VATAN MİLLET SAKARYA – ÇETE PARTİ MAFYA

SOYGUN RÜŞVET CİNAYET – İŞTE DERİN DEVLET – ARAŞTIRILAMAYAN MECLİS ARAŞTIRMA KOMİSYONU RAPORLARI
7 Ekim 2017
ORDU SİVİLLER VE İHANETLER
7 Ekim 2017

VATAN MİLLET SAKARYA – ÇETE PARTİ MAFYA

Susurluk raporu yıllar önce mevcut düzenin üzerine
bir kılıç gibi inmi
şti. Devlet içerisindeki çarpık ilişkileri gözler önüne sererek
ya
şanılan hayatın aslında bir düşten öteye
gitmedi
ğini gösterdi. Anlatılanlar, yeraltı dünyasının işleyişinden
anlamayanlar
ın mantığını
zorluyordu.  Ortaya çıkan bu çarpık ili
şkilere bir
anlam verilemiyordu. Halbuki i
şin içinde Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Ge­nelkurmay
Ba
şkanlığı ve de devletin haberalma örgütü gibi
kurumlar
ı yer alıyordu. Bürokratlar,
politikac
ılar, işadamları, gazeteciler, generaller,
bankac
ılar, sanatçılar için çok şey anlatılıyordu bu
raporda.
Onların kim oldukları ne oldukları ortaya çıkmıştı ama onların bunu
kabullenmeye hi
ç niyeti yoktu. Yıllar boyu
bu organizasyonda yer alanlar
ın gücü içten içe tartışıldı. Tartışıldı ama bu
olay ya
şanan ilk örnek olmadığı gibi son örnekte olmadı.
Öyle ki Türkiye demokrasisinin gücü onların kim oldu
ğunu ortaya çıkarmaya da,
onlar
ı cezalandırmaya da yetmedi.
Türkiye Susurluk Cehennemi ile uzun süreli uykusundan uyandı. Büyük bir şaşkınlık ve bir o
kadar da b
üyük bir korkuya neden olan bu çarpık ilişkiler
zinciri kimine göre devletin içinde 200 kiralık katil var dedirtiyordu, kimine
göre ise sadece fasa fisoydu.
İnanması güçtü ama bu kişilerden bir
tanesi Cumhurba
şkanı, diğeri ise Başbakandı.
Türkiye bu ilişkileri ortaya çıkaran kazanın
unutulmayaca
ğını biliyordu ama suçluların
cezalandırılaca
ğından yana pek umudu yoktu.
1988 baharında İtalyanın Peteano
kasabas
ından geçen otomobil aranırken
meydana gelen patlama sonras
ı soruşturmaya
ancak 2 y
ıl 2 ay sonra başlanabilmişti. Soruşturmayı yürüten savcı araçta bulunan
silah ve patlayıcıları
İtalya Gizli servisi SİSMİnin sakladığını anlamıştı. SİSMİ arşivlerine göz atmak
istedi ancak bu iste
ğe İtalya gizli servisinden uzun süre cevap
gelmedi. 2 y
ıl sonra savcı Başbakan ile
yapt
ığı görüşme
neticesinde ar
şivlere girmeyi başardı. Yargılama süresince
savc
ı engellenmeye çalışılsa da yılmayarak üç jandarmanın ölümüne neden
olan
üç şahsın ömür boyu
cezaland
ırılmasını sağladı.
Susurluk Kazasının sanıkları 2 yıl 2 ay sonra değil, 10 ay
sonra yarg
ıç karşısına çıkarıldı ancak kimse
Susurluk faillerinin 1970’li yıllardan bu yana kirli bir sava
şın içinde yer
ald
ığı gerçeğini görmek
istemedi. Vatan Millet Sakarya/Çete
Parti Mafya
üçlemesini anlamak için olayları sadece üstünden görmek
yetiyordu. Yargılama birkaç hukuk adamının
büyük özverisiyle yü­
rüyordu.
İstanbul 6 numaralı Devlet Güvenlik
Mahkemesi’nin savcı ve yargıçları verdikleri
kararla ya­kın tarihin belki en önemli
davasının altına imzalarını
koydular.
Ancak bu başarı kısa sürdü. Yüksek yargı, tarihi
karar
ı bozarak “bu vatan için se­ve seve kurşun atan, bu
vatan i
çin seve seve kurşun yi­yen kahramanlara”
seve seve arka
çıkar bir görünüme girdi.
Susurluk iş Kazasından kısa süre son­ra
umutsuzlu
ğa kapılan Türk Milletinin bu süreci kolay
kolay atlatamayaca
ğı kaçınılmazdı çünkü Susurluk iş Kazasının yansıtılma­sında başlangıçta olağanüstü duyarlık gösteren Türkiye basını, bir süre sonra çok önemli gelişmeleri görmezden
gelmeye ba
şladı.
Vatan
Millet Sakarya/Çete Parti Mafya
bileşeninin en büyük
bilinmeyeni olan Susurluk
İş Kazasında rol alan aktörlerin çete
ili
şkilerinin yanı sıra devletin
i
ç ve dış güvenliğinin
katillere, uyu
şturucu kaçakçıları­na,
kumarhane i
şletmecilerine bırakıldığı da doğrulandı. Çünkü Susurluk karanlığının başaktörleri
Abdullah
Çatlı ve Haluk Kırcı yasama, yargı
ve yü­rütme organlarına, ordu, polis, jandarma, haberalma ör­gütü, siyasi
parti, üniversite ve basın olmak üzere tüm kamu kurum ve kurulu
şlarına sızmışlardı.
Susurluk gerçeği ülkeyi kaçınılmaz olarak
uluslar aras
ı arenaya sürüklüyordu. Tıpkı Latin Amerika
ülkesi gibi i
şkenceden hesap sormayan, işkenceyi savunan, uyuşturucu tacirleri, karapara
aklay
ıcıları, katiller,
soyguncular ve vurguncularla,
çığrından çıkmış insanlarla
T
ürkiye bu olayı çözmeye çalışıyordu.
Elbette
çok zor bir işti. Devletin hemen hemen her kurumunda yer alan bu
ki
şilerden Susurluk olayının
bilinmeyenlerinin ayd
ınlatılması
isteniyordu. Ayd
ınlatmaya çalışan kişilerin önlerine akıl almaz
engeller konuluyordu. Medya art
ık yayınladığı haberlerle
dikkat
çekmekten kaçınıyordu.
Yazarlar, aydınlar, dü
şünürler düşüncelerini
ifade etmekten korkuyorlard
ı.
İkinci Dünya Savaşına katılmayan Türkiye, savaşa katılan ülkeler gibi
ABD
nin 60 yıl önce çıkarmış olduğu ‘Ödünç Verme ve
Kiralama Yasas
ında adı geçtiği için savaş yardımı alacaktı. Bu başarı Türkiye
ile ABD arasında imzalanan ikili yardım anla
şmasıyla pekiştirilecekti.
Ancak T
ürkiyenin ABD yakınlaşmasından hoşnut olmayan
SSCB
Dostluk ve Saldırmazlık Anlaşması’nın günün koşullarına
uydurulmas
ını isteyerek Türkiyeden dolaylı olarak
toprak talebinde bulunacaktı.
Bugüne kadar uzanan bu süreçte Türkiye bağımsızlığından biraz
daha vazge
çiyordu. Türkiye artık bir soğuk savaş ülkesiydi.
Bu  denklemi
çözmek için en büyük olanak 1990 yılında yakalandı.
İtalya’da
ortaya
çıkan örgüt,  devletin yeraltı örgütüydü. Soğuk savaş döneminde
ABD’nin SSCB yay
ılmacılığını önlemek için Avrupa ülkelerinde çeşitli
adlarla kurdu
ğu bir örgüttü.
Susurlukta adı geçen bu kişiler
devletin g
ücünü kullanıyor,
devletten ald
ığı yet­kilerle cinayet işliyor, haraç topluyor,
uyu
şturucu işine bulaşıyordu ve bütün bunları devlet adına yaptıklarını söylüyorlardı. Ayrıca bu kişiler
iktidardaki baz
ı siyasilerden de destek görüyordu.
Susurluk İş Kazasının hayatta
kalan son temsilcisi Sedat Bucak’
ı televizyonda izleyenler
“demokratik rejimin” nasıl tutsak edildi
ğini, yeniden yapılanma tuzağına nasıl düşürüldüğünü kolay­ca
anlad
ılar.
Bu
vatanı  sevmek için tek yolun ölmek ya da
öldürmek oldu
ğunu öğrendiler, “Şerefin, haysiye­tin, vatanseverliğin” ancak
silahla olabilece
ğine inandılar.
Yıllardır kendi çocuklarının ölümünü kanıksayan, her gün biraz daha
yoksulla
şan, ekonomik bunalımın yükünü taşımaktan,
yorulan, gelecek korkusundan kurtulamayan, g
üçsüzlüğünün acısını yaşayan halkın;
televizyonda izledi
ği bu “yalan saldırı” karşı­sında yapacağı hiçbir şey yoktu. Bir
dönemin eli kanlı katillerine verilen siyasi güç ilk kez bu kadar açık ve seçik
gözler önüne seriliyordu.
Dünyanın en zengin generalini (Tahsin Şahinkaya)
yaratan 12 Eyl
ül darbesi, ülke yönetimini
elbette yeral­t
ı dünyasıyla otel odalarında
pazarlık eden bir ba
şbaka­na
(Turgut
Özal) teslim edecek, bu şekilde siyasete
biraz uyu
şturucu, silah, bi­raz fuhuş, kumar karıştırılacak, az miktarda
vatanseverlik eklenecek ve mafya ile birle
ştirilecekti.
Bu doğrultu da siyaset yapılıyormuş gibi gösterilerek halkın gözleri kapatılacaktı. Örneğin bazıları yalanı ve haramı önlemek için şeriatçı islamla
yola
çıkacaktı ama büyük bir şid­detle
yalan s
öyleyecek. Aslında onunkiler öteden beri cen­net
pazarlayan, yalana-dolana tapan ki
şilerdi. Örneğin bazıları özgürlük ve eşitlik sağlamak için
“liberal demokratik pa­tentle” ortalıkta dola
şacak ama
büyük bir a
şkla şiddeti seven kişilerdi. Aslında onunkiler uyuşturucu,
silah, fuhu
ş, ku­mar pazarında kelle avcılığı yapan kişilerdi. Kısaca
onlar yalansız, yasaksız ve dü
şmansız yaşaya­mayan
ki
şilerdi.
Halbu ki raporda adı geçen bu insanlar devlet için her zaman her şeyi yap­mışlardı. Ama
devlet onlar i
çin şimdi hiçbir şey yap­mıyordu. Artık
onlar için yok olma zamanıydı.
İhanetin acı yüzüyle karşılaşmak ve bu
durumu kabul etmek zorundayd
ılar.
Trabzon
Valisi Re
şat Akkaya’nın Fatsa operasyonunda kullanılan
“maskeli muhbirler için” söyledikle­ri kulaklarda yıllarca
yankılandı. Silahlı saldırılara, soygunlara katılan, cinayetten ara­nan ülkücüler,
güvenlik kuvvetlerinin düzenledi
ği operas­yona katıldılar,
Yüzlerini gizleyerek Devlet ve millet u
ğruna kurşun atarak muhbirlik yaptılar.
Muhbirlerin, aranan ülkücüler olmasını önemseme­yen
devletin valisi, “sava
şta hayat kadınlarının bile kullanılabileceğini” söyleyerek
ilk ihaneti ger
çekleş­tirdi.
Geçte olsa Halk öğrendi. Halkı kandırmak artık
kolay olmuyor. Kim ne der­se desin halk artık inanmıyor. Sessiz bir izleyici gibi
görünselerde insanlar artık kimin “milli duygu kabarması” ile niçin dövüp
öldürdü
ğünü, kimin “dini duygu
tahriki” ile neden y
ıkıp yaktığını biliyor.
3 Kasım 1996 saat 19.30. Susurluk iş Kazası artık
ortaya çıkmı
şsa suçlu Mehmet’tir, suçsuz Devlet’tir. Susurlukta belirginleşen
enformasyon ile de-zenformasyon aras
ında büyük bir oyun
oynanaca
ğı belliydi.
Örneğin 18 yıldır aranan
eli kanl
ı katil Abdullah Çatlı için haberciler
ve yorumcular tarafından son derece etkileyici öyküler uydurulmaya ba
şlandı. Onlara göre Çat­lı
“Bekaa bask
ınını tek başına düzenleyen”
bir vatanse­verdi. ASALA lideri “Agop Agopyan’ın alnının tam or­tasına kur
şun” sıkan; Ermeni
saldırılarını tek ba
şına dur­duran bir vatanseverdi.
“Uyu
şturucu taarruzu” ile Fransa’yı dize geti­riyordu.
Hatta o, “Bu devlet için kurşun atan bir
kahraman” olarak, duygu y
üklü dizeler
yazan vatansever bir
şa­irdi.
Bunların hepsi koca bir yalandı. Susurluk olayından
sonra ortaya çıkan gerçekleri saptırmak amacıyla uydurulmu
ş, halkın ilgisini
ili
şkilere değil de olmayan gerçeklere yönlendirmeyi
hedefleyen bir yaland
ı. Susurluk iş Kazasının
ortaya çıkardı
ğı gerçek, ancak olanların daha fazla konuşulmasını önleye­cek
bir ortam
ın sağlanmasıyla örtülebilirdi.
Şimdi bir kez daha geriye dönüp bakmak, dünü ve bugünü ile çeteyi bir
kez daha, ama her zamankinden daha b
üyük bir
duyarl
ılıkla masaya yatırmak gereki­yor.
Devletin çeteleşmesini başaktörü hep onlar
oldu. Siyasetin kanl
ı çözümlerini yaşama hep
onlar ta
şıdı. Her katliamda, her kıyımda hep
onlar vard
ı. Maraşı yıktılar, Sivas’ı yaktılar.
70’li yıllar boyunca hep kan döktüler. 80’li yıllarda askeri yö­netime destek
vererek, 90 ‘lı yıllarda ki­ralık katil olarak ya
şamayı istediler.
Her zaman kullanılmak istediler.
Başbakanlık Teftiş Kurulu’nun yürüttüğü çete soruş­turması sonuçlarının kamuoyuna ne ölçüde yansıyacağı bilinmiyordu. Çünkü soruşturma ilerledikçe or­taya çıkan gerçekler
“kutsal devlet” yanl
ılarını ürkütüyordu.
Mafya adına kurşun sık­tıkça, silah ve
uyu
şturucu kaçakçılığı yaptıkça, devlet
adına adam öldürdükçe, namaza durdukça siyasalla
ştılar. Önce RP’nin,
sonra ANAP’
ın sır­tında parlamentoya taşındılar.
Kullanma sırası şimdi DYP’ye geldi. Kullanma işinin
parayla de
ğil de, sırayla olduğu artık herkes tarafından an­laşıldı. Zaman
zaman kullanılmanın öfkesini duyuyor ol­salar da  her
şey devlet için  yalanlarının arkasına sığınarak,
kendilerini kuzu kuzu kullandırıyorlardı.
Bir önceki seçimde “katiller” diyen Tansu Çiller, bir sonraki
seçimde “kandırıldım” diyerek onlardan destek almaya çalı
şıyordu.
Hükümeti kimin kuracağı artık hiç önemli değildi.
Önemli olan, Erbakan ve Çiller’i elinden tutup aya
ğa kaldıran gücün kimliğiydi.
Çiller’e destek verenlerin dış görünüşünde
iktidar, i
ç yüzünden ise çete çıkıyordu. Protokolün altındaki
üç imza­dan biri devlet adına cinayet i
şleyenleri, öteki devlet adı­na cinayet
i
şleyenleri örgütleyenleri, diğeri ise eli
kanl
ı, burnu kokainli katilleri siyaseten koruyanları temsil edi­yordu
Çete işlerinin içinde yer alan BBP’li Muhsin
Yazıcıoglu’nun imzası çete i
şlerine emek veren DYP’li Tansu Çiller’in
imzas
ıyla birleşerek, Erbakan tarafından Süleyman Demi­rci’nin
önüne konuluyordu. O dönemin Cumhurba
şkanı Süleyman
Demirel’in Ba
şbakanlık koltuğuna oturan Erba­kan’a yazdığı mektuptaki
deyimi ile “devlet emrinde ça­lı
şan katillerin” iktidardaki koruyucuları ülke
yö­netimini bir kez daha ele geçirmeye çalı
şıyordu. Çete
üç imzalı protokolle Meclis’te güvenoyu arıyordu.
Çete ile Parti arasında kalan Türkiye’de
politikanın ana ekseni her gün biraz daha netle
şiyordu. Anayasa Mahkemesi önünde ter döken Erbakan
ve adamlar
ı, do­kunulmazlıklar konusundaki tutumlarıyla
çeteye kolaylık sa
ğlıyordu. “Çiller Örgütü” isim
de
ğiştirip “Çiller-Erbakan Örgütü
oluyordu. Dokunulmazl
ık oylamasından sonra
Meclis koridorlar
ında kucaklaşan “hırsızlarla
katilleri” alk
ışlayanlar, yakın gelecekte
duruma el koyacak politik ittifakın ipuçlarını veriyorlardı.
DYP, RP, BBP, MHP, YDP’ nin çete ile organik bağları olduğu tezi yavaş yavaş
belleklerden siliniyordu. Pis­likleri Susurluk’ta ortaya çıkan çete, ge­ni
ş bir
ittifak
ı kontrol ederek partileşiyordu.
Düze çıkmanın yolunu üç be
ş milletvekilinin dokunulmazlığının
“kald
ırıl­masına”,
bir partinin “kapat
ılmasına” ve
tabu olma
özelli­ğini koruyan kişi ve kurumlara
“dokunulmamas
ına” indir­geyen düşüncenin yanlışlığı bir kez
daha kan
ıtlanıyordu.
şünün ki bir ülkede,
birbiri ard
ına vurularak öldürülen gençler, öğretmenler,
i
şçiler mezar taşlarıyla birlikte geçmişe gömülüyor, hesabı
tutulamayacak kadar
çok yolsuzlukla çalkalanıyor, uzun yıllar aranan
katilleri, h
ırsızları, örgütçüleri
unutuluyor. B
öyle bir ülkede ne demokrasiden ne de
kanunun üstünlü
ğünden söz etmek mümkün değildir.
Türkiye artık bu insanların kim olduğu sorusu üzerinde
durmak istiyor, kahramanl
ık hikayeleriyle uyutulmak
yerine, kahraman olarak adland
ırılan kişi ya da kişilerin kim
oldu
ğunu öğrenmek istiyor. Türkiye belki
de yüzyıllık uykusundan uyanıyor. Türkiye “Kim bunlar?” sorusunun
üstüne üstüne yürüyor. Konu
şmayan,
duymayan,  karı
şmayan Türkiye,
soran, soru
şturan, araştıran bir ül­ke olma
yolunda
önemli adımlar atıyor.
Susurluk Olayından sonra yaşananların ne olduğunu anlamak
i
çin kork­madan yakın geçmişe bakmak
gerekiyor. Yeralt
ı ve yerüstüyle Türki­ye’nin,
vurgun ve soygun i
çin soluk alıp verdiği o yıl­ları anımsamak
gerekiyor. O y
ılların Türkiye’sinde
çalmayanın “akılsız”,
soymayan
ın “beceriksiz” sayıldığı unutulmamalı.
Susurluk İş Kazasında isimleri ortaya çıkan ilişkilerin nasıl oluştuğunu anlamak
gerekiyor.
Susurluk İş Kazasını şim­di kimi
insan unutarak, kimi insan an
ımsayarak düşü­nüyor. Oysa
tarih unutanlardan de
ğil, anımsayanlardan yana olmuştur hep.
Unutarak umursamayarak düşünenlerin sırtında tarih ağır bir yük olarak
kal
ıyor. Unutanlar, unutturmaya çalışanlar,
susanlar, susturmaya
çalışan­lar hem
su
ça katılıyor, hem bu
utanca ortak oluyor.

 

Ne olursa olsun tarih, yavaş yavaş da olsa
izlerini kaybettirmiyor, aksine unutmak istemeyenlerin önünde ı
şığını tutmaya
devam ediyor.
Tugberk
Tugberk
Azıcık okur yazar, çok dinleyen az konuşan, içindeki çocuğu öldürmeyen, ama polyannalarla pek anlaşamayan sıradan yurdum insanı ... Yaşamak adına insanca adamca, kavgadan gürültüden uzak tüm çeşitliliklerimizle bir olabilmek ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: