ULUSLARARSI İLİŞKİLERDE TÜRKİYE Savaş ve Barış Arasında Dünya — İbrahim S. Canbolat

GİRİŞ

TÜRKİYE’NİN KONUMU VE ÖZGÜN GÜCÜ

   Güç ve güçlülük durumunu ölçmeye ve kavramaya yönelik anlayış ve araçlar çeşitlidir. Bir yaklaşıma göre gücün tahrip edici niteliklere sahip olması gerekirken, başka bir anlayışa göre en etkili güç birbirini tamamlayıcı ve dengeleyici nitelikleri kendi içinde barındırandır. Bu ikincisinde somut olarak gözlemlenen gücün ötesinde, özellikle bazı dönemler ve hadiselerle ilişkili olarak, bir güç etkisi söz konusu olabilir. Bunu alternatif güç ya da sorunsal duyarlıklı güç diye tanımlamak mümkün. Bu modelde, muhtelif faktörlere bağlı olarak, işlevsel birliktelik ve uyuşmazlıkların karşılıklı çıkar beklentisiyle çözümlenmesi esastır. Burada, kökeni insanın “kötü doğasında” olduğu varsayılan tek boyutlu tehdit ile mücadele etmeye ayarlı bir güç anlayışı hakim değildir. Bu türden bir güç modelinde paylaşma değil, imha etme esastır. Bir şeyi paylaşmak için önce onun mevcut olması gerekir, olmayanı paylaşmak da mümkün değildir. Sözü edilen tehdit algılamasıyla ilintili güç modeli, daha önce üzerinde durduğumuz düşünce ve onun unsurlarına dayalı bir değer anlayışından yoksun olduğu için, paylaşım yerine tekli kazanç ve ötekini (en iyimser ifadeyle) etkisizleştirmeyi tercih eder.

Soğuk Savaş sonrası dönemde Batı dünyasında kullanılan “yumuşak güç (soft power)” kavramı, hem içerik hem de doğal bölünme etkisi itibariyle, tamamlayıcı ve dengeleyici güç özelliklerini taşımamaktadır. Söz konusu yumuşak gücün çeşitli sorunlar bağlamındaki güç etkisi sınırlı olmak zorundadır, bundan dolayı da bağımlılığı beraberinde getirir. Ayrıştırmalar, karşıtlarını da doğurur. Batı kaynaklı “yumuşak güç” kavramı, doğal bir sonuç olarak “sert güç (hard power)” kavramını üretmiştir. Peki bunlar arasında işbirliği nasıl gerçekleştirilecektir? Sürekli bir işbirliği olacak mı, yoksa çıkar ve tehdit algılamasına göre buna siyasal irade mi karar verecek? Ya da, Prof. Frank Pfetsch’in önerdiği gibi, aktörler arasında işbölümünün gereği olarak bir taraf yumuşak güç rolü üstlenirken diğer taraf sert güç (askeri güç) rolünü mü sahiplenecek? Pfetsch, geliştirdiği “işbölümüne dayalı tamamlayıcı ilişkiler modelinde Avrupa Birliği için yumuşak güç, ABD için ise sert güç rolünü uygun görmektedir. Bu durumda güç üzerinde denetim ve dengeleyiciliğin tesis edilmesi zorlaşacaktır. Çünkü birbirinden bağımsız iki farklı irade vardır ve başlı başına bir kültürü gerekli kılan yumuşak gücün, belki de bu kültürden yoksun olan sert gücü etkileyip frenlemesi pek de mümkün olmayacaktır. Oysa, örneğin Dede Korkut Hikayeleri’nde anlatıldığı gibi, gücün aynı zamanda erdem ve maharet ile donanımlı olması halinde gerçek anlamda etkili bir güç olacağı düşüncesi siyasal iradede mevcut olduğu takdirde, “sert güç” ve “yumuşak güç” kavramlarıyla ifade edilen içeriklerin birbirini tamamlayıp dengelemesi, kaçınılmaz bir sonuç olarak varlığını hissettirir.

Yukarıdaki değerlendirmeler ışığında Türkiye’nin güç pozisyonuna baktığımızda, kendine özgü bir durumla karşılaşırız. Bu, tarihsel, coğrafi, kültürel, siyasal ve sosyolojik temelleri olan bir özgün güç olgusuna götürür bizi. Bunu açıklamak için önce Türkiye ile ilgili genel bazı gözlem ve kanaat çerçevesinde veriler yardımıyla bir konum ve kimlik belirlemesi yapmaya çalışalım. Denilmiştir ki; Türkiye Doğu’nun en Batılısı, Batı’nın en Doğulusu, Kuzey’in en Güneylisi, Güney’in en Kuzeylisi. Sadece bu algılama bile Türkiye’nin kimliği ve kendine özgülüğü hakkında yeterli fikir verebilir. önce bunun farkında olmak, sonra da bölgesel ve küresel düzeyde bu ülkenin dış politikasını bu bilgi ve bilinç temelinde geliştirmek gerekir. Buna bir de tarihsel süreçteki tecrübeyi, ortak tecrübeyi ve kültürü eklediğimiz zaman görürüz ki Türkiye yalnızca Batıya ya da Doğuya yerleştirilemeyecek niteliklere sahip bir ülkedir. Bu özellik, hem büyük güçlerin küresel politikaları hem de çevre ve komşu ülkelerin tercih ve beklentileri karşısında Türkiye’nin farklı bir duruş ortaya koymasını zorunlu kılıyor. Bir tür değer ve model oluşumu için fırsat, hatta mecburiyet anlamına gelir bu. Eğer söz konusu mecburiyet/gereklilik ile uyumlu politikalar üretilirse, ülkenin özgün gücü uluslararası toplum tarafından da tescil edilir.

Türkiye’nin jeopolitik bir eksen olduğu, ama aynı zamanda jeostratejik bir aktör potansiyeline de sahip olduğu yolundaki Batılı (Amerikan) değerlendirmeleri tarihsel tecrübe ve onun halen çevrede gözlemlenen sonuçlarıyla birlikte düşünüldüğünde, kolayca anlaşılır ki, Türkiye bir basit köprü olmanın çok ötesinde otantik güç sahibi bir ülkedir. Orta Avrupa’dan Doğu Türkistan’a, Orta Asya’dan Kuzey Afrika ve Arap Yarımadasına kadar uzanan geniş bir alanda Türkiye’nin tarihten gelen organik bağlarına tanık oluyorsa dünya, işte bu bir yandan bir değerler birikimine işaret ederken, diğer yandan yukarıda sözü edilen paylaşımcı gücün ipuçlarını verir.

Türkiye’nin özgün gücünün şekillenmesinde ülke içerisindeki ekonomik ve siyasal istikrar ile sosyal dayanışma ve barış (dış politika oluşumunda etkili ulusal çevre koşulları olarak) önemli olduğu gibi, uluslararası aktörlerin davranış ve beklentileri de etkilidir. örneğin 2003 yılında ABD’nin Türkiye üzerinden Irak’a girmeyi planladığı sırada TBMM’nin 1 Mart oylamasındaki “hayır” kararı, Türkiye’nin tarihsel değerler sistemiyle çelişkiye düşmesini önleyen niteliğiyle bir yandan komşu ve bölge ülkeleri (islam dünyası), hatta uluslararası kamuoyu nezdinde itibar kaybına uğramasını önlerken, diğer yandan uzun vadede dünyadaki büyük güçler karşısında da kendi iradesini hakim kılmasının yolunu açmıştır. Türkiye, bugün Soğuk Savaş dönemindekinden daha fazla manevra kabiliyetine ve alanına sahiptir. Bu Türkiye’nin jeopolitik konumundan kaynaklandığı kadar, tarih ve kültür birikiminden de gelmektedir. Bundan dolayı Türkiye, üzerine düşen görevin bilincinde olarak, kendini bir tek bölge ve ideoloji ya da model ile sınırlandırmayıp Avrupa, Asya ve Afrika düzleminde varlık gösterebildiği ölçüde, hem özgürleşecek hem de kendine ve başkalarına faydalı olacaktır.

Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerini de bu çerçevede değerlendirmek yararlı olur. Avrupa’nın geleceğinde siyasi, ekonomik, kültürel ve demografik anlamda etkili olacak bir Türkiye’nin Avrupa’ya yönelimi olarak bakmak durumundayız, AB ile ilişkilere. Böyle bir hedef her zaman canlı tutulmalıdır. Almanlar nasıl Orta Avrupa’daki Alman kültür varlığıyla ilişkilerini kendi yöntemlerine göre (büyük ölçüde de Avrupa Birliği sistemi marifetiyle) yürütmeye çalışıyorsa, Türkiye de Balkanlar’da ve hatta tüm Avrupa’da Türk dil ve kültürü ile bağlantılı en az altı yüz yıllık oluşumlardan dolayı üzerine düşen görevi ihmal edemez. Mesele sadece AB üyeliği değildir, olmamalıdır.

Avrupa’ya ayağını sağlam basan bir Türkiye, Asya ile de güçlü bağlar geliştirebilir. Mackinder’in “Heart Land” kuramında vurguladığı üçlü etkiyi burada anımsamakta yarar var. Mackinder 1904 yılında, kabaca ifade edecek olursak, Balkanlar, Batı Asya ve Kuzey Afrika’da varlık gösterecek bir gücün dünyada etkili olacağını belirtirken acaba bunu bir gözleme dayalı olarak mı yapıyordu? örneğin, o zamana en yakın tarih dönemi olarak Türklerin (Osmanlılar) bu üç bölgede hükümran olduğunu düşünmüş olabilir mi? Mümkün. Neticede teoriler rüyada görülerek yazılan modeller değildir, mutlaka bir gözlem ve muhakeme sürecinden geçer. Osmanlılar da Romalılar ya da İskender de Mackinder’e esin kaynağı oluşturmuş olabilir.

Türkiye’ye gelince, hem teorik söylem hem de somut tarihsel miras gösteriyor ki, gerektiği ölçüde dışa açık ve çok yönlü siyaset, dengeleyici ve tamamlayıcı gücün ortaya çıkması ve sürekliliği için vazgeçilmez önemdedir. Bu anlamda Türkiye’nin doğal gerçekliği, “sert güç” ve “yumuşak güç” kavramlarıyla anlatılmak istenen şeyleri aynı anda ve tek bünyede içeren özgün güç için uygun bir zemin oluşturuyor. Bu, sorunlara duyarlı ve çözümlemeci bir güç modelidir.

1.BÖLÜM

SAVAŞA KARŞI KURAMSAL ARAYIŞLAR

Bir bilim disiplini olarak Kriz ve/veya Barış Araştırmaları, özellikle ikinci Dünya Savaşı’ndan sonra çok sayıda çalışmanın konusu olmuştur. Temel amaç, üç ayrı kategoride ifade edilebilir:

  1. Savaşın nedenlerini teorik ve gözlemsel olarak araştırmak.
  • Askeri güç ve şiddet kullanımını devre dışı bırakmaya yönelik olarak kriz analizi yapmak.
  • Uyuşmazlıkların barışçıl yollarla çözümlenmesini sağlayacak yöntemler geliştirmek.

Genel olarak, barış araştırmalarında amaca yönelik iki yaklaşım gözlemlenir. Biri, “pasif barış” kavramlaştırmasıyla ifade edilen, savaşsızlık halini barış sayabilen yaklaşımdır. Diğeri ise “aktif barış” vurgulamasıyla, halklar arasında dengeli ve uyumlu ilişkilere dayalı bir düzeni amaçlayan görüştür. Bu ikincisi, bir yandan savaşın nedenlerini araştırırken, bir yandan da uluslararası politikanın şekillendiği zeminin yeniden yapılandırılması için çalışan “eleştirel barış araştırması” çerçevesinde incelenebilir. Buraya, “karşılaştırmalı kriz araştırması” adı altında yürütülen çalışmaları da dahil edebiliriz.

Kuramsal çalışmalara konu olan savaş nedenleri, aşağıda ana hatlarıyla belirtilecek çeşitli gözlem ve görüşlerle, şöyle ifade edilmektedir:[2]

  • Anarşi Kuramı: Devletler sistemini denetleyici bir uluslararası üst otorite yoktur, bu ise savaşın çıkmasını kolaylaştırmaktadır.
  • Eşitsizlik Kuramı: Toplumlar arasında ekonomik, politik ve daha başka alanlarda yapılaşmış asimetrik (dengesiz) ilişkiler, savaş nedenidir.
  • Güç Rekabeti Kuramı: Devletler arasında kendini gösteren güç mücadelesi, savaş nedenidir.
  • Rasyonel Hesap Kuramı: Herhangi bir devletin, mutlaka gerçekleştirmeyi amaçladığı, kendince rasyonel çıkar hesabı, savaş nedenidir.
  • Yetersiz Algılama Kuramı: Karşı tarafın niyetinin ya da güç potansiyelinin yanlış veya yetersiz algılanması, savaş nedenidir.
  • İkame Kuramı: Ülke içerisindeki ihtilafların dışarıya taşınması, savaş nedenidir.
  • Çıkar Kuramı: Belli bir grubun ya da seçkinlerin çıkar algılaması, savaş nedenidir.
  • İdeoloji Kuramı: Dinsel, ideolojik ve Mesih atıflı olağanüstü bilinçlenme, savaş nedenidir.
  • Mağduriyet Kuramı: Ekonomik ve/veya politik mağduriyete uğrayan devletlerin bu durumdan kurtulma çabaları, savaş nedenidir.

Savaşın nedenlerine ilişkin yukarıdaki kuramsal açıklamadan sonra, bütün zamanlar için savaşı önleyici amaç içeren bir mantıksal çıkarsamaya gönderme yapmakta yarar var: ’’Eğer barış istiyorsan, bugüne kadar sürekli savaş üretmiş olan toplumsal koşulları değiştir. ”[3]

Barış araştırmaları, bir anlamda, disiplinlerarası niteliği olan bir entegrasyon bilimi sayılıyor. Farklı unsurlar arasında entegrasyonun, başka bir ifadeyle, uyumun gerçekleştirilmesi için, önce uyuşmazlıkların tanınması, sonra da onların ortadan kaldırılması gerekir. Uyuşmazlık, çeşitli düzlemlerde kendini gösterebilir. Bir toplum içerisinde, uluslararası düzeyde (kötü örgütlenmiş devletler sisteminin ya da bir süper gücün iyi hesaplanmamış çıkar algılamalarının sonucu olarak) ihtilaflar meydana gelebilir. Bunları içgüdüsel düzeyde ya da bireysel saldırganlık ve politik ihtiras derecesinde çıkar takibi ile de açıklamak mümkün, örneğin siyasal gerçekçilerin insana bakışı, onu öteki insanın düşmanı gibi görmeleri (homo homini lupus), savaşa yol açan anlaşmazlığın önemli bir kaynağıdır. Thomas Hobbes’in Leviathan (1651) adlı çalışmasında ortaya koyduğu, doğası itibariyle şiddete yatkın ve hırslı insan tipi, ancak güçlü bir devlet politikasıyla çıkarlarını gerçekleştirecektir. Buna göre, insanlar ve toplumlar arasındaki ilişkileri düzenleyen ana etken, maksimum çıkar algılaması ve askeri/maddi güç olmaktadır. Kuvvetli olanın ötekilerin hakkını gasp edebileceği bir ilkel düzen anlayışı hakimdir. Bu anlayışı; insanın doğasını tek yanlı bencilliğe indirgeyerek, iktidarı ele geçirenlerin kötü içgüdüleriyle şekillenen politikalarına referans göstermek suretiyle, bir dünya modeli sunmak, herkes için tehlikeli sonuçlar doğurur, özellikle de, uzaktan kumandalı teknolojik vuruş yeteneği sonucunda çirkinleşen yüzüne tanık olduğumuz (ama kimilerine göre de bir güç oyunu sayılan) çağdaş savaşın, uygarlık karşıtı fiili durumuyla karşımıza çıktığı bugün!

Savaş, kuşkusuz, insanlık tarihinin her döneminde olmuştur. Savaşı tümden yok saymak, savaşmış ulusları aşağılamak mümkün değildir. Çünkü bir ulusun ya da devletin, gerektiğinde, savaşmayı göze almadan varlığını sürdürmeyi hesap etmesi düşünülemez. Tarih sürecindeki deneyimlerden bunu öğreniyoruz.

Bizim burada üzerinde durduğumuz konu, savaş ve barış koşullarının analizidir. İbni Haldun, da Mukaddime’de[4] savaşa geniş biçimde yer verir. Ona göre, savaşmamış millet yoktur; savaşın üç farklı gerekçesi olabilir: Birincisi, milletler veya hükümdarlar arasındaki kıskançlık ve rekabettir. Bu genellikle birbirine komşu topluluklar ve devletlerarasında görülür. İkincisi, düşmanlık ve husumet olarak belirtilmektedir. İbni Haldun buna örnek olarak Araplar, Türkler/Türkmenler ve Kürtlerin ilk dönemlerde sahra ve bozkırlarda sürdürdükleri göçebe yaşam tarzının zorlamasıyla, geçinmek için mal ve gıda teminine yönelik savaşlarını gösteriyor. Kendilerine karşı çıkan ve savunma durumuna geçenlerle bu topluluklar arasında düşmanlık meydana geldiğini belirtiyor. (Burada sözü edilen toplulukların göçebelikten yerleşik düzene geçişleri, belli bir süreçte tamamlanmış, bu arada beşeri kültürün ve uygarlığın oluşum ve dönüşümüne de tanık olunmuştur. Türkler’ in Orta Asya içlerinden kalkarak, önce kuzeyden Büyük Okyanus’a, sonra ise kıta Avrupası’nın ortalarına kadar ilerlemiş olmaları, özellikle Batılı yazarlar tarafından önyargılı biçimde değerlendirilmiştir. Ama gerçek olan şu ki, insanlık ve uygarlık tarihi, en azından fiziki gelişim itibariyle, aşamalı bir ilerleme göstermiştir. Aslında, ilkellik, Türkçe’ deki anlamıyla, bir ilkliği, ilkel oluşu ifade eder. İnsanlık tecrübesinde, beşeri kültürün şekillenmesinde ilk adımlar önemlidir, bunlar öncü deneyişlerdir. İnsanlık tarihi, aynı zamanda uygarlığın tarihidir. Bu ilk adımlar atılmadan uygarlık meydana gelmezdi. Tarih laboratuvarında biz, sözü edilen ilkel tecrübeleri inceleyerek, bunların geliştirilmesine yönelik çalışmalar yaparız. İlkellik, biraz da vahşiliktir, yol yordam bilmezliktir; çünkü ilk kez ediniyor insanlık tecrübesini. Bu anlamda ilkellik sürecinden geçmeden uygarlık kurmayı düşünmek, hiç antrenman yapmadan iyi futbol oynamayı beklemek gibidir. Bu bağlamda, Batı’nın daha az bir beşeri uygarlık tecrübesine sahip olduğunu söylemek mümkündür. Ortadoğu halkları bilim temelinde bir yaşam düzeni kurdukları sırada, Avrupa’da yaşayanların çamur içinde domuz çiftlikleriyle uğraştıklarını anlatan seyahat notları vardır. Örneğin, İbni Batuta[5] 14. yüzyılda Avrupa’yı gördüğünde, orasının sürekli yağan yağmurdan dolayı geri kaldığını belirtmiştir. Bu açıklamayı, İbni Haldun’un Türkler ’in ilkel dönemine ilişkin gözlemine karşı bir Türk’ün savunmacı refleksi olarak değil, dile getirilen örnek vesilesiyle ulusların ve kültürlerin gelişim süreçlerine yönelik nesnel bir çözümleme olarak görmek doğru olur.)

ibni Haldun’un dile getirdiği üçüncü gerekçe, dinin yayılmasıdır. Dördüncüsü ise dünyada siyasal üstünlük (dünya krallığı) kurma amacıdır.

Son iki gerekçe, yani savaş nedeni, dünyaya düzen ve nizam koyma amacıyla ilgilidir. Bush yönetiminin yapmak istediği de buydu. Ama dünle bugün arasında, gerek iletişim araçları ve aydınlanma gerekse savaş teknolojisi yönüyle büyük farklılık var. Günümüzde insanlar bilgi kaynaklarına daha kolay ulaşabiliyorlar, ama uygarlık kazanımları özverili emeğin ve katlanılan sıkıntıların sonucunda ortaya çıkmışlardır. Eski savaşlarda düşman, yalnızca bir kılıç boyu ötede iken, şimdi dünyanın başka bir kıtasından gönderdiği sinyalle en öldürücü ve yıkıcı vuruşu gerçekleştirebiliyor, öyleyse, çağdaş savaşın sorumluluğunu üstlenmek kolay değil.

Bütün tehdit algılamalarına ve savaşlara rağmen, insanoğlu, her zaman ötekini savaşa tahrik eden bir davranış içerisinde olmamıştır. İnsanın, beşeri hayatın çelişkilerine aldırmayarak, doğadaki uyumu ve canlılığı kendine örnek almaya çalıştığına da tanık oluruz, kimi zaman. Hem Doğu’da, hem Batı’da. Bir Gezgin edasıyla, Doğu olarak tanımladığı İslam coğrafyasından kültürel esintiler getirip Batı dünyasına tanıtmak isteyen Goethe, kültürler arasında sağlam ve üretken bir entegrasyon dokur, kendince:7

Şahane bu Doğu

Böyle Akdeniz’e girmiş

Kim Hafız’ı tanır ve severse, ancak bu

Bilir Calderon nasıl şarkı söylemiş.

İşte çeşit çeşit gelincikler

Yaklaşır, uzanırlar birbirlerine,

Ve, savaş tanrısına nispet, örterler

Desen desen tarlaları dostça.

Siyasi düşünce tarihine baktığımızda da, devletlerin ve insan topluluklarının birbirleriyle ilişkilerinde savaşın bir araç olarak devreye sokulmasını önlemeye yönelik idealist çalışmalar görürüz. Immanuel Kant’ın 1795 tarihli “sonsuz barış projesi’ bunların en önemlilerinden sayılır. Rousseau ise 19. yüzyılda Avrupa ile sınırlı bölgesel bir barış düzeninin oluşturulması için öneride bulunur. Thukydides ve daha birçok kişi genel anlamda savaşsız bir dünya için görüşler ortaya koyarken; Kutadgu Bilig’in yazarı Yusuf Has Hacip, dünyada yönetenle yönetilen arasındaki ilişkinin bilgi ve anlayışla iyileştirilmesinin yollarını göstermiştir. Mutluluk veren bilgi, hem hükümdara hem de insanlara gereklidir. Hükümdar, yönetimi altındaki insanların kendine itaat etmelerini bekliyorsa, onlara anlayışlı davranmak ve gereksinimlerini karşılamak durumundadır. Aynı zamanda bilgili de olmalıdır; bilginin sarayı akıldır, akıl ise kimya gibidir (sabit ve dogmatik değil, değişken ve değerlidir.)

Aklın değişken ve değerli oluşu, onu kullanana da önemli bir sorumluluk yükler. Ervin Laszlo’nun ifade ettiği gibi[6], akıl; ”hayatta kalma mücadelesinde bir strateji’ olabilir, ama aynı zamanda insan için “tehlikeli bir armağan” haline gelmesi de mümkündür. Birincisinde, tahrip edici yöntemlerin, o arada tabii ki savaşın tümüyle devre dışı bırakılması amacıyla üretken işbirliğinin geliştirilmesine çalışılır. Avrupa Birliği deneyimi bunun güzel bir örneğidir. İkincisinde ise aklın tek boyutlu kullanımı söz konusudur, insan aklı sayesinde elde edilen atom enerjisinin kimi ellerde, çıkar algılamasına bağlı olarak, savaşı teşvik etmesi gibi. Halbuki dünyanın tahrip edilmesini beraberinde getirecek bir savaş olacaktır, o.

Yukarıda değinilen olumsuzlukları bertaraf etmenin en iyi yolu, önceden, serinkanlı bir biçimde yapılacak kriz araştırmasından geçer. Bir uluslararası krizde, birden fazla devletin taraf olduğu uyuşmazlık ve savaş tehdidi söz konusudur. Bir araştırmaya göre[7], kriz sırasında siyasal karar alıcılarda üç tür davranış ve algılama biçimi gözlemlenebiliyor:

  1. Siyasal karar alıcılar şunun bilincindedirler ki, başka bir uluslararası aktörün eylemi kendi ulusal çıkarlarını gözeten dış politika kararlılıklarına ve güç pozisyonlarına ciddi biçimde zarar verecektir.
  • Siyasal karar alıcılar yine şunun da bilincindedirler ki, ulusal çıkarlarına zarar verecek bu türden eylemlere karşı alacakları önlemler, savaş riskini arttıracaktır.
  • Siyasal karar alıcılar, işlerini zaman baskısı altında yürütmek durumundadırlar.

Herhangi bir uyuşmazlıkta iki ya da daha fazla devletin siyasal karar alıcıları (hükümetleri) arasında cereyan eden ve henüz savaş aşamasında olmayan, ama her an bir savaşı tetikleme olasılığı bulunan karşılıklı ilişki biçimi, kriz olarak kabul edilir. Bu evrede ilgili tarafların amaçları, tercih ve davranışları, birbirlerini caydırıcı ya da savaşa yöneltici etkisi bakımından değerlendirilir ve önemlidir. Esasen savaş da, görünen öldürücü ve tahrip edici özelliğinin dışında, kendi başına bir anlam ifade etmez, ancak siyasal amaçla birlikte sonuç doğurur.

Savaşın amacı, Clausevvitz’e göre, “düşmana irademizi kabul ettirmektir. Savaş, hasmı irademizi yerine getirmeye zorlayan bir şiddet hareketidir”.[8] Clausewitz, söz konusu amacın güven içinde gerçekleştirilmesi için, düşmanın silahsızlandırılması gerektiğini ileri sürer. Buna karşılık, fiziki şiddet kullanmaktan ve öldürmekten çekinmeyen tarafın savaşta üstün geleceği bilindiği için, taraflar bu yolu tercih edeceklerdir. Savaş kuramcısı olarak tanınan Carivon Clausewitz, bu konuda şöyle der:[9]

Böylece her iki taraf da aynı şeyi düşündüğünden, birbirlerini aşırı hareketlere iterler ve bu aşırılıklar karşı tarafın güç direncinden başka bir sınır tanımaz… Bize iğrenç geliyor diye vahşet unsurunu ihmal etmek ve işin gerçek yüzünü görmezlikten gelmek anlamsızdır ve insanın kendi çıkarına aykırı düşer.

Clausewitz, savaşta iki unsurun varlığına işaret eder. Bunlardan biri düşmanlık duygusu, diğeri de düşmanlık niyetidir. Asıl belirleyici olanın, düşmanlık niyeti olduğunu vurgular. Düşmanlık niyeti olmadan savaşın yürütülmesi mümkün değildir, Clausewitz’e göre. Düşmanlık duygusu, sistemli ve denetimli bir niyeti içermeyebilir; ama düşmanlık niyeti (her zaman aşırı bir kin ve düşmanlık duygusunun tutsağı olmasa da), genelde düşmanlık duygusunu da gerektirir.

Her ne kadar ilkel kabilelerde duygu/duyarlık yoğunluklu niyetin, uygar toplumlarda ise akıl ağırlıklı niyetin varlığı kabul edilse de, savaş durumunda en uygar milletlerde bile en ilkel ve vahşi bir kin duygusunun şiddetle kendini gösterdiği bir gerçektir. Bu kin duygusu ve şiddet eğilimi, gelişmiş silah teknolojisiyle birleşince, savaş, kabul edilmez bir insanlık ayıbı durumuna düşmektedir. Son Irak Savaş’ında olduğu gibi.

Mart-Nisan 2003’de gerçekleşen bu savaş, ABD’nin küresel çıkar algılamasına bağlı bir şiddet kullanımıdır. Clausewitz, Napolyon’un yenilgiye uğradığı 1813-15 savaşlarından sonra, kabine savaşları döneminin bittiğini, ulusal savaşlar döneminin başladığını ifade eder. Daha doğrusu, 1813-15 savaşlarından böyle bir sonuç çıkardığını belirtir. Şimdi biz de, ABD’nin küresel öncelik mücadelesi verirken geliştirdiği “önleyici savaş” söyleminden sonra, tehlikeli küresel savaş devrinin başladığını söyleyebiliriz. Ama bu, olağan bir gelişme gibi görülmemelidir. Kolektif akıl esas alınıp dünyanın güvenlik gereksinimi gözetilerek, bunun uluslararası politikada bir model oluşturmasına karşı çıkılmalıdır. Aşağıda bu konuya tekrar dönülecektir.

Clausewitz; savaşın özünde mevcut olan şiddet ve kin duygusu ile düşmanı yok etme istencinin, uygarlığın gelişmesiyle birlikte ortadan kalkmadığını belirtir. Bunu da, barutun keşfi ve ateşli silahların sürekli gelişerek çoğalması ile açıklar. Şimdiki nükleer silahlar, güdümlü füzeler ve her türlü dehşetengiz savaş araçları da, kuşkusuz, Clausewitz’i doğruluyor.

Peki bu böyle sürüp gidecek mi? Sözü edilen toplu imha silahlarını üreten insanın, bununla yalnızca düşmana değil, üzerinde yaşadığı yerküreye de zarar verdiği düşünülecek olursa, onları üretmeye ve kullanmaya devam etmesi kendi intiharını hazırlamak demek olmaz mı? Belki Clausewitz de böyle düşünürdü, şimdiki savaş araçlarının dehşet verici tahrip gücüne tanık olsaydı. O, bunları görmedi. Görenlerin tepkileri daha farklı. Örneğin Ervin Laszlo, Evrensel Düşünmek adlı kitabında, bu konuda insanı gerçek anlamda düşündüren sorgulamalarla çözümlemelerde bulunarak, öneriler geliştiriyor.

Yaşadığımız dönemin “güvensizlik ve korku devri”olarak anıldığını belirten Laszlo, bunun nedenleri ve sorunun nasıl çözümleneceği üzerinde duruyor. Laszlo’nun temel sorusu şu: Nasıl bir strateji benimseyelim ki, dünyada hem güvensizliği gidersin, hem de refahı arttırsın? Laszlo, güvenliği ve siyasal sorunları ekonomik ve çevresel sorunlardan ayrı düşünmüyor. önce, yazarın durum tespitine bakalım:1

Bir dünya ki, orada müttefikler sonra düşman oluyor (İran), eski düşmanlar müttefik oluyor (Çin ve Sovyetler Birliği/Rusya), tarihsel ihtilaflar sürekli dostluğa ve ortaklığa dönüşüyor (Batı Avrupa), işte böyle bir dünya sadece kendi “normal” rayı üzerinde hareket eden bir dünya değildir. Milyonlarca insana yararlı olacağı yerde onların sağlığını tehdit eden atom reaktörlerinin bulunduğu bir dünyada… her şeyin “normal” seyrettiği söylenemez.

Peki ne yapabiliriz şimdi? Çekip gidebilir miyiz buradan? Bu öneri gerçi ilginç, ama önemli bir yanlışı var: Gidebileceğimiz başka hiçbir yer yoktur ki, çevre kirlenmesinden, trafik yoğunluğundan, cürüm ve cinayetten, savaştan ya da yabancılaşmadan uzakta ve güvenlikte olsun… Gezegenimizin her bir yüzeyinin bir kaç saat içinde bomba ve füzelerle imha edilebilmesi mümkün… Bugünkü durumun önlem alınmadan devam etmesi halinde; dünyadaki gıda maddelerini zehirleyebiliriz, enerji ve hammadde kaynaklarımıza ve yerkürenin çevresel hayatiyetine zarar verebiliriz, daha önemlisi dünyadaki insanların tamamını sadece bir defa değil yirmi defa imha edebiliriz… En azından bunların bazılarını yapabiliriz, belki bu bizim ömür süremiz içinde de olabilir.

Laszlo, gelecek dünyanın üretken kaosun kucağında doğacağını ileri sürüyor. Ona göre, insan beyninin bilgi merkezi de sürekli bir kaos halindedir. Bu çok hassas ayarlanmışlıktan dolayı beyin, bilgi girdilerinin en ufak değişikliklerine, organlara yönelik olarak, emir çıktılarının daha büyük değişiklikleri ile karşılık verir. Kaosa çok yakın olan beyin durumlarının daha yaratıcı olduğunu ifade eden Laszlo, insan topluluklarının da zaman zaman kaos durumuna düşebileceklerini belirtir. O, bu durumu anarşik bir gelişme değil, en küçük sarsıntılara karşı duyarlı bir tepki olarak görür. Bu bir devirden başka bir devire, bir kültürden başka bir kültüre geçişin ilk kapısıdır. İnsanın, biçim verme yeteneğinin açığa çıkmasıdır, bir bakıma. insan, kendilerinin bilincinde olmayan büyük sistemler içerisinde, bilinçli sistemleri oluşturan varlık olarak, plan yapmaya ve alternatif davranış geliştirmeye muktedirdir. Dünya ise, yüksek sistemlerin aşağıdakilere hükmettiği bir hiyerarşi değil, bir “holarşi” dir: birbiriyle esnek biçimde kenetli, entegre olmuş ve farklı bütünlükler ile yönetilir. Burada aileler, aşiretler, kentler, uluslar ve kültürler, uluslararası topluluklar ve küresel ölçekte kültür toplulukları birbirlerini tamamlayıcı etkinlikte bulunurlar. Bu büyük ve kompleks holarşide insan en önemli yere sahiptir; bilinçli yönelim ve eylemleriyle önce kendi öz çıkarını gözetir, sonra da bütünün yani topluluğun tekamül sürecini hızlandırır.

İnsanın kullanacağı bu iki strateji de, Laszlo’ya göre, bir tür değerler sistemi geliştirmeye yöneliktir:[10]

Eğer biz özgürlüğü en yüksek düzeyde değerlendiriyorsak, çok gelişmiş toplumsal sistemlere karşı güvensizlik duyarız, bireylerin düşünülebilen en yüksek derecede otonomi (özerklik) elde etmeleri üzerinde yoğunlaştırırız kendimizi. Diğer taraftan eğer adalet ve eşitlik değerlerini en yüksek düzeyde tutuyorsak, bu hedeflere ulaşıp onları gerçekleştirmek için gerekli güvenilir sosyal yapıları ararız.

İşin püf noktası, uygulamada bu iki stratejinin birbirine ters düşebileceğidir. Eğer özgürlük ve otonomi istiyorsak, bu, sosyal yapıların öneminin gözardı edilmesi anlamına gelir, öte yandan eğer adaleti yaygınlaştırmak ve sosyal dengeyi sağlamak istiyorsak, sosyal yapıları yüksek düzeyde değerlendirmek zorunda oluruz. Ama uzun vadede düşünülürse görülür ki, birey için iyi olan, toplum için de iyidir ve bu tersine çevrildiğinde de böyledir. Bugünün insanları için toplumsal sistemlerin dışında bir hayat yoktur.

Uluslararası güvenliği ve barışı ulus devletler sistemine bağlı kalarak tesis etmenin güçlüğüne vurgu yapan Laszlo, alternatif yapılar önerir. Ona göre, yalnızca bir tek sosyal üniteyle özdeşleşebileceğimiz inancı, isabetli değildir. Birden fazla toplumsal, siyasal, kültürel ve ekonomik oluşum içerisinde vefa duygusuyla yer alabiliriz; hatta bunu diğerlerine karşı vefasızlık etmeden yapabiliriz. Laszlo bunu daha ayrıntılı biçimde şöyle ifade ediyor:[11]Yakın çevremize karşı vefalı olabiliriz, hem de içinde bulunduğumuz kente, bölgeye ve devlete karşı vefalı olabiliriz, aynı zamanda da bir kıtanın bir bölümünü ve hatta kıtanın tamamını ve tüm insanlık ailesini kuşatan bir kültürü beynimizde duyar ve taşırız. Avrupalılar aynı anda İngilizler ve Almanlardır, Belçikalı ve İtalyan’dır… Dünyanın her kesiminden insanlar da tıpkı bunun gibi, bir kimlik edinip ona sahip olabilirler. Ne bir öz kimlik ne de bir kıta kimliği yalnızca bir ulusal devlete bağlılığa istinat edebilir. Bugünkü Avrupa, bir ulus devlet değildir, ama çok şümullü bir Avrupa kimliği vardır. Avrupa’ya ait olmak, Avrupalı için bir karışıklık anlamına gelmediği gibi zıt yönlere çeken bağlılıklara da sebep teşkil etmez. Evet, eğer İngilizler ve Almanlar, Belçikalılar ve İtalyanlar kendi bağımsız ulusal devletlerini kurmakta ısrar etmeselerdi, Avrupalılık daha zengin biçimde gelişirdi. Amerika Birleşik Devletleri de bir tek ulus devletin egemenliği fikrinde ısrar etmeseydi, kendi halkının yöresel kimliği daha kolay gelişirdi. Gelecek yeni çağ, merkezcil ulus devletlere pek gereksinim duymayacaktır.

Laszlo, dünyada meydana gelen karşılıklı ilişki biçimleri ve insan topluluklarının gereksinimleri açısından bakıldığında; ulusal devletlerin merkeziyetçiliğinin kırılarak bunların egemenlik yetkilerinin bir kısmının, daha önceden bazı yetki ve sorumluluklarla tesis edilen kuruluşlara devredilmesinin akıllıca bir iş olacağını belirtiyor. Avrupa Birliği, bu düşüncenin pratiğe geçirilmiş bir örneğidir, bugün. O, öncelikle bir güvenlik projesi olarak ortaya çıkmıştır. Avrupa’da yüzyıllarca devam eden savaş ve yıkımı durdurmaya yönelik bir çözüm arayışının, insan iradesi ve azmiyle bütünleştiğinde nasıl başarılı olacağını gösteren somut bir örnektir.

Laszlo’nun önerdiği modelde, ulus devletlerin yanısıra ekonominin ve politikacıların da gücünün sınırlandırılması gerekiyor. Dünya ekonomisinin küresel boyutlara ulaştığının yeterince kavranılmadığına işaret eden Laszlo; iletişim trafiğinin kendi egemenlik haklarını sınırlandırdığına ilişkin olarak birçok ulusal hükümetin itirazlarından bağımsız sınır aşırı bir iletişimin geliştiğine dikkat çekiyor. Gerçekten, Laszlo’nun değindiği gibi, sınır aşırı etkinlikler yoluyla dünyanın değiştiğine tanık oluyoruz. iş ve tatil gezilerinin de burada payı büyüktür, ama birçok ülke turizm bağımlılığından dolayı dövize de bağımlı hale gelmektedir. Planda olmayan herhangi bir aksilik durumunda ise önemli ölçüde ekonomik krizlerin meydana gelmesi kaçınılmaz oluyor. “Gizemli zatürree” (SARS) denilen bir bulaşıcı hastalığın Uzakdoğu ülkelerini etkilemesi gibi.

Dünyada ekonomik ihtiras ya da kaygılardan kaynaklanan bir güvenlik sorununa engel olmak için, küresel ölçekte bir iktisadi otoriteyi güçlendirmek yerine, “iktisadi faktörlerin daha fazla büyümelerini etkili biçimde sınırlandırmanın yollarını aramak daha bilgece bir iş olurdu”, Laszlo’ya göre. Bunun için bazı temel koşulların yerine getirilmesine işaret eden Laszlo, önerilerini şöyle dile getirir:4

Birinci gereklilik, yerel gereksinimlerin yine yerel üretimle karşılanmasıdır. “Yerel” tabiri İktisadi alanda biraz farklıdır ve bazı durumlarda sosyal ve siyasal alanlarda olduğundan daha şümullüdür. “Yerel olarak niteleyebileceğimiz bölgeler; insan topluluklarının doğal, beşeri ve mali kaynakları ortaklaşa kullandıkları yerlerdir. Böylece bir bölge içerisinde topluluklar ekonomik birimler oluşturabilirler, bugünkü Avrupa Birliği’nin temeli sayılan Kömür ve Çelik Topluluğu örneğinde olduğu gibi.

Bu tür bölgesel ekonomik toplulukların etkinlikleri, sözkonusu cemaatlerin gereksinim ve talepleri ile uyum içinde olabilir. Bölgesel ekonomiler arasındaki ticaret, bazı sektörler ile sınırlandırılabilir, orada bir ekonomi kendi kendine yeterlik sağlayamazken bir diğeri ihtiyaç fazlası üretir. Böyle birçok alan bulunduğu için uluslararası ticaret de hiç bitmez. Üretimdeki yetersizlik ya da fazlalık coğrafi, iklimsel ve beşeri faktörlere bağlı olduğu gibi iş pazarının büyüklüğü ve niteliği, uygun teknoloji ve finansman da burada etkilidir.

Bu çerçevede Laszlo, enerji kaynakları ve bunların iktisadi kullanımı üzerinde de durur. Petrol ve doğalgaz yataklarının bir kaç on yıl geçtikten sonra muhtemelen büyük ölçüde tüketilmiş olacağını belirterek, iki yeni enerji kaynağına yönelmek gerektiğini dile getirir. Birincisi, çok meşakkatli ve sorunlu gördüğü nükleer enerji, İkincisi ise güneş enerjisi ya da diğer yenilenen enerji kaynaklarıdır. Şimdi bu ikincisine, son zamanlarda konuşulan ve bor madeninin katkısıyla üretilecek hidrojen enerjisini de eklemek gerekir.

Enerji gereksiniminin büyük güçlerin politikalarında ne denli ağırlıklı olduğu, özellikle son Irak Savaşı’yla somut biçimde kendini göstermiştir. Bush yönetiminde güvenlik ve dış politikadan sorumlu olan bakan ve danışmanların tümünün daha önce petrol şirketleriyle de ilişkili oldukları ve ABD’nin enerji gereksinimini karşılamak amacıyla projeler geliştirmeye çalıştıkları düşünülürse, enerji kaynaklarının ABD için önceliği daha iyi anlaşılır. Tabii bunun yol açacağı, dünya barışını tehdit edecek türden çıkar algılamasının ne gibi sonuçlar doğuracağı da.

İşte Ervin Laszlo tarafından önerilen global güvenlik sistemi, yukarıda açıklanan ekonomik ve politik anlamda gücün paylaşımı ilkesiyle, uzun vadede her alanda barışı korumayı amaçlıyor. Bunun için devletlerin ulusal düzeyde silahlanmalarını değil, kendilerini temsil eden ortak yapılar meydana getirerek, bölgesel ya da mümkünse küresel düzeyde savaşı dışlayacak ama buna karşılık üretken ilişkiler dokusu oluşturacak bir işbölümü/işbirliği tesis etmelerini gerekli görüyor. Bu, dünya genelinde uygulanması kolay olmayan ütopik bir yaklaşım gibi görülebilir. Gerçekten de mevcut ulusal ve uluslararası yapılar böyle bir modelin hayata geçirilmesini engelleyici özellik taşır. Ama bununla beraber, insan iradesinin nelere muktedir olduğunu gösteren örneklere de sahibiz. Dünyada en kanlı savaşların, hem de kendi içinde din savaşlarının ve siyasal savaşların uzun süreli olarak yaşandığı Avrupa’da Laszlo’nun dile getirdiğine benzer bir ortak yarar ve paylaşım sisteminin varlık gösterdiğini unutmayalım. Önce altı ülkenin girişimiyle oluşturulan bu (kendi içinde ve çevresinde barış ve istikrarı amaçlayan) ortak üretim ve dağıtım sistemi, daha sonraki katılımlarla şimdi 27 ülkeyi bünyesinde barındıracak duruma gelmiştir. Bu oluşumda, Avrupa’nın kendine özgü tarihsel, politik ve kültürel arka planının etkili olduğunu belirtmemiz gerekir. Aynısı, örneğin Asya ülkeleri arasında beklemek olası değildir. Bu bakımdan, Avrupa Birliği, dünyada tek bir örnektir. Ama buna rağmen, Laszlo tarafından ortaya konulan öneriyi, halen geçerli olan uluslararası ilişkiler sisteminin ya da sistemsizliğinin canlandırdığı manzaraya bakarak, gerçek dünyada uygulanabilirliği konusunda olumsuz önyargıyla değerlendirmemek gerekir. Ne de olsa amaç, barış ve refahın herkes için tesis edilmesidir. Bu uğurda hayal kurmak bile erdemli bir girişimdir ve iyidir. Ama buna karşı olanların çıkarlarının bundan olumsuz etkileneceğini bilerek, onların önleyici savaşlarına karşı hazırlıklı olmayı ihmal etmeden.

2.BÖLÜM

ULUSLARARASI TOPLUMUN EVRİM SÜRECİ OLARAK

KÜRESELLEŞME

Dünyanın ve onunla ilgili şeylerin algılanışından başlayarak gelişen ve tartışılan içeriğin tarihi, dünyanın tarihi kadar olmasa bile, insanlığın tarihi kadar eskidir. Burada incelenecek olan, bu içerikle bağlantılı bir beşeri (toplumsal, kültürel, siyasal ve ekonomik) süreç olarak küreselleşme ve bunun dünya sistemlerinin oluşumundaki etkisidir.

Dünyanın küresel (yuvarlak) olduğu gerçeği, Batıda (Avrupa’da) geç kavranmış[12] bir maddi bilgi(sizlik) sorunu olarak karşımıza çıkar. Bugün yaşanan ve tartışılan “küreselleşme” olgusu sorunu, genel beşeri bilgi ve hırs ürünü olmakla birlikte, yine öncelikle Batı kaynaklı ve maddi boyutu ağır basan bir sorundur, ama etkileri itibariyle dünyanın geri kalan kısmını (gelişmekte olan ülkeleri) daha bir sarsıcı biçimde kuşatır. Bunu küresel ölçekte bir “türdeşleşme”[13] olarak görmek doğru olmaz, küreselleşme bundan ibaret değildir, hatta çoğu durumda bunun geçekleşme olasılığı da yoktur. Belki çevre toplumlarının merkez güçleri taklit etme çabalarıyla kendini gösteren öykünmecilik ve yozlaşma, bir türdeşleşme yanılsaması olarak belirir. Küreselleşmeye ilişkin çözümlemelerin yapıldığı çalışmalarda dikkat çeken “uygarlaşma süreci”[14] ya da “uygarlık standardı”[15] gibi teorik kriterlerden de anlaşılıyor ki, “türdeşleşme”ye götürecek yol, gidilebilir ve tekin değildir. Esasen, “uygarlık standardı”, dünyanın küresel olup olmadığı tartışmasının da gösterdiği gibi,

11.yüzyıl Doğu dünyasındaki bilim verilerini[16] ancak 16.yüzyılda içselleştirebilen Avrupa’nın, 19. yüzyılda sömürge düzeniyle Asya ve Afrika’yı kendi yörüngesine alma politikasının bir ürünüdür. “Avrupalı görüş açısından, temel sorun, Avrupalı devletlerin ‘Avrupalı olmayan siyasal toplumları, kendi aralarında oluşturdukları uluslararası toplum üyeliğine kabul edip etmeyecekleri’ sorunuydu”.[17]

Gong, uygarlık standardını, küresel topluma doğru genişleyen bir uluslararası toplumun oluşumu için gerekli görür[18]. Sözkonusu “toplum” Avrupa merkezlidir ve “Osmanlı İmparatorluğu, Habeşistan, Çin, Japonya ile Siyam” gibi “Avrupalı olmayan siyasal toplulukların” buraya kabulü sorunu, “uygarlıklar arası karşılaşmanın sonucu’’nda ortaya çıktığı savunulan “uygarlık standardının mantığıyla doğrudan ilintilidir. Burada uluslararası ilişkiler, siyasal ve kültürel bağ­lamlarıyla düşünülmektedir. Uluslararası toplum ise, “yalnızca bir sistem oluşturan değil… aynı zamanda ilişkilerini yürütebilmek için diyalog ve rıza yoluyla ortak kurallar ve kurumlar oluşturan ve bu düzenlemeleri sürdürmek için ortak çıkarlara sahip olduklarını kabul eden bir devletler grubudur.[19]

Uluslararası toplumun Avrupa’da, 19.yüzyıl koşullarında, yeni bir model olarak tasarımına ilişkin tipik bir örneği de Rousseau’nun çalışmasında görüyoruz. Avrupalı devletlerin kendilerince bir “küresel alan” yaratarak dönüşümlerini amaçlayan bu tasarıda, Rousseau, Avrupa devletlerini “gerçek bir siyasal bütünün güç ve sağlamlığı’na sahip, özgür ve istemli bir toplumda birleştirmek[20] ister. Bunu yapmaya çalışırken, Rousseau, “tartışılmaz üç gerçek” olarak nitelendirdiği şu noktalara göndermede bulunur:

“Birincisi, Türkiye dışında, Avrupa ülkeleri arasında belki mükemmel olmayan fakat insanla insan arasında doğa durumunda var olan genel ve gevşek bağlardan daha sıkı bir sosyal bağ bulunmaktadır. ikincisi, bu birliğin eksiklikleri, bu birliği oluşturanların durumunu hiçbir topluluk kurmamış olsalar da içinde bulundukları durumdan daha kötü yapmaktadır. Üçüncüsü,… bu gelişmemiş bağlar, onun aynı zamanda mükemmelleştirilmesine olanak sağlamakta, bütün üyelerinin mutsuzluklarının kaynağında olan şeyde mutluluklarını bulabilmelerini ve aralarında şimdi hüküm süren savaş durumundan sürekli bir barış yaratabilmelerini mümkün kılmaktadır.”[21]

Rousseau’nun çalışması, bugünkü Avrupa Birliği’nin düşünsel ve teorik altyapısını hazırlayarak, Avrupa’da ulus devletlerin birbirleriyle eşgüdüm içinde ortak önlemler alacakları yeni bir devletler sistemi modelini ortaya koymaktadır.

Rousseau, Avrupalı devletlerin genel bir sözleşme temelinde kalıcı ittifak oluşturmalarını önermektedir. Bu, klasik ittifaklardan farklı olarak, bütün üye devletleri bağlayıcı yasalar ve kurallar koyacak bir sistem niteliğinde olacaktır. Sorunların görüşülüp çözümlenmesi de dahil olmak üzere her türlü ortak etkinliğe ortam hazırlayacak bu sistemde, ortak giderlerin karşılanması amacıyla bir tür bütçe oluşturulacaktır.[22] Başkanlığın eşit zaman aralıklarıyla üyeler arasında paylaşılması öngörülmektedir (Avrupa Birliği’nde olduğu gibi).

Burada yer alacak (eşit oy hakkına sahip) “güçler”i, Rousseau şöyle sıralamaktadır: Roma İmparatoru, Rus İmparatoru, Fransa Kralı, ispanya Kralı, İngiltere Kralı, états généraux, Danimarka, İsveç ve Polonya Kralları, Portekiz Kralı, Roma Kralı, Prusya Kralı, Bavyera Elektörü ve birlikleri, Palatin Elektörü ve birlikleri, İsviçre ve Birlikleri, Ruhani elektörler ve birlikleri, Venedik Cumhuriyeti ve birlikleri, Napoli Kralı, Sardinya Kralı.[23]

Rousseau, “önemsiz” gördüğü diğer küçük krallıkları ve dükalıkları yukarıda belirtilen listeye dahil etmemiş, bunların daha az güçlü devletlerden biriyle birleşerek bir oyu paylaşmalarını öngörmüştür.

Rousseau’nun önerisi, tarihsel gözlem ve değerlere ilişkin bir kalkış noktasına dayanıyor, diyebiliriz. Bununla beraber, kurulması planlanan devletler sistemi konusunda, onurlu davranmak ve “iyi isim yapmak” gibi salt moral değerlere değil, somut sonuçlarla bağlantılı teknik kurallar ve rasyonel çıkar algılamasına gönderme yapıldığı belirtilmelidir. Devletleri, egemenlik yetkilerini kullanmaktan gönüllü olarak vazgeçmeye ikna etmek, kolay değildir. Çünkü egemen devletlerin “istedikleri zaman adaletsiz olmaya ilişkin kıymetli haklarını, kendilerini komşularından daha büyük yapma güçlerini ellerinden alıyorsunuz. Onları, değerini belirsizliklerden alan ve güçlerinin artmasıyla devamlı büyüyen ve antik iddiaları; dünyayı korkutmayı çok sevdikleri o güç ve terör geçidini; şanlarının ana kaynağı olan o fetih gururunu inkar etmeye zorluyorsunuz. Tek kelimeyle onları eşit ve barışçı olmaya zorluyorsunuz. Bu insafsız mahrumiyetlere katlanmaları için onlara ne gibi teselliler öneriyorsunuz?”[24]

Rousseau, bu soruya yanıt anlamında, yukarıda dile getirilen hususların eyleme dönüştürülmesi durumunda ortaya çıkacak sonuçlara dikkat çekerek, devletlerin (burada önerilen sistemin kurallarına aykırı) geleneksel davranışlardan caydırabileceğini savunuyor: “Vazgeçilmez sonuç, daha güçlünün sahip olduklarını tehlikeye atmak için saiki ve daha zayıf olanın da herhangi bir kazanma ümidi olmadığı bir ortamda, iki taraf da sahip olduklarını korumak için kazanmak istedikleri şeylerden vazgeçmeyi daha karlı bulacaklardır,”[25] Ayrıca, Rousseau, Avrupa devletler topluluğu içindeki üyelerin “komşusundan korkmak için herhangi bir nedeni olmadığından onu zayıflatmayı istemek için de bir nedeni olmayacağına” inanmakta, esasen böyle bir girişimin başarısız kalacağı bilindiğinden, bunun hiç denenmeyeceğini düşünmektedir. Böylece Avrupa ölçeğinde savaşın koşulları ortadan kaldırılmış, barış ve güvenlik sağlanmış olacaktır. Ama sınır ülkelerine dışarıdan gelecek saldırılara[26]karşı bir Avrupa ordusu bulundurulacaktır.[27]

Öte yandan, Avrupa ve dünya tarihinde uzun dönemler boyunca devletlerin eylemlerine meşruiyet kazandırıcı siyasal değer yargılarından bağımsız değerlendiremeyeceğimiz fetihlere karşı Rousseau’nun tavrı dikkat çekicidir. O, fetih eylemini geniş ölçekli barış ve güvenlik için tehlikeli bulmakla kalmıyor, onu yapanlara yönelik önyargıyı da (tarihsel kökleri olan ürküntü ve husumetle) açığa vuruyor. Bundan en büyük payı ise Osmanlı Türklerinin aldığı görülüyor. Ama artık, 19. yüzyılda, fetih tehlikesinden korkulmaması gerektiği ifade ediliyor:

“Kimsenin bizi ani bir istila ile korkutmasına izin vermeyelim. Çok açık ki Avrupa’nın korkacağı bir istilacı yoktur ve o ilk gelecek olan hiçbir zaman gelmeyecektir. Bulutlardan düşer gibi gelen o barbar püskürtmelerinin zamanı artık çoktan geçmiştir. Artık dünyanın bütün yüzeyi gözlerimizin önünde olduğu için önceden görememiş olduğumuz hiçbir tehlike bize ulaşamaz. Şu anda dünyada bütün Avrupa’yı tehdit edebilecek hiçbir güç yoktur; ve bir tane ortaya çıkarsa, Avrupa’nın hazırlanma için zamanı olacak, veya en kötüsü ona karşı bir cemiyet olarak birleşerek şimdi olduğundan çok daha iyi karşı koyabilecektir.”[28]

Küreselleşmenin ilgili dönemdeki işaretlerini taşıyan yukarıdaki açılımlar, dünyanın düşünürler (teorisyenler) ve siyasal iktidarlar tarafından farklı zamanlardaki algılanışının da örneği sayılabilir. Tarihsel süreç, aslında bir tanı­şım/bilişim ve dünyaya açılım sürecidir. İnsanlığın deneyimi ve edindiği bilgi birikimi (olanaklar) ölçüsünde dünyayı tanıyıp ona düzen önermesinde gözlemlenen yenilik, küresel ve evrensel anlamda ekonomik ve politik tartışmaları, en azından değerlendirme ve önermeleri, beraberinde getirmektedir.

Tarihsel süreçte dünya, çeşitli düşünsel soyutlamalar (model) yoluyla tanınmak ve düzenlenmek istenmiştir, örneğin dünya tarihi olarak dünya, ulus devletler topluluğu olarak dünya, büyüme birimi olarak dünya, pazar olarak dünya, sistem olarak dünya ve dünya toplumu/küresel toplum olarak dünya adıyla modeller geliştirilmiştir.

Dünyanın “dünya tarihi” ile özdeşleştirilmesi, doğal bir mantıksal çıkarsama olarak, birçok düşünür ve araştırmacı için vazgeçilmez açıklama çerçevesi oluşturmaktadır. Temel varsayım şudur: Eğer uluslararası politika dünyadaki önemli karşılıklı ilişkilerin toplamı ise ve bu da (yaşanılan gün itibariyle) geriye doğru uzanan bir tarihsellikte meydana gelmişse/gelmekteyse, sözkonusu ilişkileri bir tür dünya tarihi olarak görmek gerekiyor. Bu durumda, uluslararası politika bilimi de dünya politikası bilimi, tarihsellik vurgusuyla: dünya tarihi, olarak karşımıza çıkıyor.[29]

Dünya tarihi çözümlemesi, paradoksal görünse de, hem teolojik hem de felsefi zeminde dünyanın tekilliği vurgusuyla yapılmıştır. Ortaçağ Hıristiyan teolojisinde dünya, Tanrı’nın yarattığı ve Hz. İsa vasıtasıyla biçimlendirilecek bir bütünlük olarak kabul edilir.[30] Friedrich Hegel ve Kari Marks da tezlerini dünyanın tek ve bütün oluşuna dayandırırlar. Hegel’e göre, Weltgeist (dünyanın ruhu, dünya entelektüel değerler birikimi) dünya tarihinde, özgürleşme yönünde kendisini gerçekleştirecektir.[31] Marks ise, materyalist döngüde sınıfsız toplum ile sonuçlanacak bir sınıf çatışması tarihi üzerinde durmaktadır. Burada da esas olan, dünyanın tekilliğidir.

Küresel düzeyde süreçlerin ve hadiselerin birbiriyle ilişkisi, bir dünya politikası ya da küresel politika ve “barışın bölünmezliği”[32] gibi kavramlaştırmaları kolaylaştırmaktadır. Dünyayı tarihsel anlamda tekil kabul eden model, dünyayı bir dünya toplumu olarak değerlendiren yaklaşımı da çağrıştırıyor. Buna daha sonra gelmek üzere, tarihsel deneyime uygun olacak tarzda şimdi, dünyanın ulus devletler dünyası olarak şekillendirdiği modele bakalım.

Ulus devletler dünyası olarak dünya, uluslararası politikada temel aktör sorununa en kolay çözüm getirecek bir model olmuştur. Uluslararası sistemde devletin asıl aktör olarak ilişkilerin taşıyıcısı rolünü üstlenmesi, edimli olarak ve hukuken onu merkezi bir konuma yerleştirmiştir. Devletler arasındaki ilişkilerin Hugo Grotius öncülüğünde belli kurallara bağlanması, “devletler hukuku” teriminin gelişmesine yol açmış, bu da devletleri dünya sisteminin ana unsuru kılmıştır. Gerçekten de (ulus) devlet, ampirik gözleme dayanan pratik bir olgu olarak uluslararası politikayı üretme/yürütme yeteneğine sahiptir. Henüz, hukuksal anlamda, bazı istisnalar dışında[33], tam alternatifi de yoktur.

Bununla beraber, küreselleşmekte olan dünyada ulus devletin, gelişen ekonomik-ticari ve toplumsal ilişkiler ağı ile güvenlik sorunu karşısında yetersiz kaldığı yolunda ciddi eleştiriler vardır. John Herz daha 1950’lerde, nükleer silahlardan dolayı ulus devletin kendi toprakları içerisinde kalarak halkın güvenliğini sağlayamayacağını ileri sürüyordu. Ama buna rağmen, o ulus devlete alternatif olacak başka bir yapılanmaya şans tanımadığını da açıklıyordu.[34] Diğer yandan, bilardo topuna benzetilen ulus devletin dış dünyaya kapalı bir kutu gibi yansıdığı, Iran örneğiyle anlatılmaktadır[35]. Şah döneminde Batı ile, özellikle ABD ile sıcak ilişkiler içinde olan Iran, tipik bir (otoriter) ulus devlet olarak iç yapısı itibariyle dış dünyaya kapalıydı; orada gelişen ve Batı’nın yakından izleyemediği toplumsal muhalefet bir süre sonra Şah rejimini yıkarak Batı dünyasıyla ilişkileri yeniden belirleyecek bir islam Cumhuriyeti oluşturmuştu. Devletlerin bilardo topu gibi sadece dış yüzeyleriyle birbirlerine temas etmelerinin sürpriz sonuçlar doğurabileceğini gösteren bu örnek, hükümetlerin dışında başka aktörler aracılığıyla da ilişkiler geliştirerek bağ(lantı)lar kurmanın gerekliliğini ortaya koyuyordu. Sivil toplum örgütleri, medya, uluslararası finans kuruluşları gibi yeni aktörlerin devreye girmesi teşvik edilmeliydi. Bu zaten artık “örümcek ağı”nı andıran dünyada biraz da zorunluydu.

İşte dünyanın bir dünya toplumu olarak gündeme gelmesi, bir boyutuyla böyle olmaktadır. Diğer boyutta ise, dünyanın çok daha öncelerde teorik düzeyde bir “dünya toplumu”[36] olarak modelleştirildiğini görüyoruz. John Burton, “örümcek ağı”na[37] benzettiği dünyada birbiriyle rekabet eden çok sayıda toplumsal, siyasal, ticari ve ekonomik etkinlik sahibi grup ve kuruluşun varlığına işaret eder. Bireysel ve toplumsal anlamda beşeri davranışlar, dünya toplumu olarak dünya modelinin kalkış noktasını oluşturur. Bu model, pratikte uluslararası ilişkileri ve dünyayı sahici biçimde kavramayı amaçlasa da, birçok durumda henüz mevcut yapıya alternatif sayılabilecek yetkinlikte değildir.

Ulus devletle karşılaştırıldığında, dünya toplumu kavramının daha çok mecazi anlam taşıdığı görülür, o nedenle de “ampirik” çözümlemelere pek olanak vermez. Sosyolojik açıdan da dünyanın dev bir tekil toplum olarak küresel ölçekte toplumsal yapılar ve ilişkiler temelinde analiz edilmesi kolay olmaz, çünkü farklı tarihsel ve kültürel referansları olan toplum gerçeklikleri yerel deneyim ve gelenekler ölçüsünde görecelik/tikellik içerirler. Ancak, bütün bunlara rağmen, insanlık tecrübesinin artmasına koşut olarak bir dünya toplumu kavramlaştırmasının doğal olduğunu belirtmek gerekir, örneğin Röhrich’e göre, dünya toplumu, üretim biçimlerini de belirleyen çeşitli toplum formasyonlarının bir bileşenidir. Birbiriyle bağlantılı buplum formasyonları vasıtasıyla dünya toplumu kendini sürekli kılar.[38]

Dünyayı üretim ve tüketimle ilişkili biçimde ele alan diğer bir model, “büyüme birimi olarak dünya” modelidir. Burada dünya, devletler ve coğrafi sınırlarla tanımlanmıyor, teknoloji ve endüstriyel üretim sonucunda bozulan ekolojik denge ve insan/doğa sağlığı ekseninde gündeme getiriliyor. Aslında bu, eleştirel ve geleceğe ışık tutmayı amaçlayan bir modeldir, daha doğrusu birden fazla model[39] kullanılarak yapılan bir soyutlamadır. Temel tez, aşırı sermaye kullanımı ve üretim ile hızlı nüfus artışının dünyayı bir büyüme birimi haline getirdiği, ama yerkürenin fiziki yapısının ve orada yaşayan insanların bu gelişmeye tahammülü olmadığından, ekolojik sorunlar ve çevre kirlenmesinin yanısıra sağlık sis­teminin de çökmesi sonucunda dünyanın 2100 yılında artık yaşanılmaz duruma geleceğini varsaymaktadır.2 Tabii ki bu bir betimleme, öngörü ve uyarı olarak değerlendirilmelidir.

Dünyanın bir pazar olarak tanımlanmasına gelince: Endüstri devriminden sonra dünyada arz ve talep ilişkisinin yoğunlaşmasıyla gelişen ticaret, genelde bir küresel alan oluşumuna zemin hazırlarken, aynı zamanda bir dünya pazarı meydana getirmiştir. 18. yüzyıldan günümüze değin endüstri ürünlerinin ve bunlar için gerekli hammaddenin alı­nıp satılması, bir yandan kitleleri (çeşitli sektörlerin yönlen­dirmesiyle) ihtiyaç-dışı tüketime özendirirken, diğer yandan zengin merkez-ülkelerle yoksul çevre ülkeleri arasında den­gesiz bir bağımlılık ilişkisini kurumlaştırmıştır. Dünya, bu anlamda, bir pazara benzetilmektedir.[40]

Son olarak, dünyanın sistem temelinde kavramlaştırılması konusuna değinelim, önce, Sistem Kuramı’nın ulus­lararası politika çözümlemesinde birçok araştırmacı[41] tarafından kullanıldığını belirtmekte yarar var. Ne var ki, bu nok­tada, sistemin tanımına bağlı olarak söz konusu kuramın uygulanabilirliği[42] ile ilgili bir tartışma yaşanmaktadır: Acaba dünya bir sistem olarak kabul edilir mi? Ya da “uluslararası sistem” tabiri ne kadar doğru? Bunlara ilişkin olumsuz yanıt ya da değerlendirme yanlısı olanlar, sistemin tanımından yola çıkarak itirazlarını dile getirirler. Genel olarak sistem, “aralarında ilişkiler olan çeşitli unsurlardan meydana gelen ve tekil olarak düzenlenen bir bütünlük”[43] şeklinde tanımla­nır. Sistemin önemli bir özelliği de, onun bir (dış) sınırının olmasıdır.[44] Ayrıca, toplumsal sistemlerde aranan özellikler arasında amaç belirlenmesi, entegrasyon, uyum ve yapısal­lık gibi işlevler[45] de bulunmaktadır. Czempiel, Lampert, Falkovvski gibi yazarlar bu özelliklerin uluslararası sistemde bulunmadığını belirterek, “uluslararası sistem” ifadesinin, gündelik dilde kullanılsa bile, “siyasal-analitik”[46] açıdan doğ­ru olmayacağını[47] savunurlar.

Buna karşılık, ‘‘dünya sistemi”nden rahatlıkla söz eden yazarlar da vardır, örneğin Wallerstein’a göre,[48] dünya sis­temi, “tek bir işbölümü ve çoklu kültürel sistemlere sahip bir birim”dir, bir “toplumsal sistem”dir. O, dünya sistemini, “ortak siyasal sistem”e sahip olan ve olmayan diye ikiye ayırıyor.

Birincisine dünya imparatorluklarını, İkincisine ise dünya ekonomisini örnek veriyor. Anthony King, ortak siyasal sis­temi, toplumsal ve kültürel unsurlara ağırlık vererek, “dil, kültürel pratikler ve kurumlarla ilişkilendirilmiş”[49] biçimde açıklıyor. (Siyasal) Sistemin bir düzenleyici faktör içerdiği düşünülürse, dünyanın “tek bir mekan olarak”[50] algılandığı küresel genişlikte tekil bir dünya sisteminin yukarıdaki sistem tanımı anlamında işlevselliği, kuşkusuz, tartışılır. Ama alt birimler şeklindeki sistemler, örneğin bölgesel bir açılım (dar anlamda küreselleşme modeli) sayılabilecek Avrupa Birliği, aynı zamanda ortak siyasal sisteme sahip bir dünya sistemi olarak, tabii ki bir sistemden beklenen işlevselliği gösterebilir. “Dünya Ekonomisi’nin de kendine özgü bir sistemselliği ola­bilir, her ne kadar burada “dünya” kavramı geçiyorsa da sözkonusu ekonomiye yönelik çeşitli yan/dış etki faktörleri ve düzenleyici kurallar vardır.

Dünya sistemi açıklamasını “küresel sistem” imgele­miyle yapanlar da vardır, örneğin Robertson, “küresel alan”ı sadece toplumlar ve farklı aktörlerden ibaret görmüyor; bi­reylerin öne çıktığı “toplumlar ve toplumlar sistemi de tutarlı bir analitik çerçeve aracılığıyla ele alınmalı”[51], diyor. Robertson’a göre, küresel alan “bir bütün olarak, …uygarlıkların kültürlerinin, ulus toplumların, ulus içi ve uluslararası hare­ketler ile uluslararası örgütlenmelerin, alt toplumlar ile etnik grupların, toplum-içi grupların, bireylerin ve benzerlerinin giderek daha fazla baskı altına alındığı ama aynı zamanda farklı bir biçimde güçlendirildikleri bir noktaya doğru sıkıştı­rılmasıyla ortaya çıkan toplumsal-kültürel bir ‘sistem’dir’’.[52]

Robertson, küresel ilişkileri “esnek bir küresellik mo­deli” ile çözümlemeyi öneriyor. Bu modelde esas alınan ana unsurlar; birey (benlik), ulus toplum, uluslararası toplum (“dünya toplumlar sistemi”) ve insanlıktır. Her bir unsurun diğeriyle ilişkisi, bir göreceleşmeye yol açmakta, bundan da değişim, belki de belirsizlik, doğmaktadır. Birey-ulus toplum ilişkisi, “birey-toplum sorunu”; ulus toplum uluslararası top­lum (dünya toplumlar sistemi) ilişkisi, toplumların göreceleş­mesini; uluslararası toplum-insanlık ilişkisi, “Realpolitik insanlık sorunu”nu gündeme getirirken, birey-insanlık ilişkisi de kimlik göreceleşmesine zemin hazırlıyor.4

Bütün bu karşılıklı ilişkiler ağı sonucunda bir “küresel düzen sorunu” ortaya çıkmaktadır. Yerel ve küresel ölçekte beliren gereksinim ve talepler, ortaya çıkan (yeni) uyuşmaz­lıklar ve bunların çözümüne yönelik müdahaleler[53], sözkonusu sorunun dünyanın gündeminden kolay kolay düşmeyece­ğini gösteriyor.4

Görüldüğü gibi, küreselleşme, fiziki anlamda da olsa, dünyanın deneyimsel algılanışıyla doğrudan ilişkilidir. Farklı dönemlerde geliştirilen dünya modelleri (ya da alt-birimler olarak dünya sistemleri), beşeri gereksinimleri karşılamaya yönelik arayışların ve bununla bağlantılı bilincin ürünleridir­ler. Hegel’in Weltgeist, Robertson’un “dünya bilinci”[54] ifadele­riyle dile getirmeye çalıştıkları şey, aslında insanlığın tarihsel süreçte edindiği iyi, kötü tecrübelerin yine onun yararına kullanılması istenci (gerekliliği) olsa gerekir. İbn Haldun’un vurguladığı gibi[55], tarih(sel süreç), kavimlerin ve ulusların yekdiğerine naklettikleri bilgi ve tecrübelerin kaynağıdır: Do­ğanın ve toplumların durumu/değişimi, devletlerin nasıl ku­ruldukları ve hakimiyet alanlarıyla sınırlarının nasıl genişle­diği, yeryüzünün nasıl mamur hale getirildiği ve bozulmasına karşı insanın verdiği mücadele, tarihsel süreç bilgisinden öğrenilmekle kalmamakta, aynı zamanda insanın dünyaya ilişkin bilinçlenmesini de beraberinde getirmektedir.

Ancak, dünyanın, o arada bireyin ve toplumun, bilinçle de ilintili değişiminin nasıl gerçekleştiği ayrı bir sorundur. Şimdiki küreselleşme acaba hangi değerler ya da genel kabuller temelinde şekilleniyor? Robertson’un yukarıda belir­tilen modelinde de görüldüğü gibi, birey-toplum-insanlık ilişkilerinde gözlemlenen göreceleşmenin (bazı durumlarda yabancılaşmanın) kimlerin yararına olduğu her zaman tartı­şılır.

Yine insanlık ve dünya tarihinden anlıyoruz ki, birey ve toplum davranışlarının değişimini etkileyen baskın unsurlar vardır, İbn Haldun’un, Taklit Kuramı adıyla benimsenen ken­dine özgü çözümlemesine göre,[56] toplumsal değişimi tetikleyen ve yönlendiren faktör, öncelikle, bilgi üreten ve norm geliştiren güç merkezidir. Toplum düzeninin oluşması, geniş kitlelerin bu üretilen bilgi ile geliştirilen normları kabullenerek taklit etmesine (uygulamasına) bağlıdır.[57]

Yaratıcılık (model ve politika tasarımı) ile taklit (uygu­lama) esasına dayanan bu değişim modelinin bugün de facto mevcut olduğunu biliyoruz. Küreselleşme sürecinde dün­yada, en azından belirli bölgelerde, bir biçimlendirici değer olarak normlaştırılmaya çalışılan “çok kültürcülük (multiculturalism)” telkini dikkat çekmektedir. Bu, kültürel çeşitlilik ya da çok kültürlülük olgusunun ötesinde, bir politik düzenleme tasarısının uygulama aracı gibi görünüyor. Dünyanın tek bir toplumsal alan olduğu varsayıldığında, muhtelif bölgelerdeki ulus toplumlar içinde “çok kültürcülük”ün, taklit kuramı anla­mında kabul görmesi, acaba üretkenliğe götüren bir kültür zenginliği mi yoksa bir “çok kültürcülük” (ideolojisinin) başarı­sı mı sayılır? Norman Podhoretz ve Schlesinger, çok kültürcülüğün tehlikesine işaret ederek bunun ABD için doğuraca­ğı sonuçları ilginç bir biçimde dile getiriyorlar. Onlara göre, bu durum, var olduğu kabul edilen Amerikan ortak sembolle­rinin, birleştirici değerlerinin ve moral ilkelerinin kaybolması­na, ‘’Amerikan toplumunun Balkanlaşmasına’’ yol açabilir.[58]

Demek ki American way, çift taraflı bir yoldur. Bunun ayırdın da olmakta fayda var. Küreselleşme eğer bir yerde bilinçle ilgili bir yenilenme anlamına geliyorsa, o zaman bu­rada ne yönde ve nasıl bir bilinçlenme olacağının önemini vurgulamak gerekir. Çünkü halkın neyi taklit edip etmeyeceği bu (küresel ve evrensel nitelikli) bilinçlenmeye bağlıdır. Hatta belirli dönemlerde, uluslararası ilişkileri yürüten ağırlıklı ak­törlerin yeniden tanımlanmasını da beraberinde getiren “dünya düzeni” projelerinin bile bundan bağımsız düşünül­memesi gerektiğini söyleyebiliriz. Öyleyse, önemli olan, kü­reselleşen dünyanın değişimini görüp bunu sonradan sonradan res­metmek değil, (sürekli) değişimle biçimlenecek dünyanın renk ve tonlarına yönelik ilk tercih ve belirlemede yer alabil­mektir.

Uluslararası toplumda çok fazla çıkar algılamaları (İbn Haldun’a göre: asabiyetler[59]) vardır. Dünya tarihi bize, top­lumun düzen içinde varlığını sürdürmesi için bunlardan biri­nin ya da birkaçının düzen koyucu durumda olmasının ge­rekliliğini göstermektedir, aksi halde sonu gelmez çatışma­larla dünyanın bir yıkıcı kaosa sürüklenmesi kaçınılmaz olur. Herkesin aşağı yukarı bildiği bu basit bilgi, burada asıl veril­mek istenen değildir. Asıl söylemek istediğim, küreselleşme sürecinde öne çıkan güçlerin ve yüksel(til)en değerlerin han­gi tarihsel, siyasal, kültürel ve ekonomik koşullarda geliştikle­rinin iyi kavranılması gerektiğidir. Dünyada küresellik yoluyla hegemonya düzeni uygulamaya çalışan güçlere kesin tavırla karşı çıkmak kadar, en az onlar gibi güçlü bir yapıyla ve hegemonyacılığı reddederek dünya düzeninde söz sahibi olmaya çalışmak da gereklidir.

I. “Yeni Dünya Düzeni”, Küreselleşme ve Türkiye

1. “Yeni Dünya Düzeni” Politik ve Küresel mi, Evrensel mi?

1991 Körfez Kriziyle birlikte dünya kamuoyu, modern/postmodern iletişim araçlarının da katkılarıyla bir “Yeni Dün­ya Düzeni” beklentisine yönlendirildi. Aslında, “yeni dünya düzeni” çalışmaları, çeşitli zamanlarda, gerek teorik planda gerekse güç kullanımı yoluyla uygulamalı olarak başlatılmış­tı; buna ilişkin tarihsel gözlemler mevcuttur. Burada sözü edilen, öncelikle, ABD’nin yeni dönemde şekillendirmeye çalıştığı, kutupların çekim güçlerinden kurtulmuş bir serbest politika alanıdır.

Soğuk Savaş dönemindeki iki kutuplu uluslararası yapı, temelde, mıknatıs işlevinde iki politik-ideolojik kutup ile bunların çekim alanlarında bulunan ve eylem (manevra) yetenekleri sınırlı olan uydu devletlerden oluşuyordu; bir de kutupların ya da blokların dışında kalmayı tercih eden Bağ­lantısızlar vardı. Ekonomik ve ticari ilişkiler için bile bu iki kutuplu sistem, Büyük Güçler’in, örneğin ABD’nin, işini zor­laştırıyordu. Soğuk Savaş sonrası dönemde işte bu engel büyük ölçüde ortadan kalktı. Uluslararası konjonktür, bir kez daha bir “yeni dünya düzeni” için uygun hale geldi. Francis Fukuyama, ClA’nın beyin örgütü sayılan Rand Corporation’da çalışırken yazdığı “Tarihin Sonu(mu?)” makalesiyle, bir yerde, “yeni dünya düzeni”nin teorik zeminini oluşturu­yordu

“Tarihin sonu” düşüncesi, Fukuyama’ya göre, müreffeh ve mutlu bir yaşam için eskiden beri süregelen beşeri arayışların son noktaya geldiği, artık özgürlükçü serbest pazar düzeninin ve liberalizmin en ideal yaşam biçimi olarak kendini kanıtladığı savına dayanıyor. Fukuyama, liberal kapitalizmin alternatifleri saydığı komünizm ve faşizmin yıkıldığını, din ve milliyetçiliğin ise potansiyel birer tehlike olarak algılandıklarını belirterek, dünyaya bir “homojen evrensel devlet” modeli öneriyor. O’na göre, bu model içerisinde yer alanlar, tarihi aşanlardır; onun dışında kalanlar ise tarihe gömülüp kalmış toplumlar, ülkelerdir…

Tarihe takılıp kalanlara ve Büyük Güçler’in dışındakilere bu düzende pek söz hakkı tanınmıyor. Söz konusu düzenin teorik yapısında önemli payı bulunan Fukuyama, modern liberalizm bağlamında çözülemeyecek temel çelişkiler bulunmadığını iddia ediyor; ancak diğer yandan da şunları söylüyor:

“Arnavutluk’ta ya da Afrika’da Burkina Faso’daki insanların kafasını ne tür garip düşüncelerin meşgul ettiği bizi pek ilgilendirmiyor… Bizi asıl ilgilendiren şey, bir anlamda insanlığın ortak ideolojik mirasıdır.”

Balkanlarda, Afrika’da ve Ortadoğu’da insanların ne düşündüklerini, sorunlarını ve gereksinimlerini hiçe sayarak insanlığın ortak ideolojik mirasından söz etmek ne derece inandırıcı olur? Uluslararası asimetrik bağımlılığın ürünü olan bir durumu ele alıp bazı toplumları tarihe takılmış kalmış gibi göstererek, kendi amaçlarına uygun davranacakları ise yönlendirerek “özgürlükçü” liberalizm bağlamında ortak ideolojiyi yaşatmak mümkün mü?

Anlaşılıyor ki, “tarihin sonu” ile ilişkilendirilen “yeni dünya düzeni”nde uluslararası ilişkiler, özellikle de çeşitli bakımlardan periferik konumdaki ülkelerle Büyük Güçler arasındaki ilişkiler, pek iç açıcı olmayacaktır. Fukuyama’ya göre, “Üçüncü Dünya ülkelerinin büyük çoğunluğu hala tarihlerinin çamurlarına… batmış durumdadır ve bu ülkeler, önü­müzdeki yıllarda pek çok sürtüşmenin yaşandığı ülkeler olma özelliğini yitirmeyeceklerdir”.

Bu sözleri, isabetli bir saptama ve öngörüye mi yoksa uzun vadeli çıkar planlamasına mı bağlamalı, belli değil. Doğrusu, üzerinde önyargısız ve sağduyulu biçimde düşü­nülmesi gereken bir konu bu. Amerika Birleşik Devletleri’nin eski Ankara Büyükelçisi Abramowitz’in Foreign Policy dergisinde yayımlanan bir yazısında ifade ettiği, “Türkiye’nin gelecek 10 yıl içinde ya orta büyüklükte bir Güç olacağı ya da parçalanacağı” yolundaki sözleri de yukarıdaki anlamda sorgulanmalıdır. O vakit görülecektir ki, tüm bunlar öngörüden çok, belli stratejik hedef ve içerik taşıyan sözlerdir.

Gerçi, Fukuyama’nın, teorik düzeyde de olsa, evrensellik boyutunda önemsenmesi gereken ilginç noktalara işaret ettiğini belirtmeliyiz. Esasen, “tarihin sonu” kavra­mı/düşüncesi Fukuyama’ya ait bir yenilik değil. Zaten bunu kendisi Hegel, Marx ve Nietzsche’ye çok sık atıfta bulunarak da gösteriyor[60], örneğin, “tarihin sonu”, Hegel’e göre özgürlük bilincinin toplumda yerleşmesiyle, Marks’a göre ise “sı­nıfsız komünist toplum” oluşumuyla gelecekti.

Nietzsche’nin tasavvurunda, sorumluluk duygusu yerine güçlülük ve eşitsizlik ile kendini kabul ettirecek bir üst insan (Übermensch) vardı. Tarihin sonu, kültür değerlerini tersyüz ederek yeni bir kültür çevresi yaratacak olan bu üst- insan sayesinde gerçekleşecekti. Burada insan, “sonrasız dönüş” helezonu içinde hiçbir eylemden çekinmeyecek, olabildiğince hayata dalacaktı. Zira Nietzsche’ye göre, hayat, bir mücadele sürecidir, orada ancak en uygun olan kalabilir. O nedenle de insana iyilik değil, güçlülük yaraşır. Yaratıcı güç, insanın bizzat kendisidir. Tarihsel süreçte anlam aramaya gerek yoktur. Kısacası, Nietzsche’nin dünyasında insan; bütün isteklerine ulaşmış, “karnı tok bir köpek” rahatlığında olacaktı.

Ama olmadı. Nietzsche de göremedi bunu, acelesi vardı ve intiharı seçti, gitti. Söylediklerine kendisi de inanmamış olmalı.

Bütün bunlar bir yana, insanlık tarihinde ve günümüzde, gerek insanların gerekse devletlerin davranışlarında “kabul görme” çabasının olduğu, sanıyorum, yadsınılmaz. Hatta, tarihi, “kabul görme mücadelesi’ olarak niteleyen düşünürler (Hegel gibi) az değil. Bu açıdan bakıldığında, uluslararası politika da, kabul görme ve/veya kabul görmüşlük yani prestiji elde tutma mücadelesi oluyor.

Büyük Güçler’in Soğuk Savaş döneminde ve sonrasındaki politikalarına baktığımızda, kabul görmenin araçlarının ne denli değişken (ve çeşitli) olduğunu görürüz. Fukuyama’nın “akıl dışı kabul görme araçları” olarak değerlendirdiği milliyetçilik ve din, 1970’li ve 80’li yıllarda dünyanın muhtelif yerlerinde çeşitli biçimlerde desteklendi. Afganistan’daki Taliban rejimi ve 11 Eylül 2001 terörünün sorumlusu olarak gösterilen Usame bin Ladin de bu anlamda ABD’nin desteğiyle gelişip, dünya gündemine oturan somut örneklerdir. Tabii bu, demokrasi ve evrensellik adına yapılmadı, Amerikan ulusal çıkarları adına yapıldı. Şimdi Fukuyama Hegel’e göndermede bulunarak, en iyi kabul görmenin liberal demokrasiye dayalı evrensel bir homojen devlet yoluyla mümkün olacağını ileri sürerken, Büyük Güç yanlıları, buna paralel bir “yeni dünya düzeni” söyleminin tutmasını istiyorlar.

Çekim-Gerilim alanlarının oluşumundan sorumlu iki kutuplu dünya sistemi yok artık. Ama kutuplardan biri (ABD), hala ayakta ve o haliyle, yani kabul görmüş bir süper güç olarak varlığını sürdürmek istiyor. Şimdi onun çıkarına olan, etnik ve dinsel aidiyet temelinde küçük küçük oluşumları öteki kutup karşısında güçlendirmek değil, bunları “evrensel” değerlere açarak kendilerinden yararlanmaktır. O nedenle bugün ulusçu ve dinsel aidiyet etrafında kümelenme girişimleri, her yerde eskisi gibi destek görmez. Onun yerini serbest piyasa ve liberal demokrasiye destek politikaları aldı. Başka bir deyişle, küreselleşme yoluyla “kabul görme” mücadelesi veriliyor. Bunun tarafları ise, bir yanda “yapısal uyum politikası aracılığıyla sorunlarının üstesinden gelmeyi uman gelişmekte olan ülkeler, bir yanda da uluslararası finans kuruluşlarıyla sözkonusu politikayı yönlendiren ve böylelikle nüfuz alanlarını muhkemleştirmeyi amaçlayan merkez güçlerdir.

Peki küreselleşme, evrensellik düzleminde mi oluyor? Yani bu, düşünsel ve kozmik açıdan, bir başka ifadeyle İnsani ve çevresel değerler bakımından duyarlı bir açılımı da beraberinde getiriyor mu?

Ne yazık ki, öyle olduğunu söylemek pek mümkün değil. Küreselleşme, öncelikle uluslararası sermayenin ve dominant kültürün tüm küreyi kuşatarak ötekileri baskı altına alması şeklinde meydana çıkıyor; hatta sözkonusu amaç için, gerektiğinde, askeri müdahale de olasılık dahilinde görülüyor[61]. Aslında küreselleşme yeni değildir; o, özellikle devletler arasında ticari ilişkilerin sistemli biçimde gelişimi olarak, 19. yüzyılın ortalarında varlığını hissettirmiştir. 1970’lerin başında Bretton Woods sisteminin çöküşü ve yarı sabit döviz kuru standardının terk edilerek dalgalı dolar kuru standardına geçilmesiyle beraber yaygınlaşan çokuluslu şirketler ve uluslararası menkul kıymet yatırımları aracılığıyla ve tabii ki banka kredileriyle yürütülen ekonomik ve ticari ilişkiler, küreselleşmeye yeni bir çehre kazandırmıştır. 1980’li ve 1990’lı yıllarda ise bir yandan sermayenin uluslararası etki gücüne dönüşerek ulus ötesi kuruluşlar marifetiyle ekonomik ve toplumsal değişimi teşvik etmesi, bir yandan da uluslararası düzeyde yaşanan göç ve bunun doğurduğu sonuçlar, küreselleşme söylemini dünya kamuoyunun gündemine yerleştirmiştir[62]. Bugün uydu aracılığıyla her yere ulaşan reklam ve özendirmeler, dili ve tüketim kültürünü etkileyerek toplumları sahte bir küreselleşme cenderesine sokuyor. Burada elbette donanımlı olan kazanacak, ülkesinde anadilini doğru dürüst kullanarak düşünüp kendini ifade etmekten yoksun bırakılmış topluluklar ise sadece başkasına uyum sağlamak zorunda kalacaklardır. Buna belki, kavramsal anlamda, küreselleşme[63] denilir, ama evrenselleşme denilemez.

Evrensel[64] dönüşümde her kültürün kendine has katkısı, tamamlayıcı etkisi olur. Orada dünya, yerküreden ibaret görülmez, küreyi aşarak öteki varlıkları, gezegenleri de görmek gerektiği düşünülür. Sadece maddi kazanç değil, insanın ve evrenin doğal yapısının korunması da amaçlanır. Buna yönelik düşünsel etkinlikler geliştirilir, somut adımlar atmaya çalışılır. Bunu da ancak, kendine güvenen bireyler ve toplumlar yapar.

Evrensellik, özgüven duygusunu geliştirirken, pratikte tanık olduğumuz küreselleşme bunu büyük ölçüde silikleştirir. En tehlikeli olan ise, küreselleşmenin merkez dışında düşünce üretimini gölgelemesidir. Düşünce (fikir), dil yoluyla aktarılır ve gelişir. Hangi dili konuşuyorsanız, o dilin kültür birikimi ve mantığı içinde kalarak kendi düşüncenizi ifade edersiniz. Kendi düşünceniz de sizin ait olduğunuz ya da geldiğiniz kültürel iklimden (bununla beraber başka tecrübe­lerden) beslenir. Dil, baskın kültür dilinin etkisinde kalırsa, özgün fikirler ortaya çıkamaz[65]. Son dönemde eşanlı olarak yaşanan küreselleşme ve uluslaşma sürecinde birçok ulus devlet kendine has fikir (tercih, politika tarzı) geliştirip belli bir bilinçlenme evresine ulaşmadan, “küresel kültür”ün etkisine maruz kalmaktadır. Bu ise sadece kültürel sığlığı değil, ekonomik bağımlılığı[66] da meydana getiren bir olgudur. Bu süreçte ulus devletler, plansız ve irade dışı bir refleksle çevre etkilerine reaksiyon göstermektedirler. Uluslararası sermayenin geliştirdiği salt kar amaçlı ilişki ağıyla çevrelenen gelişmekte olan ulus devletler[67], başta bağımsız bir para politi­kası uygulayamamakta, hatta Senyoraj hakkını[68] bile, de facto, kaybetmektedirler. Son dönemde Türkiye’nin yakinen tanıdığı gibi, merkez ülkelerin sermayelerini kar için pazarlayan bir kuruluş olan IMF (Uluslararası Para Fonu) borç para verdiği ülkelerin temel politikalarını, örneğin “yapısal uyum politikası” aracılığıyla, belirleme gücüne sahiptir. (Türkiye’de özel bankalara sermaye desteği verilmesini öngören Banka­cılık Yasası’nın kabul edilmesi, IMF tarafından memnuniyetle karşılanmıştır, çünkü bu zaten bir IMF önerişiydi). “Devletin taahhüdü[69] anlamına gelen ulusal paranın basımı ve kulla­nımı dahil olmak üzere, her türlü devlet etkinliği uluslararası finans kuruluşlarının spekülatif hareketlerine bağlı olarak kendini sınırlandırmak durumunda kalıyor. Bunun sonucunda ise her zaman karlı yatırımların değil, aynı zamanda iç çelişkiler ve istikrarsızlık ile yerel/küresel krizlerin altyapısı oluşuyor.

Dünya düzeninin gerçek anlamda evrensel olabilmesi için, insani gereksinimlerin dikkate alındığı, özellikle de dünya nüfusunun dörtte üçünün yaşadığı bölgelerde yoğunlaşan sorunlara barışçı çözümlerin hayata geçirildiği, ekonomik ve sosyal refahın adil dağıtıldığı bir modelin esas alınması gerekir[70]. Böyle bir dünya modelinde, Ervin Laszlo’nun bir  başka bağlamda dile getirdiği gibi[71], dört önemli değer işlevselleştirilmelidir: bilim, sanat, din ve eğitim. Bilim fiziki ve kültürel gelişmeyi; sanat estetik incelik ve yaratıcılığı; din fizikötesi anlam ve iç dinginliği; eğitim ise bütün bunların bireysel ve toplumsal öğrenim süreciyle pratiğe geçirilmesini mümkün kılacaktır. Böylesi bir toplum modeliyle, hem dünya tekdüze bir küresel kültür bayağılığından kurtulur, hem de – son dönemde uluslararası kamuoyunun tanık olduğu kin/öfke birikimine veya cehalete dayalı dinsel ve ideolojik fanatizmi besleyen damarlar kurutulur. Uzun dönemde böyle bir iradenin uluslararası toplumda ve karar merkezlerinde ağırlığını hissettirmesi durumunda, “yeni dünya düzeni” insanları ve ulusları memnun edebilecek, dünya yaşanabilir olacaktır. Aksi halde, küreselleşme yoluyla sadece tüketim ve eğlencenin teşvik edildiği mevcut ulusal ve uluslararası yapıda sorunlar daha da artacak, memnun olmayanlar tepkilerini yıkıcı biçimde göstererek güç sahiplerini de en hassas yerlerinden vuracaklardır. Yeni dünya düzeni, güç kullanımının klasik Makyavelist anlayışla sürdürülmesini teşvik etmeyecek tarzda evrensel/beşeri değerleri referans aldığı ölçüde, uluslararası barış ve güvenlik için bir anlam ifade edecek, aksi halde dünyanın tehlikeli istikrarsızlığı “küresel” boyutta genişleyecektir.

Oysa “küresel kültürel etkileşimler”, sahiden karşılıklı olabildiği takdirde, tikellik/yerellik ve evrensellik birbirini tamamlayarak dünya çapında bir üretken dinamizm doğurabilir. Ne yazık ki, mevcut görünümüyle küresel kültürel ilişki biçimi buna ortam hazırlayacak nitelikte değildir. Bununla beraber şunu da belirtelim ki, tarihsel süreçte ortaya çıkan uygarlıklar, zaman ve mekana bağlı olarak birbirlerinin oluşumuna az ya da çok katkıda bulunmuşlardır[72]. Daha sonra bunların bazıları yerel düzeyde kalmış, bir kısmı da evrensellik iddiasında olmuştur. Tabii ki bu, aslında, göreli bir du­rumdur; tarih bilinci köreldiğinde, yerellik ve evrensellik ya­kıştırmaları, gerçekliği bulma merakıyla değil kültür/uygarlık taassubuyla hüküm vermeyi kolaylaştırmaktadır. Tarihteki örneklere bakıldığında ise, evrensel olan ile yerel olan[73] arasında, işin özü itibariyle, anlamlı bir farklılık yoktur. Farklılık, beşeri tecrübeyle gelişen ve değişen biçimdedir.

Bu açıdan bakıldığında, “küreselleşme”, zaman içerisinde mekanın ulaşılabilirliği ölçüsünde hem evrensel/küresel hem de yerel kültürel ilişkiler sistemi meydana getirebilir. O zaman bu, insani gereksinimleri karşılayıcı nitelikte bir dünya modelini de mümkün kılar.

Ama buna karşılık, yukarıda değinilen anlamda küreselleşme, özellikle de siyasal gerçeklik ile birlikte varlık gösterdiğinde, uluslararası sermayenin yönlendiriciliğine[74] bir de politik güç kullanımı eklenmekte ve küreselleşme bunun taşıyıcısı işlevini görmektedir. Sorunu böyle bir bağlamda ele aldığımızda, doğal olarak, siyasal gerçeklik anlamında bir politikanın hangi özellikler içerdiği sorusu ortaya çıkar. Bunun için önce, siyasal gerçeklik kuramının temel mantığını kısaca da olsa incelemek gerekiyor.

  Siyasal gerçeklik, her ne kadar, 20. yüzyılın ilk yarısında Amerikan idealizmine karşı bir reaksiyon olarak algılansa da, temeli Machiavelli’in siyasal felsefesine kadar uzanır. Machiavelli’in “sebep-sonuç sürekliliği” biçimindeki tarih anlayışı ve “etik”in siyasetin bir fonksiyonu olduğu, ama siyasetin “etik”in bir fonksiyonu olmadığı[75] yolundaki düşüncesi, siyasal gerçekliğin temel ilkesini oluşturur.

  Siyasal gerçekliğin özünde güç (kudret) ve güç dengesi vardır. Daha önceki kuramcılar da Güç kavramını devletlerarası ilişkilerde ve politikada önemli bir faktör olarak görmüşlerdir. İnsanda kuvvetli bir güç arzusunun bulunduğunu varsayan Thomas Hobbes, insanın sürekli olarak güç peşinde olduğunu vurgular. Bazı bilim adamları örneğin Reinhold Niebuhr ise bu bireysel güç arzusunu mantıksal bir çıkarsamayla, devletleri ve uluslararası politikayı da kapsayacak şekilde yaygınlaştırmaktadırlar[76].

Otuzlu yılların başında Milletler Cemiyeti deneyimi ile, evrensel moral değerler öncülüğünde ulusal devletlerin çıkarlarının uyumlaştırılması suretiyle yeni bir dünya düzeni kurulmasının olanaksızlığı ortaya çıktıktan sonra; idealizm, uluslararası sistemin gereklerine yeterince karşılık vereme­diği gerekçesiyle eleştirilir olmuştur. Spykman, siyasal ideallerin ve görüşlerin, güç yoluyla desteklenmeden gerçekleştirilemeyeceğini vurgulamaktadır. Ona göre, coğrafi konum da bir ülkenin dış politikasını etkileyen önemli bir faktördür. Devlet, varlığını sürdürmek için, uluslararası sistemdeki güç pozisyonunu sürekli iyileştirmek zorundadır[77]. Niebuhr ise bir adım daha ileri giderek, uluslararası politikanın bir “güç mü­cadelesi” olduğuna inanmaktadır. O’na göre ulusal güç, adaletin sağlanması ve ulusal çıkarların gerçekleştirilmesi için bir araç olarak kullanılmalıdır0.

Gücün bir “adalet enstrümanı” olarak gösterilmesi, Makyavelist anlamda siyasal gerçekliğin moral unsurunu ifade eder. Siyasetin ya da realitenin talep ve gerekleri, etik görüngeleri oluştururlar. Bu anlayışa göre adaletin gerçek­leştirilmesi, güç dengesinin kurulması yoluyla sağlanır.

Yukarıdaki görüşlerden hareketle Hans Morgenthau, bir “siyasal gerçeklik” kuramı geliştirmiştir. Morgenthau tarafından geliştirilen siyasal gerçeklik kuramı, siyasetin, “güç olarak tanımlanan çıkarların gerçekleştirilmesine yönelik bir davranış”[78] olduğu varsayımına dayanır. Buna göre uluslararası politikada temel faktör, güç ile özdeşleştirilen çıkar kavramıdır.

Devletlerin çıkarları birbirlerine ne kadar yakınsa, bunlar arasında karşılıklı ilişki kurulması olasılığı da o derece kuvvetlidir. Ulusal çıkarları ve amaçları Morgenthau, uluslararası politikada ana unsur olan güce göre tanımlamaktadır[79]. Buna göre siyasal gerçekliğin temel ilkeleri şu şekilde ifade edilebilmektedir:[80]

  • Siyasal gerçeklik, siyasetin, kökü insanın doğasında olan objektif yasalarca yönlendirildiği varsayımından hareket eder. Bu insan doğası, Çin, Hint ve klasik Yunan felsefesinden bu yana değişmemiştir.
  • Siyasal gerçekliğe göre, belli bir dış politika karakterinin açıklanması, ancak

yürütülen siyasal eylemlerin ve bunların öngörülebilen sonuçlarının incelenmesi yoluyla mümkündür. Devlet adamlarının ne tür amaçlar peşinde oldukları, bu suretle anlaşılabilmededir.

  • Uluslararası politika alanında siyasal gerçeklik, güç olarak kabul edilen çıkar olgusuna yönelmektedir. Bu çıkar kavramı, uluslararası politikayı anlamaya çalışan akıl ve aydınlatılacak gerçek durumlar arasında bir bağlantı kurulmasını sağlar. Çıkar kavramı siyaseti; ekonomi, etik, estetik ve din konularından farklı, nesnel bir algılama ve bir eylem alanı olarak görmektedir. Siyasal gerçeklik, devlet adamının kendi çıkarı anlamında eylemde bulunacağını, bunun da güç ile özdeş olduğunu ileri sürer. Bu anlayışa göre, farklı güdülere sahip devletlerin dış politik eylemleri rasyonel bir süreklilik gösterirler. İdeolojik öncelikler değil, rasyonel çıkarlar ön plandadır. O nedenle dış politikanın, devlet adamlarının psikolojik güdülerinden yola çıkılarak açıklanması doğru olmaz. Sözkonusu devlet adamlarının gerçekleştirdikleri eylemler, dış politikaya ilişkin daha etkin açıklayıcılık yeteneğine sahiptirler.

İyi güdüler ya da davranış gerekçeleri, bilinçli olarak kötü bir politika izlenmeyeceğinin garantisi olabilirler. Ama bu, etik değerler açısından “iyi” kabul edilebilecek ve siyasal anlamda başarılı sayılabilecek bir politika için garanti anla­mına gelmez. Dış politik sorunlarda devlet adamının eğilim ve dürtüleri değil, politikanın doğasını ve özünü anlayacak entelektüel yetenek önemlidir. Etkin siyasal eylemler ancak bu yolla üretilir. Bu, dış politikanın, felsefi ve siyasal sempatiler dikkate alınmaksızın rasyonel çıkarlar yönünde şekillenmesi demektir. Siyasal gerçeklik bağlamında dış politika, etik ve pratik amaçlara ilişkin düzenlemelerde akılcı olmak zorundadır.

  • Siyasal gerçeklik, temel nitelikli çıkar kavramının içeriğini, değişmez ve sabit bir önemlilik ile donatmayı kabul etmez. Siyasal eylemlerin hareket noktası olan çıkar türü, dış politikanın formüle edildiği siyasal ve kültürel içeriğe göre farklılık gösterir.
  • Siyasal gerçeklik, siyasal eylemin etik öneminin bilincindedir. Aynı şekilde öne sürülen moral ilkeleri ile, başarılı bir politikanın gerekleri arasındaki ka­çınılmaz çelişkiyi de gözden uzak tutmamaktadır. Sözkonusu gerçeklik, genel geçerliliği olan soyut moral ilkelerinin öylece devletlerin davranışlarına uygulanamayacağını, bunların ancak zaman ve mekana bağlı olarak bazı somut durumlar için düşünülmesi gerektiğini savunur. Siyasal moral aynı zamanda zekayı şart koşar. Bu, moral değerleri yönünden savunulabilen bir eylemin siyasal sonuç­larının dikkate alınması demektir.
  • Siyasal gerçeklik, belli bir devletin moral ilkelere uygun davranıp davranmadığını saptamak amacıyla evrensel moral yasalarının ölçüt olarak kabul edilmesine karşı çıkar. Çünkü bütün uluslar (ve devletler), isteklerinin ve eylemlerinin evrensel moral ilkelere ters düşmediğini iddia ederler.

Bu nedenle siyasal gerçeklik, ulusal devletleri, “güç” anlamına gelen çıkarlar peşinde olan siyasal varlıklar olarak görme eğilimindedir. Bu yaklaşıma göre, her devlet, kendi çıkarı nasıl gerektiriyorsa öyle davranmaktadır.

  • Siyasal gerçekçiler, politikanın da tıpkı ekonomi, hukuk ve ahlak gibi kendine özgü yasasının olduğuna inanırlar[81]. Bu düşünceden hareketle, vurgulanan şey şudur: Bir iktisatçı, izlenen politikanın toplumun refahına nasıl etki ettiğini araştırırken, bir siyasal realist bu politikanın devletin gücünü nasıl etkileyeceğini düşünür.[82]

Güç, bir bakıma, siyasetin temel kavramı olmaktadır. Ama bu, siyasetin moral ilkelerden soyutlanması anlamına gelmiyor. Siyasal gerçeklik, ahlak prensiplerine verdiği önemi, siyasal eylemlerin sonuçlarının moral değerleri açısından savunulabilir olması gerektiğini vurgulamak suretiyle gösteriyor. Siyasal eylemlerin sonuçlarının moral değerleri açısından savunulabilir olabilmesi için ise, söz konusu eylemin aktörünün kendi gücüne dayanarak çıkarlarını gerçekleştirmeye muktedir olması gerekiyor.

Amaca yönelik irade oluşumu[83] olarak düşünülen “çıkar”, esasen siyasal eylemlerin belirleyici faktörüdür. O nedenle, devletlerarası ilişkilerde aktörlerin iradelerini nasıl eyleme dönüştürdükleri, önemle üzerinde düşünülmesi gereken bir soru(n)dur.

3.Yeni Dünya Düzeni ve Türkiye

Her ne kadar bugün işlevsel bir “dünya düzeninin” varlığından pek söz edilmese de, siyasal ve stratejik ağırlıklı bir “yeni dünya düzeni” kavramsal olarak uluslararası kamuoyunda yer edinmiş durumdadır. Sovyetler Birliği ile birlikte Doğu Blok’unun da ortadan kalkması ve dünyanın tek kutuplu bir görünüm alması sonucunda, ABD’nin katkısıyla gelinen bu nokta, aslında sürpriz bir gelişme değildir. Soğuk Savaş döneminin rakip iki süper gücünden biri olan ABD, düşman blokun yıkılmasından sonra varlığını süper güç olarak sürdürebilmek için nüfuz alanlarını kaybetmemek, hatta yenilerini edinmek zorundaydı. Bu ise Birleşmiş Milletler öncülüğünde uluslararası topluma “kolektif güvenlik” vaat eden bir “yeni dünya düzeni” imajı yaratmakla mümkün olabilirdi. ABD, kısmen Batılı ülkelerin de desteğiyle bunu yapmıştır.

Ne var ki, çok geçmeden, söz konusu imaj ile realitenin çeliştiği gözlenir oldu. Her şeyden önce, değişen uluslararası sistemde etkili olacağı sanılan “kolektif güvenlik” uygulamasının, söz konusu kavramın içerdiği anlamda şansının olmadığı görüldü. Bu da tek kutuplu “yeni dünya düzeni’nin işlerliği konusunda kuşkular uyandırdığı kadar, onu vaaz edenlere olan güveni de sarsıcı bir görünge niteliğindedir.

“Yeni Dünya Düzeni”nin asıl yeniliği, Sovyetler Birliği’nin etrafında kutuplaşan Sosyalist Blok’un dağılmasıyla kendini göstermektedir. Somut olarak bu Batı Avrupa’ya, Türkiye’ye ve dolayısıyla Amerika’nın ilgi alanına[84] yönelik bir komünizm tehdidinin ve Sovyet etkisinin yokluğu demektir.

Bu yeni durum, ABD’nin geleceğine yönelik iki olasılığa zemin hazırlamıştır. Birinci olasılık, ABD’nin öteden beri izlediği ve/veya izleme eğiliminde olduğu politikaları, “evrensel değerler” imajı aracılığıyla kendi lehine uyarladığı Birleşmiş Milletler ve uluslararası kamuoyu desteğiyle bir süper güç olarak bundan sonra da uygulamaya engelsiz biçimde devam etmesidir.

İkinci olasılık ise, Sovyetler Birliği’nden kaynaklanan tehdit algılamasının ABD’nin müttefikleri arasında ve tüm dünyada artık mevcut olmaması nedeniyle bu ülkenin (ABD) siyasal, stratejik, askeri ve ekonomik etkinliğinin zayıflaması şeklinde ifade edilebilir.

Her ne kadar ABD, birinci olasılığın gerçekleşmesi yönünde bir çaba içerisinde olmuşsa da, gelişmeler ikinci olasılığı öne çıkarıcı nitelik taşımaktadırlar. Bundan dolayı ABD’nin, siyasal gerçeklik kuramına uygun olarak, her türlü gelişmeyi iyi değerlendirerek yeni dönemin koşullarına uygun bir hegemonya politikası2 peşinde olacağını söylemek mümkün[85].

Demek ki yeni bir dünya düzeni kurulmasına ilişkin koşullar, uluslararası sistemde bir değişimin doğal sonucu olarak ortaya çıkabilmekte… Herhangi bir içeriği işlerlik düzeyinde mevcut olmadan da bazı güç odaklarınca bir yeni dünya düzeni ilan edilebilmektedir. Tarihte bunun örnekleri çoktur. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde ABD Başkanı Wilson’un yeni bir dünya düzeni oluşturmak için bazı ilkeler getirmesi, yakın tarihten bir örnektir. Başkan Truman döneminde ki Soğuk Savaş’ın başlangıç dönemidir. ABD’nin bir “dünya düzeni” tasavvurunun gerçekleştirilmesi ve dış politikada kararlılığın gösterilmesi için nükleer güç peşinde olduğu görülür.

Değişik dönemlerde gündeme getirilen yeni dünya düzenine ilişkin, özde önemli bir farklılık gözlenmemektedir. Her dönemde düzen koyucuları uluslararası ilişkileri belirli dengelerle düzenlemek amacıyla şiddet ve savaşı dış politikanın aracı olarak kullanmak istemişlerdir. Ama bugün uluslararası ilişkileri düzenleyici dengeler değişmiştir. Yetmişli yıllarda Batı Avrupa, Japonya ve ABD arasında bir Üçlü Birlik (“Trilateralizm”)[86] temelinde etkinlik gösteren Amerikan dış politikası, uluslararası sistemdeki değişiklikten sonra yeni bir arayış içine girmiştir. Bu durum yukarıda sözü edilen ABD’nin geleceğine ilişkin ikinci olasılığın gerçekleşmesini kuvvetlendirirken, dünyanın çok kutuplu bir yapılanmaya doğru gittiğini de göstermektedir.

Bilindiği gibi, Batı Avrupa, ABD karşısında bugün kendini iddia edecek bir duruma gelmiştir. Japonya, ekonomik gücünün yanısıra siyasal ağırlık kazanma aşamasındadır. Buna karşılık ABD, iç ekonomik ve sosyal sorunları, dış ticaret açığı ve silah teknolojisindeki engeller nedeniyle eskiye oranla daha zayıf bir konuma düşmekte, buna bağlı olarak ilgi alanında da öncelikli bölgeler bulunmaktadır.

Örneğin, Balkanlar, yukarıdaki çözümlemeden de anlaşıldığı gibi, yeni dünya gerçekliğinde ABD’den çok[87] Batı Avrupa’nın ilgi alanına girmektedir.[88] Aynı zamanda Rusya’nın da Balkanlara yönelik geleneksel bir çıkar algılaması vardır. Türkiye, söz konusu bölgeyle tarihsel, kültürel bağı ve organik ilişkileri olan bir ülkedir. Bu nedenle, Balkanlar ve Türkiye mevcut uluslararası gerçeklik ve tarihsel olgular da dikkate alınarak incelenmek durumundadır.

3.1. Dünya Dengelerinde Balkanlar

            3.1.1.  Tarihsel bir Perspektif: Balkanlarda Zaman ve İnsan

Balkanlarda zaman hızlı akar. Dün Tuna boyunda bir Türkmen kızını dikkat çekici asaletiyle görürken, bugün radyodan onun hikayesini dinlersiniz nostaljik bir müzik olarak. “Dün bir Türkmen kızı gördüm Tuna boyunda…” diye başlar ve devam eder. Yahya Kemal Beyatlı’nın gözlem ve duyarlılığıyla Balkanlara baktığınızda ise, “Budin’de vatan üstünde hür esen rüzgarın oradaki baharların sesini Anadolu üzerinden “Irak’a, Mısır’a kadar götürdüğünü” fark edersiniz.

Evet, hür esiyordu rüzgar bir zamanlar Balkanlarda. Vatan üstünde özgür yaşıyordu, farklı din ve kültürden insanlar. Ama özgürlük, yine Balkan tecrübesiyle de görülmüştür ki, hiçbir zaman kendiliğinden var olan bir şey değildir, özgürlük, büyük işlerin başarılmasına vesile olan, insanı ve toplumu geliştiren çok önemli bir değerdir. Ancak, o ölçüde de çabuk elden kaçabilen, korunması gereken, uğrunda çaba ve emek sarf edilmeksizin kendisinden yararlanılması mümkün olmayan bir niteliğe sahiptir. Bunu biz gene Balkanlarda insanın zaman içerisindeki deneyimlerinden öğreniyoruz. Denetimsiz özgürlük, zararlı olabiliyor; hem özgür olana hem de onun çevresindekilere.

Özgürlüğün denetlenmesi iki şekilde olabilir. Özdenetim ve dışarıdan denetim yoluyla. Birincisi bir kültür işidir, kişinin ya da devletin kendini bazı ilave değerlerle birikimli ve donanımlı hale getirmesiyle gerçekleşir. Böyle bir donamım, onun kabul görme mücadelesinde taşkınlığa varacak ölçüde bir davranışla ötekilerin var olma hakkına tecavüz etmesine mani olur. Ne yazık ki, Balkanlarda bu pek görülememiştir. Bu noksanlığın temelinde belki de kökü çok derinlerde olan ulusal ve kültürel nitelikli bir “büyük hedef vardır. Yunanlılar, Sırplar, Arnavutlar, Bulgarlar ve hatta Makedonlar bir gün mutlaka kendi büyük düşlerini gerçekleştirme amacı gütmüşlerdir.

Osmanlı Devleti’nin 19. yüzyıldan itibaren içeriden ve dışarıdan sarsılmasında bu gerçekliğin payı büyüktür. Ne ki bu durum sadece imparatorluğu parçalamakla kalmamış, bağımsızlık mücadelesi verenleri de kendi aralarında uzun süreli bir çatışmaya sürüklemiştir. Çünkü bunlar, özdenetimden yoksun bir özgürlük peşindeydi.

Özgürlüğün dışarıdan denetimi, genellikle bir Büyük Güç ya da ittifak Sistemi vasıtasıyla olmaktadır. Somut gözlemle sabit olan şudur ki, söz konusu bölgede istikrar için ittifak sistemlerinden daha etkili olan, Büyük Güç politikasının varlığıdır. Bu açıdan bakıldığında, Balkanlarda güvenlik ve istikrarın bir büyük güç ya da üst otoritenin varlığıyla sağlandığı görülmektedir. Doğal olarak bu durum, iyi-kötü değerlendirmesi itibariyle, her zaman tartışmaya açıktır. Ancak, bir realite olarak söz konusu durum herkes tarafından kabul edilmekte, asla yadsınılmamaktadır. Osmanlı yönetiminde ve Soğuk Savaş döneminde, Balkan uluslarının kendi başla­rına kaldıkları bazı ara dönemlere oranla, daha istikrarlı ve güvenli bir siyasal ve sosyal yapı vardır Balkanlarda, örneğin 15. yüzyılın başlarında Osmanlı Devleti’nin hükümdarı Yıldırım Beyazıt Ankara Savaşı’nda Timur’a tutsak olup padişahın çocukları arasında taht kavgaları baş gösterdiği sırada, Balkanlardaki Hıristiyan vatandaşlar sükûnetle devletin başına birinin geçmesini beklemiş, ayrılıkçı davranışlara yönelmemişlerdir. Aynı yüzyılın son çeyreğinde Fatih Sultan Mehmet’in bir fermanla Sırplara tanıdığı inanç ve yaşam biçimi özgürlüğü, kendi alanında bir ilk sayılır. Bu örneklerde özgürlük ile güvenlik ve istikrar arasında spesifik bir ilişki görüyoruz. Balkan olarak adlandırılan bu bölgeye dışarıdan gelerek, orada yüzyıllarca hüküm sürmek, özgürlüğün ancak bir özdenetim teori ve pratiği marifetiyle herkes için yararlı hale getirilmesi sonucunda mümkün olabilirdi. Osmanlılar bunu yapmaya çalışmıştır. Bili Clinton, ABD Başkanlığı görevini tamamlamadan kısa bir süre önce Türkiye’ye gerçekleştirdiği ziyarette, etnik ve dinsel çeşitliliği yoğun olarak içinde barındıran geniş bir alanda Osmanlı Devleti’nin aslında bir anlamda, demokrasi ve iyi yönetim için bir model ararken, kendisinden yararlanılabilecek bir özelliğe sahip olduğunu belirtmişti. Clinton’ı bu değerlendirmeye sevk eden en etkili siyasal ve toplumsal doku, Osmanlı Devleti bünyesinde, Balkanlarda kendini gösteriyor.

Ne var ki, söze başlarken ifade ettiğimiz gibi, çok hızlı akıyor Balkanlarda zaman. Siyaset değişiyor. Kültür değişiyor. Bazen aleyhinize gelişiyor, bir zamanlar yapıp ettikleriniz. Amerikalı tarihçi Justin McCarthy, “Balkanlarda önceki dönemlerde Türkler o kadar hoşgörülü olmasalardı, yirminci yüzyılda böylesine acı çekmezlerdi” anlamında bir değerlendirme yapıyor. McCarthy, “Death and Exile-Ölüm ve Sürgün” adlı kitabında 1821-1922 dönemini inceliyor: Balkanlarda başlayan ilk başkaldırı ve dış müdahale hareketinin “Osmanlı Müslümanlarına karşı yürütülen temizleme işlemi” olduğunu vurguluyor. Tarihin dili, somut verilerle bunu söylüyor. Yabancı temsilciler ve gözlemciler tanıklık ediyor. Yazarın dile getirdiği “ölüm” Balkanlardaki Müslümanların ölümü, “sürgün” ise geride kalanların Anadolu’ya sürgün edilmesi anlamındadır. Hadiseler ve Türkiye Cumhuriyeti’nin demografik yapısı da doğruluyor bunu.

Şimdi bizim amacımız bunları yeniden gündeme getirmek değildir. Aksine, barış ve güvenlik için özgürlüğün ve iyi yönetimin ne denli vazgeçilmez olduğunun bu vesileyle anımsatılmasıdır amaç. Balkanlar bunun için bir tür laboratuvar gibidir. Yaklaşık 560 yıl hüküm sürdüğünüz bir siyasi ve beşeri coğrafyada dil ve kültürün izler bırakması doğaldır. Bu sürenin yarısından bile az bir zaman diliminde Afrika, Asya ve Amerika’da sömürge yönetimleri kurmuş Batılı devletler/kültürler, oralarda yerel dilleri yok ederek, sömürge dilini resmi dil haline getirmiştir. Oysa Türkçe bugün resmi dil olarak değil, ama bir kültür etkisi, kültür katkısı olarak Balkan dillerinde varlık göstermektedir. Sırp, Hırvat, Boşnak, Arna­vut, Makedon, Bulgar ve Rumen dillerinde binlerce Türkçe sözcük mevcuttur. Bunlar günlük konuşma ve yazın dilinde kullanılmaktadır. Çünkü beşeri gereksinimleri karşılıyor. İnsan olmanın gereği bu. Biz de Türkçe dışından çok sayıda sözcük/kelime edinmiş durumdayız.

Ama Balkanların ikilemi, bir yandan zaman içerisinde içselleştirilmiş kültür unsurlarının hayatı biçimlendirmesi diğer yandan ise din ve politika üzerinden yaratılan ötekileştirme ile hayatın varlık koşullarının yok edilmesinde kendini gösteriyor. Balkanlaşma, bir siyasi kavram olarak, parçalanma ve istikrarsızlaşma anlamında, işte bu ikilemin tezahürü biçiminde yorumlanabilir. Aslında bu gelişme bölgede hiç kimsenin çıkarına değildir. Yalnızca büyük güçlerin bölgeye müdahalesine zemin hazırlar. Ama tarih garipliklerle doludur, insan, zamanla anlıyor bazı şeyleri. Kötü tecrübelerle yüklü tarihin tekerrür etmemesi gerektiğini. Paylaşmanın mümkün olabileceğini. Balkanlarda zaman bunu öğretiyor insana.

Geçmişte parçalanmışlık, belirsizlik ile eşanlamlı olarak zihinlerde yer ettiği için belki de, Balkanlar bugün tasavvur ve tahayyül edilebiliyor ancak. Kesin çizgilerle tanımlanamıyor. İyi bir Balkan araştırmacısı olan Maria Todorova’nın kitabının adı da “Imaginin the Balkans-Balkanları Tahayyül Etmek” Türkçe bir kavram olan Balkan, dağlık ve sert kayalık yer anlamındaki katılığın aksine, zamanın ürettiği siyasal ve kültürel/dinsel katalizörlerin etkisiyle kırılgan ve değişken bir yapı sergilemektedir. Ama bir yandan da değişim sürecinde yeni olanaklar doğmaktadır, barış ve güvenliğin tesisi için. Bunun tarihsel arka planı ve güncel altyapısı mevcut aslında. Yeter ki, ortak bir irade ile geniş kapsamlı bir yönetişim modeline destek verilsin.

Böyle bir destek, teorik olarak ve hatta bazı örneklerde kurumsal anlamda mevcuttur. Farklı kültürlerin, kültür miraslarının korunup yaşatılmasına yönelik BM bünyesinde çalışmalar yapıldığı gibi, Avrupa Birliği de muhtelif eğitim-öğretim programları kapsamında farklı kültürlerden öğrencilerin ve yetişkinlerin barışçıl birlikteliklerini teşvik etmektedir. Erasmus Programı buna örnektir. Doğu Avrupa ve Balkanlardan gelen Erasmus öğrencilerine, bu satırların yazarı tarafından verilmekte olan Karşılaştırmalı Balkan Sorunları Analizi (Comparative Analysis of the Balkan Issues) dersinde yukarıda dile getirilen anlamda tecrübeler ortaya çıkmaktadır. Balkanlardaki Türk kültür varlıklarının slayt gösterisiyle kısa bir tanıtımından sonra iki şey öğrencilerin dikkatini çekti. Birincisi, Balkanlardaki bazı eserlerin Bursa’dakilerle benzerliği, İkincisi ise bunların bir kısmının yok edilmiş olması, örneğin Usküp’deki Kurşunlu Han ile Bursa’daki Koza Han, aynı şekilde Üsküp Bedesteni ile Bursa Bedesteni ve ha­mamlar, gerek hayat felsefesi gerekse mimari yapı itibariyle öğrenciler üzerinde aynı şaşırtıcı etkiyi yapmıştır. Bu, Prag’da ya da Bohemya’da Alman kültür varlıklarının durumuna benzer.

Bir de yıkılan, yok edilen camiler, köprüler var. Makedonya’da Burmalı Cami, Bosna-Hersek- Foça’da Alaca Cami, yine Bosna-Hersek-Banja Luka’da Ferhad Camii ile Mostar Köprüsü bunlar arasındadır. Mostar Köprüsü’nün 1890’daki orijinal görüntüsü, Bosna savaşında bombalandıktan sonra yeniden inşa edilen 2005’deki görüntüsünden çok farklıdır. Teknoloji köprüyü tekrar aslına benzer şekilde ortaya çıkarmış, ama ona asıl ruhunu verememiştir. Çünkü o ruhtur ki Bursa’da bir tarihi arar gibi dolaşırken, çağlar ötesinden canlanır gözlerinizin önünde: “Mostar’da bir köprü ki nehre kemer/ve nehrin öte yakasında yükselen minareden/dedelerimin ilk okuttuğu ezan/bir damarın bir kılın tenden/ayrılmazlığı kadar bütün, dinle/şadırvandan gelen ses ses musiki mi/kubbeler arasında yankılanan ne?” diye sorarsınız.

Bir diğer köprü de Drina Nehri üzerindeki Sokullu Mehmet Paşa Köprüsü’dür. Sırp yazar Ivo Andric’e 1945’de Nobel ödülü kazandıran kitap da adını bu köprüden almıştır: Drina Köprüsü.

Bir taş köprü. Ve zamanda yolculuk eden insan. işte Balkanlar. Balkanlardaki köprüler, hanlar ve hamamlar, insan içindir ve insanla vardır. Hanlar, devrin otelleri hükmündedir, ama bir farkla: Yolcular buralarda üç gün süreyle konuk edilmekte, beslenme ve güvenlik gereksinimleri ücretsiz olarak karşılanmaktadır. Burada kültürel, ekonomik ve sosyal işlev söz konusudur.

Bugün değişmiştir bu. Balkanlarda da Bursa’da da konaklama ticarileşmiştir. Hanlar, muhtelif amaçlar için fiziki mekanlar olarak kullanılmaktadır. İnsana hizmet ettiği ölçüde, bu yerler, zamanın koşullarına uygun olarak, işlevlerini sürdüreceklerdir. Önemli olan, ilk kuruluştaki amaç ve bunun hayata geçirilişidir. Zaman içerisindeki uyarlamalar kaçınılmazdır.

Balkanların, Avrupa Birliği sistemine dahil olacak şekilde yeni bir yapılanmaya doğru gitmesini bu açıdan değerlendirmek mümkün. Yukarıda ifade ettiğimiz şekilde Balkanlarda özgürlüğün yıkıcı değil, yapıcı bir işlev görmesi de ancak özdenetim ya da kolektif denetim yoluyla olabilir. Zaman, insan için iyi bir öğreticidir, özellikle de Balkanlarda.

Avrupa, Akdeniz ve Asya arasında stratejik önemi büyük bir bölgeyi oluşturan ve 14. yüzyıldan itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun egemen olduğu Balkanlar, çokuluslu, çok kültürlü bir etnik yapının ve dinsel çeşitliliğin de etkisiyle diğer büyük devletlerin ilgi odağı olmuştur.

Osmanlı İmparatorluğu’nun Sırbistan, Karabağ, Yuna­nistan ve Bulgaristan’a karşı savunmak zorunda kaldığı bölgelerin 1912-1913 Balkan Savaşları’ndan sonra elden çıkmasıyla, Balkanlardaki Türk egemenliği sona ermiş, ancak bölgeye yönelik ilgi ve müdahale girişimleri hiç eksilmemiştir. Esasen Balkanlarda bugünkü politikaların şekillenmesinde tarih, önemli rol oynamaktadır.

Tarihsel süreçte “uzlaşmazlık”, “çelişkiler” ve ’’çıkarların bölünmüşlüğü” ile simgeleşen Balkanlar, 20. yüzyılın başında siyasal terminolojiye, bu anlamları içeren “balkanlaşma” tabirinin girmesine neden olmuştur. Balkan devletleri daha oluşum aşamasında, komşu devletlerin kendi topraklarında hak iddia edeceklerine ilişkin bir tehdit algılamasını bilinç altında taşır duruma gelmişlerdir. Bunda, ülke sınırları içerisindeki etnik grupların ya da bölge isimlerinin çoğu kez bir başka devletin sınırları içerisinde de bulunmasının payı vardır. Bu ise siyasal istikrarsızlığı teşvik edici bir etkendir, öte yandan bu durum, üçüncü güçlerin bölgeye müdahale ederek nüfuz alanları yaratmalarına olanak verdiği için, istikrarsızlığın sürmesi aslında söz konusu güçlerin çıkarına uygundur.

Tüm bunlar bizi, bölgeye özgü çelişkili bir fenomenle karşı karşıya getirmektedir. Yeni dünya gerçekliğinde “insan hak ve özgürlüklerini” vurgulayan AGİT süreci ve diğer eğilimler ise, Balkanlarda gözlemlenen çelişkili hali, ulusçuluk ve dinsel-etnik ayrılıkçılık boyutunda bir adım daha ileriye götürmektedir. Yugoslavya’nın çeşitli uluslara bölünerek dağılması ve bunlar arasında etnik-dinsel çatışmaların baş göstermiş olması bunun en belirgin özelliğidir.

Uluslararası ilişkiler açısından bunun anlamı nedir?

Öncelikle şu belirtilmelidir ki, “yeni dünya düzen”inde Balkanlar, Türkiye için yeni bir istikrarsız ve hassas bölge[89] demektir. Türkiye’nin bu bölgeye yönelik olarak müttefikleriyle farklı çıkar algılamaları içinde olması da, ayrıca üzerinde durulması gereken bir olgudur.

Bölge, ABD’nin öncelikli ilgi alanında değildir. Avrupa ülkelerinin bölgeye, özellikle Yugoslavya’nın dağılmasından sonra ortaya çıkan Bosna- Hersek olayı ve diğer gelişmelere ilişkin tutumları ise tarihsel ilişkilerine ya da beklentilerine göre farklılık göstermektedir.

Almanya’nın Slovenler ve Hırvatları mantalite ve tarihsel deneyimleri itibariyle kendine yakın bulduğu ve destekle­diği bilinmektedir. Gerçekte de Slovenler ve Hırvatlar, Almanya ve Avusturya gibi Batı ve Orta Avrupa devletleriyle tarihsel ve kültürel diyalog geliştirmiş, Slav kökenli oldukları halde Ortodoks Slavlarla pek uyuşmamış halklardır.

Sırpların Bosna-Hersek’teki Müslüman Boşnaklara yönelik etnik arındırma uygulaması ise, BM Güvenlik Konse­yi, “kolektif güvenlik” sözü ve yeni AGİT sürecine[90] rağmen uluslararası toplumun bir utancı olmuştur. Gerçi Türkiye’nin de katkısıyla gündeme gelen bir “Boşnak-Hırvat Federasyonu” çözüm denemesi, bu bağlamda belki olumlu bir gelişme olarak görülebilirdi. Ancak asıl saldırgan taraf olan Sırpların, bu oluşumun dışında kalmaları ve ondan sonra da saldırıların durmaması, söz konusu girişimin başarıya ulaşmasına daha baştan engel olmuştur.

ABD öncülüğünde Boşnaklarla Hırvatların bir federasyon kurma amacıyla 1994’ün Mart ayında Washington’da bir araya gelmeleri, Bosna-Hersek’teki krizin kıyım ifadesi belki daha isabetli olurdu çözümlemesinde hedeflenen başarıyı bugün için getirmemiş olsa da, bir başka açıdan önemli olmuştur. O da bugünkü uluslararası ilişkilerde Balkanlara yönelik olarak aktörlerin beklentileri, kendilerine biçtikleri (ya da biçilen) yeni rolleri hakkında bu vesileyle bir izlenim ve fikir edinme olanağının doğmuş olmasıdır. Örneğin, ABD ve Türkiye, yetersiz de olsa Balkanlar bölgesine olan duyarlılıklarını Boşnak-Hırvat başarısını sağlama girişimiyle göstermeye çalışmışlardır. Beklenildiği gibi Rusya da Washington’daki imza töreninde bulunmuş, böylece Balkanlardaki oluşumda söz sahibi olma iddiasını ortaya koymuştur.

Diğer bir boyutta vurgulanması gereken şudur: Rusya’nın buradaki rolü, ABD tarafından bir rakip gücün girişimi olarak değil, oradaki sorunun çözümüne katkı girişimi olarak algılanıyor. Zaten yeni Rus askeri doktrini de ABD’yi potansiyel düşman olarak görmüyor.

Bu defa Batı Avrupa ile ABD arasında soruna yaklaşım farkının belirmesi kaçınılmazdır. Burada Avrupa’nın yeni dönemde uluslararası sistemdeki konumu kadar, tarihsel kökenli Katolik-Ortodoks (Slav)uyuşmazlığının da rolü vardır.

Yukarıda dile getirilen çelişen çıkarlar ve bundan kaynaklanan (potansiyel) ihtilafların gözlemlendiği bir dünyada Türkiye ne yapmalıdır? “Dünya ile birlikte hareket etme” olanağı Türkiye’ye ne derece tanınacaktır? Türkiye için bir tehdit söz konusu mudur? Yeni dünya gerçekliğinde Türkiye çevresindeki ve dünyadaki gelişmeleri, tarihsel deneyimlerin de yardımıyla, bu anlamda sorgulayarak geleceğe yönelmek durumundadır.

Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından bu yana geçen süre içerisinde, Balkanlarda ve Türkiye’nin kuzeydoğusunda yaşanan hadiseler göstermiştir ki birçok yorum ve değerlendirmeler, bölgede gerçekleşmekte olan değişimin gerisinde kalmıştır. Daha doğrusu, bunlar değişimi ve sonuçlarını yeterli ölçüde açıklamaya yetmemiştir. Gerçi bunda zaman faktörünün ve ani gelişmelerin de etkisi olmuştur.

Balkanlar’da ve Türkiye’nin çevresinde Rusya’nın artık tehdit unsuru olmayacağı, hatta uluslararası politikadan bile bu etkinin çekileceği yolundaki beklentiler, bugünkü hadiselerle doğrulanmamaktadır[91] Nüfusun önemli bir kısmı Ortodoks ve Slav kökenli unsurlardan oluşan Rusya’nın, yeni uluslararası sistemde “yeni dengeler” için Balkanlar’da uygun bir ortamla karşılaştığı söylenebilir. Balkanlar’da gözlenen yeni ulusallaşma hareketi, bölgede çeşitli ülkelerin tarihsel emellerinin canlanmasına yol açarken, Yunanistan da bundan yararlanma çabası içine girmiştir. Bunu gerçekleştirmeye yönelik politikasına destek ararken ilk aklına gelen ise, “Ortodoksluk” motifini kullanmak olmuştur. Ortodoks Sırplar ve Ruslar, Yunanistan’ın isteği yönünde ve karşılıklı çıkar temelinde işbirliği yapmışlardır; bu, Bosna-Hersek Savaşı boyunca belirgin biçimde görülmüştür.

Bu gelişmeler Türkiye’yi nasıl etkiler? Doğaldır ki bu, yukarıda adı geçen devletlerin değişen uluslararası konjonktürde neyi amaçladıklarına bağlıdır. Dolayısıyla, buna yönelik politikalarına da. örneğin, Yunanistan, değişen dünya dengelerinde bölgede nasıl bir politika peşindedir?

Şu öncelikle belirtilmelidir ki, Yunanistan, çevresinde Arnavutluk, Makedonya ve Türkiye ile sorunları olan bir devlet. Esasen bu ülke, “megali idea”dan kaynaklanan bir irredentist politika ile sorunları daha da büyütmektedir. Son dönemde Arnavutluk’la da böyle bir sorun belirginleşmiştir. Yunanistan, Yunan azınlığının da yaşadığı Arnavutluk’un güney bölgesini topraklarına katmak istemektedir[92]. Bununla ilişkili olarak Sırbistan ve Rusya’nın desteğini ararken, karşılığında Sırbistan’a BM ambargosuna rağmen-Bosna-Hersek savaşında yardım etmekte ve Rusya ile Ortodoks birliği oluşturmaya çalışarak, bu ülkenin bölgeye uzanmasını sağlamaktadır. Böylece, somut çıkarlara dayalı üçlü bir denge politikası karşımıza çıkmaktadır. Her ne kadar bu bir salt Ortodoks-Slav birliği gibi görünse de, aslında bugün için öyle bir bağlaşmadan söz edilemez. Ancak, mevcut uluslararası siyasal koşulların kendi çıkarlarına değerlendirilmesiyle oluşturulan bir çıkar birliği için uygun ortamın varlığı söz konusudur.

Bununla birlikte, ileride bir Ortodoks-Slav birliğini tamamen olasılık dışı görmek de doğru olmaz. Vaktiyle Stalin’in Panslavizm’den yararlandığı ve tüm Slavları Almanlar’a karşı mücadeleye çağırdığı bilinmektedir. Bugün de bazı politikalardan yansıdığı kadarıyla, her üç ülkenin söz konusu birliktelik için ileri sürecekleri gerekçeleri vardır. Bunlara Ukrayna, Moldavya, Beyaz Rusya, Romanya ve Bulgaristan’ın da katılmaları olasıdır, öte yandan böyle bir gelişme, örneğin nüfusun %37’si Slav kökenli olan Kazakistan gibi, Orta Asya Cumhuriyetleri için de istikrarsızlık nedeni olabilir

Gerçi şimdi bunlar birer varsayımdır, ama uluslararası ilişkilerde eğer varsayımların dayandırıldığı bir tarihsel gerçeklik mevcutsa, durum değişir. Kaldı ki, uluslararası politikada senaryoların bile geleceğe ilişkin açıklayıcı rolü unu­tulmamalıdır.

Uluslararası sistemin iki kutupluluktan çıktığı ve blok­laşmadan doğan tehdidin kalktığı, o arada Almanya’nın da birleştiği günümüzde, Balkanlar’daki gelişmeler üç açıdan ele alınabilir. Bunların üçü de Türkiye’yi ilgilendirir.

Birincisi, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Rusya’nın ortak özellik taşıdığı bazı bölge ülkeleriyle Ortodoks-Slav ekseninde biraraya gelerek Balkanlar’da bir stratejik kuşak oluşturmasıdır. Bu, Rusya’nın dışında özellikle Yunanistan ve Sırbistan’la birlikte Romanya, Bulgaristan, Ukrayna ve Moldavya’nın da işine gelebilir, öncelikle de Almanya’ya karşı tavırlarıyla dikkat çeken Sırplar, bölgede Rusya ile işbirliğine büyük önem vermektedir. Bunun tarihsel geri planı da vardır.

İkinci olarak, bir Ortodoks-Slav birliği biçiminde kendini gösteren yukarıdaki oluşum, Batı ve Orta Avrupa ile Vatikan tarafından arzu edilir olmayacaktır[93]. Bu gelişme, adı geçen çevrelerin çıkarlarıyla çelişmektedir. Hatta Yunanistan’ın Balkanlar’da bir Ortodoks birlik oluşturma girişimi (Katolik-Protestan inancındaki üyelerden müteşekkil), Avrupa Birliği içerisinde bile belki sıkıntı yaratabilecektir.

Üçüncü bakış açısı, doğrudan Türkiye’ye yöneliktir. Türkiye Balkanlardaki gelişmelerden çok yönlü etkilenmektedir. Her şeyden önce Balkanlar, Türkiye’nin stratejik ve siyasal açıdan önemli bir ilgi alanıdır. Burada Türkiye ile tarihsel ve kültürel bağları olan ve bir kısmı bağımsızlığını yeni kazanmış devletlerin Türkiye’den beklentileri vardır. Arnavutluk, Makedonya, Kosova ve Bosna-Hersek olarak sayabileceğimiz bu devletler, zaten büyük ekonomik zorluklar içerisindeyken bir de Yunan emelleri ve Sırp yayılmacılığı ile karşılaşmışlardır. Rusya’nın da desteğiyle bölgede Yunanistan’ın etkinlik göstermesi ve “ilhak etme” girişiminde bu­lunması karşısında Türkiye, Balkan politikasını gözden geçirmek zorundadır.

Bunun için iki neden vardır, ilk olarak, Türkiye, Batı Avrupa ile arasında bir Ortodoks-Slav koridoru açılmasına izin vermez. Çünkü böyle bir gelişme, Türkiye’yi bölgede etkisizleştirirken, Batı Avrupa ile ilişkilerine de olumsuz biçimde tesir eder.

İkincisi, Arnavutluk ve Makedonya’dan toprak talebinde bulunan, Batı Trakya’ya eski Sovyetler Birliğinden göç eden Pontus Rumlarını yerleştiren Yunanistan’ın, son Sırp örneğinden de cesaret alarak geleneksel Enosis politikasını Türkiye’ye yönelik olarak da izlemesidir. Batı Trakya’da Türk çocuklarının eğitimi konusunda Türkiye Cumhuriyeti’ne bazı yetkiler tanıyan 1968 tarihli Türk-Yunan Kültür Protokolü’nün Yunan Hükümeti’nce 16 Şubat 1992‘de iptal edilmesi, ayrıca Kıbrıs konusunda son dönemde daha bir uzlaşmaz tavır sergilemesi de gösteriyor ki, Yunanistan bölgede Türkiye aleyhine güç elde etme peşindedir.

Ama bu, Yunanistan’ın Türkiye için bir tehdit oluştur­duğu anlamına gelmez. Asıl tehlike yüzyıllar süren tarihsel deneyimden de görüleceği gibi, Balkanlar’da Osmanlıların mirasçısı kabul edilen Türk ve Müslüman halklarla Türkiye Cumhuriyeti aleyhine bir ittifakın, Yunanistan’ın yukarıda değinilen politikalarıyla canlandırılması olasıdır. Böyle bir olasılığın gerçekleşmesine yönelik olarak Yunanistan’ın dışında bazı çevrelerden de kuşkusuz destek gelecektir.

Bu durumu önlemek ve bölgede etkin olmak amacıyla Türkiye Balkanlar’da dinamik ve pragmatik bir politika izlemelidir. Söz konusu politikanın yöneleceği öncelikli alanlar vardır, örneğin, Bosna-Hersek ve Arnavutluk ilk etapta yönelinelecek alanlar olarak görülebilir. Gerçi Bosna-Hersek olayı tüm dünyanın gündemindedir, ama buna rağmen Sırp saldırıları durdurulamamıştır. Türkiye, ABD ile yoğun ilişkileri ve diyaloğu (Körfez krizindeki politikası, Güneydoğuda “Çekiç Gücü” barındırması, Somali’ye asker göndermesi vurgulanmak istenmektedir.) sayesinde, bu “büyük gücü” devreye sokmanın yollarını, daha bir kararlılıkla arayabilirdi. Türkiye’nin, Orta Doğu, Kafkaslar ve Balkanlar üçgenindeki güçlü konumuyla, karşılıklı çıkarlar temelinde ABD’yi ikna etmesi olanaksız değildir. Şimdi görünen, Amerika’nın, Bosna- Hersek sorununa ancak dolaylı ilgisidir.

Batı Avrupa ülkeleri ise hadiseye tarihsel olgular ve siyasal çıkarlar açısından bakmaktadırlar. O noktada, Türkiye’nin politikası ve çıkarları ile bunlarınki pek uyuşmamaktadır. Ancak, Batı Avrupa ile Türkiye, yukarıda ifade edildiği gibi, Balkanlarda liberal Avrupa uygarlığı ve demokrasisi yerine bir Ortodoks Hıristiyan tutuculuğu yerleştirilmesine karşı ortak tutum içerisinde olabilirler. Bu alanda Türkiye Batı Avrupa ile işlevsel ilişkiler geliştirebilir. Hatta, bölgede öteden beri bir “dışlanmışlık” içinde çeşitli sorunları olan ve bugün Ortodoks-Slav tehdidi ile karşılaşan Arnavutluk’la özel ilişkiler geliştirirken de Türkiye, Batı Avrupa ile arasındaki bu elverişli ortamdan siyasal anlamda da yararlanabilir. Bu da Türkiye’yi bölgede dikkate alınması gereken bir “orta büyüklükte güç” olarak zihinlere yerleştirir.

Türkiye kendini elbette, başta bölgesinde olmak üzere, uluslararası ilişkilerde bir “partikülarizm” içinde dünyadan soyutlayamaz. “Yurtta ve dünyada barış”a ilişkin politikanın da özüne ters düşer bu. Türkiye “partikülarist” yaklaşımlarla değil, evrensel açılımlarla barış ve güvenliğin yerleşmesine katkıda bulunabilir. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde de bunun örnekleri görülmektedir. Atatürk’ün izlediği, siyasal realitenin iyi kavrandığına tanık olduğumuz dış politika, caydırıcı önlemleri de içeren karakteriyle bir yandan ülkenin ve ulusun güvenliğini ve geleceğini güvenceye alırken, diğer yandan da dışsal ortak çıkarları yakalayarak çevresiyle işbirliği geliş­tirebilmiştir. Ama bununla birlikte yeri gelmiş aktif güç kullanımından da çekinmemiştir (Kurtuluş Savaşı). İşte “yurtta sulh, cihanda sulh” söyleminin özü budur. Ne var ki bu, çoğu kez asıl anlamının dışında yorumlanabilmektedir.

Türkiye, çevresindeki olumsuz gelişmelere rağmen, aslında, sahip olduğu kaynaklar ve tarihsel deneyimi aracılığıyla geleceğe güvenle bakabilecek bir devlettir. Bunun için gerekli potansiyele sahiptir. Yapılacak şey, çevresiyle ilişkilerini siyasal gerçekliği kavrayarak işlevselleştirmektir. Örneğin yeni Türk Cumhuriyetleriyle ekonomik ve ticari ilişkilerini, duruma göre Rusya’nın da katkısıyla gerçekleştirebilir. Bu Balkanlarda bir Yunan-Rus Ortodoks bağlaşmasına karşı önlem olduğu kadar, Orta Asya ve Kafkaslarda henüz Rusya etkisinden kurtulamayan yeni Türk Cumhuriyetleri ile ilişkileri de istikrarlı bir zemine oturtur. Türkiye yeni Türk Cumhuriyetleriyle diyaloğunu geliştirmeli, özellikle burada Türkçe’nin pratikte kullanımı sağlanmalıdır. Çünkü dil, aynı zamanda çok önemli bir dış politika aracıdır.

Türkiye’nin, çevresel tehditleri kendine güveninden emin bir bölgesel güç olarak karşılaması ancak bu yolla mümkün olacaktır.

Türkiye’nin girişimleri sonucunda 15 Haziran 1997’de İstanbul Deklarasyonu’yla kurulan[94] D-8, çeşitli yorum ve eleştirilere konu olmuştur. Erbakan’ın başbakan olduktan hemen sonra çıktığı Güneydoğu Asya gezisi kimilerince “Doğu Seferi” olarak adlandırılmış, hatta Doğu’yu Batı’ya karşı bir alternatif gibi görmek isteyenler olmuştu. Esasen, İslami eğilimleriyle tanınan Erbakan’ın ötedenberi, bir “İslam Ortak Pazarı” ya da ona benzer söylemleri bilindiği için, çeşitli çevrelerin bu gelişmeyle ilgili düşünce ve yorumları da kendilerince belli bir açıklama çerçevesine oturuyordu.

Oysa, işin bir de rasyonel koşullarda olabilirlik yönü var. Nitekim önce “Müslüman Sekizler (M-8)” olarak ifade edilen söz konusu ülkeler, en azından “evrensel/küresel” sıfatlar taşıyan tanımlamalara uygun olmayacağı düşünülmüş olmalı ki, Gelişmekte Olan (Developing) Sekizler anlamında D-8 olarak adlandırılmışlardır.[95]

Gerçi bugünkü dünyada hem küreselleşmekten söz edip, hem de temel yapılar itibariyle bölgesel/kültürel alternatifler ileri sürmek, çelişkili bir durum gibi görülebilir. Ama bu yeni ilişkiler ağında gelişen bir olguyu da gözden uzak tutmamak gerekir; D-8 kurucularının açıklamalarında da var bu: “Soğuk Savaş sonrasında hız kazanan ekonomik küreselleşme, gelişmekte olan ülkeler için hem bazı fırsatlar hem de zorluklar getirmektedir”. Dolayısıyla, D-8, karşılıklı etkilenme itibariyle, küreselleşmeden bağımsız düşünülecek bir proje değildir.

Diğer yandan, D-8’i gelişmiş G-7’ye[96] alternatif bir oluşum gibi görmenin hiçbir (ekonomik, politik, kültürel ve toplumsal) gerekçesi yoktur. Ama şöyle bir soru temelsiz olmayacaktır: Acaba şimdiki Gelişmekte Olan Sekizler (D-8), 1970’lerdeki “yeni uluslararası ekonomik düzen” talebini yeniden, farklı biçimde mi dile getiriyorlar? Çünkü aradan uzun bir süre geçmesine karşın, gelişmekte olan ülkelerin şikayetleri büyük ölçüde hala devam etmektedir. O vakitler;

  • IMF, Dünya Bankası gibi uluslararası kuruşlarda karar sürecinde eşitlik ve demokratikleşme,
  • Öncelikler temelinde, gelişmekte olan ülkeler arasında işbirliğinin geliştirilmesi,
  • Gelişmekte olan ülkelerin endüstrileşmelerinin ve üretim yapılarının iyileştirilmelerinin teşviki,
  • Dış borç ve bağımlılık sorununun çözümüne yönelik önlemler,
  • Gelişmekte olan ülkelerin dünya endüstri üretimindeki paylarının arttırılması gibi talepler dile getirilmişti.

Şimdi bu hususların D-8 belgelerinde de görüldüğüne tanık oluyoruz. Yukarıdaki sorunlara da gönderme yapan bir nitelik taşıyan D-8 amaçları, İstanbul Deklarasyonu’nda vurgulandığı şekliyle şunlardır[97].

  • Çatışma yerine barış,
  • Sürtüşme yerine diyalog,
  • Sömürü yerine işbirliği,
  • Çifte-standart yerine adalet,
  • Ayırımcılık yerine eşitlik,
  • Baskı yerine demokrasi.

Anlaşılıyor ki 1970’lerdeki temel sorunlar şimdi de mevcut. İstanbul’da ve Dakka’da ilan edilen deklarasyonlarda, gelişmekte olan ülkelerin kendi aralarında ve bunların gelişmiş ülkelerle ilişkilerinde karşılıklı yarar ilkesinin hakim kılınması yönünde bir çabanın olduğu görülmektedir.

Türkiye’yi temsilen Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in katıldığı ikinci D-8 Zirvesi, Bangladeş’in başkenti Dakka’da gerçekleşmiş ve toplantı sonunda bir deklarasyon yayınlanmıştır. Burada, BM Genel Kurulu’nun gelişmekte olan ülkeler arasında ekonomik ve ticari işbirliğinin geliştirilmesine ilişkin kararına da atıfta bulunularak, D-8’in ilgili ülkelerin çıkarlarını gözeten bir forum olduğuna dikkat çekilmiştir. Ayrıca, uluslararası boyuttaki gelişmelerin, örneğin Asya Krizi’nin etkileri üzerinde durulmakta, uluslararası finans kurumlan ile D-8 ülkelerinin ilişkileri yeniden değerlendirilmektedir.

Azgelişmiş ülkelerin karşılaşacakları güçlükler ve bu arada endişeler dile getirilmektedir. Küreselleşme soyut bir süreç olarak görülmemekte, aksine herkesi etkileyen bir gerçeklik olarak algılanmaktadır. 1990’larda kendini gösteren küreselleşmenin bir yandan kalkınma ve büyüme için önemli bir potansiyel taşıdığı, diğer yandan da gelişmekte olan ülkeler ile gelişmiş ülkeler arasındaki eşitsizlikleri büyüterek global anlamda istikrarsızlık riskini beraberinde getirdiği vurgu­lanmaktadır. Buna karşı alınacak önlemler arasında, uluslararası kuruluşlarla danışmalarda bulunarak, küresel mali krizlerin etkisini en aza indirmek ve diğer gelişmekte olan ülkelerle de işbirliği yaparak uluslararası mali sistemin reformu konusunda kamuoyu desteği oluşturmak, dikkat çekiyor.

Öte yandan, uluslararası ekonomik etkinlikler için yaşamsal önemde görülen ticaretin hem gelişmiş ülkelerin, hem de gelişmekte olan ülkelerin çıkarına olması için küresel bir ticaret rejimi öneriliyor. Burada, gelişmekte olan ülkelerin içinde bulundukları özel koşulların dikkate alındığı, eşitlikçi kurallar temelinde tesis edilecek bir ticaret sisteminin tüm ülkeleri dünya ekonomisine entegre edeceği belirtiliyor.

Bu, kolaycı ve toptancı bir yaklaşım değil midir? Çünkü, gerek bireyler gerekse ülkeler düzeyinde bakıldığında; gelişmiş ülkelerle azgelişmiş ülkeler arasındaki uçurumun, gelişmiş kapitalist ülkelerdeki sermaye/kapital ve kazanç birikimi ile bu ülkeler lehine büyütüldüğü yolunda genel bir kanı dikkat çekiyor. Bu, bir dereceye kadar doğru olabilir, bunu gerekçelendirici tarihsel ve güncel uygulamalar da gösterilebilir. Ama işin bir de davranış yönü ve sürekliliği var. Sermayenin ya da kazancın nerede, nasıl kullanıldığı ve bunları kimlerin kullandığı sorusuna verilecek yanıt önemli. Hem gelişmiş kapitalist ülkelerde hem de azgelişmiş (kapitalizm öykünmecisi) ülkelerde.

Birincisinde sermaye; Amerika’dan, Asya’dan ve Afri­ka’dan taşınmış ve bir düzen kurulmuş. Bu düzenin ahlakiliği tartışılır, bunu bir çekinceyle belirtelim. Ama asıl konumuz bu değil, asıl konuya döndüğümüzde görüyoruz ki, değer payla­şımında ve siyasal/toplumsal katılımda (azgelişmiş ülkelere oranla) belirgin bir denge söz konusu. Bu da yaygın bir üret­kenliği doğuruyor toplumda. Ve üreten, ürettiğiyle hem ken­dine hem de topluma, dolayısıyla da ülkesine yararlı oluyor. Tüm diğer olumsuzluklara rağmen.

Demek ki bazı yazılı ya da yazılı olmayan kurallar, normlar ve bunlardan beslenen davranış tarzları belirleyici oluyor, toplumların ve ülkelerin gelişmelerinde. Batılı geliş­miş ülkeler, bunları belli bir disiplin ve yaptırımla uygulama dirayetini göstermiş olmalarına borçludurlar, bugünkü du­rumlarını.

Gelişme yolunda olan, ama hep o yolda kalan “Üçün­cü Dünya” ya da gelişmekte olan ülkeler acaba düşünce üretemedikleri için mi gelişemiyorlar? Hayır! Disiplinli, planlı, yaptırımlı, dengeli ve optimum bir katılımcı sistemi kurup uygulayamadıkları için. Fikirler ne kadar iyi olursa olsun, eğer onların (gerekli zaman süreci içinde) uygulanmalarına olanak tanıyacak bir sistem yoksa, orada öncelikler sürekli yanlış saptanıyor demektir. Bunun tipik örneğini, Pakistanlı Mahbub-ul Hak (ki kendisi de Birleşmiş Milletler ve Dünya Bankasında çalışmıştır) ülkesinin kısa aralıklarla değişen kalkınma planları ile gösteriyor. Pakistan’da 1948-1975 yılları arasında beş ayrı kalkınma stratejisi (ithalat ikamesi, ihraca­tın teşviki, tarımda hızlı büyüme, nüfus artışının kontrolü, GSMH arttırımı yerine yeniden dağıtım yani adil paylaşım politikası) uygulamaya konulmuştur. Ne var ki, kısa bir za­man diliminde bu stratejilerden beklenen sonuçlara ulaşıla­mamıştır[98].

Gelişmekte olan ülkelerin 1974 yılında ileri sürdükleri talepler, bugün için de aynen geçerlidir. Sekiz ülkenin (Türki­ye, İran, Pakistan, Bangladeş, Endonezya, Malezya, Mısır ve Nijerya) ortaya çıkışını bu açıdan da değerlendirmek gerekir. D-8, halen görülen tek yanlı bağımlılık ve asimetrik ilişki biçimine dayalı uluslararası (ekonomik/mali) sistemin yapısında bir kırılmayı başardığı ölçüde, tüm gelişmekte olan ülkeler için yararlı bir çıkış yapmış olacaktır.

Ancak, bu, pek kolay bir şey değildir, kökleşmiş gele­neklerin sökülüp atılması çok zordur; ama tümüyle olanaksız da görülmemeli. En azından ‘karşılıklı yarar temelinde iyileş­tirme’ anlamında, her zaman mümkündür. Bunun için, katı­lımcıların çoğaltılması, örneğin D-8’e yeni Türk devletleri ile diğer bölge ülkelerinin de dahil edilmeleri yararlı olur.

Ne var ki, ortak çıkar ve işbirliği alanlarının genişletil­mesine ilişkin en iyi örnek, D-8’den önce AB ve ABD öncülü­ğünde şekilleniyor. Avrupa Birliği, D-8’in gündeme geldiği bir sırada on Asya ülkesi (Çin, Japonya, Endonezya, Malezya, Singapur, Güney Kore, Tayland, Filipinler, Vietnam, Brunei) ile Bangkok’ta bir toplantı gerçekleştirmiş (1996), Şubat 1997’de Singapur’da yapılan Asya-Avrupa Dışişleri Bakanla­rı Konferansı’nda ise, bu ülkeler arasında işbirliğini öngören bir vakıf (Asya-Avrupa Vakfı) kurulmuştur. Yönetim kurulu başkanlığına Almanya Federal Ekonomi Bakanı’nın seçildiği Asya-Avrupa Vakfı’nın amacı, “bilimsel ve kültürel değişi­min sağlanması” olarak açıklanmıştır. Ekonomik ve ticari işbirliği için de gerekli olan esasen budur, çünkü önce talep ortamının hazırlanması şart. Avrupa (Birliği), işe temelden yanaşıyor.

D-8’i bu gelişmelerle birlikte düşünmeden, onun gele­ceği hakkında yorum yapmak doğru olmaz. Hele de bölgenin önemli ülkeleri sayılan Endonezya ve Malezya gibi iki üyesi­nin daha şimdiden AB’nin etki alanına girdiğini görünce! Tabii diğer yandan D-8 üyesi Mısır’ın da Avrupa-Akdeniz Ortaklığı kapsamında yine AB ile ortaklığını, Türkiye’nin zaten bilinen durumunu (özellikle Gümrük Birliği çerçevesin­deki yükümlülüklerini) unutmamak gerekir. Siyasal iktidarla­rın tercihi ise apayrı bir boyut…

Kısacası, D-8, teorik anlamda üzerinde tartışılabilir bir olguya yönelik model denemesi olarak kendi doğrularını ve çelişkilerini birlikte getiren, halihazır uluslararası ilişkiler ağı ve ulusal yapılar itibariyle bakıldığında, başarıyla uygulanma şansı zayıf olan, ama küçümsenmeyecek bir öneri sayılır. O ne bir bölgesel işbirliği (çünkü Asya, Afrika, Avrupa’da) ne de amacı sınırlı bir ittifaktır. Türkiye açısından düşünülecek olursa, Avrupa Birliği’ne alternatif hiç değildir. Bu tür model­ler, ancak uzun süreli ve çok yönlü hazırlık (uyum) sürecin­den sonra sınırlı bir başarı vaat edebilirler. O da ancak, yerel ve küresel düzeyde toplumsal, politik, kültürel ve ekonomik anlamda iradeye bağlı dönüşümlerin olması koşuluyla.

Sovyetler Birliği’nin çözülüp dağılmasından sonra iki kutuplu uluslararası sistemin yapısal ve siyasal bir değişim sürecine girmesiyle birlikte, ulusal aktörlerin dış politik dav­ranışlarında da değişme eğilimleri gündeme geldi. Bu geliş­me, doğal olarak, çok yönlü bir güç dağılımına zemin hazır­layıcı niteliktedir. Balkanlar’da ortaya çıkan hadiseler, Al­manya’nın siyasal ve teritoryal düzeyde yeniden birleşmesi, Türkiye’nin kuzeydoğusunda farklı çıkarları temsil eden sı­nırdaş devletler (Ermenistan, Gürcistan) ile türdeş çıkarların birbirine yaklaştırabileceği soydaş devletler (Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan), yukarı­da dile getirilen değişikliğin birer sonucudur. Bunlara ek ola­rak bir de etnik ve/veya dinsel aidiyet temelinde çıkar arayış­ları için uygun ortam doğmuştur. Ve tüm bunlar, söz konusu bölgelere yönelik stratejik ve politik denge arayışlarını teşvik etmektedir.

Acaba “kolektif güvenlik” ve “önleyici diplomasi”[99] yö­nünde bir politika mı öncelikli olacak, yoksa geleneksel güç politikasına devam mı edilecek? ABD başta olmak üzere büyük devletlerin ve bölge ülkelerinin yeni dönemde dış politik niyet ve eylemlerinin şekillenmesinde belirleyici olan fak­törler nelerdir? Türkiye’nin jeopolitik konumu itibariyle son derece duyarlı olduğu söz konusu gelişmelere karşı tavrı ne olmalı, nasıl bir strateji izlemelidir?

Sovyetler Birliği’nin ve Doğu Bloku’nun dağılmasından sonra uluslararası sistemde meydana gelen değişmeler, Türkiye’ye bir “bölgesel güç”[100] fonksiyonu içinde ayrıcalıklı bir rol yüklemiştir ve bu, bir “köprü” işlevinin çok ötesindedir. Türkiye’nin bölgedeki bu merkezi rolü, Amerika’nın ve diğer Batılı devletlerin çıkarları için önemli olan dört farklı olguya bağlanabilir. Bunlar: a) eski Sovyetler Birliği toprakları üze­rinde yeni bağımsız devletlerin ortaya çıkması, b) Karadeniz Ekonomik işbirliği alanının oluşturulması ve Kafkasya bölge­sinin jeostratejik açıdan tekrar ön plana çıkması, c) Balkanlar’ın bir sorun ve işbirliği alanı olarak belirmesi, d) Amerika Birleşik Devletleri’nin ve öteki Batılı devletlerin Ortadoğu ve Orta Asya’da çıkar algılaması içinde olmalarıdır.

Gerçekçi bir bakışla incelendiğinde görülmektedir ki tüm bu olgular, Türkiye’nin Doğu ile Batı arasında köprü olma işlevini aşacak yeni bir rolü üstlenmesine olanak ver­mektedir; bu da ülkeye asıl kimliğini kazandıran bir zenginlik­tir.[101] Hem Türk-Amerikan ilişkilerinin işlevsel anlamda can­landırılması, hem de diğer Batılı devletlerle ilişkilerin karşılık­lı yarar temelinde geliştirilmesi için uygun ortam işte bu kim­lik sayesinde hazırlanabilir. Ama bu durum aynı zamanda bazı riskleri de beraberinde getirir.

Siyasal gerçeklik perspektifinden bakıldığında, anlaşı­lır ki, her devlet kendi varlığı ve bağımsızlığı için gerekli olan ve güç (kudret) olarak düşünülen çıkarlarını gerçekleştirmek amacındadır. Jeopolitik ve jeostratejik öneme sahip bölge­lerde hakimiyet alanları oluşturmaya yönelik çabalar da bu bağlamda anılabilir. Amerika’nın ve öteki Batı Avrupa ülkele­rinin Ortadoğu’da, Orta Asya’da ve Afrika’nın belli bölgele­rinde örneğin Somali’de görülen etkinlikleri buna örnektir. Türkiye’nin söz konusu bölgelere ilişkin tercihleri ve uygula­maları, Amerika’nın ve diğer Batılı Güçlerin çıkar politikaları­nı engelleyici veya tamamlayıcı[102] biçimde etkileyebilir.

Türkiye, Sovyetler Birliğinin çözülmesinden sonra ortaya çıkan bağımsız devletleri daha 1991 yılının sonuna doğru, ABD’den önce, tanımıştır. Türkiye’nin bu Orta Asya ülkeleri ile ilgi rolü, Batı dünyasınca da küçümsenmemektedir. Örneğin, Heinz Kramer’e göre Türkiye söz konusu cum­huriyetlerin kalkınmasına yönelik kendine özgü bir katkıda bulunabilir; ama bu katkı Batılı devletleri devre dışı bırakıcı değil, onların çabalarını tamamlayıcı nitelikte olacaktır. Kramer, Türkiye’nin bir köprü işlevi üstleneceğini belirtmektedir. O nedenle Türkiye ile Batılı devletler arasında daha sıkı işbirliği için ortamın elverişli olduğunu vurgulamaktadır[103]

Burada şu anlaşılıyor ki Türkiye hem Amerika ile hem de Batı Avrupa ile bu alanda işbirliği geliştirebilir. ABD ve Batı Avrupa yeni Türk cumhuriyetlerine toplumsal, siyasal ve ekonomik kalkınmaları için “laik, demokratik Müslüman ülke modeli”[104] olarak Türkiye’nin örnek olmasını isteyeceklerdir; İran’ın değil. Buna ilişkin Amerikan tutumu, Şubat 1992’de eski Dışişleri Bakanı Baker’in bölgeye yaptığı bir gezi sıra­sında Türk modeline dikkat çekmesi suretiyle[105] ortaya konul­muştu. Ancak, aradan geçen sürede bu yönde belirgin bir gelişme olmadı. 11 Eylül saldırısından sonra Türkiye yeni­den bu türden değerlendirmelerin konusu haline geldi.

Gerçekten de, uluslararası topluma/dünyaya yeni açılan bağımsız devletlerle ekonomik ve siyasi ilişkilerin geliştirilmesi, ABD’nin çıkarınadır. Yeni dönemde Asya, ABD’nin uzun süredir gerçekleştiremediği ama hayal ettiği bir nüfuz alanı olarak düşünülebilir.

ABD, yukarıda dile getirilen çıkara ilişkin duyarlılığını Aralık 1991’de, o zamanki Dışişleri Bakanı Baker’ın söz ko­nusu devletlere yardım sağlanmasına yönelik çağrısı[106] ile göstermiştir. Bununla ABD, bölgede liderlik rolü üstlenerek uluslararası toplumun da desteği ile bu yeni bağımsız dev­letlere “demokrasi ve serbest piyasa ekonomisi” götürmeyi amaçlıyor. Böylelikle bir yandan Sovyetler Birliğinin dağılma­sından sonra uluslararası sisteme katılan yeni devletlere karşı Lider Güç olarak yükümlülüğünü düşünürken, diğer yandan da siyasal, ekonomik ve askeri çıkarlarını gerçekleş­tirmeyi planlıyor[107].

Tabii bütün bunlar, en iyi bir biçimde Türkiye üzerin­den ve Türkiye’nin gelişim modeli bu cumhuriyetlere önerile­rek yapılabilir. Aynı şekilde Ermenistan’a geçiş kapısı da an­cak Türkiye üzerinden mümkün. Türkiye eğer bu durumdan yararlanmak istiyorsa, jeopolitik konumunu ve buna bağlı gelişmeleri kendi rolünün ve gücünün artması da dahil ol­mak üzere akılcı bir tarzda değerlendirmeyi bilmek zorunda.

Bu bağlamda anılabilecek, Karadeniz yöresindeki ülkeler arasında ilişkilerin bir ekonomik işbirliği içerisinde işlevselleştirilmesine yönelik Türk girişimi, 1992’de Karade­niz Ekonomik İşbirliği alanının doğmasını sağlamıştır. Türki­ye, Rusya, Azerbaycan, Ukrayna, Moldavya, Bulgaristan, Romanya, Gürcistan, Ermenistan, ve Yunanistan Karadeniz Ekonomik İşbirliği’ne katılmışlardır. İşbirliğinin kapsadığı alanlar ticaret, endüstri, bilim ve teknik ile çevre sorunların­dan oluşmaktadır.

Karadeniz İşbirliği, Türkiye’ye güvenlik çıkarlarını eko­nomik anlamda izleme ve bölgede kilit aktör olma olanağı tanımaktadır. Bunun dışında Türkiye, ABD ile Avrupa ara­sında ilişkilerin yoğunluğu itibariyle seçim yapma (tercih) şansı da elde etmektedir ki, bu Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin “simetrik” bir karakterde olmasını sağlayabilir.

Balkanlar’a gelince: Gerek bir bölge ülkesi olarak ge­rekse tarihsel bağı itibariyle Türkiye’nin çok duyarlı olduğu Balkanlar, bugün Yugoslavya’nın dağılmasından sonra Sırp­ların Bosna-Hersek’te başlattıkları dehşet verici savaş katliam, yıkım ve arındırma uygulamaları nedeniyle tehlikeli bir krizi tırmandırmıştır. Türkiye’nin kendi Balkan politikasını Batı Avrupa ülkelerininkiyle uyumlu hale getirmesi yönündeki çabaları, pek başarılı olamamıştır. Bu soruna ilişkin olarak Türkiye ile Batı Avrupa Yunanistan dahil arasında çıkar uyuşmazlığı gözlenmektedir.[108]

Krizin (savaşın) sona erdirilmesi amacıyla Türkiye’nin tek yanlı bir girişimi, teknik ve siyasal açıdan başarılı ola­mazdı. Bunun için, gerekli girişimleri yapacak ve uygun ope­rasyonu başlatacak en az iki Güç gerekliydi; bunlar Türkiye[109] ve ABD olabilirdi. Türkiye bir bölge devleti olarak, ABD ise sürekli gündeme getirilen “yeni dünya düzeni”nde lider rolü­nü oynamak isteyen bir Güç olarak esasen, öteki Batılı dev­letlerin de desteğini aldıkları ölçüde, buraya Kuveyt ve So­mali’de olduğu gibi müdahale edebilirlerdi. Nitekim, daha sonra NATO kapsamında gerçekleştirilen operasyon bu özelliği yansıtmaktadır[110].

Ortadoğu politikaları, Türkiye’ye hem avantaj hem de risk getirmektedir. Soğuk savaştan bu yana bölgede Batılı çıkarların algılanıp kollanması olarak kendini gösteren Amerikan’ın Ortadoğu politikası, Türkiye’nin dış politikasına iki yönlü etkide bulunmakta: Bir yandan Türkiye’nin bölgedeki Müslüman ülkelerle ilişkilerini olumsuz etkilerken, diğer yan­dan Türkiye’ye sağladığı kilit pozisyon yardımıyla bu ülkenin çıkarlarını gerçekleştirmek amacıyla Batılı ülkeler ve ABD ile çetin müzakereler (pazarlık) yapmasına olanak vermektedir.

Bir ülkenin coğrafi konumu o ülkenin dış politikası üzerinde son derece etkilidir. 1991 ve 2003 krizleri, Türki­ye’nin bu kilit pozisyonunu bir kez daha ortaya çıkardı. Halen bölgede kriz devam etmektedir. Irak’a yönelik ekonomik ambargonun zararı büyük olmuştur. Öte yandan ülke, fiilen bölünmüştü.[111] 36. paralelin kuzeyinde kalan bölgede ve 32. paralelin güneyinde Irak yönetimi, fiilen devlet hakimiyetini yitirmişti.

Ayrıca, ’’Ortadoğu barış süreci” de ne yazık ki bölge insanlarının kanlarıyla lekelenmektedir. Bu konuyu İsrail merkezli bir çözümlemeyle ele alalım.

Kısa süre öncesine kadar, Ortadoğu barışına hemen herkes inanmıştı. Bunu elbette gönül arzu ederdi, ama te­menni ve gerçeklik arasında çoğu zaman büyük fark ve en­gel var. Özellikle de eğer gerçek ile imaj birbirine karıştırılır­sa, sorun daha bir giriftleşir.

Gerçek ve imaj, birbirleriyle karıştırılmaması gereken iki farklı kavramdır. Gerçeğin zihinlere öylece yerleştirilmesi için bunun o yöndeki imajla pekiştirilmesi, haklı bir yoldur. Bu yolla verilen imaj, yanlış anlamayı önler, buna kimsenin itira­zı olmaz. Ne var ki bir de, kamuoyunu etkileyip yönlendirme­ye ve gerçeği kamufle etmeye yönelik bir imaj vardır. Bize böyle bir imajın yansıtılması durumunda çoğu kez imajı ger­çek yerine koyar, onu gerçek ile özdeşleştiririz. Ondan son­raki tüm değerlendirmelerimiz, imajın gerçekten uzaklığı kadar gerçek dışı olur.

Uluslararası politikada da devletler zaman zaman gerçek yerine imaj verme eğilimindedirler. Çünkü bu, ulusal çıkarlarına daha uygun düşmektedir. Ortadoğu, öteden beri bu tür politikalara elverişli zemini hazırlayan bir yer olmuştur. Bölgenin etnik ve dinsel özelliği, petrol kaynaklarının bulun­ması, söz konusu politikaların teşvikçisi olan faktörlerin belli başlılarıdır. Bölge dışındaki bazı Güçler, bu bölgede nüfuz alanı oluştururken gerçek yerine imajı yerleştirmeyi çok ku­sursuz biçimde başarırlar.

Arap-lsrail uyuşmazlığının çözülüp Ortadoğu’da barı­şın sağlanması durumunda, bir Türk-lsrail ittifakının da mümkün olabileceği ifade edilmektedir. Bunlar, dile getirilen zahiri koşullardaki mantık içerisinde doğru olabilir. Ancak, söz konusu değerlendirmeler, bölgede yapay olarak mevcut siyasal ve stratejik koşulların zahiren analizine dayanmakta­dır ve doğal olarak imajın ötesindeki gerçeğe uygun değildir. Bu, Körfez savaşında görülen hedef saptırmaya yönelik kuk­lalar ve sahte savaş araçları gibi görüntüleri gerçek sanmak şeklinde yorumlanabilir. Oysa Ortadoğu’da barış ve güvenlik daha tehlikeli bir durum almıştır[112].

Şimdi aradan bunca yıl geçtikten sonra görüyoruz ki, “Ortadoğu Barış Süreci”, üzerinde oyun planları ve şekillerin pek güzel çizilebildiği bir donmuş göl imajı gibi yansıtılan ortamın asıl (gerçek) yapısının ortaya çıkmasıyla artık inan­dırıcılığını yitiriyor. Sözü edilen kurgusal barışın başarısızlı­ğındaki en önemli neden, 19. yüzyılın sonlarından 1948’de İsrail Devleti’nin kuruluşuna, hatta günümüze kadar uzanan sürede Yahudiler arasındaki görüş farklılıkları ve tartışma­larda aranmalıdır. Bilindiği gibi 1800’lerin sonlarına doğru Yahudiler Anti-Semitizm yoluyla Avrupa’da dışlanırlar. Nathan Birnbaum ve Theodor Herzl gibi bazı Yahudi önderleri ise, 1890’dan itibaren çeşitli ülkelerdeki Yahudileri etnik te­melde bir araya toplayacak bir anayurt projesi gündeme getirirler. Bunu, Kudüs ve çevresini simgeleyen Siyon söz­cüğünden geliştirdikleri Siyonizm söylemiyle geniş kesimlere yaymaya çalışırlar.

Siyonizm, bütün Yahudilerin modern bir ulus devlet içinde kendi etnik kimlikleriyle egemenliklerini kurmalarını öngörür. Bu, seküler yani dünyacıl bir yapılanmadır. Bugün­kü İsrail Devleti, bu anlamda kurulmuş bir Siyonist devlettir.

Yahudiler arasında Siyonizm’i ve Siyonist devleti ağır biçimde eleştirenler çoktur. Eleştirilerin iki belirgin gerekçesi var. Birincisi, Siyonizm’in ilk ortaya atıldığı dönemdeki Avru­pa Anti-Semitizmi’ne malzeme teşkil etmesi (çünkü Siyonistler Yahudilerin farklılıklarını vurgulayarak kendi etnik, ayırımcı devletlerini kurmak istiyorlardı. Avrupalılar da onları farklılıklarından dolayı Avrupa’dan sürmek istemişlerdi). İkin­cisi ise daha geniş kapsamlı ve Yahudilik inancı ile ilgili. Bu inanca göre, Siyonizm, Yahudilik geleneğinde ve tarihinde bir sapma olarak görülüyor. İnançlı Yahudiler, “ve günahla­rımızdan dolayı sürüldük” şeklindeki sözü, Yahudi tatil dua­sında sürekli tekrarlarlar. Sürgünün Tanrı iradesi ile olduğu­na, Kutsal Toprakları işgal etmeye ve orada egemenlik kur­maya yetkili olmadıklarına inanırlar. Bunu ancak Tanrısal buyrukla ve Mesih’in gelmesiyle yapacaklarını düşünürler. 1917’de İngiltere Dışişleri Bakanı Balfaour’un Filistin’de bir Yahudi yurdu oluşturulmasına yönelik bildirisi, Yahudilerin önemli bir kısmınca kuşkuyla karşılanır. Hatta Yahudi olma­yan Siyonistlerden söz edilir ve bunların Yahudiliğe zarar verdiklerine inanılır.

Özcü Yahudiler daha ilk baştan, Theodor Herzl’in, Der Judenstaat -Yahudi Devleti- projesine karşı Agudath İsrail (İsrail Birliği), Neturei Karta (Kentin Koruyucuları) gibi örgüt­ler aracılığıyla anti-siyonist mücadeleye giriştiler (örneğin Haham Blau, Haham Hirsch.) Sonraları, Amerikan Yahudile- rinden Haham Berger ve Morris Lazaron gibi kişilerin önder­liğinde 1943’te kurulan Amerikan Yahudilik Konseyi (Ameri­can Counsil of Judaizm) ise Filistin’de veya başka bir yerde bir Ulusal Yahudi Devleti kurma gayretlerini, Yahudilerin kategorik yurtsuzluğunu ve etnik ayrımcılığı öne çıkaracağı için reddediyordu. Kudüs’te İbrani Üniversitesi Rektörü Judah Magnes, 1946’da Filistin’in bölünmesine karşı çıkıyor, Ihud Birliği içinde kendisi gibi düşünenlerle birlikte, Siyonist- lerin dışlayıcı politikalarını (Yahudi ahlak öğretisiyle çeliştiği gerekçesiyle) eleştiriyordu. Magnes, Menahem Begin’in izle­diği yolun baskıcı ve kabileci bir anlayıştan geldiğini, bir etnik Yahudi devletinin ancak savaşla kurulup yaşatılabileceğini ifade ediyordu[113]

Bu tür eleştiriler İsrail Devletinin kurulmasından sonra da sürmüştür. 1970’li yıllarda ve daha sonra İsrail İnsan ve Yurttaş Hakları Derneği, İsrail Sosyalist örgütü gibi kuruluş­lar, “Siyonist devlet”in Arap yurttaşlardan oluşan azınlığı sistematik baskı altında tuttuğunu belirterek bu “ırkçı” ve “işgalci” uygulamaları kınamışlardır.

Esasen mevcut İsrail Devleti hem Ortodoks Yahudiler, hem Sosyalistler hem de Ihud Birliği ve Magnes örneğinde görüldüğü gibi, bölünmemiş bir Filistin’de iki ulusun bir arada yaşamasını savunanlar tarafından meşru bir Yahudi devleti olarak görülmüyor. Zaten Siyonist devletin en büyük destek­çileri Batılılar olmuşlardır. Aslında İsrail Devleti’nin, Yahudi inancında önemli olan Kutsal Topraklar ile bir ilgisi de yok. Bunu, İngiltere sömürge Bakanı Chamberlain’in, (1903’te toplanan 6. Siyonist Kongresinde kabul edilen) Siyonistlere Uganda yada Kenya’da bir Yahudi yerleşimi önerisi de doğ­ruluyor. İngiltere o vakitler Afrika’da, özellikle de Güney Afri­ka’da kendi politika ve girişimleri için Yahudi sermayesi ve desteği arıyordu ve bu öneriyi getirmişti. Daha sonra koşulla­rın değişmesi, ABD’nin dünya politikasındaki etkinliği, Filis­tin’in Türk yönetiminden İngiliz mandasına geçmesi (1922) sonucunda Siyonist Yahudi devleti için Filistin toprakları seçildi.

Görülüyor ki İsrail varlığını sürdürmek için Batı ve ABD ile uyumlu olmak zorunda, zaten onlara bağımlı duru­ma gelmişti kuruluşuyla birlikte. Şimdi, her ne kadar biraz kanıksanmışlık izlenimi var gibiyse de, İsrail’in içeriden ve dışarıdan meşruluğu hala tartışılırken ve doğuşunun böyle bir arka planı varken, İsrail eksenli bir bölge barışı acaba nasıl gerçekleşir?

Öyle anlaşılıyor ki, İsrail Devleti önce kendisiyle ba­rışmadığı takdirde,[114] bölge barışına katkıda bulunamayacak­tır.

Yukarıda yeniden zihinlere çağrılan tarihsel hadiseler ve bunlara ilişkin analizler de gösteriyor ki, ulusal ve ulusla­rarası toplumsal sorunların üstesinden gelmek için, tarih bilincine sahip olmak şart. Tarih bilinci edinememiş ya da onu yitirmiş toplumlar, günün koşullarına uygun önlemleri zamanında alamayacakları için, tarihin çevrimi içerisinde onun tekerrür etmesine yardımcı olmanın dışında birşey yapmaya muktedir olamazlar.

Bilimsel anlamda da öyle. Toplumbilimlerinde gerçe­ğin aranışı sırasında yine toplumun kendine özgü dinamikle­rinden yararlanılıyor. Geriye dönük zaman dilimi içerisinde çeşitli toplumsal değişkenlerin karşılıklı etkileşimi esnasında gözlemlediğimiz her bir hadise, bizim araştırmamızla ilgili analizlere büyük katkı sağlıyor. Olguların söz konusu hadise­lerle tecessüm etmesi sonucunda, bir bakıma, doğal labora­tuar meydana geliyor. Bu, doğa bilimlerinde deney için kulla­nılan “teşrih masası”nı andırıyor. Toplumsal gelişmeleri böy­le bir teşrih masasına yatırmak mümkün olamayacağına göre, yakın ve uzak tarih, içerdiği beşeri başarılar ve yanılgı­larla, yaşadığımız zamanın sorunlarını anlama ve çözümle­me girişiminde bize (bir çözümleme aracı olarak) yardımcı oluyor.

Genel anlamda dış politika; uluslararası çevre, ulusal çevre ve karar merkezi üçlüsünün belirleyici etkisi altında varlık gösterir. Günümüzdeki uluslararası çevre değişkenle­rini göz önünde tutarak Türkiye’nin dış politika sorunla­rı/seçenekleri konusunda özlü bir inceleme yapmak amacıy­la bu alana baktığımızda şunları gözlemliyoruz[115]:

  • Soğuk Savaş sonrası uluslararası sistemde mey­dana gelen değişme (klasik sert güç-“hard power” yerine alternatif ya da yumuşak gücün “soft power geçmesi[116]: Uluslararası ilişkilerde ve güçlerin mücadelesinde öncelikle askeri caydırıcı­lık ve ekonomik yaptırımın değil; insan hakları, demokrasi, hukukun üstünlüğü, temel özgürlükler gibi değerlerin, dış politika aracı olarak, devreye sokulması).
  • Ama aynı zamanda uluslararası barışa ve güvenli­ğe yönelik tehdit algılamasının[117] ve tehdit araçları­nın çeşitlenerek artması[118] ve buna karşı alınan ön­lemlerin hala klasik güç kullanımı[119] niteliği taşıma­sı: 11 Eylül terörüne karşı ABD’nin Afganistan’a yönelik askeri müdahalesi bunun tipik örneği[120].
  • Ulusal sınırların dokunulmazlığı yerine kişi doku­nulmazlığı ile temel hak ve özgürlüklerin “yükselen değer” olarak öne çıkması (iki kutuplu uluslararası sistemde Blok önderlerinin doğal etki alanlarındaki ülkelerin sınır dokunulmazlığı, özellikle Blok rekabeti nedeniyle de yetmişlerin AGİK sürecinde bir kural niteliğindeydi; Sosyalist Blok’un yıkılma­sından sonra ise diğer Blok lideri ABD serbest pi­yasa ekonomisi ve liberalizm vurgulamasıyla ken­disine yeni bir çığır açıp etkinliğini sürdürmek iste­di[121]. Bu arada NATO da toplumsal, ekonomik ve siyasal işlevlerle donanımlı geniş boyutlu bir örgüte dönüştürülmektedir; yani sadece bir savunma ör­gütü olmaktan çıkıyor… “insan hakları politikası” dış politikanın aracı haline geliyor).
  • Bir bölgesel uluslarüstü sistem olarak Avrupa Birliği’nin tek para, ortak dış politika ile ortak savun­ma/güvenlik gibi yeni işlevsel politika alanlarıyla güçlenerek genişlemesi.

Türk dış politikasını, yukarıdaki dış çevre değişkenle­rinden bağımsız olarak incelemek mümkün değildir. Türkiye, jeopolitik konumu nedeniyle, uluslararası sistemin temel yapısından her zaman etkilenen ama aynı zamanda kendisi de etkileme potansiyeline sahip bir önemli ülkedir. Cumhuri­yet öncesinde ve Cumhuriyet döneminin çeşitli evrelerinde bunun örnekleri görülmüştür: önceleri Avrupa Devletler Sis­temi ile ilişkileri ve denge politikaları, daha sonra ise Batı İttifak Sistemi içinde rol üstlenmesi gibi.

Günümüzde Avrupa, Kuzey Amerika ve Asya Pasifik alanlarında meydana gelen bütünleşmeci oluşumlar karşı­sında Ortadoğu, Balkanlar ve Afrika üçgeninde gözlemlenen istikrarsız ortam; Türkiye’yi tarihsel ve güncel kültürel- eko­nomik bağları açısından olduğu kadar jeostratejik konumu itibariyle de doğrudan etkiliyor. Tarihsel kökleri ve mevcut uluslararası konjonktüre uygun kendi öz çıkarları Türkiye’yi Orta Asya, Kafkaslar, Ortadoğu ve Balkanlar gibi son dere­cede önemli bir alanda -bir görüşe göre burası “heartland” yani dünyanın kalbi mesabesindeki jeopolitik bölgedir ve buraya hakim olan tüm dünyaya hakim olur- etkin olmakla yükümlü kılıyor.

Ancak, böylesi merkezi bir konumda Türkiye’nin birçok çevreyle çıkarlarının çatışması doğaldır; bundan dolayıdır ki (normal bakışla gözlemleme şansına sahip olamadığımız çeşitli faktörlerin devreye girmeleri sonucunda) bu ülkenin dış politikasında yukarıda değinilen anlamda bir etkinliğin kendini göstermesi pek mümkün olmamaktadır. Bu bağlam­da dış politikayı iç yapıdan ayrı düşünmemiz söz konusu olamaz. Ulusal düzeydeki siyasi sorunlar, terör ve enflasyon ile bunlara bağlı kamuoyu atmosferi elbette o ülkenin dış politikasında etkili olacaktır. Yeni bir yüzyılın başında Türki­ye’yi, en azından devlet yönetimi düzeyinde, küresel geliş­melere ayak uydurmaktan alıkoyan ve onu içe kapatan başlıbaşına bir sorun olarak bu olgu, kesinlikle gözardı edilme­melidir.

Türkiye, sadece bir “jeopolitik mihver” değil, aynı za­manda etkin bir “jeostratejik aktör”[122] olarak varlık gösterecek birikime ve kaynağa sahiptir. Tarihsel süreçteki uzun yöne­tim geleneğiyle Türkler, hadiselere geniş boyutlu bakabilme ve başkalarıyla evrensel düzlemde karşılıklı yarara dayalı ilişkiler modeli geliştirme tecrübesi kazanmışlardır. Söz ko­nusu model, Türkler’in hem Müslüman Araplar hem de Hıris­tiyan Avrupalılar ile aynı devlet aidiyeti ve / veya komşuluk ilişkisi içinde edindikleri evrensel cihanşümûl) bakış açısıy­la birlikte gelişmiş, “öteki”ni dışlayıcı değil kuşatıcı ve genel anlamda onarıcı niteliğiyle kabul görmüştür.

Ne var ki, bu devlet geleneğine rağmen Türkiye, bu­gün diğer devletlerle ve uluslararası kuruluşlarla ilişkilerinde ideal konumdan çok uzaktadır. Bunun sebebini biraz da modern dış politikanın doğasında aramak gerekir. Kabul edelim ya da etmeyelim, ahlaki olsun veya olmasın, uluslara­rası ilişkilerde gözlemlediğimiz realite şu: Hukuk normları ve tarihsel edinimlerden çok, halihazırdaki ekonomik ve siyasal güç (kudret) belirliyor uluslararası ilişkileri. Bu da, önce içeri­de toplumsal barış ve her alanda üretken ilişkiler sayesinde ilgili devletin evrensel değerlerle uyumlu bir gelişme düzeyini yakalamasıyla mümkün. Çünkü siyasal güç (itibar), günü­müzde, demokratik siyasal sistemin kendi kurallarını işlete­rek varlığını sürdürmesi ve dışarıdan müdahale gerekçeleri­ne olanak verecek ortamın oluşumuna temel hak ve özgür­lükler marifetiyle hukuk zemininde engel olması yoluyla ken­dini gösterir. Yukarıda belirtildiği gibi, insan hakları politika­sının dış politikanın bir aracı olarak (büyük güçler tarafından) devreye sokulduğu bugün, Türkiye özellikle Avrupa ile ilişki­lerinde ağır ithamlara maruz kalmaktadır. Avrupa’nın Türki­ye’ye bakışında tarihsel bir önyargı olabilir, ama genel olarak benimsenen ve Türkiye’nin de bazılarının altına imza attığı insan hakları kurallarının ihlal edildiği (yine Türkiye tarafın­dan yargı yetkisi tanınan) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nce karara dökülmüşse, bunun üzerinde düşünmek gere­kir. Aksi halde Türkiye kendini yalnızlığa iter. Zaten Avrupa Birliği’nin genişleme sürecinde (en kıdemli ortak üye sıfatına rağmen) yer almayışı, ama buna karşılık AB’nin bir politika alanı olan Gümrük Birliği hükümlerine (kararlara katılma hakkı olmadan) bağlı olması, AB’nin Türkiye’yi mevcut yapı­sıyla kendi sistemi içinde görmeyi düşünmediğini gösteriyor. Esasen Avrupa Birliği Sistemi tanındığında, bunun normal olduğu anlaşılacaktır. Tıpkı Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin Türkiye’ye tercih edilerek AB’ye dahil edilmek istenmeleri gibi. Oradaki doku uyuşumu, Türkiye ile ilişkilerde görülmü­yor; sistemin istikrarı ve sürekliliği açısından bu gerekli.

Bununla beraber Türkiye, Avrupa için önemsiz değil; aksine AB sistemi Türkiye’yi yanıbaşında çok önemli bir destek alanı olarak hiçbir zaman kaybetmek istemeyecektir. Gümrük Birliği’nin yanı sıra Türkiye (diğer 11 Akdeniz ülke­siyle: Fas, Tunus, Cezayir, Mısır, Ürdün, İsrail, Lübnan, Kıb­rıs, Suriye, Malta, Filistin Yönetimi) bir de Avrupa-Akdeniz Ortaklığı projesiyle planlanan Serbest Ticaret Bölgesi içinde AB’nin vazgeçilmez bir ticaret partneri olarak görülüyor. “Kazablanka’dan Ağrı Dağı’na kadar”[123] uzanan bölgede Türki­ye’nin tüketim gücü önemseniyor. Son dönemdeki gelişmeler ışığında, Türkiye’de siyasal iradenin AB’ye tam üyelik ile böyle bir proje içinde ekonomik-ticari ilişki biçimi arasında tercihte bulunmasının istenmesi, yadırganmamalıdır. Zira tam üyelik koşullarıyla diğerinin gerekleri birbirinden farklıdır, hatta biri diğerini dışlar. Avrupa – Akdeniz Ortaklığı çerçeve­sinde AB’den gelişme yardımı alan bir çevre ülkesinin aynı anda AB Sistemi’ne tam üyelik talebinde bulunması, inandı­rıcı olmaz. Kaldı ki tam üyeliğin bir de reel gerekleri vardır. Türkiye bu konudaki temel stratejisini iyi belirlemek zorunda­dır. Tabii bu büyük ölçüde iç siyasal istikrara da bağlı bir sorundur (ilk başvurunun yapıldığı 1959’dan bugüne kadarki sürede karşılıklı yükümlülüklerin ne kadar sıklıkla askıya alındığına bakmakta yarar var).

Dış politikanın bir de imaj boyutu vardır. Devletler çeşitli araçlar kullanarak kendileri ya da başkaları hakkında dışarıya imaj yansıtırlar, imajlar, çoğu zaman gerçeklikle örtüşmezler; “Ortadoğu Barışı” gibi. Aynı sosyal / siyasal olgu etrafında farklı algılamalar oluşabilir, hadiseye hangi boyuttan baktığınıza bağlı olarak bir sonuca varırsınız. Bilgi yetersizliğinden, önyargıdan ya da tek boyutlu bakıştan kay­naklanan noksanlık / yanlışlık söz konusu olabilir. İşte Türk dış politikasının problem alanlarından biri de bununla ilgili: Güneydoğu Sorunu (Terör ya da Kürt Sorunu olarak da ifade ediliyor), Kıbrıs Sorunu, Batı Trakya Sorunu, Su Sorunu, Ege Sorunu, Ermeni Sorunu gibi. Bunları genel bir açıklama çerçevesinde tanımlayıp çözümlemek mümkün değil. Çünkü uluslararası politikada kavramlar her zaman/her yerde aynı içerikle kullanılmıyor, örneğin “kişi dokunulmazlığı” ve ulus­lararası hukuktan doğan hakların yorumu Kıbrıs’ta, Batı Trakya’da, Kosova ve Bosna’da ya da Kuzey Irak’ta kendini gösteren hadiselere ilişkin farklı biçimlerde olabiliyor. Burada esas olan, bir periferik sorun karşısında Büyük Güç politika­larına uygun tarzda tavır alınmasıdır, öncelik, sorunun kendi çevresi itibariyle kritik ve aciliyet (ivedilik) arzeden bir yapıda oluşuna göre değil, güç (çıkar) politikasına uygunluk ölçüsü­ne göre belirleniyor. Tabii sorunun teşhis ve tanımı da öyle. Gerekçe ise hazır: uluslararası politikanın kendine özgü etik (ahlak) anlayışı.

O zaman her yerde yaşamsal çıkar alanlarının iyi tespit edilmesi gerekiyor. Dış politika, bir tür alma ve verme işidir. Neyi alıp neyi verdiğiniz önemli. Bu maddi unsur da olabilir, itibar ya da prestij de olabilir. Dış politika sorunlarının başarılı biçimde çözülmesi için haklılık inancı tekbaşına ye­terli olmuyor. Taraflar, muhatabın yaşamsal önemi haiz çı­karlarını saptayarak onun üzerinde pazarlık yeteneklerini sınarlar; siyasal ve ekonomik anlamda güçlü olanın optimal düzeyde netice alması daha kolaydır. Türkiye, 21. yüzyılda dış politikasını bu modele göre işlevselleştirmelidir.

Yıllardır süregelen sorunlarımız var. işte Kıbrıs, PKK terörü, Ermeni sorunu. Kıbrıs’ta Türkiye uluslararası hukuk­tan doğan bir yükümlülüğü yerine getirerek müdahalede bulundu, şimdi orada işgalci olarak görülüyor, çeşitli kesimle­rin farklı çıkarları ve propaganda çalışmaları nedeniyle[124].

PKK terörü dış destekle de beslendi, bu belli. Ama bunca yıl boyunca biz de bunu salt terör olarak görmekte ısrar etmekle hatalı davranmadık mı? Bölgedeki istismara açık geri kalmışlığı ve ihmal edilmişliği ortadan kaldırmak amacıyla ekonomik ve sosyal düzenlemelere yönelmek, bununla ilgili özel sektör girişimlerini teşvik etmek gerekir.

Avrupa’da ve dünyanın başka bölgelerinde Türkiye aleyhin­de zihinlerde yer eden negatif imajları silmek, bilinmelidir ki biraz da propaganda ve gerçekçi tanıtım ile olur. Bugünkü dünyada ulusal sınırları aşarak insan hakları konusunda inceleme yapan uluslararası mercilerin raporları muhtelif alanlarda politika belirlenmesinde etkili oluyor[125]. Sonuçlan itibariyle bu, yadsınmaz bir realite olarak karşımızdadır

Kısacası, Türkiye, Doğu Bloku’nun temsilcisi duru­mundaki Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra da stratejik önem arzeden konumundan siyasal olarak yararlanabilir ve bunu değerlendirebilir. Bu da Türkiye ile ABD ve Batı dünya­sı arasında, mevcut siyasal otoritelerden bağımsız olarak, aktif ve karşılıklı çıkara, dayanan ilişkilerin gelişmesini teşvik edici bir durumdur. Bugün uluslararası sistemde mevcut olan çıkar formasyonları, birkaç yıl öncesinden farklıdır. Doğu ile Batı arasında, bazı “çatış(tır)ma senaryolarına rağmen, bir ihtilaf formasyonu yoktur artık; ama buna karşılık teknik ya da bölgesel nedenlerden dolayı çıkar çelişkisi ya da çıkar uyumu vardır. Bunun örnekleri Balkanlar’da, Avrupa’da Orta Asya, Kafkaslar ve Ortadoğu’da sarsıcı biçimde görülmekte­dir. Buna ilişkin olarak ayrıca belirtilmelidir ki, Rusya Fede­rasyonu yukarıda anılan bölgelerde öncelikle Balkanlar ve Kafkasya’da, hala kendine özgü çıkarlar peşindedir. Bir za­manlar Balkanlar’da Panslavizm’in destekçisi olan Rusya Federasyonu, güçler dengesinde kesinlikle göz ardı edilme­melidir. Türkiye hem ABD ile hem de Rusya ile ekonomik ve siyasal ilişkileri kendi çıkarları doğrultusunda ilerletebilir. Doğal olarak bunlar, birbirlerine alternatif ilişkiler değil, birbir­lerini tamamlayıcı ilişkiler olmak durumundadırlar. Ve bu durum, ABD ile ittifak ilişkisi içerisinde olan Türkiye’nin çıkar alanlarına yönelik olumlu etkiler yapabilir.

Genel olarak, dünyada olup bitenleri de görmek zo­rundayız. İçinde bulunduğumuz uydu ve iletişim çağında klasik diplomasinin yerini büyük ölçüde reklam ve propagan­da almıştır. Kültürel etkilenmenin tek yanlılıktan kurtarılması gerekir. Bu, ihmal edilmemelidir. Otantik ve üretken bir gele­neğe sahip olmadan küresel uygarlığa katılma ve ona katkı­da bulunma istencinin başarı şansı pek yoktur. Türkiye, böl­gesinde ve dünya çapında, aslında, kendinden beklenen rolü oynayacak yetenekte bir ülkedir.

Türkiye’nin dış politikadaki konumunu bu ülkenin “giriş”te bahsedilen “özgün gücü”ne atıfta bulunarak, kuram ve uygulama açısından inceleyelim.

Teori ile uygulamanın birbirine etkisi konusunda muh­telif görüşler vardır, ama biz teorinin mi yoksa uygulamanın mı belirleyici ya da öncelikli olduğunu ancak zaman ve kap­sam incelemesi sonucunda tespit edebiliriz. Genel olarak konuya bu açıdan bakıldığında, söz konusu etki karşılıklı olabilir, ama bu her zaman geçerli olmak zorunda değildir. Bazı dönemlerde uygulama teoriye, bazen de teori uygula­maya öncülük edip yol gösterebilir.

Türk Dış Politikası’nın teorik çerçevesi üzerine bir değerlendirme yaparken bu hususun gözden uzak tutulma­ması gerekir. Türk Dış Politikası, yukarıdaki anlamda (za­man ve kapsam analiziyle) belki şeklen Türkiye Cumhuriyeti dönemi ile sınırlandırılarak incelenir, esasta ise Türklerin ilk dönemlerden itibaren ortaya koydukları varlık siyaseti bağ­lamında bir birikimle düşünülmek zorundadır. Böyle olunca, Türkiye’yi Osmanlı Devleti’nin halefi/ardılı görmek de yet­mez, esasen Selçuklu ve Orta Asya dönemi Türk devletle­ri/birikimleri de bugünkü Türkiye Cumhuriyeti devletini besle­yen ve bazı genetik özellikleri aktaran kazanımlar olarak devreye girmek durumundadır. (Ama bunu dünyaya ilan etmemiz gerekmiyor, farkında olmak yeterli.) Bu yaklaşım ışığında Türk Dış Politikası’nın teorik zeminini aşağıdaki ana başlıklar altında incelemek mümkündür.

Tarih ve Kültür Etkisi

Dış politika, öncelikle uluslararası çevreye yönelik bir irade oluşumunu gerçekleştirerek ulusal çıkarı takip etme yolunda karar ve eylem üretme işidir. Bunun için karar alıcı­ların dünyaya ve hadiselere tarih ve kültürden destek alan bir özgüvenle bakmaları çok önemlidir. Burada sözünü etti­ğimiz özgüven ile kimi zaman kendini gösteren şovenliği birbirine karıştırmamak gerekir. Türkiye’nin dış politikası ile ilgili özgüvenin tarihsel süreçte kökleşmiş, farklı kültürlerle tanışıklık ve birlikte üretkenlik tecrübesiyle zenginleşmiş bir niteliği vardır. Bu arka plandan habersiz ya da onun bilin­cinde olmadan Türkiye’nin komşularıyla ve büyük güçlerle ilişkilerini belirlemeye çalışmak, daha baştan bir artı değerin heba edilmesi anlamına gelir. ABD’nin eski Başkanı Bili Clinton Türkiye’yi ziyareti esnasında, Osmanlı Devleti’nin altı yüz yıldan uzun bir süre o kadar geniş bir coğrafyada çeşitli etnik ve dinsel topluluğu bir arada barış ve istikrar içinde yönetmiş olmasını, örnek alınması gereken bir model olarak övgüyle anmıştı. Buradan da özgüven anlamında çıkartılması gere­ken sonuçlar vardır, örneğin Türkiye’nin Balkanlara, Ortado­ğu’ya ya da Kuzey Afrika’ya yönelik politikaları bu modele uygun bir bilinç sayesinde olağanüstü kazançların yolunu açabilir. Böylelikle, ilgili bölgelerde karşılıklı yarar temelinde bir ortak etki (sinerji) meydana getirilir. Bunun için, Türkiye adına politika üretenlerin bu ülkenin kültürel geçmişinin far­kında olması, şimdi belki çok uzakta gibi görünen bazı coğ­rafyaların hala karşılıklı izler taşımakta olduğunu bilmesi ve bunu özümsemesi şarttır. Türkiye’de birçok şarkı ve türkü sözlerinde, deyimlerde bu kültürel geçmişin izleri vardır.

Örneğin Yahya Kemal Beyatlı’nın aşağıdaki mısrala­rı:

“Ta Budin’den Irak’a, Mısır’a kadar

Fethedilmiş uzak diyarlardan

Vatan üstünde hür esen rüzgar

Ses götürmüş bütün bu baharlardan.”

Ve bunların dışında çok sayıda türküde Balkanlardan Arap Yarımadası’na kadar muhtelif bölgelerde Türk siyaset ve kültürünün hatıraları bugün de yaşatılmaktadır. Vardar Ovası ve Yemen Türküsü buna örnek verilebilir. Ayrıca, Os­manlı döneminde herhangi bir siyasi-kültürel baskı olmama­sına rağmen günümüzde Balkan ülkelerinin dillerinde en az yedi-sekiz bin Türkçe kelimenin varlığı; hem siyaset ve kültür bağlamında yaratıcı bir etkileşime işaret ediyor, hem de Türk dış politikası için bir çekim alanı ve aynı anda yükümlü­lük anlamına geliyor. Bu arada Fatih Sultan Mehmet’in Sırbistan’da farklı dine mensup her tabakadan insanın inanç özgürlüğünü garanti eden ve onların yaşam biçimine muha­lefet edilmeyeceğini vurgulayan 1478 tarihli fermanı, bir te­mel insan hakları belgesi olarak, anılmalıdır. özellikle 19. ve 20. yüzyılda Batılı güçlerin ve Rusya’nın çıkar politikaları sebebiyle, biraz da kendi aralarındaki siyasi mücadelelerden dolayı genellikle istikrarsızlık ve parçalanmışlık içinde özgür­lük ve refahtan uzak kalmış olan Balkan ülkeleri, şimdilerde Avrupa Birliği’nin etki alanına girerek istikrar ve güvenlik aramaktadır.

Türkiye, yukarıda dile getirilen mirasın da desteğiyle, bölgede AB müktesebatını tamamlayıcı bir etkide bulunabilir. Bu, hem ilgili ülkeler için hem de o ülkelerde yaşayan ve Türkiye ile organik/kültürel bağlara sahip insanlar için çok yararlı olacaktır. Türkiye’nin tarih ve kültür bilinciyle dış poli­tika tercihi, esasen, realpolitik açıdan da bir mecburiyettir. Bir bölge gücü ya da küresel güç olmanın yolu, önce sizin tarih ve kültür çevrenizdeki halkların, sonra da uluslararası toplu­mun sizden beklentilerine gerektiği ölçüde karşılık vermeniz­den geçer. Somut olarak bu, Bosna-Hersek’ten Fillistin’e, Somali’den Çin’e (Sincan Uygur Türkleri’nin varlık mücade­lesi verdiği Doğu Türkistan’a), ama aynı zamanda Avru­pa’dan Amerika’ya uzanan çizgide bir jeostratejik aktör po­tansiyeline ivme kazandırmak demektir.

Barış ve İstikrar Amacı

Türkiye’nin tarih ve kültür birikimine atıfla dile getirdi­ğimiz hususlar yıkıcı bir kaos ortamından istifade ederek güçlenmeyi değil, yapıcı politikalar marifetiyle barış içinde birlikteliği gerekli kılar. Bu durum, “öteki”ni fiziki ve kültürel anlamda tamamen etkisizleştirerek kısa süreli bir barış dü­zeni oluşturmak yerine, “öteki” ile birlikte ortak çıkar zemini meydana getirerek uzun süreli ve mümkünse kalıcı bir barış düzeni kurmayı esas amaç olarak belirler.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasında Mustafa Kemal Atatürk’ün ifade ettiği “yurtta barış, dünyada barış” ilkesi de bu anlamda istikrar ve güvenliği amaçlıyordu. Burada siyasal gerçekçilik mantığından farklı olarak, konjoktürel gerçeklik temelinde bir çıkar ve amaç belirlenmesi söz konusudur. Bu yaklaşım, başta komşu ülkelerle olmak üzere, dış dünya ile ilişkilerin karşılıklı yarar ve eşitlik düze­yinde geliştirilmesini, böylelikle de barışın özgürlük ve gü­venliği içerecek tarzda tesis edilip kalıcı kılınmasını öngörü­yor. Bu, bir yandan “şahsiyetli” bir dış politika için gerekli kuramsal çerçeveye ışık tutarken, bir yandan da edimli ola­rak barış ve istikrara ortam hazırlamaktadır. Konuya bu açı­dan bakıldığında, Atatürk’ün dış politika ilkeleri ile Türki­ye’nin son dönemlerde bölgesinde izlemeye çalıştığı dış politika arasında belirli ölçüde bir benzerlikten söz etmek mümkündür.

Jeopolitik Dengeleyicilik

Türkiye’nin, jeopolitik konumundan dolayı, dış politika­da bir doğal dengeleyiciliği ortaya çıkmaktadır. Bu özellik çoğu zaman Türkiye’nin çıkarlarıyla uyumlu sonuçlar vermekte, karar merkezinin dış politika irade oluşumunda seçeneklerini arttırmaktadır. Bunun örnekleri hem Osmanlı zamanında hem de Cumhuriyet döneminde görülmüştür. 1913-14 ve 1916-17 yıllarında Osmanlı toprakları gerek Anadolu’da gerekse Arap Yarımadası’nda Batılı güçler ve Rusya’nın kendi aralarında yaptıkları anlaşmalar ve planlar ile teorik olarak parçalanmıştı. Hatta Osmanlı Devleti’ne de bazı anlaşmalar kabul ettirilmişti. Ne var ki, Almanya’nın ve Rusya’nın Osmanlı topraklarının paylaşılmasını öngören anlaşmalardan farklı sebeplerle ayrıl­malarından sonra Osmanlı aleyhindeki plan tam olarak ger­çekleştirilememiştir. İkinci Dünya Savaşı’nda da Almanya ve İngiltere’nin savaşan taraflar olarak, Türkiye’ye yaklaşımı ve Rusya’nın değişken tavrı, Türkiye’nin dengeleyicilik rolünü oynamasını mümkün kılmıştır.

Türkiye’nin bir de siyasal ve kültürel dengeleyiciliğinden söz edebiliriz. Bu, öncelikle Batı ile Doğu (İslam kültür coğrafyası) arasında bir iletişimcilik rolünü gündeme getirir. Aynı zamanda demokrasi, laiklik, hukuk devleti ilkelerinin uygulayıcısı olma yolunda çaba sarfeden bir ülke olarak da zımnen iletişimde bulunmaktadır. Son dönemde İslam Kon­feransı Teşkilatı Genel Sekreterliği için yapılan seçimin nite­liği ve Türkiye’nin adayının (Prof.Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu) Genel Sekreter seçilmesi, bu anlamda bir örnek olarak veri­lebilir.

İç ve Dış Unsurların Etkileşimi ve Sorun Potansiyeli

Yukarıda dile getirdiğimiz barış, içeride ve dışarıda tarafların devletle ilişkilerinde karşılıklı birmemnuniyetin varlığını ölçmek için vazgeçilmez bir değer ifade eder. Türki­ye açısından bu durum, devlet-halk ilişkisinin hak ve yüküm­lülük temelinde bir bilinçlenme ile sağlam bir sisteme bağ­lanması yoluyla sağlanabilir. O zaman çeşitli dış unsurların Türkiye’nin içerideki yumuşak karnına el atarak sorun çıkar­malarına da izin verilmez. Türk dış politikası, ne yazık ki sürekli olarak bu türden sorunlarla uğraşmak zorunda kal­maktadır. Son dönemde tartışılan “açılım” politikası, her­hangi bir etnik unsura yönelik olma izlenimi vermemek kaydıyla, eğer devlet-halk ilişkisini hak ve yükümlülük bilinciyle devlet ve vatandaş yararına yeniden düzenlemeye vesile olabilirse, bu gelişme doğrudan veya dolaylı olarak Türk dış politikası için de olumlu etki yapacaktır.

Siyasal ve Ekonomik Amaç

Dış politika, ülkenin siyasal düzeninin istikrarlı bir ya­pıya oturması, ekonomik ve sosyal gelişmesinin sağlanması için, gerekli ve mümkün olduğu ölçüde kaynak temini işini de üstlenir. Burada ülkenin gelişmişlik derecesinin arttırılmasına çalışılırken, dışa bağımlılığın da asgari düzeye çekilmesi hedeflenir. Türkiye geçmişte bu konuda sorunlar yaşamıştır. Ancak, yukarıda belirtilen hususlar da dikkate alındığında, Türkiye’nin aslında gerek iç kaynakları (beşeri ve fiziki an­lamda) gerekse dış çevre koşulları itibariyle en azından den­geli bir karşılıklı bağımlılık temelinde hedeflerini gerçekleş­tirmesinin mümkün olduğu görülür. Örneğin enerji konusun­da Türkiye’nin Batı (Avrupa Birliği ve/veya Batılı ülkeler) ile kendi çevresi (İran, Rusya, Kafkasya ve Orta Asya ve Körfez ülkeleri) arasında doğalgaz ve petrol tedariki ile ilgili yadsınılmayacak bir role sahip olduğu artık daha iyi anlaşılmakta­dır. Bu, Türkiye’nin dış politika alanında manevra kabiliyetini arttırırken, aynı zamanda ülkenin ekonomik ve sosyal kalkınması için gerekli kaynağın temin edilmesini de kolaylaştırılması.

Sonuç olarak, Türkiye’nin dünyada ender rastlanılır tarzdaki jeopolitik konumu ve jeokültürel özelliği, hem değer değişiminin, hem de hızlı fiziki değişimin yaşandığı günümüz dünyasında bu ülkeyi avantajlarla beraber tehlikelere de açık hale getiriyor. Öncelikle yöneticiler, bilim ve araştırma ile iştigal edenler, düşünürler ve tüm vatandaşlar bu durumun farkında olarak ülkenin beşeri ve fiziki kaynaklarını koruyup ondan yararlanmayı bilmelidir.

Değişen dünyada, öncelikli bir gereksinim olarak herkes için önemli bir değer haline gelen güvenlik, burada üç kısımda incelenecektir. Önce, katılımcıların sayıca çokluğu ve nitelik olarak çeşitliliği sebebiyle global güvenlik için tipik bir örnek sayılabilecek olan Güneydoğu Avrupa İstikrar Paktı üzerinde durulacaktır, ikinci olarak, Brzezinski’nin “Avrasya Balkanları” olarak nitelendirdiği Orta Asya ve Kafkasya bölgesindeki güvenlik çıkar ilişkisi, özellikle Amerikan politikaları açısından, nesnel ve eleştirel yaklaşımla analiz edilmeye çalışılacaktır. Üçüncü kısımda ise Türkiye’nin güvenlik gereksinimi ve bunu karşılayacak kaynak ve araçlar, uluslararası etkileşime de gönderme yapılarak araştırılacaktır (Avrupa Birliği bağlamında güvenlik konusu birinci bölümde incelendiği için, burada yer almıyor).

Güneydoğu Avrupa İstikrar Paktı’nın global güvenliğe örnek gösterilmesi, ilk bakışta abartılı bir benzetme gibi gelebilir. Hele de medyada ve uluslararası kamuoyunda pek gündeme gelmeyen bölgesel ve uluslararası ilişkiler itibariyle formal bir özellik taşıyor olması, bu kanıyı daha da güçlendirebilir. Ama güvenliğin günümüz dünyasında birden fazla boyutunun olduğu düşünülür, ayrıca gelişmiş erişim olanaklarının kuşatıcı etkileri hesaba katılırsa, durumun farklı olduğu kolayca anlaşılabilir.

Güneydoğu Avrupa İstikrar Paktı (GAİP); bölgede “sürekli barış, refah ve istikrar oluşturmak”[126] amacıyla 10 Haziran 1999’da kuruldu. Aslında, GAlP’in kuruluşunda dile getirilen amaçlardan çok, hangi katılımcılar tarafından kurulduğu önemli. Çünkü bölgeyle hiç ilgisi olmayacağı düşünülebilen pek fazla devlet ve kuruluşun adı geçiyor burada. Zaten GAİP’i global güvenlik ile ilişkilendirmemiz de buradan kaynaklanıyor. O zaman, katılımcıların hangi devlet ve örgütlerden meydana geldiğine bir bakalım.

GAİP, Avrupa Birliği’nin çağrısı üzerine bir araya gelen AB üyeleri, Orta Avrupa ve Balkan devletleri[127], Türkiye, ABD, Kanada, Japonya, Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanları ile AGİT, Avrupa Konseyi, Birleşmiş Milletler, NATO, OECD, Avrupa Yatırım Bankası, Avrupa Yeniden Yapılanma ve Kalkınma Bankası, Dünya Bankası, IMF, Karadeniz Ekonomik İşbirliği Alanı ve bazı yerel inisiyatif temsilcileri tarafından Bonn’da kurulmuştur.

Açıklanan prensipler, genel olarak, bu tür oluşumlarda alışılageldiği gibi, BM Sözleşmesi ve diğer uluslararası belgelere uyulması, ekonomik ve demokratik reformların sürdürülmesi, Avrupa-Atlantik ilişkilerinin geliştirilmesi yönündedir[128].

Amaçları

  1. Bölgenin her yerinde istikrarı tesis etmek için bölge ülkelerinin barış, demokrasi, insan haklarına saygı ve ekonomik gelişme yönündeki çabalarını desteklemek.
  • Avrupa-Atlantik yapısal işbirliğine katılmak isteyen bölge ülkelerini teşvik etmek.
  • İkili veya çok taraflı işbirliği platformları oluşturmak, potansiyel uyuşmazlık kaynaklarını kurutucu iç politik önlemler almak.
  • Demokratik siyasal sürece işlerlik kazandırılması: Serbest ve şaibesiz seçimler, hukukun üstünlüğü ile ulusal azınlıklara mensup kişilerin hakları dahil olmak üzere insan haklarına saygı ve temel özgürlüklere riayet, özgür ve bağımsız medya, yalnız seçmenlerine karşı sorumlu yasa yapıcı kurum, bağımsız mahkemeler ve gelişmiş bir sivil toplum.
  • Bölgede barış içinde iyi komşuluk ilişkilerinin AGİT’ten de yararlanılarak geliştirilmesi.
  • Bölgede ulusal ve etnik çeşitliliğin muhafaza edilmesi ve azınlıkların korunması.
  • Sağlam makroekonomik politikalar temelinde, özel sektör yatırımlarına ve dünyayla bağlantılı dış ticaret koşullarına uygun, özelleştirmeye ve özel mülkiyetin gelişimine izin verecek dinamik serbest pazar ekonomisinin kurallarını katılımcıların halklarının yararına olacak şekilde uygulamak.
  • Bölgede, bölge ile Avrupa ve dünya arasında ticari işbirliğini, serbest ticaret bölgeleri ve yurttaşlarla engelsiz diyalog da dahil olmak üzere, teşvik etmek.
  • Örgütlü cinayet, yolsuzluk, terörizm ve diğer yasadışı faaliyetlerle mücadele etmek.

10.    Savaş, iç karışıklıklar ve yoksulluk nedeniyle göçü engellemek; ekonomik, politik ve güvenliğe ilişkin kurumsal yapıların oluşması için devletlere yardımcı olmak ve mültecilerin yurtlarına dönmelerini sağlamak.

  1. Güneydoğu Avrupa’da kalıcı barış ve istikrar ancak demokrasi değerlerinin tüm bölgede yerleşmesi sayesinde olacağından, uluslararası çabaların da bunu teşvik etmesi gerekecektir.[129]

Yürütme Araçları ve Usulleri

Yukarıda belirtilen amaçların takibi ve GAlP’e işlerlik kazandırılması nasıl olacak? İşte bunun için bir Güneydoğu Avrupa Bölge Masası (GABM) oluşturulması ve bir de Özel Koordinatör atanması kararlaştırılmıştır. Özel Koordinatör, AB tarafından (öncelikle AGİT dönem Başkanı’nın ve diğer katılımcıların görüşlerine de başvurularak) atanacak ve AGİT’in onayından sonra göreve başlayacaktır. Özel Koordinatör, GABM’nin başkanlığını üstlenmekte ve GAİP’İN çalışmalarını yürüterek AGİT’e düzenli raporlar vermektedir. GABM’ye alt kategoride şu masalar da yardımcı olmaktadır:

  • Demokratikleşme ve insan Hakları Çalışma Masası,
  • Ekonomik Yeniden Yapılanma, Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Çalışma Masası,
  • Güvenlik Sorunlarıyla İlgili Çalışma Masası.

Her Masa, ilgili konular ve sorunlar dahilinde çalışmalar yaparak çözüm önerileri hazırlar. GABM ve öteki masalar, GAİP katılımcılarından oluşur. Bölge devletleri, AB’ye ortak üye devletler ya da uluslararası örgütler, GAlP’in amaçlarına katkıda bulunmak üzere ve herhangi bir yükümlülük gerektirmeden, GABM veya diğer masalara davet edilebilirler.

GAlP’in çalışmalarında katılımcılar, birbirlerinden farklı özelliklerine uygun ve tamamlayıcı biçimde rol üstlenirler. Örneğin Avrupa Birliği,hem böyle bir oluşum için inisiyatif sahibi kimliğiyle, hem de bölgeye sınırdaş olması yönüyle ağırlıklı bir rol ve görev almak durumundadır. AGİT de değişen uluslararası konjonktürün gerektirdiği tarzda, en azından formalitede, önemli bir konumdadır. Tabii ki bölge ülkelerinin görev ve çıkarları ihmal edilmemelidir. Bu arada bölge ülkelerinde yapılacak ekonomik ve politik reformlar, GAİP’in önemli etkinlikleri arasında yer alacaktır.

Burada, AGİT’in, yapısı itibariyle düşünüldüğünde, merkezi bir role sahip olduğu söylenebilir. AGİT,BM Sözleşmesi’ne uygun olarak, erken uyarı, çatışma önleme, kriz çözme ve çatışma sonrası onarım konularındaki işleviyle burada da dikkat çekici bir konumdadır.

Avrupa Konseyi, çoğulcu demokrasi ilkesine katkısıyla, NATO ise özellikle Avrupa-Atlantik ilişkileri için bir tür katalizatör görevi üstlenme yeteneği ve, elbette, “barış için ortaklık” platformu meydana getirici özelliğiyle GAİP içinde önemsenmesi gerekecek örgütlerdir. Rusya, bir bölge ülkesi sayılabilir ve dışlanamazdı, zaten hem AB hem de NATO ile özel sözleşmeler yoluyla ilişkiler geliştirmektedir.

GAİP’in asıl global güvenlik[130] örnekliğini gündeme getiren, belki de, ABD, Japonya gibi ekonomik ve/veya politik güç ve çıkar sahibi devletler ile katılımcılar arasında yer alan Dünya Bankası, IMF gibi uluslararası kuruluşlardır. Bu açıdan bakıldığında, GAİP, küreselleşmeyle de bağlantılı bir proje olarak görülebilir. Yukarıda belirtilen amaçlardan anlaşılıyor ki, uluslararası finans kuruluşları ve merkezi güçler bölgeye barış ve istikrar gelmesi kadar, orada veya orası üzerinden yapacakları sermaye yatırımını ve kazancı da düşünüyorlar, bu tabii ki doğaldır, ama bu, aynı zamanda küreselleşmenin somut örneğidir.

Demek ki güvenlik, küreselleşmeyle iç içe geçmiştir. Önemli olan, burada kimin nasıl bir kazanç ve/veya kayıpla çıktığıdır. Bu, esasen, böyle bir ilişkinin söz konusu olduğu durumlarda yanıtlanması kolay olmayan bir soru olarak hep karşımıza çıkmaktadır. Hem kötü koşullardan kurtularak gelişmek ve güvenlikte olmak, hem de pastadan pek az olmayacak büyüklükte pay almak acaba ne kadar mümkün? Bugün küreselleşme etrafındaki tartışmalar eğer bir güvenlik sorunu olarak yansıyorsa, burada temel değer anlayışına ve onlara istinat eden global politikalara, her yerde dengeleri ve beşeri gereksinimleri gözetecek tarzda, yeniden çekidüzen vermek gerekiyor.

Soğuk Savaş sonrası dönemin en belirgin özelliklerinden biri, Avrasya’nın dünya politikasında merkezi bir konuma gelmiş olmasıdır. Teorik olarak bu bölge zaten uluslararası politikada stratejik derinliğe sahipti, ama dünyanın iki kutuplu bölünmüşlüğü nedeniyle geniş anlamda dünya siyasetine kapalı kalmıştı. Şimdi bir yandan bu durumun değişmesi, bir yandan da artan enerji gereksinimiyle[131] küresel üstünlük mücadelesi ve bu arada kendini gösteren çağdaş güvenlik sorunu, Avrasya’yı yeniden dünya gündemine taşımıştır.[132] Bu gelişmeler, bir bakıma yeni Balkanlar’dan söz edilmesine de yol açmaktadır.

Uluslararası ilişkiler terminolojisinde “Balkanlaşma” ve Balkanlar; ilk etapta, etnik çatışmalar ve bölgede büyük güçlerin üstünlük mücadelesiyle billurlaşan bir manzarayı akla getirir. Zbigniew Brzezinski[133], Balkanlaşmanın Soğuk Savaş sonrası dönemde dokuz Orta Asya ve Kafkasya ülkesi için de geçerli olduğunu ileri sürerek, bu bölgeyi “Avrasya Balkanları” olarak nitelendirmektedir[134]. Brzezinski’nin analizi, Amerikan dış politikasında belirgin biçimde gözlemlenen eylemler (sonuçlar) den bağımsız düşünülmediği için, önce söz konusu yaklaşım ve değerlendirme irdelenecek, daha sonra ise, 11 Eylül terörüyle “mücadele” amaçlı olduğu vurgulanan savaşın nedenleri ve bundan sonraki gelişmelerin Türkiye ve bölge için sonuçları da dahil olmak üzere, bazı güncel dış politika sorunları bu bağlamda tartışılacaktır.

“Satranç Tahtası” Olarak Avrasya

Brzezinski’ye göre, Avrasya yalnızca “yerkürenin en büyük kıtası” ve “jeopolitik olarak bir eksen” değil, ’’küresel öncelik mücadelesinin sürdürüleceği bir satranç tahtasıdır”[135]. ABD’nin küresel önceliği, bu gücün Avrasya’daki hakimiyetine (bunun süresine ve etkisine) bağlanarak açıklanmakta, küresel güç olan Amerika Birleşik Devletleri’nin Avrasya’daki hakimiyeti sadece “kendi iyiliği için değil”, “uluslararası barış” için gerekli görülmektedir. Amerikan üstünlüğünün hızlı biçimde ortadan kalkması durumunda, uluslararası istikrarsızlık ve “küresel anarşi” meydana geleceği belirtilmekte, bu kanı Samuel P.Huntington’na gönderme yapılarak[136] güçlendirilmeye çalışılmaktadır.

Avrasya satranç tahtasında çeşitli büyüklükte ve güçte oyuncular bulunmaktadır. Satranç tahtasının Batı ucuna yayılmış olan ABD hegemonyası, Uzakdoğu yarımadasında da bir tür barınak edinmiştir. Avrasya’nın batı ve doğu uçları arasında “halen siyasi olarak belirsiz, örgütlenme açısından bölünmüş dev bir orta alan”a dikkat çeken Brzezinski, bu bölgenin bir zamanlar “Amerika’yı Avrasya’dan çıkarmaya kararlı bir rakip tarafından işgal altında tutulduğunu” belirttikten sonra, “Amerikan hegemonyasının Avrasya’da varoluş koşullarını şöyle dile getiriyor:

“Eğer orta alan giderek (Amerika’nın başı çektiği) Batı’nın genişleyen yörüngesine çekilebilir, güney bölgesi tek bir oyuncunun egemenliğine girmez ve Doğu, Amerika’nın denizaşırı üslerinden atılmasını kışkırtarak birleşmezse, Amerika’nın üstün olacağı söylenebilir. Fakat orta alan Batı’yı reddeder, iddialı bir tekil oyuncu olur ve Güney üzerinde kontrol elde ederse ya da büyük Doğulu oyuncularla bir ittifak kurarsa, o zaman Amerika’nın Avrasya’daki önceliği ciddi biçimde dağılır… Amerika’nın Batılı partnerleri tarafından Batı çevresindeki tüneğinden çıkarılması bu, batı ucunun orta alanı işgal eden bir oyuncunun egemenliği altına girmesi demek olsa bile otomatik olarak Amerika’nın Avrasya satranç tahtasındaki oyuna katılımının sona erdiği anlamını taşırdı.”[137]

Amerikan hegemonyasının Avrasya’da yayılması ne şekilde olmaktadır? Brzezinski bunu, bölgenin heterojen yapısının Amerikan kaynaklarının kullanımına farklı yoğunlukta da olsa olanak tanımasıyla açıklıyor:

“Amerika’nın küresel hegemonyasının etkinlik alanı, itiraf edilmelidir ki büyüktür, fakat onun derinliği sığdır; dahili ve harici engellemelerle sınırlanmıştır. Amerika hegemonyası belirleyici etkiyi beraberinde getirir, ancak eski imparatorluklardan farklı olarak doğrudan kontrol söz konusu değildir. Avrasya’nın, devletlerinin bazılarının gücüne ek olarak geniş çapı ve farklılığı, Amerikan etkisinin derinliğini ve olayların akışı üzerindeki kontrolün genişliğini sınırlamaktadır. Bu mega kıta çok fazla geniş, çok kalabalık, kültürel olarak çok çeşitlidir ve önde gelen hatta ekonomik olarak en başarılı küresel güce karşı bile şikayetçi, tarihsel olarak hırslı ve siyasal olarak enerjik pek çok devleti bir araya getirir. Bu durum, jeostratejik yeteneği yani, Amerika’nın kaynaklarının dev Avrasya satranç tahtası üzerinde dikkatli, seçici ve çok bilinçli bir şekilde yayılımını teşvik etmektedir.”[138]

Anlaşılıyor ki, ABD’nin küresel üstünlük politikasının uygulanmasında siyasi ve kültürel coğrafya önemli ölçüde belirleyici olmaktadır[139]. Brzezinski, daha önce bölgesel boyutta etkili olan “jeopolitika”nın, Avrasya kıtasında hakimiyet kurulmasıyla, küresel boyutta gündeme geldiğini belirtiyor. Buna göre, ABD, Avrasya dışından gelerek Avrasya’nın “üç çevre bölgesinde doğrudan doğruya konuşlandırdığı güçlerle ve Avrasya hinterlandındaki devletler üzerindeki güçlü etkisiyle… uluslar arası önceliğe sahip”5 konumdadır. Ne var ki, bir satranç tahtası niteliği taşıyan Avrasya’nın, Amerika’ya rakip çıkaracak potansiyele de sahip oluşu, endişe yaratmaktadır. Bundan dolayı, “Amerika’nın Avrasya’daki jeopolitik çıkarlarının uzun vadeli yönetimi için Amerikan jeostratejisinin formülleştirilmesinde çıkış noktası, kilit oyuncular üzerinde odaklanma ve arazinin doğru değerlendirilmesi16 yönündeki tercihte görülüyor. Brzezinski bunun iki aşamalı bir çalışmayla yapılmasını öneriyor:

  • “Birincisi, uluslararası güç dağılımında potansiyel olarak önemli bir kaymaya neden olabilecek güçte ve jeostratejik olarak dinamik Avrasya devletlerini teşhis etmek; bunların siyasal seçkinlerinin merkezi dış amaçlarıyla bunlara ulaşma arayışlarının olası sonuçlarını deşifre etmek; konumları ve/veya varlıkları daha aktif jeostratejik oyuncular ya da bölgesel koşullar üzerinde hızlandırıcı etkilere sahip olan jeopolitik olarak önemli Avrasya devletlerini tespit etmek;
  • İkincisi, yaşamsal ABD çıkarlarını korumak ve geliştirmek üzere yukarıdakileri devre dışı bırakmak, birlikte karar vermek ve/veya kontrol etmek amacıyla belirli ABD politikaları geliştirmek ve küresel ölçekte, daha özel ABD politikaları arasında bağlantı kuracak daha kapsamlı bir jeostratejiyi kavramlaştırmak.’’[140]

ABD’de dış politika ve ulusal güvenlik konularında Başkan danışmanı (1977-1981 döneminde resmi olarak, diğer dönemlerde de gayrı resmi biçimde) olarak etkisi olan, yukarıdaki önerinin sahibi, ABD’nin Avrasya stratejisinin iki önemli Amerikan çıkarını gözetmeyi asla ihmal etmemesi gerektiğini vurguluyor. Bunlar, “Amerika’nın eşsiz küresel gücünün kısa vadeli korunması ve bunun uzun vadede ku­rumsallaştırılmış küresel bir işbirliğine dönüştürülmesi’ olarak açıklanıyor. Bu ise “jeostratejik açıdan dinamik devletlerin amaca yönelik yönetimini ve jeopolitik olarak katalizör devletlerin dikkatle ele alınmasını[141] zorunlu kılıyor.

Brzezinski, daha da ileri giderek, yayılmacı jeostratejinin üç temel “önkoşulu”nu sıralıyor ve bunları; a) “yasallar arasında çatışmayı önlemek ve güvenlik açısından bağımlılığı sürekli kılmak”, b) “tabileri uyumlu ve koruma altında tutmak”, c) “barbarların bir araya gelmesini önlemek[142]” olarak ifade ediyor.[143]

Yukarıda belirtilenler, genelde, güçlü devletlerle güçsüz periferik devletler arasındaki ilişkinin parametrelerini belirleyen merkezci ve hegemonyacı duruşun ifadeleri olduğu kadar, bunların varlık sorununa ilişkin korkularını da yansıtan içeriklerdir, örneğin, Avrasya’da jeopolitik durumu değiştirme potansiyeline sahip devletler böyle bir yaklaşımla tespit edilerek, bunların Amerikan çıkarları yönünde davranış geliştirmelerine çalışılmaktadır. Brzezinski buna uygun bir yol izleyerek, Avrasya’daki bazı devletleri jeostratejik oyuncular ve jeopolitik mihverler olarak iki gruba ayırıyor.

Jeostratejik oyuncular, yukarıdaki anlamda bir değişimi tetikleyecek şekilde, ulusal sınırlarının dışında güç kullanma ve etki etme irade ve yeteneğine sahip devletlerdir. Tarihsel motivasyonla hareket eden bu devletler şunlardır: Fransa, Almanya, Rusya, Çin ve Hindistan. Burada Fransa ve Almanya; hem Avrupa’ya ilişkin bir vizyona sahip olmaları, hem de Rusya ile ilişkilerde genelde Avrupa’nın çıkarlarını temsil etmeleri nedeniyle jeostratejik oyuncu rolünü kazanmış oluyorlar. İngiltere’de bu özellikler görülmediği için “oyuncu” sayılmıyor. Ancak, o, Brzezinski’ye göre, ABD için buna rağmen “önemli olmaya devam etmektedir… o ne bir huzursuz büyük güçtür ne de hırslı bir vizyon tarafından motive edilmektedir. O, Amerika’nın kilit dönemdeki destekleyicisi, çok sadık bir müttefiki, yaşamsal değerde bir askeri üssü ve kritik önemdeki istihbarat etkinliklerinde yakın bir ortağıdır.”21

Jeopolitik mihverler ya da eksen ülkeler, öncelikle, avantaj ve tehlike potansiyeline sahip konumlarından dolayı dikkat çeken ülkeleri ifade etmektedir. Bunlar her an bir dış etkiye maruz kalabilecekleri gibi, jeostratejik oyuncunun (ya da bir başka büyük gücün) çıkarları yönünde rol üstlenebilirler. Bu ülkeler Ukrayna, Azerbaycan, Türkiye, İran ve Güney Kore olarak belirtilmektedir. Türkiye ve Iran, Brzezinski’ye göre, aynı zamanda jeostratejik oyuncu potansiyeline de sahip devletlerdir.

Yukarıdaki sınıflamayı yapan, bunun sürekli bir durum olmadığını ve her zaman değişebileceğini, örneğin Kazakistan ya da Özbekistan’ın da jeopolitik eksene dahil olabileceklerini belirtiyor. Hatta, Orta Asya devletleri ile üç Kafkasya devletini kapsayan yeni bir “Balkanlar” öngörüsü (!) ile karşılaşıyoruz. Brzezinski, “Avrasya Balkanları”na (Bkz. Harita 1), bunların yakın çevresinde bulunan Türkiye ve İran’ın da, etnik ve politik istikrarsızlık durumunda, dahil olabileceklerini vurguluyor. Bölgedeki yeni Balkanlaşmayı doğuran temel faktörler arasında etnik yapı (“etnik mozaik”), enerji kaynaklarının varlığı ve otorite boşluğu sayılıyor bu konu aşağıda ayrıntılı biçimde incelenecektir. Bu durum ise, bir “ekonomik ödül” olarak algılanan Avrasya’nın hassas bölgesine dış müdahalenin yolunu hazırlıyor.

Harita 1

İşte, böylesi bir gelişmede, gerek söz konusu müdahaleye bölgeden destek bulunması gerekse eski Blok önderi Rusya’nın kontrol altında tutulması için jeopolitik mihverlerden yararlanmak gerekiyor. Bu anlamda, Ukrayna, öncelikle Balkanlar ve Karadeniz’de, Azerbaycan Kafkasya ve Orta Asya’da, Iran ise Basra Körfezi’ne uzanan alanda Rusya’nın nüfuzunu ve kontrol gücünü frenleme pozisyonuna sahiptirler. Azerbaycan, Orta Asya’nın enerji kaynaklarını içinde barındıran şişenin tapası gibi görülüyor, o nedenle de enerjiye gereksinim duyan Batılı devletlerin enerji yataklarına ulaşım yolunda etkin rol üstlenmek durumunda. Türkiye de bir jeopolitik eksen olarak bölgede çok yönlü işlev yeteneğiyle dikkat çekmektedir. O, hem yukarıda dile getirilen ülkeler bağlamındaki (Rus yayılmasını) önleyici davranış yeteneklerine, hem de Doğu (İslam dünyası) ile Batı arasında yapıcı diyaloğa ortam hazırlama potansiyeline sahiptir. Bu, herkes tarafından söyleniyor. (Ama Türkiye açısından bakılırsa, sadece bunu söyleyerek bir kenara çekilmek yeterli olmuyor. Bu bir “beylik söz” olmaktan çıkmalı ve o hedefe ulaşmanın gerekleri üzerinde düşünülerek, araştırmalar yapılarak ve politika geliştirilerek somut adımlar atılmalıdır).

Diğer yandan, Türkiye ve İran, Orta Asya’ya yönelik tarihsel ve kültürel ilgileriyle, Sovyet sonrası dünyada aynı zamanda jeostratejik oyuncu (aktör) potansiyelini dışa vuruyorlar. Ancak, bu iki ülkenin yine “potansiyel olarak saldırıya açık”[144] oluşları, Brzezinski’ye göre, Orta Asya alanında büyük belirsizlik yaratıyor: Türkiye ve İran’ın iç gerginliklerden kaynaklanan istikrarsızlığı, bu iki devletin Orta Asya’da istikrar sağlayıcı rollerinin aşınmasına yol açmakla kalmayıp, yeni bağımsız devletlerin uluslararası topluma uyumunu güçleştirecektir.

Brzezinski’nin bu arada asıl üzerinde durduğu, “mevcut küresel Amerikan sisteminin” istikrarını sağlayacak koşullardır. Bunun için, ’’uzun vadeli bir jeostratejiyle yönlendirilmiş Amerikan önceliğinin bulunduğu, …uyumlu sosyopolitik sistemlere dayanan Amerikan egemenliğindeki çok yönlü çerçeveler tarafından birbirine bağlanmış”[145] topluluklar gerekli görülmektedir. Yalnız, Amerika açısından endişe verici bir husus, bu küresel gücün bir “meydan okumayla karşı karşıya” kalma olasılığıdır. Brzezinski bunu şöyle dile getiriyor:

“Amerikan önceliğine İslamcı kökten dincilikten gelebilecek olası bir meydan okuma, bu istikrarsız bölgedeki sorunun bir parçası olabilir… Amerika’nın Avrasya kıtasındaki önceliğine kargaşayla ve belki de en azından yer yer şiddetle karşı konulacağını varsaymak mantıklı olacaktır. Amerika’nın önceliği, hem bölgesel rakipler hem de yeni ittifaklar tarafından gelecek yeni meydan okumalara potansiyel olarak açık durumdadır.”[146]

Bu “belirsizlik”, Orta Asya ve Kafkasya bölgesinin Avrasya’nın yeni Balkanları olarak tanımlanması gibi bir “jeostratejik yönlendirme”yi beraberinde getirmiştir. Şimdi bunu inceleyelim.

“Avrasya Balkanları”: Güvenlik Çıkar İlişkisi

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan “jeopolitik boşluk”; bir yandan Orta Asya ve Kafkasya ülkelerinin etnik ve dinsel açıdan heterojen yapılarının çeşitli çevrelerce kullanımına olanak tanımış, diğer yandan da bu ülkelerde siyasal rejimlerle halk arasında demokratik anlamda uyumlu bir ilişkinin oluşmaması nedeniyle istikrarsızlık ve “otorite boşluğu” meydana getirmiştir. Brzezinski bu durumu, “Avrasya Balkanları” kavramlaştırmasıyla açıklamaya çalışmaktadır.

“Avrasya Balkanları” şu ülkelerden meydana geliyor: Orta Asya ülkelerinden Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan, Tacikistan, ve Afganistan ile Kafkasya’nın üç ülkesi Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan. Brzezinski bu bölgenin, yakın komşulardan Rusya, Türkiye, Iran ve (son zamanlarda buraya siyasal ilgisini gösteren) Çin için “tarihsel özlemler ve güvenlik açısından önemli” olduğunu[147] belirttikten sonra, bölgede altın dahil çeşitli madenlerin yanı sıra zengin petrol ve doğalgaz rezervlerinin bulunduğuna dikkat çekerek, Avrasya Balkanları’nın aslında bir “ekonomik ödül” olarak daha önemli olduğunu açıkça dile getiriyor.[148] Tabii ki söz konusu “ekonomik ödül”, ABD’nin Avrasya’daki küresel önceliği için asla önemsiz olmayacaktır; hatta, Orta Asya’da Amerikan etki alanı yokluğunu telafi için, bu durum, bulunmaz bir fırsat yerine geçecektir.

Bir “etnik kazan” olarak görülen Avrasya Balkanları, yukarıda sayılan dokuz ülke ile “iki potansiyel aday” ülkeyi, Türkiye ve İran’ı kapsamaktadır: “Her ikisi de siyasal ve ekonomik olarak çok daha sağlam, Avrasya Balkanlarında bölgesel nüfuz açısından etkili rakiplerdir ve dolayısıyla her ikisi de bölgenin önemli jeostratejik oyuncularıdırlar. Aynı zamanda her iki ülke de potansiyel olarak iç etnik çatışmalara karşı hassastır. Eğer bunlardan birisi ya da her ikisi birden istikrarsız/aştırılacak olursa bölgenin iç sorunları halledilemez hale gelebilir; öte yandan Rusya’nın bölgede egemenlik kurmasını sınırlamaya yönelik çabalar boşa gidebilir”[149]

Orta Asya’nın “etnik” parçalanmışlığında, özellikle Türk topluluklarının siyasal bölünmüşlüğünde ve dilin (Türkçe) kullanımına ilişkin farklılıklarında 1920’lerden itibaren uygulanan Sovyet politikasının büyük etkisi olmuştur. Ama bununla beraber, Orta Asya topluluklarında ayırt edici unsur, ‘etnik kimlik’ değildir; bu sonradan yapay biçimde oluşturulan uluslarla ilgili politik ve stratejik bir tanımlama/parçalama yönteminin ürünüdür. Orta Asya Türk topluluklarını hangi etnik ayraçla sınıflandırdığınızda böylesine birbirinden ayrı devletler oluşur? Tarihte de görülmemiştir bu. Olivier Roy’ın isabetle belirttiği gibi, 1920’li yıllarda Stalin tarafından başlatılan uluslaştırma dönemine kadar “Orta Asya’da birbirini izleyen siyasal oluşumlar hep bir hanedana sadakat ve İslam’a bağlılık üzerine kurulmuştu” ve etnik kimlik kavramı, “gözlemlenebilir bir veri olmaktan çok, siyasal bir inşa”[150] olarak dikkat çekmektedir. Yine tarihsel tecrübeyle görülmüştür ki, “dili tarafından tanımlanan belli bir etni ile bir toprağı ilişkilendirme fikri Orta Asya müslümanlarının siyasal anlayışına yabancıydı. Topluluklar çoğunlukla birbiriyle iç içeydi ve hala da öyledir; kimlikler (kabile, aşiret, yöre, aile) bağlılıkların belirlenmesinde etnik aidiyetten daha önemliydi’[151] Sovyet yönetimi bu toplulukları artık ulusal sınırlara sahip cumhuriyetler olarak şekillendirirken, keyfi (stratejik) bir harita çizimiyle kontrol altında tutmayı amaçlamıştır. öyle ki, bir cumhuriyetin kentleri arasındaki en kolay ulaşım yolu diğer cumhuriyetin sınırları içinden geçmek durumunda kalmıştır (Özbekistan, Tacikistan ve Kırgızistan’da bunun örnekleri çoktur). Tabii, her cumhuriyette özellikle Ruslar’ın ve başka bazı azınlıkların (örneğin Almanlar’ın) yerleştirilmiş olması da anlamlıdır. Bu, bölgeyi bir “etnik kazan” olarak düşünmeyi değil, belki Sovyet kontrol politikasının araçları hakkında fikir edinmeyi kolaylaştırıcı bir durumdur. Bununla beraber, onca yıl kendilerine biçilen rolü oynamak zorunda kalmış Orta Asya Türk topluluklarının, öncelikle devleti yönetenlerin, kendilerine uygun görülen aidiyet ve kimlikle az da olsa özdeşleşme eğiliminde olduklarını gözlemlemek mümkün. Farisilerin oluşturduğu Tacikistan’ın kendine özgü bir aidiyet sergilemesi normaldir. Ama onunla sınırdaş olan Afganistan’ın durumu daha farklıdır: Tacik, Peştun, Hazara ve Özbek nüfustan meydana gelen Afganistan’da, dış müdahale ve iç kargaşadan beslenen çatışmacı kabilecilik ve sığ bir yoruma dayalı dinsel yönelim (Taliban örneğinde tutuculuk) ile kendini gösteren geri kalmış ve istikrarsız bir sosyo-politik yapı vardır.

Etnik vurguya ilişkin bu açıklamadan sonra, Türkiye ve İran’ın “Avrasya Balkanlarına potansiyel aday oluşları konusundaki değerlendirmeye gelelim. Burada asıl mesele, Orta Asya’da meydana gelen “jeopolitik boşluk” ve onun nasıl doldurulacağıyla ilgilidir. Sovyet Rusya’nın bölgedeki hakimiyetinin sona ermesi, yerel ve global anlamda bir tür belirsizlik ve/veya yeni açılım potansiyeli doğurmuştur. Bunu üç bakımdan inceleyip gerekçelendirebiliriz:

Birincisi, yeni bağımsız Orta Asya devletlerinin siyasal, toplumsal ve ekonomik alanda kendilerine özgü bir yapılanma süreci yaşamalarıdır. Söz konusu devletlerin kendi içlerinde (ulusal-toplumsal), kendi aralarında (bölgesel) ve bölge dışından güçlerle ilişkiler geliştirirken hangi motivasyonların ve tercihlerin belirleyici olacağı, bunların nasıl sonuçlar yaratacağı önemlidir. Söz gelimi, bu ülkelerde demokratik anlamda bir muhalefetin gelişmesine izin verilecek mi[152], yoksa aşırı otoriter rejimler ve buna karşı yine şiddet yanlısı muhalefet anlayışı mı hakim olacak?

İkincisi, enerjiyle ilgilidir. Enerjiye olan talebin sürekli arttığı[153] ve eski petrol rezervlerinin (Ortadoğu’da, Amerika’da) azalmakta olduğu bir dünyada, Hazar Havzasının zengin petrol ve doğalgaz kapasitesine sahip oluşu, bu bölgeyi ‘öncelikli stratejik alan’a dönüştürmektedir.

Üçüncüsü, bazı yakın çevre ülkeleriyle büyük güçlerin ulusal çıkar ve küresel öncelik motivasyonuyla bölgeye yönelmeleri ve bunun yol açacağı gelişmelerdir.

Gerek Türkiye ve İran’ın Orta Asya ve Kafkasya ülkeleriyle ilişkilerini, gerekse ABD ve diğer bazı devletlerin yeni dönemde Avrasya politikalarını, ve tabii ki bölge ülkelerinin yaşadıklarını, yukarıda ifade edilen üç değişken ışığında değerlendirerek ancak sağlıklı bir analize ulaşmak mümkün.

Burada, birbirini tamamlayan işbirliği türleri olduğu kadar, birbiriyle çatışan rekabetler de söz konusudur. Her biri, koşullara bağlı olarak ortaya çıkabilir; çatışan rekabetlerin türdeş çıkarlarla dengelenmesi mümkün olabileceği gibi, bölgesel/ulusal çıkar ile küresel hegemonyacı amaç arasındaki uyumsuzluk da ‘oyun bozan’ etkisi yapabilir. Brzezinski’nin dile getirdiği, Türkiye ve İran’ın Avrasya Balkanları’yla ilişkilerini bu bakışla inceleyerek yorumlamak mümkün. Küresel hegemonyacı amaç güden güçlerin Avrasya politikaları, Türkiye ve İran’ın tutum ve davranışlarını birçok bakımdan dikkate almak durumundadırlar. Burada hem tarihsel ve kültürel boyut, hem de jeopolitik konum ve jeostratejik yönelim önemlidir. Bunlar, merkez ve bölge ülkeleriyle ilişkilerde nirengi noktalarını oluştururlar. Türkiye, küresel hegemonyacı amaç peşindeki merkez ülkelerin çıkarlarıyla her zaman uyum içinde olmasa da, bölgede tümüyle istikrarsızlaşmış bir müttefik olarak bunların çıkarlarına uygun düşmez. “Avrasya Balkanlarına dahil olmayan bir Türkiye, ABD’nin küresel öncelik politikaları için gereklidir; ama (Türkiye’nin) buraya düşme olasılığının bulunması da aynı ABD politikalarına ters değildir, hatta malzeme sağlama potansiyelinden dolayı bu durum yararlı bile görülebilir.

“Avrasya Balkanları” oluşumunda ve Türkiye ile İran’ın bu yeni uyuşmazlık alanıyla ilişkilerinde, doğal olarak Rusya faktörü de belirleyiciliğe sahiptir. Rusya’nın Batı dünyası ve bölge ülkelerine yönelik tercihleri bu açıdan önemsenmelidir. İçeride ekonomik ve toplumsal durum, dışarıda ise özellikle ABD’nin ve Avrupa Birliği’nin bu devlet (Rusya) ile siyasi, ticari ve ekonomik alanda kuracakları diyalog, yukarıda belirtilen tercihlerde[154] etkili olacaktır. Nitekim son dönemde hem AB hem de ABD Rusya ile sıcak ilişkiler geliştirmeyi yeğlemektedirler.[155]

Öte yandan, küresel hegemonyacı amaç izleyen ABD için, özellikle 11 Eylül hadisesinden sonra, ülkeleri değil de belli “terör odaklarını hedef ilan etmenin daha isabetli olacağı anlaşılmıştır. ABD, Afganistan savaşından sonra “uluslararası terörle mücadele” yönteminde artık doğrudan devletleri değil, bölgeleri hedef almaktadır. “Serseri devletler rogu estates” yerine, “serseri bölgeler rogue regions” ifadesi kullanılır olmuştur[156]. Teröre yataklık ettiği ileri sürülen bölgelerin en az otuz ülkede bulunduğu belirtilmektedir. Bunlar arasında Yemen, Somali, Sudan, Endonezya sıkça anılan ülkelerdir.

Ne var ki, terörle mücadelede yeni yöntemler geliştirilirken, terör üreten yapılar ve politikalar yeterince sorgulanmazsa, hiçbir yöntem başarılı olamaz. Aslında, bu bilinmiyor değil. Küresel hegemonyacı irade, belki de böyle olmasını istiyor. Çünkü onun varoluşu, bu ilişkiler düzeninin sürmesine bağlı.

Bir kısırdöngü mü? Kısırdöngüden çıkmak, kuşkusuz zahmetli bir iştir, özellikle de, genel kabul görmüş değerlerin dış politikada araçsallıklarının yoğun biçimde gündeme geldiği bir devirde, bu, üstesinden gelinmesi (kökleşmiş uluslararası yapılar göz önüne alındığında) zor bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. (Bu konu, 4. bölümde Dış Politika Aracı Olarak Demokrasi, İnsan Hakları ve Terörizm Söylemi ve Sonuçları başlıklı daha ayrıntılı ele alınmaktadır).

Uluslararası yapı ile birlikte değişip gelişerek ülkelerin alışılagelmiş tercih ve davranışlarını politik, toplumsal ve güvenliğe ilişkin alanlarda bundan böyle daha fazla etkileyecek olan AGİT süreci; Türkiye’ye de önemli rol ve sorumluluk yüklüyor. AGİT sürecinin ağırlıklı içeriğini[157] oluşturan güvenlik konusu, geleneksel araçların yerine insan hakları ve temel özgürlükler ile demokratik kurumların getirilmesiyle yeni bir boyut aldı. Ulusal devlet sınırlarının geçirgenlik kazanmasına paralel olarak dış müdahaleler de olağan bir durum sayılacak. Ne var ki bu, diğer yandan, bazı devletleri birçok bakımdan tedirgin edici bir gelişme biçiminde de algılanacaktır. Türkiye’yi de, geçmişteki tecrübelere bakarak, ayrıca tehdit algılamasının türüne ve derecesine bağlı olarak, şimdiden bu devletlerarasında görmek mümkün.

Oysa yine tarihsel deneyimle sabit olan gerçeklik bize gösteriyor ki, Türkiye kendini dünyaya kapalı tuttuğu ölçüde değil, ona açıldığı ölçüde daha güçlü biçimde gelişecektir. Bu, ulusal çıkardan ödün vererek körü körüne dünyaya açılma şeklinde olmayacak, elbette. Ama dünyanın evirilerek geldiği noktada hakim olan çağdaş normlardan sapmadan, hatta onların oluşumunu hazırlayan ortak değerlerin kökleşmesine katkıda bulunarak olacaktır. Bunun için, belki genel beşeri değer (birikim) ile yerel (ulusal) çıkar/tehlike arasında faydacı bir uzlaşma arayışı yoluyla, iki şeyin birbirinden ayırt edilmesi gereklidir: Evrensel beşeri değerlere ve çağdaş uygarlığa sahip çıkmak, ama kendi varlığını da bunlara ters düşmeden sürdürmek.

Bunun en iyi ve başarılı örneğini Atatürk’ün dış politikasında görüyoruz. Atatürk, Wilson ilkelerini Anadolu’da yeni kurulacak bir Türk devleti için sakıncalı bulurken, genel anlamda Avrupa ve dünya politikası açısından olumlu görüyordu. Zira söz konusu ilkeler geniş topraklarda imparatorluk geleneğini ortadan kaldırdığı gibi, Avrupalı güçlerin sömürgelerinin de yeni bağımsız devletler olarak dünya sahnesine çıkmalarını öngörüyordu. Aslında bu durum, yeni aidiyet temelinde ulus devletlerin kuruluşunu kolaylaştırıcı ve meşruiyet yaratıcı bir genel atmosfer meydana getiriyordu. Ancak, Osmanlı İmparatorluğu’ndan arda kalan topraklar üzerinde bir ulusal devlet kurulması söz konusu olunca, durum değişiyordu, çünkü Wilson ilkeleri azınlıklara ilişkin görüşler de ortaya koyuyordu.

1919 yılında Sivas Kongresi adına Amerikan Senatosu Başkanı’na gönderilen bir telgrafla, örtülü bir biçimde Wilson prensiplerinin yukarıda değinilen yanları eleştirilir, Türkiye’de azınlık gerçeğinin iyi anlaşılması için buraya bir heyet gönderilerek yerinde inceleme yapılması önerilir. Sivas Kongresi’nde Heyet-i Temsiliye Başkanı seçilen Atatürk, bir yandan içeride hedeflerini gerçekleştirmeye çalışırken, bir yandan da dışarıdan gelebilecek engelleyici baskılara karşı önlem alıyordu. Burada önemli olan ince nokta, Atatürk’ün bu tür dış ilişkilerinde herhangi bir kompleks ya da gocunmanın olmayışıdır. Sonuçta da, bilindiği gibi, başarılı olunmuştur.

Atatürk, içeriye yönelik etkileri açısından kısmen eleştirilen Wilson ilkelerinin, Avrupa güvenliği ve barışı için yararlı olacağına inanıyordu. O, 1932’de Amerikan Genelkurmay Başkanı Mac Arthur ile görüşmesinde de dile getirir bu görüşünü. Uluslararası güvenlik konusunda önerilerde bulunur. Bu, çağdaş norm ve değerler hamurunun birlikte yoğrulmasına yönelik istencin belirgin bir göstergesidir.

Şimdi AGİT deklarasyonlarıyla vurgulanan çeşitli konuları, Türkiye’nin bu bakışla değerlendirmesinde yarar var. Örneğin Türk yetkililer Çeçenistan sorunu ile “Kürt sorunu”nu birbirinden ayırt ederek, Rusya’nın insan hakları ihlali ve etnik kıyım uygulamalarını yasaklayan AGİT prensiplerine uymasını isteyebilirler. Bu hem realpolitik hem de moral açıdan gerekli.

Bazı dış çevrelerin, kısmen bilgi eksikliğinden kısmen de farklı yaklaşımdan dolayı, özellikle Türkiye bağlamında gündeme getirdikleri “Kürt Sorunu”, Rusya’nın kendi içişleri olduğunu ileri sürdüğü Çeçenistan sorunuyla karşılaştırılmayacak ölçüde farklılık gösterir (Çeçenistan, de facto, egemen bir devlet gibidir). Hatta oradaki sorun anlamında bir sorun yoktur, bile denilebilir. Türkiye’ye ilişkin Kürt sorununun kendine özgü, farklı yönleri var, bu sadece Kürt sorunu da değil. Ama Türkiye’yi aşan bir başka boyuttan bakıldığında, görülecektir ki, bölgedeki dört ülkenin kesişme noktasında bir Kürt Sorunu, artık uluslararası politikanın ve bazı Büyük Güçlerin gündemine girmiştir. İşte bu olguya Türkiye, yine realpolitik gereği, duyarlı olmak zorundadır, bu da ayrı bir konu.

21. yüzyıl dünyasında Türkiye’nin, dönemin ABD Başkanı Clinton’ın da dile getirdiği gibi, “demokratik, laik ve Müslüman bir ulus olarak”3 Avrupa’da ve Ortadoğu /Orta Asya/Kafkasya bölgesinde önemli bir örnek ülke olması mümkündür; bunun için gerekli birikim ve niteliklere (coğrafi, tarihsel, kültürel ve demografik anlamda) sahiptir. Esasen böyle bir gelişme, bazı Batılı güçlerin de çıkarına olacağından, ülkenin mutlaka dış engellerle karşılaşmasını beraberinde getirmeyecek, belki de bazı alanlarda dış destek sağlayacaktır. Bu hem ABD hem de Avrupa Birliği çıkarları itibariyle böyledir. Bölgede (ve dünyada) uluslararası terörle gerçekten mücadele etmek isteniyorsa, Türkiye es geçilemez. Körfez Krizi’nde Kuzey Irak’tan kaçan mülteciler konusundaki politikalarda da görülmüştür ki, Türkiye’nin davranış ve eylemleri[158] sadece kendisi için değil, komşuları ve (bölgeye ilgi duyan) başka güçler için de sonuç yaratıcı özelliğe sahiptir. Ama bu her zaman Türkiye’nin çıkarları yönünde gelişmeyebiliyor. Asıl sorunun düğümlendiği nokta da zaten burası.

Diğer yandan, her ne kadar dış çevre koşulları uygunsa da, burada asıl belirleyici etkiyi yapacak olan, Türkiye’nin kendi içyapısı ve davranışlarıdır. Türkiye’nin dışarıdan görüntüsü, ABD Başkanı’nın ifadesinden de anlaşıldığı gibi, “Müslüman” bir ülke olmasıyla doğrudan bağlantılı, işte belki de bundan dolayı bu ülkenin laik ve demokratik bir politik toplumsal sistem içinde istikrarlı bir bölgesel güç olarak diğer bölge ülkelerine ve oradaki insanlara bir tür paradigma oluşturması isteniyor. Bu, büyük güçlerin retoriği olarak kalmayıp Türkiye’nin kendi dinamikleriyle kültürel ve fiziksel gelişimini tamamlama zorunluluğu olarak anlaşılır ve gereken yapılırsa, ciddiyet kazanır; gerçekleşmesi de yararlı olur.[159]

Clinton’ın ifadesi (isterseniz buna temenni ya da görüş deyin), en az üç farklı boyutta üzerinde durabileceğimiz olgulara, zımnen de olsa, işaret ediyor. Bunlar; ABD’nin Avrupa’ya yaklaşımı ve o arada AGİT’in yapısı/işlevi, Avrupa’nın kendine özgü tercih ve davranışı ile Türkiye’nin tercih ve davranışıdır.

Her ne kadar Amerika Birleşik Devletleri coğrafi konumu itibariyle Avrupa’nın dışındaysa da, politik ve kurumsal anlamda Avrupa’dadır, hatta Avrupa’nın bir zamanlar kendinden saymadığı bölgeleri de buraya katma eğilimindedir. Uzunca bir süre Monroe Doktrini’yle izlediği yalnızcılık (infirat) politikasından sonra dünyaya açılan ABD, geleneksel Avrupa politikalarının zaafından yararlanarak Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’ndan sonra Avrupa ve Ortadoğu bölgelerine yöneldi. Amaç, bir “evrensel” güç politikasıydı, artık. Soğuk Savaş’ın başlamasıyla birlikte Avrupa kanadında bu amacı pekiştirecek politik ve stratejik ortam da doğmuştu. Bir tarafta Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği komünist modeli yaymaya çalışıyor, Avrupa’nın kalbindeki Berlin’i ve Almanya’yı ikiye bölerek Avrupa’da bir “demirperde” oluşturuyordu; diğer tarafta ise Batı Avrupalılar, Avrupa adına hareket ederek, kendi tarih ve kültür temelleri üzerinde Birlik kurmaya çalışıyorlardı.

İşte böylesi bir tarihsel dönüşüm düzleminde ABD, iradesini 1890’lardan beri “açık kapılar” politikasıyla yürüttüğü serbest pazar ve liberalizm yönünde kullanarak, Batı Avrupa’dan yana tavır aldı ve onun birlik ve güvenliği için çeşitli biçimlerde yardım etti. Çünkü kendi çıkarı da oradaydı. Avrupa sorunu artık buradaki geleneksel güçler dengesi sorunu olmaktan çıkmıştı.

Bu gerçeği, Mustafa Kemal Atatürk daha 1932 yılında, Amerikan Genelkurmay Başkanı General Mac Arthur ile yaptığı görüşmede, şöyle dile getiriyordu: “… Avrupa meselesi İngiltere, Fransa ve Almanya arasındaki ihtilaflar meselesi olmaktan artık çıkmıştır. Bugün Avrupa’nın şarkında bütün medeniyeti ve hatta bütün maddi ve manevi imkanlarını, topyekün bir şekilde cihan ihtilali gayesi uğruna seferber eden bu korkunç kuvvet, üstelik Avrupalılar ve Amerikalılarca henüz malûm olmayan yepyeni siyasi metotlar tatbik etmekte ve rakiplerinin en küçük hatalarından bile mükemmelen istifade etmesini bilmektedir. Avrupa’da vuku bulacak bir harbin başlıca galibi ne İngiltere, ne Fransa, ne de Almanya’dır. Sadece Bolşevizm’dir. Rusya’nın yakın komşusu ve bu memleketle en çok harbetmiş bir millet olarak, biz Türkler, orada cereyan eden hadiseleri yakından takip ediyor ve tehlikeyi bütün çıplaklığıyla görüyoruz… Bolşevikler, yalnız Avrupa’yı, değil, Asya’yı da tehdit eden başlıca kuvvet halini almışlardır.”[160]

Görüldüğü gibi, Atatürk, Batı Avrupalıların birbirlerini ortak değerler için motive etmek amacıyla 1950’lerde vurguladıkları Bolşevizm tehlikesini, onlardan yaklaşık yirmi yıl önce Amerikalı Generale ifade ediyor. General Arthur da Atatürk’e hak verip aynı endişeyi paylaştığını belirtiyor. ABD, yukarıda değinilen hedefler doğrultusunda küresel politikalar geliştirip uygulamak için Avrupa’nın ve “heartland”ın yani dünyanın kalbi mesabesinde görülen Avrasya’nın önemini biliyordu. Bir yandan Batı Avrupalıların Sovyet Rusya tehlikesine karşı kendi içlerinde örgütlenme girişimlerini desteklerken, bir yandan da kendisinin başını çektiği Kuzey Atlantik İttifakı (NATO) aracılığıyla Avrupa, Ortadoğu ve Kafkasya üçgeninde güvenlik ve istikrar arayışına girişiyordu.

Ne var ki, zamanla nükleer silahların da etkisiyle, iki düşman Blok arasındaki “dehşet dengesi”, ürküntü vermeye başlıyordu. Bütün taraflar ve onların çıkarları açısından bu durum sakıncalıydı. Avrupa’da gevşek yapılı da olsa bir işbirliği platformu yararlı olacaktı.

Bu düşüncelerle bir araya gelen 35 ülkenin katılımıyla 1973’de Avrupa Güvenlik ve işbirliği Konferansı (AGİK) oluşturuldu. Amerika Birleşik Devletleri ve Batı Avrupa, Doğu Bloku lideri Sovyetler Birliği ile de, birbirlerinin içişlerine karışmaksızın, barış içinde bir arada olabileceklerini düşünüyorlardı. Bu, Sovyetler’e de bir bakıma Avrupa’da meşruiyet kazandırıcı bir yeni statü getiriyordu.

Kısa bir süre sonra, 1975’te, AGİK çerçevesinde Helsinki Nihai Senedi kabul edilerek temel prensipler açıklandı. Buna göre;

  • Devletlerin egemen eşitliği esastı ve egemenliğe saygı gösterilecekti, güç kullanımından sakınılacaktı,
  • Sınırların dokunulmazlığı vardı ve devletlerin toprak bütünlüğüne saygılı olunacaktı,
  • İhtilaflar barışçı yollarla çözülecekti ve devletlerin içişlerine karışılmayacaktı,
  • İnsan haklarına ve temel özgürlüklere, ayrıca halkların kendi geleceklerini belirleme hakkına saygı gösterilecekti,
  • Ülkeler arasında işbirliği yapılacak ve uluslararası hukuk çerçevesinde

üstlenilen yükümlülükler yerine getirilecekti.[161]

Görüldüğü gibi, burada asıl olan devletler ve onların egemenlik / sınır dokunulmazlığıdır. Bilardo masasını andıran bir platformda, ulus devletler birer bilardo topu gibi sadece dış yüzeyleriyle temas halindeydiler, içerideki egemenlik alanlarına ilişkin karşılıklı dokunulmazlık hakimdi. Oysa şimdi, durum öyle değil. Dünyadaki genel değerler ikliminin ve iletişim/bilişim teknolojisinin evrimiyle birlikte her yerde devingen bir arayış baş gösterdi. Bunu, örneğin, 1980’lerin ilk yılarında Doğu Bloku üyesi Polonya’da Lech Walesa önderliğindeki Dayanışma Sendikası’nın ülkedeki Komünist Partisi Yönetimi’ne karşı eylemlerinde gözlemledik. Sovyetler Birliği’nde 1980’lerin ortalarından itibaren Michael Gorbaçov’un “glasnost” (şeffaflık) ve “perestroykv” (yeniden yapılanma) politikalarıyla Avrupa’daki “demirperde”nin önce transparen (geçirgen) bir hal aldığına, sonra da tümüyle ortadan kalktığına tanık olduk.

Soğuk Savaş’ın bittiği 1990’ların başından itibaren AGİK de önemli ölçüde değişti. 1990 Paris Zirvesi’nde kabul edilen Paris Şartı, “yeni bir Avrupa” öngörüyordu. 1994 Budapeşte Zirvesi’nde ise AGlK’in, Konferans niteliğinden Teşkilat niteliğine geçişi sağlandı ve adı AGİT olarak değiştirildi. Ama asıl önemli dönüşüm, Paris Şartı ile başladı.

AGİT, bir kurucu andlaşma ile ortaya çıkmadığı için, hukuki kişiliğe sahip değildir, kararlarının da hukuksal bağlayıcılığı yoktur. Burada siyasi yaptırımı olacak mutabakatlar söz konusudur. Aslında AGİT; Atlantik, Avrupa, Kafkasya ve Orta Asya çizgisinde çok çeşitli politik, kültürel, toplumsal, tarihsel ve ekonomik özellikler gösteren 54 ülkeden (AGİT= ABD ve Kanada+tüm Avrupa ülkeleri-Kafkasya ve Orta Asya ülkelerinin tamamı) meydana gelen bir Avrupa-Atlantik Topluluğu’dur. Böyle geniş bir alanda ancak gevşek yapılı, ama zaman içerisinde sivil toplum kuruluşlarının da katkılarıyla ortak değerlerin gelişmesiyle, siyaseten bağlayıcı mutabakatların işlevselliklerinin artacağı bir işbirliği ve diplomasi platformu yaşatılır.

Paris Şartı ile amaçlanan da, büyük ölçüde, buydu: Ortak değerlerin geliştirilmesi ve toplumların bunlar etrafında bilinçlendirilmesi yoluyla birçok alanda çeşitli türden engellerin bertaraf edilmesi. Ayrıca, bölgesel çatışmaların durdurulması ve önlenmesine yönelik güvenlik önlemleri de bu bağlamda değerlendiriliyor. İnsan hakları ve demokratikleşme, güvenlik konseptinin temelini oluşturuyor, artık. İnsan Hakları ve Demokratik Kurumlar Bürosu, Azınlıklar Bürosu gibi müdahale araçlarıyla donanmış olan AGİT, ulus devlet sınırlarını aşarak bireyin ve toplumun insan hakları ve temel özgürlükler açısından dokunulmazlığını oradaki siyasal iktidarlara arada bir anımsatacak konuma geliyor.

İstanbul’da 9 Kasım 1999’da başlayan AGİT Gözden Geçirme Konferansı’nın gündeminde de ağırlıklı olarak insan hakları konusu yer alıyordu. AGİT toplantısına 54 ülke temsilcisinin yanı sıra 170 sivil toplum örgütünün katıldığı, Japonya ve Güney Kore gibi ülkelerin de dışarıdan gözlemci gönderdiği düşünülürse, konunun boyutu daha iyi anlaşılır.

21. yüzyılın güvenlik sistemi hakkında düşünce ve tasarılara da ortam hazırlayan İstanbul Zirvesine ABD, bazı önerilerle gelmişti, örneğin bölgesel ihtilaflar ve çatışmalarda Kriz Yönetimi olarak ve/veya çatışma sonrasında ortamın yeniden iyileştirilmesine yönelik bir potansiyel anlamında Sivil Barış Gücü oluşturulması gibi. Kosova krizi böyle bir gereksinimi ortaya çıkarmış, hatta orada bir sivil misyondan yararlanma yoluna gidilmişti.

Yerel ihtilaflar ve etnik-politik sorunlar ile kendini gösteren bölgelere ilişkin AGİT İnsani Operasyonu da bu çerçevede düşünülebilir. Ancak bu, kimi ülkeler ve bölgeler için bazı tehlikeleri de beraberinde getirebilir, en azından öyle algılanabilir. O yüzden de devlet güvenliği ön planda tutulmaya devam edilir. Bu durum, hukuki yaptırım araçlarına sahip olmayan AGİT’in önündeki açmazı gösterdiği kadar, bazı ülkeler ile onların dışındaki Uluslar aşırı Güç Etkisi arasında gelecekte sürtüşmelerin yaşanacağına da işaret eder.

BM Genel Sekreteri Kofi Annan, 21. yüzyılda uluslararası toplumun karşısındaki en büyük sorunlardan birinin, devlet güvenliği ve egemenliğini, insan haklarının önünde tutan devletlerin bu tutumlarından caydırılması olacağını dile getirmişti. Bundan da anlaşılıyor ki, dünya artık bilardo topuna benzer ulus devletlerin tam egemen olduğu bir yapıdan, yavaş yavaş, ulusal devlet sınırlarının geçirgenleştirildiği bir örümcek ağına doğru değişim sürecine giriyor. Bütün süreçler, değerlerin karşılıklı ya da tek yanlı bir biçimde özümsendiği uzunca bir zaman diliminde cereyan eder ve etkisini gösterir. Karşılıklı ya da tek yanlı oluş, sonucu ve tarafların çıkarlarını mutlaka etkileyecektir; süreçten avantajlı, dezavantajlı çıkmak, dominant (baskın) değerlerle ülfet ölçüsünde farklılık gösterir.

Peki, dünya birçok ilişkiler açısından örümcek ağı gibi bir görünüm arzediyorsa, oradaki temel değerleri kim oluşturuyor, en büyük katkı nereden geliyor? Görünüre bakarak bunun sadece Batı dünyasından geldiğini söyleyebilir miyiz?

Hegel’in metodunu kullanarak, “düşünen bakışla insanlık tarihine baktığımızda, O’nun yalnızca Hıristiyan Germen toplumunda gördüğü evrensel uygarlık değerlerini, biz kendi tarihsel ve kültürel çevremizde somut örneklerle görebiliriz. Bunun için, demek ki, yinelemek pahasına vurgulamak istiyorum, hem “düşünen bakış” hem de Octavio Paz’ın deyişiyle “ete ve cana bürünmüş akıl” ile tarih laboratuarını incelemek yeterli.

O zaman, AGİT ya da bir başka ulusal devlet dışı kurum marifetiyle yerleştirilecek değerlere karşı aşırı temkinin o kadar da gerekli olmadığını görebiliriz. Hatta biz buna öncülük bile edebiliriz. Şimdi Amerika’nın, Avrupa’nın çağdaş uygarlık adına getirdikleri öneriler karşısında savunmacı ve tepkici konumunda olmak değil, onları dengeleyici ve herkesin yararına olacak tarzda geliştirici öneriler geliştirmek, bugünkü dünyada güç ve itibar kazanmak için gereklidir. Aslında, Türkiye, yakın tarihinde de bunun örneğini vermiş bir ülkedir.

Atatürk’ün, 1931 yılında ikinci Balkan Konferansı esnasında Balkan ülkeleri temsilcilerine hitaben TBMM salonunda söylediği şu sözler, bu konuyla ilişkisi bakımından çok anlamlıdır:

“Muhterem Balkan milletleri mümessilleri; mazinin karışık his ve hesaplarının üstüne çıkarak derin kardeşlik esasları kuracak ve geniş birlik ufukları açacaksınız: ihmal olunmuş ve unutulmuş büyük hakikatleri ortaya koyacaksınız… Binbir türlü beşeri ihtiraslarla…, bazı tarihi hadiselerin bıraktığı dargın izlerle… gevşetilmiş ve unutturulmuş olan hakiki bağların ihya olunması lüzumlu ve faydalı olduğu, yeni İnsani devre girdik… Temeli ve hedefi,… iktisadi sahada, kültür ve medeniyet vadisinde teşriki mesai eylemek olunca, böyle bir eserin bütün medeni beşeriyet tarafından takdirle karşılanacağına şüphe edilemez… İnsanları birbirine boğazlatmak gayrı İnsani ve son derece teessüfe şayan bir sistemdir. insanları mesut edecek yegane vasıta, onları birbirlerine yaklaştırarak, onlara birbirlerini sevdirerek, karşılıklı maddi ve manevi ihtiyaçlarını temine yarayan hareket ve enerjidir. Cihan sulhu içinde beşeriyetin hakiki saadeti, ancak bu yüksek ideal yolcularının çoğalması ve muvaffak olmasıyla mümkün olacaktır.”[162]

Bugünkü AGİT, etkinliklerini yukarıdaki yaklaşım ışığında değerlendirmek ve etki eden aktör olmaya çalışmak, özellikle Türkiye açısından yadsınılmayacak yararlar getirecektir.

Bunun için Türkiye’nin kendi gerçekliğini iyi tanıması ve bunu gözardı etmemesi gerekiyor. Clinton’ın yazının başında değindiğimiz sözü, Türkiye’nin gerçeğine (kimliğine) ve başkalarınca nasıl görüldüğüne ışık tutması yönüyle, çok önemli. Burada, belirtilen bir “Müslümanlık” gerçeği var ve bu Türkiye’nin ayrılmaz özelliği. Avrupa bunu kabullendiği ölçüde, AGİT ve diğer ortak insanlık değerleri etrafında toplanmaya ve karşılıklı çıkar temelinde işbirliği yapmaya hazır ve ehil olmuş sayılacak. Buna karşılık Türkiye de laik ve demokratik yapılanmadaki başarısı ve inandırıcılığı ölçüsünde, o sözü edilen oluşumlar içerisinde eşit hak ve çıkar ile temsil edilecek. Demek ki her iki tarafa da görev düşüyor.

               1.Süper Gücün Yeni Caydırıcılık Yöntemi

Dünya iki büyük yıkıcı savaşı yaşadıktan sonra 1945’de uluslararası toplumun temsilcileri, insanlığın başın­dan geçen tecrübelerden ders aldıklarını düşünerek, tüm dünyada barışı korumak amacıyla Birleşmiş Milletler (BM) adında bir uluslararası örgüt oluşturdular. ABD’nin San Fransisko kentinde açıklanan BM Şartı’nda, “gelecek kuşakların savaşın tutsağı olmalarına izin verilmeyeceği” belirtildikten sonra şu taahhütlerde bulunuluyordu: Temel insan haklarına ve onuruna saygı, küçük ya da büyük tüm ulusların egemen eşitlik ilkesine riayet, antlaşmalardan veya uluslararası hu­kukun diğer kaynaklarından doğan yükümlülüklerin yerine getirilmesi için gerekli koşulların sağlanması.

Bunları tamamlayıcı olmak üzere, uluslararası ihtilafla­rın barışçıl yollarla çözümlenmesini amaçlayan bir kurumsal ilişkiler düzeni oluşturulmuştu. Sözkonusu düzende BM Gü­venlik Konseyi de önemli bir role sahipti. Gerçi Güvenlik Konseyi, öncelikle büyük güçlerin çıkarlarını esas alan bir yapılanmayla (ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin’in ge­rekli gördükleri durumlarda veto haklarını kullanmalarıyla) daha başlangıçta “tüm ulusların egemen eşitlik ilkesi”ne uymayan bir manzara ortaya koymuştu. Ama yine de dünya­da barış ve istikrarın korunmasında etkili olduğu, en azından bazı durumlarda büyük güçlerin saldırgan amaçlarına ilişkin caydırıcı bir işlev gördüğü söylenebilir.

Ne var ki, 20 Mart 2003 gecesi Irak’a yönelik Amerikan-lngiliz saldırısı, özelde BM Güvenlik Konseyi’ni, genel anlamda ise uluslararası hukuku yok sayan yeni bir durumla karşı karşıya bırakmıştır, tüm dünyayı. Bu, güç-kudret ege­menliğini öne çıkaran anlayışın bir göstergesi sayılır; bu haliyle de, aslında kendi içinde çelişkiler taşır. Çelişki, iki farklı düzlemde beliriyor: Birincisi, Bush yönetiminin Irak’a müdahale gerekçesinde yer alan, “Irak halkının despot Saddam rejiminden kurtarılarak demokrasiye kavuşturulması” söylemi ile bunu gerçekleştirmeye yönelik metodun (ağır silahlarla saldırı ve sindirme taktiğinin) birbiriyle uyuşmadığı­dır. İkincisi ise, beşeri kazanımların ve uygarlığın gelişimine uygun olarak, bireyin ve toplumun temel insan haklarının ve demokrasinin küresel düzeyde teşvik edildiği bir dönemde, salt teknolojik üstünlüğe dayalı askeri güçle hareket etmenin getirdiği çelişkidir.

11 Eylül teröründen sonra Afganistan’da başlatılan savaş, BM’nin uluslararası terörle mücadele ve NATO’nun öz savunma ilkeleri yönündeki kararlarına gönderme yapıla­rak gerçekleştirilmişti. Irak’ta böyle bir şey söz konusu değil. O nedenle de, ABD’nin Irak’a yönelik fiilini savaş olarak nite­lendirmek doğru olmaz, çünkü savaş tüm diplomatik yollar tükendikten sonra, mevcut hukuk kurallarına uygun olarak, bir tür ultima ratio (nihai araç/akıl yolu) biçiminde devreye girer. Bush yönetiminin İngiltere ile birlikte Irak’ta giriştikleri eylem, açıkça bir hukuksuz saldırıdır. Bu gelişme, kuşkusuz, uluslararası sistemin yeni bir duruma yüz yüze geldiğini gösterir. Dünyada kaba güç mü hükümran olacak, yoksa evrensel hukuk normları ve beşeri birikimi yansıtan yapıcı değerler mi? Dünya, bu iki farklı modelin çatışmasına sahne olabilir. Bir yanda askeri güvenliği ve askeri gücü esas alan salt ulusal çıkar politikası, diğer yanda hiyerarşik olmayan karşılıklı bağımlılık/etkileşim ve işlevsellik temelinde varlık gösterecek bir dünya modeli. Bu arada, yer yer, siyasal otori­teler düzeyinde, güçlünün yanında bulunma eğiliminin yanısıra, toplum/kamuoyu düzeyinde gücün karşısında tavır al­ma isteği kendini gösterebilir.

Barışı bozarak savaş başlatanlar da, Augustine’nin belirttiği gibi,[163] aslında barışa karşı oldukları için değil, kendi kurallarını geçerli kılmak için yaparlar bunu. Çıkarlarına uy­gun bir barış düzeni (?) oluşturmaya çalışırlar. Amerika’nın Irak’ta denediği de bu: kendince küresel barış ve güvenlik düzenini kurmaya çalışıyor. Oysa bilmelidir ki, salt askeri güç dünyada barış tesis etmeye yetecek kudrette olamaz.

İki kutuplu dünya sisteminde güç politikası, karşılıklı bir caydırıcılıkla sınırlanıyordu. Avrupa ve Atlantik kanatla­rından oluşan Batı Bloku, kendi içinde uyuşmazlık barındır­mıyordu. Sovyetler Birliği’nin yayılmacı tehdidi karşısındaki Avrupa, bütünleşme çabalarında ABD’nin önemli ölçüde desteğini alıyordu, önceleri “open door” politikalarıyla liberal ticaret peşinde olan ABD, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra evrensel politika geliştirmeyi hedefleyerek, dünyaya siyasi anlamda da açılmak istiyordu. Sovyet komünizminin negatif etkisi, onun Avrupa ve Ortadoğu bölgelerinde yayılmasının önüne geçilmesiyle bertaraf edilebilirdi. ABD’nin Avrupa ve doğal olarak Türkiye ile ittifak ilişkisini bu çerçevede dü­şünmek gerekir. Soğuk Savaş döneminde bu böyle devam etmiştir. Şimdi durum farklı.

2.Avrupa Birilği Durumundan Ders Çıkarmalı

ABD, bugün dünyanın tek süper gücü olarak ulus devlet ve siyasal gerçeklik temelinde, küresel düzeyde gü­cünü arttırmaya yönelik bir dış politika izlerken; Avrupa Birliği tarihsel deneyimlerinin de etkisiyle, belirli bir kurumsal yapı içerisinde ortak değerlerin paylaşımını öngören bölgesel bir refah ve güvenlik politikası yürütmeye çalışıyor. Burada, bir anlamda, realpolitik/siyasal gerçeklik ile idealist okul kuram­cılarının görüşleri hayata geçiriliyor. Avrupa’nın geçirdiği sarsıcı siyasal ve toplumsal dönüşüm süreçlerini yaşamayan ABD, hala, Machiavelli (Makyavel), Hobbes, Niebuhr gibi siyasal gerçekçileri izleyerek, 16. yüzyıldan kalma güç politi­kasını uygulamaktadır. Bu anlayışa göre, öncelikli amaç, ulus devletin çıkarlarını korumak ve ulusal gücü arttırmaktır. Devlet, Hegel’in de ileri sürdüğü gibi, güç kullanma monopo­lüne sahip yegane organdır. Bu anlamda, ABD Hegelci bir politika izlemektedir. Buna karşılık Avrupa, Immanuel Kant’ın “sürekli barış” için önerdiklerini, Rousseu ve daha birçok düşünürün ulus devletlerin birbirlerine karşı yürüttük­leri düşmanca politikaları ortak çıkar/yarar için Birlik potasın­da eritmeyi öngören tasarılarını kendine rehber edinerek, yeni bir model oluşturmuştur. Avrupalı ulus devletlerin kendi aralarında egemenliği ve gücü paylaşmalarını ilke edinen bu modelde siyasal ve bireysel/toplumsal iradeye dayalı bir yönetim biçimi hakimdir. Burada hukuk normları ve yasalar referans alınarak, ekonomik refah ve siyasal istikrar amaç­lanmıştır.

Avrupa Birliği sisteminin kendi bölgesinde bu sözü edilen refah ve istikrar konusunda başarılı olduğunu söyleye­biliriz. Bununla beraber, son Irak krizi vesilesiyle görüldü ki, Soğuk Savaş koşullarının sona erdiği ve ABD’nin kendine özgü önceliklerinin peşinde olduğu mevcut uluslararası kon­jonktürde, Avrupa Birliği uluslararası bir aktör olarak varlığını sürdürecekse, kendini yeniden sorgulayıp yapılandırmak durumundadır.

Sadece Avrupa bölgesinde ekonomik ve sosyal refahı sağlamak, kendi üyeleri arasında barışı koru­mak yetmez, dünya politikasında da etkili olmak gerekir. Bunun yolu ise ortak güvenlik ve savunma politikasını başa­rıyla uygulamaktan geçer. Türkiye, bu bağlamda mutlaka anılması gereken kilit ülke konumundadır. Hem Avrupa Birli­ği hem de ABD için.

ABD ve Avrupa Birliği arasında bir rekabet yaşandığı biliniyor, bugün. Bunun ekonomik, ticari ve siyasi nedenleri var. Avrupa Birliği ekonomik güç olarak gelişmesini ilerletir­ken, siyasal bir varlık olarak da etkinlik göstermeye çalışıyor. Amerikan doları karşısında bugün AB parası olarak bir euro (avro) mevcutsa, bu gelişmeyi ekonomik güç ile mi yoksa siyasal kimlik vurgusuyla mı açıklamak gerekir?

Her ne kadar para, işlevi itibariyle ekonomik bir araç olarak görülse de, gerçekte, siyasal otoriteyi temsil eder. Para basma ve tedavüle çıkarma yetkisi, ancak siyasal irade sahibi bir güçte, bir başka deyişle: devlette olur; tarih boyun­ca bu şekilde gözlemlenmiştir. Üyeleri arasında ve uluslara­rası ticarette kendi parasını kullanan ve bunun Amerikan doları karşısında sürekli değer kazandığına da tanık olan Avrupa Birliği, yalnızca ticari ilişkilerinden yarar sağlamakla kalmayacak, aynı zamanda politik kimliğiyle de kendinden söz ettirmiş olacaktır. Ama bu da yeterli değil, özellikle de Ortadoğu’yu saran Amerikan tehlikesi, uzun vadede Avrupa Birliği’nin yaşamsal çıkarlarını da tehdit edecektir. Şimdi Avrupa Birliği, yeni bir karar aşamasına geldiğinin ayırdında olmak zorunda. Kendi kimliği ve coğrafi sınırları konusunda zaman zaman dile getirilen, Türkiye’yi dışlayıcı tavırdan vazgeçmesi gerektiğini anlamalıdır. Avrupa Birliği tarihsel ve psikolojik önyargılarla hareket ederek, kendisini önemli bir jeopolitik ve jeokültürel alandan soyutlamanın bedelinin çok ağır olacağını görecektir. Türkiye’nin olası AB üyeliği, AB sistemini Irak, İran ve Kafkasya ile sınırdaş kılarak bu siste­mi tehlikeye sokmayacak, aksine, AB’yi dünya politikasında söz sahibi konumuna yükseltecektir. Irak’a Amerikan saldırısının başlamasından sonra dönemin İtalya Başbakanı Ber­lusconi tarafından yapılan açıklama da bu yöndedir. Berlus­coni, AB’nin geleceğinin Türkiye, Rusya ve İsrail ile birlikte olduğunu ifade ederken, hem uluslararası uyuşmazlıkların ve bununla bağlantılı olarak da büyük güçlerin ilgi alanlarının yoğunlaştığı hem de heartland olarak vurgulanan jeopolitik önemdeki bölgelere AB’nin ilgisiz kalamayacağını anlatmaya çalışıyor, ilgisiz kaldığında, üstelik bir de dışlayıcı tutum aldığında, nasıl bir durumla karşılaşacağı, Irak krizi dolayı­sıyla açıkça görülüyor.

Bilindiği gibi, ABD’nin Irak operasyonuna destek veren AB üyesi devletler de vardır. AB’nin motoru sayılan Almanya ve Fransa hukuki meşruiyeti olmayan böyle bir savaşa şid­detle karşı çıkarken, Hollanda, Danimarka, ispanya ve Por­tekiz ABD’ye destek verdiklerini açıklamışlar, İngiltere ise baştan beri ABD ile birlikte hareket etmiştir. Bu gidişat, Av­rupa Birliği’nin uygulamaya çalıştığı ortak dış politika ve gü­venlik politikasını sekteye uğratacak sonuçlar doğurabilir. Orta ve doğu Avrupa’daki eski Doğu Bloku üyelerinin NATO’ya dahil edilmelerinden memnuniyet duyacak olan ABD, AB üyelerinin ve ona aday devletlerin kendi yanında yer almalarını, geleceğe yönelik olarak Avrupa Birliği siste­mine karşı kullanmak isteyecektir. Nitekim Amerikan Sa­vunma Bakanı Rumsfeld, yaptığı açıklamayla bu yönde bir girişimde bulunmuştur.

ABD Savunma Bakanı Rumsfeld’in açıklaması, Avru­pa’ya ilişkin iki tanımlayıcı kavramı gündeme getirdiği kadar, Soğuk Savaş sonrası dönemde uluslararası ilişkileri etkile­yen önemli bir jeopolitik olguya da ışık tutuyor. Rumsfeld, Almanya ile Fransa’nın Irak’a olası bir Amerikan askeri mü­dahalesine karşı ilan ettikleri ortak deklarasyon üzerine, bu iki devletin “eski Avrupa” temsil ettiklerini, oysa Avrupa’nın bunlardan ibaret olmadığını belirtmiş, artık Avrupa’nın ağırlı­ğının doğuya kaydığını ifade etmişti.

Kuşkusuz, “eski’ Avrupa, aslında Avrupa için yeni bir yapılanmayı, ortak bir dış politika ve güvenlik politikası geliştirme aşamasında olan Avrupa Birliği’ni temsil ediyor, bunun da çekirdeğinde Almanya ve Fransa var. ABD açısından bakıldığında, Avrupa’nın bugün NATO’ya yeni üyeler kazan­dıran doğu kanadı tabii ki daha önemli olacaktır. Gizli ya da açık biçimde kendini gösteren Avrupa-Amerika rekabetinin hassas noktası işte burada. ABD’nin mevcut dünya koşulla­rında küresel üstünlük mücadelesindeki başarısı, kaderin bir cilvesi olarak, bir önceki dönemin düşman imajı etrafında toplanan ülkelerin desteğiyle şimdi de ayakta tutulan NATO’nun varlığını sürdürmesine bağlı. Bu örgüt aracılığıyla ABD’nin Avrasya’da girişeceği eylemlere politik meşruiyet kazandırması ve nüfuz alanını genişletmesi mümkün olacak­tır.

Ne var ki bu durum eski Avrupa’nın işine gelmiyor. Çünkü o, yeni bir model oluşturarak, kendi dış ve güvenlik politikasını, içerisindeki oyunbozanlara rağmen, kıta Avrupası’nın çıkarları yönünde uygulamak istiyor. Avrupa güven­lik ve savunma politikası üzerindeki tartışmalarda görüldü ki, AB bunu ağırlıklı olarak kendi bünyesinde şekillendirmeyi hedeflerken, ABD NATO’nun etkisizleştirilmesine karşı çıktı. Şimdi ABD’nin Irak’a müdahalede, Kuzey Atlantik İttifakı seçeneğini ileri sürmeye çalışmasından da anlaşılıyor ki, NATO, iki kutuplu “dehşet dengesi’ne dayalı dünyada Avru­pa ve Amerika için vazgeçilmez bir savunma örgütü iken, bugün “eski” Avrupa’nın başkasının çıkarı yönünde davran­masına aracılık edecek bir konuma/yapıya dönüşmüştür.

1990’ların başlarında ortak bir Alman-Fransız Kolor­dusu oluşturmayı düşünen “eski Avrupa”nın iki büyük devleti arasındaki yakınlaşmayı, yukarıda değinilen hususlar ışığın­da ele almakta yarar var.

22.1.2003 tarihinde Paris’te açıklanan Alman-Fransız Bildirgesinde Almanların ve Fransızların kader birliği ettikleri ve her iki ülkenin geleceğinin, genişleyen ve derinleşen bir Avrupa Birliği içerisinde şekilleneceği belirtiliyor. Bununla yarının Avrupasının ortak vizyonu hakkında bir fikir vermeyi amaçladıkları dile getiriliyor. Bununla beraber, genişleyen, çeşitlenen ve daha kompleks bir yapıya bürünen Avrupa Birliği’nin karar ve eylem yeteneğinin korunması gerektiği üzerinde duruluyor.

Almanya ile Fransa arasında yoğunlaştırılmış işbirliği­ni; dış politika, Avrupa Birliği ve ikili ilişkiler çerçevesinde analiz etmek mümkün. Bildirgede Avrupa güvenlik ve sa­vunma politikası (AGSP) vurgulanarak, Kuzey Atlantik İttifakı’nın Avrupa ayağının güçlendirilmesi gerektiği belirtiliyor. Bu amaçla, askeri yeteneklerin iyileştirilmesi ve ikili işbirliği­nin geliştirilmesine önem veriliyor. Ayrıca, uluslararası örgüt­lerde, özellikle BM Güvenlik Konseyi’nde üçüncü ülkelere yönelik kararlarda ortak tavır belirleneceği belirtiliyor. Bunlar, AB etkinlikleri kapsamında da düşünülebilecek ortak politika­lara uygun eşgüdümlü bir dış politikanın sinyallerini veriyor.

Diğer yandan, ortak bir sığınma ve göç politikasının geliştirilmesinin yanı sıra, Avrupa Savcılığı ve Avrupa Ceza Mahkemesi gibi kurumların ihdas edilmesine yönelik girişim­ler dikkat çekiyor. Bu, Avrupa Birliği sisteminin işlevselliğinin arttırılmasıyla ilgilidir.

Bunların dışında, ikili ilişkilerin siyasal ve kültürel an­lamda pekiştirilmesini amaçlayan uzun vadeli yeniliklerden de söz edilmektedir. Bunlar; a) iki ülkenin Bakanlar Kurulu ve yasama organları arasında iletişimin yoğunlaştırılması, me­deni hukuk ve özellikle aile hukuku ile ilgili yasa tasarılarının önceden karşılıklı olarak gözden geçirilmesi, b) ileride isteğe bağlı çifte vatandaşlık uygulamasının başlatılması, c) ortak kültürün tanıtımına yönelik yayın yapılması[164] olarak özetlene­bilir.

Avrupa Birliği’nin çekirdeğini oluşturan ikilinin yukarıda incelenen yönelimleri, AB sisteminin geleceği için ne anlama gelir? Bu gelişme, sözkonusu ikilinin ortaya koydukları temel ilkeler doğrultusunda AB’nin ileriye dönük biçimlenmesine mi, yoksa onun parçalanmasına mı yol açar? En azından, sözü edilen iki AB kurucusunun açıkladıkları amaca gön­derme yaparak, AB sisteminin derinleşerek genişlemesi yönünde bir beklentinin varlığını kabul edebiliriz. Almanya ve Fransa, kendi aralarında hayata geçirmeye çalıştıkları enteg­rasyon modelinin, orta ve doğu Avrupa ülkelerini de içine alacak olan AB için örnek teşkil etmesini umuyorlar. Bu bek­lenti olumlu yönde sonuç verirse, AB entegrasyonu da geli­şir. Ama öyle anlaşılıyor ki, bu gelişme ABD’nin küresel çı­karlarına uymadığı için şimdi, Soğuk Savaş koşullarındaki gibi arzu edilir olmayacaktır. Şimdi küresel ölçekte bir ABD- Avrupa Birliği rekabeti gözlemlenmektedir.[165]

Burada Avrupa kamuoyunun da dünya ve bölge barı­şına ilişkin kanaat ve beklentilerini yeniden değerlendirmesi gerekecek. Bugüne kadar AB yurttaşları barış ve güvenliği hep kendi bölgelerinde önemsemişlerdir. Avrupa Birliği yurt­taşlarının % 91’i, Avrupa’da barış ve güvenliğin korunmasına yönelik AB eylemlerine, öncelikli AB etkinliği olarak destek veriyorlar. Bireysel hakların güvence altına alınması ve Av­rupa’da demokrasi ilkelerine saygı, %83 oranında yüksek bir ilgi görürken; Avrupa Birliği’nin uluslararası alanda siyasal ve diplomatik öneminin vurgulanması, halkın ancak %55’inin desteğini alıyor.[166]

Öte yandan, AB yurttaşlarının % 86’sı terörizmden korkuyor. Nükleer, biyolojik ve kimyasal kitle imha silahları­nın yayılmasından ve örgütlü suçlardan korkanların oranı % 79. Halkın korku duyduğu diğer olası hadiseler arasında nükleer tehlike ve savaş, ağırlıklı yer tutuyor.[167]

Eski süper güç ABD’nin dünyada terörizm ve kitle imha silahlarıyla mücadele amaçlı olduğunu açıkladığı gayrı meşru savaşı, yukarıda belirtilen duyarlık ve endişeleri taşı­yan AB yurttaşlarını ve onların siyasal otoritelerini nasıl etki­leyeceği konusu, tartışmaya açıktır. Bu, AB’de görüş ayrılık­ları ve bölünmeler yaratacak bir durumdur. O nedenle, AB’nin küresel tehlike ve politikalara ilişkin yeni bir duyarlık geliştirmesi ve kıta Avrupası sınırlarının ötesindeki hadiseleri de hesaba katması gerekecektir. Eğer dünya politikasında söz sahibi olmak ve uluslararası bir aktör olarak kabul gör­mek istiyorsa

3.Amerikan Barış Düzeninin Parametreleri

Oğul Bush’un başkanlığındaki Amerikan yönetimi, üç ekstrem kanadın biçimlendirdiği bir çıkar algılamasıyla hare­ket etmiştir. Söz konusu üç kanadın ilki Richard Perle, Paul Wolfowitz gibi Yahudi asıllılar, İkincisi Hıristiyanlık inancına gönderme yaparak, kendilerinin kötülüğe karşı iyilik mücade­lesi misyonuyla görevlendirildiklerini ileri sürenler ve üçüncü olarak da askeri-endüstriyel sektörle ticari bağlantıları olan bir çıkar grubudur. Bush yönetiminin, bu özelliğinden dolayı, her bakımdan geleneksel Amerikan çizgisinde ilerlediğini söylemek pek mümkün değil. Vaktiyle Amerikan yönetiminde çeşitli düzeylerde etkili olmuş birçok Amerikalı, Bush’un politikalarını şiddetle eleştirerek, ABD yönetiminin kendisinin dışında bir uluslararası toplumun varlığını görmezden geldi­ğini, BM Güvenlik Konseyini yok saydığını ve Türkiye gibi önemli bir müttefikten kabul edilmesi kolay olmayacak talep­lerde bulunduğunu dile getirdiler. Bunlar arasında eski başkanlardan Cimmy Carter, Bill Clinton, eski güvenlik danış­manı Leon Fürth ve ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Norton Abromowitz’i sayabiliriz, örneğin Abromowitz, Türkler’in ülkelerinde yabancı asker görmeye tahammülleri olmadığını, ABD dostu Turgut ÖZAL’ın bile birinci Irak krizinde Türk hava sahasının müttefik uçaklarına açılması talebini ancak savaş başladıktan sonra Meclis’e götürebileceğini ifade ettiğini belirtiyor.

Bush yönetiminin geleneksel kuralları çiğneyen, ace­leci tavrı karşısında, serinkanlı ve Türkiye’nin ulusal çıkarla­rını gözeten bir politikadan yana olunacağı yerde, ne yazık ki ülkede bazı çevreler Amerika’dan daha çok Amerikacı bir tutum sergileyerek, Türkiye’yi Irak’a kuzeyden Amerikan askerinin girişine izin vermediği için suçlamışlardır. Bunlar, ağırlıklı olarak, değişen dünya ve mevcut Amerikan tarzının farkında olmayan, en iyimser yaklaşımla ifade edecek olur­sak, eski düşünce kalıpları içinde kalarak çıkar algılamasına giren medya ve iş dünyası mensuplarıdır. Oysa her şeyi kendi gerçekliği içinde değerlendirmek gerekir. Türk- Amerikan ilişkileri de yukarıda açıklanan yapı dikkate alına­rak incelenmelidir. Nitekim dönemin ABD Dışişleri Bakanı Powell’in o sıcak günlerde gerçekleşen Ankara ziyareti de göstermiştir ki, ilişkilerin gerginleşmesinden öncelikle sorum­lu olan Türkiye değil, Amerikan yönetimidir.

Peki Amerika’nın gerçekleştirmeye çalıştığı ilişkiler düzeni nasıldır? Bu sorunun yanıtını, Soğuk Savaş sonrası dönemin başlangıç yılları (1990’lar) ve 2001 sonrası koşulla­rında, iki farklı düzlemde araştıralım.

Birincisinde ABD, öncelikle, dünya genelinde serbest piyasa koşulları ve açık toplum (“demokrasi”) için çalıştı. Buna yönelik teorik zemin oluşturmayı da ihmal etmedi, Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” yinelemesini burada anabiliriz. Vurgulanmak istenen, bu kitabın ilgili kısmında da işlendiği gibi, eski Doğu Bloku ideolojisinin artık geçerliliğini yitirdiği ve bundan sonra dünyanın her yerinde serbest piyasaya dayalı kapitalist düzen ile liberal demokrasinin var olması gerektiğidir. Ne var ki, ABD’nin ileriki yıllarda gözlemlenen davranışı, sermayenin kullanımını beraberinde getiren ser­best piyasa yönündeki istencini dışa vururken, “liberal demokrasi”nin yerleştirilmesine ilişkin herhangi bir iz taşıma­maktadır. Her şeyden önce, Sovyetler Birliği’nin nüfuz ala­nından kurtulan ve özgür dünyaya yeni açılan Orta Asya ve Kafkasya devletleriyle ekonomik ve ticari işbirliği geliştirmek gerekiyordu. ABD, bu amaçla, 1992 yılında çıkardığı “Free-dom” yasası çerçevesinde Rusya ve yeni Avrasya cumhuri­yetlerinde “piyasaların özgürleştirilmesi”ne yönelik antlaşma­lar imzalamıştır. ABD’nin küresel hegemonyayı hedefleyen politikalarının başarılı olması, yeni Avrasya’da, özellikle Orta Asya’nın yeraltı zenginliği ve stratejik konuma sahip ülkele­rinde etkili olmasına bağlıydı; en azından analistlerin senar­yolarında böyle öngörülüyordu.

ABD, bu öngörü doğrultusunda hareket ederek, Kaza­kistan ile ilişkilerini petrol ve doğalgaz, mineral/maden ve altın çıkarımı ve işletimi alanlarında yoğunlaştırmıştır. Bu arada, ticareti teşvik amacıyla, çifte vergilendirmeyi kaldıran, karşılıklı olarak “en fazla kayrılan ülke” statüsü öngören ant­laşmalar imzalanmıştır. Kırgızistan ve Azerbaycan ile de ekonomik ve ticari ilişkiler gayet yoğun biçimde sürdürülmek­tedir. Azerbaycan’la, özellikle Hazar havzasında petrol çı­karma ve işletme konusunda Amerikan firmalarına yetki veren antlaşmalar imzalanmıştır. Kırgızistan’da ise, ağırlıklı olarak, altın yataklarının ortak işletilmesi ve ticari ilişkilerin geliştirilmesine yönelik etkinlikler hakimdir. Bu ülkede faaliyet gösteren Amerikan firması Santa Fe Pasific ile Kırgızaltın şirketinin ortak çalışmasıyla, daha başlangıçta ayda 40 kg. saf metal altın elde edilmiştir.[168] Ne var ki, Kırgızistan ABD’ye ihracatından elde ettiği dövizin beş katı değerinde parayı bu ülkeden ithal etmek zorunda kaldığı ürünler için harcamak­tadır.[169] Buradan da anlaşılıyor ki, ABD ile bu ülkeler arasında asimetrik bir ilişki vardır, bu durumun uzun vadede bölge ülkelerini ABD’ye bağımlı hale getirme olasılığı büyüktür.

Diğer yandan, kullandığı petrolün yarıdan fazlasını dışarıdan satın almak zorunda olan ABD için, enerji kaynak­ları yaşamsal niteliktedir. Ortadoğu bölgesinin yanısıra, Orta Asya ve Kafkasya da bu anlamda asla vazgeçilmeyecek bölgelerdir. Buralarda hakim olacak rejimlerin Amerikan çı­karlarına zarar verecek derecede kapalı rejimler olmaması gerekiyor. O nedenle ABD, bu bölgelerdeki devletlerle siyasi ve toplumsal reformları destekleyici antlaşmalar da yapmak­tadır. Amaç, orta ve uzun vadede Amerikan değerleriyle çatışmayacak, onların kabul görmesini sağlayacak politik, ekonomik ve toplumsal düzenin altyapısını hazırlamaktır.

Ancak, bu süreç devam ederken, bölgede sözkonusu hedefe yönelik gelişmeleri/çalışmaları olumsuz etkileyecek tehditlerle de mücadele etmek gerektiğine inanıyor, ABD. Bu anlamda, Kazakistan’ın, Sovyetler Birliği döneminden kalma, nükleer güç potansiyeli yok edilmeliydi; öyle de olmuştur. Kazakistan, 1992’den itibaren bir dizi antlaşmaya imza ata­rak, nükleer füze başlıklarını ve nükleer silah üretimine yara­yacak donanımları ülkeden atmayı kabul etmiştir. Ayrıca, İran’ın bölge ülkelerine “İslam Cumhuriyeti” örneğinde dine dayalı bir rejim ihraç etmesi olasılığı da, ABD’nin planlarında etkili tehdit algılamaları arasındadır. Afganistan’daki Taliban rejimi de öyleydi, 11 Eylül terörü bu tehlikenin belli ölçüde ortadan kaldırılmasına vesile oldu. İran, Bush yönetiminin açıkladığı üçlü “şer ekseni” içinde yer almakla birlikte, henüz ABD’nin iddialarını güçlendirecek kanıt/gerekçe bulmakta zorlandığı bir ülkedir. Bush yönetimi, Irak’ın uzun yıllardır bilinen sorunlu rejiminden ve jeopolitik özelliğinden dolayı burayı işgal etmeyi yeğlemiştir. Amacı, bu bölgede Amerikan çıkarlarına ters düşmeyecek, hatta onların gerçekleşmesine yardımcı olacak bir yönetimin işbaşına gelmesidir. Bu idare­nin doğrudan Amerikalılar tarafından yürütülmesi gerekmez, hatta bu, Amerika’nın uzun erimli amaçları ve çıkar hesapları düşünüldüğünde, tehlikeli de olur. Irak’ta, biçimsel de olsa, seçimler yaptırılarak, açık topluma doğru gidilmesi isteği, Irak halkını özgürlüğe ve demokrasiye kavuşturmadan çok, orada daha kolay nüfuz ve ağırlık oluşturma amacının da gereğidir.

Orta Asya ve Kafkasya bölgesinde, yani “dünyanın kalbi”ne en yakın alanda küresel üstünlüğü hedefleyen Ame­rikan hegemonyasını güneyden tehdit edecek herhangi bir güç bulunmamalıydı. Irak’a Amerikan saldırısını öncelikle bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Irak, sözü edilen yegane tehdit edici güç olduğu için değil, ABD’nin teknik ve askeri üstünlüğe dayalı gücünü bölgeye ve dünyaya göstermeye elverişli zemini oluşturduğu için bu saldırıya maruz kalmıştır. Sözkonusu zeminin Saddam’a ve Baas Partisi[170] despotizmi­ne yataklık ettiği, barınak sağladığı, tabii ki unutulmamalı. Halkına özgürlük hakkı tanımayan Saddam, bu baskıdan kurtulmak için eyleme geçenlere de yaşama hakkı tanıma­mıştır. Komşularına yönelik saldırgan bir tutumu da vardır. İran’a savaş açması, Kuveyt’i işgali, bunu gösteren örnekler­dir. ABD’nin ikinci Irak operasyonu, sözkonusu devletin bu özelliğinden yararlanılarak yapılmış hukuk dışı bir saldırı ve işgal sayılır. Oysa Irak, ABD ve diğer bazı Batılı devletler tarafından geçmişte desteklenerek, silahlandırılarak bu du­ruma getirilmiştir. Bu açıdan bakıldığında, Saddam’ın ABD için aslında bölgede önemli bir müttefik olduğu söylenebilirdi; çünkü Irak diktatörünün o bilinen yönetim tarzına göz yumulmasaydı, ABD’nin, sadece Irak’ta değil, Ortadoğu’da ve giderek de Orta Asya’da böylesine etkinlik göstermesi müm­kün olmazdı. Birinci Irak krizinde, baba Bush tarafından Irak halkı önce Saddam’a karşı ayaklanmaya teşvik edilmiş, ama Saddam’ın üzerine gidilmeyerek, onun direnişçileri katletme­sine izin verilmiştir. Aradan geçen oniki yıl zarfında bir yan­dan Saddam yönetimini cezalandırma gerekçesiyle Irak’a ambargo uygulanmış (çocuklar ve hastalar ilaç bile ülkeye sokulmamış) ve BM denetçileri aracılığıyla ülkenin nükleer ve kimyasal silahlardan arındırılmasına çalışılmış, diğer yandan da böylesine “tehlikeli” bir devlete karşı askeri saldırı planları yapılmıştır

Bush yönetiminin Irak’ta hukuki meşruiyeti olmayan bir savaşı başlatırken açıkladığı gerekçeler[171] arasında yer alan “kitle imha silahları”ndan, savaşın 21. gününde (9 Nisan 2003) Amerikan tankları Bağdat merkezinde ilerlerken ve Saddam’ın heykelleri yıkılırken, ne bir ses ne bir haber vardı. Zaten BM Silah Denetçileri Başkanı Hans Blix ve Uluslarara­sı Atom Enerjisi Ajansı Direktörü Muhammed Baradei, BM Güvenlik Konseyi’nin 1441 sayılı kararı gereğince yaptıkları denetlemelerde Irak’ta kitle imha silahına rastlamadıklarını belirtmişlerdi. Ama kesin sonuç için kendilerine dört ay kadar zaman verilmesini talep etmişlerdi. Bu talebe olumlu karşılık verilseydi, belki savaşa da alternatif bulunmuş olurdu. Ne var ki, ABD yönetiminin amacı başkaydı. Savaşla kendine göre bir barış düzeni kurmak istiyordu. Orada güvenlik ve istikrar, askeri güçle sağlanmalı, ekonomik ve ticari yolla beslenme ve güç toplama alanlarına sahip olunmalıydı. Küresel üstün­lük ancak böyle elde edilirdi.

Ama bu yanlış bir yoldur. Hukuk, meşruiyet, insanlığın bugüne kadarki tüm kazanımları bir kenara itilerek, dünyaya askeri güç kullanımıyla çekidüzen verilmesi mümkün mü? Napolyon’un oğluna vasiyetinde yer alan sözleri, bu soruya en uygun yanıt olarak burada anılabilir. Şöyle diyor, Napolyon: Ben tüm Avrupa’ya silah zoruyla hükmetmeye çalış­tım. Ama benden sonra gelecek olanlar anlayacaklar­dır ki, düşünce gücü silah gücüne galip gelecektir

Gel gör ki, tarihten ders alamayan, daha doğrusu ye­terince tarih tecrübesine sahip olmayan ABD, askeri harca­malara Avrupa’nın ve Asya’nın büyük devletlerinin savunma harcamalarının toplamından daha fazla ödenek ayırmakta­dır. ABD’nin savunma harcamaları; Fransa, İngiltere, Alman­ya, Rusya, Çin, Japonya, Hindistan ve Pakistan’ın savunma bütçelerinin toplamından fazladır.[172] Bunun bir anlamda so­nucu, bir anlamda da sebebi olarak, ABD’nin dünyanın muh­telif bölgelerinde otuzdan fazla ülkede askeri üs kurduğunu da belirtelim.

Böylelikle ABD, bir küresel imparatorluk rolü üstlen­meye çalışıyor. Acaba ABD, küresel bir imparatorluk mu­dur? Kuşkusuz, siyasal değerler açısından baktığımızda, imparatorluk devrinin kapandığını söylememiz gerekir. Bu­nunla beraber, mecazi anlamda da olsa, ABD’yi 21. yüzyılın küresel imparatorluğu gibi görenler vardır. Bu kanının ya da benzetmenin temelinde, ABD’nin küresel ölçekte sergilediği gücü ve çıkar algılaması yatıyor. Dünya nüfusunun ancak %4 kadarını oluşturduğu halde, dünya genelinde üretimin %30’dan fazlasına sahip olması ve yukarıda değinilen yük­sek savunma bütçesiyle ABD, bir dünya imparatorluğunu çağrıştırıyor, doğrusu. Burada asıl sorun, bir siyasal sistem olarak imparatorluğun genel kabul gördüğü bir çağda yetki ve sınırları belli bir meşru yönetim şekli olarak değil, de facto bir politik ve askeri güç olarak bir devletin dünyanın geri kalanına karşı kendini kanıtlamaya çalışarak varlığını sür­dürme girişimidir.

Tabii ki daha önce de imparatorluklar vardı, dünyada. Hatta küresel imparatorluk diyebileceğimiz türden emperyalist güçler, örneğin ispanya ve İngiltere, dünyanın dört kıtasında nüfuz alanları meydana getirmişlerdir. 1492’den itibaren başlayan İspanya İmparatorluğu, bütün kıtalarda İspanyol çıkarları doğrultusunda hareket ederek, okyanus­larda da hakimiyet tesis etmiştir. 18. yüzyıldan 20. yüzyılın başlarına kadarki sürede ise İngiltere’nin küresel imparator­luk serüveni vardır. Osmanlı devleti, her ne kadar bir impara­torluk idiyse de, küresel bir imparatorluk sayılmazdı. O, yal­nızca kendi doğuş ve gelişim sürecinde, zamanla genişleyen bir coğrafyada, bütün zamanların siyasal teorilerinde yer alan kabullere de uygun olarak, büyük bir devlet ve impara­torluk yapısı içinde varlığını sürdürmüştür. Osmanlı impara­torluğu, kesintisiz sınırlara sahipti, bu sınırlar içerisinde ya­şayan halkın ekonomik refahı ve güvenlik gereksinimi ile ilgili düzenlemeler (kanunnameler) yapmak zorunda görüyordu kendini. Şimdiki İrak, Suriye, Suudi Arabistan, Filistin ve daha birçok yerde böylesi uygulamalara tanık olunmuştur. Bombalanan, yakılıp yıkılan Bağdat’ta bugün bile onlarca Türk (Osmanlı) eseri mevcuttur.

Oysa, küresel imparatorlukların böyle bir derdi yok(tu). Gerçi onlar, Paul Kennedy’nin de belirttiği gibi,[173] diğer ulusla­ra ve dünyaya bir düzen getirme misyonuyla görevli oldukla­rını düşünüyorlardı, en azından öyle davranıyorlardı. Buna gerçekten inanıp inanmadıkları ayrı bir konu, önemli olan dünyaya karşı bunu gerekçelendirmeleri ve kendi kamuoyla­rını inandırmalarıdır.

ABD’nin tavır ve politikalarını bu çerçevede açıklaya­biliriz. Örneğin, bu dönemde dünyadaki terörün nedeni ola­rak ABD politikalarım görenler; Batı Avrupa’da %36, Asya’da %60, İslam ülkelerinde hatta %76 düzeyinde iken, Amerikalı­ların yalnızca %18’i öyle düşünüyor. ABD yurttaşlarının Amerika merkezli düşünce yoğunluğu, 11 Eylül hadisesinden sonra kısmen değişmeye başlayarak, dünyanın diğer bölgelerine yönelik ilgi duyanların sayısı artmıştır. Normal ABD yurttaşlarının dörtte üçü Japonya’nın haritadaki yerini gösteremezken, kendi ülkelerinin nerede bulunduğunu bil­meyenlerin oranı %20’dir.[174]

Olsun, bütün Amerikan halkı adına bu devletin küresel düzeyde stratejik çıkarlarını takip eden birileri vardır. Bunlar, küresel imparatorluğun belirli bölgelerde, iyi sıkılmış cıvata­lar gibi destek unsurlarına gereksinimi olduğunu bilirler. Or­tadoğu bölgesinde petrol ve İsrail, bu anlamda ABD için son derecede önemlidir. Rasyonel çıkar hesabına göre, Irak’ta Amerikan politikalarına uygun bir yönetim oluşturulduktan sonra, ABD kazançları çeşitlenerek artacaktır; hiç değilse başlangıçta öyle olacak, ama bu gelişmeyi yerel/bölgesel tepkilerle sabotaj eylemlerinin izlemesi de olasılık dahilinde.

Birinci kazanç, Irak’ta Irak halkını temsil edeceği ileri sürülerek oluşturulacak yeni yönetim marifetiyle bir meşru zemin imajı yaratılarak, bölgede ABD çıkarları için elverişli ortamın tesis edilmesidir, ¡kinci kazanç, İsrail’in güven­liği ve devlet sürekliliğinin pekiştirilmesi için gerekli koşulların olgunlaştırılmasıdır. Üçüncü kazanç ise, Irak petrolünün işletilmesi ve pazarlanması yolunun açılmasıdır. Bu üçüncüsü, ikinci şıktaki kazancı tamamlayıcı niteliktedir. Irak petro­lünün bir kısmı, Ürdün topraklarından geçirilerek, İsrail’in Hayfa limanına ulaştırılmak suretiyle hem İsrail’e bölgede önemli bir işlev yüklenmiş olacak, hem de ABD petrolden yarar sağlayacaktır. Bu durum, diğer bölge ülkelerinin aley­hine bir gelişme, bir dengeleme sayılır. Bu hat zaten daha önce de vardı, ama İsrail devletinin kurulmasından sonra Arap devletlerinin çıkarlarına ters düştüğü için kapatılmıştı. ABD şimdi, çeşitli bahanelerle Irak’a girdikten sonra, bölgede yeni düzenlemelerin yolunu açmış oluyor. Vaktiyle Ingilizler’in yaptığı gibi.

Hayfa hattının açılması, Kerkük-Ceyhan hattının kapatılmasını gerektirmez. Kerkük-Ceyhan petrol boru hattı hem ekonomik hem de siyasi bakımdan korunmak duru­mundadır. Türkiye’nin jeopolitiği, ABD’nin çok yönlü çıkar algılamaları açısından bakıldığında, bunu gerektiriyor. Bu arada Suriye de ABD politikalarının ve çıkar hesaplarının yöneldiği ikinci bölge ülkesi durumundadır. Söz petrolden açılınca, konuyu bu çerçevede ele alarak, şunu söyleyebili­riz: ABD yönetimiyle birlikte çalışmayan bir Suriye, gerek İsrail’le bağlantılı Amerikan politikalarının yürütülmesinde, gerekse bölge petrolünün dünyaya taşınmasında işi zorlaştı­rıcı etki yapabilir. Suriye de denetim altına alınırsa, Irak pet­rolü daha kolay taşınabilir. ABD’nin hesapları, açıklamaları­nın aksine, bu konular etrafında gelişiyor. Ayrıca, sözü edi­len tavır, Bush’un 2002 Eylül ayında açıkladığı Ulusal Gü­venlik Stratejisi ve “önleyici savaş” doktrinine de uygundur. Bu amaçla, diplomatik yolların dışında askeri güç kullanma tehdidinde bulunuyor.

Genel anlamda konuya eğildiğimizde, kafamızda bazı sorular oluşuyor. Ekonomik ve siyasi çıkarları, askeri güç stratejisiyle elde etmeye çalışmak, uzun vadede ne kazandı­rır, ne kaybettirir? Askeri caydırıcılık acaba bir barış düzeni için yeterli midir? Soğuk Savaş’ta hakim olan da aslında buydu. Ama “korku dengesi” ya da “dehşet dengesi” olarak adlandırılan bu caydırıcılığın, organizeli bir barışsızlık[175] or­tamı yarattığını düşünenler de olmuştur. Soğuk Savaş’ın bittiği bu dönemde barışsızlığı oluşturan ana faktörün, hala askeri güç kullanımına hevesli bir süper güç politikasında gizlenmiş olması, düşündürücüdür. Dünya genelinde barışın önündeki badireleri aşmak için, algılama biçimlerini de içeren bir bilinç değişimine gereksinim vardır.

4.Politik Palanların ve Savaş Gösterisinin Çekim Alanı Olarak Irak ve Güç İhtirası

Körfez Savaşı’nın 12. yıldönümü dolayısıyla Saddam Hüseyin’in yaptığı konuşma, Irak’ın içinde bulunduğu koşul­lar açısından değerlendirildiğinde, hiç beklenmedik anlamlar içeren bir kurguyu yansıtıyordu. Saddam, Irak’ın (Mezopo­tamya) uygarlığın yeşerdiği ilk yer oluşuna dikkat çekerek, ABD’nin yüksek teknolojik vuruş ve imha gücüne sahip silah­larla bu bölgeye saldırmasının aslında bir anlamda uygarlığa da saldırı sayılacağını dile getirdi. Batı’nın bunu daha önce de yaptığını vurgulayarak, Huntingtonun tezine örtülü bir göndermeyle, Müslüman ülkelerle Batı dünyası arasında bir kültürel sınır ve çatışma olduğunu ima etmeye çalıştı.

Bunlar, halkına her türlü zulmü reva görmüş ve ülke­sini yabancı işgaline hazırlamış “serseri” bir devletin başkanından beklenmeyecek derecede zekice söylenmiş sözlerdir, hatta mevcut dünya koşullarında bu sözlerin çağrıştırdığı anlam içeriği üzerinde durmak gerekir. Aslında, başkası için serseri devlet (rogue State) tanımlaması yapanın da, “rasyo­nel çıkar hesabı” yapıp güç hırsına kapılarak, irrasyonel bir davranışta bulunması mümkün. ABD’nin, BM Güvenlik Kon­seyi kararlarına uymayarak, dolayısıyla uluslararası hukuk kurallarını ihlal ederek Irak’ta bir savaşı başlatması, bu tür­den bir davranış sayılır. Bütün serseri davranışlar gibi bu da tehlikeli sonuçlar doğurur. Böylesi hukuk dışı uygulamanın uluslararası toplumca kabullenilmesi, uzun vadede telafisi hiç de kolay olmayacak fiili durumlara yol açabilir. Ulusal ya da bölgesel çıkar uğruna evrensel hukuk anlayışının köreltilmesi, sonuçta herkesin aleyhine olur, ama dar görüşlü politikacılar bunu düşünemezler. İşleri güçle halletmeyi alışkanlık edinenlerin ağırlıklı olduğu bir dünyada yaşıyoruz, bugün. Ne var ki, kaba güç, sorunları ancak güç sahibinin çıkarına uygun düşecek tarzda çözmeye programlı olduğun­dan, gerçekte, kalıcı barışı mümkün kılacak makul bir çözü­mü getirmeyecektir. Bu ise hukuka ve demokratik yöntemle­re güveni sarsacak, Soğuk Savaş dönemindeki “dehşet dengesini de aratacak bir belirsizlik ve güvensizlik ortamı yara­tacaktır.

Bugünkü dünyada kendini yegane güç olarak görme eğilimindeki ABD, belli ki, işi sadece Irak’la sınırlı tutmaya­cak. Esasen Irak, tüm Avrasya’da kendince “rasyonel çıkar” peşindeki ABD’nin hem Avrupa hem de Uzakdoğu ve Orta­doğu bölgelerine yönelik hegemonyacı politikaları için uygun bir yerdir. Saddam’ın dengesizliği Irak’a geniş kapsamlı ve meşru bir askeri saldırıyı gerektirecek boyutta olmasa da, ABD’nin küresel öncelikleri açısından bu yeterli ve gerekli görülmüştür.. ABD, Soğuk Savaş sonrası dönemde değiş­mesi doğal olan politik güç dengelerinin genelde kendi aley­hine bir gelişme göstermesine fırsat vermek istemiyor. Bu­nun en somut örneği, Soğuk Savaş döneminin tipik savunma örgütü NATO’nun, yeni dönemin koşullarına uygun bir yapı­ya dönüştürülerek varlığını daha geniş bir alanda devam ettirmesi yönündeki Amerikan istenci ve politikasıdır. Avrupa güvenlik ve savunma politikasının ağırlıklı olarak NATO bün­yesinde mi yoksa kendi ortak dış ve güvenlik politikasını kurumsallaştırmaya çalışan Avrupa Birliği’nde mi uygulama­ya konulması yolundaki tartışmalarda da Amerika-Avrupa rekabetini görmek mümkün. Bu bağlamda şunu da ifade edelim ki, AB’nin ortak dış ve güvenlik politikasının öncelikle­ri arasında, açıkça ifade edilmese de, enerji kaynaklarının güvenliği önemli yer tutar. Ayrıca bir uluslarüstü sistem ola­rak varlık gösteren AB (Ingilizler’in tarihsel farklılığına rağ­men), kendi güvenlik ve savunma sistemini de kurmaya ça­lışmaktadır. Soğuk Savaş’ta Avrupa’ya destek veren Ameri­ka için şimdi koşullar değişmiştir. O, kendi gücünü ve etkisini Irak hadisesiyle hem test etmeyi denemekte, hem de bu vesileyle Orta Asya’da yer edinmeyi amaçlamaktadır. Çünkü bugüne değin ABD, enerji kaynakları ve politik manipülasyona olanak verecek özelliğiyle bir dünya gücü için çekim alanı sayılan Orta Asya ve Kafkasya bölgesine ulaşamamıştır. 11 Eylül teröründen sonra bunun için de fırsat doğmuştur. Irak (krizi), aslında bu açılım politikasının başarıyla sonuçlanma­sına yardım edecek bir politik ve askeri kalkış noktasıdır ABD için.

Görüldüğü gibi, sorun, gerçekte, çoklarımızın algıladı­ğı türden bir sorun olmaktan uzaktır. Peki Türkiye’nin bu sorunla bağlantısı nedir? Kuşkusuz, Türkiye, başkasının amacı ne olursa olsun, gelişmelerden ve sonuçtan doğrudan etkilenecek ülke durumundadır. Bununla beraber, Türkiye, aynı zamanda etki potansiyeline sahip bir devlettir. Sözkonusu etkinin kaynağı, hem Amerika ve Avrupa’yla hem de bölge ülkeleriyle ilişkileri ve bu çerçevede oluşan beklentiler­dir. Soruna bu kombinezon içinde bakıldığında, Irak eksenli bir savaşa, aslında, ABD dahil hiç kimsenin mecbur olmadığı anlaşılır. ABD’nin amacı küresel hegemonya ise, onu ger­çekleştirmenin yolu uluslararası hukuk ve kamu vicdanı açı­sından meşruiyeti olmayan yıkıcı bir savaş olmamalıydı. Türkiye ve dünyanın diğer güçleri bunu engellemeye yönelik adımlar attılar, ama başarılı olamadılar. Bu sonuç, yine de kötümserliğe yol açmamalı.bundan sonra da medya aracılı­ğıyla ve diğer yollarla dünya kamuoyunda böyle çirkin savaş­ları değil, barışı destekleyici bir bilinç oluşumu için çalışılma­lıdır. Güçlünün keyfi savaşı, bir politika aracı olarak alışkan­lık kazanmamalıdır. Böylesi bir dünya, terörün ve intihar komandolarının çoğaldığı bir yer olmaktan öteye gitmez. İnsanlık, buna izin veremez. Türkiye’nin, hem Müslüman bölge ülkeleriyle hem de Batı dünyası ile işbirliği içinde (uy­garlıklar çatışması değil, ortak beşeri uygarlığın gelişmesi için), bölgesinde yeni bir savaşın başlatılmasına engel olma­ya çalışacak ikna edici gerekçeleri vardır. Bunun için gerekli güç potansiyeli de.

Konuyu kapatırken şunu da belirtelim ki, Irak tecrübe­si, ABD’de kimi radikal unsurların Türkiye’ye karşı bazı ne­gatif önyargılar geliştirmelerine yol açmıştır. Mevcut Amerikan yönetiminin, hukuka aykırılık şöyle dursun, teamüllere de uymayan davranışlarını eleştiren ABD’lilerin yanısıra, Pentagon’un Irak’a ilişkin politikalarına koşulsuz destek ver­mediği için Türkiye’yi bütün varlığıyla, tarihi ve kimliğiyle kötülemekten kendini alamayanlar da olmuştur. Örneğin, Uluslararası Hıristiyan Dayanışması adlı bir kuruluşta görevli John Eiber, National Reviewde uzun uzun Türkiye aleyhinde yorum ve suçlama yaptıktan sonra, ilginç bir biçimde niyetini açığa vuruyor. Adı geçen kişi, ABD’nin 50 yıldır Türkiye’nin müttefikliğini sorgusuz sualsiz kabul ettiğini, şimdi bunun sorgulanması gerektiğini ifade ettikten sonra, en öğretici şeyi söylüyor: Türkiye ile ittifakın, ABD’nin çıkarları bakımından çok arzu edilir bir şey olduğunu, ama bağımlılık haline gel­mesinin de tehlikeli olacağını dile getiriyor. Ayrıca, “yaşlı Avrupa” ile “yaşlı Türkiye”nin (Selçuklu ve Osmanlı geçmişini hesaba katıyor) sonunda ABD öncülüğündeki “Yeni Dün­yaca karşı birleşme olasılığına dikkat çekerek, buna hazır­lıklı olmak gerektiğini savunuyor.[176]

Bu örnekten çıkaracağımız sonuç şu: Ne söylenirse söylensin, gerçekte, hem ABD’nin, hem de Avrupa’nın uzun vadeli çıkarları, Türkiye’yi her iki taraf için de vazgeçilmez kılıyor. Bununla beraber, yine son hadise bize öğretti ki, Türkiye böylesine savaş ve barış arasında gidip gelen bir dünyada, korku ve umut arasında yaşayan insanlarıyla, yal­nızca Amerika’nın stratejik müttefiki olarak geleceğini güven­lik ve refah içinde hazırlayamaz. Bunun için, bir süper güçle sırf stratejik işbirliği (bu da nereye kadar?) yeterli olmaz. Zaten süper gücün ne yapacağı da belli olmuyor. Öyleyse, daha kapsamlı biçimde toplumsal, ekonomik ve siyasal de­ğer paylaşımını öngören, bir anlamda da güvenlik projesi olan bir ortak yarar/çıkar sistemi gerekli. Avrupa Birliği, böyle bir sistemdir, Türkiye de burasıyla ortaklık ilişkisi içindedir. Şimdi ise buraya tam üye olma aşamasında bulunmaktadır

Yeni dönemde ABD ile ortaklıktan çok, rekabet koşullarını yaşayan ve hatta bazı konularda zıtlaşma düzeyinde ilişkiler­le yüz yüze gelen Avrupa Birliği, bundan sonra ekonomik refah ve içsel/bölgesel güvenliğin yanında genel anlamda ortak savunma ve dış politika konusunda da sistemi çalıştır­mak durumunda kalacaktır. Türkiye’nin çıkarları, hem tarih­sel ve kültürel açıdan hem de hâlihazırdaki AB sisteminin toplumsal özelliği açısından bakıldığında, bir bölge ülkesi olarak uzun vadede Avrupa Birliği üyeliğini ABD’nin stratejik ortaklığına tercih etmesini gerektiriyor. Bu, ABD ile işbirliği yapmaya da engel değil, üstelik.

Ancak, bu zorunlu bir AB üyeliği anlamına gelmez. Bir karşılaştırma yapılarak, sosyo-ekonomik ve siyasi bir tercih­te bulunma anlamındadır.

5.Amerikan Siyasetinde Obama Farklılığı

Amerika’da ve dünyanın başka yerlerinde yankı bulan umut ve değişim sloganı eşliğinde büyük bir coşku, farklı kesimlerin desteği ve kamuoyu beklentisi ile kendisine ABD Başkanlığı görevi teslim edilen Barack H.Obama ile Ameri­kan dış politikasına ne gibi yenilikler gelmiştir? Değişmeyen şeyler nelerdir?

Obama’nın değişim vaat eden, umut ışıkları yakan, böylelikle çeşitli sosyal tabakanın, gençlerin, farklı kültür ve inanç mensuplarının desteğini arkasına alan özelliğini dü­şünmek durumundayız burada. Ayrıca Barack Obama’nın Amerika’da bir hayalin (rüya) gerçekleştirilmesiyle ilgili sem­bol olarak algılanıldığını da unutmamak gerekir. Obama’nın söz konusu özelliği, onun hem tercih ve söyleminden kay­naklanıyor, hem de ona bundan dolayı insanların güven duymasından.

ABD Başkanı Obama’nın başarılı olup olmama du­rumu, her şeyden önce adaylık sürecindeki söyleminin farklı­lığı, hedefleri ve seçilme sebepleri dikkate alınarak, incelenmelidir. Konuya genel yaklaşım anlamında şunu belirtelim ki, başarı ve değişim için kişinin sadece kendi iyi hasletleri, kabiliyeti yeterli değil. Çevre faktörleri, yerel ve küresel de­ğerler sistemi gibi diğer unsurlar da etkili oluyor. Bunlar hem iç hem de dış politika için geçerlidir.

Obama’nın dünyanın süper gücünün başına geçmesi ile ilgili olağanüstü beklenti ve yenilik, öncelikle bu kişinin siyah tenli olmasından, aynı zamanda ABD’de ve dünya­da değişimi öngören ifadelerinden dolayı idi. Söz konusu süreçte ve daha önceki dönemlerde ABD’desiyah tenlilik, siyasetin önemli bir parçası olarak belirmiştir. Daha önceki siyasal ve toplumsal nitelikli aç, insanlık onuruna yakışmayan derecede kötü tecrübeleri anımsatmaya gerek yok. Bü­tün bunlardan sonra Amerikan’ın siyah tenli vatandaşları yüzde doksan beş oranında Barak Obama’ya destek vermiş­tir.

Ancak, siyahi insan hakları savunucuları, Barak Obama’nın kendi tercihleri ve beklentileri için uygun adam olup olmadığı konusunda önce epey tereddüt etmişlerdir. Obama’nın bir zenci için fazla açık tenli olduğu, az öfkeli, iyi yetişmiş ve uzlaşmacı olduğu belirtilerek, bu özelliklerde birinin siyahları temsil kabiliyeti sorgulanmıştır. 1963’de Washington’da Martin Luther King’in “/ have a dream” sözlerini ilk ağızdan dinleyen Andrew Young, ABD’nin ilk siyahi BM Büyükelçisi, Kongre üyesi ve Atlanta Belediye Başkanı olarak önemli görevler üstlenmiş olmasına rağmen, bunlarla Martin Luther King’in rüyasına ulaşılamayacağını düşünür. Young hem zaman faktörünün, hem de kişisel nite­liklerin önemine inandığı için Obama’nın 2016 yılında ABD başkanı olmasından yanadır önce. Ama koşulların oluşma­sıyla birlikte 2008 seçiminde Obama’yı destekler. Young, Obama’nın bir siyahi olmanın yanı sıra, küresel nitelikli kültü­rel genler taşıdığını (Afrika kökenli, Avrupa eğitimli, Asya kültürüne vakıf), bunun da kendini ikna ettiğini belirtir. Ne varki, Young’e göre, Başkan Obama’nın mesai arkadaşları ve danışmanları “vizyonsuz, orta ve üst sınıfın imtiyazlı çocukla­rıdır”, bunlar “iyi teori geliştirmiş kurnaz kişilerdir, ama haya­tın gerçekleri öyle değildir”.[177] Young’ın bütün bunlardan çı­kardığı sonuç, çevresindekiler tarafından kısıtlanmış ve ma­nevra yeteneği köreltilmiş bir başkan ile Martin Luther King’in rüyasının gerçekleştirilemeyeceğidir.

Bu ve benzeri görüşler şahıs olarak Barak Oba- ma’yı değiştirmez, o ne ise odur, ancak kamuoyunda, özellikle de onu destekleyip bu vesileyle geleceğe umut bağlayanlarda güven azalması, Obama’nın başkan ola­rak görevini yapmasını ve hedeflerine ulaşmasını etkiler. Yapılan kamuoyu yoklamalarında bu kesimlerin desteğinde belirgin azalma dikkat çekmektedir. Bu, şahıs olarak Obama’ya güveni zedelerken, başkan olarak da onun başa­rısının belirli çevrelerce sorgulanmasını beraberinde getirir.

Andrew Young, sadece ABD’de siyahların medeni haklarını savunan bir kişi değil, aynı zamanda oluşturduğu Good Works International kapsamında (özellikle Afrikalı) gelişmekte olan ülkelerle ilişkileri takip eden ve bunların merkez ülkelerle (örneğin ABD ile) ekonomik bağının iyileşti­rilmesi yönünde çalışmaları olan biridir. Obama’nın dış poli­tikada başarılı olması için de gerekçeleri vardır yani.

Başarı, yukarıda kavramsal açıklamada dile getirdiği­miz gibi,Obama’nın söylemi ve onu destekleyenlerin beklentileri ile uyumlu olduğu takdirde, anlamlıdır ve gerçek başarı sayılır. Dünyayı “biz ve onlar”’, “iyiler ve kötüler” diye Siyasal Gerçekçiliğin ötekileştiriciliği teme­linde ikiye ayırmadan, barış ortamında istikrar ve güven­lik için işbirliğini yeğleyen bir siyaset vaat eden Obama’nın başarılı olması, mevcut ulusal ve uluslararası yapı içerisinde pek kolay olmayacaktır. Örneğin ABD kamuoyunda Amerikan ulusal çıkarlarının değişmedi­ği/değişmeyeceği yönünde bir görüş hakimdir. Ama öte yandan Obama’nın değişim yönünde bir motivasyon faktörü olacağına ilişkin bir beklenti de vardır. Hem ABD’de, hem uluslararası toplumda. Bir de uzun zamandır bekleyen ve halledilmesi gereken sorunlar, örneğin Afganis­tan, Irak, Filistin, İsrail’in geleneksel tutumu ve ABD ile ilişki­si.

Obama’nın bütün farklı yöndeki arayışlarına rağmen başka bir yol bulamayıp Afganistan’a otuz bin ilave asker (muharip güç) gönderme kararını almak zorunda kalması, seçim kampanyası sırasında söyledikleriyle ve genel kişisel tercih ve yöntemiyle biçimsel olarak çelişmektedir. Bu politi­kanın uygulanmasıyla elde edilecek sonuç, daha önce belirt­tiğimiz gibi, tartışmaya açık bir başarı durumu ortaya çıkara­caktır. “Bush politikalarının devamı mı?” türünde sorular için zemin oluşacaktır. Obama’ya Afganistan ve Pakistan konusunda danışmanlık yapan Richard Holbrooke, Afga­nistan’ı Vietnam’a benzeterek, buradaki savaşın daha uzun sürebileceğini tahmin ederken, aslında, yeni Başkan Oba­ma’ya Bush’un stratejisinden başka bir tercih bırakmamak­tadır. Nitekim şimdi Obama’nın politikası da o yönde geliş­mektedir. Bu yolla soruna reel politik anlamda çözüm bulunsa bile, Obama İlkeleri bundan zarar görecektir.

Obama’nın kendi ilkeleri ve hedefleri yönünde başarılı olmasını engelleyecek, en azından yavaşlatacak bir başka olgu, Amerikan siyasal sisteminde ve bunun uzantısı olan yapılarda zımnen etkili olan ayrımcılıktır. Obama gibi Afrika kökenli birinin başkan seçilmesi; bu olgu itibariyle bir yandan değişim umudunu yeşertirken, diğer yandan böyle bir şahsi­yete bazı kapıların açılmayıp kapatılması tehlikesinden dola­yı değişimin zorluğu, belki de mevcut koşullarda olanaksızlı­ğı anlamına gelecektir. Bununla ilgili somut örnekler göster­mek mümkündür.

Bu anlamda belirtmek gerekirse, Demokrat Partili Senatör Harry Reid’in 2008’deki seçim kampanyası sıra­sında “nispeten açık tenli ve aksansız konuşan bir zenci” olarak gördüğü Obama’nın iyi bir aday sayılabileceğini söy­lemesi, Amerika’da hala örtülü bir ırkçılığın var olduğu şek­linde yorumlanmış, Reid bunun üzerine Obama’dan özür dilemiştir. Gerçekten de ırkçılık, bugün ABD’de kurumsal düzeyde de varlığı hissedilen engelleyici bir marazilik olarak görülmektedir. Eski başkanlardan Cimmy Carter, Obama’nın siyah olduğu için Amerikan Kongresi’nde ırkçı tavırlara karşı mücadele vermek zorunda kalacağını söyle­miştir. Deneyimli bir siyasetçinin bu tespiti, kendisine umut bağlanan siyah bir başkanın işinin ne kadar zor olduğunu göstermektedir.

Mevcut atmosferin farkında olan Obama’nın ırk ayrımı, kültürel farklılık gibi konularda çok temkinli ol­duğu gözlemlenmektedir. Bunlar, yürütmenin başındaki bir siyasetçi için kısıtlayıcı faktörler olarak değerlendiri­lebilir. Başkan’ın sırf bu sebeple bazı önemli konularda ge­rekli desteği bulamayıp karar zaafına uğraması, onun seç­men beklentilerini karşılayarak başarılı olmasını engelleyebi­lir. Oysa Obama, farklı kesimlerin etkilendiği sosyal içerikli sorunlara çözüm vaadiyle iktidara gelen bir kişidir. Ayrıca, tüm dünyayı ilgilendiren küresel sorunlara ilişkin söz ve bek­lentiler de mevcuttur. Bunların başında kendisinden önce hep ötelenen Kyoto Protokolü gelir. Gerek bu türden ulusla­rarası boyuttaki sorunlar, gerekse ülkede sağlık reformu, vergi indirimi ve ekonomik krizle mücadele gibi ulusal hedef­ler/planlar söz konusu karar zaafından olumsuz etkilenecek­tir.

Bütün bunların sonucu olarak, Obama, kendisine bü­yük destek veren, geleceğe umutla bakmak isteyen seçme­nin gönlüne girmek, umutlarına yakın durmak yerine, siste­me hakim olan geleneksel anlayış ve uygulamaların kurbanı olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır. Konjonktürel Gerçeklik, kimi zaman idealist politikaların uygulanmasına izin vermez. Böyle durumlarda siyasetçi ve seçmen birbirin­den uzaklaşır. Umut veren bir potansiyel değerin de, en azından böylesi koşullar devam ettiği müddetçe, heba edilmesi kaçınılmaz olabilir.

Ama belli olmaz, “hafıza-i beşer nisyan ile malûldür”, belki de seçmen/insan her şeyi unutur. Peki, ya değişim? Onun her zaman müşterisi bulunur; dünyada haksızlık, ada­letsizlik ve ikiyüzlülük olduğu müddetçe.

      V.Demokrasi, İnsan Hakları ve Terörizm Söylemi: Yeni Dış Politika Araçları

            GİRİŞ

      Önce şunu belirtelim ki, yukarıdaki başlığın çağrıştırdığı içerik, sadece kitabın bu alt bölümüne özgü değildir. Esasen bu konu, kitaptaki çözümlemenin önemli bir kısmını kapsamaktadır. Buradaki ise, daha somut örneklerden yola çıkılarak yapılan bir incelemedir. Amaç, demokrasi ve insan hakları gibi değerlerin ya da tahrip edici sonuçları olan terörizmin, ulusal yerel etkilerini ve bazı güçler tarafından (uluslararası konjonktürün estirdiği rüzgarla) nasıl manipüle edildiğini anlamaya çalışmaktadır.

       Soğuk Savaş sonrası dönemde, Batı’da ve tüm dünyada değerler sisteminde yaşanan değişme, dış politikayı da etkilemektedir. Geleneksel dış politika yönetimi­nin temel varsayımları olan “ülke bütünlüğü, egemenlik, meşruiyet ve etkinlik” yeniden değerlendirilip yorumlanmak durumunda kalmışlardır. Dünya sisteminde meydana gelen değişme, iki kutuplu çekme/itme alanlarını ortadan kaldırır­ken, eski bir blok önderi devletin (yeni adıyla: Rusya Fede­rasyonu) yeni dünyaya entegre olma gereğini ve bu arada Batılı değerlerle tanışmasını gündeme getirmiştir. Doğal olarak, sözü edilen devletin eski uydularının bulunduğu jeopolitik/jeostratejik alanlar (Orta ve Doğu Avrupa, Kafkasya ve Orta Asya), çeşitli bakımdan yeni nüfuz alanları olarak belir­mişlerdir. Gerek bu yeni bağımsız devletlerin uluslararası politikaya katılmaları, gerekse yeni dönemde Büyük Güçler’in söz konusu ülkelere rahatlıkla nüfuz edebilmeleri, ön­celikle dış politika araçlarının dünyanın konjonktürel değişi­mine uygun hale getirilmesiyle ilişkilidir.

      Bugünkü dünyada hükümet dışı kuruluşların da ulusötesi aktörler olarak küresel ilişkilerde etkin olmaları da göste­riyor ki, uluslararası politika büyük ölçüde ulus (devlet) ara­sında cereyan etmekten çıkmıştır. O artık edimli olarak uluslaraşırı, uluslarüstü ve/veya uluslararası düzlemde bir dış politika (hatta küresel bir iç politika) görünümündedir. Dış politika araçlarının değişimi, genel olarak ifade edecek olur­sak, aslında, dünyadaki (ekonomik, politik, toplumsal, kültü­rel ve teknolojik) gelişme sürecinin zorunlu bir sonucudur, örneğin iletişim ve ulaşım olanaklarının dış politika yöneti­mine etkisi yadsınılmayacak derecede büyüktür. Bu bağlam­da interneti, ulus devlet sınırlarını aşan bir genel talep uyarı­cısı olduğu kadar, gizli servislerin ve/veya yeraltı örgütlerinin bilgi edinme ve aktarma aracı olarak da görebiliriz. O neden­le, ulus devletlerin geleneksel yöntemlere bağlı kalarak mev­cut uluslararası sorunlarla başetmeleri zorlaşmıştır.

Diğer yandan, uluslararası sermayeye dayalı ekono­mik ve ticari etkinlik de bir tür ’’uluslaraşırı güç etkisi” olarak bugünkü küreselleşen dünyada, varlığını daha bir kuvvetle hissettirmektedir. Söz konusu güç etkisine maruz kalanlar ise, genelde, gelişmekte olan ülkelerdir. Bir ekonomik (ve siyasal) kriz geçiren Türkiye’yi ABD’nin eski Başkanı George Bush’un bir şirketin yönetim kurulu üyesi sıfatıyla ziyaret etmesi, bu çerçevede düşünülmesi gereken bir hadisedir.

Küreselleşen dünyada yükselen değerler arasında yer alan demokrasi, hukukun üstünlüğü ile insan haklarına saygı ve azınlıkların korunması gibi ortak beşeri değerler, uluslara­rası politikanın en çok devreye sokulan, kullanılan araçları haline gelmişlerdir. Çok sayıda devletin taraf olduğu ulusla­rarası belgeler, pratikte, orada öngörülen hak ve düzenleme­lerin gerçekleştirilmesine yönelik olmaktan çok, Batılı güçle­rin çeşitli gerekçelerle çevre ülkelere müdahale politikalarına siyasi/hukuki referans hükmündedirler. Özellikle de bu tür belgelerde dikkat çeken “ulusal azınlıklar” vurgusu, ulus devletlerin dış politika yönetimini epeyce zora sokmuştur; çünkü ulusal yapı böylelikle uluslararası denetime açık hale gelmektedir, internet ise, dominant kültür ve baskın güç poli­tikası gözetiminde talep oluşturucu etkisiyle, ulus devletlerde halkı (ve ulusal azınlıkları) “demokratik haklar” ve tüketim kültürüyle tanıştırma/ buluşturma rolü de üstlenmektedir.[178]

Küreselleşme etrafında gündeme getirilen “tek kutup­luluk”, “parçalanma ve kaos”, “uygarlıklar çatışması”, “ulusötesi” yönelim gibi kavramlaştırmalar,[179] dış politika uygulama­sına yeni seçenekler getirmiştir. Küresel ölçekte bir değer değişimine gönderme yapılarak pekiştirilecek olan merkezi pozisyonların sürekliliği, uluslararası kamuoyunda aranacak destekle mümkündür. Bunun için ise yukarıda belirtilen kav­ramsal içeriklerden yararlanmak gerekecektir. Demokrasi, iyi yönetilme, refah, güvenlik birer değerdir ve talep edilmeleri de doğal bir şeydir. Bunların küresel düzeyde talep edilme­sini sağlamak, merkez güçler için asıl amaç olmasa da, sözü edilen değerlerin dünyada yaygınlaştırılmasına yönelik gay­retlerin öncelikle bu güçler tarafından ince bir retorikle ulus­lararası kamuoyunu etkilemek üzere kullanıldığı açıktır. Bu retorik, onların politik eylemlerine meşruiyet sağlayıcı bir dayanağı da meydana getiriyor. “Kim emredebilir kuşlara/Kırlarda sessiz olmayı? /Ve kırkım altında koyunlara/Kim yasaklar deprenmeyi?”[180]

İki kutupluluk cenderesinden kurtulan ve küreselleşen dünyada politik, toplumsal, ekonomik ve kültürel anlamda hem parçalanma hem de bütünleşme eğilimlerinin doğması­na engel teşkil edecek ne olabilir? Bunlar, bir dereceye ka­dar, aslında, doğal ve İnsani gelişmelerdir. Ancak, nerede parçalanmanın, nerede bütünleşmenin olmasına ve bunların dozajına yönelik teşvik ve çalışmalarda, uluslararası sermaye hareketlerini de denetleyen merkez güçlerin ağırlıklı etki­lerinin olduğu da inkar edilemez. Ayrıca, demokrasi ve in­san hakları değerlerinin, ulus devlet otoriteleri de aşılarak küresel düzeyde politik ve ekonomik öncelikler doğrultusun­da farklı içeriklerle sunulması da anlamlıdır. Gerçekte amaç, küresel ölçekte bir ekonomi kültür piyasası oluşturmaktır. Bilindiği gibi, önce talep gelir, ondan sonra ise ticaret. Ge­lişmiş kapitalist merkezlerin ürettiklerini benimseyip, talep edecek kitlelerin meydana getirilmesi için kültürel bir değişim şart. Küresel kültür önermelerinin başarısı için tabular arası (kendine özgülüklerin silindiği) bir zihinsel ve maddi alan gereklidir. Halkın müzik (söz ve nağme) beğenisinden ve eğlence anlayışından, yeme-içme ve konut dekorasyonuna kadar her alanı kuşatan bir tektipleştirme modeli önerilmek­tedir. Bunun en etkili aracı ise reklamdır. Artık uydu yayınları vasıtasıyla dünyanın her köşesine ulaşabilen ve evlerdeki televizyonlarla insanların zevk anlayışını ve tercihlerini etki­lemeye büyük ölçüde muktedir olan reklamlar, albenili tarzda sunulmaktadır, insanlar ne ölçüde kendi yerel ve özgün de­ğerlerinden uzaklaştırılırlarsa, kendilerine önerilen yeniyi o kadar kolay alırlar. Kültürel yabancılaşma, neticede birileri lehine ekonomik ve ticari bir etkinlik yaratır. Ekonomi kültür piyasasının ana işlevi de burada gizlidir.

Dünya nüfusunun en az dörtte üçünü meydana geti­ren (edilgen taraf) gelişmekte olan ülkelerin, bu “küreselleş­me” olgusunu var olan bir durum olarak doğru algılayıp tercih ve davranışlarını ona göre biçimlendirmesi gerekir. Soyut değerlendirme ve eleştirinin yararı olmayacaktır.

Aşağıda konu, bazı kuramsal ve gözleme ilişkin de­ğerlendirmeler ve somut örnekler çerçevesinde, ulusal ve uluslararası boyuttaki görünümüyle incelenmeye çalışılacak­tır.

1.Demokrasi ile Gelişen ilişkiler ve Uluslarötesi Güç Etkisinin Taşıyıcıları

Demokrasinin, o alışılmış ifadeyle söylersek, bütün kurum ve kurallarıyla başarılı biçimde uygulanabilmesi için elbette belli düzeyde bir beşeri ve teknik altyapının olması gerekir. Buna yönelik asgari bir toplumsal, kültürel ve eko­nomik uyum da şart. Ne var ki, asıl amacın bu olmadığı bazı dış müdahaleler yoluyla sözde uyumlulaştırma politikalarının doğurduğu sonuçların gözden uzak tutulması halinde, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma tehlikesi de sözkonusu. Bunun en canlı örneği, Arjantin. Aralık 2001’de Arjantin meydanlarında gösteri yapan, marketleri yağmala­yan insan manzaraları, 1989’da da vardı. O zaman da Arjan­tin halkı, 1980’li yıllar boyunca uygulanan IMF ve Dünya Bankası kaynaklı “yapısal uyum programları”nın daha da kötüleştirdiği ekonomik durumu protesto ediyordu.[181] Aradan 12 yıl geçmesine ve sürekli IMF politikaları uygulanmasına[182] rağmen, Arjantin ne ekonomik sorunlarını çözmüş, ne de demokrasisini geliştirmiştir.

Arjantin örneği, son dönemde uluslararası ilişkilerde çokça sözü edilen ve imgesel nitelik taşıyan kimi kavramlara ilişkin kuşkuları arttırıcı özellik taşır. Bunların çoğu, küresel­leşme, demokrasi ve insan hakları kapsamında gündeme geliyor, örneğin ulusötesi etkiye sahip sivil toplum kuruluşla­rı, hatta “Dünya Sivil Toplumu”[183] söylemi, çokuluslu şirketler, spekülatif sermaye hareketleri, azınlık hakları, İnsani müda­hale vb.

Bu tür kavramlaştırmalar, dünyanın geçirdiği beşeri ve teknik tecrübe evrelerinin ürünü olabilir ve çağdaş gereksin­melere pratik bir çözüm olarak düşünülebilir. Eğer içerik ve uygulama da o yöndeyse, herhangi bir sorun yok demektir. Ama eğer merkez güçler ve büyük sermaye yararına bir düzenlemeyle zihin dünyasına yerleştirilen küresel­leşme imajının kolaylaştırdığı bir yabancılaşma sözkonusu olacaksa, tabii ki durum değişir. Uluslararası düzeyde de­mokrasiye vurgu yapan politikaları da bu iki değişken anla­mında değerlendirmekte yarar görülmektedir. Bu yöntem, önyargılı ve genellemeci bir itirazı devre dışı bırakarak, nes­nel verilere dayanan analizi mümkün kılacaktır.

Yukarıda sözü edilen değerlerin, uluslararası koşullara uygun (retorik) gündeme getiriliş biçimine, Amerika Birleşik Devletleri’nin Soğuk Savaş sırasında ve sonrası dönemdeki bazı uygulamaları örnek verilebilir.

Bu çerçevede demokrasi, insan hakları ve terörizmin çoğu zaman birbirleriyle ilintili olduklarına işaret etmek, konu­nun anlaşılırlığı bakımından, yararlı olur. Noam Chomsky, Kızılderililere ve kaçak kölelere yönelik terör eylemlerinin “ha­yırlı etkilerinden” söz eden John Quincy Adams’a ve Amerikan tarihine gönderme yaparak, terörden yarar ummanın Ameri­kan (Batı) “geleneksel kültürünün özünde” yattığını belirtir.[184] 1980’li yıllarda ABD’nin Latin Amerika’da siyasal iktidarları değiştirmek amacıyla yürüttüğü terör içeren ya da teröre des­tek veren politikaların mantığını anlamamıza yardımcı olan bu görüş (tespit), başka yazarlarca da paylaşılmakta, hatta kimi şahısların ve medya organlarının sözkonusu geleneği yansı­tan ifadeleriyle doğrulanmaktadır. örneğin Amerikan dış poli­tikasının planlanmasında önemli etkiye sahip olan George Kennan, Latin Amerika’da ABD çıkarlarının korunması için, sonuçlar ABD “amaçlarına uygun olduğu” takdirde, şiddet politikalarını müsamaha ile karşılamak gerektiğini savunuyor.[185] Yine Chomsky’in aktardığına göre, Amerikan gazetesi New Republic, 1980’lerde Reagan hükümetinin El Salvador’daki devlet terörüne verdiği desteği iyi karşılamış, “El Salvadorlula­rın insan haklarından çok Amerika’nın yüksek öncelikleri” dikkate alınarak, şiddet uygulayan El Salvador eyaletine askeri yardım gönderilmesini önermiştir.[186]

Diğer ülkelere müdahalenin içeriden ve dışarıdan engellenmesine, en azından olumsuz bir atmosfer yaratıl­masına karşı, yalıtıcı nitelikte, önlemler alınmaktadır. ABD Başkanı Reagan’ın 1982’de ilan ettiği “demokrasi cihadı”[187] ile Başkan Bush’un 11 Eylül saldırısından sonra “küresel terörizme karşı” mücadele yöntemi olarak dünyaya duyurdu­ğu “kutsal savaş”ın mantıksal çıkış noktası aynıdır. Gerçek­te, ne bir demokrasi cihadı, ne de kutsal bir haçlı savasıdır düşünülen. Amaç, Amerikan ulusal çıkarlarına küresel ölçek­te yandaş bulmaktır. Bunun için Soğuk Savaş döneminde NED -National Endowment for Democracy – (Demokrasiye Ulusal Katkı), Soğuk Savaş’tan sonra, 1990’ların ilk yılların­da CDC-Citizen’s Democracy Corps (Yurttaş Demokrasisi Kurulu) gibi oluşumlardan yararlanılmıştır[188]; 21. yüzyılın başında bulunduğumuz şu dönemde ise uluslararası/küresel terörizme karşı geniş ölçekli mücadele (savaş: kapsamlı ve uzun soluklu operasyon) yeni bir dış politika enstrümanı olarak devreye sokulmaktadır.

Çeşitli fonların aktarıldığı NED, dünyanın çeşitli yöre­lerinde, özellikle Orta Amerika ülkelerinde komünist rejimle­rin devrilmesi ve (sözde) demokratik yönetimlerin iktidara gelmelerinin sağlanması amacıyla oluşturulmuştur. Nikara­gua, Panama, Guatemala, El Salvador, Meksika, Grenada ve daha birçok ülke, NED destekli Amerikan müdahalelerine sahne olmuştur. Nikaragua’daki Sandinista yönetimine karşı Kontraları hazırlanıp eğitilerek mali yardımla güçlendirilmiş ve edimli bir destek gücü haline getirilmişlerdir. 1983 yılında CIA himayesindeki Kontralar Nikaragua’da stratejik konum­daki yerleri bombalarken, Başkan Reagan, “totaliter bir ko­münist devlet” olarak gördüğü Nikaragua’yı içeriden yıkacak bu gerillalara, “özgürlük savaşçıları”, ’’kardeşlerimiz” diye hitap ediyor, “onlara yardım borcumuz var”, diyordu.[189] Devlet Başkanı Daniel Ortega’nın sonunu hazırlayan da bu geliş­melerdir. Yine 1983’te Grenada, 1989’da Panama ABD tara­fından işgal edilmiş ve yönetim değiştirilmiştir. Tabii ki bunla­rın hiçbiri kansız gerçekleşmemiş, bölge insanları tahrik sonucunda birbirlerine şiddet ve terörle karşılık vermeye baş­lamışlardır. Bir yandan demokrasi adına propaganda yapılır­ken, diğer yandan içişlere ve toplumsal dokuya müdahale edilerek bölgede terörün altyapısı hazırlanmıştır.

Doğu Bloku’nun etki alanında kalan ülkelerin bu du­rumdan kurtulmalarından sonra karşılaştıkları bir politik araç ise “Yurttaş Demokrasi” söyleminde ortaya çıkıyordu. Bura­daki “demokrasi”, gerçekte, “şeffaf toplumlar” oluşturup kay­nakların klasik devlet denetiminden çıkartılarak girişimci bireylere[190], sivil toplum örgütlerine ve çokuluslu/ulusötesi firmalara açık hale getirilmesi olarak düşünülmektedir Bu anlamda Avrupa Birliği’nin de Orta ve Doğu Avrupa’da de­mokrasiyi ve özel sektör girişimlerini destekleyici fonları ve programları vardır. Ayrıca, AB, ’’İnsani yardım” ve başka pro­jeler aracılığıyla dünyanın muhtelif bölgelerindeki ilişkilere nüfuz edebilmektedir.[191] AB, 1998 yılında internette bir yurt­taşlar konferansı[192] tertipleyerek, yalnız AB’de yaşayanları değil, onunla ilişkili olanları da konferansa katılıp görüş alış­verişinde bulunmaya çağırmıştır.

2000’li yıllarda uluslararası gündemi ve dış politikayı meşgul eden olguların başında (uluslararası) terör gelmek­tedir. 11 Eylül 2001, “küresel terör”ya da uluslararası terör ifadelerinin zihinlere nakşedilip konunun tartışılmasında ve teröre karşı mücadele biçimlerinin belirlenmesinde önemli bir zaman faktörü (dönüm noktası) olmuştur. Teröre karşı savaş(ım), başta ABD olmak üzere, merkez güçlerin bir nevi olağan dış politika etkinliği haline gelmektedir. Bununla be­raber asıl üzerinde durulması gereken, bu konjonktürde şöy­le ya da böyle duruma (krize) müdahil ve muhatap olmaktan kendini kurtaramayacak çok sayıda devlet ve/veya ülkenin (teröre bulaşan, bulaşmayan insanlar ve bölgeler olarak) varlığıdır. Terörü ve onun sonuçlarını bir dış politika sorunu yapan da, büyük ölçüde, zaten budur.

Peki uluslararası düzeyde güvenliği sağlayıcı bir yapı­lanma nasıl gerçekleşir? Bu, kuşkusuz, öyle klasik araçlarla olacak bir şey değildir. Önce, güvenlik kavramının yeni ve çok boyutlu niteliğinin ayırdın da olmamız gerekir. Dünyadaki değişime koşut olarak güvenlik gereksiniminde de yenilikler olmaktadır. Güvenliğe ilişkin olarak, sosyokültürel ve sosyo­ekonomik faktörler, neredeyse askeri güçlülük ün önüne geçmiştir; çünkü tehlikeyi önlemek, onun vuku bulmasından sonraki sonuçlarıyla uğraşmaktan daha az maliyetlidir. Buna ek olarak bir de, teknolojik gelişmenin doğurduğu mevcut yaşam tarzında güvenliğe yönelik tehlikelerin çeşitlenerek arttığı düşünülürse, güvenlik sağlayıcı unsurların yaşamın her alanında aranması zorunlu hale gelir.

Bir yanda birey (insan) ve onun fiziksel, entelektüel (zihinsel) ve duygusal etkinliği; diğer yanda ulus devletin her türlü sorunun üstesinden gelerek varlığını sürdürme zorunlu­luğu. Özgürlükler çiğnenmeden ve insan onuruna dokunul­madan, beşeri gereksinim karşılanarak. Bu nasıl olacak? Bunun için iki tarafı keskin bıçak gibi araçlar meydana getiri­liyor. Hükümet dışı kuruluşlar (NGO), sivil toplum örgütleri, ulusötesi oluşumlar, çokuluslu şirketler gibi adlarla tanıdığı­mız bu sorun çözücü mekanizmalar, küreselleşen dünyanın vazgeçemeyeceği kadar önemlidirler. Ama daha çok kimin için? Bu konuyu uluslararası toplumun siyasal ve ekonomik değişim süreciyle birlikte incelemeye çalışmak yararlı olur.

1648 Westfalya Barışı, uluslararası ilişkilerde temel aktör olarak ulus devletleri ortaya çıkarmıştı, Soğuk Savaş boyunca da bu öyle devam etti. Gerçi 1948 tarihli BM İnsan Hakları Evrensel Bildirisi ile bireyin insan hakları ve tercih seçeneği de uluslararası düzeyde kabul görmüştür,

Ama bunun de facto devlet sınırlarını aşan bir örgütlenmeye dö­nüşerek dünya çapında yaygınlaşması 1990’lardan itibaren olmuştur. Sivil toplum örgütleri vasıtasıyla halkın demokratik bilinç düzeyinin yükseltileceği, açık toplumlar yaratılacağı, hak gaspının engelleneceği yolundaki telkin ve beklentiler gün geçtikçe artmaktadır. Ancak, “birey hakkı”, ne yazık ki, bütün bunlara rağmen her yerde teorik yansımasını bula­mamaktadır. Yine onun gerisinde ulusötesi alandaki birey hakkını kullanarak kendi bildik politikasını izlemeye çalışan güçleri görüyoruz. “İnsani müdahale” adı altındaki içişlere karışmanın da gerekçesi birey hakkı. 19. yüzyılda Batılı sö­mürgeci devletlerin Afrika, Asya ve Latin Amerika’da “uygar­laştırma” bahanesiyle başlattıkları bir uygulama olan “İnsani müdahale”, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra terk edilmişti, düşman blokların kendilerini yeniden tanımlamaları sonu­cunda “demokrasi ve insan haklarının yerleştirilmesi” ama­cıyla şimdilerde yine gündemde. Bir ulus devletin sınırları içindeki insanların haklarını korumak, artık sadece o devletin hükümranlığında değildir, başkaları da bunu yapma hakkını kendinde görebiliyor. Bu, bir güçlü devlet tarafından yapılabi­leceği gibi, oluşturulan uluslararası koalisyon veya uluslara­rası kuruluşlar aracılığıyla da gerçekleştirilebilir. Birincisine ABD, İkincisine 1991’de Irak’a karşı kurulan koalisyon, üçüncüsüne ise 1999’da NATO ile Kosova’ya yapılan müdahale örnek verilebilir. Ayrıca, NATO, geliştirilen yeni stratejik konseptle insan hakları ihlallerine müdahale edecek bir statüye de kavuşturulmaktadır. Buna daha sonra ayrıntılı biçimde değinilecektir.

Görüldüğü gibi, dünyada iki kutuplu politik bölünme geride kalmıştır; ama bu kez de bir yandan çok kutuplu poli­tik, ekonomik, toplumsal ve kültürel bölünmeler yaşanmakta, diğer yandan da küreselleşmeyle ilintili olarak “küresel yöne­tim” (“Global Governance”) ve “dünya iç politikası” (“Weltinnen-politik”)[193] gibi, zahiren de olsa, birbiriyle çelişen olgular dünya gündeminde önemli yer işgal etmektedir. Sivil toplum kuruluşları türünden oluşumlar, küresel politikanın taşıyıcıları gibi görülmektedir. Ulusal ve uluslararası düzeyde düşünsel ve kurumsal yenilenme olmadan bu ikilemin yol açacağı negatif kaostan kurtulmak kolay olmayacaktır. AGİT, AB, Dünya Bankası, IMF gibi uluslarötesi ve uluslarüstü kurumları ve ABD gibi merkez güçleri bu anlamda küresel/bölgesel politik ve ekonomik düzenleme aygıtları olarak görebiliriz. Bunların, geleneksel (ulusal) politika biçimlerine alternatif olacak tarzda sundukları politikalar, içerik ve uygulanma yöntemleri ile birlikte, değer yargılarını ve yönetim kültürünü de değiştirici niteliktedir. Ulus devletlerin her türden (politik, ekonomik, ekolojik, toplumsal) küresel sorunların meydan okuyuşu karşısındaki yetersizliği; artık egemenlik, meşruiyet, ulusal çıkar ve etkinlik kavramlarının yeni anlam içerikleriy­le[194] değerlendirilmesi önerilmektedir.

Ne var ki, bütün bunlar, öyle kendiliğinden bir dönü­şümün olacağı anlamına gelmiyor. Kaldı ki sessiz bir kabulleniş ve buna dayanan değişim de, birçok (gelişmekte olan) ülke açısından, sakıncalar içerebilir, örneğin dünya yukarıda belirtilen çok kutupluluk yönünde bir değişim içindeyken, Soğuk Savaş döneminin iki süper gücünden biri olan ABD’nin “Sovyet sonrası” dönemde tek kutuplu bir dünya varsayımıyla “global unilateralizm” ve geliştirmeci hegemon­ya[195] desteğiyle yeni değerlerin yerleşmesi için kendince poli­tika üretmesi, yeni dünyada değerlerlere ilişkin bir mutabakat yerine, bazen örtülü bazen de açık biçimde, değerler çatış­ması doğurabilmektedir. O nedenle ABD, bu durumu da hesaba katarak, dünyanın muhtelif bölgelerindeki ülkeleri “eksen ülkeler”, “jeopolitik mihver” ve “jeostratejik aktör”, serseri devletler/bölgeler” betimlemesiyle kodlamaktadır. Karşılıklı ilişkinin niteliğine bağlı olarak, kodlamada değişme olması mümkündür. Burada etkin ve belirleyici faktör, yeni dış politika araçlarının devreye girmesi sonucunda kendini gösterecek olan, iç ve dış politikaya yönelik ulusal tepkilerde aranmalıdır, örneğin ABD’nin belli bir imaj nosyonu yükleye­rek gündeme getirdiği ittifak ilişkisine karşı çıkılabilecek mi, yoksa kerhen de olsa işbirliğine mi gidilecek? Bunlar önemli.

ABD’nin eski Başkanı Bili Clinton, 11 Eylül hadisesin­den sonra Amerikan yaklaşımının başarılı olması için dört koşul ileri sürüyor. Birincisi, teröre karşı savaşın Afganis­tan’da ve başka yerlerde mutlaka kazanılması. İkincisi, 21. yüzyılın kazanımlarının yaygınlaştırılıp risklerinin azaltılması yoluyla daha fazla ortağın ve daha az teröristin olduğu bir geleceğin hazırlanması. Üçüncüsü, yoksul ülkelerin de içeri­de kendi halklarının gelişimini sağlayacak değişiklikler yap­maları. Dördüncüsü ise, herkesin görev ve sorumluluğa iliş­kin bir küresel bilinç geliştirmesi.[196]

Clinton, sıcak politikanın dışında biri olarak tabii ki daha rahat konuşuyor. Özellikle ikinci koşul olarak belirtilen, uzun vadede terör sorununun kökten çözümüne yönelik makul, isabetli bir görüş. Ancak, ortaklığın ölçütü ve ne tür maliyetler gerektirdiği açıklanmıyor. Diğer üç koşul ise ABD’nin müttefik ve muhataplarına açık yükümlülükler getiri­yor. Terör savaşının kazanılması, büyük ölçüde, Amerika’ya verilecek destekle olacaktır. Başkan Bush’un konuşmalarıyla öyle bir hava yaratılmıştır ki, devletler terör savaşında ABD’nin yanında olacaklar, ya da teröristler safında sayıla­caklar. Bu ikilem, özellikle Müslüman ülkeleri fazla seçenek şansı olmayan bir tercihe itmiştir. ABD’nin Afganistan’da Taliban ve El Kaide örgütüne karşı başlattığı terör savaşına İslam ülkelerinin bir kısmı aktif, bir kısmı da simgesel destek vermişlerdir. Afganistan’daki savaş, görünürde, Amerika’nın zaferiyle tamamlanmıştır, ama terörle savaşın daha uzunca bir süre başka bölgelerde de devam edeceği beklentisi var­dır. Bu da ayrı bir müdahale biçimi olarak, öncelikle Müslü­man ülkeleri tedirgin edici bir durumdur.

“Küresel bilinç” konusuna gelince: burada ulusötesi etkiye açık bir ulusal iklimin meydana getirilmesi zorunlu oluyor. Görev ve sorumluluklarla ilgili küresel bilinç, doğal olarak, ulusal düzeyde yeniden yapılanmayı da beraberinde getirecektir. Bunun ise büyük (uluslararası) sermaye, IMF, gelişmiş Batılı güçler ve uluslar aşırı güç etkisine sahip örgüt­lerin yardım ve müdahaleleri olmadan gerçekleşme olasılığı çok zayıftır.

Son dönemde, NATO da geleneksel işlevinin yanısıra politik ve kültürel alanda etkinlik göstermeye başlamıştır. Kuzey Atlantik Andlaşması Örgütü, iki kutuplu dünya siste­minde bir tarafın savunma ve güvenlik aracı olarak gördüğü hizmetin çok daha fazlasını bugün yeni yapısıyla askeri ve sivil alanda yapma yolundadır.

NATO yenileniyor.

Nisan 1999 Washington Zirvesi’nde kabul edilen NATO’nun Yeni Stratejik Konsepti, Soğuk Savaş’ın bitmesiy­le birlikte ortaya çıkan belirsizlik ortamındaki risklere ve fır­satlara gönderme yaparak, “önleyici “ güvenlik politikalarıyla bu örgütü güçlendirmeyi hedeflemektedir.

Avrupa-Atlantik alanında barış ve güvenliği tehdit eden faktörler olarak şiddet, etnik çatışma, ekonomik yoksul­luk, siyasal düzenlerin çökmesi ve kitle imha silahlarına işa­ret edilmektedir. Yeni Stratejik Konsept, bu konjonktürde NATO’yu pratik anlamda donanımlı kılmaya yönelik bir stratejidir. Yeni dönemde NATO’nun etkinliklerine referans ola­rak “demokrasi, insan hakları, hukuk kuralları “gibi temel değerler gösterilmektedir. Ulusal düzeyde demokratik kurumların geliştirilmesi, uyuşmazlıklara barışçıl çözümler geti­rilmesi önerilmektedir. Geniş bir alanda diyalog zemini ya­ratmak amacıyla, NATO’ya, Balkanlarda ve Akdeniz çevre­sinde devletlerle ve uluslararası örgütlerle (öncelikle BM; AGİT, AB) işbirliği yapmasını kolaylaştıracak politik bir rol yüklenmektedir.[197]

Yeni Stratejik Konsept’e göre, AGİT (ABD ve Kanada’nın da üye olarak yer almalarına rağmen) bir “bölgesel girişim olarak”, barış ve istikrarın korunmasında, Avrupa’da demokrasi ve insan hakları ilkelerinin yer edinmesinde, önle­yici diplomasi ile çatışmaların engellenmesinde ve çatışma sonrası yeniden yapılandırmada NATO ile ortaklaşa görev yapacaktır.

AGİT’in eskiye oranla daha fazla devreye sokulması, güvenlik tehdidinin çok yönlü oluşuyla ilgilidir. Güvenliği teh­dit eden potansiyel faktörler olarak şunlar sıralanmaktadır: Ekonomik ve toplumsal sorunlar, etnik ve dinsel ayrılıkçılık, toprak tartışmaları, reformlar konusundaki irade yetersizliği, insan hakları ihlalleri ve ulus devletin yetersizliği.2

Ayrıca, ittifak’ın güvenlik sorununu küresel ölçekteki gelişmelerden bağımsız değerlendiremeyeceği üzerinde durulmaktadır. Terörist eylemler, sabotaj, örgütlü suçlar ve yaşamsal önemdeki kaynakların akışının engellenmesi, ittifak’ın güvenlik çıkarlarına aykırı bulunmaktadır. Denetlene­meyen (silahlı) kitle hareketleri de güvenlik ve istikrarı bozu­cu eylemlerden sayılmaktadır.

Eğer bir ittifak üyesinin ülkesine, yukarıdakilerle bağ­lantılı ya da daha başka türden bir saldırı olursa, bu durum­da, Washington Andlaşması’nın 5. ve 6. maddeleri gereğin­ce NATO’nun ilgili üyeyi koruma görevi (savunma eylemi) yürürlüğe girecektir. Ama bundan önce, yine Washington Andlaşması’nın 4. maddesine göre, üyeler arasında danış­malarda bulunularak katkıların eşgüdüm içinde belirlenmesi öngörülmektedir.

NATO, bir yandan geleneksel anlamda üye devletlerin ’’ülke bütünlüğünü ve siyasal bağımsızlığını” garanti eder­ken, diğer yandan ulusal sınırların politik ve kültürel geçir­genliğini, savunma bütçelerinin hazırlanması dahil olmak üzere ülkede açıklığı ve katılımcılığı teşvik etmektedir. Yeni strateji, özü itibariyle, “İnsani faktörlerden ağırlıklı biçimde yararlanılmasını gerekli gören pratik (ve pragmatik) bir man­tığına dayanıyor. Bu da doğal olarak NATO’nun sivil alana daha fazla açılmasını olanaklı kılıyor.

Esasen, “sivil olağanüstü hal planlaması” gibi etkinlik­ler, NATO’da Soğuk Savaş ertesinde özellikle Barış İçin Ortaklık (BİO) projesiyle başlatılmıştır. NATO’nun Ocak 1994 Brüksel Zirvesi’nde kurulan Barış İçin Ortaklık, İttifak üyeleriyle AGİK (daha sonra AGİT) üyesi devletler ve KAİK (Kuzey Atlantik işbirliği Konseyi) arasında çeşitli alanlarda ortak çalışmayı öngörmektedir. BİO çerçevesinde öncelikle kriz yönetimi, sivil ve askeri işbirliği, afet önleme çalışmaları, İnsani yardım ve halkların korunmasına yönelik etkinlikler yürütülmektedir.[198] Kurumsal temelde işbirliği tercihini yansı­tan bu çok yönlü stratejik bağlamın dışında, tehdit ve terörün gerçekçi ya da manipülatif değerlendirişine dayanan politi­kalar vardır. Terörizm, bu anlamda, bir (dış) politika nesnesi ve aracı şeklinde karşımıza çıkmaktadır.

Terörizm: Bir Tercih ya da Durum

Terörizm, uluslararası ilişkilerde gözlemlenen bir ol­gudur, ama bunun taraf ya da muhatapları kendilerini her zaman “terörizm’’in kavramsal içeriğiyle mutabık görmezler. Devletler, terörist eylemi planlayıp destekleseler bile, söylem düzeyinde terörizmin karşısında olurlarken; terörist örgütler kendilerinin gerçekleştirmediği bir terör eylemini de, amaçla­rına hizmet edecekse, üstlenmekten çekinmezler. Bu, biraz da işin doğasında mevcut. Terörist örgüt ne kadar kuvvetli gözdağı verir, böylelikle de karşı taraf ve kamuoyu üzerinde caydırıcılık etkisini arttırırsa, kendince bundan o ölçüde yarar sağlamış olur. Çünkü amaç, halkın beğenisine ve acıma duygularına hitap etmek değildir, tersine korkuyu yaygınlaştı­rarak halkın güçlü olan kurumsal yapının (örneğin devletin) koyduğu kurallara uyma istencini/iradesini mümkün oldu­ğunca zayıflatmaktır. Devlet ise genellikle meşru zemindedir ve hep öyle olduğu izlenimini vermeye çalışır.

Terör, açık ve örtülü biçimde yapılıyor. Terörizm ulus­lararası politikanın öylesine ayrılmaz bir unsuru haline gel­miştir ki, bugün bir “terörizm endüstrisinden[199] ya da “terör-bilim’’den[200] söz edilebilmektedir. Herman ve O’Sullivan ortak­laşa yaptıkları bir çalışmada, somut örneklerden yola çıkılarak terörizmin bazı çevrelerce “anlambilimsel bir düzenle­meyle” içinin doldurulduğu, gerçek tehdit yerine “ siyasal amaçlar doğrultusunda uydurulmuş tehdit” ile kamuoyunun yönlendirildiği ileri sürülüyor. Buna göre, Batı, demokratik değerleri temsil etmekte ve bu değerler de terörizmi dışla­maktadır. Batılı değerlere yönelik tehdit dışarıdan (Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’nden, günümüzde ise terörist eylemi seçen grup ya da devletlerden) gelmektedir.[201]

Terörizm bir endüstri sektörü olarak görülünce, bu sektörden yararlanmak isteyenler de kuşkusuz çoğalacaktır. Bunların bir kısmı düşünce üreten ve planlayan, kimileri araç ve gereç üreten ve pazarlayan konumunda olacak, bazıları da dünya kamuoyunda kanaat oluşturma çalışmalarına giri­şecektir. Hükümetler ve bazı özel kuruluşlar da bu etkinlikle­rin içinde yer alabilirler. Ancak bu durum, çoğunlukla farklı yorumlarla yansıtılır dünyaya, örneğin 1980’lerde Libya lideri Kaddafi’nin Nikaragua’da Sandinista rejimine yaptığı yar­dım[202] ile aynı dönemde ABD’nin bu rejimi Kontralar aracılı­ğıyla devirmeye çalışmasında izlediği yöntemin çifte stan­dartlı değerlendirilişi gibi. 1989 yılında Kontralar tarafından en az 15. 000 sivil insanın öldürüldüğü[203] düşünülürse, terör ile büyük güçlerin “tehdit algılaması’’nın ne denli birbiriyle bağlantılı olduğunu anlamak hiç zor olmaz.

Aslında burada paradoksal bir durumla karşılaşıyoruz. Devletlerin bazı “iyi” amaçlar için aldıkları önlemler, bir yan­dan sadece o sınırlarda kalmayıp “karşı terör”le sivillerin yaşamlarına mal olurken, diğer yandan da “teröristler”in yeni kin ve saldırılarına yol açmaktadır. İşte terörizmin bir sektör oluşturarak uluslararası politikada kendine yer bulması böyle mümkün olmaktadır. Burada, terör üreten yapıların araştırılıp sorgulanmasına yönelik bir çaba, naif ve safça bir girişim sayılır. O, ayrı bir konudur. Gözlemlediğimiz şey, uluslararası politikada terörizmin bir araç olarak kullanılması gerçeği­dir.

11 Eylül terörü, yeni dönemin özelliğini bu açıdan en iyi yansıtan bir örnektir. Güvenlik gereksinimi, demokrasi ve insan hakları kadar, belki daha da önemli ve öncelikli bir biçimde yükselen değer haline gelmiştir. Devletlerin yanısıra uluslararası kuruluşlar da teröre karşı tavır alma gereği duymuşlar ve çeşitli kararlar alarak deklarasyonlar yayınla­mışlardır. Örneğin Avrupa Birliği Konseyi 21 Eylül 2001 tarih­li olağanüstü toplantısında terörizmin dünya ve Avrupa için gerçek bir meydan okuma sayılacağını ve buna karşı müca­delenin AB’nin öncelikli amacı olduğunu açıklamıştır. Yine 27 Aralık 2001 tarihli AB Konseyi toplantısında ise terörizmle mücadelede ortak tutum ve önlemler kabul edilerek, terörist kişi ve kuruluşlar ile bunlara mali kaynak ve barınak sağla­yanlara karşı yaptırımlar belirlenmiştir. Ayrıca bir de kişi, grup ve örgüt adlarını içeren terörist listesi yayınlanmıştır.[204] Diğer yandan BM Güvenlik Konseyi 28 Eylül 2001’de 1373 sayılı kararla, barış ve güvenliği tehdit eden faaliyetleri “terö­rist eylem” olarak değerlendirmiş, terörizmin mali kaynakları­na ve teröre yataklık edenlere karşı mücadeleyi, terörizmle mücadele önlemleri arasında saymıştır.

Konunun bir başka boyutunda dikkat çeken gelişme olarak, terörü El Kaide örgütünün yaptığı varsayımı, Müslü­man ülkeleri ve Müslümanları olumsuz yönde etkilemiş, bun­ların içinde bulundukları kötü ekonomik ve politik koşulların iyileştirilmesi daha da zorlaşmıştır. ABD’nin terörizmle mü­cadele amacıyla bu bölgelerde daha yoğun bir etkinlik içine girme istenci arttıkça, ilgili ülkelerde halk ile yönetim arasın­daki gerginlik istikrarsızlığı körükleyecektir. Bunun en somut örneği Pakistan’da görülmüştür. Tabii özellikle de büyük güç ABD için Soğuk Savaş sonrası bu yeni dönemde “terörle mücadele”nin bir tür sürekli politikaya dönüşme olasılığının artması, yukarıdaki endişelerin yersiz olmadığını göstermek­tedir. ABD’nin Afganistan’da rehin alarak Guantanamo üssüne götürdüğü El Kaide ve Taliban savaşçılarını, Cenevre Sözleşmesi hükümlerine aykırı olarak, savaş rehini saymamakta direnmesi, uluslararası hukuk kuralları ile insan hakla­rı ilkelerinin ihlali olduğu kadar, yeni dönemde bazı değerle­rin güç politikasına alet edildiğinin de örneği sayılır.

Ayrıca, Afganistan savaşıyla ilgili olarak uluslararası antlaşmalara tam riayet edilmediği, uluslararası hukuk otori­telerince de dile getirilmektedir. NATO üyeleri 11 Eylül terö­rünü Washington Antlaşmasının 5. maddesine göre tüm üyelere yönelik bir saldırı olarak kabul etmişler, ABD ise böylelikle çok yönlü destek almış, ama Afganistan’a yönelik savaşı kendi plan ve komutasıyla başlatıp sürdürmüştür. Oysa gerek NATO Antlaşmasının ortaya koyduğu hükümler, gerekse Birleşmiş Milletler Antlaşmasının ilgili hükümleri, uluslararası barış ve güvenliğin tehdit edilmesi durumunda alınacak önlemleri ve gerektiğinde silahlı kuvvetlerin kulla­nımını belirli kurallara bağlamıştır. Birleşmiş Milletler Ant­laşması Bölüm Vll’de “barışın tehdidi, bozulması ve saldırı fiili halinde yapılacak hareket” 39., 41. ve 42. maddelerde belirtilmektedir. BM Güvenlik Konseyi 28 Eylül 2001’de 1373 sayılı kararıyla, 39. maddede öngörüldüğü gibi, 11 Eylül saldırısını “uluslararası barış ve güvenliği tehdit eden bir terörist eylem” olarak kabul etmiştir. Ama bu, ABD’ye kendi başına Afganistan’a savaş açma yetkisi vermemektedir. Askeri bir harekat yapılacaksa bile, bunun usulü ve kimler tarafından yapılacağı, BM Antlaşmasının 42. ve 43. madde­lerinde belirtildiği gibi[205], diğer üye devletlerin de aktif katkıla­rıyla (ve doğal olarak, sınırlı düzeyde) olması gerekirdi.

Afganistan’da Taliban rejiminin devrilmesi ve El Kaide örgütünün çökertilerek terörizmin önüne geçilmesi (gerçekte Avrasya’da küresel önceliğin sağlanması) amacıyla başlatı­lan savaşın, Saddam Hüseyin’in iktidardan düşürülmesi için Irak’a kaydırılması gerekmiştir.. Amerikalılar’a göre, Saddam Hüseyin’in bu “terörle mücadele” sürecinden de başı dik çıkması, hem diğer serseri devletlere cesaret verecek, hem de bölgede Amerikan etkisini kıracaktır. O nedenle, Irak’ın toprak bütünlüğü korunarak Saddam’ın düşürülmesi gereki­yordu.. Henri Kissenger, kuzeyde Türkiye’nin güneyde ise Suudi Arabistan’ın güvenliğine zarar verecek bir bölünmenin bölge ülkeleri ve Amerikan çıkarları açısından yanlış olaca­ğını belirtiyor. [206] Çünkü bu durumda, Güneydoğu Anadolu’da yaşayan Kürtler’in de Kuzey Irak’ta oluşacak Kürt devletiyle ilişkilendirilmeleri gündeme gelebilecek, ayrıca İran’ın gü­neyde kurulacak bir Şii devlette üs elde etme olasılığı Suudi Arabistan ve öteki Arap devletleri (ve ABD) için tehlikeli ola­caktır. Somali, Yemen ve diğer bölgelerde terör odaklarının üzerine gidilmesi, Irak sorunundan bağımsız düşünülme­mektedir.

Diğer yandan, terörizmle uluslararası düzeyde müca­dele söylemi, uzun erimli amaç peşindeki devletlerin elinde, “teröristler”e karşı yürütülen temizleme operasyonlarında kullanılan koz haline gelmiştir. Batılı demokrasilerde ise öz­gürlükleri kısıtlama pahasına güvenlik tesis etmeye yönelik bir anlayışın hakim olmasından endişe edilmektedir. Birinci­sine örnek Çin ve Rusya’dır. Her ikisi de Türkiye’nin tarihsel, kültürel ve stratejik anlamda bağları olan bölgelerdeki insan­ların (Çeçenler, Uygur Türkleri) temel hak ve özgürlüklerine karşı baskı politikalarını terörizmle mücadele adı altında yapabileceklerdir. Philip Bovvring, 1 Aralık 2001 tarihli Inter­national Harald Tribune’de Çin’in Doğu Türkistan’daki Uygur- lari Taliban ve El Kaide ile bir tuttuğunu belirterek, “İslami tehdidi” böyle bir bağlamda ele almanın terörü arttıracağını ileri sürüyor. Uygurların, Doğu Türkistan’ın en geniş Türk kökenli topluluğu olduklarını ifade eden Bowring, Mao Zedung’un buraya Han Çinlilerinin kitleler halinde göçünü teş­vik ettiğini ve Çin’in Doğu Türkistan kaynaklarını sömürdü­ğünü haklı bir biçimde kaydediyor.

Esasen, Doğu Türkistan sorunu, bir yandan terörle bağlantılandırılırken, diğer yandan insan hakları ihlaliyle ilişkisi yokmuş gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Çin Devlet Başkanı Jiang Zemin’in Mayıs 2000’de Türkiye’de devlet nişanıyla ödüllendirilmesi de, büyük bir talihsizlik olmuştur. Aşağıda insan hakları ihlaline örnek olarak bu konu üzerinde durulacaktır.

2.Doğu Türkistan ve İnsan Hakları İhlali

Çin Devlet Başkanı Jiang Zemin’in Türkiye’de devlet nişanıyla ödüllendirilmesi, Türkiye için iki açıdan politik bir zaaf işareti sayılır: a) Doğu Türkistan ile ilişkili olarak, b) Türkiye’nin de taraf olduğu (ve taahhüt ettiği) uluslararası insan hakları sözleşmeleri/ yükümlülükleri bağlamında.

Önce, konuyu, Doğu Türkistan bağlantısı açısından inceleyelim. Çin’in Sinkiang (Yeni Toprak) olarak adlandırdı­ğı, haritalarda Sincan Uygur özerk Bölgesi ifadeleriyle de gördüğümüz Doğu Türkistan, Türkiye’nin atalarının yurdu, kardeşlerinin bugün de yaşamaya çalıştığı yer. Türkiye’nin gündeminden uzakta.

Uygurlar, Doğu Göktürk devletinin yıkılmasından son­ra, 745’te Orta Asya’da ilk devletlerini kurmuşlar, Doğu Tür­kistan’daki varlıkları ise 906 yılında kurdukları devletle de­vam etmiştir. Bu dönemde İslam dinini benimseyip kabul eden Uygur Türkleri, bin yıl süreyle bağımsızlıklarını korudu­lar. Zaman zaman Çin tarafından işgal edilseler de savaşarak yurtlarını geri aldılar. 1949 yılına değin Doğu Türkistan kendi bağımsız devletine sahipti. Bu tarihte devrimci Çin Halk Cumhuriyeti oluşturulurken, Doğu Türkistan devleti de işgal edildi. 1955’te ise “Özerk Bölge “ statüsü verildi.

Ne var ki, yönetimde söz sahibi olanlar, neredeyse tümüyle Çinliler’di. Çin burada etnik arındırma politikası uy­guluyordu. Bunu çeşitli biçimlerde yapıyordu: Bir kez doğum yapacak Türkler, bunun için Çin makamlarından izin almak zorunda. Başvurulara yıllar sonra yanıt alınabiliyor, bu arada doğum yapılmışsa ve kontenjanın üzerindeyse, zorunlu kür­taj devreye giriyor.

Türklerin yaşadığı bölgede yapılan nükleer denemeler de ayrı bir arındırma yöntemidir, çünkü insanların bölgeyi boşaltmaları için uyarı bile yapılmadan evlerin beş, on km. uzağında gerçekleştirilen atom denemeleri sonucunda ço­cuklar ya ölü doğuyor, ya da sakat kalıyor. Dünya Sağlık örgütü ve Uluslararası Af örgütü, yıllardır bu duruma ilişkin raporlar yayınlıyorlar. Bunlar Batının da gündeminde pek yer almıyor Türkiye’nin de. Diyelim ki, Çin’in Budist Nepal’deki insan hakları ihlaliyle ilgilenen Batı Türk ve Müslüman Doğu Türkistan’a ayıracak vakit bulamıyor; ya Türkiye?

Türkiye, en azından şunu görmeli: 1949’da (Doğu Türkistan’da) 300 000 kadar olan Çinli sayısı, şimdi Türk­lerle eşit seviyeye gelmiştir: 7 milyon kadar. Her yıl Yunanis­tan’ın nüfusundan daha fazla çoğalan, 1 milyar 300 milyon insanıyla dünyanın en kalabalık nüfuslu ülkesi olan Çin, Do­ğu Türkistan’ı “yeni toprak” olarak görmekte, kendince, haklı. İnsanlarını yerleştirecek toprak aramak zorunda.

Meseleye böyle bakılıyor. Gelişmiş Batı da, bu kalaba­lık ülkeye pazar gözüyle bakıyor. Ama Türkiye, öyle bakmak zorunda değil. Yeri geldiğinde pazar ve ticari işbirliği alanı olarak da bakabilir, elbette, ancak Doğu Türkistan’a ilişkin sorumluluğunu unutmadan.

Burada insanlar, gençler içeri atılıyor ve 25, 30, 35 yıl işkenceli bir yaşantıya mahkum ediliyorlar (bunları yaşayan ve Türkiye’ye, bir yolunu bulup, gelenlerden öğreniyoruz.

Amnesty International (Uluslararası Af Örgütü) raporlarına göre, 1997’den beri Doğu Türkistan’da 190’ın üzerinde insan idam edildi. 2001’in Aralık ayında ise Doğu Türkistan’da 11 Müslüman Uygur’un idam edildiği basına yansımıştır[207] Dün­ya Sağlık Örgütü verilerine göre atom denemeleri sırasında maruz kalınan radyoaktif etki, insanların adı bilinmeyen sal­gın hastalıklara yakalanmalarına yol açmaktadır. Bunlar ölümcül hastalıklardır, özellikle Kaşgar, Yarkent ve çevre­sinde ekolojik ve biyolojik felaket yaşanmaktadır. Uzmanlar, Doğu Türkistan’da patlatılan nükleer enerjinin, Hiroşima’dakinden daha büyük tahribat yapma gücüne sahip ol­duğunu belirtiyorlar. Bu, orada çekilen resimlere yansımış zaten. Tanık olanlar da anlatıyorlar. Çin bu insanlık suçunu işliyor. 11 Eylül teröründen sonra, Müslüman Uygurlar terö­rist ilan edilerek, bu suça bir de mazeret bulunmuştur. Oysa Uygurlar, Çin’in 11 Eylül’den sonra oluşan atmosferden ya­rarlanarak yaptığı “terörist” suçlamasını kesinlikle reddet­mektedirler. Doğu Türkistan Ulusal Kongresi (ETNC), Uygur­ların, Çin’in işgal ettiği vatanlarında bağımsızlık mücadelesi verdiklerini açıklamaktadır. Çin tarafından ileri sürülen Usame bin Ladin ile bağlarına ilişkin iddianın asılsız ve kasıtlı olduğu ifade edilen açıklamada, gerçek teröristin 1949’dan bu yana 200 bin Uygur’u katleden Çin yönetimi olduğu belir­tilmektedir.[208]

Diğer yandan, Doğu Türkistan’da yeni kuşakların eği­timsiz bırakıldıkları gözlemlenmektedir. Okullarda Çince hakim, halkın yarıdan fazlası okuma yazma bilmiyor. Çünkü bunun için bir cazibe faktörü yok, bir Türk, üniversiteyi bile bitirse, neticede işçi olarak çalışmak zorunda olduğunu bili­yor. Bu ayrımcılık, insan hakkı ihlali değil midir?

Bu insanların tek umudu Türkiye. Tarihten beri öyle olmuştur. Osmanlı Devleti burasını bağımsız bir devlet olarak görmüş ve ilişkilerini sürdürmüştür. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Mustafa Kemal Atatürk de Doğu Türkistan’daki Türk devletiyle sıcak bağların devam etmesini istemiş, “ayyıldızlı Gökbayrak ile ayyıldızlı Albayrak’ın emperyalist Güçler kar­şısındaki birlikteliği ve kardeşliği” üzerinde durulmuştur. Tür­kiye şimdi de, Atatürk’ün bu politikasını takip etmelidir; Doğu Türkistan’a yönelik Çin emperyalizmi bugün şeklen farklıdır ama özü itibariyle değişen bir şey yok, hatta atom dehşetiyle daha da korkunç bir boyut almıştır.

Ayrıca realpolitik anlamda düşünüldüğünde de Türki­ye, Doğu Türkistan’da içinde bulundukları durumdan bir çıkış yolu arayan ve Türkiye’ye umut bağlayan akrabalarını yü­züstü bırakamaz, bırakırsa uluslararası ilişkilerinde muhatap­larının karşısına negatif bir imajla çıkar ve müzakere yete­neği zayıflar. Çin, kendi açısından bunu yani stratejik anlam­da çıkarını iyi hesap ediyor, tabii ki Uygur Türkleri ve Türkiye aleyhine olarak: atom denemelerinin yanısıra bölgenin pet­rol, uranyum, altın, kömür gibi yeraltı zenginliklerini de kulla­nıyor.

Bugünkü imajlar dünyasında ihmal edilmemesi gere­ken bir husus da şudur: Çağdaş uygarlıkta yer edinmeniz, kültür ve bilim geleneğinizin ne kadar geriye uzandığını gös­terebilmenize bağlı, biraz da. Aristo’nun, Eflatun’un ya da Makyavel’in politik felsefe ve politikanın uygulanışına dair görüşlerinin yanı sıra, Kutadgu Bilig’teki siyaset tanımı ve öğütler neden bugünkü (Türk) öğrencilere okutulmasın? Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lügati Türk ve Yusuf Has Hacip’in Kutadgu Bilig adlı çalışmaları Türk kültür ve siyaset dünyasını aydınlatan iki öncü eserdir. Bu kişiler de, Doğu Türkistan topraklarında doğup yetişen ve beşeri kültür biri­kimine katkıda bulunan Türk değerleridir. Türk tarihi ve kültü­rü denildiğinde herkesin ilk aklına gelen, en azından adını duyunca hiç yabancısı olmadığı iki isim; dil, kültür ve siyaset alanında iki temel Türk klasiği meydana getirmişlerdir.

İşte Doğu Türkistan, sadece bu bakımdan bile Türkiye için, Türk dış politikası için çok önemlidir. Kendi değerlerine, kendine ait olana sahip çıkmak ve o konudaki talepleri karşı­lamak, büyük güç olmanın da önkoşuludur. Ayrıca, uluslara­rası politikada insan hakları, önemli bir araç haline gelmiştir. Hem içeride yasal, kurumsal ve pratik düzenlemelerle insan haklarına ve temel özgürlüklere riayet edilecek hem de dışa­rıda insan hakkını ihlal eden politikalar desteklenmeyecek, hatta uyarılacak.[209]

Tabii, bunun aynı zamanda bazı politika ve eylemlere masumiyet/meşruiyet kazandırıcı etkisi de var. Batılı Güçler bunu yapıyorlar. Avrupa Birliği ve Almanya insan hakları uyarısı ve takibi yapıyor, örneğin, bir yabancı devlet, Kürt yurttaşlarımızın bir “federasyon içinde” yaşamalarını ister­ken, onlara olan sevgisi, Türkiye’deki yönetici zümrenin Kürt yurttaşlara olan sevgisinden daha mı fazla? Elbette ki, hayır! Buradaki amaç, ilgili devletin bu ülkeyle (Türkiye) ilişkilerini kısa ve uzun vadede kendi çıkarlarına uygun düşecek tarzda yönlendirme olanağını elde etmesidir

Ama diğer yandan, insan haklarına saygıya dayanan ve temel özgürlükleri dikkate alan politikalar, herkesin yara­rınadır. Böyle ortamlarda, sivil toplum etkinlikleriyle toplum­sal üretkenlik ortaya çıkar ve sistem, aslında kendi dayanıklı­lık (bağışıklık) yeteneğini geliştirir. Ama bütün unsurlarıyla birlikte, önce bireysel ve toplumsal bilinçlenme gereklidir. Bundan sonra, insan hakları ve sistem ilişkisinden herkes kendince yararlanır.

Çin, 13/14 Şubat 1997’de Asya-Avrupa Vakfı’nın Sin­gapur’daki kuruluş toplantısında; BM Sözleşmesi, Viyana Deklarasyonu ve orada kararlaştırılan Eylem Programı gere­ğince, insan hakları ve temel özgürlüklerine saygılı olacağını taahhüt etmiştir.[210] Avrupa Birliği de 1995’ten beri Çin ile in­san hakları konusunda diyalog içindedir Almanya da öyle. Onlar bunu yaparken, Türkiye, Çin’e neden Doğu Türkis­tan’da işkence gören, öldürülen ve yaşamın dışına itilen insanların durumuna ilişkin sorular sormaktan çekinsin?

Türkiye’de ayrılıkçı terör ile Doğu Türkistan arasında bir bağ kurulması olasılığından dolayı mı? Böyle bir benzer­lik kesinlikle söz konusu olamaz. Bu ve buna benzer şeyler, biz sustukça başkaları tarafından yakıştırılır.

İnsan hakları ve terörle bağlantılı, aynı zamanda uluslaraşırı güç etkisine sahip bir başka konu da Ermeni soykı­rım iddialarıdır. Ermenilerin dışında birçok devletin de bu konuyu Türkiye’ye karşı bir politika aracı olarak kullandığı bilinmektedir. Aşağıda bu konu, güncel bazı örnekler ışığın­da ele alınacaktır

3.Soykırım İddialarıyla Yerel ve Küresel Politikalar

Son zamanlarda muhtelif ülkelerde kendini gösteren “soykırım” iddiaları, yerel ve küresel ölçekte bazı politikalara zemin hazırlayıcı nitelikte. Avrupa Parlamentosu, İsveç, Lüb­nan, Fransa ve İtalya parlamentoları, Türkler tarafından ya­pıldığı iddia edilen “Ermeni soykırımı’nı tanıdı. Amerikan Kongresi’nde de arada bir gündeme getirilen[211] konu, şimdilik eyalet düzeyinde başarı elde edebildi. İsrail medyası bu konuyu sıkça gündeme getiriyor: Jerusalem Post gibi bazı etkili gazetelerin “artık gözlerden uzakta tutulamayacak bir trajedi” olarak gösterdikleri sözde “soykırımı”, 24 Nisan 2000’deki anma toplantısında İsrail Eğitim Bakanı Yossi Sarid’in de dilindeydi: Bakan, İsrail gençliğinin “Ermeni soykırı­mımı öğrenmesi için elinden geleni yapacağını söylüyordu.

Fransız Parlamentosu’nun 18 Ocak 2001 tarihinde “Ermeni soykırımı” tasarısını onaylayıp “Fransa, 1915 Erme­ni soykırımını resmen tanır” ifadesiyle yasalaşmasını sağla­mış olması, Türkiye’de haklı olarak büyük tepkilere yol açtı. Bu devletle ticari ve kültürel ilişkilerin kesilmesi, hatta Ceza­yir’deki uygulamalarından dolayı Fransa’nın da soykırımı yaptığının TBMM tarafından kabulüne yönelik girişimlerin başlatılması önerildi. Bunlar kamuoyunun ve çeşitli meslek kesimlerinden insanların doğal tepkileridir. Çünkü karşılaşı­lan durum küçümsenecek türden değildir ve ülkenin gelece­ğini kötü etkileyecek özelliktedir.

Bununla beraber, şöyle bir soruyu da kendimize sor­malıyız: Acaba bu tür önlemlerle sorunun üstesinden gelmek mümkün mü? Daha da önemlisi, dünya kamuoyunu Ermeni derneklerinin bu sözde “soykırımı” iddialarına sıcak baktıran şey nedir?

Üç temel faktör var: Bunlardan biri, Ermeni kuruluşla­rının seksen küsur yıldır sistemli bir biçimde, gerektiğinde sahte belgeleri kanıt diye göstererek ve uluslararası yapının sağladığı konjonktürel açılımlardan da yararlanarak propa­ganda yapmaları. İkincisi; karşı taraf bu denli gerçekliği gizleyici bir çalışma sergilerken Türkiye’nin ihmalkar tutum için­de olmasıdır. Üçüncüsü ise, bu ülkenin jeopolitik konumuna bağlı olarak “Ermeni Sorunu”nun birden fazla orta ve büyük güç politikasıyla zımni bir çıkar örtüşmesi gibi bir etki yarat­masıdır.

Türkiye, dış dünyada bir yandan halen yükselen de­mokrasi ve insan hakları değerlerine uyum zorunluluğu, di­ğer yandan da tarihsel suç isnadı gibi hiç hak etmediği zor­lamalarla karşılaşacağını artık görmelidir, önce bunun ne­den başımıza geldiğini, sonra ise çözüm yolunu araştırmalı­yız.

Tabii ki Türkiye’nin ihmali kadar, bazı büyük güçlerin uzun süreli güç dengesi ve çıkar politikalarının etkisi gözardı edilemez. Ama bunun üstesinden gelmek için de yine o ih­malkar tutumun iyileştirilmesi gerekir. Türkiye’de insan kay­nağı var, ama belli alanlarda gerektiği ölçüde yetiş(tiril)miş insan ve kurumsal çalışma ortamı pek yok. örneğin, uzun zamandır bir sözde “Ermeni soykırımı” iddialarına muhatap olan ülkemizde Ermeni Araştırmaları ya da Türk-Ermeni ilişkileri gibi kurumsal araştırma merkezleri oluşturularak bilimsel çalışma yapılması teşvik edilmeliydi. Üniversitelerde de yapılabilir bunlar. Araştırma fonlarının ayrılması ve aka­demik kadroların oluşturulup teşvikle yönlendirilmesi yoluyla. Uluslararası alanda doğru tanıtım ve imaj için bu şart.

Tasarıyı hazırlayan Fransız milletvekillerinin bir Türk televizyonunun canlı yayın programında dile getirdikleri bazı sözler üzerinde soğukkanlılıkla düşünmek yararlı olur, örne­ğin şu sözler çok ilginçtir: “Biz tarihçi değiliz, ama bütün dün­ya bunu böyle biliyor, demek ki Ermenilere uygulanan soykı­rım gizlenmez bir gerçek… Biz bu vesileyle Türk halkının da kendi tarihlerini inceleyip tartışmalarını bekliyoruz.”

Eğer Türkiye kendi tarihinin (tabii ki ardılı olduğu Osmanlı tarihinin de) bilimsel araştırma yöntemleriyle okullarda, üniversitelerde ve bağımsız araştırma kurumlan oluşturarak uluslararası platformlarda ciddi bir katılımla gerektiği gibi incelenip doğru anlaşılması için çaba göstermezse, bunu başkaları yapar; hem de kendi çıkarları yönünde gerçeği çarpıtarak. Ondan sonra Türk halkını da, sözüm ona, aydın­latmaya kalkarlar. Yukarıdaki sözler bunun en taze örneğidir.

Bunlara yanıt olsun diye yapılan televizyon “şov”u da zaten bir gösteri olmaktan öteye gitmez. Bununla da kalma­yarak, Batılıların kafalarındaki “tutkulu, Doğulu” önyargısının pekişerek orada sözel bir suçlamaya dönüşmesine yol açar.

Ermeni sorunu, yeni değil, ilk kez 1877-1878 Osmanlı- Rus savaşından sonra, Rusya’nın doğudaki Osmanlı toprak­larında yaşayan Ermeni nüfusunu, kendisi için bir nüfuz alanı oluşturma siyasetinde kullanmak istemesiyle başlar. Artık eski gücünü kaybetmekte olan Osmanlı devletinin vatandaş­ları olan Ermeniler, zamanla, Rusya’nın tahrik ve desteğiyle, kendi aralarında farklı eğilimler gösterirler. Tabii Rusya’nın bu bölgede nüfuzunu arttırarak güçlenmesi, Batılı devletlerin, özellikle İngiltere’nin Ermeniler ile işbirliği yapmalarını gün­deme getirir… Ve bu oyun uzar gider. Birinci Dünya Savaşı kaosunda Fransızlar da Ermeniler’i kullanırlar: Anadolu’yu işgale kalkışıp geri dönerken yanlarına aldıkları Ermenilerin yüz binlercesi yollarda hayatlarını kaybederler, bunun karşılı­ğında ise Paris’te bir mezarlığa Ermeni anıtı dikilir. Bir de işte, şimdilerde olduğu gibi, ulusal meclislerinden böyle “soykırım yasası” geçirirler.

Ermeni sorununun yakın geçmişi 1980’lerin ortalarına uzanır. Amerika ve Avrupa’da muhtelif devletlerdeki Ermeni kuruluşları, etkin propaganda sonucunda Birleşmiş Milletler ve Avrupa Parlamentosu’nda kendi savları doğrultusunda kararlar çıkmasını sağlarlar. Bu süre içerisinde Türkiye ne yaptı? Kişisel çabaların bu konudaki başarı şansı azdır. Oy­sa Türkiye’nin kullanabileceği belge/kanıt ve bunları ulusla­rarası platformlara ulaştıracak olanakları her zaman vardır, yeter ki planlansın. Bir de yabancı araştırmacı kaynağı var. Bilimsel dürüstlükle objektif bir biçimde inceleme ve araştır­ma yapan bilim adamlarının çalışmaları da bizim yararlana­bileceğimiz önemli verilerdir. Örneğin Amerikalı Prof. Justin McCarthy bunlardan biridir.

Amaç, gerçeğin ortaya çıkartılmasıysa, bunun yolu bellidir. Türkiye, susarak ya da sadece “yok öyle bir şey” diyerek bu sorunun dünya gündeminden düşmesine değil, daha fazla kişi tarafından aleyhte algılanmasına katkıda bulunmuş olur. Sadece politikacıların ilgili ülkelere gönderil­meleri yetmez, hatta bu ters etki bile yapabilir. Gerekiyorsa MGK kısa vadeli önlemleri de görüşebilir, bununla beraber araştırma kuruluşları ve üniversiteler aracılığıyla çok yönlü incelemeler yapılıp içeride ve dışarıda kamuoyunun doğru bilgilenmesi sağlanmalıdır. Çünkü buradan destek alınıyor. Pasif tavırdan dolayı bazı iyi niyetli kişilerde bile oluşan kuş­kuların giderilmesi şart. Sözü edilen kuşkuya, bir Türk gaze­tecinin şu sözleri örnek verilebilir:

“Artık, ecdadından iki askerin Ermeniler tarafından kıtır kıtır kesildiği ben bile, emin değilim gerçeğin ne oldu­ğundan. Çünkü Türkiye, yıllardır ve yıllardır, tüm dünya “Soykırımı tanı, zaten sen yapmadın, senin yıktığın Osmanlı yaptı, hatırla ve özür dile!” diye üstüne gelirken, yalnızca ve yalnızca “Soykırım yoktur!” demekle yetindi. Ama soykırım yapılmadığını göstermek için hiçbir somut girişimde bulun­madı. Açtım dediği Osmanlı arşivlerini açmadı, uluslararası bir tarih konferansı düzenlemedi. Bu iş böyle böyle oldu, buyurun bakın, demedi. Soykırım olmadığını kanıtlamadı!’[212].

Tarihsel araştırmalar Türkler’in Ermeniler’e yönelik bir “soykırımı” uyguladığını kanıtlamış değil, ancak devrin koşul­larında karşılıklı olarak katliamlar yapıldığına dair işaretler var. Hatta, araştırma sonuçlarına bakılırsa, aslında, tersin­den (Müslümanlara yönelik) bir toplu kıyım söz konusudur.[213] Bu konuda örneğin, bölgede çeşitli İngiliz ve Amerikalı gö­revli/gözlemci tanıkların raporlarından ve muhtelif devletlerin arşiv belgelerinden yararlanarak araştırmalar yapan Justin McCarthy[214], Bernard Lewis gibi yabancı bilim adamlarının yanısıra, Halil İnalcık, ilber Ortaylı gibi dünyaca tanınan yerli tarihçilere başvurulabilir

Tabii ki 19. yüzyılın ikinci yarısından 20 yüzyılın başla­rına kadarki dönemin kendine özgü taşkın milliyetçilik anla­yışını da unutmamak gerekir. Prof. Halil Berktay’ın dediği gibi,[215] Enver, Cemal ve Talat üçlüsünün “çaresizlik ve sıkış­mışlık psikozu ile” ittihat ve Terakki askeri yönetimi döne­minde doğu cephesinde Ermeni ayaklanmacılara karşı uygu­ladıkları bastırma yöntemleri, düzenli ordu mensubu olma­yan bazı çete gruplarının amacı aşan eylemleri sonucunda, kimi yerlerde (karşılıklı) katliamlara yol açmış olabilir. Ne var ki, bunlar, Osmanlı devleti tarafından takibata alınmış ve suçlular cezalandırılmış, birçokları da idam edilmiştir. Yani devletin sistemli bir etnik/dinsel arındırma amacı ve politikası olmamıştır. Olanlar, ne yazık ki ötekinin yok edilmesine zım­nen koşullanmış kuralların geçerli olduğu acımasız bir dö­nemin kötü sonuçlarıdır. Bu sonuçtan sorumlu olanlar ara­sında kuşkusuz Fransa gibi, bugün “soykırım” hükmü veren, devrin büyük güçleri de vardır.

Ama “soykırım” (Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda 1948 yılında kabul edilen tanımıyla: “ulusal, etnik, ırksal ve dinsel bir insan topluluğunun ruhsal ve fiziksel anlamda kıs­men ya da tamamen yok edilmesine yönelik bilinçli bir ey­lem”) ayrı bir şeydir, yukarıda belirtilenlerle karıştırılmaması gerekir. Ayrıca, 1915’de gerçekleştiği ileri sürülen bir suçun mahkûm edilmesi için neden 1948’e kadar beklensin? BM’de 1948 yılında bu konuda yaptırım öngören bir sözleşmeye gereksinim duyulmasının gerçek nedeni, Hitler’in Yahudiler’i sistemli biçimde öldürmesi değil midir? Türkler Ermeniler’i kasıtlı olarak topluca öldürmüş olsalardı, bunun uluslararası düzeyde gündeme getirilmesi ve suç tanımı yapılarak ceza­landırma yolunun açılması için 33 yıl beklemek mi gerekirdi?

Demek ki, Türkler’e yönelik soykırım suçlaması, daha sonra oluşan uluslararası konjonktürün bir ürünüdür. SM Soykırım Suçunu önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi, bu çözümlemeye ek olarak aşağıda verilecektir. Orada yer    tanım ve hükümler ışığında bir değerlendirme yapmak daha kolay olur

Burada ben, iki Amerikalı yazara gönderme yaparak, meselenin güncel boyutta aydınlatılmasına yardımcı olmanın daha yararlı olacağını düşünüyorum. Bunlardan biri, gazete­ci Stephen Kinzer, diğeri tarih araştırmalarıyla tanınan Prof. Justin McCarthy. Önce, Turkish Forum ve diğer bazı internet sayfalarında dile getirilen tepkilere neden olan, Kinzer maka­lesine bakalım.

Gazeteci Stephen Kinzer’in, 7 Mayıs 2000 tarihinde, Elazığ yöresinde yerli halkla yaptığı belirtilen söyleşi ve ya­zarın Ermeni geçmişi konusundaki değerlendirmeleri, New York Times’da yayımlandı. Şimdiki Türk topraklarının Er­meni kıyımının izlerini taşıdığını, yöre insanının ifadelerini de kanıt göstererek belirten Kinzer, bunun sonunun Ermenilere tazminat ödenmesine kadar varabileceğini yazıyor. Ona gö­re, Ermeniler, Doğu Anadolu bölgesinde önemli bir nüfus yo­ğunluğu oluştururken, Birinci Dünya Savaşı esnasında Türkler tarafından “öldürülmüş, kovulmuş ve yok edilmişlerdir”.

Acaba gerçekte durum böyle midir? Bunu en iyi bile­cekler arasında mutlaka, tarihçi bilim adamları bulunur. Ame­rikalı Prof. Justin McCarthy bunlardan biridir. Bu, kendi ala­nındaki çalışmalarıyla uluslararası saygınlık kazanmış bili- madamını yukarıdaki tüm iddia ve suçlamalar konusunda hakem kabul etmek, doğru olur, diye düşünüyorum. Prof. McCarthy, özgün adı Death and Exile[216] olan kitabında, çok yönlü arşiv-belge çalışmasına dayalı bir zenginlik ve titizlikle bilgi verip analiz yaparak; Balkanlarda, Kafkasya’da ve Ana­dolu’da tarihin, tek yanlı bir bakış açısıyla yazıldığını ortaya koyuyor.

McCarthy’e göre, bu “tek yanlı tarih anlatımını yeni bakış açısıyla incelemek ve eskiden kalma eksikli bilgiyi değiştirmek, tarihçinin öz görevidir… Yeni bakış açısıyla gözden geçirmenin sonucu olarak ortaya çıkan tarih, tedirgin edici bir tarihtir; çünkü o, Türkleri kurban olarak göstermekle öyküyü anlatıyor; oysa Türklere uygun görülmesi adet olmuş rol, böyle değildir. Bu öykü, 19. yüzyıl ırkçılığının öteki uy­durmalarıyla birlikte artık süpürülüp atılmasının gerektiği zaman çoktan gelmiş geçmişken hala Amerika’da ve Avru­pa’da tarih kitaplarında süregitmiş yaklaşımda yapıldığı üze­re, Türk’ü, geleneksel olarak hayal edilen, asla kurban du­rumunda olmaksızın hep asan kesen kimliğiyle ortaya çı­karmıyor”*2

McCarthy, şöyle devam ediyor:

“Osmanlılar, uzun süre boyunca ve hiç sapmadan izledikleri dinsel hoşgörü geleneği nedeniyle hemen hemen hiç övgü almadılar. Kaderin cilvesi (tam tersine), bundan dolayı pek ağır bir bedel ödediler. Yabancılar, Osmanlıların içişlerine karışmak için bahane olarak, Hıristiyan milletlerinin koruyucusu olarak davrandıklarını ve Hıristiyan kardeşliğini öne sürdüler. Hıristiyan milletlerinin mensupları, OsmanlI düşmanı bir ulusçuluk yaratmak için bu ayrı dinden olmak duygusundan yararlandılar”.[217]

Osmanlı’da azınlıkların ulusçu başkaldırılarını, dinsel motivasyona bağlayan Prof. McCarthy, bunun, aslında, ter­sinden bir soykırıma ve göçe yol açtığını ifade ediyor:“Azınlıkların ulusçuluğundaki dinsel öğe, iki yönden önemliydi. Birinci olarak, o, ulusçuların amacının ödün ver­mez coşkunluğuna ve açık seçik olmasına katkıda bulunu­yordu. Düşmanlar yalnız ulusal beklentilerin karşısında dur­makla kalmıyorlar, bir yandan da Tanrıya karşı çıkmış olu­yorlardı. Bu, kişinin kendi halkına düşman diye gördüklerine saldırmasını kolaylaştırıyordu. Diğer yandan, dinci ulusçuluk, düşmanın kolayca belirlenmesine de mümkün kılıyordu.

Görüleceği üzere, Müslümanlara, bu kimlikleriyle her bir ulusçu toplulukça, ulusal düşman gözüyle bakılıyordu…. onlar ‘kafir’ idiler. Bu, her bir ulusal ayaklanmaya eşlik etmiş bulunan, Müslümanların (topluca) göçe zorlanmasının, temel nedenlerinden biridir.

19. yüzyılda, yeni ulusçuluk nedeniyle Müslümanların uğradığı kayıpların öyküsü, 1821 Yunan ayaklanmasıyla başlar… Yunan ayaklanması, kendine özgü niteliğini Müslü­manların (topluca) öldürülmesi ve sürülmesi ile belli eden hareketlerin (Osmanlı devletindeki, bu tür süreç başlatan ulusal ayaklanmaların) ilkidir. Yunan ayaklanması, daha sonra Osmanlılara karşı girişilen ulusal ayaklanmalarda izle­nen bir modeli ortaya koydu”.44

Amerikalı araştırmacıya göre, bu model, “bir ulus ya­ratmak uğruna Türkleri ve diğer Müslümanları sürmek, ileri­de Bulgarlar, Ruslar ve Ermeniler tarafından da izlenen bir ilke olmuştur. Yeni ulusçulukların yürüyüş yolu üzerinde duruyor olmak, Balkanlardaki, Anadolu’daki ve Kafkasya’daki Müslüman toplumlarının kadersizliği idi. Onların bu kadersiz- liği, dayandıkları devletin yani Osmanlı imparatorluğunun onları savunacak yeterli güce sahip bulunmaması yüzünden daha da ağırlaşıyordu. Başlarına gelenler, kaderin bir kalleş­liği idi, çünkü Türkler kendilerinin güçlü günlerinde Yunan ulusçuluğu türünden ulusçuluk gütmüş olsa idiler, baştan sona Müslüman egemenliğindeki ülkelerden sürülenler, Hıristiyanlar olacaktı. Oysa Osmanlılar böyle yapmayıp Hıristi­yanların eskiden yaşadıkları yerlerde kalmalarına katlandılar. Onlar Hıristiyanlara çok kez iyi davrandılar, çok kez de kötü davrandılar ama, onların varlıklarını sürdürmelerine ve dille­rini, geleneklerini, dinlerini korumalarına izin verdiler. Böyle yapmaları da doğru olmuştu; ne var ki, eğer 15. yüzyıl Türk- leri böyle hoşgörülü olmasa idiler, 19. yüzyıl Türkleri kendi yerlerinde yurtlarında yaşamayı sürdürüyor olabilirlerdi”.[218]

Anlaşılıyor ki, bugün Türkler’in karşısına çıkartılan tablo, gerçekte, hoşgörülü ve insan haklarına saygılı tavrın[219]bilinçli olarak kötüye kullanımının bir sonucudur. Bu arada Ermeniler de bulundukları yerlerden gitmiş, ölmüş ve öldü­rülmüş olabilir; bu olmuştur da. Ancak, hadiseleri kendi ko­şulları içerisinde, bütün etmenlerle birlikte değerlendirmek gerekir. Ermeniler, McCarthy’e göre, özellikle Ruslar’ın ve diğer örgütlenmiş Ermeni gruplarının etkisiyle yerlerinden yurtlarından göç etmişlerdir: “Anadolu’nun Ermeni halkından çok sayıda bir kitle, Ruslar 1829’da (savaş sırasında girmiş bulundukları) Anadolu’dan ayrılırken onların peşi sıra gitti… Kırım Savaşı sonrasında, yine çok sayıda Ermeniden oluşan bir göçmenler toplumu, Doğu Anadolu’dan ayrıldı.”[220]

Aslında, Ruslar, Kafkasya’da Ermenilerle bir tampon bölge oluşturmak, Taşnak ve Hınçak partileri gibi Ermeni liderlikleri ise tüm Ermenilerin desteğiyle, Doğu Anadolu’da bir Ermenistan devleti kurmak istiyorlardı.[221] Buna karşılık, Osmanlı devleti, yine Prof. McCarthy’nin belirttiğine göre, ekonomik katkıları da olan Ermenilerin ülkeden ayrılmasını istemiyordu. Ama, bir güvenlik önlemi olarak, ülke içinde göç ettirme (tehcir) kararı almıştı. Göç esnasında jandarmalar görevlendirilmiş, koruma görevini gerektiği gibi yapmayan Osmanlı memurları/görevlileri yargılanarak cezalandırılmış­lardır (idam edilenler de vardır).

Kinzer’in tek yanlı açıklama girişimine, McCarthy’nin tarihsel gerçeklik boyutunda, aydınlatıcı analizi ile karşılık vermek mümkün:

“Osmanlıların, doğu illerindeki halkları kendi işlerini kendileri görmek konusunda özgür bırakma içeriğindeki ge­leneksel düzenleri, Ermenilerin yöresel bir güvenlik içinde, Osmanlı düşmanı duygular geliştirmelerine ve sonunda ey­leme geçmelerine olanak sağladı… Ayaklanmacı partiler, zaman zaman, kendi amaçları için, gerek Ermenilerin gerek Müslümanların canına kıymak heveslisi idiler. …Tasarıları, …Müslümanlara saldırmaları için yerel tahrik etmek (ya da bu işi kendileri yapmak), bununla Ermenilerin kıyımdan geçi­rilmesine yol açacak bir tahrik eyleminde bulunmak, böylece de Ermeni devletinin kuruluşuyla sonuçlanacak yolda, Avru­palIların (ya da Rusların) işe karışmasını sağlamak.”[222]

Ne var ki, Batıda hakim olan önyargı, uzun yıllar, ger­çeğin olduğu gibi anlaşılıp kabul edilmesini engellemiştir. Buna iyi bir örnek, McCarthy’nin de üzerinde durduğu, Niles ile Sutherland’ın raporudur. Emory Niles ve Arthur Suther- land, ABD’nin, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Doğu Ana­dolu’daki durumu araştırarak, Amerikan hükümetine rapor etmeleri için görevlendirilmiş iki Amerikalıdır. McCarthy, bun­ları şöyle anlatır:

“Niles ile Sutherland ne Türk yandaşı ne de Müslüman yandaşı gözlemciler idiler. Tam tersine, onlar Doğu Anado­lu’ya, kendi kafalarında yaygın Amerikan ön yargılarından hiçbiri eksik olmayarak gelmişlerdi. Müslümanlarca Ermeni­lerin kıyımdan geçirildiğinin hiçbir kanıtını görmemiş bulun­dukları halde, böyle kıyımların yapıldığına ve bunların batı dünyasında inanıldığı derecede korkunç biçimde yürütüldü­ğüne inanıyorlardı.”5

Ama Niles ve Sutherland, kendilerince ilkeleri olan dürüst kişilerdi, raporlarını, at sırtında bölgeyi gezip olup biteni yerinde gözlemleyerek yazmak istediler. Her ikisi de, fazla yorum yapmadan sadece gördüklerini yazdılar. Ancak ne yazık ki,“onların raporu Amerikan Araştırma Komisyonla­rı’nın belgeleri arasına hiçbir zaman konmadı; onun sadece bölümsel bir kopyası, Amerikan arşivlerinde, pek çeşitli ko­nulara ilişkin belgeler arasında iyice gizlenmiş, çok şükür yok edilmemiş ama sadece gömülmüş durumda bulunabilmekte­dir5

Niles ile Sutherland’ın raporlarındaki en özlü yorum şudur: “Kanımızca, Türklerin Ermenilere karşı işlenmiş hangi suçlardan dolayı sorumluluğu varsa, Ermenilerin de Türklere karşı işlenmiş tıpkı aynı türde suçlardan dolayı sorumlu bu­lundukları tartışma götüremez”[223]

Burada fark, McCarthy’in deyişiyle, “şurada idi ki, on­lar Ermenilerin işlediği suçların kanıtlarını görmüşlerdi, ama Türklerin işlediği suçların kanıtlarını görmemişlerdi; suçla­manın biri kanıta dayanıyor, diğeri kulaktan dolma rivayete. Yine de, bu onların gerçekten görmüş bulundukları konu­sundaki açıklamalarını daha da güvenilir kılmaktadır, çünkü, peşin yargıçlıklarına rağmen, Ermenilerce işlenen vahşet eylemlerine bildirimlerinde yer vermişlerdir”[224]Bu kısa incelemeyi, “(Bitlis’ten, Van üzerinden geçerek Bayazıt’a gidilen yörede) öğrendik ki, …zarar vermeler ve yakıp yıkma, Rusla­rın çekilmesinden sonra ülkeyi işgallerinde tutan ve Türk ordusu ilerlemeye başlayınca Müslümanlara ait herşeyi ya­kıp yıkan Ermenilerce yapılmıştır. Bundan başka Ermeniler, Müslüman halka karşı cinayetler işlemekle, ırza geçmekle, kundakçılık edip yangın çıkarmakla ve her çeşit korkunç vahşet eylemini işlemiş olmakla suçlanmaktadır, önce bize anlatılan bu hikayelere inanmamıştık, ama sonunda inandık, çünkü herkes aynı şeyleri anlatmaktaydı ve bu anlatılanlar gözle görülür kanıtlarla doğrulanıyordu, örneğin, Bitlis ve Van kentlerinden her birinde dokunulmamış (sağlam) bırakı­lan bir tek mahalle vardır ki o da Ermeni mahallesidir; o bö­lümün Ermeni mahallesi olduğu oradaki kiliselerle ve kapılar üzerindeki (Ermenice) yazıtlarla kanıtlanmaktadır; oysa Müs­lüman mahalleleri tümüyle yakılıp yıkılmıştır. Ermeni köyü olduğu söylenen köyler hala ayaktadır, oysa Müslüman köy­leri tümüyle yakılıp yıkılmıştır…

Ermeniler, diğer bölgelerde Türklerin Ermenilere karşı işlemiş bulunduğu suçların ve azgınlıkların tümünü Türklere karşı işlemişlerdir. …olayların yerinde duran gözle görülür elle tutulur kanıtlar, bizi, birinci olarak, Ermenilerin Müslümanları çok geniş ölçüde ve zulmün çeşit çeşit incelik­lerini uygulayarak kıyımdan geçirmiş oldukları konusunda; ikinci olarak, kentlere ve köylere getirilen kıyımdan dolayı sorumluluğun çoğunun Ermenilere düştüğü konusunda, işin geneldeki gerçeği bakımından, ikna etmiştir. Ruslarla Erme­niler 1915 ve 1916’da, hayli uzun bir süre boyunca, birlikte olarak, işgal etmişlerdi… 1917’de Rus ordusu dağıldı ve yörede egemenliği yalnız Ermenilere bıraktı. Türk ordusu Erzincan, Erzurum ve Van’da ilerleyince, Ermeni ordusu çöktü ve düzenli yahut düzensiz askerlerinin tümü, Müslü­manların malını mülkünü yakıp yıkmaya, Müslüman ahaliye karşı vahşet eylemleri yürütmeğe koyuldular. Sonuç, tümüy­le yıkıntıya dönmüş, eski halkından ancak dörtte birine ve eski yapılarından yalnız sekizde birine sahip olan bir memle­ketin; ayrıca Müslümanlarda Ermenilere karşı, iki toplumun günümüzde bir arada yaşayabilmesini olanaksız kılan en keskin bir hıncın ortaya çıkması olmuştur.”[225]

Bu vesileyle bir kere daha anlaşılıyor ki, Türkiye, çağ­daş sorunların üstesinden gelebilmek için bilime ve bilimsel düşünmeyi geliştiren kurumlara gerekli önemi ve desteği vermek zorundadır. Ulusötesi güç etkileriyle çeşitli kanallar­dan yürütülen politikaların önünün alınması (farklı ülkelerde, özellikle de Batılı ülkelerde yerleşik diasporanın seçmen potansiyeli de düşünüldüğünde), geleneksel yöntemlerle pek mümkün olmayacaktır. Uluslararası hareketliliğin ve etkile­şimin, propagandanın cazibesine karşı koyamayacak tehli­keleri hiç beklenmedik yerlerden gelebilir. Sınırların böylesine geçirgenleştiği bir dünyada, bazı devletlerin insan hakları koruyuculuğu rolüne heveslenmeleri, soykırım iddialarının da malzeme edilmesini[226] beraberinde getirebilir.

Ek: BM Soykırım Suçunu Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi[227]

BM Genel Kurulunda 1948 yılında kabul edilen ve 1952’de yürürlüğe giren “Soykırım Suçunu Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi”, soykırımın uluslararası hukuk açısından suç sayıldığını ve Birleşmiş Milletler ilkelerinin ruhuna ve temel amaçlarına aykırı olduğunu; insanlığı, nefret uyandıran sözkonusu mezalimden kurtarmak için uluslararası işbirliğinin gerekliliğini dile getirir.

Sözleşme, özetle, aşağıdaki hükümleri içermektedir.

Madde 1

Sözleşme tarafları, soykırımı, hem barış hem de savaş zamanında, uluslararası hukuka göre suç kabul ederek, onun önlenmesi ve cezalandırılması için girişimde bulunurlar.

Madde 2

Bu sözleşmede soykırım; ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubun tümüyle ya da kısmen yok edilmesini amaçlayan, aşağıdaki gibi eylemler olarak görülmektedir:

  1. Grup üyelerinin öldürülmesi;
  2. Grup üyelerinin ciddi biçimde fiziki veya ruhsal zarar görmelerine sebep olmak;
  3. Kasıtlı olarak grup üyelerinin tümüyle ya da kısmen fiziki anlamda yok edilmesi;
  4. Grup içerisinde doğumların önlenmesini amaçlayan uy­gulamalar;
  5. Çocukların, zorla bir gruptan diğerine nakledilmesi.

Madde 3

Aşağıdaki eylemler, cezalandırılmayı gerektirir:

  1. Soykırım;
  2. Soykırım için gizli anlaşma;
  3. Doğrudan ve açıkça soykırımı teşvik etmek;
  4. Soykırıma teşebbüs etmek;
  5. Soykırımda suç ortağı olmak.

Madde 4

Soykırım yapan veya Madde 3’de belirtilen herhangi bir ey­lemde bulunan resmi veya özel kişiler cezalandırılır.

Madde 5

Sözleşme tarafları, anayasalarına uygun olarak, bu sözleş­menin hükümlerini etkinleştirmek ve soykırım suçlularını cezalandırmak amacıyla yasal düzenlemeler yaparlar.

Madde 6

Soykırım yapan veya Madde 3’de belirtilen herhangi bir ey­lemde bulunan kişiler, eylemin gerçekleştiği ülkede yetkili bir mahkemede veya sözleşme taraflarının yargı yetkisini

uluslararası bir ceza mahkemesinde yargılanırlar.

Madde 7

Soykırım ve Madde 3’de belirtilen fiiller, suçluların iadesini kolaylaştıracak türden siyasal suç sayılmazlar.

Madde 8

Sözleşmeye taraf herhangi bir devlet, soykırımı veya Madde 3’de belirtilen fiilleri önlemeye ve bastırmaya uygun olduğu­nu düşündüğü bir eylem için BM yetkili organlarına çağrıda bulunabilir.

Madde 9

Mevcut Sözleşme’nin yorumu ve uygulanması konusunda sözleşme tarafları arasında bir anlaşmazlık çıkması duru­munda, taraflardan birinin talebi üzerine sorun Uluslararası Adalet Divanı’na havale edilir.

Madde 10

Sözleşme’nin Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspan­yolca metinleri aynı güvenilirlikte olup 9 Aralık 1948 tarihini taşırlar.

Not: Toplam 19 maddeden meydana gelen yukarıdaki söz­leşmenin diğer maddeleri, soykırıma dair içerikten çok, tek­nik esaslarla ilgilidir; buradaki çözümleme için mutlaka ge­rekli görülmediğinden dolayı, alınmamışlardır.

IV.Kıbrıs Sorunu

1.Genel Bakış.

Kıbrıs, tarih boyunca Doğu’dan ve Batı’dan Güç mer­kezlerinin ilgilerini çeken stratejik bir ada olmuştur. Doğudan Harun Reşid, Batıdan ise Arslanyürekli Richard, Kıbrıs’a yönelen ve orada bir süre otorite tesis eden hükümdarlar için verilebilecek iki örnektir. 1878’de ada İngilizlerin eline geçtiği sırada, Batıda yaygın bir görüş vardı: “Doğuda bir Büyük Güç olmak ve öylece kalabilmek için Kıbrıs’ı elde tutmak gereklidir”. Ve bunu gerçekleştirmek amacıyla sürekli plan­lar, politikalar geliştirilmiştir.

Kıbrıs adası M.ö. 1450’den itibaren Eski Mısırlılar, Hititler, Persler, Finikeliler, Asurlular ve Romalılar gibi deği­şik güçlerin hakimiyetine geçmiştir. Yeni dönem olarak ifade edebileceğimiz M. S. 7. yüzyılda İslamiyet’in yayılması süre­cinde Araplar adaya hakim olmaya çalışmışlar, daha sonra Haçlı Seferleri’yle Batılılar da aynı amaçla Kıbrıs’a yerleş­mişlerdir. 1571’de Kıbrıs’ın Osmanlı imparatorluğu tarafın­dan fethedilmesinden önce Cenevizliler, Memluklar ve Venedikliler kendi tarzlarınca adaya sahip olmaya çalışmışlar­dır.

Anadolu’nun güney sahiline, iyi bir yüzücünün yüzerek ulaşacağı bir yakınlıkta bulunan Kıbrıs adası ile Türkiye’nin (Türklerin) ilişkisi, birbirinden farklı dönemlerde aşağıdaki görünümüyle ortaya konulabilir.

  1. Kıbrıs, 1571’den 1878’e kadar üç yüz yıldan fazla bir süre tümüyle Türklerin hakimiyetinde olmuştur.1878’de Osmanlı Devleti’nin Rusya ile savaş hali ve içinde bulunduğu zor durum nedeniyle adanın idaresi (mülki­yeti değil) İngiltere’ye verilmiştir, İngilizler ise burayı 1914’te ilhak ettiklerini açıklamışlardır. Başka bir deyişle, ada, İngilizlerin işgali altındadır. Bu durum, 1923’e değin sürer. (Kıb­rıs’ta 1878’de İngiliz idaresi başladığında, adada Türkler ve Rumlar yaşıyordu, Türklerin nüfusu toplam nüfusun % 44’ünü oluşturmaktaydı, ama arazilerin % 50’den fazlası Türklerin elindeydi.[228] İngiliz İdaresi döneminde Kıbrıslı Türkle­rin kimliğine ve kültürüne yönelik baskılayıcı, köreltici çalış­ma ve uygulamalar sonucunda, adada Türklerin varlığı bü­yük ölçüde tehdit edilmiş ve Kıbrıs Türklerinin sayıca önemli bir kısmı başka yerlere göç etmek durumunda kalmışlardır. Bugün yurtdışında yaşayan Kıbrıs Türkleri 400.000’in üze­rindedir, Kıbrıs’ta kalanlar ise, 1990 sayımına göre, 170.000 kadardı, şimdi daha da azalmıştır. Buna karşılık, Kıbrıs’taki Rumların nüfusu 700.000 civarındadır. 2000 yılı itibariyle, “Türkiye’de 235.000, İngiltere’de 120.000, Avusturalya’da 40.000, Amerika ve Kanada’da 17.000 Kıbrıslı Türk bulun­maktadır”[229]).
  • 1923 Lozan Antlaşması ile Türkiye, İngiltere’nin 1914 tarihli ilhakını tanıdığını beyan eder:[230] Bunun sonucu olarak da, adadaki Türkler Türk uyrukluğunu bırakıp İngilte­re’nin uyrukluğunu alacaklar; isteyenler, antlaşmanın yürür­lüğe girmesinden iki yıl sonra Türk uyrukluğunu tercih edebi­lecekler, ama bundan dolayı da 12 ay içerisinde adayı terk etmek zorunda kalacaklardır.[231] Nitekim, daha sonra burada öngörülene uygun olarak, onbinlerce Türk adadan Türkiye’ye göç etmiştir.
  • 1954’ten itibaren Rumların adadaki İngiliz yönetimi­ne karşı ayaklanıp Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamaya (ENOSİS) çalışmaları üzerine Türkiye, Kıbrıs’ın hukuken İngiltere’ye ait olduğunu savunur, 1956 yılına kadar.
  • 1956’dan 1958 sonlarına kadarki sürede Türkiye, bazı İngiliz planlarının da gündeme gelmesiyle, adanın Türk­ler ile Rumlar arasında taksim edilmesini savunur (taksim tezi).
  • Öte yandan ama tüm bunlar olurken, aslında Türki­ye, adada taraf olma mücadelesi verir; çünkü Yunanistan Türkiye’nin Kıbrıs ile ilgili hiçbir söz hakkı olmadığını, kendi­sinin tek muhatabının İngiltere olduğunu iddia eder (Lozan hükümlerini ileri sürerek).1958 müzakereleri ve 1959 Zürih ve Londra Ant­laşmaları sonrasında 16 Ağustos 1960’ta kurulan bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti ile Türkler, Kıbrıs’ta, uzunca bir aradan sonra, yeniden söz sahibi olurlar. Anayasaya göre, Türkler kendi yerel yönetimlerini oluşturabilecekler ve genel yöne­timde %30 oranında temsil edileceklerdir. Kıbrıs Cumhuriye­ti’nin Cumhurbaşkanı Rum, veto yetkisine sahip Cumhur­başkanı Yardımcısı ise Türk olacaktı. Türkiye’nin ve adadaki Türklerin Kıbrıs’ta söz hakkı elde etmelerini sağlayan yasal çerçeve; Türkiye, İngiltere ve Yunanistan arasında 1959’da imzalanan şu dört uluslararası antlaşma ile oluşmuştur:
  1. Kıbrıs üzerindeki İngiltere egemenliğinin, kurulacak yeni Kıbrıs Cumhuriyeti’ne devrine ilişkin antlaşma;
  • Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını, bütünlüğünü ve anayasal düzenini güvence altına alan Garanti Antlaşma­sı;
  • Türkiye, Yunanistan ve İngiltere arasında yapılacak Askeri ittifak Antlaşması;
  • Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anayasasının temel hüküm­leri.

Bu antlaşmalarla kurularak adada Türk ve Rum toplu­luklarının siyasal eşitlik temelinde ortaklığına dayanan, ayrı­ca Türkiye ile Yunanistan’ın işbirliğini öngören Kıbrıs Cum­huriyeti bir tür federal devlet idi. Türkiye, söz konusu devletin anayasal düzeninin devamını ve bağımsızlığını (Yunanistan ve İngiltere ile birlikte) garanti etmişti. Ayrıca, Kıbrıs Cumhu­riyeti Türkiye’nin içinde bulunmadığı herhangi bir uluslararası örgüte katılamayacaktı.

  • 1963-1974 arasında adada Rumların anayasal düzene ve Türklere yönelik ihlalkar tutumları ve tedhiş hare­ketleri görülür. Rumların uzlaşmaz tavırları öylesine belirgin­dir ki, 1964 yılında müzakerelerin de tıkanma noktasına gel­diği bir sırada görüşmelere aracılık eden eski Amerikan Dı­şişleri Bakanı Acheson, Türklerle Rumların ayrı bölgelerde kendi yönetimlerini kurmalarını önerir (Bu şimdiki de facto durum değil midir?!). Ne var ki, Yunanistan’ın itirazları ve Rumların gösterileri üzerine bu öneride ısrar edilmez. Rum- lar, Kıbrıs anayasasını değiştirmek isterler; bu mümkün ol­mayınca fiilen Türkleri dışlamaya, hatta katletmeye yönelir­ler.

1974’te Türkiye, bir uluslararası hukuk metni olan yukarıdaki antlaşmalardan doğan hakkını ve yükümlülüğünü ifa etme anlamında, Kıbrıs’a müdahale eder. Adanın kuzey bölgesinde 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti, 1983’te ise bugünkü Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kurulur. Bu son durum, Türkiye ve Kıbrıs Türkleri açısından hem bir çözüm olmuştur hem de, Yunanistan’ın ve Batılıların adanın stratejik öneminden dolayı Türkiye ve Kıbrıs Türkleri üzerinde uygu­ladıkları doğrudan veya dolaylı baskı (ambargo, tanımama vs) nedeniyle, yeni sorunların kaynağını oluşturmuştur, örneğin; 114 ülkeden oluşan Bağlantısızlar Hareketi bile Türki­ye’yi ve KKTC’yi Kıbrıs’ta çözüme yanaşmamakla itham ederek eleştirebiliyor.

Yukarıdaki tarihsel perspektiften da anlaşılacağı gibi, Türkiye’nin Kıbrıs’la ilişkisi, dönemler itibariyle çeşitli görü­nümler almıştır. Bülent Ecevit’in, Başbakan Yardımcısı ve Başbakan sıfatıyla zaman zaman Kıbrıs Rum kesiminin AB’ye alınması halinde KKTC’nin de Türkiye ile bütünleşti­rilmesi yolundaki girişimlerini, önümüzdeki olası bir yeni dö­nem ilişki düzeniyle ilişkilendirmek mümkün. Bu girişimin kalkış noktası, muhatapların kendi içindeki çelişkileri ve dün­ya konjonktürüne ters tavırları düşünüldüğünde, anlayışla karşılanabilir. Ne var ki böyle bir uygulama; sadece Türki­ye’yi Yunanistan ve Batı nezdinde “ilhak edici” ve “işgalci” konumunda göstereceği için değil, Türkiye’nin ve Kıbrıs Türklerinin, Kıbrıs ile ilişkilerinde geldikleri nokta itibariyle de sakıncalar içerir.

2.Uluslararası Bir Sorun Olarak Kıbrıs Uyuşmazlığı

Kıbrıs sorununun uluslararası boyut kazanması, ilk kez 1954 yılında Yunanistan’ın, Kıbrıs’a kendi geleceğini belirleme (self-determination) hakkı tanınması talebiyle, ko­nuyu BM Genel Kurulu’na taşıması sonucunda olmuştur. O dönemde ada hukuken İngiltere’ye aittir, Yunanistan ise Kıbrıs Rumlarının öz-belirleme hakkına gönderme yaparak adayı ilhak etmeyi (ENOSİS) amaçlamaktadır. Türkiye’nin görüşü, Kıbrıs’ın İngiltere’ye ait olduğu yönündedir, ama Yunanistan’ın çıkışlarını da endişe verici ve bölgede istikrarı bozucu girişimler olarak görmektedir. BM Genel Kurulu’nda Yunanistan’ın önerisinin görüşülmemesine karar verilmesi, Türkiye’yi rahatlatmıştır. Ne var ki Yunanistan’ın işin peşini bırakmaya niyetli görünmeyerek Kıbrıs’ta İngiltere aleyhinde gösteri ve eylemleri teşvik etmesi, İngiltere’yi de, “Doğu Ak­deniz’de stratejik sorunlar”[232] adı altında dolaylı bir gündemle de olsa, Kıbrıs konusunu Türkiye ve Yunanistan ile görüş­meye ve Kıbrıs’a özerklik vermeye yöneltmiştir. Bunu izleyen gelişmeler sürecinde Türkiye, bir süre (1954-1958) Kıbrıs’ta taraf olma mücadelesi vermiştir. Londra ve Zürih konferans­larının ardından imzalanan yukarıda değinilen antlaşmalarla Türkiye ve Kıbrıs Türkleri taraf olarak kabul görmüşlerdir.

Türkiye’nin ana taraflardan biri olduğu Kıbrıs uyuş­mazlığının, uluslararası bir sorun olarak gündemde yer et­mesi, 1974 askeri müdahalesi (Kıbrıs Barış Harekatı) ve Kıbrıs Rum Kesimi’nin 1990’da Avrupa Topluluğu’na tam üyelik başvurusundan sonra olmuştur. Garanti Antlaşması’nın[233] Kıbrıs’ın bağımsızlığı, toprak bütünlüğü, güvenliği ve anayasal düzeninin korunması konusunda Türkiye, İngiltere ve Yunanistan’a yükümlülük getirmesine rağmen, 1974’de Kıbrıs’ta, Yunanistan destekli darbeden sonra garantör Tür­kiye adaya tek başına müdahale etmek zorunda kalmıştır. Türkiye’nin adaya müdahalede bulunması, aslında bir hak olmaktan öte, uluslararası hukuktan doğan bir yükümlülük­tür. Ama daha 1963’ten itibaren söz konusu antlaşma hü­kümlerini ihlal eden Kıbrıslı Rumlar ve antlaşmaları tanıma­ma eğiliminde olan Yunanistan için Türkiye’nin müdahalesi bir saldırı ve işgal olarak değerlendirilmiştir. Batılı devletlerin de zaman içinde bu görüşe uygun bir tavır takınmaları, “ulus­lararası hukuk”un politik çıkarlarla nasıl manipüle edinildiğinin örneği sayılır.

Kıbrıs sorununa salt uluslararası hukuk ya da antlaş­malar açısından bakmak, yanıltıcı olur. Gerçekte bu konu, Türk-Yunan ilişkilerinin bütünü içinde değerlendirilecek bir özellik taşır, o nedenle de kalıcı bir çözüme kavuşturulması kolay olmaz. Tarafların ilke olarak konuya bakışları çok fark­lıdır. Esas sorun, öyle anlaşılıyor ki, Yunan Megali İdeası’nın bir parçası olan Enosis hayalinin Kıbrıs’tan uzaklaşa- mamasında gizlidir. “Enosis” kavramı, Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması anlamında kullanılmaktadır. Ama yalnız bununla sınırlı değildir, megali idea[234] ile bağlantılı düşünüldüğünde, “panhelenist” anlayışa uygun olarak, Yunanistan çevresin­deki geniş bir alanın bu ülkeye katılması gibi irredentist bir emelin de aracı durumundadır.[235]

Zürih ve Londra Antlaşmalarıyla kurulan ve Türklere anayasa güvencesiyle siyasal haklar tanıyan Kıbrıs Cumhu­riyeti, Yunanistan ve Kıbrıslı Rumlar tarafından önce İngiliz hakimiyetine karşı desteklendiği halde 1963’ten itibaren ne­den (anayasal düzeniyle) yaşatılmadı? Burada planlı bir Rum ve Yunan taktiğinin bulunduğunu, Kıbrıs Cumhurbaş­kanı Makarios’un daha 1960 ve 1962 yıllarında dile getirdiği düşüncelerinden anlıyoruz:

“Antlaşmalar amaç değildir, şimdiyi bağlar, geleceği değil. Kıbrıs Rum halkı ulusal davasını sürdürecek ve gele­ceğini dilediği gibi kuracaktır. Londra ve Zürih Antlaşmaları bazı olumlu unsurlar yanında olumsuz unsurlara da taşımak­tadır ve Rumlar olumlu unsurlardan destek almak, olumsuz­lardan ise kurtulmak için çalışacaklardır… Kıbrıs halkının mücadelesi de sürmektedir. Zürih ve Londra Antlaşmaları bu mücadelenin akışı içinde bir kilometre taşıdır ama aynı za­manda gelecekteki mücadeleler için bir kale ve kalkış noktasıdır da…

Zürih Antlaşmasıyla ilgili görüşümü değiştirmiş deği­lim. Antlaşmaları imzalamakla doğru hareket ettiğime inan­mayı sürdürüyorum. Bunları imzalamamış olsaydık Kıbrıs’ın geleceği feci olacaktı. Antlaşmalar arzu ettiğimiz ya da amaçladığımız hedef değildir. Fakat büyük çapta, mücade­lenin bir meyvesidir. Antlaşmalar sömürge yönetimine bir son vermiştir. Kıbrıs halkı şimdi ileriye doğru yürüyecektir.”[236]

Zürih ve Londra Antlaşmalarının ki bunlar Kıbrıs Türklerine devlet yönetiminde önemli yetkiler vermenin yanı sıra, Türkiye’ye de ittifak ilişkisi içerisinde adada askeri birlik bulundurma hakkı ile anayasal düzenin korunmasını garanti etme sorumluluğu getirmekteydi- Yunanistan ve Rumlar tarafından bugün neden geçersiz sayıldığı[237] şimdi daha iyi anlaşılmaktadır. Bir yanda uluslararası hukuk metinleri ve davranışını bunlara göre düzenleyen Türk tarafı, diğer yanda söz konusu metinleri geçerli kabul etmeyen Yunan tarafı (ve, duruma göre, ona destek veren Batı dünyası). Bu koşullar altında, yazılı antlaşmalar ne kadar hak verirse versin, sadece onları referans göstererek,[238] bırakınız muhatabınız karşı­sında, uluslararası kamuoyunda da çözüm önerinize destek bulmanız mümkün olmaz. İşte Türkiye şimdi böyle bir du­rumdadır. Ama tabii ki bu durum, mutlaka statükonun dışın­da bir çözüme razı olmayı gerektirmez, bu en azından ulusal çıkara aykırı bir seçim olur. O zaman, değişen dünya koşul­larında Türkiye’nin ve Kıbrıslı Türklerin çıkarına uygun yeni önerilere açık olarak, geçmişi ve geleceği birlikte değerlen­dirmek gerekir

Sadece bugünkü dünyadan soyutlanmış KKTC yurt­taşlarının kötümser duygulan ve gelecekte bundan kurtul­mayı vaat eden farklı çözüm arayışları dikkate alınır da geçmişteki (birlikte yaşamanın hangi bedele mal olduğunu gösteren) acı tecrübeler gözardı edilirse, bulunacak çözüm bugünkü durumu da aratabilir. Aslında, uluslararası kamuo­yu etkilenerek, Kıbrıs’taki 1960 düzeninin değiştirilmesi amacı, Rumların Akritas Planı’nda[239] da açıkça görülmekte­dir. Bugün gelinen nokta, bir bakıma Akritas Plam’yla öngö­rülmüştür. “Gizli” olarak hazırlanan Akritas Planı, “dışta (uluslararası alanda)” ve “iç cephe”de uygulanacak metodu “taktik” olarak açıklamaktadır

Akritas Planı’na göre,uluslararası alanda izlenecek “taktik”te “ilk hedef, Kıbrıs sorununun tam olarak çözümlen­mediği ve yeniden gözden geçirilmesi gerektiği izlenimini uluslararası alanda yaratmak…. İlk gaye, Rum çoğunluk olarak haklı çıkmaktadır. Gerekçeler ise şunlardır:

(i) Bulunmuş olan çözüm tatminkar ve adil değildir.

(ü) Varılan anlaşma çatışan tarafların gönüllü ve bas­kısız rızaları sonucu elde edilmemiştir.

  • Antlaşmaların gözden geçirilmesi, zorunlu bir varo­luş koşuludur, Rumların imzalarını inkar etme çabası değil­dir.
  • İki toplumun bir arada yaşaması mümkündür,
  • Yabancıların güvenmesi ve dayanması gereken güçlü unsur Türkler değil, Rum çoğunluğudur…

Yukarıdaki gayeleri gerçekleştirmek çok güç çaba gerektirmişse de tatminkar sonuçlar alınmıştır. Birçok diplo­matik temsilcilikler, anlaşmaların tatminkar ve adil olmadığı­na, çeşitli tehditler sonunda empoze edildiğine inanmış bu­lunuyorlar. Liderliğimizin, aklıselimle hareket ederek, ant­laşmalar sonucu varılan hal çaresini, bir referandumla veya başka bir şekilde, halka resmen onaylatmaması, elimizde önemli bir kozdur; aksi halde, 1959’daki atmosfer içinde halk antlaşmaları mutlaka onaylardı. Genel olarak, şimdiye kadar Kıbrıs’ın yönetiminin Rumlar tarafından yürütüldüğü, Türklerin ise sadece olumsuz ve köstekleyici bir rol oynadığı kanıtlandı.

İkinci hedef: Birinci aşamayı böylece tamamladıktan sonra ikinci aşama eylemlerimizi ve gayelerimizi uluslararası alanda gerçekleştirmemiz gerekiyor. Bunlar genel hatlarıyla şöyledir:

  • Rumların gayesi, Türkleri baskı altında tutmak de­ğil, hükümet etmenin makûl ve adil olmayan kurallarını orta­dan kaldırmaktır.
  • Bu kuralların kaldırılmasının bugün uygulanması gerekir, çünkü yarın geç olacaktır.
  • Bunların ortadan kaldırılması, makûl ve şart olma­sına rağmen, Türklerin mantıksız tutumları yüzünden müm­kün olmamaktadır ve o nedenle de Türklerle ortaklaşa ve anlaşarak hareket etmek gerçekten imkansız olduğundan tek yanlı hareket haklı olur.
  • Bu gözden geçirme konusu Kıbrıslıların bir iç ko­nusudur ve bunun için kimseye, kuvvet kullanarak veya baş­ka şekilde, dıştan herhangi bir müdahale hakkını vermez.

Şimdiye kadar Türkler, dünya kamuoyunu, Adanın Yunanistan’a ilhak edilmesinin kendilerini köle durumuna sokacağına inandırmakta başarılı oldular. Bu şartlar altında talebimizi, mücadele süresince olduğu gibi, Enosis değil de self-determinasyon için hür irademizi uygulama hakkımız temeline dayamamız halinde, dünya kamuoyunu kendi yö­nümüzde etkileyebilme çabamızda, ciddi başarı olanağımız bulunduğu değerlendirilmektedir. Self-determinasyon hakkı­mızı tamamen ve engellenmeden kullanabilmemiz için de anayasanın ve antlaşmaların; (Garanti ve ittifak antlaşmaları vs. gibi) halk iradesinin kayıtsız bir şekilde ifade ve uygu­lanmasını engellediğini belirtmeli ve dış müdahale tehlikesi­ne gebe tüm hükümlerden kurtulmamız gerektiğini bilmeliyiz. Bu nedenlerle ilk saldırı hedefimiz; bundan böyle, Kıbrıslı Rumlarca kabul edilmediğini ilk olarak belirttiğimiz Garanti Antlaşması olmuştur.

Bu sağlandıktan sonra, hukuki ve manevi hiçbir güç, kendi başımıza ve hür olarak kendi geleceğimize karar ver­memizi ve bir plebisit ile self-determinasyon hakkımızı kul­lanmamızı engelleyemeyecektir.”[240]

Burada “self-determinasyon” kavramının, yukarıda yine Akritas Plam’nda belirtildiği gibi (uluslararası kamuo­yunda olumsuz izlenim bırakmamak için), Enosis yerine kullanıldığı unutulmamalıdır. Ayrıca, Garanti ve ittifak Ant­laşmaları kabul edilmeyince, Türkiye’nin Kıbrıs’a 1974 mü­dahalesi de, doğal olarak, bir “dış saldırı” biçiminde görüle­cek ve gösterilecektir. Bu planın başarısı için atılması gere­ken adımlar şöyle sıralanmaktadır:

(a) Antlaşmaların olumsuz maddelerini değiştirmek ve buna paralel olarak Garanti ve ittifak Antlaşmalarını fiilen zayıflatmak. Bu adım kaçınılmazdır çünkü olumsuz yönleri tadil etmek ihtiyacı genellikle bütün dünyaca kabul edilmiştir ve makûl addedilmektedir (tek yanlı hareketimizi bile haklı gösterebiliriz), buna karşılık böyle bir tadil çabamızı engel­lemek için bir dış müdahale haklı gösterilemez ve uygula­namaz.

  • Yukarıdaki işlemden sonra Garanti Antlaşması (müdahale hakkı) hukuken ve esas olarak uygulanamaz.
  • Kıbrıs; self-determinasyon hakkının kullanılmasın­daki kısıtlamalardan (Garanti ve İttifak Antlaşmalarındaki) kurtulduğundan, halk kendi arzusunu ifade edip uygulamakta serbest olacaktır.
  • Devlet kuvvetlerinin (polis gücü ve dost askeri güçler) herhangi bir iç veya dış müdahaleye yasal olarak karşı koyması; çünkü o zaman tamamen bağımsız olaca­ğız.”[241]

Bunlar, uluslararası alanda izlenecek “gaye, hedef ve taktik ile ilgili noktalardır”.

“İç cephe”de ise şunlar öngörülmektedir:

“Aşılmaz olarak tanımlayabileceğimiz tek tehlike, dış müdahale olasılığıdır. Bu, ne maddi zarar, ne de kendimize olacak tehlikeden (kısmen veya tamamen kendi gücümüzle karşılayabileceğimiz) değil, politik gelişmeler için doğrudur. Eğer müdahale tehdidi veya müdahale, planımızın “c” aşa­ması uygulanmadan önce yapılırsa, böyle bir müdahale ta­mamen haklı görülmese bile hukuki yönden tartışılabilir ola­caktır. Bu da uluslararası alanda ve Birleşmiş Milletlerde büyük ağırlık taşır. Son zamanlarda yer almış olan benzer olayların tarihinden öğreniyoruz ki hiçbir müdahale olayında, müdahale hukuk dayanağından yoksun olsa bile, ne Birleş­miş Milletler, ne de başka güçler saldırganı, saldırıya uğra­yandan önemli tavizler koparmadan, söküp atamamıştır….

Eğer iyi çalışır ve yukarıda (a) safhasında belirtilen girişimimizi haklı gösterebilirsek, hem müdahale haklı görül­meyecek, hem de başlangıçta her türlü desteği kazanmış olacağız. Çünkü Garanti Antlaşmasına göre, garantör devlet­ler olan İngiltere, Yunanistan ve Türkiye arasında anlaşma olmadan müdahale yapılamaz. Uluslararası desteğe işte bu temaslar devresinde (müdahale öncesi) ihtiyacımız olacaktır. Anayasada yapılmasını teklif ettiğimiz değişiklikler makûl ve haklı göründüğü zaman, bu desteği alabiliriz.

Bu durumda, ilk hedef, ilk aşamada önereceğimiz değişikliklerin seçimi ile müdahaleden kaçınmaktır.

Taktik: Türklerle müşterek anlaşma çabaları tükendik­ten sonra makûl Anayasal değişiklikler. Müştereken anlaşma imkansız olduğuna göre tek yanlı girişimi haklı göstermeye çalışacağız…”

Bir başka taktik ise şu gerekçeyle geliştiriliyor:

“Anayasa’nın herhangi bir maddesini tek yanlı olarak değiştirmeye kalkışmamız halinde, Türklerin şiddetli tepki göstererek, olaylar ve çatışmalar yaratmaları veya katliam­lar, gösteriler ve bomba olayları sahneleyerek Rumların ger­çekten kendilerine hücum ettiği ve bu yüzden can ve mal emniyetleri için müdahalenin şart olduğu izlenimini yaratma­ya çalışmaları olasılığı…

Taktik: Anayasayı tadil etme çabalarımız açık olacak barışçı görüşmelere hazır görüneceğiz ve eylemleri­miz hiçbir zaman tahrik edici veya şiddet hareketi şeklinde olmayacak. Muhtemel olaylar, başlangıçta, kanun çerçeve­sinde ve yasal güvenlik kuvvetleri tarafından plan uyarınca karşılanacaktır. Hareketlerimiz yasal görünümlü olacaktır.

Anayasayı tek yanlı olarak değiştirme hakkımız de facto kabul edildikten sonra, artık takdir ve gücümüzü kulla­narak daha dinamik olarak ilerleyebileceğiz…. Türklerin plan­lı veya fevri bir saldırısı halinde, bu saldırı sahnelenmiş ol­sun veya olmasın, bu saldırıyı mümkün olan en kısa sürede şiddet kullanarak bastırmamız şarttır, çünkü 1-2 gün içinde duruma hakim olabilirsek herhangi bir dış müdahale müm­kün, muhtemel veya haklı olamayacaktır…

…Çatışmaların yayılıp büyümesi halinde planın… aşamalarını uygulamaya, ENOSİS’in derhal ilan edilmesi dahil, hazır olmalıyız. Çünkü o zaman diplomatik faaliyetleri beklemek için hiçbir neden kalmamış olacaktır.”[242]

Akritas Planı’nın son kısmında yer alan şu cümle, Kıbrıs sorununun uluslararası kamuoyunda Yunan çıkarları­na uygun bir algılama ile gündemde tutulması amacıyla, gerçek yerine sahte imajın korunup yayılması yönündeki aldatıcı girişimlerin Rumlar/Yunanlılar tarafından ne denli önemli görüldüğünün ifadesidir

“Hiçbirşey mücadelemize, bu dokümanın açıklanma­sından veya rakiplerimiz tarafından yayınlanmasından daha ölümcül ve kesin zarar veremez”.[243]

Yukarıda ana hatlarıyla verilen gizli plandan anlaşılıyor ki, Kıbrıslı Rumların amacı, dış dünyaya göstermeye çalıştık­larının aksine, Türklerle bir arada yaşamak değil, tek taraflı olarak Kıbrıs’ın anayasal düzenini değiştirerek Yunanistan’la birleşmektir. Hem Türklerle “müşterek anlaşmanın” olanak­sızlığından söz edip “tek yanlı” girişimler başlatmayı planla­mak, hem de Türklerin ve Rumların Kıbrıs’ta birlikte yaşaya­bileceklerini ileri sürmek, apaçık bir çelişkidir. 1960’da Lond­ra ve Zürih Antlaşmalarıyla kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nde Türklerin ve Rumların birlikte ne kadar ve nasıl yaşayabildik­lerine, dünya ve tarih tanıktır.[244] Birlikte yaşamayı olanaksız kılan asıl unsurun, Garanti ve ittifak Antlaşmalarından olum­lu biçimde yararlanabilecek taraf olan Kıbrıslı Türkler ve Türkiye değil, onları geçersiz saymaya çalışan[245] Rumlar ve Yunanistan olması, mantıken de doğrudur.

Aslında, sözü edilen uluslararası antlaşmaların Türk tarafının elini güçlendirdiğinden kimsenin kuşkusu yok.[246] Ne var ki, Türkiye’nin hukuken haklı ve siyaseten de iyi bir ko­numda olması, Yunan tarafının (Kıbrıslı Rumlarla birlikte), yukarıdaki plan yönünde hareket etmesine yol açıyor, bu da ayrı bir gerçeklik. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliğinin tartışıldığı bir süreçte, AB üyesi Yunanistan’ın bu bilinen tavrı daha geniş bir yelpazede etkisini gösteriyor. Başta Av­rupa Birliği ve ABD olmak üzere uluslararası aktörlerin 1974 sonrası dönemde, özellikle de 1990’daki Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (Kıbrıs olarak) Avrupa Topluluğu’na tam üyelik baş­vurusundan sonra, Türkiye’ye “Kıbrıs sorunu” ile ilgili baskı politikası uygulamaya çalıştıkları gözlemlenmektedir. Yuna­nistan’ın konuyu yukarıda dile getirmeye çalıştığımız anlam­da kendine özgü biçimde istismar etmesinin yanısıra, Avrupa Birliği ve ABD de Kıbrıs’ta iki topluluk için gerçekten (tarihsel ve toplumsal deneyimlerden ders çıkararak) hakça ve makûl bir çözüm arayışında/önerisinde bulunmayıp kendi politik ve stratejik amaçlarına göre talepler geliştirme yolunu tercih etmektedirler.

Avrupa Birliği, Garanti Antlaşması hükümlerine karşın, Türkiye’nin tam üye olmadığı Avrupa Birliği’ne Kıbrıs’ı dahil etme hazırlığındadır. Görülüyor ki, uluslararası antlaşmaların ihlali sadece Yunanistan tarafından değil, Avrupa Birliği tara­fından da yapılıyor, işte bu noktada sorun, çeşitli bakımdan tartışmalara açık bir boyutla karşımıza çıkıyor.

3.1974 Askeri Müdahalesi ve Sonuçları

1960’da uluslararası antlaşmalarla kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, yukarıda değinilen Rum/Yunan planları sonu­cunda işlevsiz hale gelmiş ve 1963’ten sonra, de facto, orta­dan kalkmıştır. Rum/Yunan yönetimi Türklere siyasal ve kültürel hakları vermemekle yetinmemiş, onlara karşı çok ağır şiddet ve kıyım uygulamaları başlatmışlardır. 1963, 1964 yıllarına ait Batılı yayın organlarında yer alan bu konu­ya ilişkin yüzlerce haber ve yorumda, Rumların gerçekleştir­diği “vahşice cinayetler ve “ilkel ırk ayırımı” tüm dünyaya duyurulmuştur.[247] Türkiye 1964’de bu olayları önlemek ama­cıyla adaya müdahale etmek istediyse de, müttefiki ABD’nin (Truman Doktrini’ni ileri sürerek) buna karşı çıkması üzerine, isteğini gerçekleştirememiştir.

15 Temmuz 1974’de, Kıbrıs’ta, Nikos Sampson’un bir darbeyle yönetimi ele geçirerek Yunanistan’la birleşme (enosis) girişiminde bulunması, Garanti Antlaşması’yla hak ve yükümlülük sahibi olan Türkiye’nin sessiz kalamayacağını gösteren bir gelişmeydi. Türkiye, Bülent Ecevit başkanlığın­daki CHP-MSP hükümetinin aldığı isabetli bir kararla, 20 Temmuz’da Kıbrıs’a askeri müdahalede bulundu. Aslında bunu, Garanti Antlaşması gereğince, diğer garantör devlet­lerle, İngiltere ve Yunanistan’la birlikte yapması daha uygun olurdu. Bu amaçla İngiltere ile görüşülmüş, ama olumlu yanıt alınamamıştır, öteki taraf Yunanistan ise zaten antlaşmayı kendisi ihlal etmektedir, o nedenle Türkiye tek başına müda­halede bulunmak zorunda kalmıştır.

Bu müdahaleyle Türkiye, Batılı müttefiklerinin aksi yöndeki telkin ve baskılarına aldırmayarak, kendi çıkarları ve ada Türklerinin güvenliği için gerekli kararlılığı göstermiş oluyordu. Kuşkusuz bu, uluslararası dengeler açısından önemli ve örnek teşkil edebilecek bir hadiseydi. İçeriye dö­nük etkisi de azımsanmayacak ölçüde, Kıbrıs Türklerinin doğrudan can güvenliği ve yaşamlarıyla ilgili sonuçlar yaratı­yordu. Onların, Rumlar tarafından tanınmayan siyasal eşitli­ği, kültürel kimliği ve egemenlik hakları, edimli olarak, kendi­lerine teslim edilmişti. Adanın kuzeyinde 1975’te oluşturulan Türk Federe Devleti, 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) adıyla kurumsallaştırılmış, böylece Kıbrıs Türkleri uzun süren aşağılanma ve dışlanmadan, daha da kötüsü, kıyımdan kurtulmuşlardı. KKTC, bir devletin oluşumu için gerekli koşulları (ki bunlar genel olarak ilgili otoritelerce şöyle belirlenmiştir: toprak, halk, siyasal iktidar) yerine getiriyor­du[248], dolayısıyla da hukuksal meşruiyetten yoksun değildi.

Bu bakışla değerlendirildiğinde, sorun, Türkiye ve Kıbrıs Türkleri açısından çözümlenmiş sayılırdı. Ama ne var ki, dünya yalnız Türkiye ve Kıbrıs Türklerinden ibaret değildi ve bu iki unsurun dışındakilerin, özellikle de belli hesap ve amaç peşinde olanların herhangi bir biçimde ikna/razı edil­meleri gerekiyordu. Bu, politik ve ekonomik güçle ya da ödünle olabilirdi. İşte asıl sorun burada kendini gösteriyordu. Çünkü Türkiye, ne politik ve ne de ekonomik güce sahipti (o anlamda), ne de karşı taraf(lar)ı ödüne doyurabilirdi.

Kısacası, KKTC’yi dünya, bir-iki istisna dışında, tanı­madı. Bu, politik bir tercihti. Uluslararası dengeler ve bağlan­tılar (bağımlı ilişkiler) buna izin vermiyordu. Avrupa, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği politik tercihle uluslara­rası dengeleri gözetirlerken, periferik devletler büyük ölçüde bağımlı ilişkileri yüzünden KKTC’yi tanımamışlardır. Bunun da ötesinde, 1974 müdahalesi “bir işgal” olarak nitelenmek­tedir. KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, sorunu şöyle dile getiriyor:

“Bugün Rum tarafı, Kıbrıs’ın meşru hükümeti olduğu, Kıbrıs egemenliğini temsil ettiği, Kıbrıs milleti olduğu iddia­sındadır. Ve maalesef dünya da kendilerini bu şekilde kabul etmiştir. Bütün dünyaya ‘Kıbrıs milleti, Kıbrıs meşru hüküme­ti olarak’ Kıbrıs Türklerinin azınlık olduğunu ve Kıbrıs mese­lesinin 1974’de başladığını söylemektedirler, ‘bu bir işgal meselesidir’ demektedirler ve maalesef dünya da buna uy­maktadır.

Kıbrıs meselesi, bir ortaklık cumhuriyetinin yıkılması meselesidir, Türk ortağın yıkılmaması meselesidir, Türk or­tağın bu ortaklıktan kaynaklanan haklarını kullanıp, kendi devletini kurarak, Rum ortağa, ‘sen ancak ortaklığın kadar hakka sahipsin, benim üzerimde hakkın yoktur’ demesi me­selesidir.”2

Uluslararası sistemde, hukuken devlet olarak kabul görmeyen ve soyutlanan KKTC’nin yurttaşları da, kuşkusuz, bu durumdan en olumsuz biçimde ve doğrudan etkilenmek­tedirler. Kendi ülkelerinde insan hak ve onuruna uygun ko­şullarda yaşayamayan bu insanların birçoğu, başka ülkelere göç etmek zorunda kalmıştır. Yukarıda da belirtildiği gibi, bugün 400.000 Kıbrıslı Türk muhtelif ülkelerde yaşıyorsa, KKTC’nin tanınmamasını da önemli bir sorun olarak görmek durumundayız. Yurtdışında yaşayan Kıbrıslı Türkleri belli aralıklarla düzenledikleri kongrelerde dile getirdikleri temenni ve özlemler2*, sorunun ne denli özenle ele alınması gerekti­ğini gösteriyor. Kıbrıslı Türkler, “adanın iki egemen ve eşit siyasal varlığından biri olarak”[249] kabul edilmek, uluslararası serbest dolaşım hakkı elde etmek ve ambargo uygulamala­rından kurtulmak istiyorlar. Buna karşılık olarak kendilerine, özellikle Soğuk Savaş sonrası ortamda artan bir vurguyla, Kıbrıs’ın Avrupa Birliği’ne katılmasına yardımcı olmaları öğütlenmektedir. Bu, doğal olarak öncelikle Avrupa ve Yu­nanistan tarafından dile getirilmektedir. ABD ise bir yandan bölgede politik ve stratejik öncelik hesaplarına uygun (duru­ma göre, esnek ve değişken) bir tutum alırken, bir yandan da iki müttefik devlet arasında çatışma çıkmasını önleyici bi­çimde davranma eğilimindedir. Tabii ki bu politika, Kıbrıs sorununun özüyle doğrudan ilgili değildir. Zaman zaman getirilen öneriler, ”sorun”a bir vesileyle müdahil olarak, kendi ulusal çıkarları ve küresel öncelik politikaları için platform oluşturmaktan öteye geçmemektedir.

Son dönemde ABD’nin de Kıbrıs sorununa ilişkin bir çözüm önerisinden söz edildi. Aralık 2001’de ilki gerçekleşen ve Kıbrıs sorunuyla ilgili yeni bir müzakere sürecini başlatan Denktaş-Klerides görüşmesi öncesinde, Amerikan Dışişleri tarafından Kıbrıs’a (“resmi belge olmayan bir metinle”) yeni bir model önerildiği basında yer almıştır. Sözkonusu öneriye göre, adada Türkler ve Rumlar, “siyasi açıdan egemen ve ilgili topraklarda yetkili” iki ayrı devlet ile temsil edilecekleri  Kıbrıs Birleşik Devletleri’ni oluşturacaklardır. Her iki devlet, Kıbrıs Birleşik Devletleri (KBD)’nin “sorumluluk ve egemenli­ğini ayrı ve eşit olarak” kabul edecektir.

KBD, “vatandaşlık, pasaport, göç, dışişleri, savunma, merkez bankası, bütçe, vergiler” konularında yetkili olacaktır. Devlet Başkanı, Alman modeline uygun olarak, “protokol devlet başkanı” niteliğinde ve AB’deki gibi altı aylık süreyle dönüşümlü biçimde göreve gelecektir. Başbakan ise iki yılda bir (etnik, anadil ve kimlik esasına göre) Temsilciler Meclisi’nin önerisi üzerine Devlet Başkanı’nca seçilecektir. KBD’nin resmi dili İngilizce, Türkçe ve Rumca olacak.

KBD Parlamentosu, bir Senato ve bir Meclis’ten mey­dana gelecek; Senato’da Türkler ve Rumlar eşit temsil edile­cek (her biri 25 üye gönderecek), ama 100 kişilik Meclis’te Türklerin 30, Rumların ise 70 temsilcisi bulunacak. Yasal düzenlemeler Meclis’te yapılacak, üst kanat olan Senato, Meclis’in düzenlemelerini veto edebilecek (en fazla üç kere).

Türk kesiminin denetimindeki toprakların % 5 ila 9’u Rum kesimine veya KBD’ye devredilecek. Türklerin yer de­ğiştirmesi asgari düzeyde tutulacak. Tartışmalı bölgeler BM tampon bölgesiyle birleştirilecek.

KBD’nin kuruluşunu izleyen bir hafta içinde 10.000 asker anavatanına dönecek. Ondan sonraki her 6 ayda yine 10.000 asker adayı terk edecek. Her iki tarafta ancak 2.000 yabancı asker bulunabilecek.[250]

Yukarıda temel ilkeleri verilen ve Kıbrıs’ta Türklerle Rumlar tarafından kurulması öngörülen devletin bir yönetim geleneği/sürekliliği içinde varlık göstermesi, taşıdığı yapısal özelliklerden dolayı (Meclis ve Senatoda temsil durumu, devlet başkanı ve başbakanın görev süreleri vs.), pek müm­kün görülmemektedir. Ayrıca, “tartışmalı bölgelerin BM de­netimine alınması, Türk kesiminin elindeki bazı toprakların Rumlara verilmesi, “yabancı askerlerin” adayı terk etme zo­runluluğu gibi konular da sorunu çözümleyici olmaktan çok, yeni ihtilaflar yaratıcı niteliktedir.

Bu konunun bir de Avrupa ayağı (boyutu) vardır. Aşa­ğıda o da incelendikten sonra bir çözümleyici değerlendir­mede bulunulacaktır.

4.Kıbrıs’ın Avrupa Birliği’ne Katılması Sorunu

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin 1990 tarihli tam üyelik başvurusunu 1993’te kabul ettiğini açıklayan Avrupa Birliği, 1995’te Kıbrıs’ın[251] AB üyeliğine ilişkin müzakereleri başlat­mıştır. Buna karşılık, 1997 Lüksemburg Zirvesi’nde Türki­ye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliğinin sözkonusu olmayacağı yolunda katı bir tavır sergilenmiş olması, 1999 Helsinki Zir­vesi’nde[252] ise Türkiye’nin üyeliğine yeşil ışık yakılmasına rağmen bunun “Kıbrıs sorununa siyasi çözüm” bulunması ve Yunanistan’la Ege sorununun halledilmesi koşuluna bağ­lanması (ama Kıbrıs’ın AB’ye alınmasının bunlardan bağım­sız olduğunun açıklanması), Türkiye -AB ilişkilerinde Kıbrıs sorununun ağırlığını ve bununla ilgili çifte standardı gösteri­yor.

Avrupa Birliği’nin bu yaklaşımı, genel anlamda, ulusla­rarası antlaşmaların (Londra ve Zürih Antlaşmalarının) ihlali­ne yol açmakla kalmıyor, Rumları Kıbrıs Cumhuriyetinin meşru temsilcisi saymak suretiyle Türkleri Kıbrıs’ta bir azın­lık statüsüne düşürüyor. Aslında, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1963’ten sonra Rumların planları ve yıkıcı çalışmaları yü­zünden fiilen ortadan kalktığı düşünüldüğünde, yaygın bir görüşe göre, 1974 sonrası koşullarda meydana gelen KKTC de bir devlet olarak en az GKRY kadar meşru kabul edil­mek durumundadır.

Ancak, bu tezin de bir sakıncası var: Eğer 1960 Anayasası’na dayalı Kıbrıs Cumhuriyeti yok sayılıp adada KKTC ve GKRY olmak üzere iki devletin varlığı kabul edilirse, bu da Garanti Antlaşması’na aykırı bir durumu doğurur. Çünkü Garanti Antlaşması, adanın bir bölümünde ayrı bir devlet oluşumunu öngörmüyordu, hatta bunun engellenmesi için Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’ye garantörlük yükümlülüğü getirilmişti. Türkiye,1974 müdahalesini bu yükümlülüğün gereği olarak gerçekleştirmiştir; ne yazık ki bunu diğer iki garantörün katkısı olmadan yapmak zorunda kalmıştır. Mü­dahale sonrasında adanın kuzeyinde meydana gelen yapı­lanma, bir mecburiyetin ürünüdür. Ya bu yapıyı savunup onun uluslararası hukuka uygun biçimde dünya genelinde tanınmasını[253] sağlamak, ya da bu oluşumu (KKTC’yi) geçici bir durum sayıp soruna çözüm aramak gerekirdi. Başka bir deyişle, hem KKTC’yi adada uluslararası hukuka uygun bir devlet olarak savunmaya devam etmek, hem de böy­le bir oluşumun engellenmesini öngören Garanti Antlaşması’na gönderme yapmak, hukuken de mantıken de yanlış olur.

Peki diğer tarafta ne yapılıyor? Orada, GKRY’nin Kıb­rıs adına (Yunanistan’ın da içinde bulunduğu) AB’ye katıl­ması için koşullar zorlanmıştır, işte bu durum, bir tür “dolaylı enosis’’[254] olarak değerlendirilmektedir. Esasen, enosis, yal­nız Rumların ve Yunanistan’ın gündeminde olan bir hedef değil, çeşitli dönemlerde Batılı devletlerin realpolitik kaygılar­la bir “ehven-i şer” tercih olarak düşündükleri (Kıbrıs’ı Doğu Bloku etkisine girmekten kurtaracak) potansiyel/yedek çö­züm olmuştur. Makarios’un, Soğuk Savaş yıllarında (1965- 1966) Sovyetler Birliği ve onun uydularıyla yakın ilişkiler geliştirmeye çalışması üzerine, Kıbrıs’ı Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’deki çıkarları için önemli gören ABD ve İngiltere, bağımsız bir Kıbrıs yerine Yunanistan’la birleşmiş bir Kıbrıs’ı, dengeleri korumak açısından, daha güven vaat eder bulmuş­lardır.[255] Türkiye’yi razı etmek için ise, ona Güney Kıbrıs’ta bir üs ile Batı Trakya’da bir miktar toprak vermeyi düşünmüşler, Kıbrıs Türklerine ise “geniş kapsamlı ve garantili azınlık hak- ları’’nı uygun görmüşlerdir.[256] Tabii ki bunlar Türkiye tarafın­dan kabul görmemiştir.

Soğuk Savaş koşullarının değiştiği bugün, Avrupa Birliği bir yandan kendi sistemini bitişik çevreden başlayarak genişletip uluslararası bir aktör olarak politik, ekonomik ve güvenliğe ilişkin etkinlikte bulunmaya çalışırken, diğer yan­dan da (yukarıda değinilen örnektekini çağrıştırır biçimde) Doğu Akdeniz ve Ege’deki yerel sorunlara kendi stratejisiyle yaklaşıyor. Burada öncelikli amaç, Kıbrıs’ta bütün tarafların razı olacağı bir çözüm değildir; asıl amaç Avrupa Birliği sis­temini çevresel avantajlara açık, ama tehlike içeren taleple­re/gelişmelere kapalı tutma politikasını uygulamaktır. Kıbrıs sorununu, Avrupa Birliği bağlamında, bu perspektiften görüp değerlendirmekte yarar vardır. Yunanistan ile ilişkili olarak ise, Kıbrıs sorunu, karakteristik Yunan düşünsel ve politik arka planından bağımsız düşünülemez.

Bunlar dikkate alınıp kavranılmadan, sadece hadisele­rin kronolojik gelişimiyle tarafların ne zaman ne söyledikleri aktarılarak yapılacak inceleme, sorunun çözümüne katkı sağlayamaz. Bilinmelidir ki, Kıbrıs sorunu, aslında, göreceli bir nitelik taşır. Statükonun ya da herhangi bir çözümün han­gi uluslararası konjonktürde, «kimler açısından sorun/çözüm olduğu her zaman tartışma götürür.

İçinde bulunduğumuz dönemin özellikleri, “Kıbrıs’a siyasi çözüm” için Türkiye üzerinde baskı politikasını teşvik edici niteliktedir. Türkiye’nin hem Avrupa Birliği’ne girmeye hararetle istekli görünmesi hem de tarihsel, kültürel, ekono­mik ve siyasal yapılanması itibariyle AB sistemine (şimdilik de olsa) yarardan çok külfet getirecek olması, Avrupa Birliği’nin bu ülkeyi sisteme dahil etmeden bir ortak olarak yakın çevresinde tutmak için, “Kıbrıs sorunu”a çözüm gibi retorikle­ri devreye sokması normaldir. Güçlü tarafın, uluslararası andlaşmaları, bir bakıma uluslararası hukuku görmezden gelişinin örneğidir, Avrupa Birliği’nin yaptığı. Tabii burada, mümkün olduğunca nesnel bir yaklaşım için, KKTC ve Ga­ranti Antlaşması’na ilişkin, yukarıda yapılan açıklamayı da gözden uzak tutmamak gerekir. Ayrıca, tam üyelikte yol al­ma pahasına, ona (AB’ye) çeşitli dönemlerde verilen ödünle­rin[257] de bunda payı olduğu unutulmamalıdır. Avrupa Birliği, 1993’te GKRY ile tüm Kıbrıs adına müzakereleri başlatma kararı alırken, Türkiye buna karşı çıkmalıydı.

Türkiye’nin bulunmadığı bir Avrupa Birliği’ne, Kıbrıs’ın (Türk ve Rum Birleşik Devletleri bile olsa) katılması halinde, Kıbrıs Türklerinin, AB üyesi Yunanistan’ın vatandaşı olan (ama hala siyasal ve kültürel hakları çiğnenen) Batı Trakya Türklerinden farkı olmayacaktır. (Avrupa Birliği’nin kurumsal yapısı içinde 190.000 kişilik Kıbrıslı Türkün, etkide buluna­cak ölçüde ağırlığının olması düşünülemez[258]). KKTC’nin Türkiye ile birleşmesi ya da özerk bir statü ile ilişkilerin yeni­den tanımlanması durumunda ise, sorun bitmemiş hatta daha da derinleşmiş sayılarak, Türkiye, uluslararası hukuka aykırı olarak adanın kuzeyini ilhak etmekle itham edilecek­tir.[259]

Bu durumda Türkiye, geçerliliğini savunduğu Garanti ve ittifak Antlaşmaları’na açıkça ters bir eylemde bulunmuş sayılacaktır. Rumların ve Yunanistan’ın bunu uzun süredir yapmış olmaları ve Avrupa Birliği tarafından da tolere edil­meleri, hatta desteklenmeleri, ölçü alınamaz. Eğer öyle düşünülürse bir bakıma Türk tarafının tezleri kendi içinde çürütülmüş sa­yılır. Buna rağmen, koşulların değiştiğini ileri sürerek böyle bir siyasi tercihte bulunmanın önünde herhangi bir engel de yoktur. Olumsuz sonuçlarını göze almak şartıyla.

Türkiye AB’ye tam üye olmadıkça Kıbrıs’ın da buraya katılmaması savı, uluslararası antlaşmalarda yeri ve daya­nağı olan bir görüş, hatta bir antlaşma hükmüdür.[260] An­cak, 1960 ve 1974 sonrası koşulların birbirine benzemediği de bir gerçek. Üstelik Kıbrıs, 16 Nisan 2003’de (Yunanis­tan’ın AB dönem başkanlığını yürüttüğü sırada) Atina’da gerçekleştirilen törende Katılım Antlaşması’nın imzalanması sonucunda Avrupa Birliği’ne üye yapılmıştır. Ama Kıbrıs sorunu henüz çözümlenmiş değildir. Katılım Antlaşması’nda, AB müktesebatının adanın kuzeyinde, KKTC’de uygulanma­yacağı hükme bağlanmıştır.

Diğer yandan, BM Genel Sekreteri Kofi Annan tarafın­dan Kasım 2002’de gündeme getirilen Kıbrıs’a çözüm planı üzerinde tarafların anlaşamadığını da burada belirtmekte yarar var. Gerçi Annan Planı, zamanlama ve içerik yönüyle çok tartışıldı, ama onu asıl inceleyip bir karara varması ge­reken kişilere, bunun için fırsat ve zaman verilmedi. Annan Plam’nın olumlu yanı; Türklerin ve Rumların adada iki farklı devlet içerisinde varlığını kabul ederek, bu iki toplumun Bir­leşik Kıbrıs Devleti olarak bir ortak devlet oluşturmalarını öngörmesidir. Bu ortak devletin Dışişleri ve AB İşleri Bakan­lığı adıyla dış ilişkilerden sorumlu iki bakanlığından biri Türk tarafında, diğeri Rum tarafında olacaktı. Devlet Başkanlığı ise dönüşümlü biçimde Türk ve Rum tarafınca yürütülecekti. Bunlar, KKTC’nin dünya tarafından tanınmayan siyasi duru­mu ve orada yaşayan insanların ekonomik sorunları ve kim­lik krizi açısından bakıldığında, sorunun aşılması yönünde bir ilerleme sayılabilir. Ama, Türk tarafından önemli ölçüde toprağın, üstelik su kaynaklarının ve ekilebilir alanların bu­lunduğu toprağın Rum tarafına verilmesini, o arada 60 bin kadar Türk’ün göçünü gerektirecek bir düzenlemeyi öngör­mesi, planın olumsuz yanıdır. Çünkü bu, güvenlik sorunuyla da ilgili bir boyut içeriyor.

Görüldüğü gibi, Kıbrıs’ta soruna çözüm arayışları bundan sonra da devam edecektir. BM’nin görüşü de bu yöndedir. Ama artık Kıbrıs sorununa ya da adanın bölün­müşlüğüne çözüm arayışında, BM’den çok, Avrupa Birliği olabilir Türkiye’nin muhatabı. Türkiye hem AB’ye üye adayı­dır, hem de Avrupa Birliği bundan böyle, hukuki statüsü tar­tışmalı, bölünmüş, sorunlu bir üyeye sahip olmaktadır. Çö­züm, Türkiye’nin üyeliğiyle bağlantılı bir yol izlenerek bulu­nabilir. Pek kolay olmasa da.

4.BÖLÜM

AVRUPA BİRLİĞİ VE TÜRKİYE

I.Avrupa’nın Kökleri, Kimliği ve Değerleri: Türkiye Nerede?

Acaba Avrupa’nın aslı nedir? “Avrupa Uygarlığı’nın mekanı neresidir? Anadolu ve Türkiye’nin Avrupa kültürüyle ilişkisi nasıldır? Değişen dünya konjonktürlerinde, Avrupa’nın politik ve kültürel tavrı nasıl olmaktadır? Türkiye’nin Avrupa (Birliği) ile ilişkilerinin incelendiği bir bölümde, tarafların bir­birlerini doğru anlamaları için yukarıdaki sorgulama yönünde özlü bir araştırma, yararlı olacaktır. Amaç, değişen dönem­lerdeki kimlik ve aidiyet algılamalarını doğru saptayarak, toplumun ve karar alıcıların tercih ve yönelimini isabetli (nesnel) yönde etkilemektir.

Tarihsel realiteler ışığında Avrupa kimliğine baktığı­mızda, burasıyla özdeşleşen ne bir belirgin kültürel aidiyet alanı ne de değişmez “uygarlık mekanı” görürüz. Avrupa, her zaman kendini uygarlık merkezine yakın, hatta onun tam ortasında olacak tarzda konumlandırmak için ne gerekiyorsa onu yapmıştır, öyle olunca da karşımıza birden fazla, kimi zaman birbiriyle çelişen, değişik coğrafi mekanlarda kökleri olduğu varsayılan bir Avrupa çıkmaktadır. Beşeri kültürün ve uygarlığın gelişim çizgisine koşut, zaman ve mekan içinde farklı jeopolitik özellik ve kültürel değerlerle donanmış bir Avrupa kimliği söz konusudur.

Esasen kimlik, insan topluluklarına özgü bir varoluş olgusu olarak, zaman içinde etkisini gösteren objektif ve sübjektif unsurlarla gelişir. Bir kimlikten söz ederken, zorunlu olarak, başkası ya da “öteki” de söz konusu olacaktır. Zira kimlik, varlığın sürekliliği ile ilintili bir etkileşim sürecinde kendini diğerlerinden ayırt edici özelliğini meydana getirir. Ne var ki, çok boyutlu bir nitelik taşıyan bu karşılıklı (beşeri) ilişki ve algılama, bir tür istikrarsızlık da içerir; bu durum bazen doğal bir kimlik gelişimi tarzında kendini gösterirken, kimi zaman da ‘kimlik krizi’ biçiminde ortaya çıkabilir. Kısacası, kimlik oluşumu/edinimi, dinamik ve sürekli bir toplumsal (ulu­sal ya da uluslararası) alış-veriş ortamında gerçekleşir.

Avrupa’nın kimliği, tarihsel süreçte öteki topluluklarla ilişkili konumuna bağlı olarak gelişen ve değişen değer yargılarıyla yoğrulmuş ama özellikle kendi dışındakilere yöne­lik duruşunda, belirli ve her zaman geçerli bir biçim alama­mıştır. Bunda kendini ve ötekini, beşeri kazanım ve kültür-uygarlık değerlendirmelerine bağlı olarak olumlama/olumsuzlama tercih ve eylemlerinin payı büyüktür.

İlkçağlarda uygarlığın yeşerdiği Dicle ile Nil arası (Be­reketli Hilal) ve İran Antikçağı, Avrupalıların köklerinin aran­dığı yer olmuştur. Arkeolojik ve antropolojik bulgular, Mezo­potamya bölgesinde M.Ö. 4.-5. binyıla kadar uzanan ilk uy­garlık izlerini (zamanın belli birimlere ayrılması, numaralan­dırma, mimari, daha sonra Hammurabi yasaları) ortaya ko­yuyor. Avrupa, kendi köklerinin ne kadar derinde olduğunu gösterme gereksinimi duymuştur, hep. “Hirit-Avrupa dil akra­balığımdan söz edilir; birçok Avrupalı yazar (örneğin Grous- set), Antikçağ’da İran yaylarının Avrupa havasını teneffüs ettirdiğini düşünür, bu dönemde Iran Avrupa’nın bir parçası kabul edilir.[261] Ancak, bu, M.Ö. beşinci yüzyıldaki Med Savaşları’na kadar sürer. Çünkü artık Helen uygarlığı, yani eski Yunanistan keşfedilmiştir ve Yunan siteleri İran (Pers) hü­kümdarlarına karşı “özgürlük” savaşı vermektedirler. Med Savaşları, ilk Doğu-Batı ayrımı olarak görülür (1820’lerde Yunanlıların Türklere karşı başlattıkları ayaklanmayı, ikinci Med Savaşı olarak değerlendirenler de vardır).

Entelektüel anlamda ve İskender’in doğuya açılımıyla askeri alanda kendisine Helen uygarlığında dayanak noktası bulan Avrupa, bunu Roma İmparatorluğu ile de sürdürmek ister. Akdeniz’in tamamı Avrupalıdır. Ne var ki yedinci yüzyıl­dan itibaren İslamiyet’in doğu Akdeniz ve Kuzey Afrika’ya doğru genişlemesi, Avrupa’nın karada kuzeybatı yönünde ilerleyerek kendini yeniden tanımlamasını gerektirir. Ancak, Avrupa bunda pek başarılı olamaz. Yüzyıllarca süren bir iç kavga yaşanır. Rönesans, reformasyon ve aydınlanma süreç­leriyle yeni, modern Avrupa’nın temelleri atılır. Avrupa Birliği, uzun süren dinsel, politik çatışmaların sonucunda, ortak de­ğerlere dayalı bir barış ve güvenlik projesi olarak Avrupa Birliği/Topluluğu çağında, Avrupa’nın ötekilerle sınırı Polonya’da başlatılmıştır. Soğuk Savaş sonrası dö­nemde durum daha başkadır: AB, Avrupa’yı tehdit eden komünist tehlike ortadan kalkınca, eski Doğu Bloku üyeleri­nin neredeyse tümünü bünyesine dahil etmeye hazırlanmak- tadır.

Anlaşılan odur ki, Avrupa kendi dışındakine yönelik ilişkinin/algılamanın türüne, dünyadaki uygarlık mekanına göre bir aidiyet alanı belirleyebilmektedir. Avrupa/Avrupalılık kavramı, pragmatik ve spekülatif bir içerikle, zamana ve kişilere (ülkelere) göre farklılık gösterebiliyor. Tarihsel olarak bu hep böyle olmuştur, örneğin bazı dönemlerde Rusya Avrupalı sayılmamış, ama bazen de bu ülke Avrupa’da bir Kutsal ittifak’a öncülük etmiştir.[262] Bu durumu, Napolyon’un Avrupa’yı Pirenneler ile sınırlayan[263] o ünlü “Avrupa Pirenneler’de başlar”, sözü ve Metternich’in Asya’yı Landstrasse’de Viyana çevresinde başlatan politikası, daha doğrusu, Avru­pa anlayışı[264] ile örneklendirip açıklamak mümkün. Bir yanda, Pirennelerin gerisinde, sekizinci yüzyılın başlarından on beşinci yüzyılın sonuna kadar Endülüs Emevileri’nin yöneti­minde olan “Müslüman” Ispanya; diğer yanda Viyana önleri­ne kadar uzanan ötekisi, yani Türkler. İşte Napolyon’a ve Metternich’e Avrupa sınırlarını çizdirten iki dış etken.

Peki, şimdi nasıl bir Avrupa ile karşı karşıyayız? Artık Avrupa’nın, eski yüzyıllardan kalma (ilk uygarlıklar, iber ya­rımadasını geçip Fransa sınırına dayanan İslam ve Macaris­tan’la birlikte Avrupa’nın doğusunu ele geçiren Türkler karşı­sındaki) kompleksini yenmiş olması gerekir. Bugünkü tekno­lojik kolaylıklar, ama aynı zamanda riskler dünyasında Avrupa’nın tercihi de, demokrasi ile hukukun üstünlüğünü esas alan, temel insan haklarına saygılı bir ortak değerler platformu inşa etmek olacaktır. Burası, bir refah toplumu düşünülüyor. Avrupa, eski geleneğini izleyerek bir başkasını şu ya da bu şekilde olumsuzlamadan, bu açıkla­nan ve dışlayıcı olmayan (örneğin Hıristiyanlık etrafında birleşmeyi öngörmeyen) genel beşeri “ortak değerler”i haya­ta geçirmek için, buraya ilgi duyanlardan bazı yasal ve pratik düzenlemeler talep etme hakkına sahiptir. Bu, karşılıklıdır.

Türkiye, yukarıdaki anlamda bir Avrupa’nın oluşumu­na kendi tarihsel birikimi ve mevcut potansiyeli ile katkıda bulunabilir. Bunu, yalnızca, binlerce yıllık Anadolu uygarlıkla­rının mirasçısı olduğu için değil, en az dört yüzyıl Avrupa kıtasının yarısında siyasal otorite sahibi olmuş ve Avrupa güçler dengesini yönlendirmiş tecrübeli bir devletin ardılı olarak yapabilir.[265] Türkiyesiz Avrupa, her şeye rağmen, nok­san bir Avrupa olur. Bu birçok anlamda böyledir, Avrupa bunun bilincinde. Biz neden içimize kapanalım! Zaman, bu­günkü küçülen dünyada, eskisinden daha fazla, aşkın olma zamanıdır. Çağdaş ortak insanlık değerleri temelinde.

Ancak, burada değerler konusunda tarihsel kökleri olan farklı anlayışlar söz konusu olabilir. Bu noktada Türkiye, kimi Avrupalı köktencilerce yeterince Avrupalı sayılmayabilir. Örneğin Hıristiyan Demokratlar ki Avrupa’da siyasal iktidar bunlarla Sosyal Demokratlar, Liberaller ve Yeşiller arasında el değiştirir geleneksel olarak- Türkiye’nin farklı bir inanç ve kültür çevresine ait olduğunu vurgularlar. Onlara göre, Türki­ye’nin Avrupa Birliği’ne girmesine engel olacak önemli bir faktör de bu farklılıktır. Buna karşılık; Sosyalistler, Yeşiller ve Liberaller bu temelde bir dışlayıcılığı kabul etmezler. Ama onların da zaman zaman farklı eleştirel söylemle Türkiye’nin karşısına çıktıklarına tanık oluruz. Bu, söz konusu grupların politik tercihleriyle ilgili olduğu kadar, kuşkusuz, uluslararası politikanın doğasından da kaynaklanan bir durumdur, önem­li olan, kendini kabul ettirmektir.

Türkiye’nin Avrupalılığı, biraz da kendine özgüdür. Hem tarihsel hem de değerlere ilişkin çeşitli yorumlara açık­tır. Dışişleri eski Bakanı İsmail Cem’in, Türkiye’nin yedi yüz yıldır Avrupalı olduğunu söylemiş olması,[266] bir anlamda doğrudur. Osmanlı Devleti coğrafya ve politikalar itibariyle Avru­palı bir devlet sayılırdı. Türkiye, onun ardılı olarak bu tarihsel gerçekliğe göndermede bulunma hakkına sahiptir, bunun yararları da olabilir. Ama günümüzdeki Avrupa, o eski yüzyıl­ların Avrupası değildir. O devirlerde Hıristiyanlık ilkeleri ortak Avrupa değerleri olarak yorumlanıp bir Kutsal ittifak’a şekil verebiliyordu ya da siyasal iktidarın meşruiyeti, kalıtım yoluy­la elde edilen taçta görülüyordu. Şimdi siyasal değerlerde değişme söz konusudur. Ayrıca, Türkiye bugün ne coğrafya olarak Osmanlı gibi Avrupa’nın içlerindedir, ne de Avrupa politikalarını etkileyip yönlendirme konumundadır.

Avrupa ise günümüzde genel anlamda ortak değer olarak, Hıristiyanlığı değil, evrensel insan hakları ile temel özgürlükleri, demokratik kurumlan ve hukuk devleti prensip­lerini kabul ediyor[267], özel ve sınırlı alanda Avrupa Birliği kim­liği ile deyukarıdakilere hukuki anlamda bağlayıcılık ve yap­tırım getiren bir ortak değer dağıtım sistemi söz konusu. Burada Avrupa Parlamentosu, Avrupa halklarını temsil eden ve AB kararlarının oluşmasında etkili bir kurum olarak, bir yandan ulusal gerginlikleri azaltıyor, bir yandan da meşruiyet kaynağı olarak halk iradesini öne çıkarıyor. Egemenlik, ortak yarar için, ortak kurumlara devrediliyor.[268]

Ama bütün bunlara rağmen, Avrupa ve Avrupalılık’ın gerçekte ne olduğu ya da olması gerektiği konusunda kesin bir şey söylenemiyor. Acaba Avrupalıların, bugünkü dünyada Avrupa’yı tanımlamaya yarayacak kriterler anlamında siyasi projeleri var mı? Bunlar, sorunsuz biçimde uygulanabilir mi? Galiba Avrupa Birliği’ni düşündüren, onu zaman zaman karar zaafına sürükleyen bir olgu da budur. Avrupa Birliği, kendi geleceği için hem genişlemek hem de entegrasyonu ilerlete­rek derinleşmek gibi bir ikilem ile karşı karşıya. Uzun bir süre Avrupa Birliği Komisyonu’na başkanlık eden Jaques Delors’un dediği gibi, “Avrupa, atalarının siyasal ideallerine sadık kalmak ve entegrasyonu da geniş bir alanda pekiştir­mek” zorunda. Asıl sorun, işte burada kendini gösteriyor.

Avrupa Birliği, tarihsel ve güncel anlamda “Avrupa” kavramıyla ifade edilen politik, kültürel ve coğrafi alanı ne ölçüde temsil ediyor? Daha doğrusu, Avrupa Birliği nasıl bir kimliğe sahiptir? Bu kimliğin sınırları ya da belirleyicileri ne­lerdir?

Önce, genel bir yaklaşımla şunu ifade edelim ki, Avru­pa, tarihten günümüze uzanan çizgide çelişkilerle dolu bir alan olarak karşımıza çıkıyor. Arnold Toynbee, Avrupa’yı “bir savaş alanı”[269] olarak görürken haklıydı. Soğuk Savaş’ın ve “dehşet dengesine dayalı gerginliğin sona ermesinden son­ra, Orta Avrupa’da normalleşmenin olacağını bekleyenler de haksız değillerdi. Oysa öyle olmadı; 21.yüzyıla girmek üze­reyken, Bosna-Hersek’te Ortaçağ din taassubunu çağrıştıran girişimler ve katliamlar yaşandı.

Tam da bunlar olurken, Avrupa Birliği, kendi kimlik kalıbını oluşturacak çağdaş ve evrensel değerlerini[270]açıkladı.

Avrupa Birliği’nin temelini oluşturacak bu ilkeler; “özgür­lük, demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı” olarak ifade edildi. Ayrıca, bu hızla deği­şen ve bazı gözlemcilerin “mikro milliyetçilik” diye yorumla­dıkları ayrışmacı (ama aynı zamanda etnik aidiyet bilinciyle kendini yeniden tanımlamaya çalışan) bir yönelimin açığa çıktığı bir dünyada Avrupa Birliği, kendi kimliğini oluşturmak istedi. Sözü edilen Avrupa Birliği kimliği, ortak savunmayı da kapsayacak tarzda bir ortak dış politika ve güvenlik politikası aracılığıyla[271] biçimlendirilecektir.

Kimliğin öncelikle kültürel bir motivasyon ve ivmeyle yoğrulup geliştirileceğini düşünenlere, bu durum, çok ilginç gelebilir. Ama yukarıda dile getirdiğimiz çelişkili Avrupa manzarası, Avrupa Birliği kimliğinin dış politika ve güvenlik/savunma politikası desteğiyle geliştirilmesine yönelik düzen­lemeyi anlaşılır kılıyor. Çünkü Avrupa (kimliği), çeşitlilik ile homojenlik[272] önermesi arasında sürekli bir tehdit altında görüyor kendini. O nedenle, AB genişlemesi aşamasındaki entegrasyon sorunları kadar, Orta ve Doğu Avrupa’da dev­letlerarası ihtilaflar da Avrupa Birliği kimliği için önemlidir, örneğin Yugoslavya sorunu ve Kosova krizi ya da Türk-Yunan uyuşmazlığı, bu anlamda, konunun dışında değildir.

Avrupa Birliği için salt kültürel bir aidiyet anlamına gelmeyen kimlik, öncelikle güvenlik boyutuyla işlevselleşti­rilmek isteniyor. O zaman Avrupa Birliği, hangi politik, kültü­rel ve coğrafi sınırlara sahiptir? Bu sınırlar belirli midir? işte bu soruların da kesin yanıtlarını bulmak zor. Avrupa Birliği bir yandan güvenlik kaygısıyla somut politikalar (ortak dış politika, savunma politikası) geliştirip uygulamak istiyor, bir yandan da entegrasyonu tamamlamaya çalışıyor. Hem de bütün bunları, AB genişleme planıyla uyumlu olacak biçimde yapmak zorunda, öyle olunca da, Avrupa’yı tanımlayıcı öğe­ler, zaman zaman, yeniden kavramsallaştırılmak zorunda olabiliyorlar

Bu, genelde, Avrupa kimliği ile ilgili bir sürekli değiş­ken yapının ifadesidir, öylesine değişken bir yapı ki, bazen, gerçek olan ve tasarlanan birbirine karışabiliyor. Hatta Avru­pa bir düş, bir düşünce, soyut olanın idealleştirildiği bir plan[273] olarak varlığını sürdürüyor. Ne var ki bir de gerçek dünya (ve fiziki-politik Avrupa) mevcut. Bu kontrasyapıda Avrupa’nın kendi kimliğinden güç alarak yükselmesi (genişleyip derin­leşmesi) için ne yapması gerekiyor?

Doğal olarak önce, söz konusu kimliğin ayırt edici ve toparlayıcı özelliklerinin, bir başka anlamda: tasarlanan Av­rupa’nın, reel dünyada (örneğin Orta ve Doğu Avrupa’da) hayata geçirilmesi gibi zor bir görev bekliyor, Avrupa’yı. Av­rupa, bir yerde, pragmatik davranmak zorunda. Eski dönem­lerde nasıl kendini, kültür/uygarlık ve felsefi bağlamda, farklı biçimlerde konumlandırdıysa; şimdi de siyasi, kültürel ve coğrafi sınırlarını, “tasarlanan Avrupa normla­rına münasebeti ölçüsünde belirlemeyi yeğliyor. Amaç, Av­rupa için bir “güvenlik alanı”[274] yaratmaktır. Aynı zamanda Avrupa Birliği, bir yönüyle de uygarlık projesi olarak düşünü­lüyor.

Buna ters düşen politik,kültürel ve ekonomik tercihlere yönelen ülkeler, bu projeye dahil edilmiyor. Yakın geçmişten örnek olarak Franko döneminde İspanya, Albaylar Cuntası’nı iktidarda tutan Yunanistan, ikinci Dünya Savaşı’ndan sonra Doğu Bloku içinde kalan Doğu Almanya ve tüm Orta Avrupa (zorunlu olarak) Avrupa projesinden dışlanmış ülke­ler ve bölgelerdir. Hatta, geçmişinde başka bir uygarlığa (Müslüman Endülüs) yataklık etmiş olan Ispanya, uzun süre neredeyse AvrupaIı bile sayılmamıştır.

Aynısı Rusya ve Balkanlar için de geçerlidir. Burada da Avrupa’nın siyasi değerleri benimsenmediği için, dışlama söz konusu olmuş, Doğu Bloku tümden “öteki” muamelesi görmüştür. Oysa, bu coğrafi sınırların gerisinde kaldığı hal­de, Türkiye, o dönemde, Avrupa (Batı) ile diyaloğunu müttefik olarak sürdürmüştür; Avrupa Topluluğu ile ilişkiler de or­tak üyelik derecesinde yürütülmüştür.[275]

Anlaşılıyor ki, Avrupa’nın siyasi (ve kültürel) sınırları, coğrafi sınırlarının belirlenmesinde etkili oluyor. Bugün de öyle. Sadece, Soğuk Savaş döneminde Avrupa kimliğinin de belirleyicileri arasında bulunan değerlere ilişkin kısmi değiş­me söz konusudur. O dönemde, sosyalist üretim sistemi ve totaliter politik rejim (Doğu Bloku) karşısında, kapitalist üre­tim ve serbest piyasa sistemi ile demokratik rejim (Batı Blo­ku), Avrupa kimliği için de “ayraç” [276] sayılan politik ve eko­nomik değerleri oluşturuyordu. Günümüzde Doğu Bloku kalmadığı gibi, değişen uluslararası toplumun yapısıyla bir­likte Avrupa Birliği değerlerinde de yenileşme görülmektedir. Bunların belli başlıları yukarıda belirtildi. Mevcut Avrupa Birli­ği kimliği, ortak tarih ve coğrafyadan çok, konjonktürel ve genel Avrupa değerlerine sadakati zorunlu kılıyor, örneğin, kurumsal düzeyde işleyen demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve temel özgürlükler, rekabet yeteneğine sahip serbest piyasa ekonomisi Avrupa Birliği kimliğinde en önemli “ayraç”lar olarak görülüyor.

Burada, konuyu açıklayıcı bir örnek anlamında, eski Sovyetler Birliği Devlet Başkanı Michail Gorbachov’un Soğuk Savaş biterken dile getirdiği “Ortak Avrupa Yurdu” önerisine değinmek istiyorum, önce Gorbachov’un söyledikleri:

“Batı’da bazıları, Sovyetler Birliği’ni Avrupa’dan ‘dış­lamaya’ çalışıyorlar…’Avrupa’ ile ‘Batı Avrupa’yı eşdeğer gösteriyorlar. Fakat böyle manevralar, coğrafi ve tarihi ger­çekleri değiştiremez… Bizler Avrupalıyız. Eski Rusya, Avru­pa ile Hıristiyanlık tarafından birleştirildi… Rusya’nın tarihi, büyük Avrupa tarihinin organik bir parçasıdır. ”[277]

Burada Gorbachov’un Sovyet Rusya’ya Avrupa’da yer ayırmaya çalışırken referans olarak getirdiği ortak “tarih” ve” coğrafya” ile ortak din (Hıristiyanlık) vurgusu, bugünkü Avru­pa (Birliği) değerleri itibariyle, aslında, etkisiz kalacak bir retorikten öteye geçmez. Avrupalı bazı yetkililerin, Türkiye ile ilişkiler gündeme geldiğinde, gayrı resmi olarak arada bir kültürel ve coğrafi farklılığa gönderme yapmalarına rağmen.

Türkiye, aslında, Avrupa’nın çıkarları yönüyle, önemi asla küçümsenmeyecek bir konumda. Ancak, Avrupa Birliği sistemi açısından, çeşitli bakımlardan sorun potansiyeli de barındırıyor. Bu durum, “teşbihte hata olmaz” yaklaşımıyla örneklendirilecek olursa, bilgisayar beynini bozabilecek ya da tam sağlığına kavuşmamış bir insanın vücuduna girip onun bağışıklık sistemine zarar verecek bir virüs etkisi ile karşılaştırılabilir. O nedenle, Türkiye’nin AB üyesi olarak değil, AB’nin yakın çevresinde işbirliği potansiyeli olan bir ortak olarak görülmesine[278] şaşırmamalıdır.

Bu açıdan bakıldığında, Avrupa Birliği’nin 10-11 Aralık 1999’da Helsinki Zirvesi’nde[279] Türkiye’ye adaylık statüsü önermiş olması, aslında AB’nin kendi çıkarınadır. Çünkü Avrupa Birliği’nden dışlanan bir Türkiye, AB’nin yakın ve uzak çıkarları açısından bakıldığında, orası için avantajdan çok dezavantaj anlamına gelir, öyleyse, tam üyeliğe aday statüsünden dolayı Avrupa Birliği ile ilişkilerinde onun nüfuz (etki) alanında olacak bir Türkiye, öncelikle AB’nin işine gelir. Tabii Türkiye de bu gelişmeden kendince yararlanabilir. Bu arada, Yunanistan fırsattan yararlanarak iki yönlü ödün ko­parmanın yollarını arayacaktır (bir yandan Türkiye ile gele­nekselleşen sorunlarını gündeme getirerek muhatabını zora sokmaya çalışacak, diğer yandan da AB büyüklerinin Türki­ye’ye baskı yapmalarını isteyecek, bu olmazsa onlardan bazı ödünler koparmayı düşünecektir).

Gerçi dönemin Yunanistan Dışişleri Bakanı Yorgos Papandreu, Avrupalı gazetecilere yaptığı açıklamada; Türki­ye ile ülkesi arasındaki ikili sorunların bu süreçte asıl engeli oluşturmayacağını ifade ediyor. Ona göre, “Türkiye’nin önündeki gerçek engel, iç yapının yani siyasal sistemin, ordunun rolünün, azınlık sorunu ve insan haklarının Avrupa standartlarına çekilmesidir”[280]. Papandreu, Türkiye’nin AB standartlarına uyumunu, ikili ilişkilerde ve Kıbrıs’ın AB üyeliği konusundaki itirazlarında da yumuşama anlamında görmek istiyor. Tabii bu yaklaşım, gerçekte, Yunan Dışişleri Baka- nı’nın ilk söylediklerinin retorik boyutunu yansıtıyor.

II.Türkiye Avrupa Birliği ilişkileri

Her ne kadar bazı somut hadiseler Türkiye ve Avrupa arasında din/kültür farklılığını su yüzüne çıkarıyor gibi görün­se de, daha analitik ve nesnel bakıldığında, gerçekliğin bu sınırlar içerisinde kavranılamayacağı anlaşılmaktadır. Bir örnek: Aralarında o dönemin Almanya Başbakanı Helmut Kohl’ün de bulunduğu Avrupa Hıristiyan Demokratları, 4 Mart 1997’de Türkiye’nin AB’ye üyeliğinin mümkün olmaya­cağını açıkladılar. AB’nin bir uygarlık projesi olduğunu ve Türkiye’nin bunun içerisinde bulunmadığını belirttiler.

AB yetkililerinin Türkiye’yi özdeşleştirdikleri anlayış, tavır ve yapı nedir ki, bu, kendilerininkinin dışında tutuluyor?

1987’de Türkiye’nin AT’ye tam üyelik başvurusu üze­rine verilen resmi yanıtta dört eksikten söz edilerek, bunlar iyileştirilmediği sürece bu ülkenin Topluluğa kabul edilmeye­ceği bildirilmişti. Neydi bunlar? Yeniden anımsayalım: a) ülkede demokrasinin yetersizliği, b) insan hakları ihlali, c) ekonomik yapının yetersizliği, d) ülkedeki geri kalmış böl­geler sorunu (AB’de Bölgesel ve Sosyal Fon, Bölgeler Komi­tesi gibi sosyal yapılar[281] aracılığıyla bölgeler arasındaki ge­lişmişlik farkının giderilmesine çalışılır. Doğaldır ki Türki­ye’nin üyeliği, bu durumda, büyük bir mali külfet getirir AB’ye.)

Avrupa projeleri ile ilintili görülen “çağdaş uygarlıkta[282] bugün en geçerli değer, demokrasidir. Bu da içi istikrarın, temel hak ve özgürlükler prensibi gereğince toplumun ge­reksinim ve tercihlerine uygun bir sosyal, ekonomik ve siya­sal yapı içerisinde sağlanmasıyla oluşup gelişir, öyle anlaşı­lıyor ki, ortak değerlerin paylaşıldığı bir sistem olan AB’ye ters düşmememiz, öncelikle, yukarıda dile getirilen dört en­gelin en önemlisi olan demokrasi yetersizliği sorununu çöz­memize bağlı. Çünkü, bu, temel anlayış ve yaklaşıma ilişkin bir sorundur. Demokrasi anlayışımız, bizim sınırlarımız dahi­linde kendimize özgü bir uygulama yapmamıza zemin hazır­layabilir, hatta bir kısım aydın ve politikacılarımız demokrasi­ye “incelikli müdahale”yi normal karşılayabilirler. Ve tüm bunlardan sonra da demokrasinin erdemlerini anlatmaktan asla vazgeçmiyor olabiliriz.

Oysa biz de artık, gerçek demokrasiyi anlayıp uygula­yabilmek ve nimetlerinden yararlanmak için dinamik ve anali­tik bir düşünsel düzeyi yakalamak zorundayız. Avrupa Birliği kendi içinde bütünleşme sorunları ve ihtilaflar barındırıyor olabilir, hatta Türkiye’yi farklı bir din ve kültür çevresinden gelen “öteki” olarak görebilir. Bunlar, yine de Türkiye’nin çağdaş evrensel değerleri özümseyip kendini geliştirmesine engel değildir. (AB içinde ve dışında).

AB’nin iç ve dış politikamızda ne derecede önem­li/önemsiz bir hedef olduğu, hatta AB’nin ne olduğu konu­sunda her kademede bilgi noksanlığı bulunmasına karşın, bu uluslarüstü sistemin adı (Avrupa Birliği) politikacılarımızın ağzından hiç düşmüyor. Her vesileyle, Türkiye’nin buraya katılacağı vurgulanıyor. Ama öte yandan, AB’nin, örneğin, yargı yetkisinden söz açılınca bazı yüksek yargıçlarımız kendi yetki alanlarına hiçbir yabancı mahkemenin el atama­yacağını söyleyebiliyorlar. Bunlar AB mahkemesinin (Avrupa Adalet Divanı) ulusal mahkemelerin de üzerinde bir yargı yetkisine sahip olduğunu ya bilmiyor ya da kabullenmek istemiyor olmalılar. Daha da önemlisi, biz AB’nin ilk yılların­dan bugüne kadarki süreçte oluşturduğu demokrasi bilincinin de farkında değiliz. 1958’de yürürlüğe giren ve AET’yi kuran Roma Andlaşması, üyelik başvurusu hakkındaki değerlen­dirme ve kararları Komisyon ve Konsey’e bırakırken, (mad. 237) 1992’de imzalanıp 1993’te yürürlüğe giren Maastricht Andlaşması, AB’ye üyelik konusunda da Avrupa Parlamentosu’na önemli yetkiler veriyor. Buna göre, Komisyon’un görüş ve önerileri, Avrupa Parlamentosu’nun onayı alındık­tan sonra Bakanlar Konseyi’ne gelebilmektedir.

Burada demokrasi esprisi ustalıkla işleniyor. Parla­menterler üye devletleri temsil etmiyorlar, halkları (siyasal eğilimlerine göre gruplaşmış olarak) temsil ediyorlar. Avrupa Hıristiyan Demokratlar toplantısında ilan edilen “uygarlık projesini” de demokrasi anlayışından ayrı tutamayız. Türki­ye’nin, AB dışında tutulmasının nedenlerini biraz da bu göz­lem ışığında aramalı ve kendimizi sorgulayabilmeliyiz. Bizim dışımızdaki gündemde, özellikle Avrupa’da neler olduğuna baktığımızda görürüz ki ulusal devletlerdeki demokrasi uygu­lamalarının uluslararası boyutta sonuçları tartışılıyor, hem de AB ve diğer bazı merkezlerin ağırlığı ve etkisi ile.

Buradan kendi ülkemiz adına biz sonuçlar çıkarmaz­sak, bunu başkaları bizim adımıza yapar. Avrupa Hıristiyan Demokratlarının yaptıkları gibi, (gerçi Avrupa Parlamentosu’ndaki Sosyalistler ve Yeşiller, Hıristiyan Demokratların Türkiye’yi uygarlık bazında dışlamalarına karşı çıkıyorlar, ama onlar da somut bir dille demokrasi ve insan hakları pra­tiğine sert eleştiriler getirdikleri Türkiye’nin bu haliyle, AB’ye alınmasını istemiyorlar.) 16 Mart 1997’de AB Bakanlar Konseyi’nin (AB Konseyi değil!) Apeldoorn toplantısında Türki­ye’nin de AB’ye tam üyelik için beklemekte olan ülkeler ara­sında bulunduğunun açıklanmış olması, bizim açımızdan yeni gelişmeyi ifade etmiyor. Türkiye zaten hep bu statüdey­di. Alman Dışişleri Bakanı Kinkel’in aynı toplantıda “Türkiye AB’ye giden ray üzerinde tutulmalıdır” şeklindeki çekincesin­den de anlaşılacağı gibi, bu statü süreklilik arz ediyor. Bunun değişmesi, hem Türkiye’nin hem de AB’nin tutumuna bağlı. Tabii ki, çelişkiye düşmeden.

1.Politikalar Çelişkili Olmamalı

Türkiye’de çeşitli kurum ve kesimlerin, niyetleri öyle olmasa da, sonuçta ne yazık ki ilerleyip gelişmeye engel teşkil edecek kısır döngülerde ülkenin kilitlenmesine yol aça­cak tarzda, çelişkili söz ve davranışlar sergilediklerine tanık oluyoruz. Konuyu bir iki örnekle somutlaştırmak istiyorum. Bilindiği gibi, Türkiye yıllardır Avrupa örgütlenmeleri içinde aktif olarak bulunmak, şimdilerde ise Avrupa Birliği’ne tam üye olmak için çalışıyor, (ya da en azından bunu sürekli söylüyor.) Ama bu olmuyor. Neden? işte asıl sorun burada. Çelişkiyi burada aramak gerekli. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesinin doğru olmadığı ileri sürülebilir, bunun üzerinde tartışılabilir.[283] Doğru da olabilir yanlış da, o ayrı bir konu. An­cak, “Türkiye’nin AB’ye mutlaka girmesi gerekir ve girecek­tir”, derseniz, işte o zaman muhatabınızın düşünceleri ve tarzı sizin için son derece önemli olmak zorundadır.

Bu anlamda olmak üzere, şu sorunun yanıtı da önemli olacaktır: AB Komisyonu’nun Türkiye (eski) temsilcisi Büyü­kelçi Michael Lake’nin İstanbul’da düzenlenen Euromoney Konferansı’nda (Mayıs 1997) dile getirdiği hususlar acaba Türkiye gündeminde hiç yer etti mi? Yukarıda sözünü ettiği­miz ilgililer bunu duydular mı? Pek sanmıyorum, çünkü onla­rın da katkılarıyla Türkiye gündemi, AB Komisyonu temsilci­sinin işaret ettiği negatif yöne doğru her gün biraz daha ka­yıyor.

Büyükelçi Lake, Türkiye’deki girişimcilik ruhundan, insan kaynaklarından, “Anadolu Kaplanları” tanımlamasıyla andığı özel sektörün üretim gücünden söz etmiş ve yabancı yatırımcıların gelmesine de engel olan siyasi belirsizlikten dolayı Türkiye’de “değerli zamanın büyük ölçüde ziyan edil­diğine tanık olduklarını” belirtmişti. Ve AB’ye tam üye olmak isteyen aday ülkelerin uymaları gereken kriterleri saymıştı. Aslında bunlar, AB Konseyi’nin 1993 tarihli Kopenhag Zirvesi’nde belirlediği kriterlerdir (Kopenhag Kriterleri):

1.Demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan haklan ve azınlıklara saygı gösterilmesi ve korunmasını garanti altına alan kurumların istikrarı;

              2.İşleyen bir piyasa ekonomisinin varlığı yansıra Birlik içindeki rekabetçi baskılar ve piyasa güçleri ile başa çıkabil­me yeteneği;

               3.Siyasi, ekonomik ve parasal birliğin amaçlarına uyulması dahil olmak üzere üyelik yükümlülüklerini üstlenme kabiliyeti”.[284]

Türkiye’nin Avrupa ile ilişkileri ve Türkiye gündemi, bu kriterler açısından her zaman sorgulanmalıdır. Azınlıklar konusunda Türkiye’nin durumu farklı olabilir, ama Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde büyük ölçüde Alman ve başka etnik azınlıkların bulunduğu düşünülürse, demokrasi ve insan hakları bağlamında azınlık haklarının da vurgulanması, ortak bir içişleri ve adalet politikası ile bir birlik yurttaşlığı uygula­masına giden AB sistemi için normal görülmelidir. Diğer tüm noksanlıkların giderilmesi amacıyla yapılacak çalışmalar; her şeyden önce ülkenin ekonomik, siyasal ve demokratik ge­lişmesine hizmet edecektir. Eski Doğu Bloku ülkeleri (özellik­le Macaristan ve Çek Cumhuriyeti) gibi Türkiye de, örneğin enflasyonu (%90’lardan) %9’a düşürüp kişi başına GSMH’yı (3000 dolardan) 12000 dolara yükseltse, AB’ye girmese bile uluslararası toplumda kendine yakışan itibarlı yerini alacak ve hiç kimse onu belli evrensel değerlerle hizaya getirmek için uyarmayacaktır.

Bunun için ise önce aydınlanma, sonra da uyum ça­lışması gerekiyor. Öncelikle, Üniversitelerimiz bu konularda aydınlatıcı çalışmalar yapabilirler. Esasen üniversiteler, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 12/c maddesinde belirtildi­ği gibi, “Türk toplumunun yaşam düzeyini yükseltici ve ka­muoyunu aydınlatıcı bilim verilerini söz, yazı ve diğer araç­larla yaymak” ile görevli kurumlardır. Üniversitelere verilen bu görev, toplumun yaşam düzeyinin yükseltilmesi ve kamu­oyunun aydınlatılması konularında onları ayrıcalıklı ve öncü bir konuma getirmektedir. Hem Türk toplumunun yaşam düzeyinin yükseltilmesi, hem de kamuoyunun doğru bilgilerle aydınlatılması anlamında üniversiteler, aslında tam da bu konuda çok önemli bir görev ve sorumluluk ile yükümlüdür­ler.

Burada Türk üniversitelerine; a) Kamuoyunun Avrupa Birliği konusunda aydınlatılması, b) Toplumun yaşam düze­yinin yükseltilmesine katkı bağlamında iki ayrı alanda görev düşüyor. Üniversiteler; hadiseleri, olguları ve eşyayı açıkla­ma ve anlama yöntemleri aracılığıyla bilimsel bir ışık tutabi­lirler, konuya. O zaman, karşılıklı olarak, ama özellikle de Türkiye’de bizler, yanlış beklentilere girmekten kurtulmuş oluruz. Hesaplarımız, politika ve değerlendirmelerimiz daha gerçekçi ve tutarlı olur.

Avrupa’da yaşayan göçmenlerle, Avrupalıların arasın­daki diyalog engelini bertaraf etmek amacıyla yapılan bazı aydınlatma çalışmaları, bu konuda bize de fikir verebilir.

2.Avrupa Birliği’nde Müslüman Göçmenler

Avrupa’nın üçüncü ülke yurttaşlarıyla ilişkilerine dair taslak niteliğinde bir Euro-islam modelinden söz edilmekte­dir. Avrupalı İslam olarak ifade edilebilecek bu modelin ama­cı, (Hıristiyan) Avrupalılar ile Avrupa’da yaşayan (göçmen) Müslümanlar arasında karşılıklı anlayış ve diyaloğun tesis edilmesi ve barış içinde bir arada yaşamanın sağlanmasıdır, özellikle Soğuk Savaş’ın bitiminden sonra yaratılan “kötü İslam” imajı, Avrupalıların Müslümanlara karşı önyargılı ve ürkek davranmalarında etkili olmuştu. Euro-islam modeli aracılığıyla, Avrupa’da yaşayan 10 milyondan fazla Müslüman nüfus ile Avrupalılar arasında doğabilecek gerginlik ve düşmanlıkların yol açacağı tehlikenin önüne geçilmesine çalışılıyor. Burada, İslam’ın da Hıristiyanlık gibi olumlu yönle­ri olan bir büyük din olduğu anlatılarak karşılıklı yakınlaşma­nın yolu açılıyor.[285]

İsveçli bir diplomat olan Lars Lönnback öncülüğünde yürütülen Euro-İslam (Avrupa islamı) modeli, temelde “öteki’ni anlamaya ve farklı olanla birlikte yaşamaya yönelik olumlu bir girişim. Yüzyıllarca kendinden olmayanı dışlamış, sürmüş ya da imha etmeye çalışmış bir Avrupa için bu giri­şim olumlu görülebilir. Gerçi bu proje İslami belirli bir bölge­ye hasretmek gibi algılanırsa, eleştirilebilir; ama ortak bir anlayış zemini olarak değerlendirilirse, durum farklılaşır.

Göç ve ticaret, esasen, tarihte dünyanın her yerinde sivriliklerin, radikal ideolojilerin törpülenmesine ve uyum yeteneğinin gelişmesine zemin hazırlamıştır. Bugünkü Euro-islam modelinin arka planında da bu öğretici deneyimi gör­mek mümkün. Çeşitli İslam ülkelerinden Avrupa’ya göç etmiş insanların, kendi inanç ve yaşam biçimlerini koruyarak ve dışlanmışlık radikalizmine düşmeden Avrupalılarla beraber yaşamaları hem Avrupa’nın işine gelir hem de göçmen Müs­lümanların. Biz de, AB ile Gümrük Birliğine girmiş ve ona aday bir ülke olarak ticaret ve üretim sektörlerinin (hem Gümrük Birliği hedeflerinin gerçekleşmesi hem de ülkede radikalizmin ve gerginliğin önlenmesi bakımından) ne kadar önemli olduğunu, yukarıdaki örnekten anlamak durumunda­yız.

3.Avrupa Birliği’nin Amaçları ve Türkiye’nin Beklentileri

Avrupa Birliği, bir ekonomik ve sosyal alan oluşturma yolundadır. Yasadışı yollardan buraya göçü engellemek ve gereksinim duyduğu nüfusun yerleşmesini sağlamak ama­cıyla da hukuki düzenlemeler yapmaktadır. Maastricht ve Amsterdam Antlaşmalarıyla Avrupa Birliği’nin; “özgürlük, güvenlik ve adalet alanı” olarak geliştirilmesi hedeflenmiştir.[286] Burası aynı zamanda tek bir para birimine sahip ekonomik ve sosyal yaşam çevresi olarak düşünülmekte; ortak bir gü­venlik politikası ve dış politika yoluyla ise uluslararası dü­zeyde bir Avrupa Birliği kimliğinin oluşturulmasına çalışıl­maktadır. Dışa karşı ise tek Avrupa Yurttaşlığı olacaktır.

Bütün bunlar, tarihsel süreçte edinilen deneyimler ve antlaşmalarla kazanılan Topluluk birikimlerinin korunup ge­liştirilmesiyle hayata geçirilebilecektir. Buna yönelik çabalar sürmektedir, örneğin 15-16 Ekim 1999’da Finlandiya’nın Tampere kentinde gerçekleşen AB Devlet ya da Hükümet Başkanları Zirvesi’nde, Avrupa Birliği entegrasyonunun ortak hukuk ve adalet boyutuyla daha da geliştirilmesi yönünde görüş birliği sağlandı. En geç 2004 yılına kadar bir Ortak Adalet Politikası’nın kurumsallaşmış olarak ve tüm AB ülke­lerini bağlayıcı biçimde devreye sokulmasına çalışılmıştır, öncelikle göç politikası, politik sığınma, suç takibi gibi konu­ları içeren bir yeknesak hukuk sisteminin, AB ülkelerinde mevzuat çeşitliliğini ve gereksiz bürokrasiyi ortadan kaldır­ması beklenmektedir. Suç takibi ve ceza infazında ortak AB normu getirilerek, ceza hukukunda uyum yoluna gidilmekte­dir.[287]

AB üyesi ülkelerin savcı, yargıç ve polislerinden olu­şacak “Eurojusf bu alanda hizmet verecek ve Avrupa Birliği Ortak Adalet Politikası’nın etkin biçimde yürütülmesine kat­kıda bulunacaktır.[288] Bunun sonucunda ise kararların ortak tanımı ile birlikte, ulusal mahkemelerin farklı ve birbirleriyle çelişen kararlarına son verilecektir. Buraya katılacak olanlar­dan da bu sisteme/mekanizmaya uyum yeteneği geliştirme­leri beklenecektir, bu gayet doğal.

Türkiye, böyle bir değer dağıtım sistemi içerisinde yer almayı 1959’dan beri en azından başvuruda bulunarak ve arada bir bunu dile getirerek- isteyen bir ülke olarak acaba yukarıdaki gelişmelere nasıl bakıyor? Türkiye, yani bu ülke­nin siyasal karar alıcıları, uygulayıcılar, bilim adamları, yar­gıçlar, savcılar ve her kesimden halk. Zira söz konusu olan; toplumsal, kültürel, politik, ekonomik, kurumsal ve tarihsel bir proje, o nedenle de geniş bir ufku ve potansiyeli gerektiriyor, herkesi ilgilendiriyor. Buraya katılmak isteyenlerin de onun dışında kalmayı tercih edenlerin de birbirinden farklı gerek­çeleri olabilir. Örneğin Norveç gibi küçük ama refah düzeyi yüksek bir Avrupa ülkesinde yaşayanların çoğunluğu, mev­cut durumlarından memnun oldukları için AB Değer Dağıtım Sistemi’nin kendilerine ilave bir yarar getirmeyeceğine inanı­yorlar ve buraya katılmak istemiyorlar. Oysa, komşumuz Yunanistan hem siyasi hem de ekonomik sebeplerle Avrupa örgütlenmesine mutlaka dahil olmak istemiş, bunu ulusal çıkarları açısından yararlı, hatta gerekli görmüştür. Türkiye için de aynısı ileri sürülebilir, 1959 tarihli ilk başvuru ve 1987’deki tam üyelik talebiyle yapılan müracaat zaten bunu gösteriyor. Ama Türkiye’de bazı hususların kabullenilmeyişi ve AB kriterlerine itirazlar söz konusu. Ve bunlar Norveç örneğindekinden epeyce farklı.

Türkiye, yukarıda değinilen Avrupa projesine ilgiyle yönelmiş olmasına karşın, onun kendine özgü oluşum ge­rekçelerini ve süreklilik koşullarını tam olarak kavramış de­ğildir. Bundan dolayıdır ki Avrupa Birliği’nin genişleme süre­cinde olası katılımcıların uymaları gereken kriterler, Türki­ye’de ulusal bütünlüğü bozucu muzır istekler biçiminde görü­lebilmektedir. Oysa bunlar Orta Avrupa ülkelerinde, örneğin Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Polonya’da 1993’ten itiba­ren kendilerini AB standartlarına hazırlama vesilesi olarak görülmüş ve bu yönde yasal/ kurumsal düzenlemeler yapıl­mıştır. Hatta bu ülkeler kendi aralarında yarışmaktadırlar: AB’ye önce Çek Cumhuriyeti’nin üyeliği söz konusu iken, daha sonra, gerekli koşulları yerine getirmede Macaristan’ın daha başarılı olduğu bilinmektedir. Çünkü orası bir ortak yaşam alanıdır, mümkün olduğunca homojen bir ekonomik, politik ve toplumsal yapıyı zorunlu kılmaktadır. 16 Nisan 2003’de imzalanan Katılım Antlaşması’yla on ülke (Macaris­tan, Çek Cumhuriyeti, Polonya, Estonya, Letonya, Litvanya, Slovenya, Slovakya, Malta, Kıbrıs) AB’ye dahil edilmiştir

Türkiye, dış politika hedefleri ve onların gerekleri ko­nusunda daha gerçekçi ve inandırıcı politikalar geliştirmeli, bunları iç politika endişelerinden arındırmalıdır.

Peki Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliği konusunda Avrupa’nın görüşü nasıldır? Bu konuda üç farklı yaklaşımla karşılaşıyoruz:

Birincisi, olumsuz görüş. Bunlar iki grupta değerlendi­rilebilir. Bir kısmı, bazı nesnel verileri veya hadiseleri kendi negatif tercihlerine gerekçe olarak ileri süren ve bundan dolayı Türkiye’nin AB’ye dahil edilmesini iyi görmeyenler. Bir diğer grup ise doğrudan kültür/din ve coğrafya farklılığını öne sürerek, Türkiye’yi Avrupa’nın dışında görmek isteyenlerden oluşuyor.

İkincisi, konuya AB sisteminin işleyişi ve kurumsal yapısı açısından, başka bir deyişle, teknik düzeyde yakla­şanlardır. Bunların nötr bir tavır sergilediklerini söyleyebiliriz.

Üçüncüsü ise Türkiye’yi Avrupa Birliği içinde görmek isteyenlerin tercihidir. Bunların bir kısmı, kendi samimi kişisel tercihleriyle, bir kısmı da ülkelerinin/devletin çıkarları açısın­dan Türkiye’nin AB üyeliğine sıcak bakıyor. Örneğin İngiltere kendi geleneksel politikalarına da uygun olarak, genel anlamda Türkiye’yi Avrupa Birliği içerisinde görmeye daha yatkındır. Son dönemde Yunanistan da, belki biraz konjonk- türel etkiyle, Türkiye’yi AB’den dışlayıcı bir tutum takınmak yerine, bu ülkenin AB ile sıcak ilişkiler geliştirmesi yönünde politika üretiyor. Avrupa genelinde halkın çoğunluğu ise, şu aşamada, Türkiye’nin AB üyeliğini desteklemiyor.

Avrupa Birliği sistemi, egemenliğin ortak bir üst otori­teye devrini gerektiriyor.[289] Bu da yine ortak yarar içindir; gerektiğinde mali kaynak kullanımını (örneğin geri kalmış bölgelerin kalkındırılması için) zorunlu kılmaktadır. Bu alan­da bütçe harcamalarını da beraberinde getirecek bir yeni üye ülkenin AB’ye katkısı, oradan aldığından çok daha az olacağından, bu durumdaki bir ülkenin tam üyeliği en azın­dan ertelenecektir. Bu, işin bir boyutu. Diğer boyutu ise şu: AB’ye girmesi söz konusu olan bir ülkede, mesela Türki­ye’de, gücü elinde tutan çeşitli çevreler, egemenlik feragati temelinde gelişen bir sistemi kendi alışkanlıkları ve çıkarları açısından sakıncalı görebilirler.

Oysa ülkede demokrasinin yerleşmesi, toplumsal ve siyasal istikrarın doğal bir süreç içinde kendini hissettirmesi, farklı düşüncelerin alışverişiyle olur. Bu düşünce pazarına tahammül etmeden demokratik toplumu oluşturamayız. Bazı çevreler ve marjinal gruplar da buna tahammül edemezler, çünkü böylesi ortamda bazı fırsatları kendi çıkarına kullanamama ya da gücü elinden kaçırma riski vardır. Bu güç, eko­nomik de olabilir politik de.[290]

4.Siyasal ve Toplumsal Boyut

Burada belki de en önemlisi, konunun siyasal ve top­lumsal boyutudur. Türkiye, Avrupa Birliği hedeflerini kabulle­nerek bunların uygulanmasına yönelik adımları atacak top­lumsal ve siyasal iradeye sahip midir? Bizde toplumsal ve siyasal irade oluşumu hangi koşullarda, nasıl gerçekleşiyor? Avrupa ile ilişkilerimiz konusu (batılılaşma, modernleşme, çağdaşlaşma söylemleriyle birlikte) hangi çekim alanlarında şekilleniyor?

Her şeyden önce şunun ayırdında olmalıyız: Türkiye, her zaman jeostratejik ve jeopolitik tasavvurların ve realite­nin odağında bir ülke olmuştur ve halen de öyledir. Yarın da öyle kalacaktır. Tarihsel deneyimler gösteriyor ki Türkiye, Batı nezdinde, sadece Avrupalı olarak değil, hem Avrupalı hem de Asyalı ve Ortadoğulu bir ülke olarak önemlidir. Tür­kiye’nin kendi çıkarları açısından da bu, böyledir. Ne var ki, yeri geldiğinde asıl Avrupalı’dan daha fazla Avrupalı olma öykünmeciliği gösteren, işine gelmediğinde ise Avrupalılığı Hıristiyan Kulübü taraftarlığına indirgeyen kolaycı tavırdan kendimizi kurtaramadığımız sürece; Avrupalılık iddiamız hiç kimseye inandırıcı gelmeyecektir. Dahası, başkalarının bile bizde gördükleri potansiyel “jeostratejik aktör” rolünü oyna­mamız bu gidişle hiç de kolay olmayacaktır (kimlik krizi). Türkiye, bu anlamda bir ikilem içerisinde: Bir yanda ortaya konulan bazı tercihler (hedefler); diğer yanda ilerlemeye ve dönüşüme engel iç siyasal yapı, işlevsel olmayan bir demok­rasi.

Öte yandan Türkiye’de halk, ülkedeki siyasal iradenin oluşumunda gerçek anlamda normal demokrasilerde nasıl gerekiyorsa o ölçüde etkili değil: Temsili (vekaleten) dü­şünme geleneği hakim. Ülkenin temel konuları/sorunları üzerinde düşünüp taktik geliştirenler, seçmenleri (halkı) ve onların vekillerini temsilen siyasal parti liderleridir. Dolayısıy­la, siyasal parti liderleri, ülkenin geleceği ile ilgili bazı temel konularda belirgin bir manipülasyon (seçmeni etkileme ve avantajlı durumu oya tahvil etme) olanağına sahiptirler[291]. Avrupa Birliği konusu burada sözü edilen davranışa elverişli bir alan olarak kendini gösteriyor, o nedenle politikacıların en fazla maniple ettikleri bir konu olmuştur ve halen de olmak­tadır.

Avrupa Birliği konusunun bir başka özelliği de, bunun Türkiye’de siyasal rejimin varlık sorunu bağlamında tanımla­nan devletin “yüksek menfaatleri” ve stratejik öncelikler kap­samında bir ideal politikanın uygulama alanı, daha doğrusu, tarafı oluşudur. Tam da bundan dolayı ama bu kez, karar merkezinde bulunan liderlerin yukarıda sözü edilen manipü- lasyon olanakları sınırlanmaktadır. Çünkü karar alıcı ve uygulayıcı konumunda olanların uymaları gereken yönelim ve davranış modeli zımnen de olsa konulmuştur. Politikanın söz konusu modele göre geliştirilip (ya da değiştirilip) uygulan­ması, hem gelinen makamda kalmak ve gerçek anlamda muktedir olabilmek hem de bir sonraki seçimde seçmen desteğini almak için gerekli görülüyor. Bir süre önce bunun örneklerini hep birlikte gözlemledik. Başbakanlığı sırasında Necmettin Erbakan’ın iktidardaki tavrı, orada kalıp muktedir olma çabasına; Tansu Çiller’in ve Mesut Yılmaz’ın tutumları ise daha çok manipülasyona örnek gösterilebilir (Başbakan Çiller’in Gümrük Birliği’ni AB’ye üyelik derecesinde büyüterek halkı coşkulu kutlamalara teşvik etmesi, Başbakan Yılmaz’ın da Aralık 1997 Lüksemburg Zirvesi’nde Türkiye AB’ye tam üyelik için aday kabul edilmeyince, -kırılan ulusal gururumu­zu okşarcasına ve seçmene hoş gelecek tarzda- AB ile siya­sal diyalogu kesme ve tam üyelik başvurusunu geri alma tehdidinde bulunması).

Anlaşılıyor ki, Türkiye’de halk, AB konusunda konjonk­türe bağlı olarak farklı şekillerde bilgilendirilip yönlendiriliyor. Bunlar, gerçekte iç politikaya dönük tasarruflardır; ama so­nuçları, köklü bir devlet geleneğine sahip ülkemizi çağdaş dünyada hiç de layık olmadığı bir periferi konumuna itmek­tedir[292]

III.Avrupa Birliği’nin Güvenlik Politikası ve Türkiye

Avrupa, dünya politikasında söz sahibi olmaktan çıktı­ğından beri siyasal birlik kurma çabalarını arttırmıştır. Geç­mişi yüzyıllar öncesine uzanan bu çabalar, Soğuk Savaş başında Atlantik ötesinden de destek gördü. O zaman ‘realpolitik’ öyle gerektiriyordu, mevcut uluslararası konjonk­türdeyse durum biraz farklı. İki kutuplu dünya sisteminin ortadan kalkmasıyla birlikte Avrupa, kendi güvenlik örgüt­lenmesini, ABD’den bağımsız biçimde oluşturmanın yollarını aramaya başladı.

Avrupa, ilk kez 1980’lerin ortalarında, ‘Tek Avrupa Senedi’ ile, ‘ortak dış politika’ düşüncesini açıkladı.1 1993’te yürürlüğe giren Maastricht ve onu izleyen Amsterdam andlaşmalarıyla ortak dış politika ve güvenlik politikası’na ilişkin hükümler daha ayrıntılı biçimde belirlendi. İleride ortak sa­vunmanın da olabileceği vurgulandı. Bunun için BAB (Batı Avrupa Birliği) AB’ye entegre edilmeye çalışıldı. Ama BAB’a o dönemde 15 AB üyesinin hepsi dahil değildi (Danimarka, İrlanda, İsveç, Finlandiya ve Avusturya dışarıda). Dolayısıyla AB, dış politika ve güvenlik alanında aktif bir tavır ortaya koyamadı. Yugoslavya örneği, somut krizlerde AB’nin müs­takil bir politika izleme yeteneğinden yoksun olduğu kanaati­ni güçlendirdi. Bilindiği gibi, Kosova krizi, uluslararası yapı ve ilişkileri çok boyutlu olarak dönüştürecek sonuçlar doğurdu. NATO, varlığını ‘meşruiyet ve pratik gereklilik’ zemininde sürdürmesine olanak verecek biçimde Kosova’ya müdahale etti. Ama bölgenin tarihsel, kültürel ve stratejik açıdan has­sas dokusu ve Avrupa-Atlantik kanatlarının kendine has dengeleri yüzünden, ancak iki buçuk ay sonra çözüm umudu belirdi. Kosova’ya özerklik verilmesi gündeme geldi. Barış planının BM denetiminde NATO’nun kapasitesinden de ya­rarlanılarak uygulanmasına çalışıldı. Ancak, bütün bunlardan bölgenin barış ve istikrara kavuşması yönünde bir netice alınamadı.

Bu arada ittifakın Avrupa kanadı (AB), ortak güvenlik ve savunmaya ilişkin arayış ve çalışmalarını yoğunlaştırdı. AB, önce Haziran 1999 Köln Zirvesi’nde Türkiye’yi de ilgi­lendirecek türden değişiklikler içeren politikalara yönelik ilkeler benimsedi. Bunlar aynı yılın Aralık ayındaki Helsinki Zirvesi metinleriyle daha da geliştirildi. Köln ve Helsinki zir­veleri Avrupa Birliği’nin ortak güvenlik ve savunma politika­sına yeni açılımlar getiren önemli dönüşümlere zemin hazır­lamışlardır. Amaç, ‘Avrupa Güvenlik ve Savunma Birli­ği/Kimliği’ oluşturmak. AB kendi savunma ve güvenlik örgü­tünü kurarak krizlere doğrudan (NATO’nun kapasitesine bağımlı olmadan) müdahale etmek istiyor. Buna yönelik olarak AB genelkurmay başkanlarının politikacılara askeri konularda danışmanlık hizmeti vermeleri gibi Türkiye’nin yabancısı olmadığı yeni usuller söz konusu. Geleneksel olarak ittifaka yanaşmayan AB üyelerinden İsveç, Finlandiya, Avusturya ve İrlanda ile NATO üyesi olduğu halde BAB’a katılmayan Danimarka’nın da bu yeni oluşum içerisinde yer alacakları belirtilmekte.

Köln Zirvesi’nde, Amsterdam Andlaşması’na gönder­me yapılarak, ortak güvenlik ve savunma alanında AB’nin işlevselleştirilmesi gerektiği ifade edilmiştir. Genel anlamda, uluslararası ilişkilerde Avrupa Birliği’nin rolüne dikkat çekile­rek, uyuşmazlıkların önlenmesinde ve kriz yönetiminde Ba­kanlar Konseyi’nin AB Andlaşması’nda tanımlanan yetkileri kullanarak etkin kararlar almasına yönelik irade ve inanç vurgulanmıştır.2 Bunun gerçekleştirilmesi ve uluslararası krizlere karşı tavır alınması amacıyla, NATO etkinliklerine engel teşkil etmeyecek tarzda bir AB Askeri Gücü’nün oluş­turulmasına çalışılmaktadır. Bu arada AB yeteneklerinin, BM Şartı’na uygun olarak uluslararası barış ve güvenliğe katkıda bulunmaya olanak verecek şekilde geliştirilmesi öngörülmektedir.

Ayrıca, savunma endüstrisinde işbirliği ile askeri araç ve gereçlerin günün koşullarına uygun hale getirilerek, üye­lerin askeri birlikleri arasında ahenk yaratılması da planlan­maktadır. Bununla beraber, ulusal düzeyde sivil kaynaklardan yararlanılarak, kriz yönetiminde askeri olmayan araçla­rın devreye sokulması da AB’nin ortak savunma ve güvenlik politikasının bir parçası olacaktır.

Amsterdam Andlaşması ile Petersberg Görevleri (insani yardım ve kurtarma operasyonları, barışı koruma görevleri, kriz yönetiminde barış tesis etmeyi de içeren aske­ri müdahale görevleri) AB’nin ortak savunma ve güvenlik politikasına dahil edilmiştir. Burada, askeri kriz yönetim ka­pasitesinin geliştirilmesine olan gereksinim, hem Avrupa Birliği Andlaşması ile getirilen görev ve yükümlülükler[293] hem de AB’nin yeni uluslararası rolü ile doğru orantılı biçimde artmaktadır.

Avrupa güvenlik ve savunma politikasının başarıyla yürütülmesi için gerekli katılım ve işbirliği biçimleri genel hatlarıyla belirlenmiştir. Buna göre, AB operasyonları iki farklı düzlemde incelenebilir. Birincisi, NATO’nun olanak ve kaynaklarına başvurulmadan yapılacak operasyonlardır. Bunlar AB üyelerinin ön çalışma ve tanımlamalarına dayalı planların, ulusal veya çokuluslu askeri güç marifetiyle hayata geçirilmesini ve Avrupa’daki krizlere müdahaleyi öngörmek­tedir.[294]

İkincisi ise NATO’nun imkan ve araçlarından yararla­nılarak yapılacak operasyonlardır, özellikle 1996 Berlin ka­rarları ve NATO’nun 1999 Washington Zirvesi kararlarına dayalı düzenlemelerin hayata geçirilmesine yönelik operas­yonlar bu kapsamda anılabilir.

Köln zirvesinden çıkan diğer bir sonuç ise, Rusya Federasyonu’yla stratejik ilişkilerin geliştirilmesi, ekonomik ve politik alanda, jeostratejik boyutta işbirliğine derinlik ve işlevsellik kazandırılması istenci. Şimdi bunu biraz daha ayrıntılı inceleyelim.

“Avrupa uygarlığının ortak mirasında paylaşılan de­ğerleme gönderme yapılarak[295], Avrupa Birliği’nin bir “ortak strateji’ temelinde Rusya ile işbirliği yapması öngörülmekte­dir. Bu anlamda, AB Konseyi’nin Rusya ile işbirliğinde izledi­ği amaçlar, ilkesel olarak, şunlardır:[296]

  • Rusya’da demokratik ilkelerin toplumsal ve siyasal alanda bütün kurumlarıyla hayata geçirilmesi, bu arada Rusya’da gelişip güçlenmesi beklenen sivil toplum aktörlerinin AB’dekilerle ilişkilerinin teşvik edilmesi,
  • Bütün kurumlarıyla hayata geçirilmesi, bu arada Rusya’da gelişip güçlenmesi beklenen sivil toplum aktörlerinin AB’dekilerle ilişkilerinin teşvik edilmesi,
  • Rusya’nın Avrupa ekonomik ve sosyal alanına entegrasyonunun sağlanması (özellikle enerji ala­nında Rusya AB için pek önemlidir),
  • Avrupa ve çevresinde istikrar ve güvenliğin pekişti­rilmesi için işbirliği (ortak stratejik çıkarlar etrafında BM ve AGİT platformlarında işbirliği),
  • Avrupa kıtasındaki ortak tehlikelere karşı işbirliği: Avrupa Birliği, kaynakların işletimi ve yönetimini daha iyi düzeye getirerek enerji politikalarını geliş­tirmeyi her iki tarafın ortak çıkarı için gerekli gör­mekte, nükleer güvenliğin sağlanmasına yönelik olarak da ortak çalışmalar yapmayı önermektedir. Ayrıca, organize suçlar, illegal göç, insan ve uyuş­turucu ticareti, kara para aklama gibi suçlara karşı birlikte mücadele yolları aranmaktadır.

Aralık 1999 Helsinki Zirvesi’nde de Avrupa Birliği’nin ortak güvenlik ve savunma politikası çerçevesinde askeri ve askeri olmayan (diplomatik etkinlik, insani yardım, ekonomik önlem ve polis gücü) araçlarla kriz yönetimi yeteneğinin ge­liştirilmesi konusunda önemli adımlar atılmıştır. Buna göre, NATO’nun bütünüyle müdahil olmadığı durumlarda Avrupa Birliği’nin tek başına kararlar alarak uluslararası krizlere karşı askeri operasyonlar düzenlemesi sözkonusu olacaktır. Üye devletlerin 2003 yılına kadar, AB tarafından yürütülecek askeri operasyonlar için gönüllü işbirliği temelinde, 60 gün içerisinde 50 000 veya 60 000 kişilik birlik teçhiz ederek Petersberg görevlerini yerine getirmeye hazır hale gelecekleri planlanmıştı.15 tugaydan oluşacak söz konusu birlik, kara savaş gücünün yanısıra deniz ve hava gücüne de sahip olacaktır. Bu operasyonların politik/stratejik plan ve yöneti­minde etkinliğin sağlanmasına yönelik olarak politik ve as­keri düzeyde bir kurumsal yapılanma öngörülmekteydi.[297]

Bu arada NATO, bir “kolektif savunma” örgütlü olarak varlığını sürdürmeye devam edecektir. Ortak güvenlik ve savunma politikası, aynı zamanda NATO üyesi de olan AB üyelerinin, Washington Andlaşması’nın 5. maddesi ile Brük­sel Andlaşması’nın V. maddesinden doğan yükümlülüklerine zarar getirmeyecektir. Ayrıca, sözü edilen ortak güvenlik ve savunma politikasındaki gelişmelerin, bazı üye devletlerin güvenlik ve savunma politikalarının özel karakterine dokun­mayacağı belirtilmektedir.[298]

Helsinki Zirvesi, Avrupa Birliği’nin BM Sözleşmesi temel prensiplerine uygun olarak dünya barışına ve uluslara­rası güvenliğe katkıda bulunmasını öngörmektedir. AB, dün­ya barışı ve uluslararası güvenlik konusunda en büyük so­rumluluğun BM Güvenlik Konseyi’nde olduğunu kabul et­mektedir. Bununla beraber, AB’nin istikrar tesis edici önlem­ler, erken uyarı, ihtilafların önlenmesi, kriz çözümü ve ona­rım gibi etkinlikler için AGİT, BM, Avrupa Konseyi gibi ulusla­rarası kuruluşlarla işbirliği yapacağı, özellikle vurgulanmak­tadır.

Üye devletler; silahlı kuvvetlerin teçhizi, istihbarat ve stratejik nakliye hizmetlerine ilişkin olarak şunları kararlaş­tırmışlardır:

  • Gözetleme ve askeri erken uyarı araçlarının gelişti­rilmesi ve eşgüdümü,
  • Diğer üye devletlerin subaylarıyla işbirliği,
  • Mevcut çokuluslu Avrupa kuvvetlerinin krizlerde hızlı mukabele gücü olarak geliştirilmesi,
  • Bir Avrupa hava nakliye birliğinin hazırlanması,
  • Hızlı taşınabilir birliklerin sayıca kuvvetlendirilmesi,
  • Stratejik deniz nakliye kapasitesinin iyileştirilmesi.9

AB üyesi olmayan diğer Avrupalı NATO üyeleri ve AB üyeliğine aday devletler, Avrupa askeri yeteneğinin gelişti­rilmesine yönelik katkıda bulunmaya çağrılmaktadırlar. Böylece, bir yandan AB tarafından yürütülecek askeri operas­yonların etkinliğinin artması, diğer yandan da NATO’nun Avrupa ayağının güçlenmesi amaçlanmaktadır. Bu arada Avrupa savunma endüstrisinin yeniden yapılandırılması ça­balarına da değinmekte yarar var. Avrupa savunmasının teknolojik ve endüstriyel temelleri, silahlanma/silahsızlanma planları ile askeri gereklerin uyumlaştırılması bu bağlamda ele alınacak konulardır.

Diğer yandan, AB üyesi NATO ülkeleriyle, AB üyeliği­ne aday ülkelerin de Avrupa askeri yeteneğinin geliştirilme­sine katkı sağlamaları arzu edilmektedir. Amaç, AB tarafın­dan yürütülecek askeri operasyonların etkisini arttırmak ve NATO’nun Avrupa ayağını kuvvetlendirmektir.

Helsinki Zirvesi, Bakanlar Konseyi bünyesinde sürekli çalışmalarda bulunacak siyasi ve askeri birimler öngörmüştür. Bu yeni birimler şunlardır.

  • Güvenlik politikasından sorumlu siyasi komite: Büyükelçi veya yüksek memurlardan oluşacak bu ulusal temsilciler komitesi, Brüksel’de bulunacak ve kriz çözmeye yönelik askeri operasyonların poli­tik ve stratejik yönetimini, Bakanlar Konseyi’nin gö­zetiminde üstlenecektir.
  • Askeri komite: Genelkurmay başkanlarını temsilen gönderilen askeri yetkililerden meydana gelir. Ge­rekli durumlarda genelkurmay başkanları düzeyin­de toplanır, ayrıca güvenlik politikasından sorumlu siyasi komiteye de askeri konularda danışmanlık eder. Askeri komite başkanı, savunma politikasıyla ilgili Bakanlar Konseyi oturumlarına katılır.
  • Askeri karargah: Avrupa güvenlik ve savunma politikasında, özellikle kriz çözümüne yönelik ola­rak AB tarafından yürütülen askeri operasyonlarda askeri bilgi birikimi ve destek sağlamakla görevli­dir.

Avrupa Birliği, yine Helsinki bildirgesinde belirtildiğine göre, AB üyesi olmayan NATO üyeleri ve AB’ye aday ülke­lerle güvenlik ve savunma politikası alanında ve kriz yöneti­minde, AB’nin hukuksal ve kurumsal yapısı bütünüyle ko­runmak kaydıyla, konsensüse dayalı bir yapısal işbirliği plat­formu oluşturmayı planlamaktadır. Söz konusu oluşum, kriz durumunda Bakanlar Konseyi’nin karar almadan önce çokta- raflı görüşmelerde bulunmasına ortam hazırlayacaktır. Bu arada AB tarafından yürütülecek operasyonlara, AB dışında­ki Avrupa NATO üyeleri ile AB’ye aday ülkelerin yanısıra Rusya, Ukrayna ve AB ile siyasal diyalog içerisinde bulunan devletler ve diğer istekliler, aynı hak ve yükümlülükle, katıla­bileceklerdir.

Yukarıda dile getirilen gelişmeler, Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde yeni bakış ve değerlendirme zorunluluğunu gün­deme getirecektir. Bugüne değin Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne yaklaşımı, Avrupa’nın kendi temel amaçlarıyla uyumlu olmamış, daha çok siyasi ve ekonomik etkenlerle olmuştur. Tam üye olmak istediğiniz bir kurumun gerçek yapısını tanı­madan atacağınız her adım başarısızlığa atılmış demektir. Türkiye, bunca yıldır sadece karşılıklı önyargıların değil, bu yanlış yönelimin sonucu olarak da Avrupa ile akordu tutturamıyordu.

Görülmelidir ki, uluslarüstü bir ‘değer dağıtım siste­mi’ olarak varlığını sürdürmeyi planlayan AB, ortak politika alanlarını da çoğaltıyor. Dış politika ile güvenlik ve savunma da yeni gelişen ortak politika alanlarından. Üstelik bu, Avru­pa güvenlik ve savunma kimliği ile özdeşleştirilen, tarihsel ve kültürel arka planı ihmal edilmeyen bir alan.

Esasen, Avrupa Birliği modeli, Avrupa devletlerinin yüzyıllar boyunca birbirlerine karşı uyguladıkları geleneksel güç dengesi politikasının terk edilerek, yeni bir anlayışla ortak çıkar ve paylaşım esasına dayalı bir değer dağıtım sisteminin kuruluşunu ifade eder. Dinsel, politik ve ticari ne­denlere bağlı yıkıcı savaşlardan sonra Avrupa’da bir “özgür­lük, adalet ve güvenlik alanı” meydana getirmeyi öngören böyle bir modelin hayata geçirilmesi tabii ki kolay olmaya­caktı. Önce, klasik güç kullanımına yönelik iradenin içten içe kendini dönüştürmesi, gücün sadece ortak çıkara hizmet etmesini mümkün kılacak bir yapıya olan gereksinimin ka­muoyunda algılanarak ortak bilinç halinde yaygınlaşması gerekiyordu. Bunun için ise, aslında, Avrupalı’nın kendi tari­hini analitik-eleştirel biçimde gözlemlemesi yeterliydi. Ve bu, büyük ölçüde yapıldı. Şimdiki Avrupa Birliği bu sürecin bir ürünüdür.

Avrupa, modern/postmodern silahlarla güç kullanımı­nın ulusal çıkarla bağdaşmayacağını, biraz da tarihin zorla­masıyla, Amerika Birleşik Devletleri’nden önce gördü. Eski­den silahın menzili bir kılıç boyu idi, şimdi ise kıtaları aşacak kadar uzadı ve boyutları da dehşet verici ölçüde genişledi. Avrupa güçlerinin (ülkelerinin), sonuçları itibariyle değerlen­dirildiğinde, çağın silah ve araçlarıyla böylesine irrasyonel bir güç kullanımı yerine, ortak güvenliği tesis edici önlemler içeren bir örgütlenmeyi tercih etmiş olmaları, çok doğru bir seçimdir.

Öte yandan, güvenlik olgusu, özellikle de Soğuk Savaş sonrası dönemde 11 Eylül 2001 terörüyle daha iyi anlaşılan gerçekliğiyle, bugün asla ihmal edilmemesi gereken bir öneme sahiptir. Bu, Avrupa ile ilgili olarak da yaşamsal dü­zeyde bir boyuttur ve ileride daha merkezi bir rol alacaktır. Avrupa Birliği yetkilileri de zaten AB’nin doğuya doğru geniş­lemesine, öncelikle güvenlik açısından bakıyorlar. Almanya eski Dışişleri Bakanı (ve AB karar merkezi üyesi) Joschka Fischer, AB’nin doğu genişlemesini, AB çıkarları itibariyle önleyici (preventif) güvenlik politikası olarak değerlendiriyor. Türkiye’nin de bu çerçevede düşünülmesi gerektiğini belirten Fischer, bu ülkenin AB’nin güvenlik politikası bağlamında ve stratejik açıdan önemli bir konumda bulunduğunu, bunun sadece askeri donanım anlamında algılanılmaması gerekti­ğini vurguluyor. Türkiye’nin istikrar fonksiyonunun AB güven­liği için olduğu kadar Kafkasya, Orta Asya ve Ortadoğu barı­şı için de büyük anlam ifade ettiği, bundan dolayı da, Avru­palılaşmış bir Türkiye’nin, AB için güvenlik ve istikrar kazancı sayılabileceği dile getiriliyor. Ancak burada, nereye yönele­ceği konusunda tereddüt eden bir Türkiye’nin değil, demok­rasi ve hukukun üstünlüğü ile insan haklarına saygı ilkelerini esas alan Avrupa’ya yönelmiş bir Türkiye’nin AB için kazanç olabileceği düşünülüyor.[299] 11 Eylül hadisesi de gösterdi ki, Müslüman bir ülke olan Türkiye, demokratik ve laik değerleri herkesin yararına olacak tarzda uygulayıp siyasal, toplumsal ve ekonomik istikrarı sağladığı takdirde, hem diğer Müslü­man ülkelere iyi bir model olarak uluslararası itibarı artacak, hem de Batı ile ilişkileri dengeli olacaktır.

Bir de, en azından stratejik yaklaşımla, imajı doğru vermek her zaman önemlidir, örneğin, terör şefi Öcalan’ın medyada, hatta resmi demeçlerde sürekli ‘bölücü başı’, ‘ayrı­lıkçı’ gibi (bizce doğru ama etnik / ulusal ayrışma ve bütün­leşmenin doğal bir hak olarak algılandığı bugünkü dünyada stratejik açıdan yanlış) betimlemelerle anılması yerine, bizim dışımızdakilerin duyarlılığına hitap edecek tarzda, ‘bebek katili’ gibi vurgularla anılması daha isabetli olurdu. PKK ve yandaşları, gerçeği çarpıtarak ‘ulusal onur ve Kürt halkının gururu için meşru bir savaştan söz ediyor ve bu çok okunan Batı medyasında yankı buluyor.[300]

Madem ki bu ve benzeri nedenlerden dolayı Türki­ye’nin imajı bozuluyor, o vakit işlevsel bir yol denenmeli. Türkiye, Kore’den Kosova’ya kadar uzanan çizgide perfor­mansıyla Batılı çevrelerin takdirini kazandı. Batı için böyle bir ülkenin Batı askeri yapılanmasının dışında (belki karşısında) olması, en azından ‘‘realpolitik’’ açıdan doğru olmaz. Denilebi­lir ki: Türkiye zaten NATO’da. Doğru, ama bir süre önce tartışılan Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği konsepti, Avrupa ve Atlantik kanadı arasında farklı çıkar algılamaları olduğunu su yüzüne çıkardı. Köln ve Helsinki kararlarıyla önümüzdeki yıllarda şekillenecek Avrupa güvenlik yapısının NATO’ya alternatif değil (çünkü BAB üyelerinin tamamı NATO üyesi) ama uzun vadede AB bünyesinde kendi başına hareket yeteneğine sahip olması için çalışılıyor. ABD ile Avrupa birbirini dengeleyecek yöntemleri bulabilirler, oysa Türkiye konumu gereği kendini Avrupa’nın dışında görme­mek zorunda.

Kısacası, Türkiye Avrupa Birliği’ne girmek için güven­lik kapısını iyi kollamak durumunda. Bu, her iki tarafın da varlık sorunuyla ilintili yararcı bir tercih olgusuna dayanır. Güvenlik, özellikle son dönemlerde AB’nin geliştirmeye özen gösterdiği hukuki ve kurumsal çerçevede, “kimlik ve meşrui­yet”[301] ile ilintili bir fonksiyon kazanıyor. Maastricht ve Ams­terdam düzenlemeleriyle Avrupa Birliği’nin amaçları arasında sayılan Avrupa Birliği Kimliği’nin, yine aynı yerde, ortak bir dış politika ve güvenlik politikası aracılığıyla uluslararası alanda geliştirileceği belirtilmektedir. Dile getirilen bu kimlik, AB metinlerinde açıklandığı kadarıyla görüyoruz ki, dinsel bir ayırıma dayanmıyor; ama tarihsel, kültürel, politik ve kurum­sal temelde ortak değerlere gönderme yapmayı gerekli kılı­yor. Bu anlamda Türkiye’nin böyle bir yapının dışına itilme­diğini, hatta, eğer bugünkü dünya koşullarında karşılıklı ola­rak işin ciddiyeti kavranılırsa, AB güvenlik kimliği içerisinde Türkiye gibi bir ülkenin/devletin mutlaka var olması gerekti­ğinin anlaşılacağını söyleyebiliriz.

AB Konseyi, 21 Eylül 2001’de gerçekleşen olağanüstü toplantısında, Ortak Dış Politika ve Güvenlik Politikası’nın gereksinimlere uygun biçimde geliştirilmesini ve operasyon yeteneğine sahip (araç niteliğinde) bir Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası (AGSP) oluşturulması hedefini onay­lamıştı. 14-15 Aralık 2001 Laeken Zirvesi’nde ise Köln ve Helsinki zirvelerindeki kararlar yönünde somut ilerleme kay­dedildiği görülüyor.

Burada, Türkiye’nin de gündeminde önemli yer tutan AGSP’nin doğru anlaşılması için bir noktaya açıklık getir­mekte yarar var. Medyada ve bazı çevrelerde dile getirildiği­nin aksine, AGSP bir Avrupa Ordusu öngörmemektedir; ilgili metinlerde de belirtiliyor.1 Bu oluşturulmaya çalışılan, bir Avrupa Ordusu değil, krizlere müdahale edecek bir asker ve polis gücüdür. AB üyesi devletler, bunun için gerekli desteği, kendi özgür kararları sonucunda vereceklerini açıklamışlar­dır. Ayrıca, AB üyesi olmayan Avrupa NATO üyeleriyle, AB’ye katılmaya çalışan devletler de, Avrupa operasyon gücüne katkı sağlayacak askeri ve polisiye destek vaadinde bulunmuşlardır.1

Laeken Zirvesi öncesinde, Türkiye ile AB arasında çetin görüşmelere konu olan AGSP’nin uygulanışına ilişkin her iki tarafı memnun eden (?) ve tartışılan gelişmeler ya­şanmıştır. Türkiye’nin, AGSP kapsamındaki operasyonların kendi ulusal çıkarlarına ve güvenlik politikasına zarar vere­cek biçimde yürütülme olasılığına karşı gösterdiği hassasi­yet, AB yetkililerince değerlendirilmiş ve (Türkiye’ye) güven­ce verilmiştir. Ne var ki, sözü edilen güvencelerin Laeken Zirvesi’nde onaylanması, Yunanistan’ın itirazlarından dolayı mümkün olmamış, ama müzakerelerin sürdürüleceği belir­tilmiştir.

Ankara, AB’nin, Türkiye açısından hayati önem taşı­yan Kıbrıs, Ege, Balkanlar ve Kafkaslara Avrupa Gücü ile müdahale edilmesi durumunda, kendisinin bundan olumsuz etkileneceği düşüncesini taşıyor. O nedenle, kendi çevresin­deki bölgelerde AGSP kapsamında yürütülecek operasyon­larda, planlama aşamasından itibaren söz hakkı istiyor ve AB’nin NATO olanaklarını kullanımı söz konusu olduğunda da buradaki üyelik avantajından yararlanacağını anlatmaya çalışıyordu. AB, Dönem Başkanı ve Belçika Başbakanı Guy Verhofstadt’ın 27 Kasım 2001’de Ankara’ya yaptığı ziyaret ve İngiltere Başbakan’ı Tony Blair’in Başbakan Ecevit’e gön­derdiği mektup[302] sonucunda varılan mutabakat (ve güven­ce), şunları öngörüyordu:

 a) Kıbrıs ve Ege’de çıkacak kriz ve çatışmalarda AB Operasyon Gücü Türkiye’ye karşı tavır almayacak (:NATO ve AB üyeleri arasındaki uzlaşmazlıklar­da taraf olmayacak),

 b) Türkiye, AGSP bünyesindeki ope­rasyonlara doğrudan katılma hakkına sahip olmayacak, ama karar aşamasında (Türkiye’nin katılımıyla da ilgili) yoğun danışmalarda bulunulacak,

  • Türkiye, AB’nin NATO olanak­larından yararlanmasına ilişkin çekincesini kaldıracak.

Anlaşılıyor ki Avrupa Birliği, bir yandan çevresel ve stratejik çıkarlarını göz ardı etmemeye çalışırken, bir yandan da kendi sisteminin işlerliğini sürdürmek için çok yönlü politi­kalar geliştirmek zorunda kalmaktadır.

Türkiye’nin Bütünlüğü Avrupa Birliği’nin Güvenlik Politikası için de Gerekli

Irak’ın kuzeyi ile Türkiye’nin güneydoğusunu içine alacak bir “Kürt devleti” tasavvuru, Batılı planlara uygun bir taktik anlamında belki bize yabancı gelmeyebilir. Dışarıda ve Türkiye’de zaman zaman buna benzer görüşlerin dile getiril­diğine tanık oluyoruz. Eğer bu, Türkiye’nin AB’ye tam üyeliği bağlamında dile getiriliyorsa, konuyu klasik bir “Sevr sendromu’nun ötesinde serinkanlı bir analizle ele almak gerekir.

Burada önce, konunun genellikle göz ardı edilen önemli bir boyutuna açıklık getirmekte yarar var, o da şu: Türkiye’deki Kürt kökenli yurttaşları; Balkanlarda veya daha başka yerlerde kendi tarihsel, siyasal ve kültürel çizgilerinin yönlendiriciliğinde etnik/ulusal kimlik bilincini öne çıkarıp homojen bir topluluk biçiminde davranış kalıpları geliştirmiş azınlıklar gibi görmek doğru olmaz. Bu gerçeklik, kimi zaman kasıtlı olarak, kimi zaman da diğer azınlıklarla karıştırılarak, dikkate alınmadığı için, abartılı ve gereksiz değerlendirmeler yapılıyor. Çeşitli kesimlerde bundan dolayı oluşan endişelere tanık oluyoruz. Kürt yurttaşlar Türkiye’de, üstelik en gelişmiş Batı kentlerinde ve Başkent’te çok farklı alanlarda ülkenin ekonomik ve siyasal yaşamında, kültür ve sanat alanında etkinlik göstererek, hem beşeri hem de ekonomik coğrafya düzleminde ülke/devlet/insan bütünleşmesine katkıda bulu­nuyorlar. Çanakkale’de vatan savunmasında da aynısı ol­muştu. Bu, Türkiye gerçekliğidir, Batılılar ya da genel olarak, başkaları bu özelliği tam anlamıyla göremeyebilirler, bazıları da kasıtla görmezden gelebilir, ne olursa olsun, bizim göre­vimiz doğru olanı anlatmak ve savunmak olmalıdır. Yapılma­sı gereken, ülkenin geri kalmış bölgelerini bir an önce eko­nomik ve sosyal refah düzeyine ulaştırmaktır.

Şimdi, bu açıklamadan sonra, yukarıda sözü edilen teze dönelim. Üzerinde durulan tez; Türkiye’nin sürekli artan nüfusuyla AB’ye katılması durumunda, Avrupa Parlamentosu’nda ve diğer AB organlarında ağırlıklı oya sahip olaca­ğından, güneydoğu bölgesinin (Kürtlerin) kuzey Irak’ta kuru­lacak Kürt devletiyle birleştirilmesi ve böylece mevcut ülke nüfusunun tamamının AB’ye alınmasına engel olunması ile ilgili. Söz konusu tez, Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi böldükten sonra sistemine dahil etmek isteyeceğini ileri sürüyor.

Kıbrıs’ta Türklerin ayrı bir siyasi ve toplumsal yapı içerisinde egemenliklerini koruyarak varlık göstermelerine karşı çıkılırken, farklı politik-kültürel koşullar ve siyasi sınırlar içinde yaşayan Kürtlerin nasıl oluyor da birdenbire bölgede kendi devletlerini oluşturmalarına destek veriliyor? Bu tez ne derecede doğru olabilir? Eğer AB böyle bir tercihten yanay­sa, neden Kıbrıs’ta bölünmeyi değil de birleşmeyi teşvik ediyor? Varsayalım ki bunu Yunan-Rum çıkarlarına uygun olduğu için yapıyor, peki bu durum ilkesel anlamda açık bir çelişki sayılmaz mı kendi politikalarıyla?

Ayrıca, Kıbrıs’ta Türkler ve Rumlar arasında toprak paylaşımı ve devlet merkezli siyasal egemenlik konusunda kendini gösteren sorun/uyuşmazlık, AB tarafından kendi sisteminin işleyişine yönelik negatif bir faktör olarak algılanıyorsa ki öyledir, bölünmüş bir Türkiye ile bunun toprakları üzerinde kurulmuş yeni bir devlet arasında yaşanacak aynı türden sorunlar, böyle bir Türkiye’yi içine alacak AB için olumlu bir gelişme sayılır mı? Bu durum, tıpkı Kıbrıs örne­ğinde olduğu gibi AB sisteminin işleyişini bozacak bir etki yaratmaz mı?

AB yetkilileri de bilirler ki, Türkiye’nin bölünmesi bir Çekoslovakya’nın bölünmesine benzemez. Çekler ve Slovaklar ayrışarak AB’ye üyelik sürecine girdiler, tarihsel ve politik/kültürel doku buna izin verdi, hatta böyle bir gelişmeye zemin hazırladı. Taraflar için sorun yaratıcı bir durum değildi, bu. Kendi içinde dingin ve çevresine yönelik istikrar bozucu emeller taşımayan yeni üyeler (Çek Cumhuriyeti ve Slovakya), AB sisteminin elemanları olarak düşünüldüğünde, AB’nin bölgedeki istikrar unsurları olabilirler. Ama Türkiye’nin bölünmesi, eğer tam üyeliğe kabul edilecekse, AB sistemi için zararlı olacak sonuçlar doğurur. Ortak iç politikaların yanı sıra ortak bir dış politika ve güvenlik politikası uygula­maya çalışan AB, bölünmüş bir Türkiye’nin güneydoğusunda ihtilaflı sınırlara tahammül edemez.

Diğer yandan, böylesi bir gelişme, Amerika Birleşik Devletleri’nin bölgeye müdahalesine de fırsat hazırlamış olur. Soğuk Savaş sonrası dünya koşullarında belirginleşen AB-ABD rekabeti dikkate alındığında, konunun hassasiyeti daha iyi anlaşılır. Enerji kaynaklarının da bulunduğu söz konusu bölgelerde Amerikan etkisinin artması, AB’nin işine gelmez. ABD’nin NATO’yu kullanarak Ortadoğu’daki güven­lik sorunlarıyla Avrupa Birliği’ni meşgul etmesi, özellikle Av­rupa güvenlik ve savunma politikasında AB önceliklerine ters bir stratejinin hayat bulması demektir. Bütün bunlar, Türki­ye’nin bölgedeki statüsünü ve rolünü önemli kılıyor.

Kısacası; düz mantıkla geliştirilen tezlerin gerçeklikten uzak olduğunu belirtmek yetmez, bir de bu yolla gerçek so­runların çarpıtıldığını ifade etmemiz gerekir. Türkiye’nin AB’ye alınmayışının hâlihazırdaki en büyük engelinin, bu ülkenin nüfus fazlalığı olduğu, bunun da bölünerek çözümle­neceği gibi bir basit mantıkla hiçbir yere varılamaz. Avrupa Birliği’nin çok daha nesnel ekonomik ve siyasal gerekçeleri olabilir, Türkiye’nin üyeliğine karşı. Bizim önce onları gör­memiz ve geliştirici AB standartlarını her alanda hayata ge­çirmemiz gerekir. Asıl üzerine gidilecek sorunlar görmezden gelinerek, AB’nin Türkiye’yi bölmeden üye yapmayacağını ileri sürmek, hem orasıyla ilişkileri kötüleştirici bir ithamı günde

me getirir, hem de ülkenin çağdaş uygarlık nimetlerin­den yararlanmasını engeller.

Son olarak şunu da belirtelim ki, Avrupa Birliği aslında oluşum mantığı ve işlevleri yönüyle kendisi bir güvenlik sis­temidir. Klasik güvenlik anlayışının ve politikalarının dışında alternatif bir güvenliktir bu.

IV.Avrupa Birliği’nin İnsan Hakları Politikası Çerçevesinde Türkiye ile ilişkileri

1.İnsan Hakları Kavramı Üzerine

Önce, insan hakları kavramlaştırmasına getirilen iki tür eleştiri üzerinde durarak, kavram ve teorik tartışmalar boyu­tunda kısa bir analiz ışığında konuya girmenin daha yararlı olacağını düşünüyorum. İnsan hakları kavramı, hem anlam içeriği bakımından, hem de gündeme getiriliş zamanı ve uygulanış tarzı yönüyle eleştirilere maruz kalmaktadır.

Teorik olarak uzun zamandır süregelen tartışma, Batılı bir betimlemeyle dünya gündeminde yer alan insan hakları­na kültürel içeriği etrafında yoğunlaşmaktadır. Batın’ın, kapi­talist girişimcilik geleneği ve liberal özgürlükçü eğilimiyle, birey haklarını kendi kültür dünyasına uygun biçimde kav­ramsallaştırarak bir insan hakları modeli geliştirmiş olması, diğer kültür çevrelerinin dikkate alınmaması nedeniyle, yete­rince kapsayıcı ve “evrensel”[303] nitelikli bulunmamakta, hatta yeni liberal politikalar bile toplumun gereksinimlerine kayıtsız kalarak mevcut koşullarda neo-emperyalist müdahalelere ortam hazırladığı gerekçesiyle eleştirilmektedir.[304]

Batılı insan hakları modelinde hak kavramı vurgula­nırken, öteki kültürlerde bu bağlamda büyük işleve sahip olan ödev ve sorumluluk kavramları hak oluşturucu ve tanımlayıcı unsurlar olarak önemseniyor.[305] Söz konusu modern evrensel açıdan yoksunluğu; Doğu, İslam ve Afrika kültürlerine özgü ödev ve sorumluluk parametrelerini içsel­leştirmemiş olmasından kaynaklanıyor. Liberallik eleştirisi ise, sosyolojik ve kültürel dokuyu yansıtan sosyal boyutun ihmal edilerek salt birey ile sınırlı bir insan haklarının genelleştirilmesinedir.

İkinci eleştiri, insan haklarının uygulanış zamanı ve tarzıyla ilgilidir. Gerçekten de insan haklarının uluslararası düzeyde normatif olarak tanımlanıp kabul edilmesinin üze­rinden yüzyıllar geçmiş olmasına karşın, o her zaman aynı ölçüde uygulanmamıştır. Dünya sisteminin yapısına ve ak­törlerin durumuna göre değişen bir insan hakları politikasın­dan söz etmek mümkündür. İnsan hakları, kimi devletlerin politik ve ekonomik çıkarlarının alternatif araçlarla gerçekleş­tirilmesine olanak sağlayacak bir politika alanı gibi algılan­maktadır. Soğuk Savaş sonrası dönemde bir dizi uluslarara­sı belge[306] marifetiyle düzenlenmek istenen yeni dünyada insan hakları, asla yadsınılmayacak bir öneme sahiptir. Av­rupa Birliği de yeni dönemde bir yandan eski Doğu Bloku ülkelerini kendi sistemine dahil ederek doğuya doğru geniş­lemeyi, diğer yandan da kurumsal yapılanmayla iç entegras­yonu pekiştirmeyi amaçlarken, insan hakları politikasından yararlanmak istemektedir. Bu arada yeniden biçimlendirilen bazı uluslararası kuruluşlar, gerek Avrupa Birliği’nin gerekse ABD ve öteki Batılı devletlerin uluslararası ilişkilerini küresel düzlemde “soft power”[307] aracılığıyla yürütmelerine olanak sağlamaktadırlar. Soğuk Savaş’tan sonra konferans niteli­ğinden çıkarılarak teşkilata dönüştürülen AGİT, buna uygun bir örnektir. Yaşadığımız dönemde ulusal devletlerin içişleri­ne yumuşak müdahale yoluyla yürütülen insan hakları politi­kası, öncelikle “demokratikleşme” ve “azınlıklara özerk yöne­tim hakkı” gibi söylemlerle dikkat çekmektedir. Bu duruma tepki ise; ulus devletlerin tarihsel kökleri ve ülkedeki sosyolo­jik doku ile kendini gösteren yapılarına, ama aynı zamanda bölgesel/merkezi veya periferik konumlarına göre değişmek­tedir.

2.Avrupa Birliği ve İnsan Hakları Politikası

Avrupa Birliği, kuruluşunun ilk yıllarından itibaren de­mokrasi ve insan haklarını kendi varlığının sürekliliği için gerekli görmüş, buraya katılacak ülkelerin de demokratik sisteme sahip ve insan haklarına saygılı olmaları koşulunu getirmiştir. Çeşitli dönemlerde Topluluk organları ya da zirve konferansları aracılığıyla “temel özgürlüklerin korunması”, “temel hak ve özgürlükler” üzerine bildiriler ve kararlar yayın­lanmıştır. İnsan haklarına saygı, hem Avrupa entegrasyonu­nun derinleşmesi, hem de üçüncü ülkelerle ilişkilerin gelişti­rilmesinde ağırlıklı bir ölçüt olarak görülmüştür.[308] Avrupa Bir­liği, Soğuk Savaş sonrasında çeşitli belgeler (antlaşmalar, kararlar, bildirgeler) aracılığıyla kendi insan hakları politika­sını kurumsal düzeyde geliştirip uygulamaya çalışmaktadır.

7 Aralık 2000 tarihinde imzalanıp kabul edilen ve Liz­bon Antlaşması ile onaylanıp yürürlüğe giren Avrupa Birliği Temel Haklar Sözleşmesi de AB’nin insan hakları politi­kasına yön verecek nitelikte bir belgedir. Avrupa Birliği sınır­ları ve hakimiyet alanı içinde yaşayan kişilerin yurttaşlık, politik, ekonomik ve sosyal haklarını tek bir belgede toplayan söz konusu sözleşmenin içeriği şu ana başlıklar altında ifade ediliyor:

  • İnsan onuru,
  • Özgürlükler,
  • Eşitlik,
  • Dayanışma,
  • Yurttaşlık hakları,
  • Adli haklar.[309]

AB kurumlan ve karar organları için bağlayıcı bir kıla­vuz hükmünde olan 54 maddelik Temel Haklar Sözleşmesi’ne göre, insan onurunun dokunulmazlığı vardır, herkes beden ve ruh sağlığı hakkına sahiptir.

Hiç kimseye işkence yapılamaz, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza verilemez, kötü muamelede bulunulamaz.

Özgürlüklere ilişkin olarak; herkesin özgür ve güvende olma hakkına sahip olduğu belirtilerek, kişilerin düşünce, kanaat ve din özgürlüğü hakkı çerçevesinde düşüncelerini açıklama ve bilgi edinme hakları vurgulanmaktadır. Sanat ve bilimsel araştırma serbesttir. Akademik özgürlük güvence altındadır. Herkesin girişim özgürlüğü ve mülkiyet hakkı var­dır, sığınma hakkı güvencededir. Hiç kimse ölüm cezası, işkence ya da onur kırıcı muameleye maruz kalma riski olan bir ülkeye zorla yollanamaz veya teslim edilemez.

Eşitlik konusunda; herkesin yasalar önünde eşitliği ilkesinden hareket edilerek “cinsiyet, ırk, ten rengi, etnik ve sosyal köken, genetik özellik, dil, din veya dünya görüşü, politik ya da diğer tercihler, ulusal azınlık aidiyeti, servet, doğum, özürlülük, yaşlılık ve cinsel tercihe dayalı ayrımcılık” yasaklanmaktadır. Bu bağlamda, Avrupa Birliği’nin kültür, din ve dillerin çeşitliliğine saygılı olduğu belirtilmektedir. Temel Haklar Sözleşmesi’nde bir de iyi yönetilme hakkı yer almaktadır. Buna göre, her birey, işlerinin AB organları ve kurumlarınca tarafsız, adil ve zamanında halledilmesi anla­mında, iyi yönetilme hakkına sahiptir.[310]

Madde 14: Herkes öğrenim ve mesleki eğitim hakkına sahiptir.

Madde 15: Herkes meslek seçimi ve çalışma hakkına sahiptir.

Madde 16: Herkesin girişim özgürlüğü vardır.

Madde 17: Herkesin mülkiyet hakkı vardır.

Madde 18: Sığınma hakkı güvencededir.

Madde 19: Hiç kimse ölüm cezası, işkence ya da onur kırıcı muameleye maruz kalma riski olan bir ülkeye zorla yollanamaz veya teslim edilemez.

Eşitlik

Madde 20:Herkes yasalar önünde eşittir.

Madde 21:Cinsiyet, ırk, ten rengi, etnik ve sosyal köken, genetik özellik, dil, din veya dünya görüşü, politik ya da diğer tercihler, ulusal azınlık aidiyeti, servet, doğum, özürlülük, yaşlılık ve cinsel tercihe dayalı ayrımcılık yasaktır.

Madde 22:AB; kültür, din ve dillerin çeşitliliğine saygılıdır.

Madde 23:Her alanda kadın-erkek eşitliği esastır.

Madde 24:Çocuk hakları vardır.

Madde 25:Yaşlılar onurlu ve bağımsız biçimde kültürel ve sosyal yaşama katılma hakkına sahiptir.

Madde 26:Özürlülerin toplumsal yaşama katılma hakları vardır.

Dayanışma

Madde 27:Çalışanlar işletmelerde kendilerini ifade etme hakkına sahiptirler.

Madde 28: Çalışanlar toplu pazarlık hakkına sahiptir.

Madde 29:Herkes ücretsiz olarak iş bulma kurumunun hizmetinden yararlanma hakkına sahiptir.

Madde 30:işçiler haksız işten çıkarmaya karşı güvencededir.

Madde 31:Her işçi sağlıklı, güvenli ve insan onuruna uygun koşullarda çalışma hakkına sahiptir.

Madde 32:Çocukların çalıştırılması yasaktır ve gençler işyerinde korunacaktır.

Madde 33:Aile ve meslek hayatı hukuki, ekonomik ve sosyal anlamda korunacaktır.

Madde 34:Sosyal güvenlik ve sosyal yardım bir haktır.

Madde 35:Herkes sağlığını koruma ve tedavi olma hakkına sahiptir.

Madde 36:AB genel ekonomik çıkarlara yönelik hizmetlere katılım hakkını tanır.

Madde 37:Çevre koşullarının iyileştirilmesi ve çevre korumacılığı AB politikalarına dahil edilmek zorundadır.

Madde 38:AB politikaları tüketiciyi koruyucu nitelikte olacaktır.

Yurttaşlık Hakları

Madde 39:Avrupa Parlamentosu seçimlerine aktif ve pasif olarak katılma hakkı.

Madde 39:Avrupa Parlamentosu seçimlerine aktif ve pasif olarak katılma hakkı.

Madde 40:Yerel seçimlere aktif ve pasif olarak katılma hakkı.

Madde 41:Her birey, işlerinin AB organları ve kurumlarınca tarafsız, adil ve zamanında halledilmesi anlamında, iyi yönetilme hakkına sahiptir.

Madde 42:AB yurttaşları resmi kurumların (Avrupa Parlamentosu, Bakanlar Konseyi, Komisyon) belgelerine ulaşma hakkına sahiptir.

Madde 43: AB yurttaşları veya herhangi bir üye ülkede yasal olarak ikamet eden özel ve tüzel kişiler, AB mercilerindeki aksamadan dolayı zarara uğrama durumunda, yurttaş haklarını savunan bir görevliden yararlanma hakkına sahiptirler.

Madde 44: AB yurttaşları veya herhangi bir üye ülkede yasal olarak ikamet eden özel ve tüzel kişiler, Avrupa Parlamentosu’na dilekçe verme hakkına sahiptirler.

Madde 45: Her AB yurttaşı AB sınırları içinde serbest dolaşım ve ikamet etme hakkına sahiptir.

Madde 46: Her AB yurttaşı, tabiiyetinde olduğu devletin temsilciliğinin bulunmadığı üçüncü bir ülkede diplomatik korunma hakkına sahiptir.

Adli Haklar

Madde 47: Hak ve özgürlükleri zedelenen her kişi, etkin ve adil yargı hakkına sahiptir.

Madde 48: Suçlanan her kişi, suçu hukuki yollarla kanıtlanıncaya kadar suçsuz sayılır. Suçlanan kişiye kendini savunma hakkı tanınır.

Madde 49: Hiç kimse, vuku esnasında ulusal ve uluslararası hukuka göre ceza gerektirmeyen bir eylem veya ihmalden dolayı mahkûm edilemez.

Madde 50: Hiç kimse daha önce yargılanıp hüküm giydiği veya beraat ettiği bir eylemden dolayı ikinci kez yargılanamaz ve/veya cezalandırılmaz.

Genel Hükümler

Madde 51-54 teknik düzeyde genel hükümler içermektedir.

Ayrıca, Avrupa Adalet Divanı kararla­rında geçen ekonomik ve sosyal hakları da temel haklar olarak görüyor; bunları insan Haklarının ve Temel özgürlük­lerin Korunmasına Yönelik Avrupa Sözleşmesi’ne dayandırı­yor. Üye devletler ise, bu anlamda, AB sınırları dahilinde yaşayan her bireyin haklarına (“ırk, cinsiyet, devlet uyruklu­ğu, din, cinsel tercih, yaş ve özürlü ayrımı yapmaksızın”[311]) saygılı olmak ve bunları korumakla yükümlüdürler; burada insan hakları her bir bireyin hakkı olarak değerlendirildiğin­den, ilgili kişilere bunun karşılığında herhangi bir ödev yük­lenmiyor.[312]

Avrupa Parlamentosu, AB’nin üçüncü ülkelerle işbirliği protokolleri yaparken insan hakları konusunda talepte bulu­nabilmek için önce kendi bünyesinde bunun tam olarak ger­çekleştirilmesini öneriyor. Burada kendisini, AB’de temel hak ve özgürlüklerin savunulmasında ve geliştirilmesinde öncü kurum kabul ediyor. Yabancı düşmanlığı ile mücadele, iş­kencenin önlenmesi ve sığınma hakkı konularında AB’nin etkin yasal düzenlemeler yapması, yine Avrupa Parlamentosu’nun eleştirel ve yapıcı katkılarıyla[313] oluyor.

AB insan hakları politikasının birde kimlik[314] oluşturucu boyutu var. Amsterdam Andlaşması bu konuda yeni hüküm­ler getirmekte, üye devletlerin demokratik temel değerleri ve buna ilişkin kurumlan edinmelerini öngörmektedir.[315] Bununla bağlantılı olarak, herhangi bir üye ülke yurttaşının, bir başka üye ülkede politik sığınma hakkı araması da mümkün olmayacaktır.[316] Yine Amsterdam Antlaşması’nda Avrupa Birli- ği’nin amaçları arasında “uluslararası düzeyde bir Avrupa Birliği Kimliği’nden söz edilmekte, ayrıca bir “Birlik Yurttaşlığı ihdas edilerek üye ülkelerin yurttaşlarının hak ve çıkarlarının daha iyi korunması”[317] hedeflenmektedir. Aynı yerde Avrupa Birliği; “sığınma, göç ve terörle mücadele konularında uygun önlemler alınarak dış sınırların korunduğu ve kişilerin ser­best dolaşımlarının güvence altında tutulduğu bir özgürlük, güvenlik ve adalet alanı” olarak anılmaktadır. [318]

Söz konusu alanın oluşturulmasına yönelik çalışmalar, esasen, daha önceden başlatılmıştı. AB Komisyonu, 1991’de üye devletlerin bir “ortak göç ve sığınma hakkı poli­tikası” uygulamalarını önerdi. Amaç, ekonomik nedenlere dayalı göçü durdurmak ve diğer göçün ana kaynağını iyi tespit ederek iltica akımlarını kontrol etmeye yönelik önlem­ler almaktır.[319] Ayrıca, 1992’de imzalanan Maastricht Antlaşması (madde K) ve 1997’de onun revizyonu sayılan Ams­terdam Antlaşması ile ayrıntılı biçimde bu konuya yer veril­miştir.

İnsan hakları politikasının dış boyutu da incelenmeye değer. Avrupa Birliği’nin üçüncü ülkelerle ilişkilerinde insan hakları, işlevsel öneme sahiptir. Muhtelif devletlerle yapılan ekonomik-ticari sözleşmeler, ortaklık antlaşmaları, mali ve teknik destek, dış yardım gibi her türden ilişkilerde insan haklarına saygı ve demokratikleşme talebi artık temel mad­deler arasında sayılmaktadır.[320] örneğin Lomé Sözleşmeleri ile başlatılıp sürdürülen AKP (Afrika, Kara ipler ve Pasifik) ülkeleriyle ilişkiler, 12 Akdeniz ülkesiyle geliştirilen Avrupa- Akdeniz Ortaklığı, eski Doğu Bloku ülkelerine demokratik­leşme ve serbest piyasa koşullarına uyma konusunda yapı­lan yardımlar büyük ölçüde insan haklan ve temel özgürlük­lere ilişkin çekinceler içermektedir. İnsan haklarına ilişkin hükümler, her türden dış ilişki protokollerine serpiştirilmiştir.

3.Avrupa-Akdeniz Ortaklığı’nda İnsan hakları Vurgusu

Türkiye’nin de taraf olduğu Avrupa-Akdeniz Ortaklığı, pek çok Ortadoğu ve Kuzey Afrika devletine insan hakları, demokratikleşme ve temel özgürlüklere riayet konusunda yükümlülük getirmektedir. Görülüyor ki, Avrupa-Akdeniz Ortaklığı sadece bir geliştirilmiş ekonomik işbirliğinden ibaret değildir. Avrupa Birliği ile 12 Akdeniz ülkesi (Cezayir, Fas, İsrail, Kıbrıs, Lübnan, Malta, Mısır, Suriye, Tunus, Türkiye, Ürdün, Filistin Yönetimi) temsilcileri tarafından kabul edilen Barselona Bildirgesi’nde ifade edilenlere göre bu ortaklık; toplumsal, politik, kültürel ve beşeri konulara daha fazla ağırlık verilmesi esasına dayanıyor.[321] Akdeniz’in stratejik önemi vurgulanıyor ve gelecekteki ilişkilere yeni bir boyut kazandırılması hedefleniyor, öncelikle siyasi alanda ve gü­venlik konularında ortaklıktan söz ediliyor. Burada bir ortak barış ve istikrar alanının kurulması üzerinde duruluyor (Bunu, AB sistemine çevresel destek ve dış güvenlik alanı ola­rak değerlendirmek mümkün). İnsan haklarına yönelik ola­rak, devletler şu taahhütlerde bulunuyorlar:

  • Katılımcıların her birinin kendi siyasi, sosyo­kültürel, ekonomik ve adli sistemi-

ni serbestçe seçme ve geliştirme hakkını tanıyarak kendi siyasi sistemlerinde hukuk devletini ve demokrasiyi geliş­tireceklerdir.

Irk, milliyet, dil, din ve cinsiyet ayrımı gözetmeksi­zin, gerek bireysel olarak gerek aynı grubun diğer üyeleriyle birlikte, anlatım özgürlüğü, barışçıl amaçlarla örgütlenme özgürlüğü, düşünce, vicdan ve din özgürlüğü dahil olmak üzere insan hakları ve temel özgürlüklere saygılıdırlar ve bu hak ve özgürlüklerin meşru yollarla etkili biçimde kulla­nımını garanti ederler.

  • Demokratik kurumlan desteklemeye ve hukuk dev­leti ile sivil toplumu güçlendirmeye yönelik eylemle­ri teşvik edeceklerdir;
  • Yasadışı göç konusunda daha yakın işbirliği tesis etmeyi kararlaştırırlar. Bu

bağlamda ortaklar, uy­ruklarını kabul etme sorumluluklarının bilincinde olarak, yasadışı statüde bulunan uyruklarının ülke­lerine kabulü için ilgili hükümleri ve önlemleri kabul etmeyi kararlaştırırlar;

  • Terörizmi önleme konusundaki işbirliğini çeşitli önlemlerle güçlendirmeyi ve

terörizme karşı birlikte daha etkili bir mücadele sürdürmeyi kararlaştırır­lar”.[322]

Bütün bunlardan şu sonucu çıkarmak mümkün: Küre­selleşen ve küçülen dünyada, öyle anlaşılıyor ki, Avrupa Birliği’nin yaşamsal çıkarlarından biri de kendi sisteminin çevresinde çok boyutlu bir güvenlik alanı meydana getirmek­tir. Taahhüt/yükümlülük altına girecek Ortadoğulu Akdeniz (çevresi) ülkeleri, tıpkı AGİT alanında olduğu gibi, kültürel ve toplumsal değişimle politik ve ekonomik sonuçlar almaya yöneleceklerdir. En azından bunun sözünü veriyorlar.[323]

4.Türkiye ile İlişkiler

Avrupa Birliği’nin Türkiye ile ilişkileri yukarıda belirtilen ilkeler ve politikalar açısından değerlendirildiğinde, çeşitli sorunlarla karşılaşılmaktadır. Bunların bir kısmı yasal düzen­leme, bir kısmı ise uygulama yetersizliğinden doğan sorun­lardır. Türkiye’nin AB’ye tam üyelik sürecinde özellikle ivedi­lik arz eden bir konu, AB müktesebatına uyumu sağlayacak çalışmalara zemin teşkil edecek olan bir Ulusal Belge (Prog­ram) hazırlanması ve bunun uygulanışı ile ilgilidir. Avrupa Birliği’nin, insan haklan kapsamında ele aldığı bazı hassas konuların ulusal belgeye dahil edilmesi zorunluluğu karşısın­da Türkiye’nin aldığı tavır, zaman zaman bu adayın ev öde­vini yapış biçimine yönelik eleştirileri gündeme getirmektedir.

AB’nin Temel Haklar Sözleşmesi ile ilan ettiği ilke ve değerleri, Türkiye’nin de, buraya aday statüsünde bir devlet olarak, ulusal yasalarına dahil edip hayata geçirmesi gereki­yor. Böyle bir ilişki bağlamında Türkiye’nin kabul ettiği Ulu­sal Program, şu taahhütleri içeriyor:

Siyasi Kriterler

Türk Hükümeti, siyasi, idari ve yargı reformlarına ilişkin çalışmalarım 2001 yılında hızlandıracak ve önerilerini mümkün olan en kısa zamanda TBMM’ye sunacaktır. Bu bağlamda amaç, özgürlükçü, katılımcı, güvenceli, devlet organları arasında görev ve yetkileri dengeleyen, hukuk devleti ilkesini üstün kılan Anayasa ve yasa hükümlerinin, Türkiye’nin uluslararası taahhütleri ile AB standartları temelinde daha da geliştirilmesidir. Demokrasi ve insan hakları alanlarındaki reform sürecinde, öncelikle Anayasa gözden geçirilecektir. Anayasa değişiklikleri, yasal düzenlemelerin de çerçevesini belirleyecektir. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü alanlarında kay­dedilecek gelişmeleri sürekli olarak izleyecek, AB müktesebatına uyum çalışmalarını düzenli şekilde değerlendirecek ve bu çalışma­ların hızlandırılması için gerekli tüm önlemleri alacaktır. Söz konusu reformlar bağlamında, Türkiye Büyük Millet Meclisi esasen önemli bir çalışma içindedir. Partilerarası Anayasa Uyum Komis­yonu, halen Anayasa’da yapılabilecek değişiklikler üzerinde çalış­maktadır

Düşünce ve ifade Özgürlüğü

Türk Hükümeti, ifade özgürlüğünün Avrupa Birliği müktesebatı ile Avrupa Birliği üyesi ülkelerin uygulamaları ışığında geliştirilmesine önem ve öncelik vermektedir. Anayasa ve diğer mevzuattaki ilgili hükümlerin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10’uncu maddesi çerçevesindeki toprak bütünlüğü ve ulusal güvenliğin korunmasını da öngören ölçütler ile laik ve demokratik Cumhuriyeti, üniter devlet yapısını ve milli birliği koruma kriterle­ri temelinde gözden geçirilmesi öngörülmektedir. Bu anlayış doğ­rultusunda, ifade özgürlüğünün daha da geliştirilmesine yönelik anayasal ve yasal güvencelerin güçlendirilmesi amacıyla kısa vadede,

  • Anayasa’nın temel hak ve hürriyetlerle ilgili bölümlerinin, başta düşünceyi

açıklama ve yayma, bilim ve sanat ile ba­sın özgürlükleriyle ilgili hükümler olmak üzere gözden geçirilmesi,

  • Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesinin, koruduğu değer­ler zedelenmeden

gözden geçirilmesi,

  • Aynı anlayışla Terörle Mücadele Kanunu’nun 7. ve 8. maddelerinin gözden

 geçirilmesi,

  • Rütük Kanunu’nun gözden geçirilmesi,
  • Basın suçlarının kapsamı ve öngörülen cezalarla ilgili olarak Basın

Kanunu’nun gözden geçirilmesi planlanmak­tadır.

Orta vadede ise,

  • Siyasi Parti
  • Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu ve Tüzüğü ile Jandarma Teşkilat, Görev ve Yetkileri Kanunu ve Yönetmeliği, Sahil Güvenlik Komutanlığı Kanunu ve Tüzüğü”nün,
  • 3257 sayılı Sinema, Video ve Müzik Eserleri Kanunu ile ilgili diğer mevzuatın

gözden geçirilmesi

  • Yeni Türk Ceza Kanunu’nun yasalaşması:
  • Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları uyarınca ödenen tazminatların

kusurlu kamu görevlilerinden tahsili için çalışmalar yapılması hedeflenmektedir.

Dernek Kurma Özgürlüğü Barışçı Toplantı Hakkı ve Sivil Toplum

Türk Hükümeti, sivil toplumun gelişmesine önem vermektedir.

Bu çerçevede kısa vadede,

         Sivil toplumun güçlenmesi, Türk demokrasisinin gelişmesine katkı sağlayacaktır. Dernek kurma özgürlüğü ve barışçı toplantı hakkının daha da geliştirilmesi ve sivil toplumun güçlendirilmesiy­le, bireylerin toplumsal sorunların çözümüne aktif katkıda bulun­maları mümkün olacaktır

  • Ekonomik ve Sosyal Konsey’in Kuruluşu, Çalışma Esas ve Yöntemleri Hakkında Kanun Tasarısı’nınyasalaşması,
  • Sivil toplum örgütleri ile ekonomik ve sosyal demokrasi­nin uzantısı niteliğindeki kurumsal yapılanmanın anaya­sal güvenceye kavuşturulması,
  • İş Güvencesi Yasa Tasarısı’nın yasalaşması öngörülmek­tedir.

Orta vadede ise,

  • Sendikal haklarla ilgili mevcut sınırlamaların gözden geçirilmesi, hak grevi yapılmasına olanak tanınması için Anayasa’nın ilgili maddelerinin yeniden düzenlenmesi,
  • Sendikal hakların 87 ve 98 sayılı ILO Sözleşmeleri uya­rınca ve Avrupa Sosyal Şartı doğrultusunda yeniden dü­zenlenmesi,
  • Dernek kurma özgürlüğü ile toplantı ve gösteri yürüyüş­leriyle ilgili mevzuatın gözden geçirilmesi öngörülmekte­dir. …

İşkenceyle Mücadele

Türk Hükümeti, işkenceyle mücadele konusunda kararlıdır. Bunun için, eğitimden başlayarak işkence olaylarının aydınlatılması ve sorumlularının cezalandırılmasına kadar uzanan yasal ve İdari önlemleri güçlendirmiştir.

Bu bağlamda son dönemde alınmış başlıca önlemler şun­lardır:

  • Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Alma Yönetmeliği’nin etkin bir şekilde uygulanması ve uygulamanın sıkı bir ‘bi­çimde denetlenmesini sağlamak üzere Haziran 1999’da bir Başbakanlık genelgesi yayımlanmıştır.
  • Ağustos 1999’da Türk Ceza Kanunu’nun işkence ve kötü muameleyle ilgili maddeleri değiştirilerek, işkence ve kötü muamelenin tanımı uluslararası sözleşmelere uygun şe­kilde yeniden yapılmış, cezalar artırılmış, ayrıca gerçeğe aykırı rapor düzenleyerek işkenceyi gizleyen sağlık perso­neline cezalar getirilmiştir.

Aralık 1999’da Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun kabul edilmiş ve böylece kamu görevlileri hakkında soruşturma ve takibatın süratlendirilmesi mümkün olmuştur.

Buna rağmen ortaya çıkan ve Hükümetimiz tarafından hiçbir şekilde müsamaha edilmesi mümkün olmayan işkence ve kötü muamele olaylarının önlenmesi için, ilgili bakanlıkların yanı- sıra, yeni kurulan Başbakanlık insan Hakları Başkanlığı’na da görev verilmiştir.

İşkence ve kötü muameleyle mücadelenin güçlendirilmesine yönelik bir dizi yasa ve mevzuat değişikliği yapılması planlanmış­tır.

Bu doğrultuda kısa vadede,

  • Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu ve Tüzüğü, Jandarma Teşkilat, Görev ve Yetkileri Kanunu ve Yönetmeliği, Sahil Güvenlik Komutanlığı Kanunu ve Tüzüğü’nün gözden ge­çirilmesi,

Adli Tıp Kurumu’nun modernizasyonu çalışmalarına başlanması öngörülmektedir.

            insan hakları ihlallerine meydan verilmemesi için güven­lik güçlerine gerekli eğitimin verilmesi ve ihlallerin yoğun olarak yaşandığı ortamların teknolojiden daha fazla ya­rarlanılarak etkin denetimi için mali kaynak tahsisi ola­naklarının araştırılması, işkenceye uğradığı kanıtlanan kişiye karşı bu fiili işleyen­lerin müşterek ve müteselsil hukuki sorumluluğunun yasa hükmüne bağlanması hedeflenmektedir.

Duruşma Öncesi Gözaltı

Duruşma öncesi gözaltıyla ilgili yasal uygulama ve usulle­rin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ile Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi tavsi­yeleri ışığında uluslararası standartlara yakınlaştırılması ve mev­zuatımızın yeknesak hale getirilmesi amacıyla orta vadede,

  • Anayasa’nın 19/6 ıncı maddesinin gözden geçirilmesi,
  • Yeni Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun, yasalaşması,
  • Devlet Güvenlik Mahkemeleri Kanunu’nda değişiklik yapılması planlanmaktadır.

İnsan Haklan ihlalleri Sonuçlarının Düzeltilmesi İmkanlarının Güçlendirilmesi Türk Hükümeti, bu amaca yönelik olarak orta vadede,

  • Yeni Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun,
  • Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkındaki Kanun Tasarısı’nın yasalaşmasını öngörmektedir.

Devlet Memurları ve Kamu Görevlilerinin İnsan Hakları Konu­sunda Eğitimleri

Başta güvenlik güçleri olmak üzere, Devlet memurları ve kamu görevlilerinin insan hakları alanında eğitimi için tüm ilgili kurumlarda çalışmalar yürütülmektedir. Türk Hükümeti, bu alan­da başlattığı ikili ve çok taraflı işbirliği faaliyetlerini yoğunlaştıra­rak sürdürecektir.

              Bu amaca yönelik olarak kısa vadede,

  • Polis okullarındaki öğretim sürelerinin 9 aydan 2 yıla çıkarılması amacıyla yasal düzenlemeler yapılması,

             BM İnsan Hakları Eğitimi On Yılı Programı çerçevesinde hazırlanmış olan İçişleri Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşlarının İman Hakları Eğitimi Projesi (2000-2007) ‘nin yürürlüğe konulması,

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Direktörlüğü’nün 1997- 2000 Polis ve İnsan Hakları Programı çerçevesinde uygu­lamaya konulan proje uyarınca, 7 yıllık bir süre içerisin­de tüm güvenlik güçleri mensuplarının insan hakları ala­nında eğitilmesi öngörülmektedir

Devlet Güvenlik Mahkemeleri Dahil Olmak Üzere, Yargının İşlevselliği ve Verimliliği Türk Hükümeti tarafından özel önem verilen bu konuda kısa vadede,

  • Anayasa’nın DGM’lere ilişkin hükümleri ile DGM Kanunu’nun gözden geçirilmesi,
  • Savunmanın yargının temel unsurlarından biri olduğunun Anayasa hükmü olarak tesciliyle savunmanın güçlendi­rilmesi ve Avukatlık Kanunu’nun çıkarılması,
  • Yargı bağımsızlığını sınırlayan hükümlerin gözden geçi­rilmesi, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yeniden yapılandırılması,
  • Adli Tıp Kurumu’nun modernize edilmesi için gerekli yasal düzenlemelerin yapılması,
  • “İnsan Hakları Eğitimi On Yılı” faaliyetlerinin yoğunlaş­tırılması ve hakim ve savcılarımızın Avrupa Konseyi ile AB üyesi ülkelerde eğitim imkanlarının artırılması,
  • Hakim ve savcılar için insan hakları ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları hakkında periyodik meslek içi hizmet eğitim programları düzenlenmesi öngörülmek­tedir.

              Orta vadede ise,

  • 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun’un uygulamada edinilen tecrübeler ışığında gözden geçirilmesi,
  • Askeri Ceza Kanunu ile 353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu ve 1602 sayılı As­keri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu’nun gözden geçi­rilmesi,
  • Olağanüstü Hal Yasası’nın genel Anayasa ve mevzuat değişiklikleri ışığında gözden geçirilmesi hedeflenmektedir.

Bu bağlamdaki diğer önlemler, “Adalet ve İçişleri” bölü­münde yer almaktadır.

Ölüm Cezasının Kaldırılması

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na göre, kesinleşmiş idam cezalarının yerine getirilmesi kararı münhasıran TBMM’nin yetki­sindedir. Hükümet, TBMM’nin 1984 yılından bu yana yaşam hak­kının özüne dokunulmaması yönünde benimsediği uygulamaya saygılıdır. Türk ceza hukukundan ölüm cezasının kaldırılması hususu, şekil ve kapsamı itibariyle TBMM tarafından orta vadede ele alınacaktır.

Kültürel Yaşam ve Bireyse Özgürlük

Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi ve eğitim dili Türkçedir. Ancak bu, vatandaşlarının günlük yaşamlarında farklı dil, lehçe ve ağızların serbest kullanılmasına engel teşkil etmez. Bu serbestlik, ayrılıkçı veya bölücü amaçlarla kullanılamaz…

Tüm Vatandaşların Ekonomik, Sosyal ve Kültürel İmkanlarının Artırılması Amacıyla, Bölgesel Dengesizliklerin Azaltılması Ekonomide Serbestleşme Süreci

Hükümet, bölgesel dengesizliklerin azaltılması ve tüm va­tandaşların sosyal ve kültürel imkanlarının artırılmasına yönelik kapsamlı bir strateji benimsemiştir.

Bu çerçevede, 1984 yılından bugüne kadar süregelmiş olan ayrılıkçı terör faaliyetinin kontrol altına alınmasıyla birlikte, Türk Hükümeti, ekonomik ve sosyal kalkınma yolunda bir dizi önlem almıştır

Bu stratejinin orta vadede tam olarak uygulamaya konul­ması öngörülmektedir.

Tüm Bireylerin, Herhangi Bir Ayırım Yapılmaksızın ve Dil, Irk, Renk, Cinsiyet, Siyasi Görüş, Felsefi İnanç veya Dinine Bakılmaksızın, Tüm İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerinden Tam Olarak Yararlandırılması; Düşünce, Vicdan ve Din Özgürlükleri,  Anayasamızın yürürlükteki 10’uncu maddesi ayırımcılığı çok kapsamlı bir şekilde yasaklamış olup, Anayasa ve kanunlar önünde herkesin eşit olduğu ilkesini benimsemiştir.

  • Bu anayasal ilkeye uygun olarak kısa vadede,
  • BM Her Türlü Irk Ayırımının Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi’nin sonuçlandırılması;
  • Kadın ve erkeklerin eşit haklara sahip oldukları ilkesine Anayasa’da yer verilmesi,
  • Kadın-erkek eşitliği alanında önemli değişiklikler getiren Türk Medeni Kanunu Tasarısı’nın yasalaşması,
  • Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü ve Aile Araştırma Kurumu Başkanlığı Teşkilat Yasa Tasarılarının yasalaşması,
  • 182 sayılı ILO En Kötü Biçimde Çocuk işçiliğinin Önlenmesi Sözleşmesi’nin onaylanması ve çocuk işçiliğinin önlenmesine yönelik olarak, ILO ile işbirliği içinde hazırlanan Ulusal Eylem Planı’nın uygulamaya konulması planlanmaktadır.

Orta vadede,

  • BM Kadınlara Karşı Her Türlü Ayırımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi’ne Ek İhtiyari Protokol’ün sonuç­landırılması,
  • Avrupa İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’ye İlişkin, Bu Sözleşmede ve Bu Sözleşme­ye Ek 1. Protokolde Yer Alanlardan Başka Bazı Hak ve Özgürlükleri Tanıyan 4 No. lu Protokol’ün sonuçlandırılması,
  • Avrupa İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmeye Ek 7 Nolu Protokolün sonuçlandırıl­ması,
  • Avrupa Sosyal Şartı’nın gözden geçirilmiş metni ile kol- lektif şikayetler sistemine ilişkin Ek Protokol’ün sonuç­landırılması,Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ayırımcılık yasağını düzenleyen 14’üncü maddesinin kapsamını genişleten 12 Nolu Ek Potokol’ün sonuçlandırılması,
  • Ülkemizde yaşayan ve Türk vatandaşı olmayan gayrimüs­lim kişilerin de mensup oldukları dinin vecibelerini yerine getirmelerinde ve kendileriyle ilgili diğer uygulamalarda gerekli pratik kolaylıkların kamu düzeninin korunmasına ilişkin mevzuatımız çerçevesinde geliştirilmesini sağlaya­cak tedbirlerin alınması,
  • Özürlülerin mesleki rehabilitasyonu ve istihdamları hakkındaki 159 Nolu ILO Sözleşmesine uygun tedbirlerin alınması öngörülmektedir.

Anayasa’nın ve ilgili Diğer Yasaların AB Müktesebatına Uyu­mu

  • Türk Hükümeti, kısa vadede Anayasa’nın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ışığında gözden geçirilmesini,
  • Orta vadede ise, yasalarda gerekli değişikliklerin yapılmasını öngörmektedir.

BM Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ile İhtiyari Ek Protokolü ve BM Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi sözkonusu iki sözleşmenin imzalanması, Türkiye’nin bu yöndeki siyasi irade ve niyetini ifade etmektedir. Onay işlemlerinin başlatılması için hazırlanacak kanun tasarıları, olabilecek çekin­celerle birlikte TBMM’ye sunulacaktır.

Cezaevlerindeki Tutukluluk Koşulları

Türk Hükümeti, cezaevlerindeki olumsuzlukların giderilme­si hususunda kararlıdır ve bu yönde yoğun bir çaba içindedir.

Tüm Avrupa’da 1960-70’li yıllarda vazgeçilen koğuş siste­mi, ülkemizde de terk edilmektedir. Cezaevleri, Avrupa Konseyi ve Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi’nin tavsiyeleri doğrultusunda, BM Cezaevleri Asgari Standartları ile Avrupa Konseyi kurallarına uygun hale getirilmektedir.

Bu alanda kısa vadede,

               Adalet Bakanlığı’nca, idarecilerin ve Cumhuriyet başsavcılarının cezaevlerindeki denetim ve kontrollerinin daha etkin hale getirilmesi sağlanacak ve Terörle Mücadele Kanunu Değişiklik Tasarısı’nın yasa­laştırılarak, bu suçlardan hükümlü bulunanların da açık görüş yapma ve iş yurdu çalışmalarına katılımlarına iliş­kin hususlar gözden geçirilecektir. Bu konudaki diğer ön­lemler, “Adalet ve İçişleri” bölümünde yer almaktadır.

Milli Güvenlik Kurulu

Anayasal bir kuruluş olan Milli Güvenlik Kurulu, ulusal güvenliği ilgilendiren alanlarda bir danışma organı niteliğindedir. Anayasa ve Yasanın ilgili maddeleri, Kurul’un yapısı ve işlevini daha açık bir biçimde tanımlayacak şekilde orta vadede gözden geçirilecektir.

Olağanüstü Hal

Bölgedeki terörle mücadele için ilan edilmiş ve esasen toplam 10 ilden 4 ile indirilmiş bulunan Olağanüstü Hal uygula­masının tamamen kaldırılması, bölgenin ekonomik, sosyal ve kül­türel gelişimini öngören stratejinin bir parçasıdır. Bu alanlardaki gelişmeler ve güvenlik değerlendirmesi ışığında Olağanüstü Halin tamamen kaldırılması planlanmaktadır”. [324]

Yukarıdaki metin, Türkiye’nin daha önce çeşitli vesile­lerle maruz kaldığı eleştirilerin dikkate alındığı izlenimini veriyor. Özellikle 1990’lı yıllarda, Türkiye’nin bir yandan Av­rupa Birliği’ne katılma çabaları ve Gümrük Birliği tartışması, diğer yandan ise Soğuk Savaş sonrasında stratejik çıkarların yeniden hesaplanmasına yönelik endişeler, içeride ve dışa­rıda yeni duyarlıklar meydana getirmişti. Avrupa Birliği, 1993 Kopenhag Zirvesi’nde belirlediği ilkeyle, tam üyeliğe talip olan devletlerin demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlıklara saygıyı güvenceye alacak kurumsal yapılan­mayı gerçekleştirmelerini gerekli kılıyordu. “Kürt realitesinin tanınması”, “Kürt sorunu” gibi söylemler yeni politika alanları yaratarak hem Avrupa Birliği’nin hem de Türkiye’nin günde­minde önemli bir yer işgal etmeye başlamıştı. Türkiye’nin AB ile geliştireceği Gümrük Birliği ilişkisi bile Türkiye’deki insan hakları konusuna bağlanmış, Kürt sorununa makul çözüm yolları aranması istenmişti.[325] Bir yandan da Türk silahlı kuvvetlerinin PKK saldırılarını önlemek amacıyla Kuzey Irak’a yönelik operasyonları eleştiriliyor, bunların “uluslararası hu­kuk ilkelerine aykırı” olduğu ve Gümrük Birliği’ni olumsuz etkileyeceği ifade ediliyordu.[326]

1991’de kurulan DYP-SHP Hükümeti, insan hakları ve demokratikleşme konularına ağırlık vermiş, hatta insan hak­larından sorumlu bir Devlet Bakanlığı ihdas ederek genel anlamda insan haklarında iyileştirme ve özel olarak da Kürt meselesine barışçı çözüm arama yoluna gideceğini göster­meye çalışmıştı. Buna rağmen, AB yetkilileri Türkiye’deki bazı somut uygulamaları ileri sürerek, insan hakları ihlalle­rinden dolayı eleştirilerini sertleştirmişlerdir. 1994’de DEP’in kapatılarak milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılıp mahkûm edilmeleri, somut uygulamaya örnek gösterilebilir. Zaten Avrupa Birliği’nin Türkiye’den talep ettiği değişiklikler arasında DEP’lilerin haklarının iade edilmesi, anayasada değişiklik yapılarak insan hakları ve demokratik katılım olanaklarının iyileştirilmesi, bir de Terörle Mücadele Yasası’nın 8. maddesinin düzeltilmesi yer alıyordu. Aslında bütün bun­lar, bir bakıma, değişen dünyada Türkiye’de de küçük çaplı dönüşümlerin yolunu açan dış etkenler olarak görülebilir. Gerçekte de Türk hükümetleri çeşitli alanlarda esneklik ve demokratikleşme yolunda adım atmışlardır, önce “Kürt ger­çeği” tanındı ve Kürtçe konuşma yasağı kaldırıldı. Temmuz 1995’de kısmi bir Anayasa değişikliğiyle, demokratik katılım hakkını düzenleyen 17 madde TBMM tarafından kabul edildi. Ayrıca, yukarıda sözü edilen 8. madde yeniden düzenlendi ve bu maddeden dolayı ceza alanların serbest bırakılmaları sağlandı.

Ayrıca, 2002 Ağustos ve Aralık aylarında TBMM’de yoğun çalışmalar sonucunda, idam cezasının kaldırılması dahil olmak üzere, insan hakları ve demokratikleşme konula­rında, Avrupa Birliği’ne uyumu kolaylaştırmak amacıyla yasal değişiklikler yapılmıştır

                                      SONUÇ OLARAK

Savaş ve barış hali, dünyadaki tüm varlıkların içinde bulundukları durumun bir ifadesi olarak her zaman kendini hissettirir. Bizim işimiz insanla olduğuna göre, insanın savaş ve barışla ilişkisi, inceleme konumuzu oluşturmuştur. Bunun için, ele alınan konu içeriklerinde ve çözümlemelerde mutla­ka o kavramların (savaş ve barış) geçmesine gerek yoktur. Bununla beraber, birçok konu, sözü edilen bu iki kavram etrafında geliştirilen çözümlemeleri içermektedir. Diğer konu­larda ise savaş ve/veya barış, adı konulmasa da, yaşanan bir halin yansıması, tezahürü olarak sorgulama ve çözümle­menin hep ana ekseninde yer almıştır.

Toprakla bitki arasındaki savaş hali, toprağın bitki için gerekli rutubet ve canlı organizma barındırma yeteneğini göstermemesi (bitkiye sunmaması) ile başlar; barış hali ise bunun tam tersi durumunda kendini gösterir. Sulak ve mümbitbir toprak ile onda yetişmiş rengarenk çiçekler arasında bir barış vardır. Toprağını seven bitki, gelişir ve gürleşir. Ama bazen kurak toprakta da, nadiren de olsa, bazı bitkilerin yetiştiği görülür. Doğal olan; varlığın sürekliliği yönünde bir eğilimin/iradenin olması, bu amaçla koşulların zorlanmasıdır. Toprakla bitki arasındaki barışsızlık halinden kurak toprağı sorumlu tutmamız doğru olmaz, oradaki çevresel koşullar etkilidir bunda. Toprağı sudan ve onun sağlayacağı hayati­yetten yoksun bırakan faktörler önemlidir.

İnsanın savaş ve barış halleri de buna benzer. Ancak, insan, kendini bilmek gibi bir sorumluluk taşır. Yunus Emre’nin deyişiyle, ilim de, aslında, kendini bilmek demektir, öyleyse, insanın önce kendisiyle barış içinde olması gerekir, bu sağlandıktan sonra başkalarıyla barışı tesis etmek kolay­laşır.

Acaba barışı bozan etkenler nelerdir? İnsanlar ve toplumlar arasında anlaşmazlık yaratan olguların kaynağı nedir? Bunlar sabit ve değişmez mi, yoksa koşullara bağlı değişkenlik mi gösterirler?

Her ikisini de, farklı gerekçelerle, savunan görüşler vardır. Örneğin Marksist görüşe göre, insanlar/toplumlar arasındaki uyuşmazlıkların ve savaşın nedeni, toplumdaki çelişkili ilişki biçimidir. Söz konusu çelişkiden dolayı, ulusla­rarası toplumun tarihi de “sınıf çatışması tarihi” olarak görü­lür, yani sürekli bir savaş hali vardır ve bu savaş çelişkiler ortadan kalkıncaya kadar sürecektir. Marks, beşeri varlığın bireye özgü niteliklerle açıklanamayacağını, onun ancak toplumsal ilişkilerin bütünü içinde kendi gerçekliğini ortaya koyacağını savunur. O, insanlığın gelişimini ‘tarihsel mater­yalizm’ çerçevesinde açıklamaktadır. Ona göre, toplumda meydana gelen maddi üretim ilişkileri, insanın iradesinden bağımsız olarak, toplumun temel ekonomik yapısını oluştur­makta, hukuksal ve siyasal üstyapı da bu temel üzerinde varlık göstermektedir: İnsan, kendisini kuşatan ve “çelişkiler içeren” toplumsal üretim biçimi ve ilişkiler ağıyla başetmek zorundadır. Marksist görüşe göre, toplumda karşılaşılacak çelişkiler, özellikle de bunların devrimsel potansiyeli, dünya­nın yeniden düzenlenmesiyle sınıfsız bir toplum yaratılması­nın yolunu açacaktır.

Sovyetler Birliği’nin dağılması, her ne kadar “tarihin sonu” ile birlikte yukarıda dile getirilen ideolojinin de sonunun geldiğine dair yorumlara olanak verdiyse de, dünyadaki ha­diseler bunu doğrulamıyor. Hala Marksist gerekçelerle dün­yada eşitsizlik ve çelişkiye karşı eyleme geçenler var. Bunlar belki sosyal barış adına yapılıyor, ama barışsızlık da üreti­yor. Aslında, Marksist söylemin kendi içinde de çelişkiler barındırdığını görüyoruz.

Barış, görece bir kavramdır. Barışı bozduğu ya da bozacağı ileri sürülen niyet ve eylemler için de aynısı söyle­nebilir. Savaşın önemli bir nedeni de budur. Burada bir bi­linmezlik, bir güvensizlik ve tehdit algılaması vardır. Savaş gerekçelerinin bazısı içtenlikli ve doğru gözlemlere dayanır­ken, bazısı da salt çıkar algılamasıyla imaj oluşturmayı esas alan bir özelliğe sahiptir. Bu durum, güvenliksiz bir uluslara­rası sistemi hazırlıyor. Uluslararası terörün ortaya çıkışını da bu bağlamda açıklayabiliriz.

Barışın korunması ve kalıcı kılınması için, bir “ortak yaşam alanı” bilincinin oluşması gerekir. Aslında bütün bir yerküre ortak yaşam alanıdır, ama henüz bu bilinç düzeyinin gelişmediği dünyada, en azından bölgesel düzeyde sözü edilen bilince dayalı bir ortak tutumun barışı korumadaki yararı büyük olacaktır. Avrupa, tamamen olmasa da, büyük ölçüde bunu başarmış durumda. Avrupa’da 500 yıl söz sahi­bi olmuş bir devletin ardılı olan Türkiye, siyasal ve kültürel anlamda Avrupa’nın bir parçası olarak bugün Avrupa Birliği’ne tam üyelik sürecini iyi değerlendirmek, meseleyi sorgu­lamak durumundadır. ABD’nin son dönemdeki çıkar algıla­ma biçimi ve eylemleri, Türkiye’nin yalnız ABD müttefiki ola­rak geleceğini güvenceye almasının zor olacağını gösteriyor. Benzer bir durum Avrupa Birliği için de geçerli. O da kendi güvenlik ve savunma sistemini, ABD’ye bağımlı olmadan, geliştirmek zorunda. Bu açıdan bakıldığında, Türkiye ile

Avrupa Birliği’nin ortak güvenlik ve barış konusunda birlikte hareket etmelerinin her iki tarafın yararına olduğu anlaşılır.

Kıbrıs’taki gelişmeleri de bu çerçevede değerlendir­mek mümkündür. AB üyesi bir Kıbrıs’ta, 1960’larda yaşanan tedhiş hareketlerinin beklenmemesi gerekir. KKTC Bakanlar Kurulu kararıyla sınırların karşılıklı ziyarete açılması, olumlu bir gelişmedir. Karşılıklı anlayış ve çıkar temelinde soruna çözüm arayışı, Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecini hızlandır­makla kalmayacak, aynı zamanda KKTC Türklerinin ve Tür­kiye’nin AB fonlarından yararlanmasını sağlayarak, ekono­mik ve siyasal iyileşmeye de yardımcı olacaktır. Barış böyle gerçekleşir. Kıbrıs Barış Harekatı’nın amacı, adanın Yuna­nistan’a bağlanmasının önlenmesi kadar, hatta ondan daha çok, Kıbrıslı Türklerin can güvenliğinin sağlanmasıydı.

Acaba bunu (Türkiye’nin de üye olması durumunda) herkes tarafından meşru kabul edilecek bir zeminde, Avrupa Birliği içerisinde gerçekleştirmek mümkün olabilir mi?

Bunun için önce Türkiye-AB ilişkilerinde müzakere sürecindeki tıkanıkların giderilmesi gerekiyor. Ne var ki, Rahmetli Turgut Özal’ın dediği gibi, “uzun ince bir yol”da yürütülen müzakerelerin daha epeyce zaman alacağı görü­lüyor.

Türkiye’nin bulunmadığı Avrupa Birliği’ne, Kıbrıs’ın üye olduğu şimdiki koşullarda KKTC’nin Türkiye ile birleş­mesi ya da özerk bir statü ile ilişkilerin yeniden tanımlanması durumunda, sorun bitmemiş hatta daha da derinleşmiş sayı­larak, Türkiye, uluslararası hukuka aykırı olarak adanın ku­zeyini ilhak etmekle itham edilebilir. KKTC’yi uluslararası alanda tanıtmanın mümkün olmadığı ise görülmüştür, bu durumu (çözümsüzlük) savunmanın hangi sonucu getirdiğini biliyoruz.

İnsanların sokaklara çıkıp “barış istiyoruz” diyerek gösteri yapmaları da ayrı bir soruna ışık tutuyor. Aslında, eğer barış, şiddet içeren savaşın yokluğu ve can güvenliği olarak düşünülecek olursa, 1974’den sonra Kıbrıs’ta barışın hakim olduğu söylenmelidir. Ama eğer KKTC Türklerinin dünyada kimliklerinin olmaması, herhangi bir şeyi üretip satamamaları ve soyutlanmış bir yaşama mahkûm edilmeleri söz konusu ise, bu durumu bir barış hali olarak görmek de doğru olmaz.

Adada bu anlamda bir barışın tesisine yönelik çalış­maların sürdürülmesi, Türkiye’nin ve Avrupa Birliği’nin de çıkarına uygun olacaktır. Ama burada sorunun çözümüne yönelik asıl görüşmeler BM çatısı altında yürütülmektedir. Kıbrıs Rum kesiminin zaten AB üyeliğiyle kendince bir çö­zümü elde ettiği mevcut koşullarda Türk tarafının tezlerine uygun bir sonuca ulaşmak kolay olmayacaktır.

Acaba çözümsüzlük, şimdilik Türkiye ve Kıbrıs Türkleri için bir çözüm sayılabilir mi? Bu durum kötünün iyisi ya da daha az kötüsü olarak devam edecek gibi görünüyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir