan ikaz ettikleri için Ahmet Hilmi Elmas ve Seyfeddin Uğuz’a, “Kafkas Ruleti” hakkındaki yorumlarıyla yazara rehber olan değerli büyüğüm Tuna Erdoğdu’ya, yazarın ihtiyacı olan kaynaklara ulaşmasında büyük emeği geçen Ahmet Koç’a; teknik yardımını ve yüzündeki tebessümü esirgemeyen dostum Salih Çakır’a samimi gayretleri için teşekkür ediyorum.

Sungur Fırat imzalı şiirleri inceleyen, eksikleri ve yanlışlan ile mısralan terbiye eden, divan şiirinin son nesil aşıklanndan Özlem Mutlu’nun ismini saygıyla zikrediyorum.

Son cümlede… Kafkas Ruleti’nin ilk sayfasından başlamak üzere, elinde bulundurduğu kitabın şu son sayfasına kadar, yazılanları okuma sabn gösteren kıymetli okuyucudan helallik talep ederim. Faideli olabilmek niyetiyle yazılan her satırda, okurun vaktini israf etmemek için gayret gösteren yazara, hakkınızı helal ediniz. Yazar, faideli olamadığı her bir okurdan özür dilemekte ve o meşhur sözü hatırlatmaktadır: Affetmek, en büyük intikam!

Saygılarımla…

Selman Kayabaşı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir