UNUTTUK – SABİH KANADOĞLU

UNUTTUK  ÖZET

Sabih Kanadoğlu “Unuttuk” adlı bu kitabında makalelerini ve konuşma metinlerini derlemiştir. Makalelerin çoğunu Cumhuriyet gazetesinde yayınlamış içeriğini ise gündemdeki konulara paralel seçmiştir. Cumhuriyet gazetesindeki en eski makalesi 23 eylül 1999, en yenisi ise 23 aralık 2008 de ki “Anayasaya Aykırılık Önlenebilir” adlı makalesidir. Mart 2006 Yankı dergisine “Bölge Adliye Mahkemeleri” adlı bir makale yayınlamış, 14 şubat 2007 de Harp Akademileri Komutanlığında yaptığı bir konuşmanın özeti “Çağdaş Demokrasi ve Yargı Bağımsızlığı” adında bir makale olarak bu kitapta yer almıştır. Kitaptaki diğer 35 makalenin tamamı Cumhuriyet gazetesinde yayınlanmış makalelerden oluşmaktadır. Makaleler incelendiğinde yazarın gündemdeki konuları bir hukukçu kimliğiyle değerlendirdiği anlaşılmaktadır. Makalelerin konularına bakış açısı olarak Sabih Kanadoğlu hayat görüşünü bariz bir şekilde açığa çıkarmış, ifadelerindeki keskinliğini Atatürk ilkelerine dayandırarak her makalesinde tekrar tekrar açıkça dile getirmiştir.

Sabih Kanadoğlu makalelerini derlediği bu kitaba Unuttuk adını vermesinin nedenini kitabının başında ve sonunda açıkladığı cümlelerden bazıları şunlardır:

“Unutkanlık kişisel bir eksikliktir. Geçmişi unutma hastalığıyla sisli bir perde ile örtülen toplumların ise günü ve geleceği tehlike altındadır.”

“Atatürk bize hukukun üstünlüğünün hukuka bağlılığın, çağdaş ve uygar bir devlet için koşul olduğunu öğretmişti. Unuttuk.”

“Atatürk bize hedef olarak çağdaş uygarlık düzeyini aşmayı göstermişti. Unuttuk.”

“Atatürk bize Türkiye cumhuriyetini laik ve demokratik bir devlet olarak bırakmıştı. Unuttuk.”

Kanadoğlu, kısaca diyor ki; eleştirel aklı ve bilinci, laik ve demokratik devlet yapısını, ulusal onuru korumayı, uygarlık düzeyini aşmayı, hukukun üstünlüğünü “unuttuk!”

Yazılarında Sabih Kanadoğlu Atatürk ilkelerinin tek kılavuz alınması gerektiğini, günümüzde ise çoğu kez bunun böyle olmadığını vurgulamaktadır. Bunu kitabın bir yerinde şöyle açıklamaktadır: “Atatürk İlke ve Devrimleri bugün de, gelecekte de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yol göstericisidir. Temel da­yanağıdır. Bu İlke ve Devrimlerden verilecek her ödün Türki­ye’nin varlığına vurulan bir darbe demektir.      Demokrasinin olmazsa olmaz koşulunun laiklik ilkesi olduğunu ve dinsel temeller üzerine demokrasi kurulamayacağını bilmeleri­ne rağmen, kendi ulusal çıkarlarını bu teze dayandırmak isteyenle­re ve demokrasiyi kendi modellerine ulaşmak için araç görmekten vazgeçmeyenlere karşı toplumsal bir dirençle karşı koyamadık.”

Kanadoğlu’nun Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan yazılarından oluşan ‘Unuttuk’, bugün ülkemizde her alanda özellikle de yargının bağımsızlığına aykırı eylemlere karşı duruş anlamında mücadeleye apaçık bir çağrı niteliğini taşıyor. ‘Unuttuk’ bir çağrıda bulunuyor ve mücadeleye, çabaya davet ediyor.

Kanadoğlu ağırlıklı olarak demokrasi  ve yargı bağımsızlığı üzerinde durmuş ve demokrasinin koşullarını ise çoğulculuk, katılımcılık, saydamlık, laiklik, yargı bağımsızlığı ilkeleri olarak belirtmiştir. Çağdaş demokrasiyi yaşatmak ve yeşertmek için, yurttaşların bu yönde çabasını ve sayılan ilkelerin savunulmasını önemli ve gerekli görmüştür ve halka bu bağlamda bir çağrıda bulunmuştur. Yargı bölümünde ise DGM’lerin kaldırılması dışında bağımsızlığı sağlayacak yönde herhangi bir girişim yapılmadığını ve siyasi iktidarların yargıya bakış açısının, demokrasi anlayışının ne denli yetersiz ve yanlış olduğunun kanıtı olarak görmektedir. Halkın da bu sorumsuzluğa iştirak ettiğini ve siyasi partilere karşı tavır almadığını vurgulamaktadır. Yaşananları, halkın aldırmazlığının sonucu olarak göstermiş, bunun ise halkın, yargı bağımsızlığını içselleştirmesi halinde hukuk devletine ve çağdaş demokrasiye ulaşmamız ile olanaklı olabileceğini savunmuştur.

Makalelerinin her birinde anlatmak istedikleri kısaca aşağıda yer almaktadır.

 

Unuttuk (23 kasım 2004, Cumhuriyet): Atatürk ilke ve devrimleri temel alındığında çağdaş, uygar, laik bağımsız, ulusal, demokratik hukuka bağlı güçlü Türkiye cumhuriyeti oluşumunu tamamlayacaktır.

 

Anayasaya Aykırılık Önlenebilir (23 Aralık 2008, Cumhuriyet): Nufus ve Vatandaşlık İşleri Genel müdürlüğü,İç işleri bakanlığı merkez teşkilatının kapsamında yer aldığını anlatmıştır.Anayasanın 79. maddesi uyarınca seçimler, yargı organlarının genel yönetim ve denetiminde yapıldığını hukuki dayanaklarına göre izah etmiş ve konuyla ilgili kanun değişikliklerini sıralamış uygulamaların son hallerini belirtmiştir.

 

Sorumsuz Cumhurbaşkanı (1 temmuz 2008, Cumhuriyet): Cumhurbaşkanının vatana ihanet dışında hiçbir suçla yargılanamaz hükmünün anayasanın eşitlik ilkesine aykırı olduğunu vurgulamıştır. Anayasada cumhurbaşkanının görevi sırasında işlediği kişisel suçlarından sorumlu olduğuna dair madde bulunmaması yargılanmasını tartışmalı hale getirmiştir. Kanadoğlu bu durumu cumhurbaşkanlığı makamına duyulan saygıya bağlamıştır.

 

Siyasi Yasaklılık (30 Mayıs 2008, Cumhuriyet): Bu makalesinde milletvekilinin hangi hallerde siyasetten yasaklanacağı ve yasaklama sürecinden bahsetmiştir. Anayasanın 69. maddesinde ve fıkralarında siyasetten yasaklanmaya sebep eylemler bildirilmiştir.

 

AKP Yeni Anayasa Yapamaz (30 aralık 2007, Cumhuriyet): Tali kurucu iktidarın anayasa yapma yetkisinin olmadığını ve bunu sağlamak için anayasal önlemlerin alındığını belirtmiştir. Anayasanın 6. maddesinde de “Hiçbir kimse veya organ kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz” hükmüyle tali iktidarın anayasayı yok sayarak yeni bir anayasa yapamayacağını vurgulamıştır. AKP iktidarının da tali kurucu iktidar olduğunu ve yeni bir anayasa yapma yetkisinin olmadığını belirtmiştir. AKP’nin yeni anayasa yapması halinde dinci oligarşik bir yapının kurulmasının muhtemel olacağından endişe etmektedir.

 

Anayasa Değişikliklerine Anayasa Engeli (30 mayıs 2007, Cumhuriyet): Bu makalede, Anayasa değişikliği gerektiren yasalar halkoylamasına sunul­duğunda, halkın kullandığı oyların yansından fazlası kabul oyu ise Anayasa’da değişiklik öngören yasa halk tarafından onaylan­mış sayılır ve ileri bir tarih öngörülmemişse onaylandığı günde yürürlüğe girdiğini belirtmiştir.Anayasa değişikliği ve halkoylaması ile ilgili kanun maddelerini belirtmiş, Anayasa maddelerine göre halkoylamasının nasıl olması gerektiğini açıklamıştır.

 

Cumhurbaşkanının Cezai Sorumluluğu (25 nisan 2007, Cumhuriyet): Bu makalesinde de Kanadoğlu sorumsuz cumhurbaşkanı başlıklı makalesindeki konuyu ele almıştır.

 

Yargı Bağımsızlığına Darbe (23 mart 2007, Cumhuriyet): HSYK’nın bağımsızlığı anayasada yer almasına rağmen kurulun başkanı olan adalet bakanı ve adalet bakanı müsteşarının keyfi eylemleri ile kurul çalışmalarının işeyişine engel olduklarını düşünerek bunun yargı işleyişine bir darbe olduğunu nitelendirmektedir.

 

Çağdaş Demokrasi Ve Yargı Bağımsızlığı (14 şubat 2007, Harp Akademileri Komutanlığında Yapılan Konuşma Özeti): Yazarın Harp Akademileri Komutanlığı’nda yaptığı konuşmanın özeti olan bu makalesinde demokrasinin ilkeleri ve hukuk devletinin sahip olması gereken özelliklerinden (bağımsız, güçlü, etkin) bahsetmiş  ve bu kapsamda Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu irdelemiştir.

 

Cumhurbaşkanını AKP Tek Başına Seçemez (26 aralık 2006, Cumhuriyet): Kanadoğlu bu makalesinde cumhurbaşkanının seçiminin şekil ve yöntemi üzerinde durmuştur.

 

Cumhurbaşkanlığı Seçimi (21 aralık 2007, Cumhuriyet ): Cumhurbaşkanı seçilecek kişide olması gereken nitelikler bu makalede belirtilmiştir.

 

Meclis Soruşturmasında Zaman Aşımı (28 mart 2006, Cumhuriyet): Yazar parlamenter rejimin denetlenmesi için en iyi araç olduğu nu savunduğu meclis soruşturmasının aynı zamanda yargısal bir faaliyet olduğunu savunmuştur. Böyle bir davada zaman aşımının nasıl hesaplanacağını sorgulamaktadır.

 

Bölge Adliye Mahkemeleri (Mart 2006, Yankı Dergisi ): 26 eylül 2004 tarih ve 5235 sayılı yasa ile kurulmasına karar verilen bölge adliye mahkemelerinin Yargıtay’ın yükünü hafifletmesi amaçlanmıştır. Ancak Kanadoğlu beklentinin aldatıcı olduğunu ve bunun daha büyük kaoslara yol açacağını vurgulamaktadır. Bölge adliye mahkemelerinin adli denetim merci olarak öngörülmesine rağmen adalet bakanlığı teftiş kurulu başkanlığının denetimine tabi olmasının yürütmeye bağımlı olması anlamına geldiğini ve bununda yargının varlık nedenine aykırı olduğuna işaret etmiştir. Kanadoğlu yürütmenin bölge adliye mahkemelerini denetim altına alacağından ve bu yolla bölgelerde farklı hukuk uygulamalarının ortaya çıkacağını ve üniter yapının bozulup federal yapıya geçileceğini savunmuştur.

 

Malvarlıkları Açıklanırken (22 şubat 2006, Cumhuriyet): Kanadoğlu 3628 sayılı “mal bildiriminde bulunulması, rüşvet ve yolsuzlukla mücadele yasasının amacı üzerinde durmuştur. Yasanın hükümlerinin çeşitli aksaklıkları barındırdığını belirtmiştir. Yazar yasanın kabulü sırasında TBMM’de yapılan görüşmeler sırasında 9. maddesinde yapılan değişiklikle bildirimlerin gizliliğinin kabul edilmesini yasanın ölü doğumu olarak yorumlamıştır. Yapılması gerekeni ise 3628 sayılı yasa uyarınca yetkili mercileri bugüne değin verilen mal bildirimleri ile yasanın 5. maddesinde öngörülen koşullara uygun düzenlenerek bugüne ilişkin mal bildirimlerinin birlikte kamuoyuna açıklanması olarak vurgulamıştır. Buna ek olarak anayasanın 83. maddesinin değiştirilmesini ve milletvekili dokunulmazlıklarının sınırlandırılmasını tavsiye etmiştir.

 

Bir Rektör ve Örgütlü Suçluluk (9 aralık 2005, Cumhuriyet): Makalede bir üniversite rektörünün haksız ekonomik çıkar sağlamak amacıyla bir örgüt kurduğu ve örgütün faaliyeti çerçevesinde cebir ve tehdit uygulayarak suç işlediği iddiaları konu alınmıştır. Örgütlü suçluluk ve organize yapılanma kavramlarını hukukçu kimliğiyle açıklayarak söz konusu rektöre bu suçların yüklenmesini mümkün görmemiştir. Makalesinin sonunda yargı bağımsızlığına getirilen tüm kısıtlamalara rağmen Türk yargısının mevcut kanıtları irdeleyip değerlendirerek maddi gerçeği bulacağına ve adaleti sağlayacağına gönülden inandığını ifade etmiştir.

 

YTCY Macerası (17-18-19 mart 2005, Cumhuriyet): Yazar 1 nisan 2005 tarihinde hazırlanan Yeni Türk Ceza Yasasının oluşumu, çalışma yöntemi ve ortaya çıkan gerçekler açısından incelemiştir. Hükümet tarafından gönderilen bir temel yasa tasarısına hükümetin sahip çıkmamasını hükümetin amacının tasarının yasalaşması değil dış politikadaki çevrelerin beğenisini kazanmaya çalışmak olarak değerlendirmektedir. Ceza yasasının dünyanın hiçbir uygar ülkesinde siyasi bir komisyon tarafından hazırlanmadığını ülkemizde ise aksi bir durumla karşılaşıldığını belirtmiştir. Ceza yasasının oluşum sürecinde bilimsel görüşlerin alınmadığı gerekçelerin geç yazıldığı TBMM’de görüşülmesi sırasında tartışılmadığı ve gelişigüzel bir ceza yasası ortaya çıktığı görüşündedir. Aceleciliğin doğal sonucu olarak yasanın dilinde özensizlik, tutarsızlık ve ciddi ifade bozuklukları olduğunu örneklerle sunmuştur. Buna bağlı olarak uygulamalarda da aksaklıklar olacağını savunmuştur. Kanadoğlu YTCY’nin bu haliyle yürürlüğe girmesi durumunda Türk yargısının büyük bir karmaşa ve kargaşaya dönüşeceğinin altını tekrar tekrar çizmiştir.

 

Laiklikten Ödün Olmaz (15 şubat 2005, Cumhuriyet): Bu makalesinde Kanadoğlu ifade özgürlüğünün korunmasının öneminden ve bu hakkın sınırsız olmadığından bahsetmiştir. BM Siyasal ve Kişisel Haklar Sözleşmesinde ve AİHS’nden ifade özgürlükleriyle ilgili maddelerinde sınırlandırma koşullarını irdelemiştir. Buna paralel olarak anayasamızda açıklanan 13,14 ve 26. maddelerde sınırlama koşullarını belirtmiştir. YTCY’de bu konu ile ilgili herhangi bir yenilik getirilmediğini vurgulamıştır. Laiklik ilkemizi zedeleyecek her türlü ifadelere özgürlükleri kullanarak hedefine ulaşma olanağı tanınmayacağını ifade etmiştir.

 

Laiklik Yasal Koruma Altındadır (11 şubat 2005, Cumhuriyet): Türkiye cumhuriyetinin kuruluşundan itibaren süreç içerisinde laiklik ilkesine verilen önemin giderek arttırıldığını; bağımsızlığın uluslaşmanın, ulusal toplumumuza vazgeçilmez değerleri oluşunu laiklik ilkesine bağlayan Kanadoğlu 1961 ve 1982 anayasalarında bu ilkenin korunduğuna vurgu yapmıştır. Yazar anayasada 24/son maddesinde yer alan “dinin kötüye kullanılmasını önleyen” düzenlemeyi de koruyan ceza yaptırımının 12 nisan 1991 gün ve 3713 sayılı kanunun 23. maddesiyle yürürlükten kaldırılmasını anayasaya aykırı bir yasa çıkarma olarak görmektedir ve bunun laiklik ilkesine aykırı eylemlere zemin hazırlayacağı görüşündedir.

 

Başkanlık Rejimi ve Türkiye (3 şubat 2005, Cumhuriyet): Makalede 6., 8. ve 9. cumhurbaşkanının başkanlık rejimi önerilerinin sebepleri incelenmiştir. Yazar bu isteğin denetimden uzak bir iktidara sahip olma isteği ile bağdaştırmıştır. Başkanlık sisteminin demokratik bir rejim olduğunu savunan yazar ülkemizin bu sisteme henüz hazır olmadığını belirtmiştir. Çağdaş demokrasiden nasibini almayan ülkemizde başkanlık rejiminin ‘başkancı rejime’ dönüşeceğine inanmaktadır. Türkiye cumhuriyetinin laik üniter bir ulus devleti olduğunu ve bu özelliğin rejim ithali yoluyla yapısının bozulmasına fırsat tanınmayacağını dile getirmiştir.

 

Devlet Adamı Olabilmek (10 ocak 2005, Cumhuriyet): Devlet adamını doğruları ve karşılaşılması olası güçlükleri halkına anlatan gücünü bu nedenle halktan alan ve ulusal yararı her türlü kişisel ve siyasal yarardan üstün tutan ve sözüne inanılan, güvenilen, amaçlarından kuşku duyulmayan bir politikacı olarak tanımlayan yazar onurlu bir devlet olmanın sözüne güvenilirliğin ve saygınlığın ilk koşulunu dik duruşlu devlet adamları ile sağlanacağını savunmuştur.

 

Dokunulmazlığın Erdemi (6 haziran 2004, Cumhuriyet): Bu makalesinde yazar sahtecilikle suçlanan bir maliye bakanının yasama dokunulmazlığı nedeniyle yargılanmadan görevine devam etmesinin olanaksız görmektedir ve dokunulmazlıkların artık ertelenmeden kaldırılması çağrısını yapmaktadır. Kanadoğlu temiz toplum ve saydam yönetim hedeflerine ulaşmanın bu duyarsızlıkla hayalden öteye geçemeyeceğini belirtmiştir.

 

Konuşmalar ve Gerçekler (17 mayıs 2004, Cumhuriyet): Yazar anayasa mahkemesi başkanının 26 nisan 2004 günü AYM’nin 42. kuruluş yıldönümü töreninin açılışında yaptığı konuşmanın altındaki sebepleri araştırmıştır. Başkan konuşmasında siyasallaşma eleştirilerini yanıtlayacağını söylemiş ancak altta yatan sebeplerin başka gerçekleri barındırdığına işaret etmiştir. AYM’ne parlamentodan üye seçilmesini öneren başkanın bu yöntemin sakıncalarını düşünmediğini ifade etmiştir. Yüce divan görevinin AYM’de kalmasının sakıncalı olduğu görüşünde olan Kanadoğlu yargılama işlevinin asıl sahibi olan Yargıtay a bu gücün bir an önce verilmesini istemektedir.

 

MGK Kararı ve Kıbrıs (22 nisan 2004, Cumhuriyet): MGK nın oluşumu ve yapısı hakkında bilgi vererek giriş yapan yazar kurulun görevini başarıyla yerine getirdiğini belirtmiştir. Kurulun 3 ekim 2001 gün ve 4709 sayılı yasanın 32. maddesi ile başbakan yardımcısı ve adalet bakanının kurula katılımlarının sağlanmasının kurulun sivil-asker dengesini değiştirdiğine işaret etmiştir.  Yazar Kıbrıs sorununun Türkiye için bir milli güvenlik konusu olduğunu ve milli güvenlik siyasetinin kapsamı içinde ele alınması gerektiğini savunmuştur. Sivil ve askeri tarafların birbirine güvenmediklerini, aralarındaki güven bunalımı çözülmediği taktirde milli güvenliğimizi tehlike altında görmektedir. Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğunu ve anayasa ve yasalara herkesin uymak zorunda olduğuna işaret eden yazar Kıbrıs konusunda atılacak her türlü olumsuz adımın ve alınan olumsuz sonucun tarih tarafından hiçbir zaman bağışlanmayacağını vurgulamıştır.

 

Yolsuzluklarla Mücadele (15 nisan 2004, Cumhuriyet): Uluslar arası şeffaflık örgütünün 2004 küresel yolsuzluk raporuna göre Türkiye’nin 64. sıradan 77. sıraya gerilemesi üzerine bu makale kaleme alınmıştır. Yazar yolsuzluklarla mücadelede yöntem belirtmiş ve ciddi, samimi, inandırıcı, saydam bir siyasi iradenin var olmasını şart koşmuştur. Yazar yolsuzluklarla mücadelede yargının etkinliğini arttırmak için yeni kurumlara, işbirliğine ve en önemlisi eşgüdüme gereksinin olduğu, öykünülen Avrupa Birliğinde başarıya bu şekilde ulaşıldığı birçok kez açıklanıp anlatılmasına rağmen gereğinin yapılmadığından yakınmaktadır.

 

Anayasa Yargısında Siyasallaşma (13 şubat 2004, Cumhuriyet): Makale basında hükümet ve Anayasa Mahkemesinin ayrı ayrı anayasa değişikliği taslağı hazırladığı ve Anayasa Mahkemesinin yeniden yapılandırılması ve çalışma yöntemini belirleyen her iki taslağın benzer yönleri olduğu gibi ayrılan noktalarında olması üzerine yazılmıştır. Her iki taslakta da mahkemenin iş yoğunluğu ve AB ülkelerinde mahkeme üyelerinin yasama organı tarafından seçilmesi olgusuna dayandırılması yazara tatmin edici gelmemektedir. Kanadoğlu meclisin mahkemeye üye seçmesi durumunda yargının siyasallaşacağını savunmaktadır. Siyasi tercihe dayalı seçimlerin ise anayasal kurumların itibarlarına zarar vereceği görüşündedir. Ayrıca her iki taslakta da hizmet yaşı süresinin 65 yaştan 67 ye çıkarılmasını ayrı bir talihsizlik olarak görmektedir.

 

Bir Yönetmelik Öyküsü (17 aralık 2003, Cumhuriyet): 24 kasım 2003 günü resmi gazetede yayımlanan ve kamuoyunda büyük tepkilere yol açan yönetmeliğin anayasaya aykırı olduğu üzerinde durulmuş ve yapılan değişiklikle eğitimde laikliğin ortadan kalkacağına vurgu yapılmıştır. Yazar Kanadoğlu akıl ve bilime dayalı eğitim ve öğretimin dinsel boyuta çekilerek toplumsal gerginlikler çıkararak siyasi fayda sağlamayı umduklarını sanmaktadır. Makalenin sonunda yazar ülkeyi karanlıklara götürmeye elverişli yasa ve yönetmelik değişikliğine değil, laik cumhuriyet ilkelerine uyacak zihniyet değişikliğine ihtiyacının olduğunu söylemiştir.

 

YSK’nın DEHAP Kararı (12-13-14 kasım 2003, Cumhuriyet): Makale DEHAP’ın sahtecilik yoluyla katıldığı 2002 seçimlerinden sonra siyasi partiler ve vatandaşlar tarafından seçimlerin iptalinin istenmesini konu almaktadır. YSK bu talebi reddetmiştir ve yazar bu durumu çelişki içinde çelişki olarak ifade etmiştir. YSK’nın seçimin dürüstlük ve eşitlik ilkelerinin sakatlandığını, saptanan yolsuzluğun seçim sonuçlarına etkili olduğunu belirlemek durumunda olduğunu ve aldığı kararın anayasa, yasalar ve kendi oluşturduğu seçim hukuku ile bağdaşmayan bir karar olduğunu bildirmiştir.

 

Parti İçi Demokrasi (22 ekim 2003, Cumhuriyet): Kanadoğlu demokrasilerde katılımcılığın sağlanması, toplumun siyaset ten ve siyasetçiden soğumasının önlenmesinin ilk koşulunu parti içi demokrasinin sağlanmasına bağlamaktadır. Yazar hukuksal düzenlemelerle parti içi demokrasinin sağlanmasını olanaklı görmemektedir. Bunu başaracak olanların demokrasiyi amaç sayan, demokratik yaşamın erdemine inanan partili yurttaşlar olduğuna vurgu yapmıştır ve partili yurttaşlara demokratik haklarından ödün vermemelerive bu konuda direnmeleri için çağrıda bulunmuştur.

 

İfade Özgürlüğü ve Takiyye (9 ekim 2003, Cumhuriyet): Yazar çağdaş demokrasilerde her düşünceye özgürlük sağlandığı ancak bunun sınırsız özgürlük demek olmadığına işaret etmiştir. Demokrasiyi tehlikeye düşürecek ve varlığını sona erdirecek düşünce özgürlüğü kavramının olamayacağını belirtmiştir. Anayasada ifade özgürlüğüne engeller olduğunu ileri sürerek kaldırılmasını isteyenlerin bu engellerin neler olduğunu takiyye yapmadan açıklamaları konusunda çağrıda bulunmuştur.

 

DEHAP Olayının Hukuki Süreci (17 eylül 2003, Cumhuriyet): Makalede DEHAP’ın 2 ağustos 2002 tarihli genel seçimlere katılması sırasında yaptığı sahteciliğin hukuki sürecinden bahsedilmiştir. Yapılan beyanlar, açıklamalar ve yorumların yargıyı karar aşamasında etkilediğini ve üzerlerinde baskıya yol açtığını belirten yazar anayasal kuruluşların inanılırlığını, güvenilirliğini ve yansızlığını tehdit ve tehlike altında görmektedir.

 

Yolsuzluklarla Sanal Mücadele (14 haziran 2003, Cumhuriyet): Yolsuzluklarla mücadelenin başarıya ulaşması için öncelikle bunlara uygun ortamı yaratan koşulların ortadan kaldırılması gerektiğine inanan yazar ülkemizde yolsuzlukların üzerine gidiliyor görüntüsünün kısa vadede siyasi kazanç sağlamak için yapıldığını savunmuştur. Yazar yolsuzluklarla mücadelede siyaset, bürokrat, işadamı üçgeninin kırılarak yasal düzenlemeler yapılması halinde başarıya ulaşılacağını belirtmiştir.

 

  1. Uyum Paketinde Devletin Bölünmezliği (30 mayıs 2003, Cumhuriyet): Bu makale 22 haziran 1993 tarihinde yapılan Kopenhang zirvesinde adaylık için başvuruda bulunan ülkelerin tam üyeliğe kabul edilmeden önce karşılaması gereken ölçütlerin yer aldığı 6. uyum paketi olarak başbakanlığa sunulan taslağın Terörle Mücadele Yasasının 8. maddesinin kaldırılmasının devletin bölünmezliğini zedeleyeceğinden duyulan endişe üzerine kaleme alınmıştır. TMY’nin 8. maddesi “devletin bölünmezliği aleyhine propaganda” yapmak suç olarak kabul edilmiştir. Yazar bu maddenin kalkması ile devletin bölünmezliğinin korumasız kalacağını savunmuştur. Yazar yapılması gerekeni ise 8. maddenin kaldırılması ve yerine bu maddede yer alan propaganda suçunu terörün tanımı ve terör suçlarının belirlenmesiyle ilgili aynı yasanın 1 ve 3. maddeleriyle bağlantılı hale getirmesini önermektedir.

 

Terörizm Asla Uyumaz Türkiye Cumhuriyeti Başsavcılığı Kurulmalıdır (14 nisan 2003, Cumhuriyet): Ülkemizde terör ve çıkar amaçlı suç örgütleriyle mücadelede görev DGM başsavcılıklarına verilmiştir.yetki ve görevleri bölgeleriyle sınırlı bu başsavcılıkların aralarında işbirliğinin yetersiz olup, hiyerarşi, eşgüdüm, bilgi ve arşiv birikiminin yokluğunun uygulamada dağınıklığa sebep olduğuna işaret eden yazar, bu mücadelede başarılı olmak için yeni bir sistemin kurulması gerektiği konusunu işlemiştir.

 

  1. Madde Üzerine Bir Öneri (14 eylül 2001, Cumhuriyet): Kanadoğlu anayasanın değiştirilmesine ilişkin partiler arası uzlaşma komisyonunun kabul ettiği metnin 100. maddesinin değişiklik gerekçesinin amacı sağlayacağını düşünmüş ve bir öneride bulunmuştur. Yazar değişiklik önerilerini görüşmek üzere toplanacak olan TBMM’nin yaptığı öneriye kayıtsız kalmamasını umut ettiğini belirterek makalesine son vermiştir.

 

Yasama Sorumsuzluğu ve Dokunulmazlığı (3 ağustos 2001, Cumhuriyet): Türkiye’nin temiz toplum özleminin dokunulmazlıkların olabildiğince daraltılmasına bağlayan yazar anayasada ilgili maddelerde değişikliklerin yapılması gerektiğine vurgu yapmıştır. Yasama sorumsuzluğu ve yasama dokunulmazlığına ilşkin 83. maddede bir değişiklik önerisi sunarak yazısını sonlandırmıştır.

 

Adil Yargılanma Hakkı ve Yüce Divan (11 ocak 2000, Cumhuriyet): Yazar yargı görevinde yer alan kişilerin öncelikle hakim niteliği taşıması gerektiğini, hukuk eğitimi almamış bir kişinin bu sıfat yasa ile verilmişte olsa gerçek anlamda hakim olamayacağını belirtmiştir. Bu kişilerin oluşturduğu bir mahkemede adil yargılama beklenemeyeceğini vurgulayarak adil yargılamayı sağlamanın tek yolunun Yüce Divan görevinin Yargıtay’a verilmesinden geçtiğini ifade etmiştir. Yazar anayasa mahkemesinin asli görevinin anayasa yargısı olduğunu ve Yüce Divan görevinin Yargıtay’a verilmesi ile her iki kurumunda görevinin en iyi biçimde yapmasının gerçekleşeceğini bildirmiştir.

Bir Konuşmanın Ardından (23 eylül 1999, Cumhuriyet): Makale dönemin Yargıtay başkanı Sami Selçuk’un Yargıtay’ın yeni adli yıla başlangıç töreninde yaptığı konuşmayı eleştirmek üzere kaleme alınmıştır. Yazar Yargıtay başkanının konuşmasını iddialı, kamuoyunda ayrılıklara yol açan, çelişkili ifadelerin yer aldığını belirttiği bu yazısında başkanı özür dilemeye davet etmiştir.


 

 

UNUTTUK

 

Sabih KANADOĞLU

Sunuş

Unutkanlık, kişisel bir eksikliktir. Zararları, kişiyi ve onun çev­resini kapsar. Geçmişi, unutma hastalığıyla sisli bir perde ile ör­tülen toplumların ise günü ve geleceği tehlike altındadır. Toplum, geçmişi anımsamadan bu günü çözemez, doğru değerlendiremez ve geleceğe ışık tutamaz.

Amaçladığımız çağdaş demokrasiye ne kadar yakınız? Cumhuriyetimizin temel nitelikleri, yıpranmadan, zedelenmeden, güçlü olarak yürürlükte midir? Kuruluş felsefesini oluşturan Laik Dev­let, Hukuk Devleti ve Ulus Devlet ilkeleri, ulusumuzu bütünüyle birleştiren, uğrunda kenetleyen, heyecanlandıran ve devletimizin geleceğini güvence altına alan doğrular mıdır. Sosyal Devletimiz ne haldedir? Çağdaş demokrasinin katılımcılık, çoğulculuk ve saydamlık ilkeleri, ülkemizde geçerli midir?

Nereden, nereye geldik sorusunu merak ediyorsanız, umarım bu kitap yanıtları bulmanıza yardımcı olacaktır.

Özlemini duyduğumuz çağdaş demokrasiye ulaşmak, ancak inanç ve katkınızla mümkündür. En büyük dileğim bu çabada başarılı olmamızdır.

Sabih Kanadoğlu —Unuttuk

Atatürk İlke ve Devrimleri bugün de, gelecekte de Türkiye cumhuriyeti Devleti’nin yol göstericisidir.

İki ay kadar önce Makedonya-Manastır’da (Bitola) yaşadığım bir olayı sizlerle paylaşmak isliyorum.

Aziz Atatürk’ün mezun olduğu Manastır Askeri İdadisinin bir bölümü, bilindiği gibi Makedonya Cumhuriyeti’nin yakın ilgisi ve işbirliği, Genelkurmay Başkanlığı’nın katkıları sonucu müze haline getirildi.

Yolunun Manastır’a düşmesini fırsat bilenlerin veya özellikle müzeyi ziyaret için Manastıra gelenlerin ilk uğrak yeri, doğal olarak müze binasıydı. Ziyaretçilerin duygu ve düşüncelerini açıklamaları olanağı, salonlardan birine konulan bir anı defteriyle sağlanıyordu. Defteri incelediğimde, yakın tarihlerde müzeyi gezen bir soydaşımızın yazdıklarını heyecanla ve ürpererek okudum.

Soydaşımız şöyle diyordu:

Kemal Atatürk

Seni ziyarete geldim.

Ah, keşke şimdi sen olsaydın, Türkiye Cumhuriyeti bu hale gel­mezdi, bu hale getirilemezdi.

Bosnalı Kazım

Bosnalı Kazım, bir saptama yapıyordu ve hepimizin katılacağı bu saptamasında haklıydı. Özlediği ve istediği Türkiye’nin, ancak Atatürk’ün varlığıyla sağlanabileceği düşüncesinde ise yanılıyordu.

Aziz Atatürk, bu tür yanılgıları önlemek için, “Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kafidir” demişti.

Atatürk’ün fikirleri ve duygulan kuşkusuz anlamını, O’nun ilke ve Devrimleri’nde bulmaktadır.

Bu bağlamda, Atatürk İlke ve Devrimleri bugün de, gelecekte de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yol göstericisidir. Temel dayanağıdır. Bu İlke ve Devrimlerden verilecek her ödün Türki­ye’nin varlığına vurulan bir darbe demektir.

Bugün bulunduğumuz noktaya neden ve nasıl geldiğimizi irdelemekte yarar vardır. Bu irdeleme, aynı zamanda ölümünün 66. yılında Aziz Atatürk’e hesap verme niteliği de taşıyacaktır.

Atatürk, her sorunun çözümünde ve devlet yönetiminde eleştirel akıldan ve bilimden ayrılmamamızı öğütlemişti. Unuttuk. Yine dinsel tabuların, hurafelerin, tarikatların, dini siyasete alet eden bezirgânların, şeyhlerin, hoca efendilerin söz sahibi olduğu bir ortamı kendi ellerimizle yarattık.

Atatürk, bir ümmetten millet, kuldan yurttaş yaratarak, ulus devletin temellerini atmıştı. Unuttuk. Çağdaş emperyalizmin, globalleşme veya küreselleşme sloganları altındaki hedefinin ulus devlet olduğunu ve saldırganların kendi ulus devletlerine toz kondurmadıklarını fark etmedik.

Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütün olarak kurmuştu. Unuttuk. O’nun, ırkçılığa dayanmayan millet kavramını “azınlık hakları” teziyle, devletin kuruluş öncesi ve sonrası karşılaştığı var olma savaşı koşullarını hesaba katmadan, bölünebilir kılmaya, üniter yapısını bozmaya çalışan bilim ve siyaset adamları ürettik.

Atatürk bize Türkiye Cumhuriyeti’ni laik ve demokratik bir devlet olarak bırakmıştı. Unuttuk. Laik Cumhuriyeti dıştan ve içteki işbirlikçileri eliyle giydirilmek istenen “Ilımlı İslam Cumhuriyeti” kılıfına gerekli ve yeterli toplumsal tepkiyi gösteremedik.

Demokrasinin olmazsa olmaz koşulunun laiklik ilkesi olduğunu ve dinsel temeller üzerine demokrasi kurulamayacağını bilmeleri­ne rağmen, kendi ulusal çıkarlarını bu teze dayandırmak isteyenle­re ve demokrasiyi kendi modellerine ulaşmak için araç görmekten vazgeçmeyenlere karşı toplumsal bir dirençle karşı koyamadık.

Atatürk, bize Ulusal Onur’un ne demek olduğunu ve her koşulda nasıl korunması gerektiğini Öğretmişti, Unuttuk.

Bireysel veya siyasal çıkarları uğruna ulusal onurumuzun yara almasına yol açanlara, göz yumanlara sessiz kaldık.

Atatürk, bize hedef olarak çağdaş uygarlık düzeyini aşmayı göstermişti. Unuttuk, Çağdaşlaşmayı, batıcılık biçiminde anlayanların ulusal bağımsızlığımızı önemsemeyenlerin, Türkiye’nin temel

Kuruluş ve varoluş felsefesini yadsıyanlara önüne geçemedik.

Atatürk bize, hukukun üstünlüğünün, hukuka, bağlılığın, çağdaş ve uygar bir devlet için koşu! Olduğunu öğretmişti. Unuttuk, Çıkarlarımıza uygun bir hukuk düzeni ve bunu uygulayacak hukukçular yaratma hevesleri türettik.

Atatürk, kurduğu Cumhuriyet’i, ilke ve Devrimlerini Türkiyeli gençlere değil, umudumuz olan Türk Gençliği’ne emanet etmişti. Unuttuk,

Geldiğimiz noktada yapmamız gereken, unuttuklarımızı yeniden, yüreğimizden gelen bir aşk ve inançla anımsamak, anımsatmak ve bütün güçlerimizi bu yolda birleştirmektir.

Çünkü yaşadıklarımız bize göstermiştir ki, çağdaş, uygar, bağımsız, ulusal, laik ve demokratik hukuka bağlı güçlü Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tek dayanağı ve esin kaynağı Atatürk İl­ke ve Devrimleridir.

Böyle bir Türkiye’nin özlemini çekenler. Uzun soluklu, Özveri is­teyen bir mücadeleye hazır mısınız? Daha doğrusu var mısınız?

Olumlu yanıtınızla, Türkiye Cumhuriyeti kuşkusuz sonsuza ka­dar yaşatılacaktır. Unutmayınız.

23 Kasım 2004, Cumhuriyet

 

Anayasaya aykırılık önlenebilir

Adres Kayıt Sistemi’nin, seçmen kütüğünde esas alınması, seçim güvenliği ve seçimin yargı gözetim ve denetiminde yapılması ilkelerine açıkça aykırıdır.

Anayasa’nın 79. maddesi uyarınca seçimler, yargı organlarının genel yönetim ve denetimi altında yapılır. TBMM tarafından 13 Mart 2008 tarihinde kabul edilen ve 22 Mart 2008 tarihinde yürürlüğe giren 5749 sayılı Yasa ile 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Yasa’nın 28. 33. 35. ve 36. maddelerinde yapılan değişiklikle, seçim kütüklerinin Adres Kayıt Sistemi (AKS) ile oluşturulmasına olanak sağlanmış ve tüm siyasi partilerin dayanışmasıyla sonuç alınmıştır. Seçmen kütüklerinin Yüksek Seçim Kurulu tarafından düzenlenmesi zorunluluğu ortadan kaldırılmış ve seçmen kütüklerinin yürütmeye bağlı kurumlarca hazırlanması sağlanarak, YSK’nın görevi sadece ilan ile sınırlandırılmıştır. Bu bağlamda YSK’nın görev ve yetkileri yürütme organına devredilmiştir. Gerçekte 298 sayılı Yasa’da yapılan değişiklikler Anayasanın 2., 11., 67. ve 79. maddelerine kesin olarak aykırıdır.

Siyasi partiler yapılan değişikliğin, yapılacak seçimleri tartışmalı ve giderek şaibeli hale getireceğinin ayırıma varamadıkları için başvurusu süresi geçirilmiş ve Anayasa Mahkemesi’nde iptal davası açabilme olanağı kalmamıştır. Ancak;

Yüksek Seçim Kurulu Başkanlığı ile İçişleri Bakanlığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü arasında TC Vatandaşlarının kimlik bilgilerinin yanında adres bilgilerinin de çevrimiçi (online) kullanımı için 05 Eylül 2008 tarihinde protokol imzalanmıştır.

Ancak; Yüksek Seçim Kurulu Başkanlığı ile İçişleri Bakanlığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü arasında TC Vatandaşlarının kimlik bilgilerinin yanında adres bilgilerinin de çevrimiçi (online) kullanımı için 05 Eylül 2008 tarihinde protokol imzalanmıştır.

2575 sayılı Danıştay Yasası’nın 24/c maddesi uyarınca. Bakanlıkların düzenleyici işlemlerine karşı açılacak iptal davalarına Danıştay ilk derece olarak bakmakla görevlidir. Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü, İçişleri Bakanlığı merkez teşkilatı kapsamında yer almaktadır. Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü’nün işlemi, “Bakanlık işlemi” niteliğindedir. Protokol niteliğiyle yapılan işlem de, düzenleyici işlem niteliğindedir, ülke genelini kapsamaktadır. Danıştay’ın emsal uygulamaları da bu doğrultudadır.

İmzalanan protokolün bir tarafı YSK olsa bile, diğer tarafında İçişleri Bakanlığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü vardır. Bu Genel Müdürlüğün işlemlerine karşı yargı yolu açıktır Anayasa’nın 79. maddesinde YSK kararlarına karşı “başka bir mercie başvurulamaz” hükmü mevcut olup, benzer bir hüküm Anayasa’nın 159. maddesinde ise HSYK kararlarına karşı “yargı mercilerine başvurulamaz” şeklinde almaktadır.

Benzer bir olayda Adalet Bakanı’nın HSYK’ YA yaptığı teklif başvurusu, HSYK kararlarına karşı yargı yolu kapalı olmasına rağmen, Bakanca tesis edilen bu işlem Danıştay tarafından iptal edilmiştir. Aynı durum, bu protokol için de geçerlidir. Protokol iki taraflı işlem olup, anılan Genel Müdürlük yönünden idari yargı denetimine açıktır. Genel Müdürlüğün işlemi, kamu hizmeti niteliği ve kamu yararı boyutuyla idari yargı denetimi kapsamındadır.

Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü, söz konusu protokolü, 5749 sayılı Yasa ile getirilen düzenlemeler nedeniyle imzalamıştır. 5749 sayılı Yasa ile yapılan değişiklikle seçmen kütüklerinin, AKS sistemi ile oluşturulmasına olanak sağlayan, 298 sa­yılı Yasa’nın 28. 33. 35. ve 36. maddeleri, yukarıda belirtildiği gi­bi Anayasa’nın 2. 11. 67. ve 79. maddelerine aykırıdır.

Kaldı ki Anayasa Mahkemesi’nin 29 Mayıs 2008 tarih ve 33/113 sayılı kararı ile 5749 sayılı Yasa’yla getirilen “yurtdışındaki seçmenlerin mektupla oy vermelerine yönelik düzenlemenin” seçim güvenliği yönünden iptal edildiği hatırlanacak olursa, adrese dayalı kayıt, sisteminin 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Yasası’nın 50/7. maddesi uyarınca posta yolu ile oluşturulabilmesi de gözetildiğinde. AKS sisteminin, seçmen kütüğünde esas alınması, seçim güvenliği ve seçimin yargı gözetim ve denetiminde yapılması ilkelerine yukarıda belirtildiği gibi açıkça aykırıdır.

Seçmen kütüğü yönünden bireyler sadece kendi menfaatleri yönünden dava açabileceklerinden, siyasi partiler seçmen kütüklerinin tamamını alma yetkisine sahip olduklarından ve de oluşlun ilan kütükler siyasi partileri doğrudan etkilediğinden, siyasi partilerin anılan protokolün iptali istemiyle Danıştay’da dava açmaları olanaklıdır. Açılacak bu davada 5749 sayılı Yasanın anılan hükümlerinin Anayasa’ya aykırılığı talebinde bulunulmalıdır.

Protokolün dayanağı yasa hükümleri Anayasa’ya aykırı olduğundan, davaya bakacak Danıştay Dairesi, bu talebi Anayasa Mahkemesi’ne götürebilecek ve Anayasa Mahkemesi konu hakkında karar verecektir.

Protokol Resmi Gazete’de yayınlanmamıştır. Bu nedenle 5 Eylül 2008 tarihli protokol aleyhine, öğrenme tarihinden itibaren iki ay içerisinde dava açılması olanaklıdır. Danıştay uygulamaları da bu yöndedir.

Seçmen kütükleri sorununun skandal boyutuna yükselmesi yanında, seçimlerin bu biçimiyle yapılması halinde ortaya çıkacak tartışmaların ve şaibe iddialarının önlenmesi, siyasi partilerin duyarlı davranmalarına ve Anayasa’yı savunmalarına bağlıdır.

Olası iptal kararı kargaşa yaratmayacak ve SSK’nın denetim ve yönelimi altında, referandumda kullanılan seçmen kütükleri güncelleştirilerek, süresinde, güvenli dürüst bir seçim yapılması sağlanacaktır.

23 Aralık 2008, Cumhuriyet

Sorumsuz Cumhurbaşkanı

“Zat-i Hazreti Padişahının nefsi hümayunu, mukaddes ve gayri mesuldür”

“Tarihsel irdelenen süreçte yenilenen anayasalarda, anayasa koyucusunun iradesinin, Cumhurbaşkanı’nın kişisel suçlarından sorumlu olmadığı yönünde bir akış ortaya getirmiştir”.

Yukarıdaki alıntı, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının Cumhurbaşkanı hakkında verdiği “soruşturma yapılmasına gerek olmadığına” ilişkin 17 Haziran 2008 tarihli karardan yapılmıştır. Başsavcılık, bu saptamasını dayanak yaparak, 1982 Anayasasının görev suçu-kişisel suç ayrımı yapmaksızın sorumluluk halini sadece vatana ihanet suçlamasıyla sınırlandırmış olması karşısında, Cumhurbaşkanı’nın kişisel suçlardan da sorumlu olmadığının rahatlıkla ileri sürülebileceği gerekçesiyle ve yasal olanaksızlık nedeniyle belirtilen kararı vermiştir.

Başsavcılığın bu kararma göre cumhurbaşkanları, seçilmeden önce işledikleri suçlardan dolayı sorumsuzdurlar. Seçildikten sonra suç işlerlerse yine sorumsuzdurlar. Böylece bu süre içinde suç işlemelerine önceden sorumsuzluk belgesi verilebilmektedir. 1876 Kanun-u Esasi’nin 5. maddesinde yer alan “Zat-i Hazreti Padişahının nefsi hümayunu, mukaddes ve gayri mesulüm'” hükmünden, bugün geldiğimiz nokta bu mu olmalıdır?

Oysa 25 Nisan 2007 günlü Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan “Cumhurbaşkanı’nın Cezai Sorumluluğu” başlıklı makalede belirttiğim gibi, Cumhurbaşkanı’nın görevi sırasında işlediği kişisel suçlarından sorumlu olduğuna ilişkin Anayasa’da herhangi bir hüküm yoktur. Ancak bu yokluk, onu sorumsuz kılmaz. Sorumluluk, ceza kurallarının eşitliğinin ve zorunluluğunun doğal sonucudur. Hukuk devletinin gereği olarak açık bir düzenlemeyle kapatılmadıkça, yargılama ve yargılanma esastır. 1924 Anayasasının 41/2. maddesinde Cumhurbaşkanı’nın kişisel suçlarında, yine Anayasa’nın 17. maddesinde yer alan milletvekili dokunulmazlığı ile ilgili hükümlere göre hareket edileceği öngörülmüştür. İ901 ve 1982 Anayasaları’nda bu konuda bir düzenleme yapılmaması, Cumhurbaşkanlığı makamına duyulan saygıya bağlıdır.

Anayasa ve Ceza Hukuku Öğretisinde Cumhurbaşkanı’nın kişisel suç işlemesi veya Cumhurbaşkanı seçilmeden önce işlediği kişisel suç nedeniyle sorumlu tutulacağında açık ve kesin görüş birliği vardır. Kararda yer alan, kişisel suçlardan sorumsuzluğa doğru bir akış okluğu yolundaki belirleme gerçeği aksettirme­mektedir. Çağdaş demokrasilerde böyle bir görüşün yeri yoktur. Komşu ülkelerdeki örnekler göz önündedir.

Sorumluluktaki görüş birliği, sorumluluğun uygulanması yönünde farklılık göstermekledir. Razı görüş sahipleri Cumhurbaşkanı hakkında da milletvekili dokunulmazlığına ilişkin hükümlerin uygulanması gerektiğini, bazıları ise vatana ihanet halinde soruşturma ve kovuşturma yapılabilmesi için nasıl TBMM kararı gerekiyorsa, kişisel suçlarından yargılanabilmesi içinde aynı biçimde TBMM kararı gerektiğini belirtmektedirler. Bu iki görüşte, An ay asa’da yer almayan hükümlerin kıyas yoluyla uygulanması sonucunu doğurmaktadır. Bir diğer görüş ise Cumhurbaşkanının görev süresi içerisinde herhangi bir yargı organı önüne çıkarıla­mayacağını, ancak görev süresi sonunda yargılanabileceğim ileri sürmektedir. Bu görüş Cumhurbaşkanı’nın anayasal statüsüne uygun görünmekte ise de en büyük sakıncası, dava zamanaşımı konusunda ortaya çıkmaktadır. İşlenen bir suçta dava zamanaşımının nasıl ve ne zaman duracağı veya kesileceği, Anayasa’nın 83. ve TCK’nın 67. maddelerinde açıkça gösterilmiştir. Anayasa­lla veya yasalarda gösterilmeyen, Cumhurbaşkanı’nın kişisel suçlarında zamanaşımının işlemeyeceği savının, hukuksal dayanağı yoktur. Cumhurbaşkanı’na hukuka aykırı biçimde ayrıcalık tanınamaz.

Başsavcılık kararı, bu üç görüşü de aşarak Türk Anayasa ve Ceza Hukuku’na, Cumhurbaşkanın m görev sırasında veya önce­sinde işlediği kişisel suçlardan sorumsuzluğu kuralını getirmiştir. Bu görüşün hukuksal hiçbir dayanağı yoktur.

Özellikle, Cumhurbaşkanı seçilmeden önce işlediği iddia olunan kişisel suçlardan dolayı, yasama dokunulmazlığı nedeniyle soruşturma veya kovuşturulması dönem sonuna bırakılan bir milletvekilinin, Cumhurbaşkanlığına seçilmesi durumunda belirtilen görüşün uygulama yeri hiç yoktur. Yargı önünde aklanmadan, mahkûmiyet halinde milletvekili seçiline yeterliliğini ortadan kaldıran zimmet, rüşvet, sahtecilik vs gibi suçlarla itham edilenlerin Cumhurbaşkanlığı’na aday olacağını ve seçileceğini tahmin ve tasavvur etmeyen ülkelerin ve bu arada bizim de, anayasalara bu yolda bir düzenleme getirmemesi doğaldır. Böyle bir kişinin Cumhurbaşkanı seçilmesi halinde Anayasa­nın 101. maddesi uyarınca TBMM üyeliği sona ermektedir.

İster görevi sırasında suç işleyen cumhurbaşkanları olsun, isterse milletvekili iken suç işlediği iddia olunan ve milletvekili dokunulmazlığından yararlanan ve Cumhurbaşkanı seçilmesi nede­niyle dokunulmazlığı sona eren cumhurbaşkanları olsun, bu hallerde haklarında sade bir vatandaş ya da dokunulmazlığı kaldırılmış milletvekili gibi işlem yapılması gerekmektedir. Anayasa’da, kişisel suçları hakkında mevcut boşluk dolduruluncaya kadar, cumhurbaşkanları herhangi bir dokunulmazlığı bulunmayan sade vatandaş kimliği taşırlar. Siyasal iktidarın siparişi üzerine Anayasa değişiklik taslağını hazırlayan komisyonun, cumhurbaşkanlarını milletvekili dokunulmazlığına kavuşturma isteği de bu nedene dayanmaktadır.

Açıklamaya çalıştığımız nedenlerle, sorumsuzluğa dayalı yasal olanaksızlık sonucu verildiği ileri sürülen “soruşturmaya yer olmadığına ilişkin Başsavcılık kararı”, öncelikle Anayasanın 10. maddesinde yer alan eşitlik ilkesine ve ayrıca Anayasa ve Ceza Hukuku kurallarına aykırıdır.

Suçlan doğrudan zarar gören hazinenin süresi içerisinde bu karara itiraz etmesi görevinin mutlak gereğidir.

1 Temmuz 2000 Cumhuriyet

Siyasi yasaklılık…

Demokrasi her şeyden önce bir kurallar rejimidir.

Siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. Kuşkusuz, siyasi partiler olmadan demokrasiden bahsedilemez. Ancak bu vazgeçilmezlik siyasi partilere kuralsız faaliyette bulunma olanağı tanımaz. Demokrasi her şeyden önce bir kural­lar rejimidir. Anayasamızda da siyasi partilerin, Anayasa ve yasa hükümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürecekleri özellikle vurgulanmıştır (Anayasa md. 68/3). Devam eden 4. fıkrada da siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemlerinde uymaları gereken kurallar sıralanmıştır. Bu kurallar üç ana başlık altında; Laik Devlet, Üniter Ulus Devlet ve Hukuk Devleti İlkeleri olarak toplanabilir. Siyasi partiler bu ilkelere uymak ve bu ilkeler içerisinde faaliyette bulunmak zorundadırlar. Anayasa’nın “Siyasi partilerin uyacakları esaslar” başlığı altındaki 69. maddesinin 5. ve 6. fıkralarında, bir siyasi partinin tüzük, program ve eylemlerinin 68. maddenin 4. fıkrasına aykırılığı, temelli kapatılma nedeni olarak öngörülmüştür.

Beyan ve faaliyetleri (eylemleri) ile bir siyasi partinin temelli kapatılmasına neden olan parti kurucu üyeleri dâhil üyeleri hakkında, Anayasa’da iki ayrı hüküm yer almaktadır. Bunlardan birincisi, siyasi partilere yöneliktir.

Diğeri ise milletvekili olan parti kurucu üyeleri dâhil üyeler hakkında öngörülen işlemdir.

1- Anayasa’nın 69/9. maddesinde yazılı olduğu üzere partilerinin kapatılmasına beyan veya eylemleri ile neden olan kurucular dahil üyeler, Anayasa Mahkemesi kararının Resmi Gazete’de ge­rekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve denetçisi olamazlar.

Anayasa’da kurucusu veya üyesi olduğu siyasi partinin temelli kapatılmasına neden olan kişinin bir başka partide, sayılan sıfatlarla ve beş yıllık süreyle görev alması uygun görülmemiş ve siyasi partilere bu yönde ve koruyucu nitelikte ve de uyulması gerek­li bir hüküm olarak getirilmiştir.

2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 95. maddesinde, 12 Ağustos 1999 tarihine kadar yer alan ” fiilleriyle siyasi partinin kapatılmasına neden olanlar on yıl süreyle başka bir siyasi partiye alınamazlar ve milletvekilliği için aday olamazlar…” hükmü, 4445 sayılı Yasa’nın 14. maddesiyle değiştirilmiş ve Anayasa’nın 69/9. maddesine uygun hale getirilerek “milletvekilliği için aday olamazlar” ibaresi “Siyasi partiler bu kişileri hiçbir surette seçimlerde aday gösteremezler” biçiminde maddede yer almıştır. Böylece bu kişilerin, onaylarıyla parti listesinden bağımsız aday olmadan Önlendiği gibi Milletvekili Seçim Yasası’nın 16. maddesi uyarınca parti üyesi olmadan da siyasi partiden milletvekili adaylığı olanaklı olduğundan, bu hükümden hareketle milletvekili adaylığı da engellenmiştir.

Görüldüğü gibi sayılan önlemler, siyasi partilerin uyacağı esaslar olarak kabul edilmiştir. Kuşkusuz bu önlemler bir siyasi partinin temelli kapatılmasına beyan ve eylemleri ile neden olanları da etkilemekte ve 5 yıl süreyle siyasi partilerle ilişki kurmalarını önlemektedir.

2- Partisinin temelli kapatılmasına beyan ve eylemleriyle neden olan milletvekillerinin durumu ayrıca Anayasa’nın 84. maddesinde düzenlenmiştir. 84. madde “Milletvekilliğinin düşmesi” başlığını taşımaktadır. Maddenin 5. fıkrasında, Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararında partinin kapatılmasına beyan ve eylemleriyle neden olduğu saptanan milletvekilinin, milletvekilliğinin, kararın gerekçeli olarak Resmi Gazete’de yayımlandığı tarihte sona ereceği vurgulanmıştır. Maddeyle bu kişilere milletvekili olamama süresiyle ilgili herhangi bir sınırlama getirilmemiştir.

Anayasa’nın 77. maddesinde “TBMM’nin seçim dönemi” başlığı altında TBMM seçimlerinin 4 yılda bir yapılacağı öngörülmüş, ancak Meclis’in bu süre dolmadan, seçimin yenilenmesine karar verebileceği veya Anayasa’da belirtilen koşullar altında Cumhurbaşkanı’nca verilecek karara göre de seçimlerin yenileneceği ayrıca belirtilmiştir. Yine süresi biten milletvekilinin yeniden seçilebileceği de madde hükmü gereğidir.

Bu bilgilerin ve yasaklama, kısıtlama, sınırlandırma gibi durumlarda dar yorumlama yapılmasına ilişkin evrensel hukuk ilkesinin ışığında durumu irdelediğimizde: A- Partilerinin temelli kapatılmasına beyan ve eylemleriyle ne­den olan ve milletvekili sıfatı taşımayan parti kurucuları dâhil üyeleri. Anayasa Mahkemesi’nin kesin kararının Resmi Gazetemle gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak 5 yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamayacaklar ve bir parti taralından aday olarak gösterilemeyeceklerdir. Siyasi Partiler Yasası’nın 95. maddesinde 12 Ağustos 1999 tarihinde yapılan değişiklikten sonra bu kişilerin bağımsız aday olarak milletvekili genel veya erken genel seçimleriyle ara seçimine katılmalarını önleyecek bir hüküm bulunmamaktadır.

B- Milletvekili sıfatını taşıyan parti kumcusu dâhil üyeleri, Ana­yasa’nın 69/9 ve 282 sayılı Yasanın 95. maddesinde sayılan ve yu­karıda gösterilen 5 yıllık yasaklama hükümlerine bağlıdırlar.

Ayrıca Anayasa’nın 84. maddesi uyarınca. Anayasa Mahkeme­si’nin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmi Gazete’de gerekçeli olarak yayımlandığı tarihte milletvekilliği sıfatı sona erer. Seçildikleri dönem içinde yapılacak ara seçimler için her­hangi bir parti tarafından aday gösterilmeleri olanaklı olmadığı gibi bağımsız olarak da aday olamazlar. Bu sonuca varılmasının iki ayrı nedeni vardır:

A- Amaca uygun yoruma göre Anayasa bu kişilerin bağımsız aday olabileceklerini kabul etseydi, milletvekilliğini sona erdir­mek yolunu seçmezdi.

Partisi kapatılan milletvekilinin bağımsız olarak görevine devam etmesi olanaklı iken, milletvekilliğinin sona erdirilmesi, o kişinin seçildiği dönem içinde partili veya bağımsız milletvekili olarak TBMM’de yer almasının önlenmek istendiğinin yeterli kanıtıdır.

B- Anayasa’nın 153/son maddesinde, Anayasa Mahkemesi ka­rarlarının yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamla­rını, gerçek ve tüzelkişileri bağlayacağı vurgulanmıştır. Belirli bir dönem için milletvekili seçilen ve Anayasa Mahkemesi karan ile milletvekilliği sona erdirilen bir kişinin, aynı dönemde bağımsız milletvekili olarak yeniden TBMM’de yer alması, kesin bağlayıcı nitelikte olan bu kararın, hukukun dolanılması yoluyla kaldırıl­ması, başka bir deyişle hukuka karşı hile anlamını taşır ki hukuk devleti, ilkesi buna izin vermez.

C- Anayasa’nın 84. maddesinde, milletvekilliğinin sona erdiril­mesi durumunda kısıtlamanın süresi gösterilmemiştir. 69 ve 84. maddeler ayrı hukuksal konu ve kuralları düzenlemektedir. 69. maddede yer alan sürenin kıyas yoluyla 84. madde için uygulan­ması olanaklı değildir. Bu nedenle milletvekilliği sona erdirilen ki­şi hakkında Anayasa’nın 69. ve 2820 sayılı Yasa’nın 95. maddele­rinde öngörülen yasaklar kuşkusuz uygulanacaktır. Ancak sona erdirilen milletvekilliği, sadece seçildiği dönemle sınırlıdır. Zama­nında veya erken bir milletvekilliği genel seçiminde bağımsız aday olmasını önleyecek hiçbir yaptırım yoktur. Yüksek Seçim Kuru­lu’ nun 19 Eylül 2002 gün ve 610 sayılı kararı da bu doğrultudadır.

Ancak yukarıda yazılı nedenlerle, aynı dönem içerisinde yapı­lacak bir ara seçimde aday olabilmeleri olanaklı değildir.

Anayasada, 03 Ekim 2001 gün ve 4709 sayılı Yasa ile yapılan değişikliklerde, gerekli özenin ve amaçlanan uyumun gözetilme­mesi, ilerde yeni tartışmalara ve benzer garabetlerin ortaya çık­masına neden olacaktır.

30 Mayıs 2008,Cumhuriyet

AKP yeni Anayasa yapamaz

Yetkisi bulunmayan tali kurucu iktidarın “ben yaptım oldu” mantığı ile yasalaştıracağı Anayasa’yı halkoyuna sunması, o iktidara ve Anayasa’ya meşruiyet kazandırmaz.

Anayasalar, devletin kuruluşunu, örgütlenmesini düzenleyen, yurttaşların temel hak ve özgürlüklerini güvence altına alan, siya­sal iktidarları hukuk devleti kurallarıyla sınırlayan ve denetimini sağlayan, uzlaşmaya dayalı toplumsal sözleşmelerdir. Ancak çağ­daş anayasalar bununla da yetinmemekte, devletin kuruluş felse­fesi ile dayandığı temel ilke ve değerler yanında, ulaşılması amaç­lanan hedefleri de belirlemektedirler.

Asli kurucu iktidar, anayasayı ilk kez veya yeniden yapan ikti­dardır. Genelde hukuksal boşluğun giderilmesi işlevini yüklenirler. Örneğin yeni bir devletin kurulması, savaşlar sonucu ortadan kal­kan devletin yeniden kurulması veya var olan devletin anayasal dü­zeninin darbe yahut ihtilal benzeri etmenlerle yıkılması gibi. Prof. Dr. Erdoğan Teziç’in de vurguladığı üzere, asli kuruculuk, yürür­lükte bir anayasa olmadığı ya da yürürlükteki anayasal düzene son verildiği durumlarda söz konusu olmaktadır. Tali (türev, ikincil) kurucu iktidar ise, yürürlükteki anayasanın kuralları içerisinde, anayasada değişiklik yapma yetkisi bulunan iktidarlardır.

Her asli kurucu iktidar, yaptığı anayasanın sürekli olduğu iddi­asındadır. Bu amacı sağlamak üzere anayasal önlemler almaktadır. 1874 ve 1999 İsviçre, 1875 Fransız Anayasaları haricinde, bugüne değin hiçbir anayasa, tali kurucu iktidara anayasayı bütünüyle de­ğiştirme, bir başka deyişle ortadan kaldırma yetkisi tanımamıştır.

1982 Anayasası’nda da değiştirilebilme koşulları, 175. madde­de gösterilmiş, ancak bu Anayasa’nın bütünüyle ortadan kaldırı­labileceğine ilişkin açık veya kapalı her hangi bir yetki tanınma­mıştır. Anayasa’nın 6. maddesinde yer alan “Hiçbir kimse veya. Organ kaynağını Anayasa’dan almayan bir devlet yetkisi kul­lanamaz” hükmüyle tali iktidarların, Anayasa’yı yok sayarak ye­ni Anayasa yapamayacakları vurgulanmak istenmiştir.

Son Anayasa tartışmalarının başlangıcı, siyasal iktidarın 22 Temmuz seçim yengisinin verdiği güç ve cesaretle, yeni bir Ana­yasa yapma girişimidir. 1982 Anayasası’nın, halk oylamasında yüzde 91,37 kabul oyu almasına rağmen, gerek hazırlanışında ve halkoyuna sunulmasında demokratik yöntemlere uyulmaması ve gerekse içeriği itibarıyla çağdaş demokrasiyle uyumsuzluğu ne­deniyle toplum tarafından özümsenmemesi, siyasal iktidar tara­fından bir koz olarak kullanılmak istenmiştir. 1982 Anayasası’nda bu güne değin on üç kez değişiklik yapılmış ve seksen üç maddesi değiştirilmiştir. Buna rağmen özellikle yargı bölümünde yargı ba­ğımsızlığını zedeleyen hükümler özenle korunmuştur.

Siyasal iktidar, 1982 Anayasası’nda değiştirilmesi gereken maddeleri belirlemekten kaçınarak, toptan yeni bir Anayasa yap­ma arzusunu kamuoyuna sunmuştur. Bu sunuşun öncesinde 1921 Anayasası tarihi gerçeği örtülerek, “ilk sivil Anayasa” kaba yala­nı ortaya atılmış, “renksiz, ideolojisiz, Atatürk ilke ve devrimle­rinden” arındırılmış Anayasa yapma isteği dillendirilmiştir. Bir Anayasa hukuku uzmanına verilen sipariş, uzmanın seçtiği aynı düşünce yapısındaki altı uzmanın da katılımıyla oluşturulan kurul tarafından taslak haline dönüştürülmüş ve siyasal iktidara su­nulmuştur. İktidarın görevlendirdiği siyasilerle kurulan ortak ça­lışma sonucu ortaya çıkan metin, AKP’nin metni olarak tanıtıl­mış, sonra bundan vazgeçilerek son sözün parti genel başkanına bırakıldığı açıklanmıştır. Bu arada bir takım sivil toplum örgütle­ri de topluma yapılan çağrıyı samimi ve ciddi kabul ederek veya durumdan vazife çıkararak hazırladıkları yeni Anayasa önerileri­ni ya da yeni Anayasa’ya ilişkin önerilerini kamuoyuna açıklamış­lardır. Siyasal iktidarın, yeni Anayasa yapma yetkisi bulunmadığı gözetilmeden yapılan, toplumu yanıltıcı ve bir anlamda iktidara hedefine ulaşmada destek olarak görülebilecek bu çalışmalar, “incelemeye değmez” karşılığını almıştır.

Bugün Türkiye AKP’nin yeni Anayasa taslağını açıklamasını beklemektedir. Vardığımız aşamada üç konu önem kazanmaktadır:

1- 23. dönem TBMM’nin yeni Anayasa yapma yetkisi yoktur. He­le AKP iktidarının hiç yoktur. Yeni Anayasa yapma koşullan yuka­rıda açıklanmıştır. Anlaşılmaktadır ki, AKP iktidarı ortamı uygun görerek 1982 Anayasası çerçevesinde aşamadığı, değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez Cumhuriyet’in niteliklerim, kendi ideolojisine çevirmek amacını gütmektedir. Bu bir sivil dar­be teşebbüsüdür. Ancak bilinmelidir ki bu teşebbüsü başarıya ulaştırmaya, istenen dinci oligarşik yapıyı kurmaya, hiç kimsenin gücü yetmeyecektir. “Yeni Anayasa yapmak için ille darbe mi ge­rekli” diye sorarı, sipariş üzerine taslak hazırlayan kurul başkanı­nın da çok iyi bildiği gibi, gerekmez. Tutulacak demokratik yol, Öncelikle egemenliğin sahibi olan millete yeni bir Anayasa yapıl­masını isteyip istemediğini sormaktır. Bunun için Anayasa’nın 175. maddesinde, bu konuda halk oylaması olanağını sağlayan de­ğişiklik yapılmalıdır. Milletin oluru alındığında da (“kurucu mec­lis” seçimi yapılarak) asli kurucu iktidar oluşturulmalıdır.

Kurucu meclis tarafından hazırlanacak Anayasa, halk oylama­sına sunulmalıdır. Yeni Anayasa yapımında tutulması gereken, demokratik, hukuksal ve meşru yol budur.

Yetkisi bulunmayan tali kumcu iktidarın “ben yaptım oldu” mantığı ile yasalaştıracağı Anayasayı halkoyuna sunması, o ikti­dara ve Anayasa’ya meşruiyet kazandırmaz, i ökemizi meşruiyet sorununa ve sonu bugünden belli olan maceralara atmaya kimse­nin hakkı yoktur.

2- 1982 Anayasası’nda değişiklik yapılması gereklidir. Özellikle yargı bağımsızlığını zedeleyen hükümler Anayasa’dan çıkarı İma­lı, yasama dokunulmazlığı sınırlandırılmalıdır. Ancak basına açıklanan bilim kurulu taslağı, tam tersine yargıyı siyasallaştırma çabalarını açığa çıkarmıştır. Siparişe egemen olan zihniyetle na­sıl değişikliğe gidileceği de ayrı bir sorundur. Toplum katmanla­rının katılımının sağlanması, uzlaşma, anlaşma zorunluluğu bir tarafa bırakılmıştır. Bu güne değin izlenen hazırlık aşamaları, ge­lecek için umut vermemektedir. AKP Anayasa’da yapacağı deği­şikliklerle Laik Demokratik Cumhuriyet’in temel niteliklerini yozlaştıracağım, etkisizleştireceğini ve özlem duyduğu “Ilımlı İs­lam Cumhuriyeti”ne yol açabileceğini sanıyorsa, fena halde yanı­lıyor demektir. Her ne kadar Anayasa Mahkemesi’nin yetkisi, Anayasa değişikliklerini şekil yönünden inceleme ve denetleme ile sınırlandırılmış ise de, Anayasa’nın 1. 2. ve 3. maddeleri ve 2. maddede belirtildiği gibi başlangıç kısmındaki temel ilkeler de­ğiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez. Teklif edilemeyecek konulardaki değişikliklerin, Anayasa değişikliği olarak yasalaştı­rılması durumunun, şekil yönünden Anayasaya aykırı olduğunda kuşku yoktur. Anayasa Mahkemesi kararları da bunu doğrula­maktadır. Örneğin, üniversitelerde türban, Anayasa Mahkemesi kararı ile laiklik ilkesine aykırı görülmüştür. 2. maddedeki laiklik ilkesi ve başlangıçtaki laiklik tanımı, türbanı serbest bırakmayı hedefleyen bir Anayasa değişikliğine engeldir.

3- AKP çoğunlukçu demokrasi anlayışından bir an önce vaz­geçmelidir. “Millet bana çoğunluğu verdi, o halde istediğimi yapa­rım” düşüncesinin, geçmiş iktidarları nereye götürdüğü yakın ta­rihimizdeki örnekleriyle ortadadır. Çağdaş demokrasinin temel­leri kuvvetler ayrılığı, laik devlet, ulus devlet, çoğulculuk, katı­lımcılık, saydamlık, hukukun üstünlüğü ve hukuk devleti ilkeleri­ne dayanır. Siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. Ancak yine Anayasanın 68/3. maddesi uyarınca si­yasi partiler, Anayasa ve yasa hükümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürürler. Anayasa yürürlükte olduğu sürece siyasi partilerin eylemleri; devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, de­mokratik ve Laik Cumhuriyet, ilkelerine aykırı olamaz.

Örneğin bir siyasi parti, ana dilde eğitimin yolunu açarak, ulus devlet ilkesine, yargıyı siyasallaştırarak hukuk devleti ilkesine, her türlü uluslararası anlaşma ve sözleşmeleri koşulsuz üstün sa­yarak millet egemenliğine, laiklik ilkesini yeniden tanımlıyorum diyerek bu ilkeyi yozlaştırıp türbanı serbest bırakarak Laik Cum­huriyet ilkelerine aykırı eylemler içerisine giremez.

AKP bir yol ayrımında bulunuyor. Ya Laik, Demokratik Cumhuriyet’in, çağdaş bir siyasal partisi olarak iktidarda veya muha­lefette ülkeye hizmet verecektir, ya da kendisini bir anda Anaya­sa’nın 68/4. maddesinde belirtilen fiillerin işlendiği “odak” duru­munda bulacaktır. Takdir ve tercih AKP’nindir.

30 Aralık 2007, Cumhuriyet

Anayasa değişikliklerine Anayasa engeli

Mağduriyet bahanesine sığınanlar, uzlaşmaya yanaşmayan, yargısal denetimi içlerine sindiremeyenlerdir. Anayasa’nın 175/6. maddesinde “Halkoyuna sunulan Anaya­sa değişikliklerine ilişkin yasaların yürürlüğe girmesi için, halkoylamasında kullanılan geçerli oyların yarısından çoğu­nun kabul oyu olması gerekir” hükmü yer almaktadır. Buna gö­re Anayasa değişikliği gerektiren yasalar halkoylamasına sunuluğunda, halkın kullandığı oyların yansından fazlası kabul oyu ise Anayasa’da değişiklik öngören yasa halk tarafından onaylan­mış sayılır ve ileri bir tarih öngörülmemişse onaylandığı günde yürürlüğe girer.

Anayasa değişikliğine ilişkin yasaların halkoylamasına sunulma­sı halinde, halk onama yetkisini kullanmaktadır. Ancak halkoylamasına sunulan yasalar, genel kuralın aksine halkın onayından sonra değil onayından önce Resmi Gazetede yayımlanır. Böylece halk oylamasına sunulan metnin ne olduğu, halka ilan edilir. Bura­daki yayım işlemi, halkı bilgilendirme amaçlıdır. Aynı zamanda, ka­bul edilen yasada şekil yönünden bir sakatlık var ise halka gitme­den önceki bu yayımdan itibaren on gün içinde Anayasa Mahke­mesi denetimi olanaklı kılınarak, iptale mahkum bir metnin halka sunulmaması da amaçlanmıştır. Halkoylaması sonrasında, halkoylamasına sunulan ve kabul edilen metin ayrıca Resmi Gazete de yayımlanmaz. Bu dununda YSK’nın, halkoylaması sonuçlarının ila­nına ilişkin kararın yayımlanması ile yetinilir.

Bu genel açıklama sonrasında, Sayın Cumhurbaşkanınca hu­kuksal dayanakları ortaya konularak TBMM’ye geri gönderilen, toplam yedi maddeden oluşan 10 Mayıs 2007 gün ve 5660 sayılı Ya sanın bu yazıya konu 6. ve 7. maddeleri incelendiğinde, aralarındaki çelişki ve Anayasa’ya aykırılıklar açıkça görülmektedir.

Anayasa’da değişiklik öngören bir yasa metni yürürlüğe girdi­ğinde, bu yeni hükümler mevcut Anayasa ile çelişse de, Anayasa kuralı haline gelecek ve uygulanacaktır. Ancak anılan maddeler yoluyla, yürürlüğe girmemiş ve henüz Anayasa kuralı haline gel­memiş hükümlerin uygulanmasına olanak sağlanması amaçlan­maktadır. Şöyle ki;

1- 7. madde de “Bu yasa yayım tarihinde yürürlüğe girer ve halkoylamasına sunulması halinde tümüyle oylanır” hükmü yer almaktadır. Anayasa’da değişiklik gerektiren bir yasa, halkoy­lamasına sunulduğunda, halkoylamasının hukuksal niteliği, “da­nışma” değil “onamadır”. Yani halkın oyu, metnin yürürlüğe gir­mesi için gerekli ve zorunlu koşuldur. Bu düşüncenin dayanağı da Anayasa’nın 175/6. maddesidir. Anayasa’da değişiklik öngören yasa, yürürlüğe konulabilmesi için halkoylamasına sunulmadan önce Resmi Gazete’de yayımlanacağından, söz konusu yasanın halkoylamamdan önce böyle bir düzenlemeye dayanılarak (ya- yımıyla) yürürlüğe girmesi söz konusu olamaz. Aksinin kabulü halkoylamasının hukuksal niteliğini, Anayasa’nın 175/6. maddesi­ne aykırı olarak onama değil danışmaya çevirir. Yürürlük tarihi tartışmalı hale gelir. Kaldı ki böyle bir yasa halk tarafından kabul edilmezse, halkoylamasından önce yürürlüğe girmiş metnin hu­kuksal değeri ve geçerliliği ayrı bir sorun olacaktır.

Benzeri aykırılık, 18 Mayıs 1987 tarih ve 19464 mükerrer sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan, bazı siyasi yasakların kaldırılması­na ilişkin 17 Mayıs 1987 tarih ve 3361 sayılı Anayasa değişikliği öngören yasanın 5. maddesiyle de yapılmış, bu yasarım da yayımı tarihinde yürürlüğe gireceği ifade edilmiştir. Ancak bu yasa bütü­nüyle halkoylamasına sunulmamış, Cumhurbaşkanı’nca yayım­landığı için bu yönden bir sorun ortaya çıkmamıştır. Yalnız bu ya­sanın 4. maddesinin 2. fıkrasına, bu fıkra yönünden zorunlu halkoylamasına başvurma hükmü eklenmiş, bu hükmün Anayasa’ya aykırılığı Anayasa Mahkemesi’nin 18 Haziran 1987 tarih ve 9/15 sayılı kararıyla reddedilmiş, halkoylamamsa sunulduğunda ise YSK, 12 Eylül 1987 tarih ve 19572 sayılı Resmi Gazete’de yayım­lanan 398 sayılı kararı ile, bu Anayasa değişikliğinin (4/2. madde­nin), halkoylamasının yapıldığı (ve kabulle sonuçlandığı) 06 Eylül 1987 tarihinde yürürlüğe girdiğini kabul etmiştir. Yapılan bu hal­koylamasının hukuksal niteliğinin danışma değil, onama olduğu YSK kararıyla ortaya konulmuştur. Anayasa Değişikliklerinin Halkoyuna Sunulması Hakkındaki 3376 sayılı Yasa’nın, 8/3. maddesinde, “Geçerli oyların yarısından çoğu evet ise Anayasa değişikliği Türk milleti tarafından kabul edilmiş olur” hükmü yer almaktadır. Buradaki kabul, Anayasa’nın 175/6. maddesi hükmü de gözetildiğinde “onama” anlamındadır. Çünkü değişiklik öngören yasanın kabul işlemini yapan TBMM’dir. Burada halk yasanın kabul işlemini yapmamakta, kabul edilen an­cak Cumhurbaşkanınca kendisine sunulan yasayı onaylamaktadır. Mahalli idare seçimlerinin erkene alınmasına ilişkin 3467 sayılı Ya­sa dolayısıyla 25 Eylül 1988 tarihinde yapılan halkoylamasına iliş­kin olarak YSK, 01 Ekim 1988 tarih ve 1946 sayılı Resmi Gazete de yayımlanan 277 sayılı kararıyla da avın sonuca varmıştır.

Bu nedenlerle, halkın kabul oyuyla yürürlüğe girecek bir yasa­nın yürürlük maddesinin “Bu yasa Cumhurbaşkanınca Geri çevrilmez ve halkoylamasına da götürülmezse yayımı tarihin­de’, sunulduğunda ise kalfandan geçerli oyların yarısından ço­ğunun kabul oyu olması halinde halkoylamasının yapıldığı gün yürürlüğe girer” şeklinde düzenlenmesi gerekmektedir. Oy­sa yürürlük maddesine ilişkin 7. madde, onama amaçlı halkoyla­ması gözetilmeden düzenlenmiştir.

2- Yürürlüğe girmemiş bir metne dayanılarak 11. Cumhurbaş­kanı seçilemez. Yine 6. madde ile Anayasa’ya eklenen geçici 19. maddenin 1. fıkrasında “On birinci Cumhurbaşkanı seçiminin ilk tur oylaması, bu yasanın Resmi Gazete’de yayımını takip eden kırkıncı günden sonraki ilk pazar günü, ikinci tur oyla­ması ise ilk tur oylamayı takip eden ikinci pazar günü yapı­lır. ” hükmü yer almaktadır.

Bu hükme göre, değişiklik öngören yasa Cumhurbaşkanınca halkoylamasına sunulursa, tüm bu Anayasa değişiklik yasasının halk tarafından onaylanıp yürürlüğe girmesi beklenilmeden, hal­koylaması öncesinde halka ilan amacıyla yapılan Resmi Gaze­tede yayım tarihi esas alınarak, 11. Cumhurbaşkanı’nın halk tara­fından seçimi, bu yayım tarihinden 40 gün sonra yapılacaktır. Böylece, Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesi konusun­da yürürlüğe girmemiş bir Anayasa değişikliği yasası ile Türkiye, 11. Cumhurbaşkanını seçmek durumunda bırakılmaktadır. Bu­nun hukuksal yönden açıklanabilir tarafı bulunmamaktadır. Ayrı­ca 120. günden sonra yapılacak halkoylamasında Anayasa deği­şiklikleri reddedilirse, halkın yürürlüğe girmemiş metne göre seçtiği Cumhurbaşkanı’nın hukuksal durumu ne olacaktır?

Değişiklik öngören yasanın 5. maddesi ile 102. maddeye ekle­nen son fıkrada ”Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin usul ve esaslar yasayla düzenlenir” denilmekte, ancak geçici 19. mad­denin son fıkrasında “Cumhurbaşkanı’nın seçilmesine ilişkin usul ve esasların yasayla düzenlenmesi ne kadar. 10/6/1983 ta­rihli ve 2839 sayılı Milletvekili Seçimi Yasası, 26/4/1961 tarih­li ve 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütük­leri Hakkında Yasa, 22/4/1983 tarihli ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası, 23/5/1987 tarihli ve 3376 sayılı Anayasa Değişikliklerinin Halkoyuna Sunulması Hakkında Yasa ile diğer yasaların bu maddeye aykırı olmayan hükümleri uygulanır.” hükmü yer almaktadır.

Geçici 19. maddenin son fıkrası, yürürlüğe girdiğinde Anayasa hükmü olacaktır. Ancak Cumhurbaşkanının halk tarafından se­çilmesi için ayrı bir yasa çıkartılması gerektiği halde bu yasanın çıkartılması beklenilmeden, halkoylamasına sunulmamış ve yü­rürlüğe girmemiş geçici. 19. maddeye işlerlik tanınmakta, seçim­lere yönelik 2839. 298, 2820, 3370 sayılı ve diğer yasaların, daha yürürlüğe girmemiş Anayasa metni esas alınarak “sadece bu met­ne aykırı olmayan hükümlerine” uygulama olanağı yaratılmakta­dır. Kaldı ki bu yasaların da hangi hükümlerinin ilk kez yapılacak böyle bir seçimde uygulanabilir olup olmadığı, diğer yasalar kav­ramı içine hangi yasaların girdiği konusunda içinden çıkılmaz hu­kuksal tartışmalara da neden olunmaktadır. Yasal düzenleme beklenilmeden, doğrudan uygulanabilir anayasal bir hüküm geti­rilmekte ve yürürlüğe girmemiş bu anayasal hüküm de yasalarla karşılaştırmaya tabi tutulmaktadır.

3376 sayılı Yasa hükmüne göre, halkoylamasına sunulacak bir metin Resmi Gazete’de yayımından sonraki 120 günü izleyen ilk pazar günü halkoylamasına sunulmaktadır. Bu durumda sözü edi­len Anayasa değişikliği yasasının halkoylaması, Resmi Gazete de yayımı izleyen 120 gün sonraki ilk pazar günü yapılacak ve bu halkoyu lamasında kabul edilirse yürürlüğe girecek: ancak 11. Cumhur­başkanı seçimleri bu yayımdan sonraki 120 günlük sürenin daha 40. gününü izleyen ilk pazar günü gerçekleştirilecektir.

Söz konusu değişiklik yasasının tümü birlikte halkoyuna su­nulduğundan, bu halkoylaması tarihinde 11. Cumhurbaşkanı se­çimi yapılmış olacak; ancak 11. Cumhurbaşkanı seçimine yönelik geçici 19. madde, bu aşamadan sonra bile yine de halkoylamasına sunulmuş olacak, boylere yürürlüğe girmemiş metne göre ya­pılan Cumhurbaşkanı seçimine, halkın daha sonra halkoylaması yoluyla adeta icazeti gündeme gelecek, yeni hukuksal tartışmalar ortaya çıkacaktır.

Anayasa’nın 2. maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin, “başlan­gıçta belirtilen temel ilkelere dayanan” bir hukuk devleti olduğu belirtilmiş; Anayasa’nın 4. maddesinde ise Cumhuriyetin nitelik­lerinin değiştirilemeyeceği ve değiştirilmesinin de teklif edileme­yeceği hüküm altına alınmıştır. Anayasanın başlangıç bölümü­nün 4. paragrafında “Kuvvetler ayrımının, devlet organları ara­sında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli devlet yet­ki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve yasalarda bulunduğu” ifade edilmiştir. Buna göre, Türkiye Cumhuriyeti, erkler ayrılığı sistemine dayanmakta, an­cak erklerin de sert ayrılığı değil, işbirliği ve işbölümü içinde ol­duğu sistem esas alınmaktadır. Benimsenen bu esası değiştirecek bir Anayasa değişikliği yapılamayacağı gibi böyle bir teklifte da­hi bulunulamaz. Cumhurbaşkanı’nın mevcut yetkileri korunarak sadece seçim yönteminin halka bırakılması, işbölümü ve işbirliği esasına dayalı erkler ayrılığı sistemine yani parlamenter rejime aykırılığı ortaya çıkarmakta, Cumhuriyet’in Anayasa’nın başlan­gıç bölümünde belirlenen niteliklerine aykırı olmaktadır. Bu ne­denle böyle bir konuda Anayasa’nın 4. maddesi uyarınca Anaya­sa değişikliği yapılamaz ve böyle bir değişiklik teklif edilemez. Bu kurala aykırı bir teklifin kabul edilmesi ve Resmi Gazete’de yayımlanması halinde, Anayasa değişikliğine yönelik yasaların şekil yönünden Anayasa Mahkemesi’nde denetimi olanaklıdır. Şekil denetiminin kapsamına “ivedilikle görüşülememe ve oyla­ma çoğunluğunun yanında, değişiklik teklifleri de” girmektedir. Buradaki teklif sözcüğü ile sadece teklifteki imza sayısı amaçlanmamaktadır. Teklifin, öncelikle Anayasa’nın 4. maddesine göre, teklif dahi edilemeyecek bir konuya ilişkin olmaması, sonra ise bu teklifin yeterli imza sayısı ile TBMM Başkanlığına sunulması gerekmektedir. Teklif edilemeyecek bir konuda, teklifin kabulü­ne İlişkin yasanın Resmi Gazetede yayımından itibaren 10 gün içinde yapılacak bir başvuru yoluyla Anayasa Mahkemesi, bu Anayasa değişikliği yasasını şekil yönünden denetleyecektir.

22 Temmuz 2007 tarihinde yapılacak seçimlerin kesin sonuçla­rının SSK’ca ilanından sonraki beşinci günde, TBMM İçtüzüğü’ nün 3. maddesi uyarınca TBMM toplanacak ve seçilen milletve­killerinin yemini sonrasında Anayasa’nın 94. maddesi uyarınca beş gün içinde TBMM Başkanını seçecek, ardından 102. maddesi uyarınca Cumhurbaşkanı seçimine geçilecek, bu madde uyarınca Cumhurbaşkanı seçilemezse, derhal TBMM seçimleri yenilene­cektir. Buradaki derhal yenileme bir karar alınmasına gerek du­yulmadan Anayasa hükmüne dayandığından, Anayasa’nın “seçim kararını” esas alan 77/son maddesi hükmü de burada uygulana­mayacak, Cumhurbaşkanı’nın seçemeyen bir TBMM herhangi bir yasama işlemi de yapamayacaktır. Bu işlemlerin hepsi 3376 sayı­lı Yasa’da öngörülen 120 günlük süre dolmadan söz konusu ola­caktır. Aksi halde 11. Cumhurbaşkanı’nın seçilmesi durumunda geçici 19. maddenin bir anlam taşımayacağı açıktır. Anayasa de­ğişikliğine ilişkin yasaya geçiş dönemini düzenleyen herhangi bir hüküm de konulmamıştır.

120 günlük sürenin kısaltılmasına yönelik bir yasa değişikliği ise, Cumhurbaşkanı seçimi ile ilgili olduğundan Anayasa’nın 67/son maddesi uyarınca bir yıl içinde yapılacak seçimlerde uy­gulanamayacaktır. Ancak bu kuralın, 6. maddeyle Anayasa’ya ek­lenen geçici 18. madde uyarınca Cumhurbaşkanı seçimlerinde dikkate alınmayacağı öngörülmüşse de, geçici 19. madde için ifa­de edilen aykırılıklar bu geçici madde yönünden de söz konusu­dur. Halk tarafından henüz kabul edilmeyen bu madde değil, ha­len yürürlükte olan Anayasa’nın 67/son maddesi uygulanacak ve yapılan değişiklik ancak bir yıl sonra geçerli olacaktır. Anayasa hükümlerine ve amacına göre hareket edilmemesi, Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde Anayasa Mahkemesi’ne baş­vuru yapılmasına ve bu Yüksek Mahkeme’nin verdiği kararı izle­yen süreçte Cumhurbaşkanı’nın seçilememesine yol açmıştır. An­cak Yüksek Mahkeme, hukuk çerçevesinde verdiği kararına rağ­men, beklentilerini bulamayanlar tarafından hedef haline getiril­miştir. Mağduriyet bahanesine sığınanlar, uzlaşmaya yanaşma­yan, yargısal denetimi içlerine sindiremeyenlerdir. Hukuk çoğunlukçu düşüncenin ben istediğimi yaparım dayatmasını bir kez da­ha boşa çıkaracaktır.

30 Mayıs 2007, Cumhuriyet

Cumhurbaşkanı’nın cezai sorumluluğu

Ülkemizin Anayasa ve Ceza Hukuku öğretisinde, Cumhurbaşkanı’nın kişisel suç işlemesi durumunda sorumlu tutulacağı yolunda, açık ve kesin bir görüş birliği vardır.

  1. Görev sırasında ve görev nedeniyle işlenen suçlarda sorumluluk,

Devletin başı olma sıfatıyla, Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk mil­letinin birliğini temsil eden, Anayasa’nın uygulanmasını, devlet or­ganlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözeten ve bu amaçla ya­sama, yürütme ve yargı ile ilgili olarak birçok görev verilen, yetkiy­le donatılan Cumhurbaşkanı’nın siyasal sorumsuzluğu tartışmasız­dır. Anayasa’nın 105/1. ve 2. maddeleri uyarınca tek başına yapabi­leceği işlemler dışındaki bütün kararları Başbakan ve ilgili bakan­larca imzalanır ve bu kararlardan Başbakan ve ilgili bakan sorum­ludur; tek başına yaptığı İşlemler hakkında ise yargı mercilerine başvurulamaz. Bu hükümler, ilke olarak Cumhurbaşkanı’nın, görev sırasında ve görevi nedeniyle işlediği suçlardan da cezai sorumlulu­ğu bulunmadığını belirlemektedir. Ancak maddenin 3. fıkrası, bu il­keye bir ayrık hal getirmektedir. “Cumhurbaşkanı, vatana ihanet­ten dolayı, TBMM üye tam sayısının en az üçte birinin teklifi üzeri­ne, üye tamsayısının en az dörtte üçünün vereceği kararla suçlandı­rılır”. Somutlaştırırsak teklifin 184 milletvekili tarafından yapılması ve kararın 414 milletvekilinin oyuyla verilmesi gereklidir.

Benzer hükümler çeşitli ülke anayasalarında da yer almakta­dır. Örneğin, İtalya Anayasası’nın 90. maddesinde “vatana ihanet ve Anayasa’yı çiğneme”, Yunan Anayasası’nın 49. maddesinde “vatana ihanet ve Anayasa’nın kasten zedelenmesi”, yarı başkan­lık rejimi geçerli olan Fransa Anayasası’nın 68. maddesinde “va­tana ihanet.” suçlarından Cumhurbaşkanı’nın suçlanabileceği, başka bir deyişle genel sorumsuzluk ilkesinin bu hallerde geçer­li olmayacağı vurgulanmıştır.

“Vatana ihanet” gerek TC’de ve gerekse ceza hükmünü taşı­yan özel yasalarda bir suç tipi olarak yer almamıştır. Tanımı ya­pılmamıştır. Örnek olarak gösterilen Anayasalarda ve ülkelerin ceza Hukuku düzenlemelerinde de böyle bir suç tipi yoktur. Bü­yük hukukçu M. Duverger “vatana ihaneti”, görevin Anayasa’ya ve ülkenin yüksek çıkarlarına aykırı olarak kötüye kullanıldığı bir siyasi suç olarak tanımlamaktadır. M. Fare, yüksek ihanet olarak nitelendirdiği vatana ihaneti, Cumhurbaşkanı’nın anayasal görevlerinin ağır ihmali saymakta; G. Bedel ise, Anayasa’nın açık ve ağır ihlalini ihanet kabul etmektedir. Bu görüşlere göre, vata­na ihanet suçu, bir tür siyasi suçtur.

TBMM İçtüzüğünde 16 Mayıs 1996 tarihinde yapılan değişiklik­le getirilen 114/son madde uyarınca, Anayasa’nın 105. maddesine göre görevde bulunan veya görevinden ayrılmış olan Cumhurbaş­kanı’nın, vatana ihanetten dolayı suçlandırılmasını isteyen öner­gede ve Yüce Divana sevk kararında, hangi ceza hükmüne dayanıldığı ve suçlandırılması istenen suçlanan Cumhurbaşkanı’nın işlendiği ileri sürülen suçun, hangi gerekçeyle vatana ihanet sa­yılması gerektiği belirtilir. Bu hüküm, “suçların kanuniliği” ilkesi­ni gözetmekte ve vatana ihanet suçlamasının, ancak ceza yasala­rında düzenlenen suçlara ilişkin olabileceğini vurgulamaktadır.

Kuşkusuz, Cumhurbaşkanı’nın görev sırasında işlediği bir fiilin “vatana ihanet,” suçunu oluşturup oluşturmadığım belirleme yet­kisi TBMM’dedir. Ancak bu fiilin devletin bölünmez bütünlüğüne veya Cumhuriyetin temel ilkelerine yönelmiş önemde olması ge­rekir. TBMM’nin suçlama kararı ile Cumhurbaşkanı’nın “kovuşturulmazlığı” kaldırılmaktadır. Cumhurbaşkanı, Anayasa’nın 148/3. maddesi uyarınca Yüce Divan sıfatıyla Anayasa Mahkemesi’nde yargılanacaktır. Yüce Divan, yargılama sırasında TBMM’nin sevk kararındaki nitelendirmeyle bağlı değildir. Suçun sübutu ve nite­lendirilmesi tamamen Yüce Divan’a aittir.

Cumhurbaşkanı’nın Yüce Divan’a sevkine karar verildiğinde, görevde kalamayacağı, Türk Anayasa ve ceza hukukçularının ağırlıklı görüşüdür. Anayasa’nın 113. maddesi uyarınca Yüce Di­van’a verilen bir bakanın bakanlıktan düşeceği, başbakanın şev­ki durumunda ise hükümetin istifa etmiş sayılacağı kabul edilmiş iken, vatana ihanet gibi bir suçla ve TBMM üye tam sayısının dörtte üçü tarafından itham edilen ve Yüce Divan’da yargılanan bir kişinin o Yüce Makam’da kalması düşünülemez. Anayasa’nın 113/3. maddesinde, göreviyle ilgili bir suçtan dolayı TBMM tara­fından Yüce Divan’a sevk edilen bir bakanın bakanlıktan düşece­ği ve başbakanın Yüce Divan’a şevki durumunda da, hükümetin istifa etmiş sayılacağı kabul edildiğine göre, TBMM’nin çok daha büyük bir çoğunluğunun kararı ile ve çok daha ağır bir suçla suç­lanan bir Cumhurbaşkanı’nın göreve devam etmesi olanaksızdır. Görüldüğü üzere bu sorunu kökten çözecek Anayasa değişikliği­ne gereksinim bulunmaktadır. Anayasa’nın 106. maddesi uyarın­ca, ayrıca bir karar almaya gerek kalmadan Cumhurbaşkanlığı kendiliğinden boşalmış sayılır ve Anayasa’nın 102. maddesinde gösterilen süreler işlemeye başlar. Yenisi seçilinceye kadar TBMM Başkanı Cumhurbaşkanlığı’na vekillik eder ve Cumhurbaşkanı’na ait yetkileri kullanır.[1]

Aksi görüşü savunanlara göre Cumhurbaşkanı’nın vatana iha­netten suçlanması Anayasalım 106. maddesinin uygulanmasını gerektirmez. Görevden çekilmeye zorlayacak bir açıklık yoktur. Maddede yer alan ” başka bir sebep” deyimi, sayılan hallere ben­zer durumları ifade etmek için kullanılmıştır. Anayasa Mahkeme­si de yapılan yargılamayı buraya ithal etmek olanağı yoktur. Mahkemenin vereceği kararı beklemeksizin makamın boşaldığını varsayıp yeni Cumhurbaşkanı’nı seçmek hukukun genel ilkeleri­ne aykırıdır. Kimse kesin olarak mahkûm edilmeden suçlu kabul edilemez. Kaldı ki suçlamanın hukukilikten çok siyasi yönü ağır basmaktadır. Anayasa’da boşluk vardır.[2]

Ayrıca, siyasi hesaplarla dava açılması durumunda Cumhur­başkanım Meclis karşısında siyasi açıdan sorumlu saymak sonu­cu doğacak, aklanması halinde ise hukuk devleti ilkesine aykırı sonuçlar oluşacaktır. Çözüm, bizimde katıldığımız görüşe göre yargılama sırasında, Cumhurbaşkanı’nın kendiliğinden ayrılma­ması halinde, Anayasa Mahkemesi’ne Cumhurbaşkanı’nı, görevi­ni verine getirmekten alıkoyabilecek geçici bir tedbir alma yetki­sinin tanınmasıdır.[3]

  1. Kişisel suçlarda sorumluluk

Cumhurbaşkanı’nın bu görevi sırasında işlediği kişisel suçla­rından doğacak cezai sorumluluğuna gelince;

Cumhurbaşkanı’nın kişisel suçlarından sorumlu olduğuna iliş­kin Anayasada herhangi bir hüküm yoktur. Ancak bu yokluk onu sorumsuz kılmaz. Sorumluluk, ceza kurallarının eşitliğinin ve zo­runluluğunun doğal sonucudur. 1876 Kanun-u Esasinin 5. madde­sinde yer alan “Zat ı Hazreti Padişahı’nın nefsi hümayunu, mu­kaddes ve gayri mesuldür” benzeri hükümler çağımızdaki de­mokratik cumhuriyetlerde görülmez. 1921 Anayasası’nda bu ko­nuda bir düzenleme yapılmamıştır. 1924 Anayasası’nın 41/2. mad­desinde, Cumhurbaşkanının kişisel suçlarında yine Anayasa’nın 17. maddesinde yer alan milletvekili dokunulmazlığı ile ilgili hü­kümlere göre hareket edileceği öngörülmüştür. 1961 ve 1982 Anayasaları’nda bu konuda bir düzenleme yapılmaması ise Cum­hurbaşkanı Makamına duyulan saygıya bağlanmıştır.

Ancak bu sorumlulu­ğun hangi konularda ne sonuçlar doğuracağı konusunda değişik görüşler ileri sürülmüştür:

Ülkemizin Anayasa ve Ceza Hukuku öğretisinde, Cumhurbaş­kanı’nın kişisel suç işlemesi durumunda sorumlu tutulacağı yo­lunda, açık ve kesin bir görüş birliği vardır.

A- Bir görüşe göre; Cumhurbaşkanı hakkında da milletvekili dokunulmazlığına ilişkin hükümlerin, yani Anayasa’nın 83. mad­desinin uygulanması gerekir. Anayasa’nın milletvekilleri ve dışa­rıdan atanan bakanlara tanıdığı dokunulmazlık (md 112/4), her halde Cumhurbaşkanı için de geçerlidir.[4]

Bu görüş, Anayasa’da var olmayan bir kurumun Cumhurbaşka­nı ne uygulanması ve olmayan dokunulmazlığın kaldırılması sonu­cunu doğurduğu için eleştirilmektedir ve bu eleştiriler yerindedir.

B- Bir diğer görüş; Cumhurbaşkanı hakkında vatan hainliği ne­deniyle soruşturma ve kovuşturma yapılabilmesi için nasıl TBMM kararına gereksinim varsa, Cumhurbaşkanı’nın kişisel suçlarından dolayı yargılanabilmesi içinde aynı biçimde TBMM karar vermelidir.

Vatana ihanet halinde görev suçu atındaki sorumsuzluğa Anayasa’nın 105/4. maddesi hükmü ile getirilen ayrık hal, düzenlenen o alanda geçerlidir. Kıyas yoluyla kişisel suçlarda uygulanamaz.

C- Üçüncü görüş; Cumhurbaşkanı görev süresi içerisinde herhan­gi bir yargı organı huzuruna çıkarılamayacak ve ancak görev süre­si sonunda yargılanabilecektir. Bu görüş, Cumhurbaşkanı’nın ana­yasal statüsüne uygun bir çözüm yolu olarak değerlendirilebilir.[5]

Ancak bu görüşte de, Anayasa’da yer almayan hükümlerin, kı­yas yoluyla uygulanması sonucu doğmaktadır. Ayrıca işlenen bir suçta dava zamanaşımının nasıl ve ne zaman duracağı veya kesi­leceği, Anayasanın 83 ve TC’nin 07. maddesinde açıkça göste­rilmiştir. Anayasa’da veya yasalarda gösterilmeyen, Cumhurbaş­kanı’nın kişisel suçlarında zamanaşımının işlemeyeceği savının hukuksal dayanağı yoktur. Cumhurbaşkanı’na hukuka aykırı bi­çimde ayrıcalık tanınamaz.

D- Dördüncü görüş ise, bizimde katıldığımız görüş olup. Bu gö­rüşe göre Anayasa’da herhangi bir düzenleme olmadığı için Cum­hurbaşkanı hakkında sade bir vatandaş ya da dokunulmazlığı kaldırılmış milletvekili gibi işlem yapılması gerekir.[6] Cumhurbaşkanı makamına duyulan saygıya bağlanan boşluk, kıyas yoluyla doldurulamaz. Yukarıda sıralanan ilk üç görüş Ana­yasa hükmü haline gelinceye kadar Cumhurbaşkanı herhangi bir dokunulmazlığı bulunmayan sade vatandaş kimliğindedir. İşledi­ği suçlardan dolayı hakkında genel hükümlere göre soruşturma veya kovuşturma yapılması olanaklıdır.

  1. Cumhurbaşkanı seçilmeden önce işlenen suçlardan sorumluluk

Konuyu, Cumhurbaşkanı seçilmeden önceki göreviyle ilgili suçlar ve yine Cumhurbaşkanı seçilmeden önceki kişisel suçlar olarak iki başlık halinde irdelemek gerekmektedir.

A- Cumhurbaşkanı seçilmeden Önceki göreviyle ilgili ve o göre­vi sırasında işlenen suçlar, önceki görevin gerektirdiği soruşturma ve kovuşturma usulüne tabidir. Bu konuda Anayasada bir hüküm yer almamaktadır. Ancak İçtüzüğün 107/1. maddesi uyarınca göre­vinden ayrılmış başbakan ve bakanlar hakkında da Meclis Soruş­turması hükümlerinin uygulanacağının belirtilmesi ve uygulama­nın da bu yönde olması karşısında. Cumhurbaşkanı seçilen ve do­layısıyla görevinden ayrılan bir başbakan ve bakanın, başbakanlığı veya bakanlığı döneminde işlemiş olduğu göreviyle ilgili suçlarının soruşturulabilmesi için, TBMM üye tamsayısının onda biri olan en az 55 milletvekilinin soruşturma önergesi vermesi gerekmektedir. Bu konuda Anayasanın Meclis Soruşturması’na ilişkin 100. mad­desi hükümleri uygulanacaktır. Yüce Divan’a sevk karan için TBMM üye tamsayısının salt çoğunluğu olan 276 oy yeterlidir.

B- Cumhurbaşkanı seçilmeden önce işlemiş olduğu kişisel suç­larda ise, Anayasa’da ve İçtüzük’te bir hüküm yer almamaktadır. Dolayısıyla genel hükümlere göre işlem yapılması gerekmektedir.

C- Son olasılık, seçilmeden önce işlediği kişisel suçlarından do­layı, yasama dokunulmazlığı nedeniyle, kovuşturulması dönem sonuna bırakılan bir milletvekilinin Cumhurbaşkanlığına seçil­mesi halidir.

Her üç olasılıkta da, hukuki sorumluluğunun olmadığı yolun­daki bir hukuk mahkemesi kararının, maddi gerçeği arayan ve delilleri serbestçe değerlendiren ceza mahkemesini bağlamaya­cağı unutulmamalıdır.

276 yeterlidir.

Hiçbir ülke, yargı önünde aklanmadan, mahkumiyeti halinde milletvekili seçilme yeterliliğini ortadan kaldıran zimmet, rüşvet, irtikap, sahtecilik, resmi ihale ve alını satımlara fesat karıştırma vs. gibi suçlarla itham edilenlerin Cumhurbaşkanlığına aday ola­cağını ve seçileceğini tahmin ve tasavvur etmediği için anayasa­larına bu yolda bir düzenleme getirmemiştir. Bizim Anayasamız­da da bu olasılığın gerçekleşmesi öngörülmemiştir.

Ancak Anayasa’nın 101/4. maddesi uyarınca, Cumhurbaşkanı se­çilen milletvekilinin TBMM üyeliği sona ereceğinden, yapılması ge­reken, ilgili yargı mercilerinin TBMM’de bekleyen dosyayı istemesi ve TBMM Başkanı’nın da -böyle bir istem olmasa bile-, o üye hak­kındaki dosyayı ilgili yargı merciine göndermesidir. Bu işlem, mec­lis oluşumu ve yukarıda ikinci bölümde açıklanan üçüncü görüşe itibar edilmesi nedeniyle yapılmamışsa, Mecliste yenilenen seçim­lerin oluşturacağı 276 oya dayalı çoğunluğun, dosyanın ilgili yargı merciine gönderilmesi yolunda alacağı TBMM karan sorunu çöz­meye yeterli olacak ve TBMM Başkanı da bu doğrultuda işlem yap­mak durumunda kalacaktır. Bu karar, Cumhurbaşkanı’nın görevi­ne son vermese dahi, yargılanmasını sağlayacaktır. Belirtilen suç­lardan yargılanmakta olan Cumhurbaşkanının, görevine devam et­mekte direnmesi çağdaş bir demokraside düşünülemez. Demokra­si etiği, bu düşünceye engel olmalıdır.

 

25 Nisan 2007, Cumhuriyet

 

Yargı bağımsızlığına darbe

Kendi ifadelerine göre, “yargı, yargıya bırakılamaz” zihniyetindeki bu siyasal iktidarın baskısı, zaten hırpalanmış ve törpülenmiş yargı bağımsızlığı için bugün bir tehdit haline gelmiştir.

Kamuoyunun, Sayın Adalet Bakanı’na ve Müsteşarı’na bir te­şekkürü olmalıdır. Hiçbir söz veya eylem, onların, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun toplanarak, Yargıtay ve Danıştay’ın boş bulunan üyeliklerine seçim yapmasını engellemeleri kadar çarpıcı ve etkileyici olamazdı. Türkiye’de yargı bağımsızlığının düşürüldüğü durumu, bu kadar açık ve net bir biçimde kamuoyu­nun dikkatine sunamazdı.

Anayasa’nın 159/1. maddesine göre “‘Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kurulur ve görev yapar”. 2461 sayılı Hâkim­ler ve Savcılar Yüksek Kurulu Yasası’nın 3. maddesi uyarınca da “Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu bağımsızdır.”

Oysa her iki yasanın izleyen fıkra ve maddeleri “bağımsızlık” ilkesini ortadan kaldıracak hükümlerle doludur Anayasaya göre adli ve idari yargı hâkim ve savcılarını mesleğe kabul etme Yüksek Kurul’un görevindedir. Ancak, 2802 sayılı Hâ­kimler ve Savcılar Yasasına göre, adaylığa kabul. Adalet Bakanlığı tarafından yapılmaktadır. Anayasa’nın 140/6. maddesine göre, hâkimler ve savcılar, idari görevleri yönünden Adalet Bakanlığına bağlıdırlar”. Yine Anayasa’nın 144. maddesi uyarınca hâkim ve sav­cıların denetimi, haklarındaki inceleme ve soruşturma Adalet Ba­kanlığının izni ile adalet müfettişleri tarafından yapılır ve adalet müfettişleri, Adalet Bakanı tarafından göreve atanırlar ve yine onun iradesi ile başka bir göreve gönderilirler. Ve en önemlisi, tüm siyasi partilerin muhalefette dile getirdikleri ve iktidar oldukların­da umursamadıkları, Adalet Bakanı’nın, Yüksek Kurul’un Başkanı; (2992 sayılı Adalet Bakanlığı Teşkilat Yasası uyarınca onun emri al­tındaki) müsteşarının ise kurulun doğal üyesi olmasıdır. Yargı ba­ğımsızlığı yönünden sakıncalı görülen Anayasanın 159/2. madde­sinde yer alan bu hüküm, 2461 sayılı Yasa’nın 10. maddesiyle ade­ta pekiştirilmiştir. Maddeye göre Adalet Bakanının yokluğunda, Yüksek Kurul, başkanvekilinin daveti üzerine toplanabilir. Ancak, Müsteşar bulunmadığı zaman kendisine vekâlet etmekte olan ku­rula katılır. Müsteşar, görevde olduğu halde kurula katılmazsa, ku­rulun toplanma olanağı yoktur. İşte 20 Mart 2007 günü görevde olan müsteşar, kurula katılmamış ve kurul toplanamamıştır. Aynı durum 22 Mart 2007 tarihinde de tekrarlanmıştır. Müsteşarın katıl­mama nedeni araştırıldığında, ortaya çıkan gerçek, yargı bağımsız­lığının ne kadar sözde kaldığının ve siyasal iktidar tarafından özümsenmediğinin ve önemsenmediğinin acı kanıtıdır.

2797 sayılı Yargıtay Yasası’nın 29/3 maddesine göre, boşalan üyeliklerin sayısı onu, 2575 sayılı Danıştay Yasası’nın 9/3-4 mad­desine göre ise dördü bulması halinde, her iki yüksek kurumun başkanları durumu, aynı zamanda Bakan’ı Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Başkanı olan Adalet Bakanlığına bildirirler. HSYK en geç iki ay içinde boşalan üyeliklere seçim yapmak zorundadır. Boşalmaların yeterli sayıya ulaşmasından itibaren bu iki Yüksek Mahkeme’nin başkanları, birçok kez gerekli başvuruları yapma­larına rağmen, HSYK’nın Başkanı olan Adalet Bakanı seçimleri gündeme almadı ve yasaların açık hükmüne uymadı.

Öncelikle, vurgulanmalıdır ki, bağımsız olduğu gerek Anayasa’da ve gerekse özel yasasında belirtilen HSYK, kendi gündemine ege­men değildir. Gündemi, siyasal iktidar temsilcisinin elinde olan bir Kurul’un bağımsız olduğu nasıl ileri sürülebilir. Bu saptama, aynı zamanda HSYK’ da siyasal iktidarı temsil eden 2’nin, Yüksek Yargı­nın seçilmiş 5’inden daha etkili olduğunun açık kanıtıdır.

Olayın gelişme sürecinde, Bakan’ın katılmadığı 13 Mart 2007 günlü toplantıda, yerine yedek üyenin kat ılımıyla toplanan Yüksek Kurul, gündem belirleme yetkisini elde eden başkanvekilinin öne­risini müsteşarın karşı oyuyla kabul ederek, 20 Mart 2007 günü üye seçimlerinin yapılmasını kararlaştırdı. (Bu karar kuşkusuz, karşı oy kullanan müsteşarı da bağlamaktadır). 19 Mart günü saat 17.00’de Bakan, Yüksek Kurul üyelerine bir yazı göndererek “se­çim için gündem belirlenmesinin yönetmeliğin vasfına ve ruhuna aykırılık teşkil ettiğini” ileri sürdü. Kendisi yurt; dışında olmasına rağmen verdiği talimata uygun biçimde hareket eden müsteşar gö­revde olduğu halde toplantıya katılmadı ve kurul toplanamadı.

Yüksek Kurul’un, seçimle göreve gelen 5 asıl ve o yedek olmak üzere 10 üyesi adına konuşan Başkanvekili Mahmut Acar, gerçeği yansılan bir saptamayla, “Bu durum, sadece yargı bağımsızlığı­na karşı bir duruş, Yüksek Kurul ‘un faaliyetlerini engelleme, yargıya müdahale niteliği arz etmektedir” açıklamasını yaptı.

Sayın Acar’ın saptaması bütünüyle doğrudur. Yapılan, yargı ba­ğımsızlığına yönelmiş kaba bir saldırıdır. Bakanından aldığı tali­matla ve azmettirmesiyle bir müsteşarın anayasal görevini bile­rek ve isteyerek yerine getirmemesidir. Eylemi, savsaklamanın ötesinde Kurul’u çalıştırmamak ve üye seçimini önlemek kastına yöneldiğinden, görevi kötüye kullanmaktır.

Şu anda Yargıtay’da 23, Danıştay’da 6 üyelik boş bulunmakta­dır. İleriki yargı organının iş yükü gözetildiğinde, bu boşlukların davaların sonuçlanmasını önleyici bir etken olduğu açıktır. Dava taraflarının, ortaya çıkan ve giderek artacak olan uzamalardan zarar göreceği kuşkusuzdur. Ceza davalarını bekleyen zamanaşı­mı tehlikesi ayrı bir endişe konusudur.

O halde, siyasal iktidarın suç işleme pahasına, yargı bağımsız­lığına karşı durarak, yargıya müdahale etmekteki pervasızlığının nedenini araştırmak gerekir. Danıştay üyeliklerine seçim yapılamamasına, sözde de olsa herhangi bir gerekçe gösterilmemiştir. Yargıtay üyelikleri için göstermelik gerekçe, TBMM gündeminde olan “Yargıtay Yasasın­da Değişiklik Yapılmasına ilişkin Yasa Tasarısı’dır”. 01 Haziran 2007’de faaliyete geçmesi kararlaştırılan bölge adliye mahkeme­lerine, görevlerinin yüzde yetmiş beşini devredecek olan Yargıta­y’ın üye sayısı, bu tasarıyla 150’ye indirilmekle, yeni üye seçimi­ne gerek görülmemektedir.

Üniter yapımıza uygunluğu tartışmalı, bölgelere göre hukuk uy­gulamasını beraberinde taşıyan, davaların daha da uzamasına ve masraflı olmasına yol açabilecek, Adalet Bakanlığı’nın denetimi al­tında bu denetim organının; önemli temel yasaların, hazırlıksız, ye­terli tartışması yapılmadan peşi sıra yürürlüğe konduğu bir dönem­de kurulması yanlışlığı bir yana, 01 Haziran 2007 tarihinde faaliye­te başlamaları, hayalden öteye geçemez. Binaları, kadroları, ele­manları, araç ve gereçleri bulunmayan bu mahkemelerin, önümüz­deki 70 gün içinde çalışmaya başlayacakları varsayımından hare­ketle, Yargıtay üyelerini 150’ye indirme çabaları, öncelikle bireyle­re ve vargıya büyük zarar verecektir. Yargıtay’ın büyük dosya biri­kimi ve elindeki dosyalan, (bölge adliye mahkemeleri hangi tarih­te kurulursa kurulsun) sonuçlandırmak zorunluluğu vardır. Bu ne­denle, boşalan üyelik seçimlerinin bir an önce yapılması gereklidir.

Gerçekte, bu durum siyasal iktidar temsilcileri tarafından da bilinmektedir. Amaçlanan kadrolaşma sonucunun alınamayacağı kuşku ve korkusu, seçimin önlenmesi darbesini yaratmıştır.

Yüksek Kurul’un seçilmiş üyeleri, yargı bağımsızlığını koruma sorumluluğu altında, kararlı tutumlarını sürdüreceklerini, 22 Mart 2007 tarihinde aynı gündemle toplanacaklarını ve gelmeme­si halinde müsteşar hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını açıklamışlardır.

Suç duyurusunun disiplin ve cezai sonuçları nelerdir?

Müsteşarın eylemi, HSYK tarafından da benimsenen, yargı ba­ğımsızlığı ve tarafsızlığına yönelik hükümler içeren Birleşmiş Mil­letler Bangalor Yargı Etiği kurallarına açıkça aykırıdır. Öncelikle bir disiplin suçudur. Müsteşar 2802 sayılı Yasa’nın 98. maddesi uyarınca disiplin cezası bakımından Yargıtay üyeleri hakkındaki hükümlere tabidir. Bu konuda görevli olan Yargıtay Birinci Baş­kanlık Kurulu’dur. Yargıtay Yasası’nın 19. maddesinde öngörülen görev icaplarına uymayan davranışı, her ne biçimde olursa olsun haber alan Yargıtay Birinci Başkanı, gerekli soruşturma işlemini yapmak üzere durumu Birinci Başkanlık Kurulu’na bildirir. Delil­ler yeterli görüldüğünde dosya, Yüksek Disiplin Kurulu’na gönde­rilir. Eylem sabit görülürse, ağırlığına göre “uyarma” veya “görev­den çekilmeye davet” işlemlerinden biri uygulanır. Eylem aynı zamanda, keyfi davranarak görevi kötüye kullan­ma suçunu oluşturmaktadır. Soruşturma yine Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu’nca yapılacak, yetkili ve görevli mahkemede yargılanacaktır. Azmettirenin siyasi ve cezai sorumluluğu ayrı bir konudur.

Kendi ifadelerine göre, “yargı, yargıya bırakılamaz” zihniyetin­deki bu siyasal iktidarın baskısı, zaten hırpalanmış ve törpülen­miş yargı bağımsızlığı için bugün bir tehdit haline gelmiştir. Bu zihniyet aynı zamanda pervasızdır. Avrupa Birliği’nin istekleri doğrultusunda, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı konularında meslek yararlarını sağlamak amacıyla hâkim ve savcıların birlik kurmaları önündeki yasal engeller kaldırılmış, ancak kurulan bir­liğin “YAKSAV” amacı doğrultusundaki çalışmalarının verdiği ra­hatsızlıkla TBMM’ye, “Türkiye Hâkimler ve Savcılar Birliği Yasa Tasarısı” sevk edilmiştir. Tasarı yasalaştığında YARSAV’ın tüzel kişiliği sona erecektir. Bu tasarı uyarınca kurulacak birliğin, Ada­let Bakanlığı’nın vesayetinde olacağı da kuşkusuzdur. Yasayla demek kapatma hangi çağdaş demokraside vardır.

Siyasal iktidar, demokrasinin onsuz olmaz kuvvetler ayrılığı il­kesine aykırı biçimde, kendisine bağımlı bir yargı istemektedir.

Bağımlılık, yargıyı kaçınılmaz olarak siyasallaştırır. Siyasallaşma, devletin temeli olan adaletin çökmesi demektir. Yargı, yetkisini Türk milleti adına kullanmaktadır. Bugüne değin sessiz kalan yargı organlarının, yürekten kutlayıp desteklediğimiz Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun seçilmiş üyelerinin onurlu diren­melerinin yanında yer almaları, milletimizin de adalet ve yargı ba­ğımsızlığına sahip çıkması açıklanan kötü niyetleri, zihniyeti etki­siz kılmaya yeterlidir.

23 Mart 2007, Cumhuriyet

Çağdaş demokrasi ve yargı bağımsızlığı

Demokrasi, azınlıkta kalanların haklarının korunduğu rejimdir.

Demokrasi, insan aklının bulabildiği ve deneyip sınayarak ge­liştirdiği, en iyi; ya da başka bir görüşle, en az kötü siyasal reji­min adıdır. Eski Yunancada halk anlamına gelen “demos” ile ik­tidar anlamındaki “kratos” sözcüklerinden türetilmiştir.

İktidarın kaynağının halk olduğuna ilişkin birbirini tamamla­yan felsefi görüşler, Atina sitesinde uygulamaya konulmuştur. Ancak MÖ 450’lerde bu küçük sitede kadınların, yabancıların ve kölelerin eşit yurttaş sayılmadıkları gözetilirse, küçük bir azınlı­ğın, site sorunlarını doğrudan görüşüp tartışarak, oy kullanıp çözmelerini, bugün ulaşılan çağdaş demokrasi ile karşılaştırmak olanağı yoktur.

2500 yıllık bir geçmişe dayanan demokrasi düşüncesi, doğal olarak aklın ve toplumların gelişmesine uygun bir yol izlemiş, ik­tidarın ilahi güçten koparılarak halka verilmesi ya da gökten ye­re indirilmesi kolay olmamıştır. Rönesans ve reform hareketleri­nin oluşturduğu “Aydınlanma Devrimi” giderek Rousseau’nun ‘Toplum Sözleşmesi” ve 1789 Fransız “İnsan ve Yurttaş Haklan Beyannamesi” ile “Ulusal Egemenlik” kavramına ulaşmıştır. Çağı­mızda ise “çoğulcu, özgürlükçü” demokrasi anlayışına varılmış olup, bu anlayış “çağdaş demokrasi” olarak nitelendirilmektedir.

Çağdaş demokrasinin ilkelerini belirlemek ve bu ilkelerin, ül­kemizde nasıl anlaşıldığını ve ne şekilde uygulandığını irdelemek yararlı olacaktır.

Demokrasinin üç ana “onsuz olmaz” ilkesi vardır. Bunlar sıra­sıyla;

Laiklik,

Kuvvetler Ayrılığı,

Ulus Devlet ilkeleridir.

  1. Laiklik ilkesi

20 Ocak 1921 gün ve 85 sayılı Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun (Anayasa’nın) 1. maddesi “Hâkimiyet bile kaya-ü şart millet i ti­dir” hükmünü taşımaktadır. Egemenlik, yukarıdaki ilahi gücün yeryüzünde vekili olduğunu iddia eden sülalenin elinden alınmış ve kayıtsız şartsız gerçek sahibi millete verilerek, laikliğe ilk adım atılmıştır. Bu Önemli adımın iç isyanların bastın İmasının ar­dından, özellikle 1. İnönü Zaferinden 10 gün sonra atıldığı göz ardı edilmemelidir. 03 Mart 1924’de Hilafet’in, Evkaf ve Şehriye Vekâleti’nin kaldırılması, öğrenim birliğinin sağlanması ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması ile pekiştirilen bu ilke, nihayet 1937 yılında Anayasaya alınarak, Atatürk devriminin bu en önemli evresi de tamamlanmıştır.

Laiklik ilkesinin, tek ve evrensel bir tanımı yoktur. Her ülkenin tarihi süreçten gelen koşulları, sosyal ve kültürel yapısı ve bireyle­rinin bağlı bulundukları dinlerin, dünyevi alana müdahale istek ve hatta dayatmaları, laikliğin değişik tanımlamalarına yol açabilir.

Ülkemizde laiklik ilkesi;

Cumhuriyet’in kuruluş ve varoluş felsefesinin temel taşı ve demokrasinin olmazsa olmaz ön koşuludur.

Türk Devrimi’nin ve Cumhuriyet’in özüdür.

Aydınlarıma ve sanayileşme devrimlerini yaşamamış ülke­mizde, çağdaşlaşmanın, toplumun akıl ve bilim dışı düşünceler­den ve yargılardan korunmasının aracıdır.

Toplumsal barışın ve huzurun güvencesidir.

Dinin, devlet işlerinde etkili ve giderek egemen olmamasını amaçlayan ve sağlayan ilkedir.

Laiklik ilkesinin tanımı, Anayasa’nın başlangıç metninin 5. pa­ragrafındaki “Kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve poli­tikaya kesinlikle karıştırılamayacağı” belirlemesinde ve 2. 4. 14. ile 24/sonuncu maddelerinde yer almıştır. Özellikle 24/son maddesinde vurgulanan “Kimse, devletin sosyal, ekonomik, si­yasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kuralla­rına, dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne surette olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar ede­mez ve kötüye kullanamaz” hükmü, Türkiye Cumhuriyeti’nin la­iklik anlayış ve kabulünü ortaya koymaktadır.

Kimilerinin örnek gösterdiği ABD, Fransa ve Avusturya’da ol­duğu gibi, Türkiye’de devlet ile din arasında karşılıklı ayrım ve ka­rışmazlık anlaşması yoktur. Din, devlet işlerine kesin olarak karıştırılmayacak; ancak devlet, din işlerinin yürütülmesinde ve denet­lenmesinde söz sahibi olacaktır. Tarihi süreç, toplumun sosyal ve kültürel yapısı ve İslam dininin kamusal ve toplumsal yaşamı da düzenlemiş olması, Cumhuriyet’i kuranları zorunlu olarak bu dü­şünceyi ve sonuca götürmüştür. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ku­ruluş nedeni de bu düşüncedir. Aksinin kabulü, Türkiye’deki top­lumsal uzlaşma, barış ve huzurun, laiklik ilkesinin ve devletin bö­lünmez bütünlüğünün sonunu getirmekle eş anlamlıdır. Günümüzde, laiklik ilkesi planlı bir süreç içerisinde sulandırıl­mak ve yozlaştırılmak suretiyle, temel ilke olmaktan çıkarılmak istenmektedir. Laiklik ilkesine büyük önem ve değer verilmesine rağmen, 1982 Anayasası ‘nen;

  1. maddesinde Diyanet İşleri Başkanlığı’na, “Laiklik ilkesi doğrultusunda” kaydı konsa da, “milletçe dayanışma ve bütün­leşmeyi sağlama” görevi verilmesi,

Ayrıca 24. madde ile din kültürü ve ahlak öğretiminin, mez­hepsel ayrımcılığa yol açabileceği ve kötüye kullanılabileceği gö­zetilmeden, ilk ve ortaöğretimde zorunlu ders haline getirilmesi hat alı olmuştur.

Özellikle, Anayasa’nın 24/son maddesinde yer alan ve laikliğin tanımım ortaya koyan buyurucu hükme aykırılığın cezai yaptırı­mı olan 765 sayılı TCK’nin 163. maddesinin, 12 Nisan 1991 gün ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası’nın 17. maddesi ile ilgası, di­nin siyasete alet, edilmesinin önünü açmıştır. Anayasaya aykırı olarak gerçekleştirilen bu düzenleme ile Anayasa, yaptırımdan yoksun, felsefi ve edebi bir metin haline getirilmiştir.

Laik Cumhuriyet ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldi­ği saptanan partilerin kapatılması da 2001 yılı ve sonrasında ya­pılan düzenlemelerle zorlaştırılmış, kapatma yaptırımı yerine se­çenek bir yaptırım olarak “devlet yardımından kısmen veya tama­men yoksun bırakma kararı” verilebilmesi olanaklı kılınmış, ade­ta dini siyasete alet ederek, iktidarı ele geçirmek isteyen partile­re, özendirme yeşil ışığı yakılmıştır.

Laiklik ilkesi başta olmak üzere, Cumhuriyet’in tüm değerleri­nin artık zamanının geçtiğini ve daha Müslüman bir yapının ge­rektiğini yazan ve de bu düşüncesini koruduğunu söylemekten çekinmeyen bir kişi; “Laik Cumhuriyet’e, Atatürk ilke ve Devrimleri’ne bağlı kalacağına namus ve şerefi üzerine ani içen­ler” tarafından, Laik Cumhuriyet bürokrasisinin başına getiril­miştir. Milli eğitim ise ümmetçi olduklarını gururla ifade edenle­rin elindedir. Sekiz yıllık eğitim, kuran kursları eliyle yozlaştırıl- makta; dini eğitim görenlere, yeni olanaklar sağlanmaya çalışıl­makta, ders kitapları artık “rezalet” sözcüğünden başka nitelendirilemeyecek biçimde hazırlanmakta, belediyelerin de bu çaba­lara eklenen çağdışı yayınları, birbirini izlemektedir. Türbanın bir siyasal simge olarak okullara yerleştirilmesi çabaları da artmak­ta, bununla yetinilmeyerek kamusal alanlarda egemen olmak planlarına hız verilmektedir.

Laik ve Demokratik Türkiye Cumhuriyetimi i dış destekli “Ilım­lı İslam Cumhuriyetine dönüştürme gayretleri aralıksız sürdü­rülmektedir.

Laikliğin yeniden tanımlanması istekleri de, “gelişerek değişi­min” söylemde kaldığının kesin kanıtıdır. Yargıtay Başkanı’nın bu isteklere katılması, talihsizlik; Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun bu görüşe katılmayan bildirisi ise teselli olmuştur.

Bu saptamalardan sonra açıkça ifade etmekle yarar vardır. La­iklik ilkesi tehlikenin de ötesinde tehdit altındadır.

  1. Kuvvetler ayrılığı ilkesi

Anayasamızın 6. maddesi uyarınca;

Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.

Türk Milleti egemenliğini, Anayasalım koyduğu esaslara gö­re, yetkili organları eliyle kullanır. Bu yetkili organlar ise; yasa­ma, yürütme ve yargıdır.

Yine Anayasamızın Başlangıç bölümünün 4. paragrafında;

Kuvvetler ayrımının, devlet organları arasında üstünlük sıra­laması anlamına gelmediği, belli devlet yetki ve görevlerinin kul­lanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir işbölümü ve İş­birliği olduğu, üstünlüğün ise ancak Anayasa ve kanunlarda bu­lunduğu vurgulanmıştır.

Kurtuluş Savaşı’nın zor günlerinde kurulan yeni devlette, tüm güçlerin tek bir elde toplanması zorunlu görülebilir. Devrimlerin ancak böyle bir yönetim biçimi sayesinde gerçekleştirildiği ileri sürülebilir. Ancak, çok partili hayata geçtiğimiz 7 Ocak 1946’da, hiçbir altyapı değişikliğinin yapılmamış olması, bizi 27 Mayıs 1960 da, başladığımız noktaya geri getirmiştir.

Çok partili hayata geçişte alt yapı eksikliği anlamında:

1924 Anayasası’nın “kuvvetler birliği” esasına dayalı hüküm­lerinin korunması,

Siyasi Partiler Yasası’nın çıkarılmaması sonucu “Cemiyetler Kanunu’na bağlı” siyasi partiler,

Güvencesiz ve adaletsiz Seçim Yasası,

Yürütmeye bağlı yargı,

Anti-demokratik yasalar,

Demokrasi kültüründen yoksunluk,

14 Mayıs 1950 de dürüst yapılan seçimle kendilerini iktidarda bulanları, tek parti dönemine özendirmiştir.

Bu bağlamda;

Yürütme ve yargı üzerinde egemen olan yasamanın, “Meclis diktasına”;

Yasama ve yargı üzerinde egemen olan yürütmenin ise, “hü­kümet diktasına” yol açacağı gerçeği, göz ardı edilmemelidir.

Günümüzde, yasama organı Anayasa’ya rağmen kendisini ulu­sal iradenin tek temsilcisi sayma vehmindedir. “Çoğunluğum, o halde istediğimi yaparını” düşüncesinin, hele 250 yıl önceki İngi­liz Parlamentosu yetkilerine özenmenin, çağdaş demokrasilerde yeri yoktur. Demokrasi, azınlıkta kalanların haklarının korundu­ğu rejimdir.

Gerçekte tehlike, iktidarı tek başına elde eden siyasi parti lide­rinin hükümeti kurmasıyla başlamaktadır. İleride değineceğimiz şekilde parti üzerinde sultasını gerçekleştiren genel başkan, doğ­rudan yasama organını da etkisi altına almaktadır. Yasamanın yü­rütme üzerindeki denetim yolları fiilen kapanmakta, genel baş­kan ve başbakanın isteği dışında bırakınız gensoruyu, soru bile sorul anlamaktadır. Yapay olarak yaratılan seçilmişler atanmışlar ayrımı ve seçilmişlerin üstünlüğüne ilişkin iddiaların anayasal da­yanağı yoktur. Bu aşamada yargı bağımsızlığı, iktidarı kullanma­ya tek engel olarak görülmektir ve yürütmeye bağlı bir yargı orga­nı yaratma çabalarına hız verilmektedir. Karşılaştığımız ve çö­zümleyemediğimiz en büyük sorunlardan birisi de, kuşkusuz kuvvetler ayrılığı ilkesinin tam olarak uygulanamamasıdır.

  1. Ulus devlet ilkesi

Kurtuluş Savaşı zaferle sonuçlandırılmıştı. Ancak, ülkenin bü­yük bölümü yanmış, yıkılmış, harap, ekonomisi çökmüş, yüzde doksanı okuma yazma bilmez, yetiştirdiği aydın güçlerini on yıl süren savaşlarda kaybetmiş, halkı yorgun ve bitaptı. Halkın tek umudu ve inancı, kendisine bağımsızlığım ve onurunu kazandı­ran, büyük kurtarıcı Mustafa Kemal Paşaydı. Atatürk, daha Erzu­rum Kongresi yolunda Mahzar Müfit’e yazdırdığı devrimlerini, “Cumhuriyet” başta olmak üzere peşi sıra gerçekleştirerek “üm­metten, millet; kuldan, yurttaş” yarattı. Ülküsü, “Türk ulusunun oluşturulmasıydı. Ortak dil, ortak kültür ve ülküye dayalı, geçmi­şinden hız alan ve gelecekte birlikte yaşama iradesine sahip yurt­taşların birliği ile ulus devletin temelleri atıldı.

“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkına, Türk Milleti de­nir” ve “Ne Mutlu Türküm Diye” özdeyişleri, ulus devletin ırksal ve dinsel nitelik taşımadığını göstermektedir. Ulus devlet, ayrıştırıcı değil, birleştiricidir. Gücünü de bütünlükten alır.

Demokrasi, bütünleşmiş, başka bir deyişle uluslaşmış toplum­larda bir anlam taşır. Huzurun, güven ve gönencin kaynağı olur. Ulus devletin varlığı, etnik ve dinsel ayrımcılığı önler. Aşiret, mezhep ve tarikat ilişkilerinin sosyal ve siyasal yaşamı ve seçim sonuçlarını etkilemesini engeller.

Günümüzde, ulus devlet ilkesinden uzaklaşma eğilimleri tehli­keli bir boyuta ulaşmıştır. Küreselleşme adı verilen modern em­peryalizmin kendisine engel gördüğü ulus devleti”; güçsüz hale getirme, bölme ve parçalama çabalan, içimizden destek görme­melidir. Alt kimlik üst kimlik tartışmaları, başka bir etnik kökene mensubiyetin iftihar vesilesi yapılması, bir takım olaylardan ya­rarlanılarak ulusalcılığın kötülenmesi kabul edilemez.

Bu noktada güncel bir konuya da değinmek istiyorum. Menfur bir cinayet bahane edilerek, AB’nin baskısı altında TCK’nin 301. maddesi kaldırılmak istenmektedir. Suçun kanunilik ilkesinin pe­kiştirilmesi dışında, bu düşünceye kesinlikle karşıyım. Onurları­nı koruyamayan ulusların ve devletlerin yok olmaktan kurtula­mayacakları, unutulmamalıdır.

Demokrasinin olmazsa olmaz bu üç ana ilkesini irdeledikten sonra, onu çağdaş kılan öğelere geçebiliriz. Bu öğeler sırasıyla;

Çoğulculuk,

Katılımcılık,

Saydamlık,

Hukukun üstünlüğüne inanç ve hukuk devleti ilkelerine bağ­lılıktır.

A- Çoğulculuk

Çağdaş demokrasilerde çoğulculuk, düşünce -bir başka deyiş­le- ifade özgürlüğüne dayanır. Sadece kurulu düzene uygun dü­şünceler değil, aykırı her türlü düşünce ifade edilebilecektir. Bi­reylerin öğrenme, bilgilenme özgürlüğü buna bağlıdır. Ancak bu özgürlüğün, sınırsız olduğu söylenemez.

Çağdaş demokrasilerde, demokrasiyi yok etme özgürlüğü yok­tur. Demokrasinin sağladığı olanaklardan yararlanarak onu araç gibi kullanıp “takiyye” yolu ile amaçlarına ulaşanların, sadece ül­kelerine değil, tüm insanlığa verdikleri zararlar, acı deneyimlerle öğrenildiği için, yoktur. Bu nedenle, “Mücadeleci Demokrasi” kavramı geliştirilerek, temel hak ve özgürlüklerin kötüye kulla­nılmasının önüne geçilmek istenmiştir.

Anayasanın 14. maddesinde, “Anayasa’da yer alan hak ve hür­riyetlerden hiçbirinin, -bu arada ifade özgürlüğünün,-

Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı,

İnsan haklarına dayanan demokratik ve Laik Cumhuriyeti or­tadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaya­cağı açıkça vurgulanmıştır. Bu hüküm, Avrupa insan Haklan Söz­leşmesinin, ifade özgürlüğüne getirilebilecek sınırlamaları belir­leyen 10/2 maddesinin hem özüne ve hem de sözüne uygundur.

Ancak, AB ve uyum paketlerinden altıncısı olan 15 Temmuz 2003 gün ve 4928 sayılı Yasa’nın 19. maddesiyle, 3713 sayılı Terör­le Mücadele Yasası’nın 8. maddesinde yer alan “Devletin bölün­mezliği aleyhine propaganda yapmak” eyleminin suç olmaktan çıkarılması, hem ulus devlet ilkesine bir darbe oluşturmuş, ayrı­ca Anayasa’nın başlangıcında ve 3. 5. 14. ve 26. maddelerinde önemle vurgulanan “Bölünmez Bütünlük” esası, hatırlanacağı üzere TCK’nın 163. maddesi konusunda da, yapıldığı gibi Anayasa’ya aykırı olarak yaptırmışız ve ülkemiz de bölücü propa­gandaya karşı savunmasız bırakılmıştır.

B- Katılımcılık

Anayasa’nın 68/2 maddesi uyarınca, siyasi partiler demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. Gerçekte vazgeçilmez olan yurttaşlardır. Ancak siyasi yaşamı, beş yılda bir seçim sandı­ğına gitmekten ibaret sayan yurttaşlarla, çağdaş demokrasi oluşturulamaz. Bu bağlamda hatırlanacak olursa, 03 kasını 2002 se­çimlerinde, kayıtlı seçmenlerin yüzde 20.70’ini oluşturan 8 407 027 seçmen seçim sandığına gitmemiştir.

Siyasi partiler, programlarıyla halktan güven ve oy isteyerek iktidara talip olurlar. Halkın tercihinde, parti kadroları önem ta­şır. Parti kadrolarının katılımlarla genişleyerek, gençleşerek ve düşünce üreterek, ülkenin gelişmesi için planlar yapacak nitelik­li parti üyelerine gereksinimi vardır. Günlük siyasetin dışında ül­kenin geleceği, bu kadroların kalitesine bağlıdır. Geleceğin dev­let adamları, bu kadrolardan çıkacaktır. Ayrıca siyasi parti üyesi olmasa da, yurttaşların sivil toplum örgütleri yoluyla siyasal ikti­dar üzerinde kamuoyu baskısı yaratabilecek güce ulaşmaları, sağlıklı bir demokratik yaşam için gereklidir.

Oysa ülkemizde katılımcılığı teşvik yerine, engelleyici bir ortam yaratılmıştır. Siyasi partilerin tüzükleri, birbirlerinin kopyası olarak genel başkan egemenliğini perçinleyen hükümlerle doludur. Parti politikasının tayininde, parti içi seçimlerde ve milletvekili genel se­çimlerindeki aday belirlemelerde, genel başkan tek ve son söz sahi­bidir. Karşı düşünceler partide barındırılmamaktadır. Tümüyle şi­kâyet konusu olan, ancak hangi hükümlerinin antidemokratik oldu­ğu ve değiştirilmesi gerektiği açıklanmayan Siyasi Partiler Yasasının, “seçimlerde üyeler arasında eşitliği düzenleyen 93. maddesi”, Anayasa Mahkemesi’nin de katkısıyla uygulanamamaktadır.

Parti içi demokrasi sağlanmadan, çağdaş demokrasi, bir hayal­den öteye gidemez. Diğer taraftan kamuoyunu oluşturacak sivil toplum örgütleri ile ulusal yazılı ve görsel basının işlevlerine ay­kırı tutumları da ortadadır.

C- Saydamlık

Saydamlık, yönetenlerin tüm akçalı eylem ve işlemlerinin, yö­netilenler tarafından bilinmesini ve denetlenmesini sağladığı için, çağdaş demokrasilerin vazgeçilmez bir öğesidir.

Saydamlık ilkesinin geçerli olmadığı toplumlarda, yolsuzluklar kaçınılmaz bir olgudur. Hortum kesme, damardan girme söylem­lerine rağmen “Uluslararası Saydamlık Örgütünün, “Küresel Yol­suzluklar Raporunda” ülkemiz 70. sıradadır.

Yolsuzluklar uygun ortam bulduklarında gelişir ve çoğalırlar. Bu uygun ortam;

Saydamlığa yer vermeyen yürütmenin,

Denetim yolları tıkanmış, etkisiz ve güçsüz yasamanın,

Bağımsızlığı budanmış yargının,

Sahiplerinin ekonomik çıkarlarının sözcülüğünü yaptığı için işlevinden uzaklaşmış medyanın bulunduğu ortamdır.

Bu ortamdan çıkabilmenin ön koşulu, ciddi, samimi, inandırıcı, objektif ve saydam bir siyasi iradenin var olmasıdır. Aksine ülke­mizde siyasi İktidar, taşıdığı ideolojiye uygunluk gösterenleri, dev­let sırtından zengin kılma uygulamasını kendisine göre başarıyla yürütmekledir. Ne yazıktır ki, yolsuzluğu yapanlar değil, ortaya çı­karanlar soruşturulmaktadır. Mali suç işlediği iddia edilen siyasiler için sürekli af yasası çıkarılması da artık olağan savılmaktadır.

Yasama dokunulmazlıklarının sınırlandırılması vaadi, her siya­si parti programının, seçim beyannamesinin en göz alıcı bölü­münde yer almasına rağmen, en kısa sürede unutulmuş ve unut­turulmaya çalışılmıştır.

Her devletin itibarı ve milletin onuru, kendisini yönetenlerin ki­şiliği, ehliyeti ve dürüstlüğüyle doğru orantılıdır. Çağdaş demokra­sinin geçerli olduğu ülkelerde, milletvekili seçilme yeterliliğim orta­dan kaldıran “zimmet, rüşvet, sahtecilik gibi” fiillerden suçlanan­ların, aklanmadan siyasi yaşamları devam edemez. Yasama dokunulmazlıkları nedeniyle kovuşturmaları dönem sonuna bırakılan ki­şiler, “Başbakanlık, Dışişleri, İçişleri ve Maliye Bakanlığı” koltukla­rında oturuyor ve hatta daha üst görevlere de talip olabiliyorlar ise, o ülkede, çağdaş olmasını bırakınız, demokrasiden bahsedilemez.

Eş, dost, akraba, yaren, partili kayırması olan Nepotizm devlet politikası haline getirilmişse, o ülkenin sadece demokrasisi değil, devletin kendisi de ayakta kalamaz.

  1. Hukukun üstünlüğüne inanç ve Hukuk Devleti İlkelerine bağlılık (Yargı bağımsızlığı)

Çağdaş demokrasinin en yaşamsal Öğesi, hukukun üstünlüğü­ne inanç ve hukuk devleti ilkelerine uygun davranmaktır. Huku­kun üstünlüğüne inanç, tüm toplum tarafından paylaşılmalıdır.

Hukuk Devleti ilkelerine uygunluğu sağlayacak olan yargı organı,

Bağımsız,

Güçlü

Etkin olmalıdır.

A- Yargı, bağımsız olmalıdır

Ülkemizde yargı, bağımsız değildir. Anayasa’da her ne kadar yargının bağımsız olduğu ilkesel olarak ifade edilmekte ise de, yi­ne Anayasa’da yer alan bazı hükümler nedeniyle, bağımsızlık kâğıt üzerinde kalmaktadır. Anayasa’nın;

140/6. maddesinde, hâkim ve savcıların idari görevleri yö­nünden Adalet Bakanlığına bağlanması,

  1. maddesinde, haklarında denetim, araştırma, inceleme ve soruşturmanın; atanmaları ve mesleğe devam kaderleri Adalet, Bakanı’na bağlı Adalet Müfettişleri tarafından ve ancak Bakan iz­niyle yapılması,
  2. madde uyarınca Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nda bakan ve müsteşarın yer alması, bağımsızlık ilkesine aykırıdır. Ayrıca Yüksek Kurul; Özlük İşleri ve denetim organından yoksun, adeta vesayet altında, Adalet Bakanlığı bünyesi içerisinde, çalış­malarını yürütmektedir.

Yargı bağımsızlığını dört ana başlık altında incelemek gerekir.

I-Yasama organına karşı bağımsızlık

Anayasa’nın 138. maddesi uyarınca “görülmekte olan bir dava hakkında yasama meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz”.

Ancak, yine Anayasa’nın 98. maddesine göre TBMM’nin sade­ce belli bir konuda bilgi edinmek için “incelemeden ” ibaret, olan Meclis araştırması yolu, bu maddeye dayanılarak kurulan komis­yonlarca, yargıya intikal etmiş konularda neredeyse “soruştur­maya” dönüştürülmüş, yargıyı etkileyecek ve bağımsızlığı ile bağdaşmayacak işlemleri1 başvurulmuştur. Yüzüncü Yıl ve 19 Mayıs Üniversiteleri için bu yol, bir baskı aracı olarak kullanılmıştır. Özellikle Şemdinli olaylarını araştırma komisyonunun mahallin­de tanık dinlemesi, cezaevinde bulunan sanıkları adliyeye celbederek görüşmesi Anayasa’ya tamamen aykırıdır ve yargının işle­vine acık bir saldırıdır.

Anayasa’nın 6. maddesine göre hiçbir kurum, kuruluş veya ki­şi kaynağını Anayasadan almayan bir yetkiyi kullanamaz. Ancak yasama, Anayasa’nın kendisine vermediği yetkileri kullanarak adli bir olayda yargıyı etkilemek ve yönlendirmek istemiştir.

II-Yürütmeye karşı bağımsızlık

Yukarıda sayılan anayasal hükümlerle yürütme, yargıyı etkileye­cek bir konuma getirilmiştir. Bu yetmemiş, yasal önlemlerle yargı­ya egemen olma yoluna gidilmiştir. Örneğin, Anayasa’nın 159. mad­desi uyarınca hâkim ve savcıları “mesleğe kabul etme” yetkisi Hâ­kimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na aittir. Ancak Hâkimler ve Sav­cılar Yasası’nda yapılan bir değişiklikle, “hâkim adaylığına kabul” yet ki ve görevi Adalet Bakanlığı’na verilmiştir. Yazılı sınavda başa­rı gösterenler mülakata çağırılmaktadır. Mülakatı yapanların Ada­let Bakanı tarafından atanan ve görevden alınmaları Adalet Bakanının iradesine bağlı bulunan bakanlık yüksek bürokratlarından oluşması, yürütmenin yargıya açık bir müdahalesi niteliği yarımda, siyasal iktidarın yargıda kadrolaşması tehlikesini de beraberinde taşımaktadır. Bu durumda mesleğe kabul etme yetkisinin Hâkim­ler ve Savcılar Yüksek Kurulunda olmasının uygulamada değeri kalmamaktadır. Bugüne değin türban kullanmakta direnen iki ba­yan aday dışında mesleğe kabul edilmeyen hâkim adayının bulun­maması bu iddianın açık kanıtıdır.

4954 sayılı Yasa ile Türkiye Adalet Akademisi kurulmuştur. Bi­limsel, akademik bir kurum olarak yaşama geçirilmesi beklenir­ken, güdülen amaç ve amaca uygun yapılanma, beklentileri boşa çıkarmıştır. Kurumun yönetimi, bakanlık yüksek bürokratların­dadır. Adayların ve meslekte olan hâkim ve savcıların eğitimi, bu­na bağlı olarak meslekte yükselmeleri, Akademi’de gösterecekle­ri başarıyla orantılı olacaktır. İdeolojik bir yapılanmanın temelle­ri atılmış ve meyveleri alınmaya başlamıştır.

Tüm adli işlemlerin bilgisayar ortamında yapılması, arşivlenmesi ve bu ortamda yazışmaların yapılması amacıyla, hızlı veri akışı sağlamak ve giderleri azaltmak düşüncesiyle Ulusal Yargı Ağı Projesi olarak adlandırılan UYAP, 2007 yılında adli ve idari yargıdaki tüm mahkeme ve savcılıklar ile Yargıtay’da faaliyete geçmiş olacaktır. Bu projenin işletilmesi Adalet Bakanlığı’na ve­rilmiştir. Böylece sistemdeki tüm bilgiler yani ülkesel veri banka­sı Adalet Bakanlığı’nın elindedir, bakanlığın erişimine ve ulaşımı­na açıktır. Teknoloji, yargının kullanımında olmalıdır, ancak tek­noloji fırsat bilinerek, UYAP ile yargı adeta bakanlıkça sürekli gözlenir hale gelmiştir. Hele tüm gizli soruşturmaların da bu sis­temde yürütüldüğü düşünüldüğünde, hazırlık soruşturmalarının Adalet Bakanlığı’na karşı gizliliği ortadan kalkmış durumdadır. Yapılması gereken UYAP’ın işletilmesinin yürütme organının elin­den alınmasıdır.

Yürütmenin genel olarak demokrasiye bakış açısını ve özel olarak yargıya egemen olma isteğini belirleyen girişimini açıkla­mak istiyorum. Uluslararası sözleşmelere uygun biçimde, Yeni Dernekler Yasası’na göre hâkim ve savcılarımızın özgür iradele­riyle kurulan “Yargıçlar ve Savcılar Birliği”nin (YARSAV) başvu­rusu üzerine, Danıştay tarafından adli ve idari yargı hâkim aday­lığına kabul için yapılacak sınavların yürütmesi durdurulmuştur. Adalet Bakanlığı’nın bu karara tepkisi, hazırlanan yeni bir yasa tasarısı ile Bakanlık vesayeti altında bir birlik kurma ve yasanın yürürlüğe girmesi ile YARSAV’ın hukuki varlığının sona erdiril­mesi girişimidir. Dünya Hâkimler Birliği’nin, yürütmenin ege­menliğindeki ulusal birlikleri üyeliğe kabul etmediği bilinmesine rağmen, bu girişimde duraksama gösterilmemiştir. Yasa tasarısı halen başbakanlıktadır.

Bağımsızlığı kaybeden yargının siyasallaşması kaçınılmaz olur. Siyasallaşan bir yargı ise, devletin çökmesi demektir. Bugüne de­ğin kendisine bağlı bir yargı yaratmak isteyenlerin başarılı olduğu görülmemiştir. Bu yönde çaba sarf edenler, yarattıkları yargının, bir bumerang gibi gelip kendilerini vuracağını bilmelidirler. Çünkü o yarattıkları yargının artık gerçek yargıyla bir ilgisi olmaz. Nerede kimi vuracağı bilinmeyen ilkel bir silah haline gelir.

Yargının, siyasallaşmadan uzak ve bağımsız olmasında, sayıla­mayacak kadar büyük yarar vardır. Çünkü adaletin, adalet ol­maktan çıktığı bir ülkede, ne demokrasiden, ne insan hakların­dan ve ne de temel özgürlüklerden söz edilebilir.

III- Kamuoyuna karşı bağımsızlık

Yazılı ve görsel basının, yargı üzerindeki etkisi yadsınamaz. Bilinçsiz veya önyargılı ve belirli amaçlara dayalı yayınların ön­celikle bir kamuoyu ortak düşüncesi yarattığı ve bu düşüncele­rin yargıya olumsuz yansıdığı görülmektedir. Özellikle siyasi so­nuçlar doğuran suçlarda, yürütmenin bilerek bilgi kirlenmesine yol açtığı, soruşturmanın yanıltılmasına çalışıldığı hallerde, so­runlar daha da büyümektedir. Hazırlık soruşturmasının gizliliği ilkesine uyulmamakta, basın eliyle yargı üzerinden siyasi yarar elde edildiği sanılmaktadır. Gizliliğin ihlali TCK’nin 285. adil yar­gılamayı etkilemeye teşebbüs, aynı Yasa’nın 288. maddeleri uya­rınca suç teşkil eden fiillerdir. Örneklerini Şemdinli, Danıştay Katliamı ve Hrant Dink’in katli olaylarında gördüğümüz bu alış­kanlıktan, gerek yürütmeyi ve gerekse medyayı vazgeçirecek güç yine bağımsız yargıdır.

IV- Yargının kendisine karşı bağımsızlığı

Hâkim ve savcılarımızın kuşkusuz kişisel, sosyal ve kültürel düşünceleri, siyasal görüşleri olacaktır. Baktıkları davalarda bun­lardan sıyrılarak tarafsız olmak zorunluluğu vardır. Aldıkları eği­tim ve edindikleri deneyimler sonucu kendilerine karşı bağımsız olmayı başaranlar, toplumda saygınlık kazanmayı hak ederler. Aksi halde, Şemdinli iddianamesi olayında olduğu gibi meslek etiği ve denetimi, meslekte kalmalarını engelleyecektir.

B- Yargı, bağımsızlığının yanında güçlü de olmalıdır.

Kurtuluş Savaşının yoklukları içerisinde yargıya bütçenin yüz­de 4’ü oranında pay ayrılırken, bugün oran yüzdenin az üzerin­dedir. Yürütme, geçen yıllara göre sağlanan binde 3’lük artışı ba­şarı saymaktadır.

C- Yargı aynı zamanda etkin olmalıdır.

Etkinlik, gerek yürütmenin, gerek yargının ve gerekse yurttaş­ların hukuk devleti ilkelerine samimi ve bilinçli olarak bağlı kal meleriyle kazanılabilir.

Anayasa’nın 125. maddesi uyarınca idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır. Ancak çok defa görüldüğü gi­bi Anayasa’nın 138/son maddesine aykırı olarak, yargı kararları ya uygulanmamakta ya da uygulanması geciktirilmektedir. Hiçbir çağdaş demokraside bir memur hakkında çok kısa bir süre içeri­sinde 11 kez atama kararı alındığı ve bu kararların tamamı için yürütmeyi durdurma kararı verildiği görülmemiştir.

Yargı, özellikle rejimle ilgili olarak, hukuka karşı yapılan hile­lerin, hukuki dolanmaların önüne geçme konularında duyarsızlık derecesine ulaşan gecikmeler nedeniyle etkinliğini yitirmektedir. Gecikmelerin ve kararlardaki hukuki hataların ürünü, hukuken sakat ve ulusal iradeyi yansıtmayan 03 Kasım 2002 seçimleri olmuştur. Anayasa Mahkemesi’nin gecikmeli, Yüksek Seçim Kurulunun hatalı kararları bu sonuca yol açmıştır.

Açıklanan nedenlerle, demokrasi bir kurallar rejimidir. Bu kural­lar öncelikle çoğunluğu sağlayan siyasi iktidarı ve bütünüyle siyasi partileri kapsar ve bağlar. Kurallara uymamanın siyasi sorumluluğu yanında hukuki ve cezai sorumluluğu olduğu unutulmamalıdır.

Çağdaş demokrasinin olmazsa olmaz ilkelerini ve Türkiye’nin bugün bulunduğu durumu irdelemeye çalıştım.

Bu irdelemelere,

Kültürü ve etiğinden yoksunluğumuzu,

Uzlaşma, diyalog, Özveri ve hoşgörü eksikliğimizi,

Eğitimde yetersizliğimizi,

Milli gelirin azlığım,

İşsizliğin ulaştığı boyutu,

Gelişmiş ülkelerdeki 12 yıllık temel eğitime karşın, öğretim birliğinin sakatlanması pahasına 8 yıllık eğitimin yozlaştırılması çabalarını,

Her devlet kurumunda görülen ideolojik kadrolaşmayı,

Üniter yapıyı tehlikeye sokan yerel yönetim anlayışını,

Ilımlı İslam Cumhuriyeti oluşturmaya yönelik dıştan destek­li proje ve planlara dayalı eylemleri,

Varlığımızın temeli Laik ve Ulus Devlet ilkelerinin yıpratılması çabalarını eklersek ülkemizdeki rejimin çağdaş demokrasi ola­rak nitelendirilmesi olanak dışıdır. Bu rejime olsa olsa alaturka demokrasi veya çok partili yaşam adını koymakta hiçbir sakınca yoktur.

Karamsar bir tablo çizdiğimin farkındayım, ancak umutsuz de­ğilim. Umudum, şaşmaz sağduyusu ile halkım ve Mustafa Kemal

Atatürk’ün Cumhuriyeti emanet ettiği Türk gençliğidir.

Çağdaş demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla çok yakın bir gelecekle, milletimize huzur, güven ve mutluluk getireceği umut ve inancımı koruyarak sizleri sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

14 Şubat 2007, Harp Akademileri Komutanlığı’nda yapılan konuşma özeti

Cumhurbaşkanını AKP tek başına seçemez

Meclisler, öncelikle milletin huzuru ve gönenci için vardır ve bunu sağlamakla yükümlüdürler, sorun yaratmak için değil.

21 Aralık 2006 günlü Cumhuriyet’te yayınlanan “Cumhurbaş­kanlığı Seçimi” başlıklı yazımda, “Cumhurbaşkanı’nın nitelikleri ve tarafsızlığı” irdelenmişti. Devamı olan bu yazıda, seçimin şekil ve yöntemi üzerinde durulacaktır.

Öncelikle, bugünkü TBMM, Cumhurbaşkanı seçimini yapabilir mi ve yapmalı mıdır somlarını yanıtlamak gerekir. Kuşkusuz, meş­ruiyeti tartışmasız bu meclis, Cumhurbaşkanı seçimini yapabilir. Ancak yapmalı mıdır sorusunun yanıtı kesinlikle hayır olacaktır.

Şöyle ki;

  1. Dönem TBMM, hukuken sakat ve ulusal iradeyi çarpıtan 03 Kasım 2002 seçimlerinin ürünüdür. Seçimlere katılma yeterli­liği bulunmayan iki siyasi partinin hukuka karşı hileleri gözetilmemiştir. Seçimlere katılan bu siyasi partilerin sırasıyla aldıkları yüzde 7,25 oranında 2 285 500 oy ile yüzde 6,23 oranında 1 960 660 oy, deyim yerindeyse çöpe atılmıştır. Kullanılan geçerli oyla­rın yüzde 13,48’ini oluşturan 4 246 160 oy heba edilmiştir. Baraj altında kalan diğer iki partinin oy oranları anımsandığında, bu hukuksal hataların ne kadar önemli sonuçlar doğurduğu ortaya çıkmaktadır. Ayrıca, bir siyasi partiye, değil genel başkan, o gün­kü yasal düzenlemelere göre üye bile olması olanaksız bir kişinin -ki aynı nedenlerle adaylığı kabul edilmemiştir- adının birleşik oy pusulalarında o partinin genel başkanı olarak yazılması önlen­memiştir. Oysaki Türk seçim hukukunda, oy pusulalarının yanlış bilgi içermesi, yapılan seçimin iptal nedenidir.

Milletvekili genel seçimlerine ilişkin yasa, siyasal iktidarla­rın kendi yararlarına yaptıkları değişiklikler ve seçim barajının çok yüksek tutulması sonucu, “temsilde adalet” ilkesinin yaşama geçirilmesini önlemektedir. Bu nedenle toplam seçmenlerin yüz­de 25 ini ve kullanılan geçerli oyların yüzde 34,29 unu alan bir si­yasi parti, milletvekili sayısının yüzde 66’sını elde edebilmiştir. Bu oluşumun, ulusal iradeyi yansıttığı söylenemez.

3- Cumhuriyet tarihinin en uzun süreli Meclisi’nin, yasama gö­revinin bitmesine sadece altı ay kala Cumhurbaşkanlığı seçimi yapması haklı, yerinde ve etik sayılamaz. 2014 yılına kadar, dev­letin başı olarak Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk milletinin birli­ğini temsil edecek saygın kişinin, oluşumu sergilenen TBMM ta­rafından seçilmemesinde sayısız yararlar vardır. Meclisler, önce­likle milletin huzuru ve gönenci için vardır ve bunu sağlamakla yükümlüdürler, sorun yaratmak için değil. Sonraki, iki dönemi kapsayacak ve etkileyecek bir Cumhurbaşkanlığı seçiminin, ül­keye özellikle huzur getirmeyeceği açıktır.

Cumhurbaşkanlığı seçiminin şekil ve yöntemini irdelerken, öncelikle toplantı ve karar yetersayıları üzerinde durmak gere­kecektir:

Anayasa’nın 96/1. maddesinde genel olarak, toplantı ve karar yetersayıları belirlenirken, “Anayasa’da başka bir hüküm yoksa üye tamsayısının en az üçte biri ile toplanılacağı ve katılanların salt çoğunluğu ile karar verileceği, ancak karar yetersayısının hiçbir şekilde üye tam sayısının dörtte birinin bir fazlasından az olamayacağı” vurgulanmıştır.

Meclisin toplanmasını ve yasama işlevini kolaylaştırma ama­cını güden bu genel düzenlemeden iki temel sonuç çıkmakta­dır:

A- Bu genel hüküm ancak Anayasa’da başka bir düzenleme yoksa uygulanacaktır.

B- Toplantı yeter sayısı herhalde karar yetersayısından fazla olacaktır.

Kaldı ki, Anayasa’nın 175/2. maddesinde yer alan, Anayasa’nın değiştirilmesi hakkındaki tekliflerin görüşülmesinin ve kabulüne ilişkin açıklamada, aynı maddenin birinci fıkrasına yapılan yolla­ma ile teklifin TBMM üye tamsayısının en az üçte biri tarafından yazıyla yapılacağı ve kabulünün Meclis üye tamsayısının beşte üç çoğunluğunun gizli oyuyla mümkün olacağı kaydının dışında, ka­nunların görüşülmesi ve kabulü hakkındaki hükümlere bağlı ola­cağı belirlenmiştir.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin düzenlendiği Anayasa’nın 102. maddesinde ise bu şekilde açıklayıcı ve ayırt edici bir düzenleme yer almamaktadır. TBMM İçtüzüğü’nün “Cumhurbaşkanı Seçimini” düzenleyen 121. maddesinde ise Anayasa’nın açıklanan 102. maddesine yol­lama yapılması ile yetirtilmekte ve madde ayrı bir özel hüküm ta­şımamaktadır.

İçtüzüğün 57. maddesinde, Meclis’teki yoklama usulü düzen­lenmiştir. Maddenin, ancak işaretle yapılacak oylamalarda uygu­lanabileceği açıktır.

Bu açıklamaların ışığında, Anayasa’nın “Cumhurbaşkanı Seçi­mini” düzenleyen 102. maddesi incelenirse, şu sonuçlara varılma­sı kaçınılmaz olmaktadır:

1- Anayasa’nın            102. maddesi uyarınca, “Cumhurbaşkanı TBMM üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu ile ve gizli oy ile seçilecektir. En az üçer gün ara ile yapılacak oylamaların ilk ikisinde üye, tam­sayısının üçte iki çoğunluk oyu sağlanamazsa, üçüncü oylamaya geçilecektir.

Bu iki tur oylamada, yoklama istenemeyeceğine, görüşme yapılamayacağına ve özel gündemde sadece “Cumhurbaşkanı Se­çimi” yer alacağına göre, 102. maddede, 175/2. maddede yer alan istisnanın da bulunmadığı gözetilerek, karar için aranan nite­likli çoğunluk üzerindeki katılımın, aynı zamanda toplantı yetersayısı olduğunda kuşku yoktur. Başka, bir deyişle, seçim sandığına, en az, meclisin üçte ikisini oluşturan 367’nin üzerinde oy atılması gereklidir. Bu oylardan, en az 367’sinin bir aday üze­rinde birleşmemesi halinde, birinci oylamada sonuç alınamamış sayılacaktır.

Bu koşulun doğal sonucu, birinci oylamaya en az 367’nin üzerindeki TBMM üyesinin katılmadığının anlaşılması halinde, ikinci oylamaya geçilemeyecektir. Birinci oylama yapılmamış sayılacaktır. Birinci oylamadan ikinci oylamaya geçilememesi, aynı zamanda salt çoğunluğun yeterli olacağı üçüncü ve ge­rekirse en çok oy alan iki aday arasında yapılacak dördüncü oylamaların da yapılamaması demektir.

4- Bu sonuç “devletin başı sıfatıyla Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk Milletinin Birliğini temsil edecek” saygın kişinin, Anayasa’­nın özüne ve sözüne uygun biçimde uzlaşmayla ve en çok katı­lımla, Türk milletinin onaylayacağı ve verdiği temsil yetkisine uy­gun olmasını sağlayacağı için yerindedir, haklıdır, etiktir ve ana­yasaldır.

5- Birinci oylamaya en az 367’nin üzerindeki üyenin katılama­ması nedeniyle oylamanın yapılmamış sayılmasının (TBMM de birçok uygulaması vardır) ve ikinci oylamaya geçilememesinin doğuracağı bir diğer sonuç, Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinin Anayasa’da öngörülen sürede tamamlanamamasıdır. Anayasa’nın 102. maddesinde, Cumhurbaşkanının görev süresinin dolmasın­dan otuz gün önce seçime başlanacağı ve seçimin, seçime başla­ma tarihinden itibaren otuz gün içinde sonuçlandırılacağı öngö­rülmüştür. Bu sürenin ilk on günü içerisinde, adayların Meclis Başkanlık Divanı’na bildirilmesi ve kalan yirmi gün içerisinde de seçimin tamamlanması zorunludur. Yirmi gün içerisinde Cumhur­başkanı seçilemezse “derhal TBMM seçimleri yenilenecektir”.

Yenilenen seçimle oluşacak TBMM aynı usulle yeni Cumhurbaşkanının seçecektir. Seçilen Cumhurbaşkanı göreve başlayınca­ya kadar, görev süresi dolan Cumhurbaşkanı’nın görevi devam edecektir.

6-Yazının başlığında yer alan “AKP, Cumhurbaşkanı’nı tek ba­şına seçemez” saptamasının gerekçesine gelince; bugün itibarıy­la AKP’nin milletvekili sayısı 354’tür. 354 sayısı, Cumhurbaşkan­lığı seçiminin ilk oylamasında gerekli oy sayısına ulaşamamakta­dır. O halde gerek ana muhalefet partisinin ve gerekse grubu bu­lunan veya bulunmayan siyasi partilerin ve bu partiler üyesi mil­letvekillerinin bugüne değin var olan söylemlerine uygun biçim­de hareket etmeleri halinde, Cumhurbaşkanlığı seçiminin sonuç­lanması olanaklı değildir ve sonucunda TBMM seçimlerinin yeni­lenmesi ve Cumhurbaşkanı’nın oluşacak yeni meclis tarafından seçilmesi kaçınılmazdır

7- Açıkladığımız nedenlerle, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce erken seçim istemleri, siyasal iktidarın iradesine bağlı oldu­ğundan sonuç vermez. Sine-i millete dönme yolundaki istemler ise ancak tüm siyasi partilerin ve bağımsız TBMM üyelerinin or­tak hareket etmeleri halinde yukarıda vardığımız sonucu doğu­rur. Ancak, TBMM’nin o güne kadar yapacağı çalışmalara katıl­mamanın ülkeye vereceği zararlar hesaba katılırsa, bu tür zorla­maların yeğlenmemesi yerinde olacaktır.

Kuşkusuz akla şu soru gelecektir: Siyasal iktidar her şeye rağ­men TBMM’deki çoğunluğuna dayanarak, ilk oylamada 367’nin üzerinde katılım olmamasına rağmen, üçte iki çoğunluğun sağla­namadığından bahisle, önce aynı biçimde ikinci oylamayı gerçek­leştirir ve izleyen üçüncü oylamada salt çoğunluğun sağlandığını ileri sürerek Cumhurbaşkanı’nın seçildiğini kabul ve ilan ederse ne olacaktır?

TBMM’nin bu biçimdeki saptaması bir TBMM kararı niteliğin­dedir. TBMM kararları genel olarak, Anayasa Mahkemesi’nin de­netlemesi dışında olmasına rağmen, bu karar Anayasa Hukuku kapsamında, içtüzükte hüküm bulunmadığından “içtüzük ihdası’ niteliği taşır ve denetime bağlıdır. Anayasa’ya aykırı bi­çimde yapılan böyle bir seçimin iptali zorunlu olacaktır. Örneğin, M. Yılmaz başkanlığında kurulan hükümetin güvenoyu aldığına ve olağanüstü halin uzatılmasına ilişkin TBMM kararları, Anaya­sa Mahkemesi tarafından aynı gerekçeyle iptal edilmiştir.

Bu nedenle, uzlaşmaya yanaşmayan ve Anayasa’da yer alan ta­nımlara uygun bulunmayan bir kişinin adaylığında direnen siyasal iktidarın, amacına ulaşmasını hukuk yoluyla önlemek olanaklıdır.

Yeter ki, erken seçim isteyen ve sine-i millet çağrısında bulu­nan siyasi partiler ciddi, samimi ve dürüst olsunlar. Onları, Türk milleti önünde büyük bir sınav beklemektedir.

 

26 Aralık 2006, Cumhuriyet

 

* Anayasa Mahkemesi’nin E. 2007/45 ve K. 2007/54 sayılı karar ile TBMM’nin eylemli içtüzük değişikliği olan 27 Nisan 2007 günlü 96. birleşiminde alınan 11. Cumhurbaşka­nı’nın seçiminde gözetilmesi gereken toplantı yeter sayısı ile ilgili kararının Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, Haşim Kılıç ve Sabit Adali’nin karşı oyları ve oyçokluğuy­la I Mayıs 2007 gününde karar verilmiştir.

Cumhurbaşkanlığı seçimi

Türkiye Cumhurbaşkanı olarak seçilecek ve Cumhuriyet’in kurucusu Yüce Atatürk’ün haleflerinden biri olma onurunu kazanacak kişinin, “koruma, bağlı kalma ve yüceltme” görevlerini yerine getirmek için tanınan yetkileri kullanabilecek bilgi, deneyim ve kişilik sahibi olması gereklidir.

Anayasamızın 104/2. uyarınca, Cumhurbaşkanı; devletin başı olma sıfatıyla Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk milletinin birliğini temsil eder. Sadece bu neden, Yüce Makam’a seçilecek Cumhur­başkanı’nın, Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil edebilecek nitelikleri taşımasını ve Türk milletinin çoğunluğu tarafındım da onaylana­cak ve benimsenecek bir kimlik ve kişilik sahibi olmasını gerek­tirir. Aksine bir seçim, temsilde yaratacağı zafiyet ve sıkıntının Ötesinde, milletimizin birliğini ve giderek geleceğini tehlikeye dü­şürür. Anayasamızda, böyle bir tehlike öngörülerek, Cumhurbaş­kanlığı seçiminde siyasi partilerin uzlaşması aranmış ve Türk mil­letinin çoğunluğunun onayını sağlamak üzere, bazı koşullara yer verilmiştir.

Anayasa’nın 101. maddesinde Cumhurbaşkanında aranacak nitelikler belirtilmiş ise de, sayılan nitelikler şeklidir. Kırk yaşını doldurmak ve yüksek öğrenim yapmış olmak veya TBMM üyesi değilse milletvekili seçilme yeterliliğine sahip bulunmak, Cum­hurbaşkanı seçilebilmek için ön koşul olmaktan ileriye gidemez. Cıımhurbaşkanı’nda bulunması gereken nitelikleri, Anayasa’­nın 103. maddesinde yer alan “Ant içme” metninden saptamak olanaklıdır.

Cumhurbaşkanı, öncelikle;

1- “Devletin varlığı ve bağımsızlığım, vatanın ve milletin bölün­mez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koru­mak” görevini yüklenmiştir. Bu ilkeleri içten ve yaşamının bütü­nünde özümsemiş ve bu konuda milletine güven vermiş olmalıdır. Alt kimlik üst kimlik tartışmaları açanların, devletin bölünmez bü­tünlüğü aleyhine propaganda yapmayı suç olmaktan çıkaranların, egemenliği Türk milleti adına kullanan yargı erkinin bağımsızlığı­na kısıtlamalar getirerek, siyasallaştırmaya çalışanların bu ant içmeye hak kazanıp kazanmadıkları mutlaka tartışılmalıdır.

2- Cumhurbaşkanı ayrıca “Anayasa ya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk İlke ve Devrimleri’ne ve Laik Cumhuriyet ilkesine” bağlı kalacaktır. Geçmiş siyasal yaşamında bu kavram ve ilkelere bağlı kalmak şöyle dursun, savaş açmış kişilerin de, anılan ant içmeye yeterli oldukları söylenemez. Türk Milleti, “ge­lişerek değiştiğini” söyleyenlerin, yeniden “değişerek özüne dön­düğünü” duymak ve görmek istememektedir. Demokrasiyi, amaçladıkları düzene ulaşmak için araç olarak görenler, Anayasayı ayakçağı kabul edenler, yargı kararlarını uygulamayanlar, beğenmedikleri kararlar veren yüksek yargı organlarını paylayıp suçlayan ve ulemaya başvurma yolunu gösterenler, çoğunluk is­tediğinde laiklik ilkesinin kalkacağını söyleyenler, Türkiye’nin bir İslam ülkesi olduğunu yabancı ellerde ilan edenler, Atatürk İl­ke ve Devrimlerinin devrini doldurduğunu ve yerlerini artık İslami değerlere bırakmaları gerektiğini beyan eden ve bu beyanında dinmeni en yakın çalışma arkadaşı seçip, bürokrasinin başına ge­tirenler, “değiştirilemez ve değiştirilmesi önerilemez laiklik ilke­sinin” yeniden tanımlanmasını isteyenler, bu kutsal anda bağlı kalamazlar ve ona layık olamazlar.

O- Cumhurbaşkanı ayrıca “Milletin huzur ve refahı, milli daya­nışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve emel hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden” ayrılmayacaktır. “Türkiye Cumhuriyetinin şan ve şerefini korumak, yüceltmek ve üzerine aldığı görevi tarafsızlıkla yerine getirmek” için bütün gü­cüyle çalışacaktır. Milleti, bizden olanlar ve olmayanlar biçimin­de ayrıştıranlar, Laik Cumhuriyet aleyhinde kadro 1 aşanlar, milli eğilimi dinsel eğitime çevirmek isteyenler, yoksullaşan ve bu du­rumdan şikâyetçi olanları azarlayanlar, yolsuzluklarla mücadele sözü verip, dokunulmazlıkların kaldırılmasına karşı çıkanlar, haklarında ileri sürülen yolsuzluk iddialarından aklanmayanlar, yolsuzluk yapanları değil, ortaya çıkaranları suçlayanlar, dinsel inançlarının uygunluğu nedeniyle, büyüklüğünü vehmettikleri ki­şilerin yanında diz çökenler, takiyyeyi siyasette başarının tek yo­lu sayanlar, bu kutsal andı ağızlarına almamalıdır.

Cumhurbaşkanı’nın tarafsızlığına gelince.

Cumhurbaşkanı’nın, varsa parti ile ilişiğinin kesilmesi ve TBMM üyeliğinin sona ermesi, onu partili Cumhurbaşkanı olmak­tan korur ve tarafsızlığı bu koşullarla sınırlıdır.

Gerçekte, Cumhurbaşkanı Anayasanın uygulanmasında, hu­kukun üstünlüğünün, demokrasinin, Atatürk İlke ve Devrimlerinin ve Laik Cumhuriyet’in korunmasında kesin olarak taraftır. Ve taraf olduğunu bütün dünyaya ilan ederek, bu yolda “bütün gü­cüyle çalışacağına” büyük Türk milleti ve tarım huzurunda namus ve şerefi üzerine ant içmiştir.

Andına sadık kalan bir Cumhurbaşkanı, sayılan ilke ve kav­ramlara yapılacak saldırılara karşı koymak görevini de yüklen­miştir. Demokrasilerde olmayan “demokrasiyi yok etme özgürlü­ğünü” kullanmak isteyecek din bezirgânları çıkarsa (ki çıkacak­tır), karşılarında Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk milletinin birliğini temsil eden ve andını yerine getirmek için birçok görev ve yetkiyle donatılan Cumhurbaşkanını bulmalıdır.

O halde, Türkiye Cumhurbaşkanı olarak seçilecek ve Cumhuriyet’in kurucusu Yüce Atatürk’ün halellerinden biri olma onuru­nu kazanacak kişinin, “koruma, bağlı kalma ve yüceltme” görev­lerini yerine getirmek için tanınan yetkileri kullanabilecek bilgi, deneyim ve kişilik sahibi olması gereklidir.

Devlet terbiyesi almış, tarih bilincine sahip, “üslubu beyan, ay­niyle insan” özdeyişine uygun hareket eden, milleti bütünüyle ku­caklayacak bir saygın kişi üzerinde siyasi partilerin uzlaşarak, anlaşmaları zorunludur.

Unutulmamalıdır ki, iki ya da daha fazla koyun gütmede göste­rilen becerinin, iyi bir sürü çobanı olmaya yeterli olduğu söylene­bilir. Kayı aşiretine bey seçiminde dahi kullanılmayan bu ölçütün, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne Cumhurbaşkanı seçme sürecine yaklaştığımız bir sırada dile getirilmesi, büyük bir talihsizlik ve Türk milletine saygısızlık olmuştur.

Cumhurbaşkanı’nın seçim yöntem ve biçimi ayrı bir yazının konusunu oluşturacaktır.

 

21 Aralık 2007, Cumhuriyet

Meclis Soruşturması’nda zamanaşımı

Meclis Soruşturması, öncelikle yargısal bir faaliyettir.

Tarihsel süreç içerisinde otoritenin sınırlandırılması, yürütme­nin denetlenmesi ve sorumlu tutulabilmesi evrelerinden geçip, parlamenter rejimin temel öğelerinden biri konumuna gelen Meclis Soruşturması, Anayasa’nın 98. maddesinde belirtilen TBMM denetini yollan içinde, en önemli olanıdır. Diğer bilgi edinme ve denetim yolları olan soru, meclis araştırması, genel görüşme ve gensorudan, taşıdığı nitelik ve doğuracağı sonuçlar nedeniyle ayrılmaktadır.

Meclis Soruşturması, öncelikle yargısal bir faaliyettir. Başba­kan ve bakanların görevleriyle ilgili işlem ve eylemlerinin, yürür­lükteki yasalarda öngörülen suç tipine uygunluğunu ileri sürerek, başka bir deyimle itham ederek yargılanmaları için, Yüce Divan’a sevk etmenin başka bir nitelendirmesi olamaz. Ayrıca siyasal so­rumluluk yanında cezai sorumluluğa da yol açması, taşıdığı bir diğer önemli özelliktir.

Anayasa’nın 100. maddesinde, soruşturma önergesinden başla­yarak, soruşturma açılmasına karar verilmesi durumunda soruş­turma komisyonlarının oluşum, çalışma yöntemleri ve rapor ha­zırlama görevi açıklanmış ve ilgilinin Yüce Divan’a nasıl sevk edileceği belirlenmiştir. TBMM İçtüzüğünün 112. maddesinde de Ge­nel Kurul’un Yüce Divan’a sevk kararında hangi ceza hükmüne dayandığının belirtilmesi zorunlu görülmüştür. Bu sevk kararıyla Yüce Divan’da ceza davası açılmış olmaktadır. Anayasa’nın 148/3. maddesi uyarınca da Anayasa Mahkemesi’ne, bakanlar kurulu üyelerini görevleriyle ilgili suçlardan dolayı Yüce Divan sıfatıyla yargılama görevi verilmiştir.

Bu şekilde açılmış bir davada zamanaşımı nasıl hesaplanacak­tır? Zamanaşımının, suç tarihinden itibaren belli bir süre geçtik­ten sonra, özellikle sosyal yarar kalmadığı için devlet ile sanık arasında ceza ilişkisini kaldıran bir kurum olmasına ve mahkeme tarafından kendiliğinden gözetilmesi gerektiğine göre, Meclis So­ruşturması aşamasında veya Yüce Divan’da, zamanaşımı konusu nasıl çözümlenecektir?

Bu soru, yanıtını “yasama dokunulmazlığı” kurumundan almak­ladır. Anayasa’nın 83/2. maddesinde yasama dokunulmazlığı dü­zenlenmiş ve 83/3. maddesinde de TBMM üyeleri hakkında, üyelik süresince zamanaşımının işlemeyeceği öngörülmüştür.

Anayasa’nın 83/3. maddesinde düzenlenen zamanaşımı, hem dava hem de ceza zamanaşımıdır. Bu maddenin gerekçesinde de belirtildiği üzere, madde 1961 Anayasası’nın 79. maddesinden ay­nen alınmıştır. Zamanaşımı konusu, 1924 Anayasasının 17. mad­desinde de yine aynı doğrultuda düzenlenmiştir. Bu nedenle 1982 Anayasası’nda sözü edilen zamanaşımı, 1924 ve 1961 Anayasaları’nda olduğu gibi, hem dava hem de ceza zamanaşımını içermek­tedir. O halde doğrudan uygulanabilen bu üst ve somut norm uya­rınca TBMM üyeliği devam ettiği sürece yasama dokunulmazlı­ğına. Da sahip oldukça zamanaşımı işlemeyecektir.1

Anayasa’da, TBMM üyeleri hakkında dokunulmazlıkla ilgili olarak sadece 83. maddede düzenlenen “yasama dokunulmazlığı” kurumu vardır. Meclis Soruşturması’nı düzenleyen 100. madde ile başbakan ve bakanlar için ayrı bir dokunulmazlık kurumu getiril­miş değildir. “Yürütme dokunulmazlığı” veya “bakanlar kurulu dokunulmazlığı” biçiminde bir dokunulmazlık kurumundan söz ederek, 100. maddede zamanaşımını durduran bir hüküm bulun­madığını ileri sürmek, hukuksal bir yanılgıdır. Başbakan ve ba­kanlar da yasama dokunulmazlığından yararlanırlar ve o hüküm­lere tabi olurlar. Çünkü yasama dokunulmazlığı tektir ve Anaya­sa’nın 83. Maddesinde düzenlenmiştir. Bu nedenle milletvekilleri, başbakan ve bakanlar aynı dokunulmazlığa sahiptirler ve bu do­kunulmazlık nedeniyle TBMM üyelikleri süresince haklarında za­manaşımı da işlemez.

TBMM üyeleri arasından seçilen başbakan ve bakanların dı­şında, Anayasa’nın 109. maddesinin sağladığı olanakla TBMM dı­şındaki milletvekili seçilme yeterliği olanlar arasından seçilen bakanların da, yasama dokunulmazlığına sahip olduklarının Anayasa’nın 112/4. maddesinde ayrıca belirtilmesi, bu görüşün açık kanıtıdır.

Başbakan ve milletvekili sıfatını taşıdıkları halde bakan seçi­lenler hakkında zamanaşımının işlememesi durumu; bu görevle­rinden ayrılsalar bile TBMM üyelik sıfatlarının sona ermesine ka­dar, meclis dışından seçilenler hakkında ise bakanlık sıfatlarının sona ermesine kadar devam eder. Ancak yasama dokunulmazlı­ğının kaldırılmasına ilişkin koşul ve yöntemlerde, milletvekilleri ile başbakan ve bakanlar yönünden farklılık söz konusudur. Ya­sama dokunulmazlığının nasıl kaldırılacağı milletvekilleri için Anayasa’nın 83. maddesinde, başbakan ve dışarıdan atarsalar bi­le bakanlar için de 100. maddesinde gösterilmiştir.

Anayasa koyucunun, 100. maddede zamanaşımına ilişkin dü­zenleme yapmamak suretiyle boşluk bıraktığı yolundaki görüş, yaratacağı sonuçlar itibarıyla da kabul edilemez.

Şöyle ki; bu görüşe göre başbakan ve bakanlar hakkında, “gö­revleriyle ilgili” suçlardan dolayı zamanaşımı işleyecek, suç tari­hinden itibaren o suç için TCY’nda öngörülen dava zamanaşımı süresi gerçekleştiğinde, dava bu nedenle düşürülecektir. Aynı ki­şilerin “kişisel suçlarında” ise 83. madde devreye girecek ve za­manaşımı işlemeyecektir. Bu durumda Anayasa koyucunun gö­revde ilgili suçları önemsemeyip sanıklarla ceza ilişkisini kısa sü­rede ortadan kaldırmak istediği sonucu ortaya çıkmaktadır ki, bu sonucun amaçlanmadığında en küçük bir kuşku yoktur.

Diğer yönden, başbakan ve bakanlar hakkında suç tarihinden itibaren zamanaşımının işlemesi durumunda, başbakanlığı veya bakanlığı sırasında ve sonrasında iktidar partisi mensubu olanlar hakkında zamanaşımı süresinin dolması kaçınılmaz olacaktır. Ana­yasa koyucunun böyle bir sonucu amaçladığı da ileri sürülemez.

Yine TBMM dışından atanan bakanların Anayasa’nın 112/4. maddesi yollamasıyla 83. maddedeki yasama dokunulmazlığına sahip olmaları karşısında, görevleri süresince haklarında zama­naşımının işlemeyeceği; ancak TBMM içinden atanan bakanlar hakkında ise görevle ilgili suçlarında 100. madde uyarında hakla­rında zamanaşımının işleyeceği sonucuna varılacaktır. TBMM içinden veya dışından atanan bakanlar arasında zamanaşımı yö­nünden farklılık olduğu da asla söylenemez.

Sonuç olarak;

1- Anayasa’nın, yasama dokunulmazlığı süresince işlemeyece­ğini belirttiği zamanaşımı, hem dava hem de ceza zamanaşımıdır.

Görevleriyle ilgili bir suç işlediği ileri sürülen başbakan ve ba­kanlar hakkında TBMM üyelik sıfatları devam ettiği sürece, dışarıdan atanan bakanlar hakkında ise bu görevleri devam elliği sürece, yasama dokunulmazlıkları nedeniyle zamanaşımı işlemeyecektir.

TBMM üyesi başbakan ve bakanlar, üyelik sıfatlarım kaybet­tikleri anda; dışarıdan atanan bakanlar ise görevleri son bulduğu anda, yasama dokunulmazlıkları ortadan kalkacağından, zama­naşımı işlemeye başlayacaktır.

IV- Zamanaşımın işlediği bir dönemde Meclis Soruşturması açılması için önerge verilmesinden, (bu önergenin kabulüyle) Yü­ce Divan’a sevk kararma kadar ise TCY’nın 67. (önceki TCY’nın 107.) maddesi uyarınca zamanaşımı duracaktır. Yüce Divan’a sevk kararı ise zamanaşımını kesecektir.

Belirtilen nedenlerle, Meclis Soruşturması kurumunda zama­naşımı konusunda herhangi bir boşluk ve Anayasa Hukuku öğre­tişindi1 de duraksama yoktur.

28 Mart 2006, Cumhuriyet

Sessiz devrimin ayak sesleri

Çağdaş uygarlık yolunda hızla ilerlemesi gereken Türkiye’nin, yeniden kısır çekişmelerin içine çekilmesinin ve dinin siyasete alet edilmesinin önüne geçilmelidir.

01 Mart 2006, saat 10.26.

Bu tarih “Kişisel ve Siyasal Haklara İlişkin Uluslararası Sözleş­meye Ek İhtiyari Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğu­na İlişkin” 5468 sayılı Yasanın TBMM de kabul edildiği tarihtir. AB sürecinde gerçekleştirdiklerini ileri sürdükleri reformlarla, “Türkiye, sessiz demokratik devrimin sonuna ulaştı” diyenlerin, geçici de olsa amaçlarına ulaştıkları tarihtir. Devrim yasalarının kabul edildiği 03 Mart 1924’ün 82. yıldönümüne iki gün kala, rö­vanşı aldıklarını düşünen sessiz değil, karşı devrimcilerin, ilerde bayram günü olarak saptayacaklarını sandıkları tarihtir. Bu tarih ve yasanın bir ret oyuna karşılık 220 oyla kabul edildiği ve tüm muhalefet partilerinin de, aymazlıkla iktidar partisiyle aynı doğ­rultuda oy kullandıkları unutulmamalıdır.

Birleşmiş Milletler Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi, 16 Aralık 1966 tarihinde imzaya açılmış ve 23 Mart 1976 tarihinde yü­rürlüğe girmiştir. Türkiye Cumhuriyeti tarafından bu sözleşme­nin onaylanması, 4 Haziran 2003 gün ve 4868 sayılı Yasa ile uygun bulunmuştur. 4868 sayılı Yasa. üç beyan ve bir çekince içermek­tedir. Bu sözleşmenin 27. maddesinde azınlık tanımının “din, din ve etnisitieye” dayandırılması ve İnsan Hakları Komitesi kararla­rıyla da Avrupa’da benimsenen sistemin aksine, azınlık sayılabil­mek için devletin azınlık olarak nitelemesi yerine, kişinin kendi­sini azınlık olarak görmesinin yeterli olması karşısında, çekince­nin yerindeliğinde kuşku yoktur. Ölüm cezasının kaldırılmasına ilişkin ek ikinci protokolün onaylanması da, 28 Ekim 2005 gün ve 5415 sayılı Yasa ile uygun bulunmuştur.

Yukarıda sözünü ettiğimiz, masum görünüşlü 5468 sayılı Yasa ile sözleşmede öngörülen İnsan Hakları Komitesi’nin yetkisinin kabulü ve bireysel başvuru hakkının sağlanmasını konu alan “ek ihtiyari protokolün onaylanması” uygun bulunmaktadır.

Yasa üç maddeden oluşmaktadır. Birinci maddede sözleşmeye ek ihtiyari protokolün, beyanlar ve çekincelerle birlikte onaylan­ması uygun bulunmakta, ikinci maddede yürürlük tarihi, üçüncü maddede ise yürütme makamı gösterilmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti ek ihtiyari protokole iki beyan ve üç çe­kince koymuştur. Birinci beyan, sözleşmeye konulan üç beyan ve bir çekincenin, ihtiyari protokol için de geçerli olduğuna; ikinci beyan ise bireysel başvurunun Türkiye Cumhuriyeti’nin yargı yetkisine bağlı bireyler tarafından yapılabileceğine ilişkindir.

Çekinceler ise, (a) bendinde Türkçe metnin yanında yer alan İn­gilizce metinde de görüldüğü üzere, bir kişinin uluslararası çözüm ve soruşturma yöntemine götürdüğü konuyu, İnsan Hakları Komitesi’ne taşımasını engellemektedir. Aynı kişinin birden fazla ulusla­rarası yol ve yere başvurması düşünülemez. Açıktır ki kısıtlama “konuya değil”, kişiye yöneliktir, (b) bendi ile KKTC gibi ulusal sı­nırlar dışındaki yerlerdeki sorunların İnsan Hakları Komitesi’ne ta­şınması önlenmektedir, (c) bendinde ise, sözleşmenin 26. madde­sinin, sadece bu madde de düzenlenen konuları kapsadığı, madde­ye yapı km atılları ise kapsamadığı çekincesi yer almaktadır.

Beyan ve çekinceler yeterli değildir. Kabul edilen yasa, bu du­rumuyla yürürlüğe girerse, Türkiye Cumhuriyeti Devleti çok kısa bir’ süre içerisinde kuruluşunun ve demokrasisinin temelini oluş­turan laiklik ilkesinin tehlikeye düşürüldüğünü görecektir.

Şöyle ki;

Türbanın laiklik karşıtı dinsel bir simge olduğu ve özgürlük alanı dışında kaldığı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Türk Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Yargıtay kararlan ile ke­sin olarak sonuca bağlanmış ve hukuksal sorun olma niteliği or­tadan kaldırılmıştır.

Buna rağmen, siyasal iktidar, İnsan Haklan Komitesi’ne bireysel başvuru hakkının tanınması ile ilgili olarak, bu konuda herhangi bir” beyanda bulunmamış ve çekince koymamıştır. Bunun nedeni, İnsan Hakları Komitesi’nin Hudayberganova Özbekistan kararında (Başvuru no. 931/2000), bir kız öğrencinin türban nedeniyle üni­versiteden atılmasının, sözleşmenin 18. maddesine yönelik bir ih­lal olduğuna karar verdiğinin bilinmesidir. Siyasal iktidar, Essex Üniversitesi Profesörlerinden Kevin Boyle’un, Zaman gazetesinin 24 Kasım 2005 günlü nüshasında yer alan, ışık tutan, yol gösterici beyanları uyarınca türban konusunda yeni bir arayışa girmiştir.

Türkiye, Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesi (AİHS) ve eki proto­kollerden, Ek 1. Protokol’ün eğitim hakkını konu alan ikinci mad­desine “Eğitim Birliği Yasasına ilişkin çekince koymuştur. AİHS’ din ve vicdan özgürlüğü ile ilgili 9. maddesinde, dinsel konularda öğretim hakkı düzenlenmiş olup, AÎHM bu iki maddeyi birlikte yo­rumlamaktadır. BM Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 18. maddesi, dinsel eğitimi içerdiğine göre, AİHM’ konulan çekince­nin bu ek protokole konulmamasının amacı açıktır.

5468 sayılı Yasa’daki çekinceler eksiktir, yeterli değildir. İnsan Hakları Komitesi’ne yapılacak bireysel başvurularda, sözleşme­nin 18. maddesinin, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Eğitim Birli­ği Yasası ve AÎIIM kararları çerçevesinde yorumlanması yolunda bir çekince veya beyan konulması mutlak zorunluluktur.

Aksi durumda, türban ve eğitim birliği konularında İnsan Hak­ları Komitesi’ne sayısız başvuru yapılacak ve verilecek kararlar, siyasal iktidar tarafından devlet organlarının ve kamuoyunun hu­kuksal direncinin kırılması yolunda kullanılacaktır. Konu, özgür­lük alanına çekilmek istenecektir.

Sözleşmeye taraf devletlerin gösterdiği adaylar arasından seçilen on sekiz üyeden oluşan İnsan Hakları Komitesi, bir mahkeme değil­dir. Ülkelere ancak önerilerek bulunabilmektedir. Düzenlediği ra­porların, uluslararası diplomaside bir ağırlığı vardır. Özellikle, raporları kendi siyasal amaçları için kullanmak isteyen siyasal iktidarların hukuksal bir gerekçe ve zemin yaratmaları güçlü bir olasılıktır.

Çağdaş uygarlık yolunda hızla ilerlemesi gereken Türkiye’nin, yeniden kısır çekişmelerin içine çekilmesinin ve dinin siyasete alet edilmesinin Önüne geçilmelidir. Sözleşmeye ve eki protokol­lere, tüm AB üyesi ülkeler taraftır. Türkiye’nin de taraf olması, katılım ortaklık belgesinde zorunlu olarak öngörülmüştür.

Ancak, açıklanan konularda beyan veya çekince konmadan 5468 sayılı Yasa’nın yürürlüğe girmesi ülkemiz yönünden gideril­mesi olanaksız sakıncalar yaratacaktır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, siyasi iktidarın bu bilinçli savsaklamasını, hukukun var olan tüm olanaklarım kullanarak önlemek zorundadır.

 

9 Mart 2006, Cumhuriyet

Bölge adliye mahkemeleri

Denetim altında, bir denetim mercii söz konusu olamaz.

26 Eylül 2004 tarih ve 5235 sayılı “Adli Yargı İlk Derece Mahke­meleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetki­leri Hakkındaki Yasa”, 01 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe gir­miş; bölge adliye mahkemelerinin 01 Haziran 2007 tarihine kadar faaliyete geçirilmesi öngörülmüştür.

Bu yasa, uyum sürecinde AB’den gelen istek üzerine çıkartıl­mıştır. Şöyle ki, henüz yasa çıkmadan AB tavsiye raporlarında Ankara, Diyarbakır ve Erzurum’a özellikle vurgu yapılarak, diğer coğrafi bölgelerde de bu mahkemelerin mutlaka kurulması isteği yer almış; yasa çıkmadan önce de bu üç yerde mahkemelerin kurulması amacıyla arsa ve ihale işlemleri yapılmıştır. Bu durum ya­sayı çıkaran iradenin tanımlanması yönünden önemlidir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) karşılaştığı aşırı iş yükü nedeniyle, bu mahkeme yönünden bölge mahkemelerin kurulması düşüncesi ortaya alılmış ise de, konu üzerinde yapılan çalışmalar sonrasında 2001 yılında Avrupa Konseyi Değerlendir­me Komitesi, bölge mahkemelerinin uygulamada birliği bozacağı ve kargaşa yaratacağı düşüncesiyle, AHİM yönünden bölge mahke­melerinin kurulmasının yerinde olmayacağı sonucuna varmıştır. AİHM’nin Delcourt Belçika ve Krombaclı Fransa kararlan da gö­zetildiğinde, istinaf mahkemelerinin kurulmasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi yönünden zorunlu olmadığı da ayrıca ortada­dır. O halde böyle bir tabloda neden ülkemizden bölge adliye (is­tinaf) mahkemelerini kurması istenilmektedir sorusunun yanıtı aranmalıdır.

İstinaf, ilk derece mahkeme kararlarının Yargıtay’dan önce bölge adliye mahkemeleri tarafından incelenmesine yönelik bir yasa yoludur. 5235 sayılı Yasaya göre. İlk derece mahkemelerinin kural olarak kesin olmayan tüm kararları, bölge adliye mahkeme­leri tarafından incelenecektir. Bölge adliye (hukuk veya ceza) mahkemeleri tarafından verilen, 5 000 YTL’Yİ geçmeyen ya da beş yıldan fazla özgürlüğü bağlayıcı ceza içermeyen kararların da ke­sin olacağı, Yargıtay denetimine bağlı olmayacağı öngörülmüştür.

Bunun anlamı şudur: Yargıtay’ın halen incelemekte olduğu ceza davalarının yaklaşık yüzde 80’i artık Yargıtay tarafından incelenmeyecektir. Yargıtay’ın iş yükünün azalacağı ve böylece gerçek bir iç­tihat mahkemesi kimliğine kavuşacağı biçimindeki beklenti ise al­datıcıdır”. Kaldı ki temel yasaların bütünüyle değiştirildiği hatırlandı­ğında, bu yasaların yararlılığı belirsizlik karşısında, bu yasaların or­taya çıkardığı sorunlar Yargıtay içtihatlarıyla çözülmeden, istinaf mahkemelerin faaliyete geçirilmesi, tam bir kargaşa ortamı yaratacak­tır. Ağca dosyasında yaşananlar yakın bir örnek olarak önümüzde­dir. Bunun gibi yasa yoluna başvurulmaksızın kesinleşen ve özellik­le yeni temel yasalardan kaynaklanan çok fazla dosya “kanun yara­rına bozma” isteğiyle yine Yargıtay’a gelecektir. Ancak bu yolla in­celenen davalarda kişiler aleyhine bozma kararı verilememektedir.

Ülkemizde bölge adliye mahkemelerinin kurulup kurulmama­sı uzun zamandan beri tartışılan bir konudur. 1876 yılında kuru­lan istinaf mahkemeleri, 1924 yılında şer’i mahkemelerle birlikte kaldırılmıştır. Yeterli nicelikte ve nitelikte yargıç ve savcı bulun­maması, kaldırılma gerekçelerinden sadece bir tanesi olup, bu sorun bugün de çözülmüş değildir. Bu nedenle istinafların kaldı­rılma gerekçeleri varlığını sürdürmektedir. Kaldı ki ülkemizin mülki ve üniter yapısı gözetildiğinde, istinaf mahkemelerinin fa­aliyete geçirilmemesi gerekmektedir.

İstinaf mahkemeleri, tüm ülkelerde tartışmasız kabul edilen bir yasa yolu da değildir. Federal yapıda olmayan ülkelerde çok tartışılan, hafta federal ülkelerdi1 bile kaldırılma tartışmalarının canlılığını koruduğu günümüzde; nedense ülkemizde bu mahke­melerin yasada öngörülen biçimde faaliyete geçirilmesinde, tanımlanamayan bir sabırsızlık göze çarpmaktadır.

Bölge adliye mahkemeleri, adli bir denetim mercii olarak ön­görülmektedir. Bu mahkemeler, Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığının denetimine tabidir. Denetim altında, bir denetim mercii söz konusu olamaz. Böyle bir yapılanma, tam bağımsız ol­mayan ilk derece mahkemelerinden başka, bölge mahkemeleri­nin de yürütmeye bağımlı yapılanması anlamındadır. Bu ise yar­gının varlık nedenine aykırıdır.

Yürütme organı, bölge adliye mahkemelerinin kurulmasını, kad­rolaşma yönünden bir fırsat olarak görmektedir. Bu mahkemelerin yapılanmasında, HSYK’nın yürütmenin etkisine açık yapısı nede­niyle, yürütme organı söz sahibi olacak ve yargıya yön verecektir.

DGM lerin kaldırılması sonrasında, gerek bu mahkemelerin görevleri kapsamında kalan suçlarda, gerekse yasa ile verilecek görevleri yerine getirmek üzere, ülke genelinde faaliyette buluna­cak ve cumhuriyet savcılarını bünyesinde toplayacak örgütlü bir yapılanmaya, bu kapsamda ülke başsavcılığı kurumuna acil ge­reksinim bulunmaktadır. Bu gereksinime rağmen, ülke başsavcı­lığı konusunda duyarsız kalınmaktadır. Ülke başsavcılığının da bulunmadığı bir yapıda istinaf mahkemelerinin söz konusu olma­sı demek, her bir bölgenin bir diğerinden habersiz karar ve uygu­lamalara sahne olması demektir. Uygulamada birlik bozulacak, hukuk sistemi zedelenecektir. Bu tabloda son dönemde Van’da yaşananlara benzer birçok olayla karşılaşılacağı da bilinmelidir.

Anayasal yapımız uyarınca, merkezi üniter bir devlet modeli ve bu modelde de yasama, yürütme ve yargı olarak üç erk ön­görülmüştür. Bu bağlamda yargı erki de yüksek mahkemelerin adli denetiminde yapılandırılmıştır. Şimdi, Yargıtay etkin konu­mundan uzaklaştırılmakta ve yetkileri bölgelere dağıtılmaktadır. Böylece yargı erki bölgesel hale getirilmekte, öngörülen modelle federalizmin yargı ayağı hayata geçirilmektedir. Federalizm yö­nünden en az hissedilecek noktadan işe koyulma düşüncesinden hareket edildiğinden, yargıdan başlanılması anlamlıdır.

Kurulacak bölge adliye mahkemelerinin, yürütme erkinin de­netiminde olması öngörülmüştür. Daha da önemlisi, bu mahke­meler yoluyla bölgelere göre farklı hukuk uygulamaları ortaya çı­kacak ve üniter yapı da zedelenecektir.

 

Mart 2006, Yankı dergisi

Malvarlıkları açıklanırken

Gerçekten, bu komedyaya son vermek, yolsuzluklarla sanal değil ciddi olarak mücadele etmek isteniyorsa, öncelikle ve ivedilikle yapılması gereken iki yasama işlemi vardır.

Saydamlık, ülkeyi yönetenlerin tüm işlemlerinin yurttaşlar tara­fından bilinmesini ve denetimini sağladığı için, çağdaş demokrasi­lerin vazgeçilmez bir öğesidir. Bilme ve denetleme, kuşkusuz yol­suzlukla mücadelenin de önkoşuludur. 4 Mayıs 1990 tarihinde yü­rürlüğe giren 3628 sayılı “Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Yasası” açıklanan düşüncenin ürünüdür. Yasanın amacı, 1. maddesinde, “rüşvet ve yolsuzluklarla mücadele kapsamında, yasada sayılanların mal bildiriminde bulunmalarını, bildirimlerin yenilenmesini, mal edinmelerin denetimini, haksız mal edinme veya gerçeğe aykırı bildirimde bulunma durumunda uygulanacak hükümleri, yasada belirlenen suçlarla, diğer bazı suç­lardan dolayı kamu gör evlileri ve suç ortaklan hakkında soruştur­ma ve kovuşturma yöntemini düzenlemek” olarak belirtilmiştir.

Yasanın 2. maddesinde, aralarında milletvekilleri, dışarıdan ata­nan bakanlar ve siyasi parti genel başkanlarının da yer aldığı mal bildiriminde bulunacak kişiler sayılmıştır. 6. maddesinde bildi­rimlerin ne zaman yapılacağı, 7. maddesinde bildirimlerin ne za­man yenileneceği ve 8. maddesinde ise bildirimlerin verileceği merciler ayrı gösterilmiştir.

Bildirimlerin konusu, yasa kapsamına giren görevlilerin kendile­rine, eşlerine ve velayetleri altındaki çocuklarına ait bulunan taşın­maz mallan ile görevliye yapılan aylık net ödemenin, Ödeme yapıl­mayan görevlilerin ise 1. derece devlet memurlarına yapılan aylık net ödemenin beş katından fazla tutarındaki her biri için ayrı ol­mak üzere para, hisse senetleri ve tahviller ile altın, mücevher ve öbür taşınır mallan, hakları, alacakları ve gelirleriyle, bunların kay­naklan, borçları ve nedenlerinden oluşmaktadır (md. 5).

Yasaya veya genel ahlaka uygun sağlandığı kanıtlanamayan mallar veya ilgilinin sosyal yaşantısı bakımından geliriyle uygun olduğu kabul edilemeyecek harcamalar biçiminde ortaya çıkan artışlar, yasanın uygulanmasında “haksız mal edinme” sayılmak­tadır (md. 4).

Yasanın, biri bünyesine eklenen çelişkili hükümden, öbürü ise uygulamalardan ileri gelen iki önemli sakatlığı bulunmaktadır. Yolsuzluklarla mücadele kapsamında hazırlanan ve saydamlığın ışığında kamu görevlilerinin haksız mal edinmelerini ve gerçeğe aykırı bildirimde bulunmalarım önleme amacını taşıyan yasa ta­sarısının, TBMM’de yapılan görüşmesi sırasında 9. maddede ya­pılan değişiklikle, bildirimlerin gizliliğinin kabul edilmesi, yasa­nın ölü doğmasına yol açmıştır. Saydamlıkla, gizliliğin bağdaşma­yacağı gerçeği bilinçli olarak göz ardı edilmiştir.

Ancak bu gizlilik ilkesinin, bildirimi alan merciyi bağlayacağı ve bildirimi yapanı ise bağlamayacağında kuşku bulunmamakta­dır. Aksi beyanlar, açıklamadan kaçanların sığındıkları boş ve ya­kışıksız bir bahaneden ibarettir.

Uygulamadan, daha doğru bir deyimle uygulamamadan doğan ikinci sakatlık, yasanın 7. maddesiyle ilgilidir. Maddenin son fık­rasında, yasa kapsamındaki görevlere devam edenlerin, (0) ve (5) ile biten yılların en geç Şubat ayı sonuna kadar bildirimlerini ye­nileyeceğini öngörmüş ve yet kili menciye, yeni bildirimlerle daha önceki bildirimlerin karşılaştırılması görevi verilmiştir. Geçmişte bir siyasi parti genel başkanının bildirimleri dışında, bu karşılaş­tırma işlemi bugüne değin yapılmamıştır. Sayılan yanlışlıklarına ve eksikliklerine karşın yasa halen yürürlüktedir ve ender du­rumlarda da olsa işlevini yerine getirmektedir.

Türk kamuoyu, bu yasanın siyasal yaşamda taşıdığı önemi, parti genel başkanlarının bir süredir devam ede gelen malvarlığı tartışmaları nedeniyle anımsadı. Maliye Bakanı’nın bir gazetenin manşetine taşınan -ve doğruluğu kanıtlanırsa suç teşkil eden- konuşmaları, siyasal parti liderlerinin kendi malvarlıklarını, yine kendilerine göre açıklamalarıyla sonuçlandı. Uzun süre direnme­sine, bahaneler üretmesine ve hatalı bilgilere dayalı temelsiz suç­lamalara karşın Başbakan ve iktidar partisi genel başkanı da mal­varlığını açıklamak zorunda kaldı. Böylece sorun çözülüp toplum saydam ve temiz siyaset ortamına kavuşmuş mudur? Açıklanan m al varlıklarının kaynaklan belirtilmiş midir? Bu malların yasaya veya genel ahlaka uygun sağlandığına ilişkin denetim yapma ola­nağı var mıdır? Hatta bu varlıkların yetkili mercilere yapılması gerekli bildirimlere uygun olduğunu saptamak olanaklı mıdır? Bu sorulara verilecek tüm yanıtlar, olumsuz olacaktır.

O halde, malvarlıklarının açıklanması ne anlama gelmektedir? Öncelikle belirtmeliyim ki, bu açıklamalar hiçbir hukuksal sonuç doğuracak nitelikte değildir. Başka bir anlatımla, hukuksal de­ğerden yoksundur. İşin acı yönü ise açıklama yapanların, bu ger­çeğin bilincinde olmalarıdır. Toplum, denetleme olanağından yoksun, ortalıkta dolaşan doğru yanlış söylentileri, dedikoduları, yakıştırmaları, karalamaları veya övgüleri hayretle izlemekledir. Toplumu bu duruma düşürmeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Bu bir kandırmacadır, aldatmacadır.

Yapılması gereken, 3628 sayılı Yasa uyarınca yetkili mercileri bugüne değin verilen mal bildirimleri ile Yasanın 5. maddesinde öngörülen, koşullara uygun düzenlenecek bugüne ilişkin mal bildi­rimlerinin birlikte kamuoyuna açıklanmasıydı. Bu yapılmamıştır.

Örneğin Başbakan ve iktidar partisi genel başkam malvarlığı­nı, Başbakanlık internet sitesinde yayımlamıştır. Adı geçenin İs­tanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçildikten sonra verdiği 15 Nisan 1994 tarihli mal bildirimiyle, 10 Ocak 1995, 10 Mayıs 1997 ve 01 Aralık 1998 günlü mal bildirimleri ve parti genel başkanı ola­rak verdiği 10 Eylül 2001 tarihli mal bildirimi, isteği ve iradesi dı­şında kamuoyunun bilgisine ulaşmıştı. 01 Aralık 1998 ve 10 Eylül 2001 tarihleri arasında haksız mal edindiği iddiasıyla açılan dava­dan, Yargıtay denetiminden geçmeyen tartışmalı bir kararla bera­at etmişti. Başbakan’ın; birincisi 09 Mart. 2003 tarihinde milletve­kili seçildikten sonra iki ay içinde, ikincisi 2005 yılının en geç Şubat ayı sonuna kadar ve üçüncüsü de (lanet olsun diyerek) sattı­ğını belirttiği hisse senetlerinin malvarlığında yarattığı önemli de­ğişiklik nedeniyle, satış tarihinden sonraki bir ay içinde vermiş olacağı üç ayrı mal bildiriminin TBMM Başkanlığında bulunması gerektiği gözetilirse, bu bildirimlerin ve ayrıca malvarlığını açık­ladığı tarihte düzenleyeceği, hukuksal değer taşıyan, koşullarına uygun mal bildiriminin “birlikte açıklanması” durumunda üzerine düşen görev yerine ancak getirilmiş olurdu.

Sonuç

Eğer gerçekten, bu komedyaya son vermek, yolsuzluklarla sa­nal değil ciddi olarak mücadele etmek isteniyorsa, öncelikle ve ivedilikle yapılması gereken iki yasama işlemi vardır:

Mal bildiriminde bulunulması, “Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mü­cadele Yasası” amacına ve işlevine uygun hale getirilmeli ve yasa­nın 9. maddesinde yer alan gizlilik ilkesi kaldırılmalı, bu yolda ya­pılan öneriler bir an önce yasalaştırılmalıdır.

Anayasanın 83. maddesi değiştirilerek milletvekili dokunul­mazlıkları sınırlandırılmalıdır. Geldiğimiz noktada, Türk kamu­oyu, AKP iktidarını, saydam yönetim, temiz toplum ve temiz siya­set konusunda girdiği ciddiyet ve samimiyet sınavında dikkatle izlemelidir.

 

22 Şubat 2006, Cumhuriyet

 

Bir rektör ve örgütlü suçluluk

“Hukukun işlerlik kazanmadığı bir rejimin, yurttaşlarına güven vermesi ve varlığını koruması beklenemez.”

  1. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer

Türkiye 01 Haziran 2005 günü 4422 sayılı Çıkar Amaçlı Suç Ör­gütleriyle Mücadele Yasasının yürürlükten kaldırılmasıyla, mü­cadeleyi kazanarak esenliğe çıktığını düşündüğü sırada, bir üni­versite rektörünün haksız ekonomik çıkar sağlamak amacıyla, bir örgüt kurduğu ve örgütün faaliyeti çerçevesinde cebir ve teh­dit uygulayarak suç işlediği iddialarıyla sarsıldı.

Özellikle bu iddiaların, söz konusu üniversitede yaşananlara, Laik Cumhuriyet’e karşı kadrolaşma çabalarına, Yüce Ata­türk’ün vasiyet niteliğindeki özlemine yanıt olarak çıkarılan bir tarikat liderinin medrese kurulması öğütlerine direnen, savaşan ve kazanan onurlu bir bilim adamına yöneltilmesi, sarsıntıyı da­ha da artırdı.

Hele, aynı iddiaların yöneltildiği üniversite genel sekreterinin, tutuklandıktan dört ay sonra, hakkında iddianame düzenlenme­mesi nedeniyle girdiği psikolojik bunalım sonucu hayatına son vermesi, hukuksal olaya trajik bir boyut da kazandırdı. Rektörün, sağlığını kaybetmesi ve yoğun bakımda yaşam savaşı vermesi, bu boyutun ayrı bir aşamasını oluşturdu.

Bu ortamda, Yargıtay içtihatlarından ve öğretiden yararlanarak örgütlü suçluluğu, soruşturma usullerini ve tutuklama koşullan­ın, YTCY’nin 288 ve 5187 sayılı Basın Yasası’nın 19. maddesi sınır­ları içinde irdeleyip açıklamayı, mesleki ve vicdani bir borç ola­rak görüyorum.

Örgütlü (organize) suçluluğun, suç işlenmesini kolaylaştıran yapılanması, kullandığı yöntemler ve devamlılık göstermesi gibi özellikleri, kamu düzeninin yanında ekonomik ve demokratik dü­zeni tehdit boyutuna ulaşmıştır. Ayrıca çıkar amaçlı suç örgütle­rindeki uluslararası işbirliği, uluslararası kuruluşların ortak önlemler almasını da zorunlu kılmıştır. Türkiye’nin de imzaladığı Aralık 2000 tarihli Palermo Uluslararası Organize Suçluluğa Kar­şı Birleşmiş Milletler Sözleşmesinin 2/a maddesi ile AB’nin 21 Aralık 1998 tarihli organize suçluluğun önlenmesi hakkında ortak eylem kararının ışığı altında örgütlü suçluluğun yapısal unsurla­rını belirlemek olanaklıdır.

Bunların başında, organize bir yapılanma gelmektedir. Kuşku­suz, örgüt veya aynı anlamda kullanılan teşekkül, çete kavramla­rı organize yapılanmayı içermektedir. Bu organize yapının, belir­siz nitelikte bir suç programına sahip olması gerekir. YTCY’nin 220. maddesinde yer alan “yasanın suç saydığı eylemler”, “amaç suçlar” ve “örgüt içindeki hiyerarşik yapı” deyimleri, suçun yapı­sal unsurlarını ortaya koymaktadır.

Örgütlü suçluluğun bir diğer Özelliği, sürekliliğidir. Programla­nan suçun işlenmesinden sonra dahi, suç örgütü devam etmeli­dir. Ve son olarak suç örgütü, en az üç kişiden oluşmalıdır.

Sayılan özellikler, örgütlü suçluluğu suç ortaklığından ayır­maktadır. Amaçlanan belirli bir suçu işlemek için bir araya gel­menin hukuksal tanımı, suç ortaklığıdır. Örneğin belirli bir tarih­te yapılması kararlaştırılan bir ihaleye fesat karıştırarak çıkar sağlamak isteyenlerin, suç işlemek amacıyla örgüt, kurdukların­dan bahsedilemez. Bu birlikteliğin adı, suç ortaklığıdır.

Ayrıca, örnek gösterilen amaç suç olan ihaleye fesat karıştırma suçunu işlemek için, araç suçların da (sahtecilik vs) işlenmiş ol­ması, suç ortaklığı kapsamındadır; suç ortaklığını “suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna” dönüştürmez.

Bu nedenlerle üniversitesinin, YÖK’ün ve Cumhurbaşkanı’nın tercih ve güvenini kazanmış; kurumunu iş, işlem ve eylemleriyle çağdaş bir bilim yuvası niteliğine kavuşturmuş olan bir bilim ada­mına, eylemlerinin hukuksal yönden onaylanmayıp suç olarak yüklenebilmesi, ancak ve ancak önceden devamlı suç işlemeyi amaçlayan bir örgütü kurduğunu açıkça gösteren ve hukuksal olan kanıtlara dayanmakla olasıdır.

Rektörler hakkındaki ceza soruşturması yetkisi, 2547 sayılı Yükseköğretim Yasası’nın 53. maddesi uyarınca YÖK’e aittir.

Ayrık haller 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Yasası’nın (CMY) 250. maddesinde gösterilmiştir. 4422 sayılı Çıkar amaçlı Suç Ör­gütleriyle Mücadele Yasası yürürlükten kaldırılmış olmasına rağ­men, bu nitelikteki mafya tipi suç örgütünün faaliyeti çerçevesin­de, cebir ve tehdit uygulayarak işlenen suçlar, görev ve yargı çev­resinin belirlenmesi yönünden önemli sayılmıştır. CMY’nin 251. maddesi uyarınca, sıfat ve görevleri ne olursa olsun bu suçları iş­leyenler hakkındaki soruşturma HSYK’ca görevlendirilen cumhu­riyet savcıları tarafından bizzat, kovuşturma, da yine CMY ile gö­revlendirilmiş ağır ceza mahkemelerince yapılır. Bu ayrık hük­mün uygulanabilmesi için çıkar amaçlı suç örgütünün varlığı yet­mez. Ayrıca bu örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen suçun da, cebir ve tehdit uygulanarak işlendiğinin kanıtlanması ilk koşul­dur. Aksi halde, soruşturma yönünden (2547 sayılı Yasa’daki) yet­kinin garbı söz konusudur.

Cebir, iradeyi ortadan kaldıran veya sınırlayan ve muhatap ki­şi üzerinde kullanılan fiziki enerjidir. Tehdit ise manevi cebir, zor­lama olup, bir şeyin yapılması veya yapılmaması ya da yapılması­na müsaade edilmesini sağlamak için, istenenler gerçekleşmedi­ği takdirde zarara uğratılacağının muhataba bildiri İme sidir. Teh­dit, objektif olarak muhatabı üzerinde ciddi korku yaratmaya el­verişli, yeterli ve uygun olmalıdır. Çıkar amaçlı suç örgütlerinde ayrıca tehdidin yıldırma, korkutma ve sindirme oluşturacak bo­yutta olması da aranmalıdır.

Örneğin, amaçlanan suçun işlenebilmesi için bir üçüncü ki­şinin eylem veya işlemi gerekli ise bu kişiye yapılması istenen şey ve yapılmaması halinde uğrayacağı zarar açık bir biçimde bildirilecek ve bu korkutma ve yıldırma sonucu amaca ulaşıla­caktır.

Tehdidin suçun mağduru olması gereken muhatabına ulaştığı ve yarattığı ciddi korku sonucu atılı suçun kesin olarak işlendiği açık ve hukuksal kanıtlarla ortaya konulamadığı sürece, bir ta­kını varsayımlara dayanarak CMY’nin 250. ve 251. maddelerinde yer alan ayrık hükümlerin uygulanmasına olanak yoktur.

Örgütlü suçlarda, kuvvetli kuşku nedenlerinin varlığı duru­munda tutuklama nedeni var sayılabilir. CMY’nin 100. maddesi tutuklama kararı verilebilmesini, kuvvetli suç kuşkusunun varlı­ğını gösteren olguların ve bir tutuklama nedeninin bulunması du­rumuna bağlamıştır. Şüphelinin kaçması, saklanması veya kaça­cağı şüphesinin bulunması, kanıtları yok etme, gizleme veya de­ğiştirme, tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminin saplanması biçiminde olgular yoksa, aksine örgütlü suçluluğun unsurları üzerinde kuvvetli kuşkular varsa, verilecek tedbirden ibaret, tutuklama kararının, giderilmesi olanaksız yargı­sız infaza dönüşmesi olasılığı da var demektir.

Sonuç “Hukukun işlerlik kazanmadığı bir rejimin, yurttaşlarına güven vermesi ve varlığını koruması beklenemez.” Sayın Cumhurbaşkanı’nın özdeyiş niteliğindeki bu uyarısının ışığında, bağımsızlığına getirilen tüm kısıtlamalara rağmen Türk yargısının, mevcut kanıt­lan irdeleyip değerlendirerek, maddi gerçeği bulacağına ve ada­leti sağlayacağına gönülden inanıyorum.

9 Aralık 2005, Cumhuriyet

YTCY Macerası

Dünyanın hiçbir çağdaş ve uygar ülkesinde ceza yasası gibi bir temel yasa, siyasi bir komisyon tarafından hazırlanmamıştır.

01 Nisan 2005, bilimsel destekli bir siyasi alt komisyon tarafın­dan hazırlanan Yeni Türk Ceza Yasası’nın (YTCY’nin) yürürlüğe gireceği tarihtir.

İkisi ana muhalefet partisinden olmak üzere beş kişilik Adalet Alt Komisyonu, yedi aydan kısa bir süre içerisinde 58 toplantı yapa­rak Türk toplumunu yakından ilgilendiren bu temel yasayı Türk ve dünya Ceza Hukuku âlemine armağan etmiştir. Bu görevini yerine getirirken, yılların ürünü 580 maddelik hükümet tasarısını tümüyle bir kenara bırakmış, 78 yıllık Türk Ceza Hukuku Öğretisinden, Yar­gıtay içtihatlarından yararlanmak yolundan özenle kaçınmış, kendi­sini her konuda yeterli ve yetkin görmüştür. Komisyonun danışman kadrosu ise üç doçent ve bir Yargıtay üyesinden ibarettir.

Bu oluşum, çalışma yöntemi ve ortaya çıkan eser incelendiğin­de açığa çıkan gerçekler şunlardır.

A- Türk siyasi yaşamı, hükümet tarafından gönderilen bir te­mel yasa tasarısına hükümetin sahip çıkmadığına ilk defa tanık olmaktadır. O halde amaç hükümet tasarısının yasalaşması değil, bu tasarının araç olarak kullanılmasıyla siyasal iradesinin temel yasaya egemen kılınmasını ve dış politikada bir takım çevrelerin beğenisini ve onayını sağlamaya çalışmak olmuştur.

B- Dünyanın hiçbir çağdaş ve uygar ülkesinde ceza yasası gibi bir temel yasa, siyasi bir komisyon tarafından hazırlanmamıştır.

C- YTCY’nin yasalaşma süreci üzerinde ayrıca durulmalıdır. Hü­kümet tasarısı 12 Mayıs 2003 tarihinde TBMM Başkanlığı’na sevk edilmiş, oluşturulan Adalet Alt Komisyonu, 21 Ekim 2003’te başladı­ğı çalışmalarını 12 Mayıs 2004’te tamamlayarak, hazırladığı 348 maddeden ibaret “Türk Ceza Yasası” tasarısını Adalet Komisyonu’na iletmiştir.

Tasarının yazılı olarak bilim ve uygulama çevrelerine gönderi­lip görüş alınması önemsenmemiş, gerekçeler geç yazılmış, inter­netten bilgilendirme yeterli bulunmuş, 21-22 Mayıs 2004 ve 25 Mayıs 2004 tarihlerinde yapılan iki bilgi şöleni dışında bilimsel görüş üretilmemiş, sempozyumlardaki eleştiriler ve verilen çok kısa (yirmi günlük) sürelerde, bilim adamı sorumluluğu içerisinde iletilen görüşler ve raporlar göz ardı edilmiştir.

Adalet, Komisyonu ve TBMM Genel Kurulu’nda tartışmasız geçen oturumlardan sonra tasarı 26 Eylül 2001 de kabul edilmiş ve 12 Ekim 2004 tarihinde de Resmi Gazetede yayınlanarak ya­salaşmıştır.

Temel ceza yasalarının diğer ülkelerdeki hazırlanış yöntem ve süreçlerine bakıldığında YTCY’nin aceleye getirildiği görül­mektedir.

D- 12 Mayıs 2003 tarihinde TBMM’ye sevk edilen hükümet ta­sarısı çok geniş katılımlı bilimsel komisyonların 1987, 1997 ve 2000 yıllarında hazırladıkları ön tasarıların (eleştirilere göre) ge­liştirilmiş son şeklidir. Hükümet tasarısının yok sayılması, 17 yıl­lık bir birikimden yararlanılmaması, bilimsel destekli siyasi alt komisyonun adeta bir öç alma davranışına girdiğinin kanıtıdır.

E- Temel ceza yasasının hazırlanmasında öncelikle ülkedeki Ceza Hukuku birikiminden, öğretinin yetkin kuruluş ve kişilerin­den, yargısal içtihatlardan, hukuk felsefesi, hukuk sosyolojisi ve metodolojisinden yararlanmak koşuldur. Kriminolojinin yanında, istatistikler, uluslararası sözleşmeler ve AÎHM kararları yardımcı kaynaklar olmalıdır.

Yedi aydan az bir sürede yeni bir ceza yasası hazırlamak belki alanında dünya rekoru olabilir. Ancak bu rekor, bilimsel destekli siyasi alt komisyonun ve giderek siyasi iradenin, işin önem ve ciddiyetinin ayırımda olmadığının da kanıtıdır.

F- YTCYnin aceleye getiriliş gerekçesi birçok kez siyasi irade­nin sözcüsü tarafından açıklandığı için. Türk toplumuna çağdaş, özgün bir yasa kazandırma fırsatının, AB Komisyonu Türkiye İlerleme Raporunun düzenlenmesi ve 17 Aralık zirvesi öncesi müzakere tarihi alabilmek uğruna kaçırıldığını söyleyebiliriz.

G- TBMM Genel Kurulu’nda YTCY’nin her bir maddesinin okunması ile bu maddelerin kabul edilmesi adeta eşzamanlı ol­muş, önceki aşamalarda giderilmeyen eksikliklerin TBMM Genel Kurulunda ortaya konularak düzelt ilmesi yoluna gidilmemiştir. Temel yasaların tek tek maddeleri yerine bütününün oylanması­nı sağlayan TBMM İçtüzüğü ilgili maddesinin Anayasa Mahkeme­si’nce iptal edilmesine rağmen, sonuçta adeta iptal edilen kuralın uygulandığı söylenebilir.

H- Adalet Komisyonu raporunda, madde başlığı ve gerekçesi­nin, metnin ayrılmaz bir parçası olduğu vurgulanmıştır. Yasama denetiminden geçmeyen madde gerekçelerine üstünlük tanınma­sının, hukuksal dayanağını ortaya koyabilmek olanak dışıdır. Kal­dı ki bir çok madde gerekçesinin de, yasa metninde dayanağı bu­lunmamaktadır. Gerekçeye, maddenin yorumlanmasında dayanılabilmesi için, gerekçenin metinden kopuk olmaması, metinde ifadesini bulması gerekmekledir. Oysa maddelerdeki düzenleme­di1 söz konusu olmayan birçok nokta, gerekçelerde yer almıştır.

765 sayılı TCYT, 78 yıldan bu yana geçirdiği 70’e yakın değişik­likten sonra bütünlüğü ve felsefesi bozulmuş, tutarlılığı kalma­mış, eskimiş, yaptırımları arasındaki oranlar değişmiş, çağdaş Ceza Hukuku görüşlerine yabancı kalmış bir yasa haline gelmiş­ti. Yenilenmesi zorunluluktu. Ancak ortaya çıkan yasa, beklenti­leri karşılamaktan uzak. Dilinde özensiz, sistematiği var olduğu söylenilen felsefesine ters, gerekçeleri eksik ve hatalı; terim, ta­nım, kavram ve kuralları yanlış, hatalı ve çelişkili, yaptırımları oransız, sakat bir yasadır.

Genel gerekçesinde, özgün ve ulusal olduğu savunu İsa da ger­çek olan yasanın kimi bölüm ve maddelerinin Rus, Polonya, İs­panyol, Fransız ve Alman ceza yasalarından aynen alınarak bir alaşım, bazılarına göre aşure veya çorba oluşturulmasıdır.

Aceleciliğin doğal sonucu olarak yasanın dilinde özensizlik, tu­tarsızlık ve ciddi ifade bozuklukları vardır.

  1. maddenin “adalet önünde eşitlik” başlığı yanlıştır. Adaleti sağlayacak olan eşitliktir. Kaldı ki anayasal bu hükmün ceza ya­sasında veri yoktur.
  2. maddedeki “ceza içeren kanunlardaki suçlar” tanımı Türkçe olarak yanlıştır.
  3. maddede yer alan “süreli veya geçici” aynı anlamdadır’.
  4. maddenin 1 ve 3. fıkralarında “istem”, 113/2. maddesinde “talep” sözcükleri kullanılmıştır.
  5. bölüm başlığı “cezanın bireyselleştirilmesi” 20. madde başlı­ğı ise “ceza sorumluluğunun şahsiliğindir.

28/1. madde de yer alan “muhakkak ve ağır bir korkutma” Türkçe1 ifade yönünden yanlış ve anlamsızdır.

44/1. madde de yer alan “birden fazla farklı suçun” ifadesi di­li yönünden rahatsız edicidir.

Ömür boyu hapis cezası yerine, müebbet hapis cezası (md 46-49) kavramı kullanılmıştır.

İkinci kışımın ikinci bölümünün başlığı yanlıştır. Yasa hük­münü, amirin emrini yerine getirme, meşru savunma ve zorunlu­luk hali, ceza sorumluluğunu değil, hukuka aykırılığı ortadan kal­dıran, hukuka uygunluk halleridir.

Cebir, şiddet, tehdit halleri, kusurluluğu; yaş küçüklüğü, akıl hastalığı ise isnat yeteneğini ortadan kaldıran nedenlerdir. Tama­mının ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenler başlığı altında toplanması, Ceza Hukuku ilkelerine aykırıdır.

Müessir fiil veya etkili eylem yerine “yaralama” sözcüğü­nün kullanılması yerinde değildir. Yaralama, etkili eylemin her şeklini kapsamaz.

  1. madde “intihar” başlığını taşımaktadır. “İntihara teşvik ve yardım” yerine bu başlığın kullanılmasının yanlış olduğu açıktır.
  2. madde başlığı “taksirle öldürmedir. Metin de doğru ola­rak “taksirle ölüme neden olma” denilmiştir.
  3. madde de yer alan “onur” ve “şeref sözcükleri aynı an­lamdadır.
  4. maddede yer alan “üstü kapalı geçiştirilmiş” ibaresi Türkçe yönünden yanlıştır.
  5. madde başlığında “ölümünün kişi olarak nitelendirilme­si hatalı olmuştur.

Şantaj (md 107), genital muayene (md 287), irtikâp (md 250) gibi yabancı sözcükler kullanılmıştır.

  1. maddenin Genel Kurul’da yapılan görüşmeleri sırasın­da dikkatsizlik sonucu “baladaki fıkra”, “vazifeyi icra”, “muhalif”, “icbar”, “bilistifade”, “takbih”, “tezyif’ sözcükleri madde metnine girmiştir.

Yasa ile cürüm-kabahat ayrımı kaldırıldığı halde, aynı mad­denin 4. fıkrasında “başka bir cürüm işleme”, artırım nedeni sa­yılmıştır.

  1. maddenin başlığında “suç işleme amacıyla örgüt kur­ma”, madde metninde ise “yasanın suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla örgüt kurma” denilmiştir.

287/1 maddesindeki yazım yanlışı nedeniyle genital muaye­neye hâkim ve savcının birlikte karar verecekleri anlaşılmalıdır. Karar yetkisi hâkimindir.

  1. madde başlığı “hükümlü veya tutuklunun kaçmasıdır. Madde metninde ise “gözetim altında bulunduğu görevlilerin elin­den kaçan hükümlü ve tutukludan bahsedilmektedir. Gerekçede “kanunen gözaltına alındıktan sonra kaçan kimselerinde” madde­nin kapsamına alındığı, böylece örneğin karakol nezarethanesin­den kaçan kimse hakkında da bu maddenin uygulanmasının sağ­landığı belirtilmiştir. Gözaltında hükümlü ya da tutuklu olamaz.

Yasa’nın sistematiğine bakınca, bu konuda da yanlışlıklar göze çarpmaktadır:

Adalet Komisyonu raporunda, ertelemenin koşullu af kuru­mu olmaktan çıkarılıp, ceza infaz kurumu haline getirildiği belir­tilmesine rağmen, bu konu Ceza İnfaz Yasası yerine YTCY’ DE (md 51) düzenlenmiştir.

Rüşvet tanımının 252. maddenin 1. yerine 3. fıkrasında yapıl­ması hatalıdır.

İdari bir yaptırım uygulanması için yapılan isnatlarda, iftira suçu kapsamına alınmıştır. Bu haliyle “adliyeye karşı suçlar” bö­lümünde yer alması hatalıdır.

İhmali hareketlerin bütün suç tiplerinde uygulanması ve ge­nel hükümlerde yer alması gerekirdi.

“Radyasyonu yayma” başlığı altında 172/1. maddede düzen­lenen suçun “topluma karşı suçlar” değil, “kişilere karşı suçlar” bölümünde yer alması gerekirdi.

Tanımlarda da eksiklikler ve yanlışlıklar bulunmaktadır:

“Düşünce suçu”, “eziyet”, “müstehcenlik”, “münhasır ekono­mik bölge”, “bilimsel bir deney”, “tedavi amaçlı deneme”, “atom enerjisi” kavramlarının tanımları yapılmamıştır. Bu nedenle ya- sallık ve belirlilik İlkelerine uygun değildir.

  1. maddedeki vatandaş tanımı, taraf olduğumuz “Suçluların İadesine Dair Avrupa Sözleşmesi”nin ö/l-c maddesine aykırıdır. Sözleşmeye göre vatandaşlık, vatandaşlığa ilişkin kararın verildi­ği güne göre belirlenecektir. YTCY fiili işlediği sırada Türk vatan­daşı olan kişiyi vatandaş kabul etmektedir. Bu tanım Anayasa’nın 38/son maddesine de aykırıdır.

Yargı görevi yapan deyiminden sadece hâkimin anlaşılması gerekirken, 6. maddede savcı ve avukatlarda kapsama alınmıştır.

Yasa’nın 94. maddesinde yer alan “işkence” tanımı eksiktir. Yasa’nın 21/2 maddesinde yapılan “olası kast” tanımında yanlışlık vardır. Tanıma göre “kişinin suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işle­mesi halinde” olası kast vardır. Tanımda, neticenin istenmesi be­lirtilmediği için aslında bilinçli taksirin tanımı yapılmıştır.

Olası kast ile bilinçli taksir birbirine benzeyen kavramlardır. Olası kastta fail neticeyi öngörmesine rağmen onu istemekte ve kabullenmektedir. Bilinçli taksirde ise neticenin meydana gelme­sini istemez.

Bu ayrım, maddeye gerektiği biçimde açıklanamamıştır. Olası kastta ceza indirimine gidilmesinin, çağdaş Ceza Hukuku’nda ör­neği yoktur.

Yasada yer alan ilke, kavram ve kurallara bakıldığında da aykı­rılıklar göze çarpmaktadır:

YTCY’nin 3/1. maddesinde yer alan “suç işleyen kişi hakkın­da işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunur fıkrası, yasaya egemen olan görüşü ve ilkeyi ortaya koymaktadır.

Bu görüş, fiili öne çıkaran, insana değer vermeyen ve cezaların kişiselleştirilmesini önleyen, bu nedenle çağdaş ceza Hukuku’nda veri olmayan bir görüştür.

Rus Ceza Yasasından alındığı anlaşılan ve “ceza kanununun amacı” başlığını taşıyan 1. maddenin Anayasamızda yer alan ku­ralların yinelendiği ve ceza yasalarında bu tür amaç maddelerine yer bulunmadığı açıktır. Kaldı ki, madde de yer alan kamu düze­nini ve toplum barışını korumak amacına rağmen, yasa metinle­rinde kamu düzenine yer verilmemiş, toplum barışı, aynı anların taşımayan “kamu barışı” ne çevrilmiştir.

Toplum barışı, kamu düzenini korumanın sonucudur. BM Kişi­sel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi de ve AİHS’ DE kul­lanılan kavram, kamu düzenidir.

Yasa’nın genel hükümleri, 5. madde uyarınca özel ceza kanun­ları ve ceza içeren yasalardaki suçlar hakkında da uygulanacaktır. Yasalar arasında alt-üst ilişkisi bulunmadığı için bu hüküm, gele­cekteki yasalar yönünden ancak bir dilek niteliğindedir.

Yasalar arasındaki çatışma, önceki-sonraki yasa veya özel genel yasa nitelemesi yapılarak giderilir. Temel yasa olması, YTCY’ YE ayrıcalık tanımaz. Yürürlüğe gireceği tarihten itibaren, genel hükümlerinin yürürlükteki özel ceza yasalarına etkili ola­cağında ise kuşku yoktur. TC’de bulunmayan ancak özel ceza yasalarında yer alan cezaların uygulanma olanağı ortadan kalk­maktadır. Askeri Ceza Yasasında öngörülen askerlik mesleğine özgü suçlar, 01 Nisan 2005 tarihinden itibaren yaptırmışız kala­caktır. Bu halin ayrı bir kaos yaratacağı kuşkusuzdur.

İcra İflas Yasası’nda düzenlenen suçların YTCY ile kabahat ni­teliği kalkınıştır. Artık hapis cezası öngörülen bu suçlardaki za­manaşımı süresi en az 8 yıl olmuş, ayrıca YTCY 5. maddesi gere­ğince bu cezaların paraya çevrilmesi ve ertelenmesi olanağını ne­deniyle, icra işlemleri ve icra mahkemelerinde yeni sorunların or­taya çıkması kaçınılmazdır’.

Ceza yasalarının temel ilkesi olan “yasallık ilkesi” YTCY’ de öngörülen birçok suçla tartışmalı hale getirilmiştir. Örneğin, 96. madde de yer alan “bir kimsenin eziyet çekmesine yol açacak davranışları gerçekleştiren” tanımlar yasallık ilkesine aykırıdır.

765 sayılı TCY’nin 15/1. maddesinde yer alan, üst sınırı göste­rilmeyen hapis cezalarının üst sınırının 5 yıl olduğu kuralı YTCY ye alınmamıştır. Bunun sonucu olarak özel yasalarda kaba­hat niteliğindeki “bir aydan az olmamak üzere”, “iki aydan az ol­mamak üzere” gibi ceza öngören maddelerin üst sınırı, kabahat­ler yönünden iki yıl, hapis cezaları yönünden 5 yıl iken, artık YTCY 49. madde uyarınca 20 yıl olmuştur.

Bunun sonucu olarak, özel yasalardaki üst sınırı gösterilmeyen kabahat niteliğindeki eylemler, artık YTCY ile hapis cezasına dö­nüştüğünden üst sınırı 20 yıl olmanın yanı sıra, bu suçlar ağır ce­za mahkemelerinin görev alanına girmiştir. Bir aydan yirmi yıla kadar hapis cezası öngörülen bir eylemdeki cezanın, ne derecede yasallık ilkesine uygun olduğu da tartışmalıdır. Yasallık ilkesi, bir konunun salt yasada düzenlemesi ile sağlanamaz. AİHM kararla­rı da bu yöndedir.

YTCY ile eksik teşebbüs-tam teşebbüs ayrımının kaldırılma­sı yerinde olmamıştır. Öğreti ve uygulamanın, ayrımın nasıl yapı­lacağına ilişkin saplamaları göz ardı edilmiştir. Ayrıca gönüllü vazgeçmeyi düzenleyen 36. maddede yer alan “kendi çabalarıyla suçun tamamlanmasını veya neticenin gerçekleşmesini önlerse” ifadesi etkin pişmanlıktır (faal nedamettir). Kurumlar ve kavram­lar, madde başlığı ve metni birbirine karıştırılmıştır.

Uygulamada da aksaklıklar söz konusu olacaktır:

  1. YTCY’nin 4. maddesinde “yasayı bilmemek değil, ceza ya­salarını bilmemenin mazeret olmadığı” belirtilmekte, Adalet Komisyonu raporunda da bu durum klasik anlayışın terk edil­mesi olarak gösterilmektedir. Ceza yasaları dışındaki yasalarda yer alan görev ve yükümlülüklerin ihlali nedeniyle oluşan suç durumunda, özel yasayı bilmemek hata olarak mı değerlendiri­lecektir?

Yasa her faklı düzenlemeyi, bir yenilik olarak göstermektedir. An­cak her yeninin doğru ya da hukuksal olduğu elbette söylenemez.

Adalet Alt Komisyonunda bilimsel kimliği ile yer alarak ya­sa tasarısının redaksiyon işlemlerini de yapan kişi tarafından ya­sa yorumlanırken; kişinin 4. madde uyarınca sakınamayacağı bir hatadan yararlanacağını; örneğin resmi nikâh yapılması bilincin­de olan kişi için imam nikâhı yaptırmak suçunun oluşacağı, an­cak bu bilinçte olmayanlar açısından anılan suçun oluşmayacağı belirtilmiştir. Yapılan bu yoruma geçerlilik tanınmasının sonuçla­rı düşünülmelidir:

YTCT’nin 50/3. maddesinde daha önce hapis cezasına mah­kûm edilmemiş olmak koşuluyla, mahkûm olunan 30 gün ve da­ha az süreli hapis cezası ile fiili işlediği tarihte 18 yaşını doldur­mamış veya 65 yaşını bitirmiş bulunanların mahkûm edildiği 1 yıl veya daha az süreli hapis cezası, birinci fıkrada yazılı seçenek yaptırımlardan birine çevrilir (zorunlu çevirme).

  1. maddeye göre, erteleme kurumu sadece hapis cezası yö­nünden söz konusudur. 50/3. maddedeki hükümlülere erteleme olanağı kalmamıştır. Cezası, bireyselleştirme sonucunda para ce­zasına çevrilen sanık, erteleme olanağından yararlanamamakta, çelişkili bir durum ortaya çıkmaktadır.

Adli para cezasının düzenlendiği 52/2. maddede, bu cezanın kişinin ekonomik ve şalisi hallerinin göz önünde bulundurularak takdir edileceği öngörülmüştür. Cezanın tazminat niteliği taşıma­dığı göz ardı edilmiştir. Aynı suçu işleyenlerin ekonomik durumla­rına göre farklı ceza almaları, öncelikle Anayasa’da sonra yasada yer alan eşitlik ilkesine kesinlikle aykırıdır.

58/3. maddeye göre tekerrür halinde, sonraki suça ilişkin yasa maddesinde seçimlik olarak hapis cezası ile adli para ceza­sı öngörülmüşse hapis cezasına hükmolunur. 50/2’ye göre hâkim seçenekli halde hapis cezasına hükmetmişse, bu ceza ar­tık adli para cezasına çevrilmez. Tekerrür halinde hapis cezası kalacak ve paraya çevrilemeyecektir.

Zincirleme suç ile fikri içtima tanımlan arasındaki benzerlik, kavram karışıklığına yol açacaktır. Ayrıca cinsel saldırı veya cin­sel istismarda zincirleme suç hükümlerinin uygulanamayacağı öngörülerek, örneğin evlilik içinde eşiyle zorla ilişkide bulunan kişi, şikâyet halinde her bir ilişki için yedi ila on iki yıl hapis ceza­sı yaptırımı ile karşı karşıya kalacaktır.

YTCY’nin 61/4. maddesinde yer alan “daha az cezayı gerekti­ren birden fazla nitelikli hal” kavramının ne anlama geldiği anla­şılamamaktadır.

İntihar başlıklı 84/1. maddesinde 84/1. madde de başkasını intihara azmettiren ile teşvik eden, karan kuvvetlendiren ya da yardın edenlere eşit ceza öngörülmektedir. Bu öngörme 38. ve 39. maddelerdeki düzenlemelerle çelişmektedir.

86/2. maddede düzenlenen nitelikli yaralama sonucu 88 madde kapsamında basit yaralama suçunun oluşması durumun­da, yine şikâyete bağlı olacaktır. Yani 88. madde kapsamında ka­lan silahla yaralama ya da kamu görevlisini yaralama suçları, şi­kâyete bağlı olacaktır. Oysa kamu görevlisine sövme, 131. mad­deye göre şikâyete bağlı bir suç değildir.

Nitelikli yaralamaya teşebbüs (86/2) suçunda alt sınırdan ceza verildiğinde, verilecek ceza 2 yıl hapis cezası, teşebbüs ne­deniyle 35. madde uyarınca oranında indirilince 6 ay hapse hükmolunacaktır. Nitelikli yaralama gerçekleşir ve 88. madde kapsa­mında sonuç alınırsa, verilecek ceza 4 ay hapistir. Teşebbüs hah, tamamlanmış halden daha fazla cezayı gerektirecektir.

YTCY’nin 95/4 maddesine göre “işkence sonucunda ölüm meydana gelmişse” ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur. 99/1-3 maddelerinde ise, rızası olmadan bir kadının çocuğunu düşürten fail, fiilin kadının ölümüne neden olması halinde 15 yıldan 20 yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Bu maddelerdeki cezalar arasında orantısızlık bulunduğu tartış­masızdır.

Terk suçunu öngören 97/2. maddede, “terk dolayısıyla mağ­durun bir hastalığa yakalanması, yaralanması veya Ölmesi netice­si ağırlaştırılmış suç hükümlerine göre cezalandırılması” öngö­rülmüştür. Neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçunu düzen­leyen 87. madde de ise, herhangi bir ceza yaptırımı bulunmamak­tadır. Hastalık yönünden yaptırım sadece iyileşmesi olanağı bu­lunmayan bir hastalığa neden olmuşsa öngörülmüştür. İyileşebi­lir bir hastalıkta uygulanması olanağı yoktur.

116/1. maddede gündüzlerin konut dokunulmazlığını boz­mak suçu şikâyete bağlı iken, 116/3’te gündüzlerin işyerine girmek şikâyete bağlı değildir. Oysa konutun işyerine göre kişinin özel ala­nı ve yaşamı açısından daha fazla korunması gerekmez mi?

YTCY’nin 125. maddesinde hakaret ve sövme eylemlerinin aynı yaptırıma bağlanması yerinde olmamıştır.

YTCY’nin 130/2. maddesinde “ölünün ceset veya kemikleri­ni alma suçu” yakınmaya bağlı olup, ölünün herhangi bir yakını­nın bulunmaması halinde, fiil cezasız kalmaktadır.

Yasa’nın 145. maddesinde hırsızlık suçun konusunu oluştu­ran malın değerinin azlığı halinde, yapılacak indirim miktarının belirlenmemesi ve ceza vermekten vazgeçilebileceğinin kabulü, farklı uygulamalara yol açabilecektir. Aynı sorun 147. madde için de geçerlidir. Benzer ya da aynı olaylarda çok farklı sonuç ceza­ların uygulanması ise, cezanın somut durum gözetilerek belirlen­mesini değil, yargıya güvensizliği akla getirecektir.

TCY 163. maddesi ile, laiklik koruma altında iken, bu mad­denin yürürlükten kaldırılması sonrasında, YTCY’ DE düzenlenen 122/1-a, 216/3 ve 230/5. maddelerinin uygulanmasında laikliğin değil, laiklik karşılı eylemlerin koruma görmesi ve dolayısıyla la­iklik karşıtı eylemlerin çoğalması tehlikesi vardır.

170/1-c maddesinde silahla ateş eden veya patlayıcı madde kullanana aynı yaptırıma bağlanmıştır. Tehlike yaratma bakımın­dan, taşın bile silah sayılabildiği YTCY’ DE belirtilen konuların ay­nı biçimdi1 değerlendirilmesi yanlış olmuştur.

YTCY ile basit, rüşvet, suç olmaktan çıkarılmıştır. Bu hal 252. maddenin gerekçesinde “işlenen suç siyaseti gereğine” bağ­lanmıştır. Yolsuzlukların giderek arttığı bir dönemde, işlenen suç siyasetini anlamak ve kabul etmek olanak dışıdır.

Yasa’nın 278. maddesi ile “işlenmekte olan bir suçun bildi­rilmesi zorunluluğu” getirilmesi, kişi özgürlüğüne aykırıdır.

YTCY’nin yirmidir ayrı yerinde, suçun basın yoluyla işlen­mesi, cezanın artırım nedeni olarak düzenlenmiştir. Örneğin YCTY’nin 267/1. maddesinde, iftira suçunun basın-yayın yoluyla işlenmesinin kabulü, basının haber verme ve toplumun bilgilen­me hakkını tehlikeye düşürebilecektir. Medyanın yürütme orga­nına yakınlaşmaması için, ticari ilişkilerde bulunmasını engelle­mek veya sınırlamak yerine; yapılan düzenlemeler basın özgürlü­ğünü ciddi biçimde kısıtlayıcı niteliktedir.

“Çevreye karşı suçlar” başlığı altında yeni suç türlerinin oluşturulması ve yaptırıma bağlanması yerinde ise de, çevrenin kasten veya taksirle kirletilmesinin, yasanın yayın tarihinden iti­baren 2 yıl askıya alınmasının ve adeta bu süre içerisinde suç iş­lenmesinin göz ardı edilmesinin, hukuksal bir açıklaması olamaz. Ayrıca gürültüye neden olma suçunun, başka bir kimsenin sağlı­ğının zarar görmesine elverişlilik koşuluna bağlanması, maddeyi uygulanamaz hale getirmiştir.

Yukarıda açıklanan eksiklikler, hatalar ve yanlışlar, saptanan­lardan ancak bir bölümünü oluşturmaktadır.

Çok kısa bir süre verilmiş olmasına rağmen, panel ve sempoz­yumlarda vb yapılan konuşmalarda, hazırlanan ve bakanlığa gön­derilen raporlarda bu konular vurgulanmış ve Adalet Komisyonu’na da gönderilmiştir. Adalet Komisyonu’nun 3-4 oturumda ta­mamladığı görüşmelerde dikkate alınmayan eleştiri sahipleri Prof. Dr. Mehmet Emin Artık, Koksal Bayraktar, Nur Cengel, Yüksel Ersoy, Zeki Hafizoğlulları, Bahri Öztürk, Durmuş Tezcan, Nevzat Toroslu, Duygun Yarsuvat; Doç. Dr. Mustafa Avcı, Ali Rı­za Çınar, E Selam i Mahmut oğlu; Yrd. Doç. Dr. Mustafa Hu han Er­dem, Handan Yokuş Sevük, Yılmaz Yazıcıoğlu, Mustafa Tören Yü­cel; TBB’den Av. Teoman Ergün, Zeki Ekmen ve Yargıtay onursal Üyesi Necati Apaydını vb belirtmekte yarar bulunmaktadır.

YTCY’nin bu haliyle 01 Nisan 2005 tarihinde yürürlüğe girmesi halinde, Türk yargısı büyük bir karmaşa ve kargaşaya düşecektir. Yasada değişiklik yapma gereksinimi kaçınılmaz olacaktır. Böyle­ce yasa, dünyaya bilimsel destekli siyasi alt komisyon tarafından en kısa süre hazırlanan temel ceza yasası olma örneğini, en kısa sürede değişikliğe uğrayan temel yasa unvanı ile yineleyecektir.

Böyle bir duruma düşmeyi önlemenin tek yolu, yasanın yürür­lüğe girmesini bir yıl ertelemektir. Bu süre içerisinde yasadaki eksiklikler giderilebilir, hatalar ve yanlışlar düzeltilebilir. Ayrıca aynı biçimde 01 Nisan 2005 tarihinde yürürlüğe girecek yeni Ceza Muhakemesi Yasası’nın yürürlüğünün de ertelenmesiyle, bu Yasa’da eleştirilere konu olan hatalar düzeltilebilir, araç, gereç ve eleman eksikliklerinin giderilmesi sağlanır.

Önerim, yapıldığı günün ertesinde hükümet sözcüsüne iletildi­ğinde, “şimdiye kadar neredeydiniz” cevabını aldı. Bu söylem, eleştirilerin ve erteleme önerisinin haklılığını kabul etmekle bera­ber, zaman aralığının yetersiz olduğunu açıklama anlamındadır.

Yasanın yürürlük maddesinin değişi irilmesi için yeterli zaman vardır. Yeter ki doğacak sonuçların Türk toplumuna vereceği za­rarın boyutlarının ayırtına varılsın.

Erteleme önerisinin, yıllarını öğreti de ve uygulamada Türk ceza Hukukuna vermiş hukukçuların, olacakları gören bilinçli bir feryadı olarak değerlendirilmesi en büyük dileğimizdir.’

 

17-18-19 Mart 2005, Cumhuriyet

* YTCY’nin yürürlüğe girmesi I Nisan 2005 gününden I Haziran 2005 gününe ertelen­miş ve 345 maddeli Yasa’nın yürürlüğe girmesinden önce ve sonrasında altı kez toplam 63 maddesi değiştirilmiştir.

Laiklikten ödün olmaz

Özgürlükleri yok etme sonucunu hedefleyen ve şiddeti de reddetmeyen bir düşünce sistemine özgürlükleri kullanarak hedefine ulaşma olanağı tanınamaz.

İfade, bir başka deyimle düşünceyi açıklama özgürlüğü anlam ve önemi nedeniyle çağdaş demokrasilerin olmazsa olmaz koşulu­dur. Çoğulculuğun sağlanması, ancak ifade özgürlüğüyle olanaklı­dır. Ayrıca diğer bir emel hak ve özgürlükler de var oluşlarını ifade öz­gürlüğüne borçludurlar. Bilim ve sanat, basın özgürlüklerinin olu­şumu, ifade özgürlüğünün varlığına bağlıdır. Toplantı hak ve özgür­lüğü kapsamındaki, toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı, dernek, siyasi parti, sendika kurma özgürlüğü gibi ortak özgürlük­ler de ifade özgürlüğünün sonucudur. Kanaat oluşturma ve oluşan kanaati dinsel alana taşıma halinde, din ve vicdan özgürlüğü kav- ramı ve ilkesine ulaşılmaktadır. İfade özgürlüğünün “eksen özgür­lük” olarak nitelendirilmesinin dayanağı, açıklanan özellikleridir.

Bu nedenlerle ifade özgürlüğünün korunması büyük Önem taşı­makta, uluslararası sözleşmelerle ve anayasal uta güvence altına alınması yoluna gidilmektedir. Bu güvence, ifade özgürlüğünün sı­nırsız olduğu anlamına gelmez. Tüm önemine karşın ifade özgürlü­ğü de diğer temel hak ve özgürlükler gibi sınırsız değildir. Özgürlük­ler bireyler için vardır ve bu nedenle paylaşılmaları zorunludur. Paylaşma, beraberinde doğal olarak sınırlandırmayı getirir.

Bireylerin, temel hak ve Özgürlükler kadar güvenli, huzurlu bir ortamda, barış içerisinde yaşama hakları vardır. Otoriteyi gerek­tiren bu yaşam hakkıyla özgürlükler arasında denge arayışları, özgürlükleri asıl ve sınırlandırmaları istisna kabul eden bir anla­yışla çözümlenmiştir.

Birleşmiş Milletler (BM) Siyasal ve Kişisel Haklar Sözleşmesinin 19. maddesinde, herkesin ifade özgürlüğüne sahip oldu­ğu vurgulanmakla. Beraber; “Bu hak belirli kısıtlamalara tabi I ut alabil ir. Ancak bunlar yasayla öngörülmek koşuluyla, başkalarının haklarına ve itibarlarına saygı göstermek, ulusal güvenliği veya kamu düzenini veya kamu sağlığı ve genel ah­lakı korumak için gerekli olan kısıtlamalar olabilir” sınırların daima ölçütleri belirlenmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) 10. maddesinde de ifade özgürlüğüne yer verilmiş, maddenin 2. fıkrasında bu öz­gürlüklerin kullanılmasının, hak sahibi bireylere görev ve sorum­luluk yükleyeceği vurgulandıktan sonra sınırlandırma koşulları sayılmıştır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de (AÎHM) üye devletler aleyhine açılan davalarda, bu sınırlandırma koşullarına uygun bi­çimde inceleme ve irdeleme yapmakta, karar vermektedir.

Sözleşme hükümlerine ve AİHM kararlarına öncelik vermemiz, Anayasa’nın değişik 90. maddesinde kendilerine tanınan üstünlü­ğün doğal sonucudur.

Sözleşmelere ve AİHM kararlarına göre, ifade özgürlüğüne ge­tirilebilecek sınırlamaların ölçütleri şunlardır:

A- İfade özgürlüğüne sınırlandırma; işlemlere, koşullara, sınır­lamalara ve yaptırımlara bağlama biçiminde yapılabilir.

B- Sınırlamalar ancak “yasalar” yoluyla yapılabilir.

C- Sınırlama, kabul edilebilir haklı bir amaca dayanmalıdır. Bu amaçlar’, mutlak olarak:

Genel yararı korumaya dönük olanlar (Ulusal güvenliği, top­rak bütünlüğünü, kamu güvenliğini, kamu düzenini koruma, suçu önleme, sağlığı ya da ahlakı koruma),

Kişisel hakları korumaya dönük olanlar (Başkalarının şeref ve haysiyetleri ile diğer haklarının korunması),

Yargı erkinin üstünlüğünün ve tarafsızlığının sağlanması ol­malıdır.

D- Sınırlamanın, demokratik toplum için zorunlu olması, baş­ka bir deyimle zorlayıcı sosyal bir gereksinimden sağlanması ve ölçülülük ilkesine uygun bulunması gereklidir. Bu gereksinimin her toplum, her üye devlet için ayrı nitelik taşıması doğaldır.

E- Ceza yaptırımına, kamu düzeni için açık, yakın ve somut bir tehlike oluşturan veya kin duygusunu yaymaya ve şiddeti kışkırt­maya yol açan ifadelerin varlığı halinde gidilebilir.

Anayasamızda da açıklanan uluslararası sözleşmelere koşut ola­rak 13. 14. ve 26. maddelerde sınırlama koşulları belirlenmiştir.

Özellikle vurgulanması gereken bir diğer ortak nokta, BM Sözleşınesi’nin 5. AİHS’nin 17. ve Anayasamızın 14/2. maddelerinde yer alan, koruma altına alman hakların kötüye kullanılamayacağı ve bu hakların diğer hak ve özgürlükleri yok edici biçimde yorumlanamayacağına ilişkin açık, kesin ve buyurucu hükümdür. Ayrıca Anayasamızın başlangıç bölümünde, laiklik ilkesinin gere­ği olarak kutsal din duygularının, devlet işlerine ve politikaya ke­sinlikle karıştırılamayacağına değinilmiş ve laiklik ilkesi, 2., 4., 13., 14. ve 24/son maddeleriyle koruma altına alınmıştır. Bu sap­tamalara AİlHM’nin kararlarında öne çıkarılan, aşağıdaki değer­lendirmeleri de eklemekte yarar vardır:

Kin, nefret söylemini oluşturan somut ifadeler ve küfürsel sözler, kişileri veya grupları hedef aldığında ATHS’nin 10. madde­sinin sağladığı güvenceden yararlanamaz. (AİHM’nin 23 Ağustos 1994 günlü, Jersild/Danimarka Kararı).

Türkiye’deki laiklik kavramı, sözleşmenin temelini oluştu­ran değerlerle uyumludur ve bu ilkenin desteklenmesi, Türki­ye’de demokrasinin korunması için gereklidir (AİHM’nin 29 Haziran 2004 günlü Leyla Şahin /Türkiye Kararı).

Şeriat, AİHS’de öngörülen temel demokrasi ilkeleriyle bağ­daşmaz. Mahkeme, dinin öngördüğü dogmaları ve ilahi kuralları yansıtan şeriat in, durağan ve değişmez nitelikte olduğunu düşün­mektedir. Siyasi alanda çoğulculuk ya da kamu özgürlüklerinin sürekli gelişmesi gibi ilkelerin şeriatta yeri yoktur. Mahkeme, şe­riatın getirilmesine açıkça atıf içeren ifadelerin, demokrasinin te­mel ilkeleriyle bağdaşmadığına dikkat, çeker (AİHM’nin 13 Şubat 2003 günlü Refah Partisi ve Diğerleri/Türkiye Kararı).

Bu yasal düzenlemelerin ve AİHM kararlarının ışığında TCY’nin 312/2. (Yeni TCY’nin 216.) maddesinde yer alan ve yaptı­rım içeren yasaklamanın, ifade özgürlüğüne getirilen bir sınırla­ma olduğu açıkça görülmektedir. Halen yürürlükte olan TCY’nin 312/2. maddesi “sosyal sınıf, ırk. Din, mezhep veya bölge farklılı­ğına dayanarak halkı birbirine karşı kamu düzeni için tehlikeli olabilecek bir şekilde düşmanlığa veya kin beslemeye alenen tah­rik eden kimseye” ceza yaptırımı öngörmüştür. Madde “amme ni­zamı aleyhine işlenen cürümler” başlığı altında ve beşinci bapta yer almaktadır.

1 Nisan 2005 tarihinde yürürlüğe girerek yeni TC’nin 216. mad­desi “kamu barışına karşı suçlar” başlığı altında ve beşinci bölüm­de düzenlenmiştir. Maddenin birinci fıkrası aynen “halkın sosyal sı­nıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı bir kesimini, di­ğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kim­se, bu nedenle kamu güvenliği açısından, açık ve yakın bir tehlike­nin ortaya çıkması halinde” ceza yaptırımım öngörmektedir.

İki madde metni arasında farklılıklar olduğu görülmektedir. Kamu düzeni aleyhine suçlar başlığı, kamu barışına karşı suçlar olarak değiştirilmiştir. Kamu düzeni, genel olarak kamunun hu­zurunun ve güvenliğinin korunması olarak kabul edildiğine göre, başlığın kamu barışı olarak düzenlenmesinde, korunan değer yö­nünden büyük bir farklılık yaratılmamıştır. Madde içinde yer alan “kamu düzeni için tehlikeli olabilecek bir şekilde” ibaresiyse “ka­mu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkma­sı” biçiminde değiştirilmiştir. Uygulamada, Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nce uzun süredir öğe olarak aranan “açık ve yakın tehlike” ibaresinin maddeye eklenmesi yerinde olmuştur. Aynı yerindeliği, daha geniş bir kapsam taşıyan “kamu düzeni” kavramının “ka­mu güvenliği” ile değiştirilmesinde söylemek olanaklı değildir. Ancak genel olarak maddeyle korunan değerlerin, suç unsurları­nın değişmediğini söyleyebiliriz.

O halde, yapılması gereken, her somut olayda düşünce açıkla­masının halkın farklı bir kesimini, diğer bir kesim aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik edip etmediğini ve bu tahrikin kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkmasına neden olup olmadığını saptamaktan ibarettir. Bu saptama sırasın­da iki ayrı araştırmanın da yapılması gereklidir:

Düşünce açıklaması sırasında, farklı kesim aleyhine, o kesi­min şeref ve haysiyetlerini kırıcı, sövme ve hakaretler, ifade öz­gürlüğü kapsamında kabul edilemezler. Bu tür sözler, kendiliğin­den kin ve nefret oluştururlar ve diğer kesimi kin ve düşmanlığa alenen tahriki içerirler.

Türkiye Cumhuriyeti laik ve demokratik bir devlettir. Laiklik ilkesi, Cumhuriyetin Anayasa’da yer alan tüm İlke ve nitelikleri­nin varlık nedenidir. Bağımsızlığın, uluslaşmanın, ulusal egemen­liğin, demokrasinin doğuşu, gelişimi ve bugün toplumumuzun vazgeçilmez değerleri oluşu, laiklik ilkesinin eseridir. Bütünlüğü­müzün korunması da bu ilkenin ödünsüz uygulanmasıyla olanak­lıdır. Laiklik ilkesinin karşıtı şeriattır. AİHM’nin değinilen kararla­rında da vurgulandığı gibi, şeriat AİHS’ de öngörülen temel de­mokrasi ilkeleriyle bağdaşmaz ve her demokrasinin kendisini ko­nuna hakkı vardır. Bir başka deyimle, özgürlükleri yok etme so­nucunu hedefleyen ve şiddeti de reddetmeyen bu düşünce siste­mine özgürlükleri kullanarak hedefine ulaşma olanağı tanınamaz.

Hukuki süreç devam ettiği için Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun vardığı hukuksal sonuç tartışmanın dışındadır. Ancak YCGK çoğunluğunun gerekmediği halde gerekçeye taşıdığı ve il­ke olarak tanımladığı konulan, kararın Yargıtay resmi web sayfa­sında kamuoyunun bilgisine sunulması nedeniyle bilimsel bir bi­çimde tartışmada toplumsal yarar bulunmaktadır. Şöyle ki:

Bir yazının, kendi içindeki yetersizlik, ölçüsüzlük ve ifade zafiyeti, suç unsurlarının oluşmasını önlemez. Öngörülen suç, bir tehlike suçudur. Tahrik içeren yazının, yeterli, ölçülü ve ifade düzeyliği taşıması aranmaz. Suçun öğeleri arasında, okuyucu kitle­sinin ölçütü yoktur.

“Laik demokrasi sevdalılarının benimsemediği fikirler karşı­sında, şiddet ve kavga içgüdüsüne kapılacağı görüşü terk edilme­li ve farklılıkların kavgasızlığı deneyerek hoşgörü duygularını art­tırmalarına ve karşı söylemle yekdiğerini iknaca yönelmelerine olanak sağlamak suretiyle birlikteliğe dayalı bir kamu düzeni ya­ratılmalıdır.” CGK çoğunluğunun bu görüşü suçun mağduruna ayrı bir görev yüklemekte ve onun kin düşmanlığa karşı korun­masını önlemektedir. TC’nin 312/2. (Yeni TC’nin 216.) madde­sinin mağduru, maddede sayılan özellikleri taşıyan ve diğer kesi­min kin düşmanlığına hedef gösterilen kesimdir. Tehlike altında­ki kesime yapılan hoşgörü önerisine ve böylece kamu düzeninin sağlanacağı savma ilk kez rastlanmaktadır.

“Tam bağımsızlık” ilkesi anımsandığında, ilk akla gelen Kur­tuluş Savaşı’nı zaferle sonuçlandıran, Türkiye Cumhuriyeti Devlelti’nin kurucusu, “Bağımsızlık benim karakterimdir” diyen Mus­tafa Kemal Atatürk’tür. “Tam bağımsızlık” ilkesinin, bugünkü ha­line neden, nasıl ve niçin getirildiğinin irdelenmesi, kuşkusuz uy­gun yer ve ortamda yapılmalıdır. Ancak bunun yeri, herhalde bir CGK çoğunluk görüşü ve kararı olmamalıdır.

Devlet düzeniyle kamu düzeni kavramlarının ayrı anlamlar taşıdığında kuşku yoktur. Bu bilinen gerçeği yinelemek için “res­mi ideoloji” kavramını irdelemeye ve resmi ideolojiyi devletin yö­netim gücünü elinde bulunduranların, bu yetkiyle halka dayatılan -uyulması zorunlu kurallar- bütünü olarak tanımlamak çok va­him bir hatadır.

Demokrasi bir kurallar rejimidir ve her devletin bir resmi ideolo­jisi vardır. Bu ideoloji, devletin kuruluş felsefesini yansıtır. Türkiye  Cumhuriyeti’nin resmi ideolojisi, Anayasa’nın değiştirilemez ve de­ğiştirilmesi teklif edilemez 1. 2. ve 3. maddelerinde gösterilmiştir.

Bu değerleri, dayatma olarak nitelendirme biçiminde algılanacak ifadeler kullanılmasından kaçınmak gerekir.

5- Yakın tarihimiz hatırlanmalı “birbirleriyle ölümcül düzeyde ideoloji kavgası yapanların, şiddetten arındıklarında aynı siyasi koalisyonda demokratik uygarlıkla millete hizmet verebildikleri göz önüne getirilmelidir”.

CGK çoğunluğunun bu görüşü, siyasi koalisyonlarda görev alan­ların tümünün, ölümcül düzeyde ideoloji kavgası yaptıkları savını ileri sürerek, kuşkusuz amacını aşmakla beraber, eksik bir değer­lendirmedir. Menemen, Kahramanmaraş, Çorum ve Sivas olayları­nın da yakın tarihimiz içerisinde yer aldığı unutulmamalıdır.

G- Laik Cumhuriyetin yüksek yargı organında kutsal kitaba gönderme yapılmasının bugüne kadar bir örneği görülmemiştir.

Bu bağlamda belirtmek gerekir ki laik hukuk devrimi, Türki­ye’nin uluslaşma, çağdaşlaşma ve uygarlaşma yolundaki başlan­gıç noktasıdır. Bu devrim, gelişerek işlevini sürdürecektir. Laik hukuk devriminin anıtsal bir simgesi olan Mahmut Esat, Bozkurt da Laik Cumhuriyet’le birlikte anılacak ve tuttuğu ışık gelecekte de Türk yargısına yol gösterecektir. Kendisini dönemsel adalet bakanlarından ayıran bu özelliğini vurgulayarak aziz anısı önün­de saygıyla eğiliyorum.

 

15 Şubat 2005, Cumhuriyet

 

Laiklik yasal koruma altındadır

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik niteliği, laiklik ilkesinin doğal bir sonucudur ve bireysel özgürleşmeyi sağlamaktadır.

 

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun (YCGK), Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın itirazı üzerine verdiği, bu nedenle karan veren mahkemeyi dahi bağlayıcı niteliği olmayan ve laiklik ilkesinin Ana­yasa’ya girişinin 68. yıldönümüyle çakışma talihsizliğine uğrayan 03 Şubat, 2005 talihinde açıklanan kararındaki çoğunluk görüşü, yazılı ve görsel basında çeşitli haber, yorum ve incelemelere konu olmuş­tur. Bu nedenle çoğunluk görüşünün Avrupa insan Hakları Sözleş­mesi (AİHS) ve Avrupa İnsan Haklan Mahkemesi (AİHM) kararlan ışığında bilimsel yönden İncelenmesinde yarar görülmüştür.

YCGK çoğunluk görüşünde, TC’nin 312/2. maddesi uygula­malarında oluşan dağınıklığı gidermek, yorum farklılıklarını, -suç ve cezanın kanuniliği- kapsamında birleştirmek ve İçtihat farklılıklarını gidermek amacıyla kapsamlı bir inceleme yapıldı­ğı ileri sürülmüştür.

Bilindiği üzere içtihat farklılıklarını gidermek, Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nun görevi ve yetkisi içerisindedir. YCGK kararları­nın. Kararı veren yerel mahkemeyi bağlayıcı niteliği, ancak bu mahkemelerin ilk kararlarında direnmeleri üzerine verilen karar­larla sınırlıdır. Yoksa diğer yerel mahkemelerin veya Yargıtay Ce­za Daireleri’nin, YCGK kararlarına uyma zorunluluğu yoktur. Kuşkusuz bu kararlar yol gösterici ve ışık tutan kararlardır. Aksi­nin kabulü zat en hukuku durağan hale getirir ve gelişmesini, öz­gürlükçü bir nitelik kazanmasını önler. Kaldı ki Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararlarının özelliği bu noktada başlamakta ve Yargı­tay Daireleriyle, Hukuk ve Ceza Genel Kurulları arasındaki görüş farklılıklarının giderilmesini sağlamaktadır.

Bağlayıcı kararla içtihat yaratma, sadece Hukuk veya Ceza

İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu Kararı’yla, Yargıtay Büyük Ge­nel Kuruluna ait olup; bu nedenlerle YCGK çoğunluğunun ver­miş olduğu kararın içtihat niteliği taşıdığı yolundaki görüş yerinde değildir. Çoğunluk görüşü, içtihat olma niteliği bir yana emsal (örnek) karar olma niteliğini dahi taşımamaktadır. Hukuksal süreç bitmemiştir. Devam eden hukuksal süreç içerisinde, emsal (örnek) karardan veya bağlayıcı içtihat kararından söz edi­lemez. Bu nedenle haber, yorum ve incelemelerde görülen sevinç ve üzüntü beyanlarının haklı bir dayanağı bulunmamaktadır.

Ancak YCGK çoğunluğu, kendiliğinden yüklendiği misyona bağlı kalarak, ortaya koyduğu görüşlerle, uluslararası antlaşma­lara ve bu antlaşmalar gereği uyma zorunluluğunda olduğumuz AİIIM kararlarına, Anayasaya ve giderek TC’deki düzenlemele­re dahi aykırı düşen ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş felsefesini, Cumhuriyet/in temel ilke ve değerlerini göz ardı eden ve onu yasal korumadan yoksun bırakan bir görüş ve bu sonuca yol açacak yorumlara, açıklamalara neden olmuştur. YCGK ço­ğunluğunun bu sonucu amaçlamadığında kuşku yoktur.

Şöyle ki; YCGK çoğunluk görüşüyle “laiklik kavramının, toplu­mun ulaştığı sosyal ve kültürel düzey itibarıyla günlük yaşama girdiği, reddedilemez ve zayıflatılamaz düzeyde benimsenir oldu­ğu saptanarak, kahir çoğunluğun sahiplenmesine tevdi edilmiştir. Artık böylesine korumaya alınmış bir konunun ceza yaptırımı tehdidiyle himayeye tabi tutulması gereksiz addedilmiştir”.

Bu saptama, ulusal güvenliğimizi tehdit ölçüsünde laiklik kar­şıtı güçlerin ulaştığı boyutlara ilişkin devletin yet kili kurullarınca yapılan değerlendirmelere de ters düşmektedir.

Laiklik, Cumhuriyetin Anayasa’da yer alan temel ilke ve nite­liklerinin varlık nedenidir. Bağımsızlığın, uluslaşmanın, ulusal egemenliğin gerçekleşmesi ve demokrasinin doğuşu, gelişimi İle bugün toplumumuzun vazgeçilmez değerleri oluşu laiklik ilkesi­nin eseridir. Bütünlüğümüzü korumak, ilkenin ödünsüz uygulan­masından geçer. Bu ilke, kişisel veya siyasal çıkarları uğruna, di­ni veya din duygularını yahut, dince kutsal sayılanları kötüye kul­lananlara karşı toplumu korumakta birinci etkendir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş tarihinden itibaren, süreç içerisinde laiklik ilkesine verilen önem giderek arttırılmış, ilke 05 Şubat 1937 tarihinde Anayasa’daki yerini almış, 1961 ve 1982 Anayasalarında da vazgeçilemezliğini ve değiştirilemezliğini korumuştur.

Türkiye Cumhuriyetinin demokratik niteliği, laiklik ilkesinin doğal bir sonucudur ve bireysel özgürleşmeyi sağlamaktadır. Ül­kemiz, ılımlı veya radikal İslam Cumhuriyetleri’nden bu niteliği ile ayrılmaktadır.

AİHM’ DE, Türkiye’deki laiklik kavramının “AİHS’nin temelini oluşturan değerlerle uyumlu olduğunu ve bu ilkenin desteklenme­sinin Türkiye’de demokrasinin korunması için gerekliliğini” vurgu­lamıştır (AİHM’nin 29.6.2004 günlü Leyla Şahin-Türkiye kararı).

CGK çoğunluğu; görüşlerinin laiklik karşıtlarını özendireceği, cesaretlendireceği ve eyleme iteceği olasılığını da göz ardı etmiş­tir. Kararın kamuoyu bilgisine ulaşmasından hemen sonra, tür­ban konusunda görülen gelişmeler bunun kanıtıdır. Türban di­renci gösteren siyasi partilerin, kendilerinden önce istismar yolu­nu deneyenlere siyasal ve yargısal süreç içerisinde karşılaştıkla­rı yaptırımları anımsamaları yerinde olacaktır (Anayasa Mahkemesi’nin 16 Ocak 1998 gün 1/1 ve 22 Haziran 2001 gün 2/2 sayılı ka­rarları ile AİHM’nin Refah Partisi ve diğerleri/Türkiye karan).

Çoğunluk görüşü, “kahir çoğunluğun sahiplenmesine tevdi et­tiği” laiklik ilkesinin üstün boyutta korumaya alındığını varsay­makta ve ceza yaptırımı tehdidiyle korunmasını da gereksiz gör­mektedir. Bu görüşün temeli, TCK’nin 163. maddesinin 3713 sayı­lı Yasa ile 1991 yılında yürürlükten kaldırılmasına, bu konuda başkaca bir yasal düzenlemeye gerek görülmemesine ve anılan birden suçların Yasa’nın 312/2. maddesi kapsamında değerlendi­rilmesine yönelik bir iradenin ortaya konmaması olgusuna da­yandırılmaktadır.

Devletin temel düzen ve kurallarını ortaya koyan ve ancak ku­mcu bir irade ile kabul edilen Anayasalar, “toplumsal sözleşme” boyutu itibarıyla bu sözleşmeye uygun davranış için, kendilerini kabul eden (YCGK çoğunluğunun deyimiyle kahir çoğunluğa de­ğil) Türk Ulusu’na emanet ve tevdi edilmektedir. Ancak bununla yetinilmemekte, anayasal düzeni ortadan kaldırmaya yönelik ey­lemlere karşı da yasalarla yaptırımlar öngörülmektedir. Devletin temel düzeninin korunması için zorunlu olan da budur.

Anayasalar, felsefi veya edebi metinler değildir. Vazgeçilmez ve değiştirilemez temel niteliklerinin korunması, mutlak bir yasal düzenleme ve ceza yaptırımı gerektirir. Anayasamızın 24/son maddesinde yer alan “dinin kötüye kullanılmasını önleyen” dü­zenlemeyi de koruyan ceza yaptırımının, 12 Nisan 1991 gün ve 3713 sayılı Kanun’un 23. maddesiyle yürürlükten kaldırılması, Anayasa’ya aykırı bir yasa çıkarmanın sonucudur. Anayasa’ya aykırılık, sadece yeni metinlerin oluşturulması sırasında değil, Anayasa’nın temel ilkelerinin yaptırmışız bırakılmasına ilişkin yasa­larla da olanaklıdır. Açıklanan nedenlerle 3713 sayılı Yasa’nın 23. maddesi Anayasa’nın 24/son maddesine aykırıdır. Ancak bu konu Anayasa Mahkemesi’nin incelemesi dışında kalmıştır.

Anayasa’nın 24/son maddesi, çağdaş demokrasi için vazgeçil­mez bir öğedir. Siyasi çıkar adına dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan değerleri istismar etmenin demokrasiyi yoz­laştırmaktan başka bir sonucu olamaz. Yakın siyasi tarihimiz bu yozlaşmanın çeşitli örnekleriyle doludur. Anayasa’ya rağmen ve ona karşı olarak 1991 yılında yapılan hatanın bedeli acı bir biçim­de ödenmiştir ve ödenmeye devam edilmektedir.

Buna rağmen laiklik ilkesinin bütünüyle yasal koruma dışında kaldığı savı, hukuksal gerçeklerle uyuşmamaktadır. Zira laiklik il­kesine aykırı eylemin, halk arasında kin ve düşmanlık yaratacak boyuta ulaşması halinde TCY’nin 312/2. maddesi ve yeni TCY’nin 216. maddesinde öngörülen suç kapsamına gireceğinde kuşku yoktur. Bu nedenle toplumun çeşitli katmanlarında üzüntü veya sevinç yaratan laiklik ilkesinin yasal konuna dışında kaldığı yolun­daki savın gerçekle hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Kaldı ki TCY’nin 163. maddesini yürürlükten kaldıran yasa koyucunun, TC’nin 312/2. maddesine gönderme yapmasına gerek bulunmamaktadır.

TCY’nin 163. maddesinin yürürlükte bulunduğu dönemde, eyle­min aynı zamanda TCY’nin 312/2. maddesi kapsamına girmesi du­rumunda TCY’nin 79. maddesi uygulanmakta, daha ağır cezayı ge­rektiren TCY’nin 163. maddesiyle cezalandırma yoluna gidilmek­teydi. Daha ağır cezayı öngören yasa maddesinin kaldırılması ha­linde, yasa koyucunun ayrıca irade açıklaması gereksizdir. Kuşku­suz çoğunluk görüşünde de vurgulandığı gibi devlet düzenine aykı­rı suçlar bölümünde yer alan TCY’nin 163. maddesinin yürürlükten kaldırılması, aynı eylemi suç unsurları oluştuğunda kamu düzenini koruyan TC’nin 312/2. maddesinin kapsamı dışına çıkaramaz.

Ayrıca laiklik ilkesinin, karşıt eylemlerin ulaştığı boyutlara göre TCY’nin 146 (yeni TCY 309), 168 (yeni TCY 314), 171 (yeni TCY 316) maddeleriyle yasal koruma altında bulunduğu tartışmasızdır.

Bu noktada TCY’nin 312/2. maddesinde yer alan suçun yasal unsurlarını, evrensel bir değer taşıyan ifade özgürlüğü kapsamın­da incelemek ve irdelemek gereklidir.

Çoğunluk görüşünde yer alan “Doğal haklardan kabul edilen ifade hürriyeti, çoğulcu demokrasilerde, vazgeçilemez ve dev­redilemez bir niteliğe sahiptir. Öğretide değişik tanımlara, rastlanmakla birlikte, genel bir kabulle ifade/düşünce hürriye­ti, insanın özgürce fikirler edinebilme, edindiği fikir ve kana­atlerinden dolayı kınan maşı, bunları meşru yöntemlerle dı­şa vurabilme imkân ve özgürlüğüdür. Demokrasinin ‘olmazsa olmaz şartı’ olan ifade hürriyeti, birçok hak ve özgürlüğün te­meli, kişisel ve toplumsal gelişmenin de kaynağıdır” düşünce­sine katılmamak olanaksızdır.

CGK çoğunluk görüşünün “ifade özgürlüğüne” ilişkin irdele­meleri ayrı bir inceleme konusu olacaktır.

11 Şubat 2005, Cumhuriyet

Başkanlık rejimi ve Türkiye

Tiran, monark, diktatör, sultan veya padişah, adı ne olursa olsun tek adam yönetimlerinin, ülkelerine verdikleri zararlar da unutulmamalıdır.

“Çalı dibi yoklamak” Anadolu’da sıkça kullanılan bir deyimdir. Eyleme dönüştürülmek istenen bir düşüncenin, iyi niyet görüntü­sü altında ortaya atılmasıyla başlar. Arama, araştırma, tartıştırma ve alıştırma evrelerinden geçilerek amaca ulaşılır veya ortam uy­gun değilse yeni bir sürece ertelenir. Bu haldeki tek sakınca, niyetin açığa çıkmış olmasıdır.

Bu yoklamanın son örneği, Adalet Bakanı ile TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı’nın “başkanlık rejimi” önerileridir. Bu öne­ri kamuoyunun yabancısı değildir. Öneriyi ilk ortaya atan, 1980 baharında 6. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün görev süresinin bitiminde yapılmakta olan seçimleri bilerek kilitleyip, kusuru sisteme yükleyerek “millete gitmeyi” çare gösteren siyaset ada­mıdır. Ancak istenen elde edilememiş, evdeki bulgurdan da olu­narak 12 Eylül darbesiyle karşılaşılmıştır. 12 Eylül’den sonra tüm erkleri ellerinde tutanlar, sonu “başkanlık rejimine” gide­cek bu öneriye iltifat etmemişler ve parlamenter rejimden ayrıl­mamışlardır.

Özlem bitmemiş ve “başkanlık rejimi” önerileri arka arkaya 8. ve 9. Cumhurbaşkanları tarafından da yapılmıştır. Bu Öneriler ge­rek zamanlamaları ve gerekse dayandıkları gerekçeler yönünden birbirine benzemektedir. Her iki Cumhurbaşkanı da seçildikleri makama, iktidar partisi genel başkanlığından ve başbakanlıktan gelmişlerdir. İktidarın, kuvvetler ayrılığı ilkesini boşlayan yürüt­me gücünün peşindedirler. Kuvvetlerin birbirini denetleyip den­gelediği ve iktidar gücünü sınırladığı parlamenter rejim, istekleri­ni karşılamaktan uzaktır. O halde çare, “başkanlık rejimindedir”. Bu öneriler de kamuoyu desteği bulamamıştır.

Bugün, Cumhurbaşkanlığı seçimine iki yıldan fazla bir zaman varken, önerinin yakın çevreden etkin ve yetkin kişiler tarafın­dan gündeme getirilmesinin nedeni ne olabilir? Olası aday “genel Başkan ve başbakana” önceden ölçüye uygun hazırlık yapma dı­şında, gösterilen gerekçe “yönetimde istikrardır”. Bu gerekçe aşağıda değineceğimiz nedenlerle bahane bile olamaz.

Bilindiği gibi “başkanlık rejiminin” tek ve tipik örneği ABD’dir. ABD bu konuda 218 yıllık bir deneyime sahiptir.

Bu deneyim, siyasi partilere, siyaset adamlarına ve halka kuş­kusuz engin bir demokrasi kültürü ve eliği kazandırmıştır. Rejim, ABD’nin tarihi, ekonomik, siyasal ve sosyal yapısının bir ürünü­dür ve bu nedenle de özgün bir yönetim biçimidir.

ABD federal bir devlettir. Federe devletlerle federal devlet ara­sındaki ilişkiler dengesi rejimin başarılı bir biçimde yürütülmesi­ni sağlamaktadır. Kuvvetler ayrılığı ilkesinin sert ve katı şekilde uygulanması rejimin ayrı güvencesidir.

Siyasi partilerde, katı disiplin, grup kararına uyma zorunluluğu yoktur. Bu nedenle siyasi parti liderliğinin egemenliğe ve giderek sulta’ya dönüşmesi olanak dışıdır. Disiplin yönünden “serbest” olarak nitelendirilen siyasi partilerde ideolojik bir ayrışım da gö­rülmez. İki partili siyasi yaşam, rejimin ayrı bir Özelliğidir. Ve en önemlisi, kuvvetler ayrılığındaki sert oluşumu sağlayacak ve den­gelerin bozulmasını önleyecek bağımsız, güçlü ve etkin bir yargı erkine sahiptir. Federal Mahkeme, rejimin demokratik işlerliği­nin ayrı bir güvencesidir.

Bu olgulara, kamuoyu baskı ve denetimini, sivil toplum örgüt­lenilin etkinliğini, tekelleşmesi ve ticari işletmelerle işbirliği ön­lenmiş medyanın gücünü eklersek “başkanlık rejiminin” ABD’deki başarılı uygulamasının ve demokratik işlerliğinin nedenlerini daha iyi anlarız.

“Başkanlık rejimi” kuşkusuz demokratik bir rejimdir ve parla­menter rejim gibi “temsili hükümet” sistemlerinden birini oluş­turmaktadır.

Bu nedenle, her iki rejiminde başarılı olabilmesi çağdaş de­mokrasinin tüm ilkeleriyle yaşama geçirilmesine bağlıdır. Çağdaş demokrasi, varlık nedeni olan laiklik ilkesinin koruması altında gücünü, çoğulculuktan, katılımcılıktan, saydamlıktan ve hukuka bağlılıktan alır. Ülkemizde ise ilkeler içi boş kavramlar olarak kalmıştır. Siyasi partiler, katı disiplin partileri olup, parti içi de­mokrasiden yoksundurlar. Genel başkan sultası, tüm partilere

Bulaşmış, çaresi bulunamayan bir hastalık haline gelmiştir.

Sivil toplum örgütleri, yetersiz ve kamuoyu baskısı yaratma gücünden uzak, etkisiz kuruluşlar halindedir.

Medya, holdinglerin elinde, ticari çıkarlarını koruma yolunu, siyasi iktidarla uzlaşarak, gerçekleri çarpılma pahasına onu des­teklemekte bulmuştur. Yargı bağımsız, güçlü ve etkin değildir. Yü­rütmeye tam bağlı bir vargı yaratına çabalan sürdürülmekte, her vesile ile yüksek mahkemeler yıpratılmakta, denetimi yürütme­nin elinde yargısal denetim organları kurulmaktadır.

Çağdaş demokrasilerden nasibini almamış böyle bir ortamda “başkanlık rejiminin” kolaylıkla bir “başkancı rejime” dönüşmesi kaçınılmaz olacaktır. Bu dönüşümün sonucunu merak edenler Latin Amerika ülkelerindeki geçmiş sürece bakabilirler.

Yönetimde istikrar gerekçesine sığınanlar, başkan ile yasama organındaki çoğunluğun ayrı partilerden oluşması halinde ortaya çıkacak istikrarsızlığı ve kaosu nasıl aşacaklarını da açıklamalı­dırlar. Bu açmazın çözümü, rejimin kurallarında yer almamıştır. ABD’de siyasi partilerin “disiplin partisi” olmayışı çözümü bera­berinde getirmiştir. Türkiye’de siyasi partilerin tarihi oluşumu, yapısı ve bu günkü hali bu tür bir çözüme engeldir.

Türkiye Cumhuriyeti laik, tini ter bir ulus devlettir. Bu özelliği, rejim ithali yoluyla üniter yapısını bozmaya yelteneceklere de fır­sat, tanımayacaktır.

Sonradan ne kadar tevil edilirse edilsin, ABD Türkiye’yi, Bü­yük Ortadoğu Projesi’nde diğer İslam ülkelerine örnek gösterile­cek ılımlı bir İslam Cumhuriyeti olarak görmek istediğini en yet­kili ağızdan açıklamıştır.

Kuşkusuz, ABD için Ilımlı İslam Cumhuriyeti’nin başkanı ile anlaşmak ve uzlaşmak çok daha kolay olacaktır. Parlamenter re­jimde 1 Mart, Tezkeresi’nin TBMM’deki akıbeti ABD’ye ders ol­muştur. Bize de olmalıdır.

Tiran, monark, diktatör, sultan veya padişah, adı ne olursa ol­sun tek adam yönetimlerinin, ülkelerine verdikleri zararlar da unutulmamalıdır.

Başkanlık rejimi önerisinin ardından, basında bir tarikat lideri­nin övgüsünü içeren yazı dizileri peşi sıra yayınlanmaya başladı. ABD’nin koruması altındaki “hoca efendinin” Ilımlı İslam Cumhuriyeti’ne halife olarak hazırlandığı iddiası, artık bir ironi değildir.

Büyük Atatürk, ulusuna “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, der­vişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz” diyerek uygarlık yolunu göstermiş ve koşullar ne olursa olsun Cumhuriyet’i koru­ma görevini Türk Gençliğine emanet etmişti.

Türk Ulusu, emanetin sonsuza kadar korunacağından kuşku duymamalıdır.

3 Şubat 2005, Cumhuriyet

Devlet adamı olabilmek

İsmet İnönü’nün deyişiyle “Politika ciddi bir iştir, çünkü devlet yönetme sanatıdır. O halde politikacının özü ve sözü doğru olmalıdır.”

Kurtuluş Savaşı’nın zor ve sıkıntılı günleri, İngiltere, Fransa ve İtalya, piyonları Yunan Ordusunun başarı sağlayamaması olasılı­ğına karşı Sevr Antlaşması’nı küçük değişikliklerle Türkiye’ye kabul ettirebilme yollarını aramaktadır. 21 Şubat 1921’de TBMM hükümetini ile davet ederek Londra Konferansı’nı toplarlar. TBMM hükümetini temsil eden Bekir Sami (Kulduk) Bey, adı ge­çen üç devletin temsilcileriyle ayrı sözleşmeler imzalar. Bun­lardan Fransa Başbakanı Aristide Briand ile 11 Mart 1921’de im­zalanan sözleşmenin ayrı bir önemi vardır. Bu sözleşme yürürlü­ğe girerse, güneydeki kuvvetlerimizin Batı cephesine nakli sağla­nacak, Bursa’yı da işgal eden Yunan Ordusunu önce durdurma, sonrasında Anadolu’dan defetme olanağı bulunacaktır. Ancak, sözleşme ‘Ulusal Ant” ile kabul edilmiş ilkelere aykırılıkları da içermektedir. TBMM sözleşmeleri onaylamaz ve Mustafa Kemal Atatürk’ün isteği üzerine Bekir Sami Bey görevinden istifa eder.

İşte, Kurtuluş Savaşı’nı zaferle sonuçlandıran ve Sevr Antlaş­ması’nı tarihe gömüp. Lozan ile bağımsız, egemen bir ulus devle­tin doğmasını sağlayan bu dik duruş olmuştur. Bir devlet, ulusal politikasını belirleyip “kırmızıçizgilerini vurguladıktan sonra hangi nedenle olursa olsun” ve hangi yetkili kişi tarafından yapı­lırsa yapılsın, bu politikaya ve kırmızıçizgilere aykırı sözleşmele­ri yok saymak zorundadır. Onurlu bir devlet olmanın, sözüne gü­venirliliğin ve saygınlığın ilk koşulu bu davranış biçimidir.

Günümüzde ise üzülerek de olsa belirtmek gerekir, artık Tür­kiye’nin ulusal saydığı kırmızıçizgileri kalmamıştır. Yetkili organ­lar tarafından alınan ve gerektiğinde yinelenen “olmazsa-olmaz” niteliğinde kararlar, planlı uygulama biçiminde birer, birer orta­dan kaldırılmaktadır. Kararlan alan ve bu konuda ulusal egemen­liği temsil eden TBMM’nin seyirci bakışları altında, yetkisiz bir si­yasi irade, sorumsuz danışmanların kılavuzluğu ile yoluna devam etmektedir.

Örneğin, Kıbrıs konusunda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 41 yıldır süre gelen ulusal politikasına uygun olarak TBMM 6 Mart 2003 günlü deklarasyonunda 21 Ocak 1997 ve 15 Temmuz 1999 ta­rihlerinde aldığı kararlara yollama yapmış ve özellikle 6. madde­sinde aynen “Kıbrıs sorununun çözümünün Türkiye’nin AB üyeliği sürecinde bir ön şart gibi takdim edilmesine yönelik çaba­ları reddeder” ifadesini kullanmıştır.

AB’nin 17 Aralık 2004 Brüksel Doruğu’nda aldığı kararın 19. maddesinde yer alan “Türk Hükümeti, müzakerelerini fiilen baş­lamasından önce ve AB’nin mevcut üyeliğine dair uyarlamalar üzerinde anlaşmaya varılarak sonuçlandırıldıktan sonra Ankara Anlaşması’nın uyarlanmasına ilişkin protokolü imzalamaya ha­zırdır şeklinde Türkiye tarafından yapılan beyandan memnuniyet, duyar” ifadesi, TBMM’nin iradesine rağmen, Kıbrıs hakkındaki ulusal devlet politikasının terk edildiğini açıkça ortaya koymak­tadır. TBMM’nin kesinlik taşıyan iradesini, ortak imzalı MGK tav­siye kararlarını göz ardı ederek Türkiye’yi yükümlülükler altına sokma, hangi siyasi iradenin ve hangi politikacının hakkı ve had­di olabilir?

Türkiye’nin AB üyelik müzakerelerine başlaması için tarih belir­lenmiş olması olumlu karşılanmakla birlikle, üyeliği hedefleyen mü­zakere sürecinin, doruk kararlarındaki kimi olumsuz öğelerinin orta­dan kaldırılarak, Türkiye aleyhinde ayrımcı olmayan ve koşul içerme­yen, sürdürülebilir bir zeminde yürütülmesinin önemi vurgulanmıştır.

Yukarıdaki satırlar, MGK’nın 30 Aralık 2004 günlü olağan top­lantısının sonunda kamuoyuna yayınlanan bildiriden alınmıştır. MGK, Brüksel doruğu kararlarının Türkiye için “sürdürülebilir bir müzakere zemini” oluşturmadığını kabul ve ilan etmektedir. Gerçeğe uygun olanı da budur.

Anayasa’nın değişik 118. maddesi uyarınca, MGK’nın oluşu­munda asker-sivil dengesi sivil ağırlıklıdır. Bu nedenle, sivil kesi­min katılmadığı bir görüşün tavsiye kararı niteliği kazanması ve kamuoyuna açıklanması olanak dışıdır.

O halde, uyulmayacak kararlara imza atmanın, tutulmayacak sözler vermenin, içerde başka, dışarıda başka konuşmanın, zafer, başarı, Avrupa fatihliği gibi boş iddia ve öğünmelerin anlamı nedir?

Bu tutum ve davranışların Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, “al­dığı kararlar önemsenmez, güvenilmez, ve her türlü ödünü ver­meye hazır” bir görüntüye düşürdüğü ortadadır.

Vahim olanı, Türk kamuoyunun gerçekleri yabancı devlet adamlarından öğrenme alışkanlığına itilmesidir. Brüksel Doruğundan sonra İsveç Başbakanı Gören Persson’un “Biz olsaydık bu şartlı üyelik konusunu kabul etmezdik. Türkiye kabul etmeye yönelince, biz öne çıkıp engel olmak istemedik. Gönlümüzdeki, Türkiye’ye herhangi bir şart koymadan üyeliğin müzakere edil­mesiydi. Ama Türkiye fazla direnmedi” sözleriyle AB dönem baş­kanı ve Hollanda Dışişleri Bakanı Bernard Bot’un “Türkiye’nin Fransa ve Avusturya’da yapılacak referandumlar sonucunda bü­yük olasılıkla AB’ye giremeyeceğini” vurgulaması ve özellikle İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi’nin “Türkiye Başbakanı, Kıb­rıs Cumhuriyeti’ni tanımak için zaman istemişti. Bizde bu zama­nı veriyoruz” açıklaması, kapalı kapılar arkasında oluşturulan gerçekleri ortaya koymaya yeterlidir.

İsmet İnönü’nün deyişiyle “Politika ciddi bir iştir, çünkü dev­let, yönetme sanatıdır. O halde politikacının özü ve sözü doğru olmalıdır.”

Devlet adamı, doğruları ve karşılaşılması olası güçlükleri hal­kına anlatan, gücünü bu nedenle halktan alan ve ulusal yararı her türlü kişisel veya siyasal yarardan üstün tutan ve sözüne inanı­lan, güvenilen, amaçlarından kuşku duyulmayan politikacıdır. Çünkü O, bir ulusun tümünün sürekli aldatılamayacağını bilen adamdır.

 

10 Ocak 2005, Cumhuriyet

Dokunulmazlığın erdemi

 

Sahtecilikle suçlanan bir Maliye Bakanı’nın, yargılanıp aklanmadan görevine devam etmesi olanaksızdır.

Yolsuzluklarla savaşımın koşullarından olan yasama dokunul­mazlıklarının sınırlandırılması gereği üzerinde çok yazıldı, çok konuşuldu…

Tüm siyasi parti programlarının, seçim bildirilerinin, ulusa söz verme bölümlerinde mutlak yer alan bu konu, ister koalisyon bi­çiminde, isterse tek başına iktidar olunduğunda unutuldu ve unutturulmak istendi. Anımsatıldığında, gerekçeler yaratılarak geçiştirildi. Değişik suçlardan kovuşturulan veya soruşturulan sanıkları, milletvekili genel seçimlerinde, seçilecek yerlerden aday gösterenlerden de başka bir tutum beklenemezdi. Siyasette “dava arkadaşlığı” önceleri parti programında yer alan ilkelere aynı inançla bağlanma biçiminde anlaşılırken, artık günümüzde aynı suçtan birlikte yargılanmanın söylemi olmuştu.

Oysaki yapılacak iş; Anayasa’nın 83. maddesini çağdaş de­mokrasiye, Avrupa Birliği ölçütlerine uyumlaştırmaktı. Anayasa’­nın 76/2 maddesinde yer alan milletvekili seçilme yeterliliğini en­gelleyen suçlarda yasama dokunulmazlığına yer vermemek, an­cak meclis kararı olmadıkça milletvekilinin tutulamayacağı ve tu­tuklanamayacağı ilkesini korumak ve milletvekillerine kovuştur­ma ve soruşturma yeri ve yöntemi yönünden ek güvence tanı­maktan ibarettir.

Avrupa Birliği’ne uyum adına, ölçütler dışında Türk ulusal bir­liğini zedeleme olasılığı bulunan yasalar çıkarılırken, yasama do­kunulmazlığının sınırlandırılmasına karşı çıkmanın, istenen uyu­ma ters düştüğü gözetilmedi.

Giderek, bir kısım milletvekilinin yasama dokunulmazlıkları­nın kaldırılması hakkındaki istemler. TBMM Anayasa ve Adalet Komisyonu üyelerinden oluşan Karma Komisyon tarafından ardı ardına kovuşturma ertelenerek, dönem sonuna bırakıldığı sırada, Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nin 10 Mayıs 2004 gün ve 2004/3072- 4038 sayılı kararı kamuoyunun bilgisine ulaştı.

Yüksek Dairenin bu kararından;

  1. Al Baraka Türk Özel Finans Kurumu A.Ş.’Nil ortak ve yö­neticileri olan sanıklar Abdullalah Ömer Ghurab, Latif Topbaş, Abdul Razzak Kamet, Bahzat Kandil. Yalçın Öner ve Morteza Gharen Bağhianin hakları nda 213 sayılı Vergi Usul Yasasına aykırı eylemlerinden kamu davası açıldığı,
  2. Birinci derecede imza yetkisini haiz şirket yöneticisi Ke­mal Unakıtan hakkında, yasama dokunulmazlığı nedeniyle hazırlık soruşturması aşamasında evrakının ayrılıp Fatih Cumhuriyet Başsavcılığı ‘tun 2003/3589 hazırlık sırasına kaydının yapıldığı,
  3. Tüm sanıklar hakkında, Orhan Asiltürk ve Muhammet Ciğer isimli şahısların sahte fatura düzenlemek ve fiktif ihra­cat işlemleri yapmak amacıyla kurdukları 91 paravan şirket arasında yer alan 10 ayrı şirketten gerçek mal alışlarıyla ilgi­li olmaksızın sahte faturaları atıp, fatura muhteviyatı cins ve miktarında değişiklik yapmaksızın, aynı tutarla yurt dışına sahte olarak satış faturaları düzenledikleri iddialarıyla kamu davası açıldığı, anlaşılmaktadır.

Yerel mahkeme, sanıklar hakkında sahte faturaları bilerek kul­lanmak suçundan açılan kamu davasını 4811 sayılı Vergi Barışı Ya­sası kapsamında görerek ortadan kaldırmış, sahte fatura düzenle­mek suçundan açılan dava hakkında hüküm kurmamıştır ve bu suç Vergi Barışı Yasası’nın -nasılsa- kapsamı dışında bırakılmıştır.

Yüksek Daire, kararında aynen “bilinci derece imza yetkisini haiz şirket yöneticisi Kemal Una kıtan ile şirketin diğer ortak ve yöneticileri olan sanıklar hakkında Al Baraka Türk Özel Finans Kurum u A.Ş. Yönetim Kurulu ‘unu 29 Mart 1996 gün ve 14624 sayılı İşbölümü ve temsil yetkisine ilişkin kararı çerçevesinde, ayrıntıları Ceza Genel Kurulunun 17 Aralık 1996 gün ve 312- 340 saydı kararında açıklandığı üzere, suç ile suçlu arasında­ki illiyet bağı ile temsil yetkisin in bölüşü m ündeki ağırlık ve sı­nırlar da tespit edilerek cezai sorumluluğun belirlenmesi, sonu­cuna göre sahte belge düzenlemek suçundan sanıklar hakkında zaman aşrını içerisinde hüküm kurulmasını mümkün gördüğünü vurgulamış, 4811 sayılı Yasa’ya göre kurulan hükmün ise ek­sik soruşturma nedeniyle bozulmasına karar vermiştir Sahtecilik suçundan hüküm giyenler, Anayasa’nın 76/2 madde­sine göre milletvekili seçilemezler. Bu suçtan “dava arkadaşlarının yargılandığı süreçte, dokunulmazlık zırhına büründürülmüş bir milletvekilinin ayrıca Maliye Bakanı sıfatını taşıması kuş­kusuz bir başka talihsizlik olmuştur. Özenilen, müzakere tarihi alabilme uğruna devamlı ödünler ve­rilen Avrupa Birliği’nin üyelerinde, böyle bir örneğe rastlanamaz. Sahtecilikle suçlanan bir Maliye Bakanın, yargılanıp aklanma­dan görevine devam etmesi olanaksızdır. Temiz toplum, saydam yönetim hedeflerine ulaşmak, bu duyarsızlıkla, hayalden öteye geçemez. Ayrıca, yüz kızartıcı suçlardan sayılan sahtecilik itha­mına uğrayanlara, bu ağır suçlamadan kurtulabilme olanağı ta­nınması gerekir. Dönem sonuna kadar bu suçlamayla görev yapıl­ması taşınmaz bir yük sayılmalıdır.

Bu son örnekte göstermiştir ki, yasama dokunulmazlığının sınırlandırılmasının vakti gelmiş, hatta geçmiştir. Artık, mızrak çu­vala sığmamaktadır. “Damara girme, hortumu kesme” söylemleriyle yolsuzluklar önlenemez. Söylemler ile eylemler tutarlı ve uyarlı olmalıdır.

6 Haziran 2004, Cumhuriyet

Konuşmalar ve gerçekler

Bir kötünün seçeneği, bir başka kötü olamaz.

Anayasa Mahkemesi Başkanı, siyasallaşma eleştirilerini yanıt­layacağını önceden açıkladığı bekitmen konuşmasını, 26 Nisan 2004 günü Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) 42. kuruluş yıldönümü törenini açışında yaptı. Sayın Başkana göre AYM’ince çalışmalar sonucu önerilen Anayasa değişikliği, konunun yelerince incelenmemesi nedeniyle kimilerince yanlış değerlendirilin iş, TBMM’ye üye seçimi konuşumla tanınan yetki nedeniyle AYM ‘nin siyasaIIaşacağı kaygısı ifade edilmiştir. TBMM’ nin Yüksek Öğretim Kurumu. (l)i Türkiye Barolar Birliği’nce gösterilen her aday arasından, (2)si de doğrudan Sayıştay üyeleri arasından olmak üzere, (4) üye seçme imkânı sağlan­mıştır Bu oluşumu itibarıyla AYM’nin siyasallaştığını söyle­mek ne dünyadaki örnekleriyle, ne de gerçeklerle bağdaşma­maktadır. Bugün yürürlükte olan şekliyle Cumhurbaşkanı, AYM’ nin (15) üyesinden (4) ünü doğrudan, geri kalan (11) üyeyi de gösterilen adaylar arasından seçtiğine göre, gelecekle bir siyasi parti genel başkanının, Cumhurbaşkanı seçilmesi halinde. AYM’nin daha az siyasallaşacağı söylenemez”.

Sayın Başkan, bu son saptamasında haklıdır. Ülkemiz bu de­neyimi de yaşamıştır. Kadrolaşma çabası altında yapılmış olan seçimlerin isabeti hâlâ tartışılmakta ve kötüye örnek olarak gös­terilmektedir. Bir kötünün seçeneği, bir başka kötü olamaz. 39. kuruluş yıl­dönümünde aynı saptamayı yapan Sayın Başkan, çareyi AYM üyelerinin doğrudan yüksek yargı organlarının genel kurullarınca seçilmesinde bulmuştu. Sayın Başkanın bu doğru görüşünü de­ğiştirmesinin ve siyasal etkisini göz ardı ederek TBMM tarafından AYM’ ne üye seçilmesini savunmaya başlamasının gerekçesi nedir? Bu gerekçe, konuşmada açıklanmamıştır.

Seçilecek üye sayısının, toplanı üyelerin 1/4’ünden az ve (4)’ten ibaret olması, siyasal etkinin de olmayacağının gösterge­si değildir. Siyasallaşma kaygı ve kuşkusu, mahkeme yapılanma­sında siyasi etki bulunması olasılığı ile ölçülür. Bu olasılığın ger­çekleşmesi de gerekmez. Bir siyasi partinin tercih ederek seçti­ği üye olarak nitelendirilmek yeterlidir. AYM’ ne TBMM tarafın­dan üye seçilmesi halinde, mahkemenin siyasallaştığı kanısı top­lumda yerleşmeye başlayacak ve giderek genelleşecektir. Bu tür kurumlarda ve özellikle AYM’ lerinde siyasal görüşü belli ve yan­sız olmadığı anlaşılan bir üyenin dahi verdiği tahribatın örnekle­ri ortadadır.

Doğrudur, Avrupa’da AYM üyelerinin tamamının veya bir kıs­mının parlamento tarafından seçilmesi, genele yakın bir uygula­madır. Ancak bir başka doğru da, bu ülkelerdeki seçim yöntemi nedeniyle, AYM’ lerin siyasallaştığı yolundaki eleştirilerin giderek artmasıdır.

Ülkemizde de 1961 Anayasasının yürürlüğe girmesiyle AYM’ne parlamentodan üye seçilmesi dönemi başlamış ve bu karma sis­temden on bir yıl süren bir uygulamadan sonra vazgeçilmiştir.

Sayın Başkan, denenen ve başarısız kalan bir yöntemi, yeniden önerirken sakıncalarına hiç değinmemişti!.

Konuşmada hiç değinilmeyen bir başka konu da, özenilen ve model olarak alındığı belirtilen Federal Alman Anayasa Mahke­mesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin oluşumudur. Her iki mahkemenin üyelerinin tamamı hukukçudur (Federal Alman Anayasası md 94/1; FAYM Kanununda 2/3; İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetlerini Koruma Sözleşmesi-AİHS md 21/5).

Zamanlaması ve içeriğiyle dikkat çeken söz konusu taslak ise, modele uygunluk bir tarafa, hukukçu olmayan üye adedini art­tırmaktadır.

Yüce Divan görevinin AYM ‘nde kalmasının sakıncalarına ve bu görevin ısrarla korunması çabalarına yöneltilen eleştiriler de ya­nıtsız kalmıştır. Yinelersek, Avrupa modeli AYM’ lerinin hiçbirisi­ne, başbakan ve bakanları yargılamak üzere “Yüce Divan” görevi verilmemiştir. Böyle bir örnek yoktur. Ülkemizde ise. Yüce Divan görevinin, içinde hukukçu olmayan üyelerin bulunduğu, çok sı­nırlı sayıda olarak Ceza Hukukunda uzman hâkimlerin yer aldığı AYM’ ne verilmesi, AİHS’nin adil yargılanma hakkını düzenleyen 6. ve hâkimlik için gerekli koşulları belirleyen 21/5. maddelerine ve kararlarının kesin olması nedeniyle adı geçen sözleşmenin 7 nu­maralı ekinin 2/1. maddesine aykırıdır. Bu yapıdaki bir mahkeme­nin (3)ü büyük olasılıkla hukuk eğitimi almamış (4) üyesinin, parlamento tarafından seçilerek siyasi etkilere açık hale getiril­mesinin veya bu yönde bir inanç doğmasına yol açılmasının, sa­kınca ve sıkıntıları yanıtsız bırakılacak nitelikte sorular ve sorun­lar değildir.

Sayın Başkanın suskunluğuna karşın, hukukçu olmayan Başkanvekilinin açıklamaları medyada yer aldı. Adı geçen, Yüce Di­van yargılamalarının özelliği olduğunu ve hukuki boyutunun ya­nında, siyasal, sosyal ve ekonomik yönlerinin de bulunduğunu be­lirttikten sonra, iftiharla ekledi: “Benim bu eleştirilere tek yanı­tım, C. A. ve S. G.’nin yargılandıkları Yüce Divan kararıdır. Yü­ce Divan’da benim gibi ceza yargıcı olmayanların bulunduğu­nu savunuyorlar. Bu karar 300 sayfadır. O kararın her satırı­nı ben yazdım. Bu eleştirilere karşılık cevabım, bu karardır”.

Bu yanıt, eleştirilerin ne kadar haklı olduğunun, en açık ve ke­sin kanıtıdır. Hukuk eğitimi almamış, hukuk nosyonundan yok­sun kişiler; verdikleri kararların başarısını, ulaştığı sayfa adedi ile ölçebilirler. Hukuk anıtı sandıkları bu kararın tamamı satır sa­tır yazdıklarından bahisle övünebilirler.

Oysaki, ceza yargılamasının amacı maddi gerçeği bulmaktır. Maddi gerçek ise, ceza ve ceza usul hukukunun genel ilke ve ku­ralları ile kavramlarını, uzmanlık derecesinde bilen, deneyimli ceza hâkimleri tarafından bulunabilir. Bu nitelikleri taşımayan ki­şilerin oluşturduğu mahkemelerden adil yargılama beklenemez. Kanıtların toplanması, tartışılıp irdelenmesi ve yargılananların hukuki durumlarının değerlendirilmesi ancak bu bilgi birikimi ve deneyimle olanaklıdır.

Hukuki her sorunun olduğu gibi, ceza yargılamasının da sade­ce hukuki boyutu vardır. Suçun oluşumu, unsurları ve tipikliği sa­dece Ceza Hukuku ilkeleri içerisinde değerlendirilebilir. Siyasal, sosyal ve ekonomik boyutlar, suçu işlediği saptananlar hakkında, kişisel hafifletici neden olmaktan öteye gidemezler.

Bir hukuk devletinde ilk yapılması gereken, ceza yargılaması­nı hukuk eğitimi almamış kişilerin elinden kurtarmaktır. Bu ne­denle, Yüce Divan görevi, yargılama işlevinin asıl sahibi Yargı­tay’a bir an önce verilmelidir.

17 Mayıs 2004, Cumhuriyet

MGK kararları ve Kıbrıs

Türkiye bir aşiret veya şirket gibi yönetilemez

 

Milli Güvenlik Kumlu (MGK), 1961 Anayasasının bir ürünü­dür. 27 Mayıs örneği, devletin sivil ve asker görevlileri arasında çıkabilecek uyuşmazlıkları giderici, aralarında diyalog kurulma­sını sağlayıcı, milli güvenlik konusunda uzman bir kuruma olan gereksinimi ortaya koyduğundan; Anayasa koyucunun yerinde belirlemesiyle MGK çağdaş her devlette olduğu gibi bir kurum olarak, Anayasa’da yerini almıştır. Kurul bugüne değin önemli gö­revler yüklenmiş ve bu görevleri başarıyla da yerine getirmiştir.

MGK, kurum olarak 1982 Anayasası’nda da korunmuş ve gide­rek demokratikleşme çabaları içerisinde Kurulun yapılanmasın­da, görevlerinde ve çalışma usullerinde değişiklikler yapılmıştır. Bugün MGK; Cumhurbaşkanı’nın başkanlığında, Başbakan, Ge­nelkurmay Başkam, Başbakan Yardımcıları, Adalet, Milli Savun­ma, İçişleri, Dışişleri Bakanları, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanları ile Jandarma Genel Komutanından oluşmaktadır.

Anayasa’nın 118. maddesi, 03 Ekim 2001 gün ve 4709 sayılı Yasa’nın 32. maddesi ile değiştirilmiş ve Başbakan Yardımcıları ile Adalet Bakanının kurula katılımları sağlanmıştır. Bu katılımlarla kuruldaki sivil-asker dengesi, siviller lehine değiştirilmiştir.

2945 sayılı MGK ve MGK Genel Sekreterliği Yasası’nın 7. mad­desi uyarınca, Kurul kararlarını çoğunlukla alacağına ve eşitlik halinde ise, Kurul Başkanının bulunduğu taraf çoğunluğu sağla­mış sayılacağına göre, anılan değişikliğin önemi ortadadır.

Görülmektedir ki, siyaset (sivil) kesiminin katılmadığı bir gö­rüşün tavsiye kararı niteliğim kazanması olanak dışıdır. MGK’nın görevleri, Anayasa’nın 118 ve 2945 sayılı Yasa’nın 4. maddesinde belirlenmiştir. MGK; devletin milli güvenlik siyaseti­nin tayini, tespiti ve uygulanması ile ilgili alman tavsiye kararla­rı ve gerekli eşgüdümün sağlanması konusundaki görüşlerini Bakanlar Kurulu’na bildirir. Yine anılan Yasanın 8. maddesi uya­rınca, MGK kararları, Başbakan tarafından Bakanlar Kurulu gün­demine öncelikle alınmak suretiyle görüşülür ve gerekli kararlar alınır. MGK’nın tavsiye kararlan Bakanlar Kurulunca değerlendirile­cektir. MGK’nın özünde bir danışma kurulu olma niteliğinin do­ğal sonucu olarak son söz Bakanlar Kurulu’nundur.

2945 sayılı Yasa’nın 2. maddesi bağlamında “milli güvenlik, devletin anayasal düzeninin, milli varlığının, bütünlüğünün, mil­letlerarası alanda siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik dâhil bü­tün menfaatlerinin ve ahdi hukukunun her türlü dış ve iç tehdit­lere karşı korunması ve kollanmasını; milli güvenlik siyaseti ise, milli güvenliğin sağlanması ve milli hedeflere ulaşılması amacı ile MGK’nın belirlediği görüşler dâhilinde, Bakanlar Kurulu tarafın­dan tespit edilen iç, dış ve savunma hareket, tarzlarına ait esasları kapsayan siyaseti” ifade etmektedir.

Bu yasal düzenlemelerin ışığında Kıbrıs sorununun Türkiye için bir milli güvenlik konusu olduğu ve milli güvenlik siyasetinin kapsamı içinde ele alınması gerektiği tartışmasızdır. Zira Kıbrıs, Türkiye’nin güvenliğini doğrudan ilgilendirmektedir ve Türki­ye’nin Kıbrıs’ta milletlerarası antlaşmalardan doğan hak ve men­faatleri vardır. Bu Önemli konuda, danışma organı olarak tavsiye­si alınacak anayasal kurum ise MGK’dir.

Bu nedenlerle Kıbrıs sorunu, Cumhurbaşkanı tarafından MGK’nin 23 Ocak 2004 tarihli toplantısının gündemine alınmış ve görüşmeler sonunda alman tavsiye kararının önemli ve açıklana­bilir bölümleri kamuoyunun bilgisine sunulmuştur.

Açıklamaya göre, “Annan planı sadece referans değeri taşımak­tadır ve Kıbrıs Türk ve Rum taraflarının anlaşamaması sonucu do­ğacak boşlukların BM Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından dol­durulup iki toplumun onayına sunulması benimsenmemiştir”.

Yukarıda vurgulandığı gibi bu tavsiye kararının, hükümet ka­nadının katılımı olmadan alınması olanaklı değildir.

Ancak, bu tavsiye kararının alınmasının üzerinden yirmi dört saat geçmeden ve tavsiye kararı, Bakanlar Kurulu tarafından de­ğerlendirilip, “Bakanlar Kumlu Kararı” haline getirilmeden; 24 Ocak 2004 tarihinde Davos’ta yapılan ikili görüşmelerde, Türki­ye’nin, Annan’ın yetkisini kabul ettiği, bizzat Annan in kendisine bildirilmiş ve Türkiye bir oldu-bitti ile karşı karşıya bırakılmıştır.

Sayın Cumhurbaşkanı, 14 Nisan 2004 tarihinde Harp Akademileri’nde yaptığı konuşmada, bu durumu, Annenin görüşmelere davet mektubundan ve bunu doğrulayan Davas tutanağından öğ­rendiğini açıklamış; böylece, “Kıbrıs konusunda tarafların geri dönüşü olmayan bir süreç içerisine girdiklerini” vurgulamıştır.

Sayın Genelkurmay Başkanı da 13 Nisan 2004 günlü basın top­lantısında, “Newyork müzakere sürecinin, MGK’nın 23 Ocak top­lantısında çizilen genel çerçevenin dışına çıktığını” açıklamıştır.

Olay her yönü ile vahimdir. Güvenme ve doğruluğa bağlı inan­ma, anayasal kurumların gerek kendi içlerinde ve gerekse karşı­lıklı ilişkilerinde ilk koşuldur. Bu koşullara uyulmadan takiyye yoluyla siyaset oluşturma usulü, yüzyıllara dayalı Türk Devlet ge­leneğinde yoktur ve bundan böyle de olmamalıdır.

Yaratılan güven bunalımı biran önce giderilmelidir. Aksi halde, milli güvenliğimiz dış ve iç tehditlere karşı nasıl korunacak ve kollanacaktır?

Diğer yönden, Anayasası’na göre “Türkiye, bir hukuk devleti­dir’. Anayasa ve yasalarında yer alan kurallara kim olursa olsun, herkes uymak zorundadır. Türkiye bir aşiret veya şirket, gibi yönetilemez. Anayasal kurumları işlevsiz bırakarak, güven duygula­rını zedeleyerek, yasal sürece ve koşullara uyulmadan alınan ka­rarların, ülkemizin bu gününü ve yarınını yakından ilgilendirme­si yönünden tarihi sorumluluğu vardır.

Bilinmelidir ki, sorumluların Kıbrıs konusunda yaptıkları, ulustan bir süre saklansa ve unutturulsa bile, tarih tarafından hiç­bir zaman unutulmayacak ve bağışlanmayacaktır.

 

22 Nisan 2004, Cumhuriyet

Yolsuzluklarla mücadele

Siyasi irade gücünü, söyleminden değil, yaptıklarından alır.

31 Mart 2004 günlü basında yer alan1 “Uluslararası Şeffaftık Örgütü’nce (Transparency International)” düzenlenen “2004 Kü­resel Yolsuzluk Raporu”na göre, Türkiye’nin şeffaflık listesinde 64. sıradan 77. sıraya gerilediği haberi, ne gereği gibi tartışıldı ve ne de yolsuzluklara alıştırılmış toplumun ilgisini ve tepkisini çekebildi.

Sıralamadaki gerilemenin, yurttaş olarak duyulması gereken bireysel üzüntünün yanında ulusal itibarımıza verdiği zarara rağ­men, toplumun böylesine tepkisiz kalmasının nedenleri, ancak umutsuzluk ve umarsızlık olabilir.

Aynı rapora ekli “Global Yolsuzluk Barometresi” adını taşıyan anket, Türk halkının yolsuzluklarla mücadele konusundaki karam­sarlığını açıkça ortaya koymaktadır. Ankete katılanların yüzde 56,6’sı yolsuzlukların artacağı, yüzde 12’si ise gerileyeceği düşünce­sindedir.

Toplumu açıklanan karamsarlığa iten nedenleri belirleyip irde­lemekte, kuşkusuz çözüm için yarar bulunmaktadır.

Yinelemek pahasına2 vurgulamak gerekirse; yolsuzluklar, uy­gun ortam bulduklarında gelişir ve çoğalırlar. Bu uygun ortam, şeffaflığa yer vermeyen yürütmenin, denetim yolları tıkanmış ya­samanın, bağımsız olmayan etkisiz ve güçsüz yargının, işlerinden uzaklaşmış ve sahiplerinin ekonomik çıkarlarına yönlendirildiği için özgürlüğünü kaybetmiş basının bulunduğu ortamdır.

Bu ortamdan çıkabilmenin ve yolsuzluklarla mücadelenin ön­celikli koşulu ise, ciddi, samimi, inandırıcı, objektif ve saydam bir siyasi iradenin varlığıdır.

Ülkemizde bu nitelikleri taşıyan bir siyasi irade var mıdır?

Siyasi irade gücünü, söyleminden değil, yaptıklarından alır.

“Yolsuzluklara, damarından girdik” veya “hortumcuların önü­nü kestik” söylemlerinden sonra, anılan sıralamada Türkiye’nin ön sıralarda yer alması yerine, gerilemesi karşısında; söylem dı­şında, bu yolda yapılan bir değişim olmadığı ortadadır.

Kaldı ki, siyasi iktidar ve mensupları tarafından geçen bir yıl içinde yapılanlar, iktidarın söylemiyle de tam bir çelişki oluştur­maktadır.

Devlet yönetiminde sorumluluk yüklenenlerin, ticaretle bağla­rı kesilmemiştir. İşsizliğin giderek arttığı ve asgari ücretin yaşa­yabilme sınırının çok altında kaldığı bir ortamda geçmediğin­den bahisle, ortak olduğu şirketlere bir yenisini eklemekten çe­kinmeyen ve bu şirketlerin dağıtımını yaptığı ürünlerin reklamını da üstlenen devlet adamlarımız vardır.

Çıkarılan yasalarla, bağlantılı şirketlerin vergi borçları silin­mekte, vergi suçlan bağışlanmakta, bağışlananların bu tür suçla­rı izleyecek bakanlıkta, birinci derecede sorumlu olmasında da sakınca görülmemektedir. Yine iktidar partisinin örgüt kademe lebinde görev alanların, devlet ihalelerine katılmaları ve üst üste ihale kazanmaları olağan sayılmakta ve bu yöndeki haberlere sessiz kalınmaktadır.

Çağdaş demokrasinin geçerli olduğu saydam toplumlarda, bu tür ilişkilere, yöntemlere ve kişilere kesinlikle yer verilmediği bilinmelidir.

Yasamanın denetim yollarındaki tıkanıklıklar olduğu gibi sürdü­rülmektedir. Bu bağlamda yasama dokunulmazlığına dokunulma­mış, buna neden olarak, yargıya duyulan güvensizlik gösterilmiştir.

Oysa, yargının bağımsızlığını ve güçlü olmasını sağlamak göre­vi, yasama organına aittir. Görevleri gereği yargının bağımsızlığı için Anayasa’nın 140/6. 144. ve 159. maddelerinde gerekli deği­şiklikleri yapmayanların, yargının güçlü olması için bütçeden ala­cağı payı arttırmayanların, yargıya güvenmediklerini söylemeye hakları yoktur. Ayrıca, güvensizlik söyleminin asıl gerekçesinin, dokunulmazlıklar sınırlandırıldığında ortaya çıkacak soruşturul­ma korkusu olduğu, kamuoyunun ortak düşüncesidir.

Haklarında soruşturma veya kovuşturmaya başlanmış, dava açıl­mış birçok kişinin, parti listelerinde seçilecek sıralarda aday göste­rilerek yasama dokunulmazlığına kavuşturulması, siyasi iradenin bu konudaki düşünerek ve kararının çık bir kanıtı değil midir?

“Meclis Soruşturması’nı düzenleyen Anayasa’nın 100. madde­sinde gerekli değişiklikler yapılmamıştır. Görevde oları veya gö­revden ayrılmış başbakan yahut bakanların, görevlerinden doğan veya görevleriyle ilgili işlem veya eylemlerinin soruşturulmasının (ve yürürlükteki yasalarda öngörülmüş suç tipine uygun olduğu ithamı ile Yüce Divana sevk edilmelerinin), yolsuzluklarla müca­delede taşıdığı önem sürekli göz ardı edilmiştir. İnandırıcılığını ve etkinliğini kaybeden Meclis Soruşturması kurumunun, yargısal niteliğine uygun biçimde yeniden düzenlenmesi için hiçbir çalış­ma yapılmamış, bu şekliyle alınacak kararların siyasi hesaplaş­ma, öç alma, gözdağı verme veya hedef saptırma olarak algılan­ması olasılığına açık kapı bırakılmıştır.

Yolsuzluklarla mücadelede, yargının etkinliğini arttırmak için ye­ni kurumlara, işbirliğine ve en önemlisi eşgüdüme gereksinim oldu­ğu, öykünülen Avrupa Birliği’nde başarıya bu şekilde ulaşıldığı birçok kez açıklanıp anlatılmasına rağmen, gereği yapılmamıştır.

Savcılıklar arasında eşgüdümü sağlayacak biçimde, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığını Türkiye Cumhuriyet Başsavcılığı ola­rak anayasal bir kurum haline dönüştürecek taslak, kurulan ko­misyonda unutulmaya terk edilmiş; adli kolluğun kurulması ve Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK) ile işbirliği yapması yo­luna gidilmeyerek, etkin mücadele kapısı kapatılmıştır.

Basın özgürlüğünün sağlanması için ciddi bir adım atılmamış, medyanın kartelleşmesi ve holding sahiplerinin çıkarlarının söz­cüsü olması önlenememiştir.

Bu koşullar allında asıl şaşırtıcı olan, dünya şeffaflık sıralama­sında sadece 13 basamak gerilememizdir.

Siyasi iradenin sadece söylemle yetinmesi durumunda, ülke­mizi gelecek yıl daha karanlık bir tablo beklemektedir.

Türk halkının, umutsuzluk ve umarsızlık yılgınlığından kurtu­lup, yolsuzluklarla birlikte yaşamak ve anılmak istemediğini, si­yasi iradeye anlatmasının ve onu bu yolda zorlamasının zamanı gelmiştir, hatta geçmektedir…

15 Nisan 2004, Cumhuriyet

Anayasa yargısında siyasallaşma

Avrupa modelinde, hukuk fakültesini bitirmemiş Anayasa Mahkemesi üyesi yoktur.

Kurumlarınca aday gösterildikten sonra nihai olarak Cumhurbaşkanınca seçim yapılması, aday olmayı zorlaştırmakta, Cumhurbaşka­nı’nın siyasi parti liderleri veya parlamento üyeleri arasından seçilmiş olması durumunda da yargı üzerinde siyasetin etkisini arttırmaktadır.

Bu nedenle Anayasa Mahkemesi üyeleri. Yüksek Mahkeme Baş­kanları veya Daire Başkanlıklarında olduğu gibi doğrudan ve nihai olarak yüksek yargı organları genel kurullarınca seçilmelidir.

Yukarıdaki alıntı, Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın, Mahkemesinin 39. kuruluş yıldönümü kutlama töreninde yaptığı konuş­madan yapılmıştır.

Toplumsal hafızamızın zayıf olduğu gerçeği gözetildiğinde bu anımsatmada yarar bulunmaktadır.

Son günlerde basında, hükümet ile Anayasa Mahkemesi’nin ay­rı ayrı Anayasa değişikliği taslakları hazırladıklarına ilişkin haber­ler yer aldı. Mahkemenin Başkanı ile Başkanvekili taslağı doğruladılar ve savundular. Mahkemenin yeniden yapılandırılmasını ve çalışma yöntemlerinin değiştirilmesini hedefleyen her iki taslağın, benzer hükümler taşıdığı belirlendi. Bu hükümlerin en önemlisi, yedek üyeliğin kaldırılması doğrusunun yanında, 17’ye çıkarılacak üyelerden 4!ünün TBMM tarafından seçilmesi yanlışıdır.

Açıklamalardan, her iki taslakta yer alan yeniden yapılandır­maya ilişkin değişikliklerin, iki ana gerekçeye dayandırıldığı an­laşılmaktadır:

Mahkemenin iş yoğunluğu,

AB ülkelerinde de mahkeme üyelerinin yasama organı tara­fından seçilmesi olgusu. Mahkeme başkanının, son 03 kuruluş yıldönümü kutlama töre­ni konuşmasında iş yoğunluğundan özellikle yakındığı bilinmek­tedir. İş yoğunluğu için milat alınan yıl ise, 2001 yılıdır.

Nedeni ise, 21 Aralık 2000 günlü ve 4616 saydı “23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı Şartlamalı ver­meye. Dava Ve Cezaların Ertelenmesine Dair Yasa”nın uygulan­ması sırasında, bakmakta oldukları davalarda kimi kurallarının Anayasa’ya aykırılığı kanısına varan ya da tarafların bu yöndeki iddialarını ciddi bulan mahkemelerin, yoğun bir biçimde itiraz yolu­na başvurmalarıdır.

Anayasa Mahkemesi’nin 18 temmuz 2001 gün ve 2001/4-332 sa­yılı kararını inceleyenler, aynı yönde 226 itiraz başvurusunun ay­rı ayrı “esasa kaydedilerek” numara aldığını, bunların yine ayrı birleştirme kararları ile 2001/4 esas sayılı dosyada birleştiril­diklerini ve bu dosya üzerinden esasının incelenerek sonuçlandırıldıklarını göreceklerdir. Buna benzer başka örnekler de vardır. Bu nedenle, geçici ve aynı konudaki başvuru çokluğunun yarattı­ğı yapay iş yoğunluğu görüntüsü aldatıcıdır.

Kaldı ki, davaların gündeme alınmasında ve karara bağlanma­sında veya kararların yazılmasında gözlemlenen gecikmenin, mahkemenin yapılanmasının değiştirilmesiyle önlenebileceği ge­çerli bir iddia olamaz.

İş yoğunluğundan yakınılmadığı yıllarda, oluşan gecikmeler bu iddiayı geçersiz kılmaktadır. Bu nedenle, TBMM’nin seçeceği üyele­rin katılımının işleri hızlandıracağını savunmak, mevcut yapılanma­daki üyeler için haksız ve yersiz bir suçlamadan ileri gidemez.

Yapılması gereken iptal kararlarının gerekçesi yazılmadan açıklanamayacağına ilişkin Anayasa buyruğuna uyulması, Ana­yasa Mahkemesinin, Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkın­daki Yasa’nın ve onun göndermesi ile siyasi partilere ilişkin ko­nularda Ceza Yargılamaları Usulü Yasası ‘nın tam olarak uygulanması ve varsa bu yasalardaki eksikliklerin giderilmesidir.

Avrupa Birliği üyesi ülkelerde veya daha geniş bir deyimle Av­rupa Modeli Anayasa Mahkemeleri’nde üyelerin seçiminde iki yöntem kullanılmaktadır:

Üyelerin tamamının yasama organı tarafından seçilmesine “seçim sistemi” adı verilmekte; Alman Federal Anayasa Mahke­mesi ile Macaristan, Polonya, Portekiz Anayasa Mahkemelerinde ve İsviçre Federal Mahkemesi’nde bu sistem uygulanmaktadır.

Daha geniş bir uygulama alam olan “karma sistem”de ise, üyeler atama ve seçim yoluyla belirlenmektedir. Bu sistem ise Avusturya, Belçika, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, İtal­ya, Romanya vb ülkelerde uygulanmaktadır.

Türkiye’de, 1961 Anayasası’nda kanıta sistem kabul edilmiş, ancak 11 yıllık bir uygulamadan sonra yasama organının Anaya­sa Mahkemesi’ne üye seçmesi usulünden vazgeçilmiştir. Bu usu­lün iki büyük sakıncası bulunmaktadır:

Parlamentoda tek parti iktidarı oluşmadığı hallerde üye seçi­mi partiler arası uzlaşmaya bağlıdır. Bu uzlaşmanın ne sürede sağ­lanacağı belirsizdir. Uzlaşma aşamasında üye adaylarının kişilik­lerinin yıpranması da ayrı bir sorundur. Bu nedenlerle ülkemizde kötü bir deneyimden sonra bu sistem kaldırılmıştır.

Tek parti iktidarlarında ise kadrolaşma arzusu ve gereksinimi, siyasal yaşantımızın onulmaz bir hastalığıdır. Ehliyet bilgi, dene­yim, kişilik bir tarafa bırakılmakta, “bizden olma” ölçütü egemen ol­maktadır. Böyle bir seçimin Anayasa Mahkemesi’nin siyasallaşma­sı tehlikesi yanında, saygınlığını da zedeleyeceği kuşkum azdır.

Kaldı ki, her iki sistemde de hedeflenen, demokratik meşruiyet­tir. Demokratik meşruiyetin, anayasal organlar tarafından yapılan seçimlerle de sağlanabileceği gerçeği göz ardı edilmemelidir.

Diğer taraftan, Cumhurbaşkanı’nın siyasi parti liderleri veya parlamento üyeleri tarafından seçilmiş olması durumunda, mah­keme üyeliğine yapacağı seçimin yargı üzerinde siyasetin etkisi­ni artıracağı düşüncesini yukarıya alıntıladığımız Sayın Başkanın, parlamento tarafından yapılacak bir seçimdeki siyasal etkiyi göz ardı etmesinin mutlaka bir açıklaması olmalıdır.

Ünlü Anayasa hukukçusu Prof. Klâs Tem’in de vurguladığı gibi, “hukuka uygunluğun ölçülü hukuk kuralların duraksama­sız uygulanmasıdır. Yoğunluk açısından, Anayasa Hukukuna ve Anayasa Mahkemesi kararlarına siyasal konular egemen­dir. Ancak bu olgu yargılama sürecinde gerçeği aramaya ve bir karara varmaya İlişkin hukuksal metot terk edilmediği sü­rece, Anayasa Hukuku ‘nu ve Anayasa Mahkemesi kararını siyasallaştırmaz.”

Siyasallaşma endişesi ve kuşkusu yüksek mahkemenin yapı­lanmasında, siyasi etki bulunması olasılığı ile oluşur. Bu olasılı­ğın, gerçeğe dönüşmesi de gerekmez. Bir siyasi parti tarafından tercih edilerek seçilen üye ayrımı yeterlidir. Siyasi tercihe dayalı seçimlerin kimi anayasal kurumların itibarlarına verdiği zararlar ortadadır.

Belirtilen nedenlerle, Anayasa Mahkemesi’nin parlamento ta­rafından üye seçimi girişiminin kaçınılmaz sonucu, mahkemenin siyasallaştığına ilişkin genel bir kanının yerleşmesi olacaktır.

Ancak, Anayasa Mahkemesi üyeliği niteliğinin yeniden belir­lenmesinde ve Yüce Divan görevinin Avrupa modeli ile uyumlaştırılmasında mutlak bir zorunlu hak vardır.

Öncelikle, hukuk kurallarının hukuksal metotla uygulanması zorunluluğu, Anayasa’ya uygunluk denetiminin, hukuki bir dene­tim olmasından kaynaklanmakladır.

Bu denetim, ancak hukuk eğitimi almış üyeler tarafından yeri­ne getirilebilir. Bu nedenle Avrupa modelinde, hukuk fakültesini bitirmemiş Anayasa Mahkemesi üyesi yoktur. Aynı nedenle, Av­rupa İnsan Hakları Mahkemesi yargıçları içinde AİHS’ın, “insan Hakları ve Ana Hürriyetleri Koruma Sözleşme” 21/5. madde­sinde hukukçu olma koşulu getirilmiştir. O halde ilk yapılması gereken Anayasa Mahkemesi üyelerinin tamamının hukukçular­dan seçilmesinin sağlanmasıdır.

Avrupa Birliğinden müzakere tarihi alabilme çabaları kapsa­mında uyum yasaları çıkarıldığı süreçte, Anayasa Mahkemesi’nin Yüce Divan görevinin, Avrupa modeline uyumsuzluğu sürekli ola­rak göz ardı edilmektedir.

Türkiye’de başbakan ve bakanların görevleri ile ilgili suçların­dan dolayı yargılanmaları Yüce Divan sıfatıyla Anayasa Mahkemesi’nce yapılmaktadır.

Avrupa’da, Yüce Divan görevinin verildiği hiçbir Anayasa Mah­kemesi yoktur.

Avrupa Birliği’ne üye meşruti rejimlerde İspanya, Belçika, İn­giltere. Hollanda, Danimarka ve Lüksemburg adı geçen kişileri yargılama görevi normal adli mahkemeler tarafından yapılmakta ve temyiz incelemesi Yargıtay’ca yerine getirilmektedir. Meşruti rejimler içinde sadece İngiltere hukuk sisteminde Anayasa Mahkemesi’ne yer verilmemiştir.

Almanya, İtalya, Avusturya, Portekiz’de sadece suçlanan cum­hurbaşkanları -Yüce Divan sıfatını taşısın veya taşımasın- doğal hâkim ilkesine uygun kurulan istisnai mahkemelerde yargılanmak­tadır. Bu mahkemelerin de Anayasa Mahkemesi ile bir ilgisi bulun­mamaktadır. Başbakan ve bakanların bu ülkelerde ve diğer tüm Avrupa ülkelerinde görevleri ile ilgili suçlarından dolayı yargılan­dıkları yargı yeri adliye mahkemeleri ve temyiz yeri de Yargıtay’dır.

Fransa’da ise Anayasa Konseyi, mahkeme sıfatını dahi taşıma­makta ve doğal olarak yargılama yetkisi bulunmamaktadır. Ülkemizde Yüce Divan görevinin, içinde hukukçu olmayan üyelerin bulunduğu çok sınırlı sayıda Ceza Hukukunda uzman hâkimlerin yer aldığı Anayasa Mahkemesi’ne verilmesine büyük bir yanlışlığı içermesinin yanında, AİHS’ın adil yargılama hakkı­nı düzenleyen 6. ve hâkimlik için gerekli koşulları belirleyen 21. maddelerine ve kararlarının kesin olması nedeniyle adı geçen sözleşmenin 7 numaralı ekinin 2/1. maddesine aykırıdır.

Hele bu yapıdaki bir mahkemenin dört üyesinin parlamento ta­rafından seçilerek siyasi etkilere açık hale getirilmesinin veya bu yönde bir inanç doğmasına yol açılmasının vereceği sıkıntıları ve doğuracağı sakıncaları iyi hesaplamak gerekmektedir.

Yüce Divan görevi, her koşulda yargılama işlevinin asli sahibi Yargıtay’a verilmelidir.

Her iki taslakta, hizmet süresine ilişkin 65 yaşını bitirme sınırı­nın 67’ye yükseltilmesi ayrı bir talihsizlik oluşturmuştur. Anaya­sa Mahkemesi üyelerinin hâkim ve savcılardan ve diğer yüksek yargı organlarının üyelerinden ayrıcalıklı hale getirilmesinin ne gibi mantıklı ve hukuksal bir gerekçesi olabilir?

Yukarıda sayılan sakıncaları içeren taslakta, böyle bir hükme yer verilmesinin etik yönden açıklaması nasıl yapılabilir?

Hazırladıkları taslağa siyasi partiler ve kamuoyundan destek is­teyen ilgili sorumluların, öncelikle belirttiğimiz sakıncalara ilişkin kuşkuları gidermeleri ve soruları yanıtlamaları gerekmektedir.

13 Şubat 2004, Cumhuriyet

Bir yönetmelik öyküsü

Laiklik ilkesi, Cumhuriyet’in Anayasa’da yer alan temel ilke ve niteliklerinin varlık nedenidir.

Diyanet İşleri Başkanlığı Kuran Kursları ile Öğrenci Yurt ve Pansiyonları Yönetmeliği’nde yapılan değişiklikleri irdelemeden önce, 24 Nisan 2003 gün ve 4854 sayılı Yasa’nın anımsanmasında yarar vardır. Yargıda reform olarak sunulan ve kamuoyunda da böyle algılanan ve yargının iş yükünün azaltılmasına dayandırılan bu yasa ile bazı yasalardaki cezalar adli olmaktan çıkartılmış ve idari para cezasına dönüştürülmüştür. Yasa taslağı hakkında Yar­gıtay Cumhuriyet Başsavcılığı olarak görüşümüz sorulduğunda, 222 sayılı İlköğretim ve Eğitim Yasası ile 2860 sayılı Yardım Top­lama Yasası’nda yapılmak istenen değişikliklere karşı olduğumu­zu, 04 Şubat, 2002 günlü yazımızla yanıt olarak Adalet Bakanlığı­na bildirdik. 222 sayılı Yasa’da yapılmak istenen değişiklik, zo­runlu ilköğretimin ülkede uygulanmasını tehlikeye düşürebilirdi. Okuma çağındaki çocuklarımızın ilköğretim programları yerine yasal veya. Yasadışı başka kurs ve programlara devam etmesi so­nucunu doğurabilirdi. Ayrıca 2860 sayılı Yardım Toplama Yasası’nda korunan değerler gözetildiğinde, haksız çıkarların ve çıkar gruplarının oluşmasını engellenmek için 29. maddede öngörülen adli yaptırımın olduğu gibi kalması gerekliydi. Düşüncelerimiz dikkate alınmadı ve öngörülen değişiklikler yasalaştı Adım atılmış, zorunlu ilköğretim ve eğitimin koşullarına uyma­manın yaptırımı idari para cezasına çevrilerek, önleyici, caydırıcı ve koruyucu nitelikleri zayıflatılmıştı. Artık ilköğretimi, öngörülen zorunluluğuna uygun şekilde yerine getirmek için, bu okullara devam etmeyen öğrencilerin velileri hakkında alınacak etkin bir önlem kalmamıştı… Ayrıca yasadışı yardım toplama yoluyla elde edilen paraların hangi yollarla nerelere aktarıldığı bilinmesine rağmen ya­pılan değişiklikle, kurs veya programlara ayrı bir para kaynağı ya­ratılmış ve bu yerlere kaynak aktarılması kolaylaştırılmıştı…

Bu nedenlerle, 24 Kasım 2003 günlü Resmi Gazete de yayımla­nan yönetmelik değişikliğinin, yukarıda açıklanan yasa değişik­likleriyle birlikte irdelenip, değerlendirilmesi, yapılmak isteneni daha açık bir şekilde ortaya koyacaktır.

16 Kasım 1990 günlü Resmi Gazete’de Diyanet İşleri Başkan­lığı Kuran Kursu Yönetmeliği yayımlanmış; bu yönetmelikte, Ku­ran Kurslarına ancak ilkokulu bitiren vatandaşların devam ede­bileceği ve denetimin de Diyanet İşleri Başkanlığına ait olduğu öngörülmüştü.

16 Ağustos 1997 gün ve 4306 sayılı (kamuoyunda sekiz yıllık zo­runlu eğitim yasası olarak bilinen) yasa ile ilköğretim kurumları­nın sekiz yıllık okullardan oluştuğu kabul edildikten dört gün sonra, Diyanet İşleri Başkanlığı kuran kurslarına ilişkin yönetme­likte değişikliğe gitti. 20 Ağustos 1997 tarihli Resmi Gazete’de ya­yımlanan bu değişiklikle, kuran kurslarına sekiz yıllık öğretimin beşinci sınıfını tamamlayan öğrencilerin katılması ve hafta sonu kurslarının da düzenlenmesi kararlaştırıldı. Görüldüğü gibi Diya­net İşleri Başkanlığı katılımı da artırarak eski düzenlemenin devamı görüşündeydi.

Yönetmelik değişikliğine karşı bir veli tarafından açılan dava­da, Danıştay 8. Dairesi, yönetmeliğin yürütülmesinin durdurul­masına karar verdi. Bu karara yapılan itiraz da Danıştay İdari Da­va Daireleri Genel Kurulunun 27 Mart, 1998 gün ve 1998/144 sayı­lı kararı ile reddedildi.

Bu arada 4306 sayılı Yasa ile sağlanan çağdaş ve uygar sekiz yıl­lık eğitimin bünyesinde çatlak yaratacak ve yapılan reform nede­niyle bir takım çevrelerden de özür diler biçimde 57. hükümet dö­neminde çıkanları 22 Temmuz 1999 gün ve 4415 sayılı, 5 Ağustos 1999 tarihinde yürürlüğe giren yasayla “Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki Yasaya” ek 3. madde eklenmiş ve bu madde ile, yürütülmesi durdurulan yönet melik değişiklikleri ya­saya alınmış ve olası bir’ iptal kararının önüne geçilmek istenmiştir.

Danıştay 8. Dairesi 23 Şubat 2000 gün ve 5098-1736 sayılı kara­rı ile özetle “…Anayasaya, Milli Eğitim Temel Yasası’na ve pozitif bilimleri yeterince öğrenmemiş, çağdaş eğitimini tamamlamamış küçüklere, henüz bilinçlenmeden teokratik eğitim verilmesinin pedagojik ve psikolojik sakıncalarının giderilmesi ve Tevhid-i Tedrisat Yasasının öngördüğü eğitimde birliğin sağlanması için çıkarılan, 4306 sayılı sekiz yıllık zorunlu eğitim yasasına aykırı ol­duğu…” gerekçelerine dayanarak, yönetmelikte yaş konusunda yapılan değişiklikleri iptal etti.

Bu yasa değişikliği ve iptal kararından sonra 03 Mart 2000 gün­lü Resmi Gazete de yayımlanan “Diyanet İşleri Başkanlığı Kuran Kursları ile Öğrenci Yurt, ve Pansiyonları Yönetmeliği” ile, önceki yönetmelik yürürlükten kaldırılarak konu yeniden düzenlendi. Yaz kurslarına devam edecekler yönünden ilköğretimin beşinci sınıfını tamamlama yeterli görülmüş, eğitimin iki ayı ve haftada üç günü aşamayacağı kaydı getirilmiş, yaz kurslarının Milli Eğitim Bakanlığının denetim ve gözetiminde olduğu belirtilmiş; böylece zorunlu eğitimin önemli ilkeleri ve amaçları ortadan kaldırılmıştı.

 

YSK’nın DEHAP kararı

Hiçbir seçim, eğer bünyesinde yolsuzluk varsa, meşruiyet temeline oturtulamaz.

 

Yüksek Seçim Kurulu (YSK) “dilekçelerini, itiraz, olağanüstü itiraz ve şikâyet olarak adlandıran” siyasi partiler ve vatandaşla­rın başvurularını 04 Ekim 2003 tarihinde reddetmişti. Aradan ge­çen yirmi gün içerisinde, kararın yedi sahifeden oluşan gerekçe­sinin yazınımı tamamlayarak ilgililere ulaştırdı.

4 Ekim 2002 gün ve 832 sayılı bu kararın inceleme ve irdeleme­lerine geçmeden, Demokratik Halk Partisi (DEHAP) olayının hu­kuki sürecini kısaca anımsamakta yarar bulunmaktadır.

TBMM’nin (02 Ağustos 2002 günlü Resmî Gazetede yayımla­nan) 31 Temmuz 2002 gün ve 745 sayılı kararı ile seçimlerin 03. Kasım 2002 günü yenilenmesi kararlaştırılmıştır. 2820 sayılı Siya­si Partiler Yasası’nın 10. maddesi uyarınca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında oluşturulan sicil dosyasında yer alan siyasi par­tilerin verdiği, gerçeğe uygunluğu denetlenemeyen bilgi ve belge­ler, yasa gereği, olduğu gibi YSK’ ya iletilmiştir. Bu bilgilerin ışı­ğında YSK, 02 Ağustos 2002 gün ve 411 sayılı kararı ile DEHAP’ın seçimlere katılma yeterliliği bulunduğunu tespit etmiş ve karar 05 Ağustos 2002 gününde Resmi Gazete de yayımlanmış, ayrıca televizyonlarla da halka duyurulmuştur.

27 Eylül 2002 tarihinde basında yer alan, DEHAP’ın seçime katıl­ma yeterliliği bulunmadığına ilişkin bir haber; “ihbar” olarak kabul edilmiş, Başsavcılığımız tarafından yapılan araştırma ve soruşturma sonucunda 81 İl Valiliği, 81 İl Seçim Kurulu Başkanlığı ve 923 İlçe Se­çim Kurulu Başkanlığı’ndan alman bilgi ve belgelerden, DEHAP’ın Başsavcılığımıza verdiği 63 ilde örgütlendiği yolundaki beyanın ve bağlı belgelerin gerçeğe aykırı olduğu, oy verme gününden altı ay öncesi olan 03 Mayıs 2002 tarihi itibarıyla ancak üç ilde yasalarda açıklanan biçimde örgütlenmesini tamamladığı saptanmıştır.

Durum kanıtlarıyla birlikte 06 Ekim 2002 gün ve 540 sayılı ya­zıyla YSK’ya bildirilmiş ve DEHAP’ın seçime katılma yeterliliği­nin yeniden değerlendirilmesi istenmiştir. İnceleme sırasında “İşin hem siyasi, hem de hukuki boyutu var. Gerekli inceleme, araştırma hukuk ve siyaset açısından değerlendiriliyor. Hem hukuka, hem demokrasiye uygun bir karar aşamasına geldiği – m/izde kararı açıklayacağız” biçimindeki 14 Ekim 2002 günlü basın açıklamasından sonra, bu istem SSK’nın 15 Ekim 2002 gün ve 780 sayılı kararıyla, “hukuken geçerli somut bilgi ve belge bu­lunmadığı” gerekçesine dayanılarak reddedilmiştir.

16 Ekim 2002 günlü yazımızla, Ankara Cumhuriyet Başsavcılı­ğına suç duyurusunda bulunulmuş, Ankara Cumhuriyet Başsav­cılığı tarafından da aynı kanıtlarla kamu davası açılmıştır. Yapılan duruşmaları sonunda DEHAP in iki genel başkanı ile iki genel sekreteri yine aynı kanıtlara dayanılarak, zincirleme biçimde res­mi belgede sahtecilik suçunu işledikleri sabit görülüp, Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 26 Haziran 2003 gün ve 176-32 sayılı ka­rarıyla her yıl 1 her ay 10’ar gün ağır hapis cezasına yükümlendirilmişlerdir. Bu karar Yargıtay 6. Ceza Dairesinin 29 Eylül 2003 gün ve 6243-5880 sayılı kararıyla onanarak kesinleşmiştir.

Sonuç olarak DEHAP’ın (resmi belgede sahtecilik yoluyla) ge­nel seçime katılma yeterliliği bulunmadığı halde, katıldığı kesin­leşmiş mahkeme kararı ile YSK’nın aradığı biçimde (hukuken so­mut bir şekilde) kanıtlanmıştır.

DEHAP sahtecilik yoluyla katıldığı 03 Kasım seçimlerinde ge­çerli oyların yüzde 6,22’sini oluşturan 1 960 660 oy almıştır. Bu durum milli iradenin ne ölçüde saptırıldığının göstergesidir.

İşte, YSK’nın inceleyip irdeleyeceğimiz 04 Ekim 2003 gün ve 832 sayılı (1’e karşı 6 oyla almış olduğu) kararı, DEHAP yönetici­leri hakkında verilen hükümlülük kararının kesinleşmesinden sonra, siyasi partiler ve vatandaşlar tarafından 03 Kasım seçimle­rinin iptali veya DEHAP’ın seçimde aldığı oyların geçersiz sayıla­rak siyasi partilerin oy yüzdesinin yeniden hesap edilmesi ve mil­letvekili tahsisi istemlerinin reddine ilişkindir. Çoğunluk görüşü­ne katılan bir üyenin, “karşı oya-karşı oy” niteliğindeki ek gerek­çesi inceleme dışı bırakılmıştır.

YSK bu ret kararını iki ana gerekçeye dayandırarak

1- Anayasa ve seçim yasaları gereğince seçimlerin başlama­sından bitimine kadar, seçimin düzen içinde yönetimi ve dürüstlüğü ile ilgili bütün işlemleri yapma ve araştırma, bu süreç içeri­sinde seçim iş ve işlemlerine yönelik her türlü şikâyet ve itirazla­rı son merci olarak karara bağlamakla görevli ve yetkili kurulu­muz bu görevlerini ifa ederek 22. Dönem Milletvekili Seçimini so­nuçlandırmış, böylece seçim sürecindeki seçim öncesi, seçim gü­nü ve seçim sonrası işlemleri nihayet bulmuş, bundan sonra ya­pılacak her türlü itiraz ve şikâyet sürelerinin geçmiş olmasına,

2- Yapılan itiraz, olağanüstü itiraz ve şikâyetler, 02 Ağustos 2002 gün ve 411 sayılı karalımızın iptaline ilişkin olup, Anayasa’nın 79/2 fıkrasında ve seçim yasalarımızda YSK kararlarının kesin olduğu ve bu kararlara karşı başka bir mercie ve kanun yoluna başvurulamayacağının açıkça belirtilmiş olmasına göre; siyasi partiler, mil­letvekili adayları ile özel (gerçek) ve tüzel kişiler tarafından yapı­lan şikâyet, itiraz ve olağanüstü itirazların süre ve kesinlik yönün­den reddine 04 Ekim 2002 tarihinde oyçokluğu ile karar vermiştir.

Çoğunluk kararı, hukuka aykırılığının dışında ayrıca dört bü­yük çelişkiyi içermektedir:

1- YSK, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın 06 Ekim 2002 gün­lü yeniden değerlendirme başvurusunu, “Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca gönderilen bilgi ve belgelerle DKHAP’ın seçime girecek yeterli teşkilatı olmadığının saptanamaması, kurulumuz­ca adı geçen siyasi partinin seçime girebileceğine ilişkin kesin kararının kaldırılmasını gerektirecek hukuken geçerli somut bil­gi ve belgenin bulunmamasını gerekçe göstererek 15 Ekim 2002 gün ve 780 sayılı kararıyla reddetmişti.

Bu ret kararı verildiğinde, SSK’nın seçimlere katılma yeterlili­ği bulunan siyasi partileri tespite ilişkin 02 Ağustos 2002 gün ve 411 sayılı kesin kararı ortadaydı. 15 Ekim 2002 gün ve 780 sayılı ilk ret kararında kesinlik ilkesinden söz etmeyen YSK’nın, 04 Ekim 2003 gün ve 832 sayılı son kararını kesinlik ilkesine dayan­dırması büyük bir çelişkidir.

Bu çelişkinin doğuş nedeni açıktır. Başvurumuz üzerine YSK, başvuruyu tam kanunsuzluk iddiası olarak görmüş ve tam ka­nunsuzluk olgusunun resen el koyma yetkisi vermesi, resen el koyulan olayın da resen araştırılacağı gerçeği karşısında, verdi­ği kesin kararma rağmen, doğru olarak işin esasına girmiş, an­cak somut bulmadığı belgeler karşısında, iddiayı aydınlatıcı bir araştırmaya girişmeden, başvuruyu sonuçlandırmıştır. Asıl yapıl­ması gereken ciddi (tam) kanunsuzluk iddiasını somut belge yok diyerek ren yerine, itiraza bağlı olaylarda 298 sayılı Seçimlerin

Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkındaki Yasa’nın 132/1. maddesi uyarınca yaptığı gibi somut belgeleri kendiliğin­den araştırıp saptamaktı.

YSK, ilk kararda tam kanunsuzluk gereği inceleme yapıp, an­cak resen araştırma yoluna gitmezken; bu kez somut, belge or­taya çıkınca; olaya resen el koyma yoluna gitmeyip, kendiliğin­den yasada öngörülmemiş bir süre tanıyarak başvuruları bekle­miş ve bu başvuruları sürenin geçmiş olduğunu ileri sürerek reddetmiştir. Bu husus ayrıca kendi içinde çelişki oluşturmak­tadır.

Ayrıca, 15 Ekim 2002 gün ve 780 sayılı kararında açıkça “Hu­kuken geçerli somut bilgi ve belge bulunmaması halinde kesin kararın kaldırılması gerektiğine” vurgu yapan YSK, 04 Ekim 2003 gün ve 832 sayılı son kararında bu vurgulamayı ve Anayasa’nın 138. maddesince “uyulması gereken, Yargıtay’ca onanarak kesin­leşmiş mahkeme kararını”, yani açık somut belgeyi göz ardı et­miş, somut belge önüne konduğu halde, bu kez kesinlik ilkesini ortaya atmıştır.

Çoğunluk kararında, SSK’nın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının siyasi partilerle ilgili sicil dosyalarındaki bilgi ve belgele­ri doğru, geçerli kabul etmek suretiyle, seçime katılmaya hak ka­zanan partileri Başsavcılığın bildirimi doğrultusunda tespit ve ilan etmek zorunda olduğu vurgulanmaktadır. YSK, “DEHAP hak­kında yeniden değerlendirme yapılması için” Başsavcılığın 06 Ekim 2002 günlü bildirimiyle sunduğu bilgi ve belgelere itibar et­memiştir. Ancak aynı bilgi ve belgelere dayalı bildirime dayana­rak, 18 Ocak 2003 gün ve 49 sayılı kararı ile DEHAP’ın 23 Mart 2003 talihinde yapılacak Çorum İli Belediye Meclisi Seçimleri ko­nusunda, seçimden altı ay öncesi olan 23 Eylül 2002 tarihi itiba­rıyla, giderek ayrıca 19 Nisan 2003 gün ve 310 sayılı kararıyla da 01 Temmuz 2002 tarihinde seçimlere katılma yeterliliğinin bulun­madığına karar vermiştir.

Başsavcılığın verdiği bilgileri doğru kabul etmek zorunluluğu ya vardır ya da yoktur. Bazen vardır, bazen yoktur denildiğinde çelişkiyi1 düşmek kaçınılmazdır. 03 Kasım seçimlerine katılması­na onay verilen bir siyasi partinin, aynı Kurul tarafından daha ön­ceki 23 Eylül 2002 ve 01 Temmuz 2002 tarihlerinde seçime katılma yeterliliği olmadığına karar verilmesi ve kendisi tarafından veri­len bu kararların da, daha sonra görmezden gelinmesi ne yaman bir çelişkidir.

YSK birçok kez açıklanmasına rağmen, Yargıtay Cumhuriyet

Başsavcılığı’nın siyasi partiler üzerinde denetim yetki ve görevi olduğu görüşündedir. 12 Ağustos 1999 gün ve 4445 sayılı Yasa ile SPY’nİn 9. maddesinin kaldırılması, yine SPY’nin 102. maddesin­de şeklen var olan denetim kelimesinin de 26 Mart 2002 gün ve 4748 sayılı Yasa ile madde metninden çıkarılmış olması karşısın­da, Başsavcılığın siyasi partiler üzerinde “izleme ve soruşturma” dışındaki görevleri kaldırılmış, Anayasa Mahkemesi’nin mali de­netimi (SPY md 75) dışında, siyasi partiler üzerinde denetim şek­li kalmamıştır.

SPY’nın 33. maddesi ile yerel organlarda görev alanların veya parti tüzüğünde belirtilen bir göreve getirilenlerin kimlikleri ile diğer bilgilerin, yine yerel siyasi parti yöneticileri tarafından sü­resinde o yerin en büyük mülki amirine verilmesi öngörülmüştür. Bu bilgi ve belgeler valiliklerce birleştirilip İçişleri Bakanlığı’na ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na bildirilmektedir. 33. mad­de uyarınca elde edilen bilgiler, o göreve seçilen veya atanan ki­şilerin göreve yasal yeterliliklerinin değerlendirilmesi yönünden incelenmekte, yeterliliği bulunmayanlar yönünden, o siyasi parti hakkında SPY’nın 104. maddesinin uygulanması yoluna gidilmek­tedir. Bu bildirimlerin gerçeğe uygunluğu da genel merkez bildi­rimleri gibi, kendiliğinden araştırılamamaktadır.

Kaldı ki, 33. madde uyarınca hiçbir bildirimin yapılmaması, her­hangi bir il, ilçe veya beldede örgütlenilmediğinin kanıtı olamaz.

4- YSK, son kararında “298 sayılı Yasa’nın 118. maddesine da­yanarak Başsavcılığın 6 Ekim 2002 tarihli başvurusunu reddet­miş olduğunu” ifade etmektedir. Başsavcılığın başvurusu üzeri­ne verilen ilk kararda. 118. maddeye dayanılmamış, kararda bu madde herhangi bir şekilde geçmemiş olduğu halde, yaklaşık bir yıl önce verilmiş karara böylece “ek gerekçe” yazılması yoluna gidilmiştir.

YSK, ilk kararında bu maddeye dayanmamıştır. Çünkü 118. madde, tam kanunsuzluk halinde uygulanabilen bir madde değil­dir, doğrudan itiraz ve şikâyete konu haller için söz konusudur. Ayrıca bu maddenin konu ile ilgisi de yoktur, çünkü madde “bir başvuru yapıldığında, başvurunun incelenme döneminde, o baş­vuru sonuçlanıncaya kadar, seçim işlemlerine normal takvime göre devam edilmesini, seçim işlemlerinin durdurulmamasını” öngörmektedir.

YSK bir yargı organı değildir. Anayasa’nın yargı bölümünde sa­yılan Yüksek Mahkemeler arasında yer almamaktadır. Ancak YSK, yüksek yargıçlardan oluşan, görev ve yetkilerini Anaya­sa’dan alan “anayasal bir kuruluştur”. Anayasa’nın 79/2. madde­sinde “… Seçim süresince ve seçimden sonra seçim konularıy­la, ilgili bütün yolsuzlukları, şikâyet ve itirazları, inceleme ve kesin karara bağlama… Görevi Yüksek Seçim Kurulu’nundur” denilmektedir.

YSK, sürekli görev yapan anayasal bir kuruluştur. Bu niteliği itibarıyla seçim sonuçlarının ilanı ile görevinin sona erdiği ileri sürülemez. 298 sayılı Yasanın içerdiği bölümlere göre, seçim sü­recini belirlemek olanaklıdır. Ancak Anayasa’nın 79/2. maddesin­de yer alan seçim sonrasında, yolsuzlukların yine YSK tarafından incelenip karara bağlanacağı buyruğu bu belirleme ile uygulama dışı bırakılamaz.

Tam kanunsuzluk halleri, “seçim konularıyla ilgili bütün yol­suzluklar” kapsamında değerlendirilen hallerdendir. Bu düzenle­mede de görüldüğü üzere, itiraz veya şikâyet olmadan, YSK bu tür yolsuzluklarla ilgili olarak kendiliğinden (resen) inceleme yapmakla görevlidir. Resen inceleme yapılan bir konuda süre kısıtlaması da söz konusu değildir.

Yukarıda da vurgulandığı üzere gerek Anayasa ve gerekse di­ğer yasalarla verilen “seçim sonrasında, seçim konularıyla ilgili yolsuzlukların, şikâyet ve itirazların YSK tarafından incelenip ke­sin karara bağlanması görevi” özellikle “tam kanunsuzluk” halle­rini kapsamaktadır. Tam kanunsuzluk halleri seçimlerin dürüstlüğü ilkesini ortadan kaldıracak boyuttaki yolsuzlukları kapsa­maktadır. Tam kanunsuzluk yapıldığını ihbar, şikâyet, itiraz, ola­ğanüstü itiraz yollarından biriyle ya da kendiliğinden Öğrenen SSK’nın hiçbir süreye bağlı olmadan, seçim öncesinde, sırasında veya sonrasında iddiayı, iddianın doğruluğunu gerekirse kanıtla­rını da araştırıp toplayarak inceleyip değerlendirmesi ve sonuca bağlaması zorunludur. YSK’nın kurulduğu günden bu yana verdi­ği ilke kararlarıyla oluşturduğu “Seçim Hukukunun” gereği de bu­dur. Hiçbir seçim, eğer bünyesinde yolsuzluk varsa, meşruiyet te­meline oturtulamaz. Bu nedenle YSK’nın yolsuzluğa ilişkin her id­diayı açıklığa kavuşturmak görevi vardır.

Tam kanunsuzluk hallerinin tamamının önceden öngörülerek yasalara konulması olanaklı değildir. Bu nedenlerle her olayın, tam kanunsuzluk halini oluşturup oluşturmadığını ve seçim so­nuçlarına etkili olup olmadığını YSK saptayacaktır. Tam kanun­suzluk hallerinin, örneğin tüm yurtta elde edilen genel seçim so­nuçlarına etkili sahteciliğin kısa sürede ortaya çıkarılıp sonuç­landırılması beklenemez. O nedenle Anayasanın 79. maddesinde “seçim süresince seçimden sonra seçim kanunlarıyla ilgili bü­tün yolsuzlukları” inceleme ve kesin karara bağlama görevinin YSK’ ya verilmesi öngörülmüştür.

Tam kanunsuzluk halleri, sadece adaylarla ilgili yetersizlik hal­lerini kapsamaz. 298 sayılı Yasada yer alan tam kanunsuzluk hal­leri sınırlayıcı değil, sıralayıcıdır. 298 sayılı Yasa’nın 130/5. mad­desinde “yaş, vatandaşlık, okuryazar olma ve adli sicil kaydı yö­nünden” aykırılıkların tam kanunsuzluk sayıldığı sıralayıcı olarak yasa koyucu tarafından açıkça ifade edilmiş; YSK’da tam kanun­suzluk hallerinin bunlarla sınırlı olamayacağını Bahattin Şeker kararında vurgulayarak Anayasa’nın 76. maddesi gereğince “adayların askerlik koşulunu taşımamalarını da” tam kanunsuz­luk hali olarak saymıştır.

Adayın seçilme yeterliliği taşıması halini iptal nedeni sayan yasa koyucunun, siyasal partinin seçime girme yeterliliğinin bulun­maması halini iptal nedeni saymaması düşünülemez. Adaylarla il­gili bir yeterlilik değerlendirmesi, öncelikle adaylıktan bahsedilebilmesi için, kişinin aday olduğu partinin yeterliliğinin değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle bir siyasi partinin se­çimlere katılma yeterliliğinin bulunmamasının, mevcut yasal dü­zenleme karşısında dahi tam kanunsuzluk halini oluşturduğu tartışılamayacak bir hukuksal gerçektir.

YSK’nın tüm ülkede yapılan seçimleri İptal etine yetkisinin bulunmadığı iddiası, hukuki değildir. Yolsuzluk tüm ülkeyi kap­sıyorsa YSK her seçim çevresinde, ayrı ayrı da olsa seçimleri ip­tal yetkisini taşımaktadır. Seçimlerin dürüstlük içerisinde yapıl­masını sağlamakla görevli bir kurulun, tüm seçimlerin “dürüst­lük içerisinde” yapılmamış olduğunu saptaması halinde, seçim­lerin iptali ile yinelenmesine karar vermesinden doğal bir çö­züm olamaz. Burada yapılan yasama organının feshi değildir. YSK’nın böyle bir fesih yetkisi yoktur; ancak yolsuzluğun boyu­tu itibarıyla, verilecek iptal kararının “dolaylı sonucu” olarak TBMM dağılmaktadır. Hukuka savgı ve hukukun üstünlüğüne inanç, bu durumda kalan TBMM’nin böyle bir kararı dahi bekle­meden ve “meşruluk tartışmaları yaratmadan” seçim kararı al­masını gerektirmektedir.

Yolsuzluğun boyutu, bir veya birkaç seçim çevresini kapsar­ken YSK’nın bu yerlerde seçimleri iptal edebileceğini söyleyip; yolsuzluğun boyutu tüm ülkeyi kapsadığı zaman ise “YSK yet­kili değildir” demek, yolsuzlukları tüm ülke genelini kapsar hale getirtip YSK’nın görev dışı bırakılmasına açık bir teşvik değil midir?

Tanı kanunsuzluk halinde, tanı kanunsuzluğa konu işlem orta­dan kaldırılmakta, hukuki sonuç doğurması önlenmektedir. Bu nedenle örneğin, tam kanunsuzluk bir seçim çevresini kapsıyor­sa seçim o çevrede, tüm ülkeyi kapsıyorsa seçim ülke genelinde yinelenmelidir. Yoksa başka ara formüller üreterek, mutlak ola­rak sakal işlemi yaşatmak, düzeltmek, yok saymamak düşünüle­mez. DEHAP olayında olduğu gibi, seçimlere katılma yeterliliği olmayan bir partinin seçime girmesi, “seçim adalet ve rekabetini, eşitliğini, seçimin dürüstlüğünü” bozmakta, bu durumda tüm ül­ke genelinde seçimleri etkilemekte, ayrıca DEHAP’a oy veren 1 960 660 seçmene bir diğer partiyi tercih ve değerlendirme olana­ğını ortadan kaldırmaktadır. Bu nedenle tek çözüm tarzı sahteci­likle sakatlanmış “seçimlerin iptali ve yinelenmesi” idi. Bu yönde alınacak bir karar, hukuki bir sorunun siyasal sonuç doğuran hu­kuksal çözümüdür. Sadece DEHAP oylarının geçersiz sayılarak “ülke barajının” yeniden saptanması, tanı kanunsuzluğu ortadan kaldıran bir işlem olmadığı gibi, olaya uygun hukuksal bir çözüm de değildir.

Unutulmamalıdır ki, nasıl TBMM’yi fesih yetkisi SSK’nın ola­maz deniyor ve bu fikre doğru olarak anayasal düzeyde de sahi) çıkılıyorsa; aynı şekilde seçimlerin yolsuzluk nedeniyle iptali yet­kisi de TBMM’nin değil YSK’nındır.

YSK, uyulması zorunlu mahkeme kararı ile kesinleşmiş sahte­cilik olayını, bu sahtecilik sonucu seçimlere katılma yeterliliği bulunmayan bir partinin oy pusulalarında yer almasının “tam ka­nunsuzluk” oluşturduğunu; 1 960 660 vatandaşın bu geçersiz oy pusulalarında yer alan geçersiz siyasi partiye geçerli oy kullandı­ğını, seçimin dürüstlük ve eşitlik ilkelerinin sakatlandığını, sapta­nan yolsuzluğun seçim sonuçlarına etkili olduğunu belirlemek durumunda olduğu halde, süre ve kesinlik gerekçelerini kullana­rak Anayasa, yasalar ve kendi oluşturduğu seçim hukuku ile bağ­daşmayan bu kararı almıştır.

YSK’nın bu son DEHAP kararı, “borsa, faiz, kur üçgeni” içeri­sinde kalan çevrelerde ve bazı siyasi partilerle onları destekle­yenlerde çok olumlu bir etki yaratmış olabilir. Giderek, istikrar sağlandı düşüncesine de yol açmış bulunabilir. Hukuka rağmen, bir ülkede istikrar sağlanamaz. Ekonomik, sosyal ve siyasal olsun, istikrarın tek koşulu “olmazsa olmazı” hukuki istikrardır, hu­kukun üstünlüğüdür, hukuk devleti ilkelerinin geçerli olmasıdır. “Adalet devletin temelidir” özdeyişi boş yere söylenmiş bir söz değildir…”

12-13-14 Kasım 2003, Cumhuriyet

Parti içi demokrasi

Genel başkan egemenliği veya sultası, Türk demokrasisinin onulmaz hastalığıdır.

Demokrasilerde katılımcılığın sağlanması, toplumun siyaset­ten ve siyasetçiden soğumasının önlenmesi için, “parti içi demok­rasi” ilk koşuldur. Giderek demokrasinin yerleşmesi, güçlenmesi ve sağlıklı bir biçimde işlemesi bu koşula bağlıdır.

Otokratik ve oligarşik eğilimlerin üste çıktığı, tek adam ege­menliğine dayalı siyasi partilerin demokrasiye katkısı olamaz.

Türk siyasi tarihi, istediğini istediği göreve seçtiren, kendi dar kadrosunu kurarak, aykırı düşüncelere partide hayat hakkı tanıma­yan, parti kararlarını organların oluşturması yerine, kendi arzu ve iradesi ile Özleştiren genel başkanlarla doludur. Ve tarih bu genel başkanların siyasal yaşamlarını başarı ile tamamladıklarını kaydet­memiştir. Ancak sonunda zararlı çıkan yine ülke olmaktadır.

Genel başkan egemenliği veya sultası, Türk demokrasisinin onulmaz hastalığıdır. Yasal olarak ne önlem alınırsa alınsın, lider­liğe seçimle getirilen genel başkan, süreç içeririnde tek adam ol­manın çarelerini aramakta ve ne yazık ki bulmaktadır. Yasalar de­ğiştirilmekte, yaptırımlar kaldırılmakta; devamında sıra parti tü­züğünün, amaca uygun hale getirilmesine gelmektedir. İlginç ola­nı, iktidar partisinin veya partilerinin, bu konuda muhalefet par­tilerinden yardım ve destek görmeleridir. İktidar ya da muhale­fette olsun her genel başkanın ulaşmak istediği hedef, partisinin egemeni olmaktır. Bu nedenle, siyasi partiler arasında örtülü bir uzlaşma, dayanışma görüntüsü sergilenmekte ve her kötü örnek, diğerleri için özendirici olmaktadır.

Bu kötü olgu, demokrasi kültürünün ve geleneklerinin gerekli düzeyde gelişmemesinin, bireylerin demokratik haklarının bilin­cinde olmamasının doğal sonucudur.

Oysaki gerekli olan, en küçük örgüt, biriminden başlayarak demokratik seçimlerin yapılması ve kararların, ortak akıl ve düşün­ce ortamında tartışılarak, irdelenerek alınmasıdır. Böylece parti üyelerinin örgütle görev almaları kolaylaştırılır. Parti örgütlerinin yeni yüzlerle, kan kazanmalarına yol açılır ve partinin denetlen­mesi olanaklı hale gelir. Katılımcılığın anlamı ve yararı budur. Bu katılım sayesinde, siyasi partiler toplumun işleklerinin sözcüsü olabilirler.

Parti içi demokrasinin işlerliğini sağlamak için Anayasa ve yasa­larda düzenlemeler yapılmıştır. Örneğin Anayasa’nın 69/1. madde­sinde “siyasi partilerin faaliyetlerinin, parti içi düzenlemelerinin ve çalışmalarının demokrasi ilkelerine uygun olacağı” vurgulanmıştır. Anayasa koyucunun bu istencine koşut olarak Siyasi Partiler Yasasının (SPY) 4/2. maddesinde “siyasi partilerin kuruluşunun, organ­larının seçiminin, işleyişinin, faaliyet ve kararlarının, Anayasa’da nitelikleri belirtilen demokrasi esaslarına aykırı olamayacağı” hük­mü getirilmiştir. SPY’nın 93. maddesinde ise “parti içi çalışmaları, parti yönetimi, denetimi; parti organları için yapılacak seçimler ile organların kararları, eylem ve işlemlerinin parti tüzüğüne, parti üyeleri arasındaki eşitlik ilkesine ve demokrasi esaslarına aykırı olamayacağı” kuralı öngörülmüştür.

Parti içi demokrasinin işlerliği için getirilen bu kuralların ama­cına ulaştığı söylenemez.

Hukuksal önlemlerle sonuç alınamayacağına örnek olarak parti genel başkanlarının görev süresiyle ilgili düzenleme gösterilebilir.

Geçmiş deneyimlerin etkisiyle, yasama erkini elinde tutanlar 24 Nisan 1983 gün ve 2820 sayılı SPY’ya genel başkan, il ve ilçe baş­kanlarının görev sürelerini sınırlayıcı hükümler getirdiler. Bu sı­nırlamalar, olağan demokratik yaşama geçildiğindi1 ve yeni kuru­lan partilerin genel başkanları, et kin ve güçlü konuma ulaştıkla­rında; 28 Ekim 1986 gün ve 3270 sayılı Yasa ile daraltılıp; 17 Mayıs 1990 gün ve 3648 sayılı Yasa ile de tamamen kaldırıldı. Konulan sı­nıra yaklaşıldığında karşı önlem alınmış ve tehlike giderilmişti.

Bir diğer örnek ise, Anayasa Mahkemesi nin 22 Ocak 2003 tari­hinde vererek, 12 Temmuz 2003 tarihli Resmi Gazetemde yayımla­nan ihtar başvurusunun reddine ilişkin iki kararıdır. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) 14 Ağustos 2001 tarihinde kurulduğunda, tüzüğünün 73. maddesinde genel başkana, mer­kez karar ve yönetim kurulunun (MKYK) beş asil ve üç yedek üyesi için iki misli aday gösterme olanağı tanınmıştı. Tüzükteki adıyla genel başkan kontenjan adayları, nitelikleri 69. maddede açıklanan “çarşaf liste” yöntemine göre büyük kongrenin seçimi­ne sunuluyordu. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı bu seçim yön­teminin, SPY’nın 16 ve özellikle parti üyeleri arasındaki eşitlik kuralını düzenleyen 93. maddesine aykırı bulduğundan sözederek, AKP’den bu aykırılığı düzeltmesini istedi. AKP, bu düzeltme­yi gerçekleştirdi. Tüzüklerinde genel başkan kontenjanına yer ve­ren ve aralarında CHP, ANAP ve Saadet Partisi’nin de bulunduğu sekiz partiden de aynı istemde bulunuldu. ANAP, tüzüğündeki hükmün SPY’na aykırı olmadığını savunarak değişiklik yapmaya­cağını bildirdi. CIIP herhangi bir yanıt vermedi. Diğer partiler is­tek doğrultusunda, tüzük değişikliğini gerçekleştirdiler. Başsav­cılık CHP ve ANAP hakkında ihtar istemiyle 09 Mayıs 2002 tari­hinde Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Yüksek Mahkeme her iki istemi 22 Ocak 2003 tarihindi1 reddetti. Karar, “ekonomik ve sosyal nedenlerle siyasi hayata aktif olarak katılamayan belirli sı­nıf ya da meslekten olanların seçilmesini sağlamak amacıyla, ge­nel başkanın isteği doğrultusunda büyük kongrece seçilmek üze­re sınırlı sayıda aday gösterilmesi eşitlik ve demokrasi ilkelerine aykırılık oluşturmaz. Seçilecek asil ve yedek üyelerin MKYK’nın toplanı üye sayısına oranlanması durumunda da büyük kongre­nin yetkilerinin devredildiği ya da parti içi demokrasi ilkelerine aykırı davranıldığı sonucunu çıkarmak olanaksızdır” gerekçesine dayandırılmıştır.

Bu gerekçelerde iki ana nokta göz ardı edilmişti. Konu eşitlik sorunu olup, oran sorunu değildi. SPY’nın 93. maddesinde yer alan “parti organları için yapılacak seçimler, parti üyeleri arasın­daki eşitlik ilkesine aykırı olamaz” kuralı, genel başkana bir kişi için dahi olsa tercih hakkı tanımıyordu.

Aksi halin, aday olabilme ve giderek seçilebilme için, üyeler ara­sında genel başkana yakın olma yarışma yol açacağı, bu yarışın ge­nel başkanı hızla tek adanı konumuna götüreceği gözetilmemişti.

Ayrıca, partinin belirli sınıf veya meslekten olanlardan yarar­lanması düşüncesinin, sadece genel başkanda oluşabileceğini varsaymak, parti üyelerine ve özellikle büyük kongre üyelerine yapılmış büyük bir haksızlıktı.

Bu karar, siyasi partiler ve genel başkanları için isteklendirici bir işlev yüklendi. Kuruluşunda, parti içi demokrasiyi gerçekleşti­receği savında olan iktidar partisi tüzük değişiklikleri ile merkez yürütme kurulu üyeliklerine seçim yapma yetkisini. MKYK’ dan alarak genel başkana verdi. Çarşaf liste yerine, blok liste getirile­rek MKYK üyelerinin bizzat genel başkan tarafından seçilmesi sağlandı. Büyük kongrenin seçme yetkisi göstermelik hale getiril­di. Bu suretle, aykırı düşünce sahiplerinin ayıklanması ve diken­siz gül bahçesi özleminin giderilmesi gerçekleşti. Büyük kongre­yi olağanüstü toplantıya çağırma sayısı, delegelerin salt çoğunlu­ğuna çıkarılarak zorlaştırıldı. Egemenlik süresince olası tehlike­ler önlendi.

Ana muhalefet partisinin de bu özendirmeye kayıtsız kalama­yacağı anlaşılmaktadır. Genel başkanlığa adaylığın zorlaştırılma­sının, çarşaf listeden blok listeye geçişin yolları araştırıldığına göre, iktidar partisine benzer yapıda bir ana muhalefet partisi şa­şırtıcı olmayacaktır.

Kaldı ki, SPY veya diğer yasalarda yer alan ve paktı içi demok­rasiyi sağlamaya yönelik emredici hükümlere aykırılıklara karşı SPY’nin 104. maddesinde öngörülen, Anayasa Mahkemesi’nce ve­rilen ihtara uymamanın yaptırımı, devlet yardımından kısmen ve­ya tamamen yoksun bırakmaya çevrilmiştir. Zaten yardım alma­yan veya bu yardımdan vazgeçmeyi göze alan partiler için huku­ka aykırılığa devam olanağı yaratılmış değil midir? Görülmektedir ki, hukuksal düzenlemelerle parti içi demokra­siyi sağlamak olanaklı değildir.

Demokrasiyi amaç sayan, demokratik yaşamın erdemine inan­mış partili yurttaşların, demokratik haklarına ödün vermeden sa­hip çıkmaları gerekmektedir.

Bu bilinçli direnme, aynı zamanda çağdaş olmasını istediğimiz demokrasimizin de güvencesi olacaktır.

 

22 Ekim 2003, Cumhuriyet

İfade özgürlüğü ve takiyye

Çağdaş demokrasilerde açıklık, içtenlik ve doğruluk geçerlidir. İki yüzlülüğe, içtensizliğe, art ve gizli hesaplara yer yoktur.

Çağdaş demokrasilerin belirgin niteliklerinden biri çoğulcu­luktur. Çoğulculuk ise, ayırım yapmadan her düşünceye özgürlük demektir. Kuşkusuz bu özgürlük de; düşünceyi açıklama, aşılama ve örgütlenme özgürlüğünü içermektedir.

Ancak çağdaş demokrasiler, bu özgürlüğün sınırsız kullanılma­sından doğacak sonuçları göz ardı edemez. Demokrasiyi tehlike­ye düşürecek, varlığını sona erdirecek bu “düşünce özgürlüğü” kavramı olamaz ve demokrasilerin “kendilerini koruma hakla­rı ” yadsınamaz.

Bu nedenledir ki “İnsan haklarının ve Ana Hürriyetlerin Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesi “n in (AÎHS) 10. madde­sinde “ifade özgü düğü ” başlığı altında “Herkes görüşlerini açık­lama, anlatım özgürlüğüne sahiptir” temel ilkesi belirlendikten sonra, bu Özgürlüğün kullanılmasının görev ve sorumluluk yükle­diği vurgulanarak; “ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün, kamu güvenliğinin, kamu düzeninin korunması, suç işlenme­sinin önlenmesi, sağlığın ya da ahlakın, başkaları nen ün ve haklarının korunması, gizli haberlerin açıklanmasının engel­lenmesi ya da yargı erkinin üstünlüğünün ve yansızlığının sağlanması için demokratik bir toplumda zorunlu önlemler niteliğinde olmak üzere, yasayla koşullara, sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabileceği” kabul edilmiştir. Avrupa İnsan Haklan Mahkemesi Büyük Dairesi’nin 13 Şubat 2003 günlü “Refah Partisi ve diğerleri-Türkiye” davasının kararın­da siyasi partilerimiz ve siyasi yaşamımız için örnek alınacak sap­tamalar yer almaktadır. Anılan kararda; modern Avrupa tarihinde de görüldüğü gibi siyasi partiler şeklinde örgütlenen totaliter hare­ketlerin, demokratik rejim içinde güçlendikten sonra, demokrasi­den kurtulmak işleyebilme olasılığı içinde bulunabilecekleri vur­gulanmaktadır. Ayrıca, hiç kimsenin demokratik bir toplumun ide­allerini ve değerlerini zayıflatmak ya da yok etmek amacıyla söz­leşme hükümlerine de dayanamayacağı belirtilmekledir. Sözleşmeye taraf bir devlette, eylemleri şeriatı yerleştirme ama­cı taşıyan bir siyasi parti, sözleşmenin bütününe hâkim olan “de­mokratik idealle” bağdaşmaz. Zira siyasi partilerinde tabi olduğu sözleşmenin 11. maddesinde yer alan Dernek Kurma ve Toplantı Özgürlüğüne de benzer nedenlerle sınırlamalar getirilebilir.

Anayasamızda da, demokratik siyasi yaşamın vazgeçilmez öğeleri olduğu belirtilen siyasi partilerin, Anayasa ve yasa hü­kümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürecekleri esası kabul edil­miştir. Sınırlamalar ise, Anayasa’nın 68/4. maddesinde sayılarak gösterilmiştir. Bu maddeye göre “siyasi partilerin tüzük, prog­ram ve eylemleri; devletin bağımsızlığına, ülkesi ile milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk dev­leti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik, Laik Cumhuri­yet ilkelerine aykırı olamaz, sınıf veya zümre diktatörlüğünü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz, suç işlenmesini teşvik edemez”.

Bu koşulların hangisi eleştirilebilir ve ifade özgürlüğüne engel olarak gösterilebilir? Bu koşullar, çağdaş ve ulusal bir devletin varılma koşullarıdır. Bu koşullara karşı, ifade özgürlüğü adına propagandayı ve örgütlenmeyi savunmak; ulusal varlığımızı, Cumhuriyetimizin temel niteliklerini ve demokrasimizi tehlikeye düşürmeye çağrı çıkarmak değil midir?

Üzülerek belirtmeliyim ki, Avrupa Birliği’ne uyum gerekçesi al­tında AİHS’nin 10/2. maddesi göz ardı edilerek, devletin bölünmez bütünlüğüne karşı propagandayı yaptırıma bağlayan Terörle Mü­cadele Yasasının 8. maddesini, çağdaş Ceza Hukuku anlayışına uygun biçimde düzeltmek yerine, tamamen kaldırma yanlışına gi­dilmiş ve ulusal bütünlüğümüz her türlü bölücü ve yıkıcı propa­ganda saldırısına karşı savunmasız bırakılmıştır.

Aynı yanlışın yinelenmesi tehlikesi gündemdedir. İfade özgür­lüğünün Önünde engeller olduğu ileri sürülerek, bunun siyasetçi­leri “Takiyye” yapmaya zorladığından bahisle, engellerin(!) kaldı­rılması istenmektedir. Bu istek siyasetçilerin “takiyye”den kurta­rılması adına yapılmaktadır.

Günündeki anlamı, bağlı olduğu dile yerleşme nedeni ve zo­runluluğu ne olursa olsun “TAKİYYE” sözcüğünün Türkçemize ve giderek siyasal yaşamımıza egemenliği büyük bir talihsizliktir.

Çağdaş demokrasilerde açıklık, içtenlik ve doğruluk geçerlidir. İki yüzlülüğe, içtensizliğe, art ve gizli hesaplara yer yoktur. Ana­yasa’da, ifade özgürlüğüne engeller olduğunu ileri sürerek kaldı­rılmasını isteyenlerin, bu engellerin neler olduğunu takiyye yap­madan açıklamaları gerekmektedir.

Açıklamalıdırlar ki, siyasi partilerimizi ve siyasetçilerimizi “takiyyeci” yapan; devletimizin bağımsızlığı mı, bölünmez bütünlü­ğü mü, insan haklarının, eşitlik ve hukuk devleti ilkeleri mi, yok­sa demokratik ve Laik Cumhuriyet ilkeleri midir? Öğrenelim…

9 Ekim 2003, Cumhuriyet

DEHAP olayının hukuki süreci

Olası siyasi sonuçlar hakkında önyargılı ve oyunu önceden belli eder biçimde açıklama yapılmasının Türk Hukuk Tarihinde bir başka örneği bulunmamaktadır.

Tüm çağdaş demokrasilerde olduğu gibi, ülkemizde de milli iradenin oluşmasını sağlayarak, görüşlerini ülke yönetimine ege­men kılmak için etkinlik gösteren siyasi partilere büyük önem ve değer verilmektedir. Bu bağlamda Anayasa ve yasa koyucu, siya­si partilerin hukuk devleti ilkeleri içerisinde etkinlik göstereceği inancı içerisinde, siyasi partilerin gerçeğe aykırı beyanda buluna­bileceğini bilerek göz ardı etmiştir. Bu nedenle Anayasa ve yasa­larda siyasi partilerin siyasi etkinlikleri arasında, verdikleri bilgi­lerin gerçeği yansıtıp yansıtmadıklarını kendiliğinden araştırmak ve denetlemek görevi hiçbir organ ve kuruluşa verilmemiştir. Demokratikleşme sürecinde Siyasi Partiler Yasası’nın (SPY), “Cum­huriyet Başsavcılığının partilerin kuruluşunu denetlemesi” başlı­ğını taşıyan 9. maddesi 12 Ağustos 1999 gün ve 4425 sayılı yasanın 25. maddesi ile yürürlükten kaldırılmıştır.

Bu itibarla Anayasanın 68. 69. 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasa­sı’nın 10. 33. 36. 115. ve 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkındaki Yasa’nın 14. maddeleri birlikte irdelenip değerlendirildiğinde;

A

1- Siyasi partilerin sicil kayıtları SPY’nın 10. maddesi uyarınca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından tutulmakta, her siyasi parti için bir sicil dosyası açılmakta ve bu dosyaya siyasi partiler ta­rafından, öngörülen sürede verilen ve aynı maddede sayılan bilgi ve belgeler konulmaktadır. Siyasi partilerin merkez organları ile örgüt kurdukları il, ilçe ve beldeler, bunların organlarında görev alanların kimlikleri sunulan bilgi ve belgeler arasında yer almaktadır.

Bu bilgi ve belgeler çeşitli işlemler nedeni ile istenildiğinde il­gili kurumlara iletilmektedir.

2- SPY’nın 33. maddesi ile yerel organlarda görev alanların ve­ya parti tüzüğünde belirtilen bir göreve getirilenlerin kimlikleri ile diğer bilgilerinin, yine siyasi parti yerel yöneticileri tarafından süresinde o yerin en büyük mülki amirine verilmesi öngörülmüş­tür. Bu bilgi ve belgeler valiliklerce birleştirilip İçişleri Bakanlığına ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmektedir. 33. madde uyarınca elde edilen bu bilgi ve belgeler, o göreve seçilen ya da atanan kişilerin yasal yeterliliklerinin değerlendirilmesi yö­nünden incelemeye tabi tutulmaktadır.

Bu bildirimlerin gerçeğe uygunluğu da genel merkezin bildi­rimleri gibi kendiliğinden araştırılamamaktadır. Diğer taraftan herhangi bir bildirimin yapılmaması, herhangi bir il, ilçe veya bel­de de örgütlenilmediğinin kanıtı olamaz. Kuruluş veya görevlendiriliş gerçekleştiği halde, bu durumu mülki amire bildirmemek SPY’na göre kişisel bir kabahat oluşturmakta ve yaptırımı aynı Yasa’nın 115. maddesinde yer almaktadır. Kaldı ki gerçekte kuru­luş veya görevlendirme yoksa bildirimin yapılması da söz konu­su değildir. O halde bildirimlerin yapılması veya yapılmaması ile o il, ilçe veya belde de örgütlenmenin gerçekleştiğinin kabul ve­ya reddi olanaklı değildir.

3- Siyasi partilerin SPY’nın 10. maddesi uyarınca oluşturulan dosyalarında bulunan bilgi ve belgeler özellikle siyasi partilerin seçimlere katılma yeterliliğinin saptanmasında önem kazanmak­ladır. 298 sayılı Yasa’nın 14. ve SPY’nın 36. maddesi uyarınca bir siyasi partinin genel seçimlere katılabilmesi için, oy verme gü­nünden en az 6 ay önce illerin en az yarısında teşkilat kurması ve büyük kongresini yapmış olması veya TBMM’de grubunun bulun­ması gerekmektedir.

298 sayılı Yasa’nın 14/11. maddesi uyarınca seçimlere katılma yeterliliği bulunan partileri tespit ve ilan etmek görevi Yüksek Se­çim Kuruluna (YSK) aittir. YSK’nın bu görevini yerine getirebil­mesi için partilerin teşkilatlanmalarına ilişkin bilgilere gereksini­mi vardır. Bu bilgiler, partilerin sicil dosyalarını oluşturan Yargı­tay Cumhuriyet Başsavcılığından sağlanmakta ve siyasi partile­rin bildirdiği bilgi ve belgeler YSK’ ya iletilmektedir.

B

1- Demokratik Halk Partisi (DEHAP) 24 Ekim 1997 tarihinde kurulmuş olup, örgütlenmesine ilişkin bilgiler 02 Şubat 1998 tari­hinden itibaren Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına verilmeye başlanmıştır. TBMM tarafından seçimlerin 18 Nisan 1999 tarihin­de yenilenmesine karar verildiğinde, seçimlere katılma yeterlili­ğinin tespiti için YSK tarafından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılı­ğından bilgi sorulmuş, DEHAP Genel Merkezinin verdiği bilgiler YSK’ ya iletilmiştir.

DEHAP’ın seçimin yapılacağı 19 Nisan 1999 tarihinden önce ille­rin en az yansında örgütlendiğini bildirdiği ve 1. Olağan Büyük Kongresi’ni yaptığı bu bilgilerden anlaşıldığından, YSK’nın 28 Kasım 1998 gün ve 333 sayılı kararı ile anılan partinin 21. Dönem Mil­letvekili Genel Seçimlerine katılma yeterliliğine sahip olduğu tespit ve ilan edilmiş, ancak DEHAP bu seçimlere katılmamıştır.

02 Ağustos 2002 günlü Resmi Gazete’de yayınlanan TBMM’nin 31 temmuz 2002 gün ve 745 sayılı kararı ile seçimlerin 03 Kasım 2002 günü yenilenmesi kararlaştırıldığından, DEHAP’ın seçimlerden 6 ay öncesi olan 03 Mayıs 2002 tarihi itibariyle 63 il­de örgütlendiğini bildirdiği, anılan parti beyanları ile belgelene­rek, bu durum YSK’na ilet ilmiş ve Kurulun 02 Ağustos 2002 gün ve 141 sayılı kararı ile 22. Dönem Milletvekili Genel Seçimlerine ka­tılma yeterliliğinin bulunulduğu tespit ve ilan edilmiştir.

27 Ekim 2002 günlü Milliyet gazetesinde yer alan DEHAP’ın seçime katılma yeterliliği bulunmadığına ilişkin bir haber suç ih­barı olarak kabul edilmiş, örgütlenme durumu 81 İl Valiliğinden, İl Seçim Kurulu Başkanlığından ve 923 İlçe Seçim Kurulu Baş­kanlığından sorulmuş, 2. Büyük Kongresi’ne katılanlar listesi ge­tirtilmiş ve DEHAP’ın 03 Mayıs 2002 tarihi itibariyle, yasaların öngördüğü biçimde sadece üç ilde (Hakkari, İzmir, Siirt) örgüt­lendiği anlaşıldığından durum kanıtları ile birlikte 06 Ekim 2002 gün ve 2002/540 sayılı yazı ile ve yeniden değerlendirme yapılma­sı istemi ile YSK’ya başvurulmuştur.

Saptanan durum seçim hukukunda “Tam Kanunsuzluk” hali olarak tanımlanmaktadır. Tanı kanunsuzluk halleri herhangi bir ihbar, itiraz ve şikâyete ve de bir süreye bağlı olmaksızın, seçim Öncesinde, sırasında veya sonrasında değerlendirilmesi gereken hallerdendir.

Başvurunun kuruldaki inceleme süresi uzamış, uzama ne­denleri sorulduğunda, sorunun hukuki ve siyasi boyutlarından söz edilmiş, hukuki bir sorunun siyasi boyutunun olamayacağı, siyasi sonucunun ise yargıyı ilgilendirmediği haklı eleştirileri ile karşılaşılmıştır.

15 Ekim 2002 günü başvurumuzun reddedildiği bir yetkili tara­fından basın önünde açıklanmış, gerekçe olarak DEHAP’ın seçime katılma yeterliliği konusunda herhangi bir itirazın yapılmadığı, oy pusulalarının basılıp gönderildiği ilen sürülmüş, “Tam Kanunsuz hak ” ilkesinin göz önüne alınması sonucu verilen 15 Ekim 2002 gün ve 780 sayılı karardan DEHAP hakkındaki bilgilerin somut bu­lunmadığından bahisle, başvurunun reddedildiği anlaşılmıştır.

5-        Yapılan araştırma sonucunda örgütlenmenin varlığı tespit edilen illerle, 03 Mayıs 2002 tarihinden sonra örgütlenme konusun­da iletilen gerçeğe uygun bilgilerle oluşturulan parti siciline göre, YSK 18 Ocak 2003 gün ve 49 sayılı kararı ile, 23 Mart 2003 tarihin­de yapılacak Çorum Belediye Meclis Seçimleri konusunda seçim­den 6 ay öncesi olan 23 Eylül 2002 tarihi itibariyle DEHAP’ın seçim­lere katılma yeterliliğinin bulunmadığına karar vermiştir. YSK bu karan verirken 02 Ağustos 2002 gün ve 441 sayılı kararma dayanak yaptığı kendisinde mevcut kayıtlara itibar etmemiştir. Ayrıca YSK 19 Mart 2003 gün ve 310 sayılı kararı ile DEHAP’ın 01 Temmuz 2002 tarihi itibariyle seçimlere katılma yeterliliğinin bulunmadığını da kararlaştırmıştır.

6-          YSK kararlarının kesin olması, bu kurul tarafından alman kararlara dayanak olan belge ve bilgilerin gerçek dışı olduğunun saptanmasına rağmen o belgelere itibar edilmesini gerektirmedi­ğinden ve gerçek olma niteliği de kazandıramayacağından, ki Ekim 2002 gün ve 2002/548 sayılı yazımızla DEHAP sorumlu yö­neticileri hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyu­rusunda bulunulmuş ve durum ayrıca YSK’ ya bildirilmiştir.

Aynı kanıtlara dayanılarak 13 Mart 2003 gün ve 2003/1 sayılı id­dianame ile DEHAP hakkında hukuk devleti ilkesine aykırı ey­lemleri nedeni ile Anayasa’nın 68/4 ve 69/6 maddeleri uyarınca kapatma davası açılmıştır.

7-         DEHAP 03 Kasım 2002 günü yapılan 22. Dönem Milletvekili Genel Seçimleri’ne katılmış, YSK’nın 09 Kasım 2002 gün ve 883 sa­yılı kararı ile bu seçimlerde 1 960 660 000 oy aldığı ve bunun geçer­li oyların yüzde 6,22’sini oluşturduğu saptarını ıştır. Bu durum, mil­li iradenin oluşturulmasının ne ölçüde saptırıldığının göstergesidir. )            Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın açtığı kamu davasının yapılan duruşması sırasında DEHAP’ın olay tarihindeki iki genel başkan ile, iki genel sekreteri, “üye ve teşkilat bilgilerini gerçe­ğe aykırı düzenlemek suretiyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na vererek, bu şekilde oluşlundan siyasi parti kaydındaki bilgilerin esas alınması sonucu, DEHAP’ın seçime katılma yeterliliği bulunduğu yolunda karar alınmasına neden oldukları ve 22. Dönem Milletvekili Genel Seçimleri’ne katıldıkları” gerekçesiyle zincirleme biçimde resmi belgede sahtecilik suçunu işledikleri sabit görülerek, Ankara 2 No. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 26 Haziran 2003 gün ve 2003/ 176-32 sayılı kararı ile Her yıl Her ay 10’ar gün ağır hapis cezasına hüküm giymişlerdir.

İşte Yargıtay 6. Ceza Dairesinde duruşmalı temyiz incelemesi yapılan ve duruşması 29 Eylül 2003 tarihine ertelenen temyiz da­vası bu davadır.

Görülmekte olan bu dava hakkında daha fazla açıklama yapılmasına Anayasa’nın 138. ve Basın Yasasının 30. maddeleri engeldir*

C

Ancak, üzülerek belirtmeliyim ki son günlerde basında yer alan, bu davanın olası sonuçlarına ilişkin ve herkese yönelik görüş açık­lanması çağrısı, yargının bağımsızlığına ve yansızlığına indirilmiş bir darbedir. Anayasa ve yasalarda yer alan görev ve yetkiler, ola­yın hukuki süreci, “Tam Kanunsuzluk Halleri”ne ilişkin uygulama­lar bilinmesine rağmen, suçlayarak sorumluluktan sıyrılma çabala­rı ibret verici olmuştur. Hele, olası siyasi sonuçlar hakkında önyar­gılı ve oyunu önceden belli eder biçimde açıklama yapılmasının Türk Hukuk Tarihi’nde bir başka örneği bulunmamaktadır.

Sorumsuzca yapılan bu beyanlar, korkulan sonucu doğurmuş, güdülen siyasi amaca uygun beyan, açıklama, yorum ve tartışma­lar, giderek artan bir yoğunlulukla kamuoyu oluşturmaya, yargı organlarını etkilemeye ve üzerlerinde baskı yapmaya yönelmiştir.

Yargı organlarının ve anayasal kuruluşların inanırlığı, güvenir­liği, bağımsızlığı ve yansızlığı tehdit ve tehlike altındadır. Zaten türlü vesile ve bahanelerle yıpratılan Türk Yargısı’ın bir kez daha örselemek, sıfatı ne olursa olsun hiç kimsenin hakkı ve haddi ola­maz ve hiç kimseye yarar getirmez.”

 

17 Eylül 2003, Cumhuriyet

Yolsuzluklarla sanal mücadele

Yolsuzluklar Türkiye’nin kaderi olamaz. Türkiye yolsuzluklarla birlikte yaşamaya ve anılmaya layık değildir.

Yolsuzlukların, ulusal itibarımıza verdiği zarar bir yana, ekono­minin çökmesine, toplumu yozlaştırarak çürütecek biçimde, top­lumsal dayanışma ve uzlaşmanın ortadan kalkmasına yol açtığı bilinen bir gerçektir.

Yolsuzluklar, örgütlü suçlar kapsamında, uygun ortam bulduk­larında gelişir ve çoğalırlar. Bu uygun ortam, şeffaflığa yer verme­yen yürütmenin, denetim yolları çeşitli nedenlerle tıkanmış yasa­manın, bağımsız olmayan etkisiz ve güçsüz yargının, işlevinden uzaklaşmış ve sahiplerinin ekonomik çıkarlarına yönlendirildiği için özgürlüğünü kaybetmiş basının bulunduğu ortamdır.

Yolsuzluklarla mücadelede başarısız kalınmasının öncelikli ne­deni, uygun ortamı yaratan koşulları ortadan kaldırmadan sonuç alınamayacağı gerçeğinin göz ardı edilmesidir. Bu nedenle yolsuz­luk eylemleri süregelmekte, suç işleyenlerin tamamı yakalanıp yargılanamamakta ve yakalananlar da cezalandırılacakta ve bu gerçeği gözlemleyen toplumun infiale kapılması kaçınılmaz olmaktadır.

Avrupa Parlamentosu’nun 05 Haziran 2003 tarihinde kabul etti­ği “Türkiye Raporu”nda, yolsuzluklarla mücadelede “daha şeffaf bir toplum, özgür basın, bağımsız yargı ve etkili bir yargı siste­minin Önemi vurgulanmıştır. Bu raporun, Avrupa Birliği Komis­yonunun Ekim ayında açıklanacak Türkiye ilerleme raporuna etkili olacağında kuşku yoktur.

Gösterilen ve önerilen çareler dış kaynaklı olması nedeniyle üzü­cü ve giderek kırıcı nitelikte ise de, doğrulan ifade etmektedir.

Sorumlu Türk hukukçuları tarafından yıllarca birçok kez söy­lenen ve yazılan bu doğrulara, reform adı altında uyum paketleri hazırlayan ve üstelik bunları Avrupa Birliği’ne girmeye değil,

Türk toplumunun gereksinimine bağlayan siyasi irade sahipleri kayıtsız kaldılar.

Kuşku yok ki yolsuzluklarla mücadele; öncelikle ciddi, samimi, kararlı ve inandırıcı bir siyasi irade ister. Bu iradenin aynı zaman­da objektif ve kararlı olması da gereklidir. Yolsuzlukların üzerine gidiliyor görüntüsü vermenin, kısa vadede siyasi kazanç sağlaması olanaklıdır. Ancak sonuçta karşılaşılacak yeni bir başarısızlığın, toplumda yaratacağı hayal kırıklığı iyi hesap edilmelidir.

Son günlerde, TBMM tarafından görevlendirilen “Yolsuzlukları Araştırma Komisyonuna işlev ve yetkilerinin üstünde bir misyon yüklenmekte ve hazırlayacağı raporun yolsuzluklar sorununu kökten çözeceği inancı topluma yayılmak istenmektedir.

Meclis araştırması, TBMM’nin denetim yollarından sadece bi­risidir ve Anayasa’nın 98/3. maddesine göre, belli bir konuda bil­gi edinebilmek için yapılan incelemeden ibarettir. Komisyon gö­revini; kamu kurum ve kuruluşlarından, bankalardan, kamu ku­rumu niteliğindeki meslek kuruluşlarından ve kamu yararına ça­lışan derneklerden bilgi isteyerek, buralarda inceleme yaparak, ilgililerden ve uzmanlardan bilgi yönünden yararlanarak yerine getirir. Hazırlayacağı rapor hakkında TBMM Genel Kurulu’nda genel görüşme açılır.

Meclis araştırması etkili bir denetim yoludur. Birçok bilgi ve belgeye ulaşmayı sağlayabileceği için yararlıdır. Ancak devlet sır­rı ve ticari sır sınırlandırmaları bilgi toplamayı engelledikçe yol­suzluklarla. Mücadelede başarı için yeterli olduğu söylenemez.

Yolsuzluklarla mücadelede, yolsuzlukların üçayağını oluşturan siyaset, bürokrat, işadamı üçgenini kıracak yasal düzenlemelerin bütünlük içerisinde yapılmasıyla başarıya ulaşılabilir. Gerekli olan, bu yönde gösterilecek siyasi iradedir. Yargının bağımsız kılınması ilk hedef olmalıdır. Yargının bağımsızlığı, Anayasa’da yer alan kimi hükümler nedeniyle zedelenmişitir. Hâkim ve savcıların idari yön­den yürütmeye bağlı olması, denetimlerinin Adalet. Bakanı’na bağ­lı müfettişler tarafından yapılması, hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun kuruluş ve çalışma usulleri bu şekliyle sürdükçe, yar­gının bağımsız olduğundan söz edilemez. Anayasa’nın 140/6. 144. 159. maddeleri bir an önce değiştirilmelidir.

Yargının bağımsızlığı yanında, güçlü ve etkin olması da gerek­lidir. Yasamanın binde yedi pay ayırdığı bütçe ile yürütmenin, 1980 sonrasında yargı aleyhine sağladığı kazanımlar! kıskançlık­la koruma arzusu birleştiğinde ortaya çıkan sonuç, güçsüz yargı olmaktadır.

Yolsuzluklarla mücadelede yargının etkinliğini sağlamak için yeni kurum ve kuruluşlara ve usullere kesin gereksinim vardır. Örgütlü suçlarla, bu arada yolsuzluklarla mücadelede tüm savcı­lıklar arasında eşgüdümü sağlamak için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Türkiye Cumhuriyeti Başsavcılığı olarak anayasal bir kurum haline getirilmeli, kurulacak adli kolluk, Başsavcılığa bağlanmalı ve MASAK ile bu yönde işbirliği sağlanmalıdır. Konu ile ilgili bilgi donanımı tamamlanmış hâkimlerden oluşan, araç ve gereç eksiği bulunmayan uzmanlık mahkemeleri kurulmalıdır.

Dokunulmazlıkları sınırlandırmadan yolsuzluklarla mücadele edilemez. Bu mücadele, seçim kaybettiği için dokunulmazlığı kal­mayanlarla sınırlı kılınamaz. Ciddi, samimi ve inandırıcı olma id­diasındaki siyasi iradenin ayrını yapma lüksü yoktur.

“Meclis Soruşturması” denetim yolunu düzenleyen Anaya­sa’nın 100. maddesinin kesinlikle değiştirilmesi gerekmektedir. Görevde olan veya görevden ayrılmış başbakan yahut Bakanların görevlerinden doğan veya görevleriyle ilgili işlem veya eylemleri­nin soruşturulmasının ve yürürlükteki yasalarda öngörülmüş suç tipine uygun olduğu ithamı ile Yüce Divan’a sevk edilmelerinin yolsuzluklarla mücadelede önemi büyüktür.

Soruşturma önergesi verilmesinden başlayarak, soruşturma açılıp açılmamasına ilişkin kararlarda, açılması halinde, soruş­turma komisyonlarının çalışmalarında ve sonunda suçlamanın Yüce Divan’a sevk edilip edilmemesindeki kararlarda bugüne ka­dar görülen uygulama, tamamen siyasi düşünce ve yararlarla, partiler arası uzlaşma ve anlaşmalara bağlı olmuş ve bu önemli kurum inandırıcılığını tümüyle kaybetmiştir. Tek partinin iktidar olduğu günümüzde, Meclis Soruşturması kurumunu bekleyen başka bir tehlike vardır. Alınacak her türlü kararın, siyasi hesap­laşmaya, öç alma duygularına bağlanması veya gösterilmesi yadsınamayacak bir olasılıktır.

Bu olasılığı da ortadan kaldıracak biçimde Meclis Soruşturma­sı kurumuna yeniden inandırıcılık kazandırmak olanaklıdır. Mec­lis Soruşturması, soru, meclis araştırması, genel görüşme ve gen­soru gibi diğer denetim yollarından niteliği ve sonuçları nedeniy­le ayrılır. Soruşturma yapmak ve itham ederek Yüce Divan’a sevk kararı vermek yargısal bir faaliyettir. O halde kurumun soruştur­ma bölümüne yargının katılmasını sağlamakta yarar vardır.

Soruşturma komisyonunun yaptığı soruşturma bir biçimde “Hazırlık Soruşturması”dır. Soruşturma, konunun uzmanı olan tarafsız, bağımsız ve güvenceli Yargıtay (Türkiye) Cumhuriyet Başsavcısı tarafından yapılmalıdır. Adı geçenin en geç üç ay için­de yapacağı soruşturma sonunda düzenleyeceği, düşüncesini de taşıyan rapor TBMM Başkanlığı’na sunulmalı ve karar TBMM’ce verilmelidir. Bu raporun siyasal düşüncelerle değerlendirilmesi olasılığı yok denecek kadar azdır. Hukukun gereği, toplumun bil­gi ve iradesine rağmen göz ardı edilemez. Hiçbir çoğunluk mille­tin güvenini kaybetmeyi göze alarak bu yolu tutamaz.

Yargılama sürecinde itham edilenlerin adil yargılanma hakları mutlaka sağlanmalıdır. İnsan Hakları ve Ana Hürriyetlerinin Ko­runmasına Dair Avrupa Sözleşmesi’nin 21. maddesinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yargıçlarının hukukçu olması koşul olarak gösterilmektedir. Aynı ölçüt, sözleşmenin 6. maddesinde yer alan “bağımsız ve tarafsız” mahkeme nitelendirmesinde de geçerli olmalı ve Yüce Divanda yargılanacak kişiler bu güvence­den yararlandırılmalıdır.

Yolsuzluklarla mücadelede yürütmenin tüm işlem ve eylemle­rinin şeffaf olması sağlanmalı, yazılı ve görsel basının, çatışan ekonomik çıkar sahiplerinin elinde silah olarak kullanılmasının mutlaka önüne geçilmelidir.

Türkiye, yolsuzluklardan çok çekti. Uğradığı maddi, manevi kayıpların boyutları ortadadır. Oysaki yolsuzluklar Türkiye’nin kaderi olamaz. Türkiye, yolsuzluklarla birlikte yaşamaya ve anıl­maya layık değildir. Bu nedeni t1 yolsuzluklardan bıkmış olan ka­muoyu, samimi ve kararlı bir biçimde yolsuzlukların üzerine gi­den siyasi iradeye her türlü desteği vermeye hazır olup, çözüm beklemektedir.

Ancak, sayılan temel koşulları yerine getirmeden, yolsuzluk­larla mücadeleye giriştiğini İleri süren her siyasi iradenin, bir ye­ni başarısızlıkta güven duygusunu kaybetmiş, umutsuzluğa ve yıl­gınlığa düşmüş toplumun büyük tepkisiyle karşılaşması kaçınıl­maz olacaktır.

14 Haziran 2003, Cumhuriyet

Uyum Paketi’nde devletin bölünmezliği

Hiçbir amaç veya umulan yarar Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün önüne geçemez.

Demokrasinin önde gelen koşullarından biri olan düşünce öz­gürlüğü, öncelikle haber alma ve öğrenme, bunun doğal sonucu olarak kanaat edinme ve düşünceyi açıklama ve yayma özgürlük­lerinden oluşur. İnsanlığın gelişmesinin temel itici gücü olan dü­şünce özgürlüğü aynı zamanda diğer hak ve özgürlüklerin de kaynağıdır. Bu özellikleri nedeniyle birçok ulusal ve uluslararası bel­gelerde korunması zorunlu görülmüş, bu bağlamda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 9. ve 10. maddeleriyle Anayasamı­zın 25. ve 26. maddelerinde de yer almıştır.

Ancak düşünce özgürlüğünün sınırsız olduğu ileri sürülemez. Sınırsız düşünce özgürlüğünün bulunduğu bir toplumda hiç kim­se özgür ve güvencede olamaz. O nedenle AİHS’nin 10/2. maddesinde, düşünce (İfade) özgürlüğünün kullanılmasının kişilere gö­rev ve sorumluluk yüklediği vurgulanmakta, demokratik bir top­lumda zorunlu tedbirler niteliğinde olarak ulusal güvenliğin, top­rak bütünlüğünün korunması için yasayla öngörülen bazı biçim koşullarına, sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabileceği öngö­rülmektedir. Anayasamızın 26/2. maddesinde de, düşünceyi açık­lama ve yayma hürriyetinin kullanılmasının “… Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması…” amaçlarıyla sı­nırlanabileceği açıklanmışıdır.

Her ne kadar bireysel özgürlüklerin korunması adına, “Devlet” kavramını kötüleme, küçümseme ve yozlaştırma çabaları özellik­li1 günümüzde hız kazanmışsa da, her türlü özgürlüğün, düzenin ve güvenliğin yine devletin onurlu bir yurttaşı olmakla sağlanaca­ğı unutulmamalıdır.

Devletin varlığı için ülke ve ulus ile siyasi, hukuki örgütlenme gereklidir. Bu birlikteliğin süre gelmesi için koşul, bölünmez bütünlüktedir. Ülke ve ulusun bütünlüğü ve birlikteliği hukuki yollar­la sağlanmalı ve korunmalıdır.

Anayasamızın başlangıç kısmında “Yüce Türk devletinin bö­lünmez bütünlüğünün Anayasa tarafından belirlendiği” vurgulan­mış, “hiçbir faaliyetin Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının, devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının…” karşısında koruma göremeyeceği açıklanmış, değiştirilemeyecek ve değiştirilmesi teklif edilemeyecek 3. maddesinde “Türkiye devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğu” kesin bir ifadeyle belirtil­miş, 5. maddede “Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini korumak” devlete temel görev olarak ve­rilmiş, 14. madde de “Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbirinin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı…” amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamayacağı hüküm altına alınmıştır. O halde açıkça ifade edebiliriz ki, Türk devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü korumak Anayasamızın temel felsefesidir.

Anayasa’nın doğrudan uygulanabilirliği dışında kalan sınırlan­dırmalarla ilgili yaptırımların genel ceza yasasında veya ceza hü­kümlerini taşıyan özel yasalarda yer alması hukuk sistematiğine uygundur ve de zorunludur.

İşte bu düşünceyle “Devletin bölünmezliği aleyhine propagan­da” yapmak suç olarak kabul edilmiş, 3713 sayılı Terörle Mücade­le Yasası’nın (TMY) 8. maddesinde yaptırıma bağlanmıştır.

Propaganda, belirli bir görüşü topluma benimsetmek için her türlü iletişim araçları da kullanılarak yapılan faaliyetlerdir. Bu faali­yetlerin bölücülüğü, başka bir dinimle Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedefle­mesi halinde öngörülen suç oluşur. Bu suçu, sorun ayrılıkçı teröre ulaşan eylemlerin başlangıcı olarak nitelendirmekte olanaklıdır.

Anayasamızın 14. maddesinde hiçbir faaliyetin Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçlayamayacağı belirlendiği cihetle, bölücü propagandanın yaptırıma bağlanması Anayasaya aykırı değildir. İfade özgürlüğünün sınırlandırılması AİHS’nin 10/2. maddesindeki açıklık karşısında anılan sözleşme­ye de aykırılık oluşturmaz.

22 Haziran 1993 tarihinde yapılan Kopenhag doruğunda ( zirve­sinde) kabul edilen ve adaylık için başvuruda bulunan ülkelerin tam üyeliğe kabul edilmeden önce karşılaması gereken ölçütlere (kriterlere) de aykırı düşmemektedir. O halde 6. uyum paketi olarak Başbakanlığa sunulan taslakta TMY’nın 8. maddesinin tamamen kaldırılması Avrupa Birliği’ne “uyum” la açıklanamaz.

Ayrıca, Anayasa’ya aykırılık sadece yasama organının çıkardığı yasalarda aranmamalıdır. Yürürlükten kaldırılan yasa ile Anayasa­nın genel felsefesine dayalı olarak konulan temel ilkeyi yaptırmışız bırakacak biçimde, mevcut yasayı ortadan kaldıracak yasa için de Anayasa’ya aykırılık iddiası ileriye sürülebilir. Bu bağlamda 6. uyum paketi içerisinde yer alan ve TMY’nın 8. maddesini “tama­men mevzuattan çıkaracak şekilde” yürürlükten kaldıracak yasa hükmü Anayasa’ya aykırı olacaktır. Zira Anayasa’nın titizlikle ko­ruduğu Türk devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozacak faaliyetler yaptırmışız kalmakta, Anayasa soyut bir edebi metin haline getirilmekledir. Anayasa’nın 24/son maddesinin yap­tırmışız bırakılmasının sonuçlan ortadadır.

Kaldı ki, taslağı hazırlayanlar da maddenin tamamen kaldırılmasının sakıncalarının ayırdınsa olmalılar ki, önce suçun TCY’nın 312. maddesi kapsamı içerisinde yaptırım bulacağını ile­ri sürmüşler, sonra zaten suçun yeni TCY tasarısında yer aldığına vurgu yapmışlardır.

Öncelikle TCY’nın 312. maddesi, kamu düzenini ve kamu gü­venliğini bozan eylemleri yaptırıma bağladığı için bölücü propa­ganda suçundan ayrılır. Kavram, unsur ve suç tipi itibarıyla birbi­rini içermez. Bu tür uygulamanın gerek hukuk sisteminde ve ge­rekse toplumda sıkıntı doğuracağı açıktır.

TMY’nın 8. maddesinin kaldırılması, yeni TCY tasarısının yasa­laşmasına kadar, bu suçtan soruşturulan ve yargılananlar için ge­nel af niteliği taşıyacak, iki tarih arasında bir yaptırımsız süreç yaratılacaktır. Devletin bütünlüğünün belirsiz bir süre korumasız bırakılması kabul edilemez.

Yapılması gereken, “Devletin bölünmezliği aleyhine propagan­da yapmak suçunu” yürürlükten kaldırma yerine, TMY’nın 8. maddesinde yer alan propaganda suçunu terörün tanımı ve terör suçlarının belirlenmesiyle ilgili aynı Yasa’nın 1. ve 3. maddeleriy­le bağlantılı hale getirmektir. Böylece uygulamada görülen kimi duraksamalar giderilecek ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları da gözetilmiş olacaktır.

Türkiye uzun yıllar ayrılıkçı terörün acısını çekti. Binlerce evla­dını teröre kurban verdi. Bu konuda duyarlı olmamız doğal karşı­lanmalıdır. Bölücü propagandanın, ayrılıkçı örgütlenmelere ve gi­derek teröre ulaştığı gerçeği açıkça ortada olduğu halde, TMY’nın 8. maddesinin kaldırılmasının bizi demokrasiye ve dolayısıyla Avrupa Birliğine ulaştıracağı iddiası, en hafif deyimiyle yanılgıdır.

Bir kez daha tekrarlayalım. Hiçbir amaç veya umulan yarar Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün önüne geçemez.

30 Mayıs 2003, Cumhuriyet

Terörizm asla uyumaz Türkiye Cumhuriyeti Başsavcılığı kurulmalıdır

Türkiye Cumhuriyeti Başsavcılığı’nın Anayasa’da bağımsız bir kuruluş olarak bir an önce düzenlenmesinde yargısal ve ulusal yarar bulunmaktadır.

Günümüzde hedeflenen siyasal amaca ulaşabilmek için terör araç olarak kullanılmakta, mali çıkarların büyüklüğü ise çıkar amaçlı suçların giderek artmasına yol açmaktadır. Her iki suç tü­rü de organize biçimde işlenmekte ve terör ya da çıkar amaçlı suç örgütleri kurulmaktadır. Ayrıca terör amaçlı suç örgütlerinin, finansmanlarını çıkar amaçlı suç örgütleri kanalıyla sağladıkları da görülmektedir. İler iki örgütlü suç türünde ortak özellik, tek­nolojinin tüm olanaklarından yararlanılarak hızlı ve etkili yön­temlerin kullanılması imasıdır.

İrticai veya bölücü terör amaçlı suç örgütlerinin toplumsal dü­zeni sarsarak insanlar arasında panik yaratmak, kamu düzenini felce uğratmak ve devlet otoritesini zayıflatmak için terör eylemlerine başvurdukları bilinmektedir.

Çıkar amaçlı suç Örgütlerinin eylemleri sosyal, ekonomik ve si­yasi kurumların temellerini sarsmakta, devlette çöküntü ve top­lumda çürüme yaratmaktadır. Uyuşturucu, silah ve mühimmat, nükleer ve radyoaktif madde, organ ve doku, kültür ve tabiat var­lıkları, insan kaçakçılığı, kaçak işçi çalıştırılması, kara para akla­ma, rüşvet, dolandırıcılık, sahtecilik, bilişim vb suçları bu tür ey­lemlere örnektir.

Örgütlü suçlar ulusal düzeyi aşarak ülke dışındaki suç odakla­rı ile bağlantılı hale gelmiş ve uluslararası boyut kazanmıştır. Ör­gütlerin bağlantısı çoğaldıkça verdikleri zarar da artmaktadır.

Bu nedenle, tüm ülkeler terör ve çıkar amaçlı suç örgütleriyle mücadelede ortak bir politika izlemek zorundadır. Birleşmiş Mil­letler bünyesinde şimdiye kadar birçok uluslararası antlaşma, te­rörün çeşitli türlerine karşı mücadele için imzalanmıştır. Avrupa Konseyi bünyesinde imzalanan “Tedhişçiliğin Önlenmesine İlişkin Avrupa Sözleşmesi” de bu ortak iradenin önemli bir örneğidir.

Örgütlü suçlarla mücadele konusu Türkiye-Avrupa Birliği iliş­kileri açısından da önem taşımaktadır. Bu konuya ilişkin 24 Mart 2001 tarihinde resmen açıklanan katılım ortaklığı belgesinde, ör­gütlü suçlarla mücadelenin daha da güçlü kılınması, kısa dönem­li öncelikler arasında yer almaktadır.

Ortak mücadele iradesinin yanında, birçok ülkede Ceza ve Ce­za Yargılama Yasaları’nda yeni düzenlemeler yapılmış, suç örgüt­leriyle savaşımda önce ağır cezalar öngören yasalar, sonra bu suçların soruşturma ve kovuşturmasında yeni yöntemler getiril­miştir. Ayrıca özel soruşturma yöntemlerini uygulamak üzere ye­ni kurumlar oluşturulmuştur.

Türkiye yıllardır terör olgusu ile iç içe yaşamıştır. Özellikle bö­lücü terör örgütü, örgütlü suç kapsamında ülkenin bölünmezliği­ne ve ulus birliğine karşı yoğun eylemlerde bulunmuştur. Devle­te ve rejime yönelmiş olan ve Cumhuriyet’ in çağdaş kazanımlarını, Laik Demokratik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan diğer irticai terör örgütlerinin tehdit ve eylemleri ciddi ve kaygı verici boyutlara ulaşmıştır. Bu örgütlerin uluslararası bağlantıla­rı mahkeme kararları ile ortaya konmuştur. Ve en önemlisi terör amaçlı örgütlerin milletçe yapılan mücadele sonucu çökertilme­sine rağmen, tehlike ve tehdit devam etmektedir. Uluslararası te­rörün Irak savaşından sonra bölgede ve dünyada sessiz kalacağı ise iyimser bir olasılıktır.

Çıkar amaçlı suç Örgütlerinin oluşumlarının, Türkiye’nin coğ­rafi konumu ile birlikte ele alınması gerekmektedir. Geçiş yolu özelliği nedeniyle Türkiye’deki birçok suç örgütünün uluslarara­sı bağlantısı vardır. Öte yandan ülkemizde, son yıllardaki enflas­yon ve ekonomik krizler nedeniyle zorlaşan yaşam koşullarının toplumda çürümeye ve yozlaşmaya yol açtığı ve bunun sonucun­da kamuoyunu kaygı ve infiale sevk eden çeşitli örgütlü yolsuz­luk olaylarının yaşandığı bilinen bir gerçektir.

Türkiye’de terör ve çıkar amaçlı suç örgütleriyle mücadelede görev DGM Başsavcılıklarına verilmiştir. Yetki ve görevleri, böl­geleriyle sınırlı bu Başsavcılıkların aralarında işbirliği yetersiz olup; hiyerarşi, eşgüdüm, bilgi ve arşiv birikimi yoktur.

Suç örgütleriyle mücadele ancak örgütlü bir biçimde yapılabilir.

Şu anda uygulamada dağınıklık yaşanmaktadır. Mücadelede başarısız kalınmıştır. Bu başarısızlığın sorumlusu ise yetenekli, ehil ve çalışkan Cumhuriyet savcıları değil, sistemin kendisidir. Başka bir deyimle sistemsizliktir.

Örneklersek,

Terör veya çıkar amaçlı suç örgütleri eylemlerini birden faz­la yargı çevresinde hatta tüm ülke boyutunda işleyebilmektedir. Bu dununda DGM Başsavcılıkları arasında koordinasyon sağla­namamaktadır. Bu yüzdendir ki, örneğin bir DGM Başsavcılığı kuruluş yasasında olanak tanınmamasına rağmen, başka yer DGM Başsavcılıklarının yetki alanına giren işlerde de soruştur­ma yapabilin ekte, o yerlerden zorla getirttiği kişilerin ifadelerini aldıktan sonra, kendisinin yetkili olmadığından bahisle el koyduğu işleri yetkili Başsavcılıklara gönderebilmektedir. Çok az sayı­daki Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nde dahi bu tür olayların ya­şanması halk indinde “keyfi muamele” yapıldığı inancını yarat­makta ve sonuçta yargı yıpranmaktadır.

DGM Başsavcılıkları arasındaki koordinasyon sıkıntısı o bo­yutlara ulaşmıştır ki, örneğin bölücü terör başı yakalandığında, yoğun surette suç işlenen pek çok yerde yetkili bulunan DGM Başsavcılıklarınca hakkında açılmış bir kamu davasının bulun­madığı saptanmıştır.

3-         DGM Başsavcılıkları ile diğer Başsavcılıklar arasında da yet­ki sorunları yaşandığı görülmüştür. Örneğin bankalar kanununa muhalefet suçlarından büyük patron ve bankacıların nerede yar­gılanacağı sorunu, siyasi kişiliği bulunan Adalet Bakanı’nın aracı­lığı ile çözümlenebilmiştir.

4-         Türkiye üniter bir devlet yapısına sahip olmasına karşın, Baş­savcılıklar arasında teknik anlamda bir hiyerarşi bulunmadığı için, aynı konuda muhtelif yer savcılıklarınca mükerrer olarak dava açı­labildiği gibi, açılması gereken davalarda açılmayabilmektedir. Ayrıca, örneğin birden fazla yargı çevresinde şubesi bulunan bir anonim şirkette yapılanan bir suç örgütünün suç işlemesi ha­linde, söz konusu şirketin şubesinin bulunduğu her yerde ayrı ay­rı davalarını açılacaktır, şirket merkezinin bulunduğu yer savcılı­ğı nu soruşturmayı yürütecektir? İnsan hakları ihlallerine yol aç­madan deliller nasıl toplanacak, sanıkların ifadeleri nasıl alına­caktır? Doğrudan yargılama (Vasıtasızlık) ilkesi nasıl sağlanacak­tır? Suçun delilleri ağırlıklı olarak merkezde değil, taşra şubelerin­de ise nerede bulunan hangi delilin önemli olduğuna kim karar ve­recektir? Talimatlarla, uzun yazışmalarla soruşturmanın sağlıklı yürütülmesi olanaklı mıdır? Görülmektedir ki bu koşullarda, et­kili, hızlı, çabuk ve ucuz bir ceza soruşturmasının, insan haklan ih­lallerine yol açmadan yapılabilmesinin olanağı bulunmamaktadır.

5-         Suç teşkil eden her fiilin, araştırma ve soruşturmasının işlen­diği yerdeki görevli savcılık tarafından yapılması kural ise de, ül­kenin bütününü veya bir bölümünü ilgilendiren terör veya çıkar amaçlı suçlarda delillerin süratle toplanması, fiilin hukuki nite­lendirmesinin doğru yapılabilmesi, fiiller birden fazla savcılığı il­gilendiriyorsa aralarında işbirliği ve eşgüdümün sağlanması, ge­rektiğinde görevlilerin uyarılması, davaların nerede açılacağının belirlenmesi, bunun sonucunda yargılamanın hızlandırılmasının sağlanması bakımından şart olan bir koordinasyon makamı Tür­kiye’de yoktur.

6-         Terör ve çıkar amaçlı suç örgütlerinin ulusal veya uluslarara­sı boyutları, bu örgütlerle yasal mücadele için koordinasyonu zo­runlu kılmaktadır. Bu ihtiyacı gören İngiltere, ABD, Federal Al­manya, İspanya, Rusya, Macaristan, Arnavutluk, Bulgaristan, Hol­landa, Romanya, Litvanya, İsveç, Finlandiya, Ukrayna, Lüksemgburg, Polonya ve daha bir çok ülke genel ve tek bir Başsavcı ku­ruluşuna yer vermiş ve bu tür suçlarla uluslararası işbirliği içinde mücadele yapma olanağını bulmuşlardır. Adı geçen kuruluşların şu anda Türkiye’de muhatabı bulunmamakta ve Türkiye uluslara­rası işbirliğinin sağlayacağı olanaklardan mahrum kalmaktadır.

7-         Öte yandan Avrupa Birliği bünyesinde, benzer gerekçelerle, topluluğun mali bütünlüğüne karşı işlenen suçların merkezden kovuşturulması amacıyla, her bir üye devlet ülkesinde delege Av­rupa savcıları tarafından desteklenmek üzere merkezi bir “Avru­pa Başsavcılığı” kurulmak istenmektedir. Bu yapılanma İçerisin­de, üye ülke Başsavcıları milli düzeydi1 görev yapacak olan dele­ge Avrupa savcısı sıfatını da taşıyacaktır.

Bu nedenle Avrupa Birliği içinde 20 Temmuz 1995 tarihinden beri, adalet ve içişleri alanında işbirliği yolu açıldığı için, birliğin mali menfaatlerinin Ceza Hukuku yolu ile korunması yolunda ça­lışmalar yapılmış; 23 Mayıs 2001 tarihinde KOM (2001) 272 numa­ralı yönerge kabul edilmiştir. Buna dayalı olarak da, Avrupa başsavcılığı konulu çalışmalar gerçekleşme yoluna girmiştir. Daha önce temenni niteliğindeki Corpus Juris’deki düşünceler yaşama geçirilmek üzeredir. Avrupa başsavcılığı özellikle sınır aşan do­landırıcılık suçları ile ilgili konularda yetkili olacaktır. Avrupa Birliğine dâhil devletlerarasında Ceza Hukukunun yakınlaştırıl­ması için Avrupa başsavcılığı kurulması gerekli görülmekledir.

Avrupa başsavcılığının diğer bir görevi, temel hak ve hürriyetleri korumaktır. Bu amacı gerçekleştirmek için Avrupa Birliği Sözleş­mesine 280/a numaralı maddenin eklenmesi önerilmektedir. Avru­pa Birliğinin mali menfaatlerine karşı işlenen suçlarda üye devlet­lerde araştırma, soruşturma yapma ve ilgili devlet mahkemesinde dava açma yetkisi, Avrupa başsavcılığına verilmekledir. Kurulacak Avrupa başsavcılığının da Türkiye’de muhatabı yoktur.

Avrupa Konseyi bünyesinde yer alan “Avrupa başsavcıları Konferansı” platformunun keza Türkiye’de muhatabı bulunma­maktadır. 1-3 Haziran 2003 tarihleri arasında Bratislava’da dör­düncüsü yapılacak konferansa vaki davet Dışişleri ve Adalet Ba­kanlığı kanalıyla, olsa olsa düşüncesiyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmiştir.

Türkiye’de işkence ve insanlık dışı veya küçültücü muame­lelerle ilgili suçların gerektiği gibi soruşturulmadığı, sanıkların himaye gördüğü yolundaki haksız ancak yaygın karımın ortadan kaldırılması için yasal düzenlemeler yeterli ve inandırıcı değildir. Bu konuda da eşgüdüme gereksinim vardır.

Sıralanan örneklerin açıkça ortaya koyduğu gerçek; Türki­ye’nin bugünkü yapılanmasıyla, terör ve çıkar amaçlı suç örgüt­leriyle mücadelede başarı kazanmasının olanaklı olmayışıdır.

Çare “Türkiye Cumhuriyeti Başsavcılığı”nın kurulmasındadır. Bu ihtiyaç, örgütlü suçların uluslararası işbirliği ile soruşturulma­sı gereğinden ve uygulamada yaşanan ve çoğu acı olarak nitelen­dirilebilecek tecrübelerden doğmuştur.

1924, 1961 ve 1982 Anayasalarında yer alan ”Cumhuriyet Baş­savcısı”, devletin tek ve genel bir anayasal makamını oluşturmak­ta ve Yargıtay Yasasının 27. maddesi uyarınca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından temsil edilmekte iken, 3611 sayılı Yasa ile il ve ilçelerdeki savcı yardımcılarının savcı, savcıların başsavcı sıfatı kazanmaları sonucu bir kavram karmaşası doğmuştur.

Yargıtay Cumhuriyet. Başsavcılığı’nın görevlerinin Yargıtay’la sı­nırlı olmadığı bilinen bir husustur. Yüce Divan Başsavcılığı yanında, Anayasa’nın, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasasının, 298 sayılı Seçim­lerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkındaki Yasanın, 2217 sayılı Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş İşleyişi Hakkındaki Yasa’nın, 4483 sayılı Meni urlar’ ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargı­lanması Hakkındaki Yasa’nın verdiği görevleri ifa etmektedir.

Bu itibarla kavram karışıklığının önlenmesi, Yargıtay dışında mevcut, ve verilecek görevleri karşısında “Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı” gibi özel bir kavram yerine ülke adıyla geneli ifade eden “Türkiye Cumhuriyeti Başsavcılığı” olarak adlandırılması zorunludur.

Bu bağlamda yargısal içtihatların oluştuğu Yargıtay’da da gö­rev yapan, tek ve genel yetkili Türkiye Cumhuriyeti Başsavcısı’nın, tecrübe ve bilgi birikimi yanında, Yüksek Mahkeme Hâki­mi olarak sahip olduğu bağımsızlık ve güvencenin, gerek il, ilçe ve DGM Savcılıkları’na ve gerekse kamuoyuna vereceği güven duygusu nedeniyle, böyle bir eşgüdümü sağlamak için en uygun görevli olduğundan kuşku duyulamaz.

Bu suretle, doğrudan doğruya devletin iç ve dış güvenliğini il­gilendiren suçlarla, bir veya birden çok yargı çevresinde işlenen veya yurtdışı bağlantılı olan örgütlü suçların, kamu görevlileri hakkında ileri sürülen işkence ve insanlık dışı veya küçültücü muamelelerle ilgili iddiaların gözetim ve denetim altında araştır­ma, soruşturma ve kovuşturulmasının eşgüdümle yürütülmesi sağlanacaktır.

Örgütlü suçlarla uluslararası savaşımın etkin bir biçimde yürü­tülmesi amacıyla, yabancı devletler ve uluslararası kuruluşlarla yasalar ve uluslararası sözleşme hükümleri çerçevesinde bilgi alışverişi ve işbirliği olanağı da doğacaktır.

Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti Başsavcılığı’nın anayasal bir ku­rum olarak ayrı bütçe, kadro ve personel imkânına kavuşturul­ması, mücadelede etkinliği arttıracaktır.

Kurulması düşünülen adli kolluğun doğrudan Türkiye Cumhu­riyeti Başsavcılığına bağlanmasıyla Devlet Güvenlik Mahkemele­ri ve diğer yerel Başsavcılıklarla birlikle mücadelenin başarıya ulaşması şartları yerine getirilmiş olacaktır. Tüm Başsavcılıklar, Adli Kolluk, Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK) ve uluslara­rası kuruluşlarla işbirliği yapılması, uluslararası boyutta başarıyı da beraberinde getirecektir.

Bu düşüncelerle Ülkemizin değerli bilim adamlarının bilimsel görüşleri alınarak hazırlanan taslak, Adalet Bakanlığı’na sunul­muş olup, kurulan komisyonda çalışmalar yürütülmektedir. Dile­ğimiz taslağın bir an önce yasalaşarak anayasal bir kurum olarak Türkiye Cumhuriyeti Başsavcılığı’nın yaşama geçirilmesidir.

Hazırlanan taslakta şu hükümlere yer verilmiştir:

7.11.1982 tarih ve 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına 158. maddeden sonra gelmek üzere.”G-Türkiye Cumhuriyeti Başsavcılığı” başlığı altında 158/A madde numarası ile aşağıdaki madde eklenmiştir.

G-Türkiye Cumhuriyeti Başsavcılığı

Madde 158/A- Anayasa, Yargıtay Kanunu ve diğer kanunlarla veri­len görevleri yanında, devletin ilkesi ve milletiyle bölünmez bütünlü­ğü, hür demokratik düzen ve nitelikleri Anayasa’da belirtilen Cum­huriyet aleyhine işlenen doğrudan doğruya devletin iç ve dış gü­venliğini ilgilendiren suçlarla, bir veya birden çok yargı çevresinde iş­lenen veya yurt dışı bağlantılı olan örgütlü suçların, kamu görevlileri hakkında ileri sürülen işkence ve insanlık dışı veya küçültücü mu­amelelerle ilgili iddiaların araştırılma, soruşturma ve kovuşturmaları­nın gözetim ve denetimi altında eşgüdümle yürütülmesini sağlamak amacıyla Türkiye Cumhuriyeti Başsavcılığı kurulur.

Türkiye Cumhuriyeti Başsavcılığı, Başsavcı, Başsavcı vekili ve Sav­cılar’dan oluşur. Türkiye Cumhuriyeti Başsavcısı ve Başsavcı vekili, Yargıtay Genel Kurulu’nun kendi üyeleri arasından gizli oyla belirleyeceği beşer aday arasından Cumhurbaşkanı tarafından dört. Yıl için seçilirler. Sü­resi bitenler yeniden seçilebilirler.

Türkiye Cumhuriyeti Başsavcılığı’nın kuruluşu, işleyişi, görev ve yetkileri, Türkiye Cumhuriyeti Başsavcısı, Başsavcı Vekili’nin nite­likleri ve seçim usulleri ile Adalet Bakanlığı, Yüksek Mahkemeler, uluslararası kurutuşlar ve yabancı devletlerin yetkili birimleriyle ya­pılabilecek işbirliğinin koşul ve esasları kanunla düzenlenir.”

Yukarıda açıklanan nedenlerle Türkiye Cumhuriyeti Başsavcı­lığının Anayasada bağımsız bir kuruluş olarak bir an önce dü­zenlenmesinde yargısal ve ulusal yarar bulunmaktadır.

 

14 Nisan 2003, Cumhuriyet

* Taslağın hazırlanmasında büyük katkıları bulunan Prof. Dr. Sayın Uğur Alaca kaptan, Prof. Dr. Sayın Süheyl Batım, Prof. Dr. Sayın Bahri Öztürk, Prof. Dr. Sayın Durmuş Tekcan, Prof. Dr. Sayın Erdoğan Tezim, Prof. Dr. Sayın Feridun Yenisel, Doç. Dr. Sayın Ali Rıza Çınar, Doç. Dr. Sayın İbrahim Şahbaz’a ve Türkiye Cumhuriyeti Başsavcılığı kavramını ilk olarak kamuoyuna tanıtan Yargıtay Onursal Üyesi Sayın Bülent Akmanlar’a yürekten teşekkür ederim.

  1. Madde üzerine bir öneri

Hukukun gereği; toplumun bilgi ve iradesine rağmen göz ardı edilemez.

Türk milletinin temiz toplum özlem ve istemlerinin önündeki anayasal engellerin, 83. maddede düzenlenen “Yasama Dokunulmazlığı ve 100. maddesinde yer alan “Meclis Soruşturması” ku­rumları olduğu, kamuoyunun ortak kanışıdır.

Meclis Soruşturması, Anayasa’nın 98. maddesinde belirtildiği üzere TBMM’nin denetim yollarından birisidir. Diğer denetim yol­ları olan, soru, Meclis araştırması, genel görüşme ve gensoru’dan yargısal niteliği ve sonuçları itibarıyla ayrılır. Kuşkusuz, başba­kan veya bakanların görevden doğan veya görevle ilgili işlem ve eylemlerinin yürürlükteki yasalarda öngörülmüş suç tipine uy­gun olduğunu ileri sürerek başka bir devimle itham ederek yargı­lanmaları için Yüce Divan’a sevk etmek yargısal bir faaliyettir. Si­yasal sorumluluk yanında cezai sorumluluğa yol açması nedeniy­le de önemi büyüktür. Tarihsel süreç içerisinde otoritenin sınır­lanması, yürütmenin denetlenmesi ve sorumlu tutulabilmesi ev­relerinden geçerek parlamenter sistemin temel öğesi haline gel­miştir. Ancak bu işlevin gerçek amacına ulaşabilmesi için her tür­lü siyasal çıkar ve istismar aracı olarak kullanılmasının önlenme­si gerekmektedir. Yargısal olarak nitelendirilebilecek bir işlevin, gerek muhalefet gerekse iktidar partileri tarafından siyasal amaç­larla da kullanılması halinde, verilen kararın kamuoyunu tatmin etmesi mümkün değildir.

Meclis Soruşturması yoluyla bir suç işlenip işlenmediğinin araş­tırılması ve varsa suçlunun yargılanarak cezalandırılmasının sağ­lanması gerekirken soruşturma önergesi verilmesinden başlaya­rak soruşturma açılıp açılmamasına ilişkin kararlarda, açılması ha­linde, soruşturma komisyonlarının çalışmalarında ve sonunda suç­lamanın Yüce Divan’a sevk edilip edilmemesine dair kararlarda bugüne kaçlar görülen uygulama tamamen siyasi düşünce ve yarar­lara, hatta partiler arası uzlaşma ve anlaşmalara bağlı olmuş ve bu önemli kurum inandırıcılığını tümüyle kaybetmiştir. Bu nedenledir ki Anayasanın bazı maddelerinin değiştirilmesine ilişkin Partiler arası Uzlaşma Komisyonunun kabul ettiği metnin 100. maddesinin değişiklik gerekçesine aynen “Meclis Soruşturması gibi önemli bir denetim mekanizmasının siyasallaşmasının önüne geçilecektir” ibaresinin konulması ihtiyacı duyulmuştur. Bu ibare gerçeğin acı bir ifadesidir. Ancak daha acı olan husus, yapılmak istenen deği­şikliğin, eksik ve yetersiz olmasına rağmen, tıpkı yasama dokunul­mazlığını düzenleyen 83. madde ile ilgili değişiklik önerisinde oldu­ğu gibi, amacı sağlayacağının ileri sürülmesidir.

Komisyon, siyasallaşmanın önüne geçmek için, soruşturma açılıp açılmamasına ilişki kararın ve Yüce Divan’a sevk kararının “gizli oyla” verilmesini, soruşturma komisyonunun nihayet 4 ay içinde raporunu TBMM Başkanlığı’na teslim zorunluluğunu, so­ruşturma komisyonu raporunun 7 gün sonraki birleşiminde görü­şülmesi hükmünü değişiklik olarak getirmekte ve bu düzenleme­yi yeterli görmektedir.

Bu değişikliklerin hiçbiri siyasallaşmayı önleme çaresi olamaz. Süre kısıtlaması ancak soruşturmanın sürüncemede kalmasını önleme yönünde yararlı olabilir. Gizli oyun önceki uygulamalar­da görüldüğü gibi her zaman göz ardı edilebileceği, parti dayanış­masının ve lider etkisinin gücü karşısında yetersiz kalacağı kuş­kusu giderilemeyecektir.

Bu itibarla siyasallaşmayı önlemek için tek çare “Meclis Soruş­turması” kurumunu işlevinin gerçek niteliğine kavuşturmaktır. Mademki “Meclis Soruşturması” yargısal bir faaliyet lir ve bir ne­vi “hazırlık soruşturmasıdır; o halde soruşturma bağımsız ve bu konuda yetkili Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı veya vekili tara­fından yapılmalıdır. İtham mercii yine TBMM olmalıdır. Parlamenter sistemin te­mel öğesini kaldırmak ve yasamanın en önemli denetim yolunu kapatmak, kuvvetler ayrılığı ilkesini zedeler. Amaç, görevle ilgili olarak işlendiği iddia edilen suçun cezasız kalmasını önlemek, si­yasi amaçlarla verilen önergelerin azalmasını sağlamak, toplumu verilen kararların ciddiyetine, samimiyetine ve doğruluğuna, doğru olduğuna inandırmak olduğuna göre soruşturmanın Yargı­tay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından yapılması yeterli olacak ve bu suretle Anayasa’nın 83. maddesi ile ilgili önerimizle uyum sağ­lanacaktır. Yargıtay Cumhuriyet. Başsavcısı’nın hazırlık soruştur­ması sonucunda topladığı delilleri irdeleyerek düzenleyeceği ra­porun siyasal düşüncelerle değerlendirilmesi olasılığı yok dene­cek kadar azdır. Hukukun gereği; toplumun bilgi ve iradesine rağ­men göz ardı edilemez. Hiçbir çoğunluk milletin güvenini kaybet­me pahasına bu yolu tutamaz.

Ayrıca, görevinden ayrılmış başbakan veya bakanlar hakkında da soruşturma açılmasının istenebileceği hususu maddeye ekle­nerek, bu konuyu düzenleyen TBMM İçtüzüğü’nün Anayasaya aykırı olduğu yolundaki tartışmaların önüne geçilmiş olacaktır. Önerimiz, 100. maddenin aşağıdaki şekilde değiştirilmesidir:

Meclis Soruşturması

Madde 100

Görevde bulunan veya görevinden ayrılmış olan başbakan veya bakanlar hakkında, görevleri ile ilgili suç işledikleri iddia edilerek Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az onda birinin ve­receği önerge ile soruşturma açılması istenebilir. Önerge, Türkiye Bü­yük Millet Meclisi Başkanlığı taralından S gün İçerisinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na iletir.

Soruşturma, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı veya vekili tarafın­dan yapılır ve sonucu en geç üç ay içinde düşüncesiyle birlikte rapor halinde Türkiye Büyük Millet, Meclisi Başkanlığı’na sunulur.

Meclis, raporu üyelere dağıtıldıktan 7 gün sonraki bileşiminde gö­rüşür ve gerek gördüğü takdirde ilgilinin Yüce Divan’a şevkine karar verir. Oylama gizli yapılır ve Yüce Divan’a sevk kararı ancak üye tam­sayısının salt çoğunluğu ile alınır.

 

Meclis’teki siyasi parti gruplarında bu konuda görüşme yapılamaz ve karar alınamaz.

Anayasa değişikliği önerilerini görüşmek üzere, 17 Eylül 2001 tarihinde olağanüstü toplantıya çağrılan TBMM’nin sayın üyeleri­nin Türk milletinin temiz toplum isteklerine duyarsız kalmaya­caklarına ilişkin umudumuzu korumaktayız.

14 Eylül 2001, Cumhuriyet

Yasama sorumsuzluğu ve dokunulmazlığı

Türkiye’nin “temiz toplum” özlemi, dokunulmazlıkların olabildiğince daraltılmasıyla sağlanabilir.

Anayasa’nın 83. maddesinde yer alan ve eksik bir deyimle “ya­sama dokunulmazlığı” olarak ifade edilen bağışıklıklar, doğrudan kamu yararı ile bağlantılıdır. Milletvekillerinin Meclis çalışmala­rındaki oy ve sözlerinden, Meclis’te ileri sürdükleri düşünceler­den ve bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamayacaklarına ilişkin “sorumsuzluk” ilkesi ile Meclis çalışmalarına katılmalarının engellenmesini önleyen “do­kunulmazlık” olgusunun temelinde, milli iradenin, milletin yararı doğrultusunda gerçekleşmesini sağlama düşüncesi yatmaktadır. Bu nedenle sorumsuzluğun mutlak, sınırsız, sürekli olmasında, dokunulmazlığın ise milletvekiline kişisel bir zırh halinden çıka­rılıp olabildiğince daraltılmasında kamu yararı vardır ve Türki­ye’nin “temiz toplum” özleminin bu yolla sağlanabileceği unutul­mamalıdır. Partiler arası Uzlaşma Komisyonu tarafından hazırla­narak TBMM Başkanlığı’na sunulan Anayasanın bazı maddeleri­nin değiştirilmesine ilişkin kanun teklifi, bu amaca ulaşma yö­nünden eksik ve yetersizdir.

Öncelikle, “yasama sorumsuzluğu” ilkesine istisna teşkil eden, milletvekillerinin Meclis çalışmalarındaki sözlerini, Meclis’te ile­ri sürdükleri düşüncelerini, o oturumdaki başkanlık divanının teklifi üzerine Meclis’çe aksine bir karar alınması halinde Meclis dışında tekrarlamak ve açıklamaktan sorumlu tutulacakları yo­lundaki hüküm Anayasa metninden çıkarılmalıdır. Zira sorum­suzluk sınır tanımaz.

Dokunulmazlıklarla ilgili teklifte, 83. maddenin “Tekrar seçilen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma, Meclis’in yeni­den dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır” şeklindeki 4. fıkrası madde metninden çıkarılmakta, maddeye, yasama dokunulmaz­lıkları ile ilgili işlerin TBMM ye ulaşma tarihinden itibaren en geç üç ay içinde sonuçlandırılacağı, genel kurulda bu konu ile ilgili oylamaların gizli yapılacağı ve milletvekilleri hakkındaki ceza da­valarının Yargıtay’da görüleceğine ilişkin fıkralar eklenmektedir. Bunlardan 4. fıkranın madde metininden çıkarılması olumlu bir girişimdir. Dokunulmazlık işlerinin en geç üç ay içinde sonuçlan­dırılmasına ilişkin teklif, uygulamada iyi niyetli bir temenni ol­maktan ileriye gidemeyecek, dokunulmazlıkla ilgili oylamanın gizli yapılacağı hükmü önceki örnekleri itibarıyla istendiğinde göz ardı edilebilecek, ceza davalarının Yargıtay’da görülmesinin milletvekillerine sağlayacağı güvenceden başka kamuya bir yara­rı olmayacaktır.

Görüldüğü üzere kanım teklifinde, siyasi partilerin “dokunul­mazlıklar’ konusunda bugüne kadar açıkladıkları düşüncelere, önerilere, Türk toplumunun özlemlerine ve isteklerine cevap ve­recek “dokunulmazlık kapsamını daraltma” konusuna özellikle değinilmemiştir. Oysaki sorunun çözümü, tamamen bu konuda toplanmaktadır.

Bu itibarla;

Anayasa’nın 76/2. maddesinde yer alan ve milletvekili seçil­meye engel olan suçlar dokunulmazlık kapsamı dışına çıkarılma­lıdır.

Milletvekillerinin, dokunulmazlık kapsamı dışında işledikle­ri iddia olunan suçlar ile ilgili olarak hazırlık soruşturması Yargı­tay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından yapılmalı, kamu davası açılması halinde Yargıtay in ilgili ceza dairesinde yargılanmaları suretiyle ek güvence sağlanmalıdır.

Haklarında hazırlık soruşturması yapılan veya yargılanan milletvekilinin yakalanması, gözaltına alınması ve tutuklanması, ağır cezayı gerektiren suçüstü hali dışında Meclis’in bu yolda ala­cağı karara bağlı olmalıdır.

Bu suretle, dokunulmazlığın kapsamı daraltılarak kötüye kul­lanılması önlenecek, mi İki, vekilin e de güvence verilerek kamu yararı sağlanacaktır”.

Önerimize göre 83. madde, başlığı ile birlikte aşağıdaki şekilde değiştirilmelidir.

Yasama sorumsuzluğu ve yasama dokunulmazlığı Madde 83 Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Meclis’te ileri sürdükleri ve Meclis dışında tekrarlayıp açıkladıkları düşüncelerden sorumlu tutulamazlar.

Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir millet­vekili, ağır cezayı gerektiren suçüstü hali hariç. Meclisin gizli oyla alacağı karar olmadıkça yakalanamaz, sorguya çekilemez, tutuklana­maz ve yargılanamaz.

Ancak zimmet, ihtilas, irtikâp, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sah­tecilik, inancı kötüye kullanma, dolanlı iflas gibi yüz kızartıcı suçlar ile kaçakçılık, resmi ihale ve alım satımlara fesat karıştırma, devlet sırlarını açığa vurma, terör eylemlerine katılma ve bu gibi eylemleri tahrik ve teşvik suçlarını ve taksirli suçlar hariç yasalarda alt sınırı 1 yıl veya daha fazla hapis veya ağır hapis cezası öngörülen suçlardan birisini işlediği iddia olunan milletvekili hakkında hazırlık soruştur­ması doğrudan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı veya vekili tarafından yapılır. Kamu davası açılması halinde Yargıtay’ın ilgili ceza dairesin­de yargılanır.

Dokunulmazlık, yakalama ve tutuklama konuları ile ilgili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisindeki siyasi parti gruplarında görüşme yapılamaz ve karar alınamaz.

TBMM sayın üyelerinin Anayasa değişikliği teklifinin görüşül­mesi sırasında, dokunulmazlık konusunu, Türk milletinin temiz toplum özlem ve istekleri doğrultusunda değerlendireceklerine ilişkin umudumuzu korumaktayız.

 

3 Ağustos 2001, Cumhuriyet

Adil yargılanma hakkı ve Yüce Divan

Adil yargılanmayı sağlamanın tek yolu Yüce Divan görevinin Yargıtay’a verilmesidir.

Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesi’nin 5. ve İnsan Haklan Evren­sel Bildirgesi’nin 10. maddelerinde herkesin adil yargılanma hakkı­na sahip olduğu vurgulanmıştır. Adil yargılanma için kuşkusuz hu­kuken kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir yargı yeri ilk koşuldur…

Ancak mahkeme olarak adlandırılan bu yargı yerinde görev alan kişilerin, öncelikle hâkim niteliklerini taşıması gerekir. Hu­kuk eğitimi almamış bir kişinin, bu sıfat yasa ile verilmiş olsa da­hi gerçek anlamda “hâkim” olması mümkün değildir. Özellikle ce­za yargılamasının amacı olan maddi gerçek, ceza ve ceza usul hu­kukunun genel ilke ve kurallarını, kavramlarını uzmanlık derece­sinde bilen ve bu bilgisini deneyimi ile tamamlayan ceza hâkim­leri tarafından bulunabilir.

Bu nitelikleri taşımayan kişilerin oluşturduğu mahkemeden adil yargılama beklenemez. Adil yargılamaya ve maddi gerçeğe ancak ceza usul kurallarının eksiksiz uygulanmasıyla ulaşılabilir. Duruşmaların usul kuralları içerisinde etkili, süratli ve adil biçim­de yürüten mahkeme başkanı ve Ceza Hukukunda, uzman mahkeme üyeleri aynı zamanda savunmanın da güvencesidir.

Anayasanın 148/3. maddesinde Anayasa Mahkemesi’nin Cumhurbaşkanı’nı, bakanlar kurulu üyelerini, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahke­mesi başkan ve üyelerini, Başsavcılarını, Başsavcı Vekilini, Hâ­kimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ve Sayıştay başkan ve üyeleri­ni görevleriyle ilgili suçlardan dolayı Yüce Divan sıfatıyla yargıla­yacağı öngörülmüştür.

Anayasa’nın 146. maddesine göre Anayasa Mahkemesi’nin on bir asıl ve dört yedek üyesinden, iki asıl ve iki yedek üyesi Yargı­tay, iki asıl bir yedek üyesi Danıştay, birer asıl üyesi Askeri Yargı­tay. Askeri Yüksek İdare Malı kemesi ve Sayıştay genel kurulların­ca kendi başkan ve üyeleri arasından üye tam sayılarının salt ço­ğunluğu ile her boş yer için gösterecekleri üçer aday içinden, bir asıl üyesi ise Yüksek Öğretim Kurulunun kendi üyesi olmayan yükseköğretim kurumları Öğretim üyeleri içinden göstereceği üç aday arasından, üç asıl ve bir yedek üyesi belirlenen nitelikteki üst, kademe yöneticileri ile avukatlar arasından Cumhurbaşkanı’nca seçilir.

Üyelerin, doğrudan kurumların genel kurullarınca seçilmesi­nin yargının bağımsızlığı ilkesine daha uygun düşeceğini vurgula­yarak belirtmeliyiz ki Anayasa Mahkemesi’nin mevcut ve gele­cekteki oluşumu adil yargılanma güvencesini vermekten uzaktır.

Bu kuruluşa göre en iyimser olasılık 11 kişilik mahkeme kuru­lunda üç Ceza Hukuku uzmanı bulunmasıdır. Halen kurulda iki Ceza Hukuku uzmanı görevlidir. 11 kişilik bir mahkeme kurulu­nun dokuz üyesinin Ceza Hukuku İle ilgisi ve bu konuda uzman­lık derecesinde bilgisi olmadığı halde adil yargılamayı sağlayaca­ğını ileri sürmek olanaklı değildir. Başka bir sakınca ise Anayasa Mahkemesi üyelerinin görevden doğan ya da görev sırasında işle­dikleri suçlarla ilgili olarak hazırlık soruşturması ile son soruş­turmanın aynı kurul taralından yapılmasıdır. Bu durum Ceza Hukuku’nun temel ilkelerine ve adil yargılanma koşullarına açık şekilde aykırıdır.

Kararların kesin olması ise olayın dramatik yönünü oluştur­maktadır. Suç işlediği iddia olunan herkesin yararlanabildiği “ka­nun yolundan, Cumhurbaşkanı’nın, bakanlar kurulu üyelerinin ve yüksek yargı mensuplarının mahrum edilmeleri ve bu mahru­miyetin açıklanan özelliklerine rağmen Yüce Divan’ın hata yap­mayacak bir yapı ve nitelikte olduğu gerekçesine bağlanması ger­çekçi değildir. Verilen kararlarda olası haksızlık, aykırılık ve ha­taların daha yüksek dereceli, istisna olarak aynı düzeyde bir mahkemede yapılacak inceleme sonunda düzeltilmesi olanağı gerek sanık ve gerekse toplum için bir güvencedir ve adil yargı­lanmanın bir diğer koşuludur.

Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesi’nin Türkiye tarafından 14 Mart 1985 tarihinde imzalanan 7 numaralı ekinin 2/1. maddesin­de, cezai bir fiilden ötürü bir yargı yeri tarafından mahkûm edi­len kimsenin mahkûmiyet ve cezasını daha yüksek bir yargı ye­rinde inceletmek hakkına sahip olduğu kabul edilmiştir.

Maddenin 2. bendinde belirtilen en yüksek yargı yerinin ilk de­rece mahkemesi olarak kişiyi yargıladığı hallerdeki ayrık halin, Anayasa Mahkemesi’nin ilk derece mahkemesi ve Türk hukuk sisteminde en yüksek ceza yargı yeri olmaması nedeniyle uygula­ma yeri bulunmamaktadır.

Adil yargılanmayı sağlamanın tek yolu Yüce Divan görevinin Yargıtay’a verilmesidir. Açıklanan sakıncalar ancak bu yolla gide­rilebilir. Aynı düşünceyi paylaşanların bir bölümü, Yargıtay Birin­ci Başkanı’nın başkanlığında, Ceza Genel Kurulu Başkanlığı’nı yapan birinci başkan vekili ve on bir ceza dairesi başkanından oluşacak kurulun Yüce Divan görevini yapmasını önermektedir. Oluşumdaki üye çokluğu bir yana temyiz incelemesini yapacak ceza genel kumluna katılacak daire başkanı bulunmaması bu gö­rüşe yöneltilebilecek en geçerli eleştiridir… Bir diğer görüşe göre yargılanacak kişi veya kişilere atılı suça ilk derece mahkemesi olarak Yargıtay’ın ilgili ceza dairesi, Yüce Divan olarak bakmalı­dır. İlgili ceza dairesinin görevi kötüye kullanmak suçundan, ör­neğin bir genel müdürü yargıladığı sırada Yargıtay 4. Dairesi, bir bakanı yargıladığı sırada Yüce Divan sıfatı kazanmasının hiçbir açıklaması olamaz. Bu nedenle önerimiz, yargılamanın Yüce Di­van adını taşıyacak ve Yargıtay Ceza Daireleri başkan ve üyele­rinden seçilmiş birinci başkan vekilinin başkanlığında kanunla belirlenecek dört ceza dairesi başkanından oluşacak bir kurul (mahkeme) tarafından yapılmasıdır. Verilecek kararın temyiz in­celeme yeri de birinci başkanın başkanlığında ve yedi ceza daire­si başkanının da katılımı ile toplanacak olan ceza Genel Kuruludur. Ceza Genel Kurulu kararlarına ise itiraz edilemez.

Anayasa Mahkemesi’nin asli görevi Anayasa yargısıdır. Bu gö­rev yasaların Anayasa’ya uygunluğunun denetlenmesi yanında, siyasi partilerin kapatılması davasına bakmak, bunların mali de­netimini yapmak, yasama dokunulmazlıklarının kaldırılması ve meclis üyeliğinin düşmesi kararlarına yapılacak itirazları incele­me İşlerini de kapsar. Bu yoğun iş yükü altında ayrıca Yüce Divan görevini Anayasa Mahkemesi’ne yüklemek her iki görevin de la­yıkıyla ifa edilmemesi tehlikesini doğurmaktadır. Örneğin Özdağlar davasında cezanın infazı hüküm özeti ile yapılmış, başka bir deyişle infaz tamamlanıncaya kadar gerekçeli karar yazılamamış ve 02 Aralık 1993 tarihinde verilmiş 1993/37-55 sayılı karar ancak 6 yıl 23 gün sonra yazılarak 25 Aralık 1999 gün ve 23917 sayılı Res­mi Gazete’de yayımlanmıştır.

Avrupa Birliği üyeliğine aday sıfatını kazanmamız nedeniyle gündeme gelen Anayasa değişiklikleri sırasında Yüce Divan göre­vinin Yargıtay’a verilmesi önerimiz yasama organı tarafından olumlu görülürse adil yargılamayı sağlaması bakımından Anaya­sa’nın 148/3. maddesinde sayılanlara güvence olacak, ilerde Av­rupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılacak olası bireysel başvu­ruları önleyecek ve Anayasa Mahkemesi’nin asli görevini de en iyi biçimde yapmasını gerçekleştirecektir.

 

11 Ocak 2000, Cumhuriyet

Bir konuşmanın ardından

Laiklik, demokrasinin olmazsa olmaz koşuludur.

Yeni adli yıla törenle ve Yargıtay Başkanı’nın konuşmasıyla gi­rilmesine 1943 yılında rahmetli Halil İbrahim Özyörük’ün açışıyla başlanmış ve geleneksel devamlılığı 1730 ve 2797 sayılı Yasalarla yasal dayanağa kavuşturulmuştur. 2797 sayılı Yasa’nın 21/1. mad­desine göre, Yargıtay’ı birinci başkan temsil eder. 59. maddede ise “Her adli yıl Ankara’da bir törenle açılır. Yargıtay Birinci Başkanı bir konuşma yapar. Açılış konuşmasının metni ve tören gündemi üzerinde daha önceden Başkanlar Kurulu’nun düşüncesi alınır” hükmü yer almıştı. Bu hüküm, konuşmanın Yargıtay tüzelkişiliği adına yapılması gereğinin doğal ve buyurucu sonucudur.

Oysa Başkan Sami Selçuk’un kamuoyunda geniş tartışmalara, bölünmelere yol açan ve açacak olan son konuşması; metni üzerin­de Başkanlar Kurulu’nun düşüncesi alınmamış, güdülen amaca ay­kırı, yargının ve Yargıtay’ın ve bu bağlamda ülkenin çığ gibi büyü­yen sonullarına yeterince değinmeyen, çözüm yollarını gösterme­yen, kısa süre önce çıkarılan yaşamsal ve ayrıca kişiye özgü yasa­lara suskun, siyasal istismara açık kişisel nitelikte bir konuşmadır.

Çeşitli yayın organlarında, değişik tarihlerde yayımlanmış, pa­nel, seminer ve konferanslarda söylenmiş fikir ve düşünceler, okunmadığından yakınılarak ve Yargıtay Başkanı söylemi ağırlı­ğından yararlanılarak yeniden kamuoyuna sunulmuştur. Bu tu­tum öncelikle yasanın amacına aykırıdır ve Yargıtay’ın kurumsal kişiliğini açıkça zedelemiştir. Unutulmamalıdır ki, Sayın Baş­kanın deyişi ile “çağcıl” olmanın ilk koşulu bencil olmamaktır.

Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun üyesi olarak, konuşmanın metni üzerinde, zorunlu olmasına karşın alınmayan düşüncelerimi kamu­oyuna açıklamayı -üzülerek de olsa- mesleki bir ödev sayıyorum.

Konuşmada, bilim ve hukuk adamlarının en önemli özelliği olan tevazu bir tarafa bırakılarak benci ve iddialı bir biçem kulla­nılmıştır. Konuşmanın biçemi bir yana, içeriğine de tümüyle katıl­mak mümkün değildir. Tarihsel gerçekler saptırılmış, çekirdek fi­kirler alıntılarla örülmüş, soyut ve felsefi kavramlarla örtülmüş ve edebi bir söylemle bezenmiştir. İstenen çağcıl demokrasinin ge­çerliliğini kanıtlamaya set çektiğine inanılan devlet ve Cumhuri­yet olgularını kötülemek ihtiyacı içinde ve yapay biçimde hukuk devitti hukukun üstünlüğü ve cumhuriyet demokrasi kavram ay­rılığı yaratılmıştır. Bu sonuca varabilmek için hukukun üstünlüğü ilkesinin, hukuk devletinin önde gelen niteliği olduğu ve özde Cumhuriyet’in demokrasi dışında düşünülemeyeceği gerçekleri göz ardı edilmiştir. Hayranlık duyulan Anglo Sakson ülkelerinde devletin terörle yaptığı mücadeledeki yasal düzenlemeler ve uy­gulama ile ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına de­ğinilmemiş, vargı birliğinin, kurumsal parçalamanın ve toplumun hukuk üretmesinin tarihi gelişim sürecinde Türkiye’de somut ola­rak uygulamaya nasıl geçirileceği açıklanmamış, olası sonuçları irdelenmemiştir. Ancak hepsinden önemlisi Anayasa ve laiklik il­kesi ile ilgili düşüncelerdir. 1982 Anayasası’nın hazırlanması, oy­lanması ve içeriği ile antidemokratik olduğunda ve değişmesi ge­rektiğinde görüş birliği vardır. Buna rağmen bugüne kadar Anaya­sa’nın biçimsel meşruluktan yoksun, geçersiz olduğunu ve maddi meşruluğunun da kalmadığını ilan etmek hiç kimsenin aklına gel­memişti. Meşruiyetsizliğin, direnme hakkını meşru kılacağı, tem­sil ettiği kurumun ve kendi meşruiyetinin de bu Anayasa’dan doğ­duğu ortada iken başkanın bu değerlendirmesi hatalıdır.

Konuşmanın din ve devlet ilişkisine ait bölümünde Türkiye’nin toplumsal, siyasal ve tarihsel gelişimi gözetilmeden yapılan de­ğerlendirmeler de gerçeğe uygun düşmemiştir. Laiklik, demokra­sinin olmazsa olmaz koşuludur.

Türkiye Cumhuriyetinin devlet örgütlenmesi açısından teok­ratik, dini yönlendirme açısından laikçi bir devlet olduğu iddiası­na da katılmak olanaksızdır.

Özel ve kamusal yaşamı dinin belirlediği, devletin din merkez­li olduğu ve değişmez, ilişilemez dogmalarla yönetildiği, rejimin teokrasi olduğu, doğru biçimde1 vurgulandıktan sonra Türkiye Cumhuriyetinin devlet örgütlenmesi açısıyla sınırlandırılsa dahi teokratik bir devlet olduğu ileri sürülerek çelişkiye düşülmüş ve Cumhuriyet’e haksızlık edilmiştir. Laikçi deyiminin hukuksal değerinin bulunmadığı ve değişik amaçtaki çevrelerin laikliği küçültmek için kullandıkları politik bir söylem olduğu açıkken, konuşmada Türkiye Cumhuriyeti’nin dini yönlendirme açısından laikçi olduğunu vurgulamak ayrı bir talihsizlik olmuştur.

Kurtuluş Savaşı’nda din sömürüsünden çok çeken Atatürk ve arkadaşlarının o dönemde dini denetim altında tutmaları anlaşı­lır ve gerçekçi bir tutum olarak değerlendirilirken Cumhuriyet döneminde bu sömürünün ulaştığı boyutlar (Şeyh Sait İsyanı, Menemen ve Sivas olayları) ve bugün dahi rejimi tehdit ettiği ol­gusu göz ardı edilmiştir.

Cumhuriyet’i kuranlar, laiklik ilkesini anavatanı Fransa’dan alıp Türkiye’de hayata geçirirken egemenliği kilisenin elinden kurtar­mak için yapılan savaşımı ve aradan geçen 140 yılın Hıristiyanlığın iktidar iddiasını ortadan kaldırdığını çok iyi biliyorlardı. Ancak, geçmişteki acı anılar ve mevcut potansiyel tehlike, laiklik ilkesinin evrensel boyutuna, Türkiye’ye özgü devletin dini denetim altında tutma basiretini ekledi. İnanıyorum ki, aksi halde bugün daha çok demokrasi isteme olanağı bulanamaz ve Sayın Başkan, Atatürk’ün okullarında okuduğundan övünçle bahsedemezdi.

İslamiyetçin din ile devlet, işlerini kaynaştırdığı, insanların dev­let içindeki davranışlarını tanrısal kurallara bağladığı gözetilirse, kendine özgü hukukuna dayalı iktidar olma talebi evrim geçirme­dikçe din hizmetlerinin devletin genel hizmetleri arasında yer al­masına -gerekli düzeltmelerin yapılması kaydıyla- devam edil­mesi zorunludur. Zira demokrasilerde, demokrasiyi yok etme öz­gürlüğü yoktur. Gönül isterdi ki, Sayın Başkan, 30 yıl Önce Mayıs 1969’da seleflerinden rahmetli İmran Öktem’in, insanın evrimi ile ilgili sözleri nedeniyle cenaze namazını kılmak istemeyenlerin çı­kardığı olayları ve Yargıtay’ın kınama yürüyüşünü anımsasın ve Diyanet İşleri Başkanlığının kaldırılması, cemaatlerin din okulla­rı açmalarının serbest bırakılması önerilerinin, öğrenim birliğinin kalkması nedeniyle doğuracağı kaosu görebilsin ve Atatürk öğre­tisinin Türkiye için, öğretmeni Sokrates’in öğütlerinden daha ya­rarlı olduğunu fark edebilsin. Sayın Başkan, gerek meşruiyet ve gerekse irticai tehlike konusunda bıraktığı boşlukları ve düştüğü çelişkileri kapatma yolunda açıklamalar yapsa da öncelikle Yar­gıtay’a ve İmran Öktem’in aziz anısına olan, özür dileme borcunu bir an önce ödemelidir.

 

23 Eylül 1999, Cumhuriyet

 

[1].  Teziç E., Anayasa Hukuku, s. 410; Gözübüyük A. Ş., Anayasa Hukuku, s. 205; Özbudun E.. Türk Anayasa Hukuku, s. 318; Tanör-Yüzbaşıoğlu, 1982 Anayasasına Göre Türk Anayasa Hukuku, s. 3 12; Demirbaş T.. Ceza Hukuku Genel Hüküm/er, s. 134; Dönmezer- Erman, Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku, cilt I, no. 409.

  1. Arruk, Gökçek, Yenidünya. Ceza Hukuku Genel Hükümler, s. 254; İçel-Donay, Karşılaştırmalı ve Uygulamalı Ceza Hukuku, s. I 35.
  2. Kanadoğlu O. K.. Anayasa Mahkemesi, s. 198.
  3. Demirbaş T., Ceza Hukuku Genel Hükümler, s. 135-1 36; Tanör-Yüzbaşıoğlu, a.g.e., s. 329; Özbudun, a.g.e., s. 317; Öztürk-Erdem-Özbek, Uygulamalı Ceza Hukuku ve Emni­yet Tedbirleri, s. 96.
  4. Aldıkaçtı O., Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi ve 1961 Anayasası; Centel N., Türk Ceza Hukukuna Giriş, s.99; Dönmezer-Erman, Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku, 1. cilt, s.246.

 

  1. Tosun Ö., Suç Hukuku Dersleri, s. I 33: Donay S., Seza Normunun Yer, Kişi ve Zaman Yönünden Uygulanması, s. 16; Teziç E., a.g.e., s. 402; Dönmezer-Erman, a.g.e., s. 262; Kanadoğlu O.K., a.g.e., s. 197: Artuk-Gökçek-Yenidünya, a.g.e.. s. 254.
  2. Gözler K.. Anayasa Hukukuna G/riş, s. 538; Gözübüyük A.Ş., Anayasa Hukuku s. 236; Yaşar-Kınt. “Cumhurbaşkanlarının Siyasi ve Hukuki Sorumluluğu”, Cumhuriyet, 19.01.2007

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir