İÇİMİZDEKİ GLADIO İLE YÜZLEŞMEK
7 Ekim 2017
YENİ ORTAÇAĞ
7 Ekim 2017

YAŞLANDIKÇA HAYAT NEDEN ÇABUK GEÇER

Douwe DRAAISMA:
Hollanda’daki Groningen Üniversitesi’nin Psikoloji Tarihi ve Teorisi bölümünde
profesör olarak görev yapmaktadır. Hollanda Psikoloji Derneği’nin 2002 yılında
Medya Ödülü verdiği yazarın “Why Life
Speeds Up as You Get Older: Yaşlandıkça
Hayat Neden Çabuk Geçer?
2008”
adlı kitabı bilimsel eserlere verilen
edebiyat ödülüne de aday olmuştur. Bu eser büyük bir yankı uyandırmış ve on bir
dile çevrilmiştir. Draaisma bu kitapta Hollanda’da dört ödül almıştır.

“Bellek, Canı Nereye İsterse Oraya Oturan Bir Köpek Gibidir” 

Belleğimizin
kendi iradesi vardır. “Bunu hiç
unutmamalıyım, bu anı aklından çıkarmamalıyım, bu bakışı, bu duyguyu, bu
dokunuşu asla unutamam.”
deriz, ama birkaç ay, hatta birkaç gün geçtikten
sonra bu anıyı hatırlayacağımızı ümit ettiğimiz renkte, kokuda ve ya tadta hatırlayamadığımızı görürüz. Cees
Nooteboom Rituals’da (Ritüeller) “Belek,
canı nereye isterse oraya oturan bir köpek gibidir,”
der.
Belleğimiz bir şeyi muhafaza
etmeme emrimizi de kaale almaz: “Keşke
bunu görmeseydim, yaşamasaydı, duymasaydım; bunu tamamen unutabilsem,”
deriz.
Ama hepsi boşunadır; unutmak istediğimiz şey gece, uykumuz kaçtığında
kendiliğinden, davetsiz bir şekilde çıkıverir tekrar karşımıza. Bellek o zaman
da bir köpek gibidir; az önce attığımız şeyi kuyruğunu sallaya sallaya bize
geri getirir.
Psikologlar,
belleğimizin kişisel deneyimlerimizi depoladığımız bölümünü 1980’li yıllardan
beri “otobiyografik bellek” adıyla
anıyorlar. Otobiyografik bellek aynı anda hem hatırlar hem de unutulur.
 
·  Otobiyografik   belleğimizde neden  üç   veya  dört   yaşlarımızdan  önceki dönemlere ait hiçbir şey yoktur?
· Neden
acı verici olaylar mürekkepli kalemle yazılmışçasına silinmez şekilde
kaydedilir?
·  Gurur
kırıcı olaylar neden aradan yıllar geçse de sabıka kayıtlarındakine benzer bir
kesinlikle hatırlanır?
 
Zaman
zaman belleğimiz bizi gafil avlar. Bir koku, kırk yıldır düşünmediğimiz
bir  şeyi hatırlatır bize aniden.
Yaşlıyken çocukluk anılarını kırk yaşımızdakinden daha net hatırlarız, ama bu
hatırladıklarımız daha ziyade alelade, harcıalem şeylerdir.
Psikologların
“otobiyografik bellek” gibi bir şeyi daha düne kadar tanımlamamış olmaları
tuhaf gelebilir. Bunun nedeni “bellek” sözcüğünün halk dilinde zaten hem
kişisel deneyimlerinizi depolama yeteneği hem de bunları daha sonra hatırlama
yeteneği anlamında kullanılmasıdır.
Burada asıl
sorulması gereken soru, otobiyografik bellekle ilgili araştırmaların neden bu
tarihlerde başlamış olduğudur. Neden bu
kadar geç başlamıştır?
Wagenaar
otuz yedi yaşında kendi anılarını incelemeye başlamış. Bu incelemeyi altı yılda
tamamlamış. Wagenaar her gün, yaşadığı bir olayı kaydetmiş: Ne olduğunu, olayda
kimlerin yer aldığını ve olayın ne zaman meydana geldiğini not etmiş. Bu
notların yanında bu olayın duygusal yönden kendisini ne kadar etkilediğini ve
olayın ne derece önemli veya güzel olduğunu, 1 ila 5 arasında sayılarla
derecelendirmiş.
Bütün
bunların haricinde Wagenaar, olayı gerçekten hatırlayıp hatırlamadığını test etmesini
sağlayacak, olayla ilgili önemli bir ayrıntıyı da not etmiş. 1979 ila 1983
yılları arasında kişisel olaylarla ilgili 1605 kısa rapor toplamış. Bir yıl
sonra ipuçlarından birini (kim, nerede, ne zaman) rasgele seçmiş ve olayı
hatırlamaya çalışmış. Bir ipucu hatırlamasına yardımcı olmayınca ikincisine,
gerekirse üçüncüsüne, olayı hatırlayana kadar ne kadar ipucu gerekiyorsa
hepsine başvurmuş. Günde en fazla beş olay üzerinde çalışabiliyormuş, ki bu da
deneyin neden bir yıl sürdüğünü açıklıyor.
Wagenaar’ın
bu deneyinde ipuçları arasında “olaya
kimlerin iştirak”
ettiğini ve olayın “nerede” gerçekleştiğini
bildirenlerin en etkili ipuçları olduğu, olayın “ne zaman” gerçekleştiğini
bildiren ipuçlarının pek işe yaramadığı ortaya çıkmıştı. Toplumsal açıdan
önemli olsalar da tarihlerin bellekte pek önemli bir yer işgal etmediği
anlaşılmıştı. Wagenaar kısa vadede güzel olayları nahoş olaylardan daha iyi
hatırladığını, ama bu farkın zamanla yok olduğunu fark etmişti.
İlk
anılarımız ile yaşlılığın unutkanlığı arasında, anının oluşumu ile anıların
yıkımı arasında, henüz hatırlama kabiliyetine sahip olunmadığı zamanlar ile
hatırlama kabiliyetinin yitirildiği zamanlar arasında hepimizin aklında sorular
oluşması kaçınılmazdır; nedeni basit, çünkü hepimizin bir belleği vardır.
Hayatımız
boyunca bize eşlik etmiş bir şeyin bizi hayrete düşürmemesi imkansızdır.
Aklımızda oluşan soruların cevaplarını çapı, içeriği ve coşkusu hazla büyüyen
bir araştırma biçimiyle aramamız gerekir, yani otobiyografik bellek
araştırmalarıyla.
Belleğimizle
yaşadığımız şeylerin çoğu deneysel araştırma kabul etmeyen bir zaman diliminde
gerçekleşir. Bazı fenomenler kayıt edilmeyecek kadar uçucudur. Dejavular birden
ortaya çıkar, dejavu yaşadığınızı aradan biraz zaman geçtikten sonra anlarsınız
ve hayatınızın bir bölümünü tekrar yaşadığınız duygusu, bu güzel duygu yine yok
olur. Zamanın insana yaşlandıkça hızlanıyormuş gibi gelmesi ise, çok uzun bir
zamana yayılan bir fenomendir. Bir insan ömrünün tamamını kapsayan deneyler
yapmak imkansızdır. Bazı deneyimlerse deneysel araştırmaya müsait olmayan
şartlar altında yaşanır.
Giriş
bölümlerinde okur ile yazar karşı yönlerden bakarlar. Okura göre kitap
gelecektedir, yazara göreyse geçmişte. Bu kitabın yazarı geriye baktığında,
eserin Ebbinghaus’tan ziyade Galton’ın ruhuna uygun bir kitap haline geldiğini
ve “eski” çağrışımların çoğunlukla düşüncelerini psikolojinin ilk yıllarına
götürdüğünü görüyor. Bu yüzdendir ki Yaşlandıkça Hayat Neden Çabuk Geçer’in bizatihi kendisi bir hatıra efektinin
ifadesi haline gelmiştir. Ah neydi o eski günler!

 

Karanlık İçindeki Anlık Görüntüler: İlk Anılar

Çocuklar
için geçmiş çok uzun ve farklılaşmamış bir “dün” dür, ama bu dünü
hatırladıklarına şüphe yoktur. Gelgelelim birkaç yıl içinde bütün bu anılar yok
olur ve geriye karanlık içindeki anlık görüntülerden başka bir şey kalmaz.
Freud
bu biçimdeki hafıza kayıplarına “bebeklik amnezisi” adını vermiştir. Freud
bebeklik dönemini doğumdan altı-yedi yaşlarına kadar ki dönem olarak kabul eder.
 
Yirmi dört
yaşında bir adam şu sahnenin hatırladığı en eski anı olduğunu bildirmişti: “Yazlık bir villanın bahçesinde, halasının
yanındaki küçük bir sandalyede oturuyor. Halası ona alfabeyi öğretiyor. Çocuk m ile n’yi ayırt etmekte güçlük çekiyor, halasına ikisini nasıl ayırt
edeceğini soruyor. Halası ona m’nin n’ye göre bir fazlalığı olduğunu söylüyor.”
Bütün hatırladığı
buydu. Dört yaşındayken yaşadığı masum bir sahne; özel hiçbir tarafı yok. Peki
ama böylesine önemsiz bir olayı neden hatırlıyordu? Bu anının bayağı karakteri
önemli bir şeylerin halı altına süpürüldüğünün bir işareti değil midir? Bu sahnenin
asıl önemi, bu anının “çocuğun başka bir
merakını simgelediğini ortaya çıktıktan sonra anlaşıldı. Çocuk m ile n
arasındaki farkı anlamaya çalıştığı gibi daha sonra erkekler ile kızlar
arasındaki farkı da keşfetmeye çalışmıştı”.
Sonunda “aradaki farkın benzer olduğunu keşfetmişti: Erkeklerin de kızlara göre
bir fazlalığı vardı. Bu bilgili edindiğinde çocukluk dönemindeki bu paralel
merakı hatırlamıştı”.
 
Freud böyle demişti.   Küçük     çocuk     ve          halası           örneği   Günlük    Yaşamın Psikopatolojisi’nden
alınmadır. İlk anımız zannettiğimiz şey aslında çok daha sonra gerçekleştirilmiş
bir yeniden kurgudur, o anımızın baştan aşağı değiştirilmiş bir versiyonudur.
 
İlk
anıların incelendiği araştırmalar genelde aynı yaş örüntüleri ile anı
tiplerini  yansıtır. Usher ile Neisser
adlı psikologların karşıt bir yaklaşımla gerçekleştirdiği çalışma, bir
araştırma modeli sunar bize: Usher ile Neisser önce açıkça tarihlenip doğrulanabilen
dört olay tanımlamış (kardeşin doğumu, hastaneye yatma, aile fertlerinden
birinin ölümü, taşınma), sonra da bir anket yardımıyla bu olaylarla ilgili
anıları çözümlemişlerdir.
Deneklerin,
“Anneniz hastanedeyken size kim baktı?
Kardeşiniz oğlan mı kız mı olduğunu size kim söyledi? Bebeği ilk nerede
gördünüz? Annenizi hastaneden kim aldı?”
gibi on yedi soruyu cevaplamaları
gerekiyordu.
 
Bu araştırmada
bir olay “daha erken” bir anıyı
ortaya çıkarsa da (Doğum ve annenin hastaneye yatması erken, aile fertlerinden
birinin ölümü ve taşınma daha geç anılarda) genel örüntünün eski araştırmalar
sayesinde çoktandır bilinen örüntüye uygun olduğu ortaya çıkmıştı: İki yaşından
önceki döneme ait anılar son derece seyrekti; çoğu çocuğun ilk anısı üç
yaşından, hatta daha yukarı yaşlardan önce ortaya çıkmıyordu.
 
Belleğe daha çok aykırılıklar,
istisnalar, sürprizler depolanır. Bu açıklamanın en önemli noktası şudur: İlk
anılarımız bir tekrar ve rutin arka planı talep eder, ki böyle bir arka plan üç
yaşından önce oluşmaz. İnsanın hayatının ilk yıllarında beyninin (özellikle de, lezyon araştırmalarının bellek için önemli
olduğunu ortaya koyduğu hipokampusun
), ilk deneyimlerinin izlerini
koruyamayacak kadar ham olduğu düşünülmektedir. Çocukların çok erken yaşlarda
çok fazla şey hatırlayabilmesi bu nörolojik açıklamayla pek bağdaşmasa da, bu
gerçek Nelson’ın açıklamasının başında yer alır: Anılar insanın daha ilk yıllarında mevcuttur, ama sonra daha soyut
yapıların içine karışırlar ve artık tek başlarına hatırlanamaz hale  gelirler.
 
Erken
yaşlardaki hafıza kaybıyla ilgili açıklamalar iki gruba ayrılabilir.
İlkinde, insan hayatının
ilk yıllarında hiç anı depolanmadığı iddia edilir. Beynin bu dönemde henüz
olgunlaşmamış olduğu ve kalıcı bir iz muhafaza edemediği hipotezi ile anıları
depolamak için dile ihtiyaç olduğu hipotezi bu gruba bir örnektir.
 
Diğer grupta anıların
depolandığı, ama daha sonra ulaşılamaz hale geldiği iddia edilir. Yetişkin biri
çocukluğundan beri hiç değiştirilmemiş bir odaya yıllar sonra tekrar girdiğinde
bile, o oda artık o eski oda değildir. Göz seviyesinde koltuk ayaklarıyla ve
alt kısımlarından ibaret masalarıyla dolu oda yoktur artık.
 
İlk
birkaç yılın üzerine örtülen örtüyle ilgili en yeni açıklama, bunun nedenini
çocuğun özbilinçten yoksun oluşuna bağlar. “Ben” veya “benlik” olmadığı sürece
deneyimlerin kişisel anılar halinde depolanmaları imkansızdır. Nasıl ki ana
karakteri olmayan bir otobiyografi düşünülemezse, “Ben’i olmayan bir bellek de
düşünülemez. Bir çocukta özbilinç oluştuğunun ilk belirtileri ancak birinci yaş
gününden sonra gözlemlenebilir. Çocuklar çok erken bir yaşta aynadaki
görüntülerine tepki gösterirler. Aynadaki görüntülerine uzanır, güler ve ona
konuşurlar. Birinci yaş günlerine yaklaşırlarken aynaların özelliklerini
sezmeye başlarlar, aynada gördükleri nesneleri aynanın arkasında ararlar.
Çocuklar ancak yaklaşık on sekiz aylık olduktan sonra aynada kendi
görüntülerinin yansıdığını kavrarlar; ancak on sekiz aylık olduktan sonra
burunlarına ruj sürüldüğünde aynadaki kendi burunlarına hayretle bakarlar.
Çocuk, kendisiyle ilgili bir “Ben” kavrayışını ancak on sekiz aylık zihin
seviyesinde (takvim yaşı ne olursa olsun) edinir.

Koku ve Bellek

Kokuların
çocukluk anılarını canlandırabileceği konusu, Proust’tan çok önce genel kabul
görmüş bir şeydi. Colgate Üniversitesi’ndeki Psikoloji Laboratuvarı daha
güvenilir veriler toplamak amacıyla 1935 yılında aralarında yazarların, bilim
insanlarının, avukatların ve din adamlarının bulunduğu 254 “mümtaz şahsiyet”e
bir anket göndermişti. Bu kişilerin yaşları ortalama elliydi.
Anketin Donald
Laird tarafından Scientific Monthly’de
yayımlanan sonuçlarını okumak, bilhassa kokuyla ilgili kişisel deneyimler ve bu
kokuların uyandırdığı anılar yüzünden büyük bir zevk. Ankete katılanların büyük
bir çoğunluğu kendilerini çocukluk günlerine daha ziyade kokuların götürdüğünü
söylüyor. Ankete katılanlardan biri çocukken at ve ahırlarla haşır neşir
olduğunu yazmıştı. “Yirmi yaşlarındayken
bir gün köy yolunda yürüyordum. Yüz metre kadar önümde tezek yüklü bir at
arabası gidiyordu. Tezek kokusu birden beni çocukluk yıllarımın anısıyla baş
başa bıraktı, donakaldım
.”
Bazı çağrışımlar
varlıklarını ömür boyu sürdürür. Kokular bize son derece gizemli gelebilecek
ani ruh hali salınımları yaratabilir.
“Bir keresinde trende, gayet mutlu bir ortamda ansızın bir hüzne kapıldım,
kendimi mutsuz hissettim.”
Diye yazmıştı bir kadın. Ankete katılanlardan
biri de, bir kitap okurken içini birden bir yalnızlık hissi kapladığını
belirtiyordu.
 
Sonradan,
çocukken okuduğu kitapların hepsinin Londra baskısı olduğunu,  İngiltere’de basılan kitapların kokusunun
Amerika’da basılan kitapların kokusundan çok
farklı olduğunu anlamış. Kokular yalnızca olay ve sahneleri değil, aynı
zamanda o sırada onlarda bağlantılı olan ruh hallerini, yani insanın çocukluk
döneminin bir parçasının duygusal rengini de hareke geçirir.
 
Çağrışımlar
genellikle hoş, bazen de nahoştur, ama asla nötr değildir. Bunlar zevkle
yeniden yaşadığımız duygulardır: ankete katılanlardan bazıları bu duyguları
harekete geçiren kokuları elinin altında bulundurduğunu yazmıştı.
 
Görüntü
ve kokunun her ikisinin de anıları harekete geçirdiği durumlarda (bir taze
talaş yığını, birkaç funda filizi gibi) en etkilisi kokudur; fundaya bakmak
yetmez, onun kokusunu da duymak gerekir.
 
Anıların
varolmaya başladığı andan itibaren, yani çocukluk amnezisi döneminin hemen
ardından, korkular daha yaşlı insanlarda koku adlarının uyandırdığından iki kat
daha fazla anının uyanmasını sağlar.
 
Ne
var ki, bu bulguda paradoksal bir durum söz konusudur. Yetmiş yaşındaki
insanların kokuları ayırt etme yetenekleri önceki yıllarına oranla epey azalır,
öncekinin yüzde birkaçı kadardır en fazla. Yirmi yaşından sonra koku duyumuzun
gücü birden düşer (her on yılda
tahmininden iki faktör)
. Algı eşiği sürekli yükselir. Ama yine de yaşlı
insanlarda ilk anıları kokular uyandırır. Belleğimize depoladığımız hemen her
yeni şeyin halihazırda belleğimizde bulunanlar üzerinde bozucu bir etkisi
vardır. Kokularda bu bozulma durumu daha az oranda gerçekleşir. Bu nedenle, bir
dizi yeni kokuyu tanımayı öğrenmek daha önce tanımayı öğrendiğiniz kokuları pek
etkilemez. Bir kere yer edindiğinde iz çok uzun bir süre, hatta bir ömür boyu
bellekte varlığını sürdürür.
Evrimsel
açıdan bakıldığında koku ilkel bir duyudur. Koku duyusu nöral tübün iki
bulbusundan, koku bulbuslarından gelişmiştir. Koku bulbuslarının hacmi beynin
toplam hacminin binde birlik kısmından daha küçüktür. Burun mukozası ile
bulbuslar arasındaki  koku uyaranlarıyla
kaplı yol kısadır. Burnun üst
kısmında koku epiteli, her biri 1 cm2 büyüklüğünde, sarı kahve renginde iki küçük
parça yer alır. Koku epiteli 6 ila 10 milyon duyu
hücresine sahiptir; bu sayı sadece
çoban köpeğinin sahip olduğu 220 milyon koku hücresinin değil, insan
retinasındaki ışığa duyarlı yaklaşık 200 milyon hücrenin yanında da çok önemsiz kalır. Koku epiteli, rengini
koku hücrelerinin titrek tüylerinden alır. Bu tüyler, Diane Ackerman’ın
deyişiyle. “mercan resifindeki çanak
çiçekleri gibi dışarı baş verir ve hava akımı önünde dalgalanırlar.”
Beyinde
duyu bilgilerinin analiz edildiği yere koku duyusu kadar yakın başka duyu
yoktur. Anatomi terimleriyle ifade edilecek olursak, koku uyarımını almak için
beynin iki küçük parçası burnun içine
düşmüş gibidir adeta.
Koku
hızlı bir duyu sayılmaz: hoş ve nahoş kokular arasındaki ilk ayrımın ardından,
uyarım ile tanımlama arasındaki bir-iki duraklama anı yaşanır, ama varış ile
depolama arasındaki yol kısadır ve bu yol üzerinde herhangi bir yan yol yoktur.
Koku uyaranı,  mahkeme salonuna meraklı
gözlerinden ırak, gizlice sokulan sansasyonel bir şüpheli gibidir adeta.
Bu
ayrıcalıklı yolun bedeli, koku duyusunun beynin dili kavrama ve oluşturmadan
sorumlu bölümleriyle irtibattan yoksun oluşudur. Koku uyaranı mahkeme salonuna
girer girmez suskunlaşır. Koku. “sessiz duyu” olarak bilinir. Körlerin koku
duyuları normalden çok gelişmiş olmadığı halde kokuları, gören insanlardan daha
iyi ayırt edip isimlerini söyleyebilmeleri ilgi çekici bir durumdur. Bunun
nedeni, kokunun kaynağını belirlemekte zorlandıkları için dikkatlerini kokunun
nitelikleri üzerine yoğunlaştırmaları muhtemelen.
Koku
duyusunun beyindeki özel “bağlantı”sı sayesinde bu anılar doğrudan hipokampusa
gider ondan sonra bu anılar ancak tekrar aynı yol izlenmek suretiyle
canlandırılabilir.

 

Bu,
bir kokunun insana çoğunlukla neden sözcüklerle ifade edilemeyecek bir
atmosferden, bir ruh halinden başka bir şeyi hatırlatmadığını, buna sebep olan
anıyı neden ancak çok sonra, kimi zaman da büyük bir çaba sonucunda
bulabildiğimizi açıklar.

Dünün Kaydı

 
Öfkelenmelerine
neden olan bir olayı hatırlarken insanlar asırdan uzun bir zaman  sonra bile yine öfkeyle titrer veya
oturdukları koltuğun kollarını öfkeyle yumruklar. Kendinizi çok mahcup
hissetmenize yol açan olayları,
yüzünüzü tekrar ellerinizle kapamadan veya karşınızdaki kişiden yüzünüzü
kaçırmadan anlatamazsınız.
 
Küçük
düşürücü olaylarla ilgili anıların bir tuhaflığı daha var. Bu anılarda
kendinizi görebilirsiniz. Aşağılandığınızı hissettiğiniz bir olayı hatırlayın,
o olay sırasında kızaran yüzünüzü, kırıldığınızı gizleme çabalarınızı
görürsünüz; başkalarının size güldüğünü size acıyarak baktığını görürsünüz. Sanki
o sahneyi kaydeden kişi değil de onun oyuncularından biri gibisinizdir.
Aşağılandığını hisseden herkes kendini hemen dışarıdan bakan birinin gözleriyle
görür.
 
Bu
durum aynı zamanda bu tür anıların neden canlı olduğunu da açıklıyor belki de.
Mahcubiyet, öfke, kafa karışıklığı gibi kendi içinizden bildiğiniz ve olduğu
gibi hatırladığınız bütün duygulara içeriden ulaşabiliyorsunuzdur: Ama aynı
olay aynı zamanda dışarı da meydana gelmiş bir olayın tescili şeklinde de
depolanmaktadır.
 

İçimizdeki Flaş

 
Rasgele
bir tarih seçilip de size beş-altı yıl önce, mesela 31 Ağustos 1997’de nerede
olduğunuz, ne yaptığınız, kimlerle beraber olduğunuz ve havanın nasıl olduğu
sorulduğunda muhtemelen hiçbir cevap veremezsiniz. “Hatırlamaya çalış günlerden
pazardı” gibi,  yardımlar da
hatırlamanıza hiçbir fayda sağlamayacaktır. O gün de uzun zaman öncesinde kalan
diğer günler gibi tamamen unutulup gitmiş gibidir.
 
Ama
31 Ağustos 1997’nin Prenses Diana’nın bir araba kazasında öldüğünü duyduğunuz
günün tarihi olduğu bilgisiyle birlikte her şey değişir. O anı tekrar
düşündüğünüzde bu haberi kimden duyduğunuzu (ailenizin
üyelerinden birinden, bir televizyon veya radyo spikerinden vs.)
hatta
haberi nerede duyduğunuzu, yanınızda kimlerin olduğunu, o sırada neler
yaptığınızı, haberi duyduğunuzda ilk tepkinizin ne olduğunu, çevrenizdeki
insanların nasıl tepki verdiğini muhtemelen hala hatırlıyor olduğunuzu
görürsünüz.
 
Yalnızca
bir olayın haberiyle ilgili anılar değil, aynı zamanda o olayın yeri ve
zamanının tasviriyle ilgili olan anılar da “flaş anılar” adıyla bilinir. Bu
karşılığı 1977’de Brown ve Kulik adlı psikologlar bulmuştur. Başkan Kennedy’nin
ölümü, buna klasik bir örnektir.
 
“Flaş anı” terimi ilk
1977’de ortaya atılmış olsa da, bu fenomen çok eskidir. 1899’da yapılan otobiyografik
bellekle ilgili ilk araştırmalardan biri Abraham Lincoln’ün suikastının da aynı
etkiyi yarattığını ortaya koyar: Soru sorulan 179 kişiden 127’si Lincoln’ün
öldüğü haberini duydukları sırada nerede olduklarını ve ne yaptıklarını
söyleyebilmiştir. Bunların haricinde, sevdiğiniz biriyle ilgili kötü haber
almak gibi, kişisel flaş anılara yol açan olaylar vardır.
 
Siyahi
militan aktivist Malcolm X’in öldürülmesi beyaz Amerikalıdan çok daha fazla
sayıda siyah Amerikalıda flaş anıya neden olmuştu. Aynı şey Martin Luther
King’in suikastı için de geçerliydi. Flaş anılar “alelade” anılardan daha
tutarlı bir bütünlük arzeder, alelade anılar çoğunlukla yeniden inşa ve yorum
parçalarından oluşur, diye yazar Conway. Prenses Diana’nın ölüm haberini
aldığımız anı hatırlarken o sırada nerede olduğumuzu, hatta o sırada ayakta mı
duruyorduk, oturuyor muyduk, yoksa yatıyor muyduk, hepsini tekrar hatırlarız.
Bütün bunlar, biz aldığımız haberi sindirmeye çalışırken beynimizin kendi
halinde kaydettiği görüntüye dahil edilmiştir. İç fotoğraf (daha doğrusu kısa
film) belki de unutulmaya karşı bütünüyle bağışık değildir, ama diğer anılardan
çok daha dayanıklı olduğu kesin.
 

‘’Neden Geriye Doğru Değil de İleriye Doğru
Hatırlarız?”

 
Kısa bir süre önce bir makale için
Mind’ın 1887 cildine göz gezdirirken bir makalenin şu başlığı gözüme çarptı: “Neden geriye doğru değil de ileriye doğru
hatırlarız?”
Makale
dört sayfa bile tutmuyordu, Herbert Bradley (1846-1924) adlı idealist ekolünden
Oxfordlu bir felsefeci tarafından kaleme alınmıştı.
 
Hatırlamamızın
nasıl bir yön izlediği sorusu basitçe, belleğimizin olayların gidişatını aynen
kopyaladığı şeklinde cevaplandırılabilir: Önce X olmuştur, sonra Y, doğal
olarak bunları bu düzen içinde hatırlarsınız.
 
Ama
daha yakından bakıldığında durumun hiç de öyle aşikar olmadığı anlaşılır, ki
gerisin geri kütüphaneye gitmeme neden olan da buydu: yani, olayların
depolanmış paralelleri neden yine aynı düzende tekrar etsindi ki? Olayları
hatırlarken her zaman, deyim yerindeyse öteki taraftan girersiniz: Belleğinizin
dosyalama sisteminde en son gerçekleşmiş olay, tıpkı klasörlerdeki hesap
özetleri gibi, en üstte yer alır, sayfayı çevirdiğinizde X’ten önce Y’yi
görürsünüz. O halde neden geriye doğru değil de ileri doğru hatırlarız?
 
Olayları
ileriye doğru hatırladığımız inkar edilemez bir gerçektir. Geriye doğru
hatırlamak arabayı geri geri sürmek gibidir: Böyle gidebilirsiniz ama
arabaların bu şekilde gitmek için yapılmadığını bilirsiniz. Geriye doğru
yaşamak şiirlerle romanların imtiyazı altındadır. Jan Hanlo’nun “We are born” (Doğduk) adlı şiirinde
cenaze arabası atları dizginlerinden geri geri çekerek cenaze evine götürür.
Orada yas tutan insanlar geri geri kapıya gidip dışarı çıkarlar. Birkaç gün
sonra merhum cenaze evinde uyanır. İyileştikten ve kuvveti yerine geldikten
sonra çalışmaya başlar. Yapılacak çok iş vardır: Köprüler yıkılacak, kasaba ve
şehirler yerle bir edilecek, kömür ve petrol yerin dibine yerleştirilecektir.
İş cezbedicidir.
 
Yemek
ocağın üzerinde soğumaktadır. Ömrümüzün sonunda okul sıraları bizi
beklemektedir: “Okul öğrendiğimiz her
şeyi unutturur bize.”
Gelgelelim şiirde insanlar  sadece hareket eder ve hiç konuşmazlar. Biri
konuşmaya başladığı anda, zamanı geriye çevirmeyle ilgili düşünce deneyini
kararlı bir biçimde sürdürmek imkansızdır artık.
 
Bradley, hatırlamanın ileri doğru
bir yön izlemesinin açıklamasını beynin biyolojik işlevinde aramıştır. “Hayat sürekli çürüme ve tamir sürecinden ve
tehlikelere karşı sürekli mücadelelerden oluşur; dolayısıyla yaşamak için
düşüncelerimiz aslen önsezide bulunma yolunu izlemek zorundadır.”
 

Funes ile Şeraşevski’nin Kusursuz Bellekleri

 
Şeraşevski,
Rus nöropsikologlarından Aleksandır Lurija’nın (1901-77) 1965 yazında kaleme
aldığı ve 1968’de İngilizce The Mind of a
Minemonist
(Bir Hafıza Şampiyonunun Zihni) adıyla yayımlanan vaka
çalışmasının ana konusuydu. O sıralarda Şeraşevski yerel bir gazetede muhabir
olarak çalışmaktaymış. Lurija otuz yıldan fazla bir zaman boyunca onun o
olağanüstü belleğini düzenli aralıklarla çeşitli deneylere tabi tutacaktı.
 
Lurija
psikanaliz üzerine bir monograf yazmış ve Freud’la birçok kez yazışmıştı.
Psikanaliz, Sovyetler Birliği’nde itibarını kaybedince Larija da değişen
koşullara ayak uydurmuştu. Moskova Üniversitesine gitmiş, nöropsikoloji
alanındaki uzun ve üretken kariyerine ilk adımını atmıştı.
 
Kendisiyle
görüşmek için psikoloji laboratuarına gelen Şeraşevski ilk bakışta ürkek ve
dalgın biri gibi görünmüştü Lurija’ya. Onu memnun etmek için ona bazı standart
testler uygulamıştı. Ona sözcük, şekil ve harflerden oluşan çeşitli uzunlukta
listeler göstermiş ve bunları tekrarlamasını istemişti. Rutin bir iş olarak
başlayan şey birden göz kamaştırıcı bir gösteriye dönüşmüştü: Lurija ne kadar
uzun bir liste hazırlasa da (otuz, elli, hatta yetmiş unsurdan oluşan listeler)
Şerasevski diziyi baştan sona, hatta sondan başa veya rasgele bir noktadan
başlatıldığında bile hatasızca tekrarlayabilmekteydi.
 
Bellek
eşiği (bir kişinin tek bir sunumdan sonra hatasız tekrarlayabildiği madde
sayısı) çoğu insanda yedi civarıdır. Şeraşevki ise yüzlerce maddeden oluşan
dizileri hatasız tekrarlayabilmekteydi.
 
Ortalama
bir kişi, anlamlı sözcükleri anlamsız hece gruplarından daha rahat aklında
tutabilirken, Şeraşevski birbirine çok benzeyen anlamsız hece gruplarından
oluşan uzun listeleri aklında tutabilmekteydi. Testten önce veya sonra benzer
materyal öğrenildiğinde normal hatırlama sürecinde gerileme yaşanırken,
Şeraşevski bu tür materyalleri belleğinden aynı şekilde hatasızca çekip
çıkarabilmekteydi.
 
Kusursuz
bir hatırlama gücüne, geçici veya parçalı izlerden ziyade sürekli ve bütün
izler taşıyan bir belleğe sahipti.
Yapılan
testler belleğinin görselliğe meyilli olduğunu ortaya koymuştu. Her sözcük
otomatik olarak bir resim oluşturuyor ve bu resim silinmez bir şekilde
belleğine kazınıyordu.
 
1936’da
kendisiyle yapılan bir söyleşide şunları söylemişti: “Yeşil sözcüğünü duyduğumda gözümün önüne yeşil bir saksı geliyor:
kırmızı sözcüğünü duyduğumda bana doğru gelen kırmızı gömlekli bir adam
görüyorum; mavi ise bir pencereden küçük bir mavi bayrak sallayan birinin görüntüsü
anlamına geliyor.”
Sayılar bile ona imgeleri
hatırlatıyordu. “Örneğin 1, gururlu,
boylu, boslu bir adam;  2, hoppa bir
kadın; 3 kederli biri (neden öyle bilmiyorum); 6, bir ayağı şişmiş bir adam; 7,
bıyıklı bir adam; 8, çok iri bir kadın –çuval içinde çuval. Örneğim, 87 yaşında
şişman bir kadınla bıyığını buran bir adam görüyorum.”
 
Kusursuz
belleğinin yanı sıra Şeraşevski az görülür bir başka zihin kabiliyetine daha
sahipti. Şeraşevski aşırı derecede sinestetikti. Farklı duyularının izlenimleri
birlikte çalışıyordu. Sözcüklerle birlikte renk ve tat duyusu alıyor, hatta
ıstırap bile duyuyordu. Restoranda yemek siparişini yemek isimlerinin tadına
göre veriyordu.
İlk
bakışta bu sinestezinin Şeraşevski’nin belleğini daha da anlaşılmaz kıldığı
düşünülebilir. Her biri çok seyrek görülen norm dışı bu iki özellik nasıl olur
da aynı kişide bir arada görülebilir? Tesadüf eseri mi? Lurija burada
sinestezinin bir başka gizemli özellik olmadığını, açıklamanın ayrılmaz bir
parçası olduğunu gösterir.
 
Şeraşevski
sahne gösterileri sırasında hatırlaması gereken sonsuz sayı ve nesne dizisinin
unsurlarını somut bir resimle bağdaştırmakla kalmıyor, bu unsurları seslerine,
renklerine ve tatlarına göre belleğine yerleştiriyordu aynı zamanda.
 
Lurija
konuşmalarından ve mektuplaşmalarından, Şeraşevski’nin görsel sinestetik
yaklaşımının ona belli şeylerle baş etmesinde yardımcı olduğu sonucuna
varmıştı. Bu yüzden Şeraşevski muazzam bir yön duygusuna sahipti: O güne kadar
kat ettiği her yolu adeta sürekli genişleyen bir topografi arşivinde yer alan
zihinsel bir haritaymış gibi açabiliyordu.,
 
“Şeraşevski
çoğu zaman yüzler konusunda zayıf bir belleğe sahip olduğundan yakınırdı:
“yüzler çok değişken. Bir kişinin yüz ifadesi, ruh haline ve onunla
karşılaştığınız sıradaki koşullara bağlı. İnsanların yüzleri sürekli değişiyor;
ifadesinin farklı gölgeleri aklımı karıştırıyor ve yüzleri hatırlamamı
zorlaştırıyor.” Ne zaman aynada yüzüne baksa şaşırır. Başkalarının devamlılık
gördüğü yerde o değişim görürmüş.”
 
Uykusuzluktan
mustarip olan herkes bir süreliğine kusursuz bir belleğin lanetiyle yaşar.
Gecenin uzun süren, bitmek bilmeyen saatleri ağır ağır ilerlerken bir İreneo
Funes’e,  bir Solomon Şeraşevski’ye,
ansızın kusursuzluk patolojisinden mustarip olmanın nasıl bir şey olduğunu
anlayan hafızası kuvvetli birine dönüşürüz.

Bir Bozukluğun Yararları; Aptal Dahi Sendromu

 
1887’de
İngiliz psikiyatrist John Langdon Down, Londra Tıp Cemiyeti’nde bir dizi ders
vermişti. Bu derslerde meslektaşlarına Earlswood Yetimhanesi’ndeki otuz yıllık
başhekimlik görevi sırasında karşılaştığı vaka ve hastalıkların bir dökümünü
yapmıştı. Down’ın verdiği bu dersler esasen onun “mongolluk” adını verdiği, bugünse Down sendromu adıyla bilinen bir anormal zihin durumu
sayesinde psikiyatri tarihinin bir kilometretaşı haline geldi.
 
Down’ın
verdiği örnekler üç kategoriye ayrılır.
 
Birinci kategoride olağanüstü bir
belleğe sahip kişileri görürüz. Bazıları aptal dahiler büyük bir şehrin bütün
otobüs tarifesini ezbere bilir. Bazıları tarihsel olaylar konusunda son derece
iyi bir belleğe sahiptir veya bir kurumun eski ve yeni çalışanlarının doğum
günlerini ve adreslerini ezbere bilirler.
 
İkinci kategoriyi hesaplamada
üstün yeteneğe sahip aptal dahiler oluşturur. Bu kategoride yer alanların çoğu
özellikle takvim hesaplamalarında iyidirler. Bu kişiler belli bir tarihin
haftanın hangi gününe denk geldiğini birkaç saniye içinde söyleyebilirler.,
 
Üçüncü kategorideki aptal dahiler
sanat alanında üstün bir yeteneğe sahiptir. Genellikle yetenekleri kendini
müzik parçalarını işiterek çalmak biçiminde gösterir. Bu kişiler nota
okuyamazlar ve akortları ayırt etme konusunda muazzam bir yeteneğe sahiptirler.
Resim çizme yeteneği gelişmiş dahilere çok daha az rastlanır.
 
Çoğu
aptal otistiktir veya genellikle otizmle bağlantılı belirtiler (ekolali, yani
“söylenenleri papağan gibi tekrarlama” toplumsal ilişki yoksunluğu, tekdüze
faaliyetlere eğilim ve çevrelerindeki değişiklikler karşısında aşırı öfkelenme)
gösterirler. Otizm teşhisi konmuş çocukların yaklaşık yüzde 10’u aptal dahilere
özgü yeteneklere sahiptir. Aptal dahilerin yetenekleri arasındaki farklılıkları
daha iyi anlayabilmek için birkaç aptal dahiyi tanımak yararlı olacaktır.
Jodediah
Buxton
1702’de Derbyshire’a bağlı Elmton
köyünde doğdu. Babası okul müdürü, büyükbabası da kilise papazıydı. Jedediah
okuma yazmayı asla öğrenemedi ve bir tarım işçisi oldu. 1754’te Gentleman’s Magazine’de yayımlanan
biyografisine  göre, Buxton’ın “binbir zahmet ve yoksulluk içinde geçen
hayatı doğal olarak tekdüze ve silikti: Bir günü içinde olup bitenler neredeyse
diğer günleriyle aynıydı. Zaman Buxton’ın yaşından başka bir şeyini
değiştirmemiş, mevsimler de çalışmasını hiç değiştirmemiş, bir tek kışları
harman döveni kullanırken, yazları orak kullanmış.”
Biyografiyi yazan
kişi Buxton’ın cehaletinin açıklamasının bununla ilintili olabileceğini
düşünüyordu: “Sürekli sayılarla haşır
neşir olması başka şeylerle ilgili en ufak bir bilgiyi bile edinmesini
engellemiş aklında aynı şartlarda yaşayan on yaşındaki bir çocuktan daha az
fikir kalmış gibi görünüyor.”
Yaptığı hesaplamalar arasında sekiz haneli üç
sayının çarpımı da vardı: bu sayıları çarpıyor ve işlemin sonucu olan yirmi
yedi haneli sayıyı söylüyordu. İstenirse çıkan sonucu tersinden okuyabiliyordu.
 
1751’de Genteleman’s Magazine’in bir muhabiri Buxton’ı ziyaret etmiş ve ona
bir dizi problem sormuş. “Çevre uzunluğu
altı yarda olan bir fayton tekerleği 204 millik York-Londra seferi sırasında
kaç kez döner?”
sorusuna Buxton on üç dakikada şu doğru cevabı vermiş:
59.840 kez. Başka bir soruyu (“üç arpa
tanesi bir inç geliyor. Sekiz mil uzunluğuna erişmek için kaç arpa tanesi
gerekir?”)
on bir dakikada cevaplamış; 1.520.640.
 
Gördüğümüz
gibi, Buxton çok az şey öğrenmişti ve çok az şey hatırlamaktaydı., öyle ki on
yaşındaki normal bir çocuktan daha az şey biliyordu. Ama kendisini
ilgilendiren  bir konu olunca belleği
olağanüstü bir verimle çalışıyor gibiydi. Nitekim kendisine ikram edilen bütün
biraların miktarını belleğine yerleştiriyordu.
Bilindiği
kadarıyla, hesap dehalarının belleklerinin niteliği aslında ortalama ile çok
zayıf arasında değişmektedir. Fransız hesap dehası Mondeux’nün öğretmeni
1853’te öğrencisinin sayıdan başka bir şey öğrenemediğini yazmıştır. “Olaylar,
tarihler, yerler tıpkı  bir aynanın
önünden geçiyormuşçasına hiç iz bırakmadan beyninin önünden geçip gidiyor.”
1894’te Binet, İnaudi adlı hesap dehasını incelerken onun tek bir sunumdan
sonra önüne konan her hesap problemini tekrar edebilmesine rağmen, beşten fazla
harf ezberleyemediğini keşfetmişti.
 
İstisna
derecesinde iyi bir görsel hatırlama yeteneğine sahip olanların fotoğrafik bir
belleğe sahip oldukları, bu kişilerin görsel izlenimleri belleklerine adeta
ışığa duyarlı bir levha üzerine işler gibi depoladıkları, sonra da bunları bir
içsel izlenime dönüştürdükleri söylenir çoğunlukla. Bellek psikologları bu tür
fotoğrafik hatırlamaya benzeyen iki süreç tanımlarlar: Şipşak bellek ile görsel
bellek. Çok gelişmiş bir şipşak belleğe sahip olan kişiler kendilerine
gösterilen bir resmi kısa bir süre, en fazla birkaç dakika boyunca “zihin
gözleri önünde” tutabilirler. Zihin gözleri önünde gördükleri bu resim
hatırlanan bir imgeden ziyade bir kalan imge, görsel bir ekodur. Şipşak bellek
testleri genellikle şu şekilde yapılır: Deneyi gerçekleştiren kişi tek tip bir
zemin üzerine bir resim yerleştirir. Denek resmi inceler. Resim kaldırıldıktan
sonra denek imgeyi zemine “yansıtabilir.”
 
Resmi
dış dünyanın bir parçası olarak “görebilir.”
Resim silindikten sonra tamamen yok olur; bir gün sonra resimle ilgili
sorular sorulduğunda denek tıpkı şipşak belleğe sahip olmayan bir kişi gibi
resmi hatırlayamaz.
 
Oysa
görsel belleğe sahip olan bir denek kendisine gösterilen bir resmin imgesini
görür, hatta haftalar sonra bile gayet doğru bir biçimde hatırlayabilir. Görsel
belleğe sahip olanlar şipşak belleğe sahip insanlardan farklı olarak resmi
“kafalarının içinde” görürler. İşte içebakışla ilgili bu fark iki bellek süreci
arasında bir farklılık olduğunu akla getirir.
 
Müzik
psikoloğu Leon Miller Musical Savants (1989, Müziğe Kabiliyetli Aptal Dahiler)
adlı kitabında bu sınıfa giren on üç kişinin vaka hikayesini aktarır.
Hikayesini aktardığı ilk kişi, 1849’da bir köle plantasyonunda dünyaya gelen ve
on yaşında gezici konser piyanisti olan “Kör Tom” dur. Yüzden az kelime
bilgisine ve binlerce konser parçası repertuarına sahip olan Tom, bir örüntü
olarak tanımlanabilecek bir şeyin ilk temsilcisiydi. Müziğe kabiliyetli aptal
dahilerin büyük bir çoğunluğu, yüzde sekseni erkektir. İstisnasız  hepsi kusursuz bir ton duygusuna sahiptir.
Yeteneklerinin genetik bir etkene bağlı olduğuna dair herhangi bir belirti
yoktur. Müziğe kabiliyetli aptal dahiler olağan dışı bir müzik ortamı içinde de
yetişmezler, ama yetenekleri keşfedildikte sonra genellikle yeteneklerinin
gelişmesi için her türlü imkan sağlanır. Müziğe kabiliyetli aptal dahiler
piyano çalar; ne gitar, ne keman, ne de obua, yalnızca piyano. Bu kimselerin
hemen hepsinde görme kusuru vardır.
 
Aptal
dahilerin çıplak müzikal yapıları yorumlamadan, yani onlara duygu katmadan ve
bir metronomun intizamıyla (ve de duygusuyla) yeniden ürettikleri söylenir.
Aptal
dahileri yetenekleri hemen her zaman doğuştan gelir, ama menenjit gibi bir
beyin travması sonucu da ortaya çıkabilir. Terapistler başka yeteneklerin
gelişmesini sağlayabildiğinde aptal dahinin yeteneği çoğunlukla kaybolur, ama
bazen kaybolmaz. Hemen her aptal dahide konuşma kusuru görülür, ama son derece
kısa bir süre içinde yabancı dil öğrenen aptal dahiler de vardır.
 
On
sekizinci yüzyılda insanlar hamile bir kadının ani bir şok geçirmesi halinde
bunun bebeği üzerinde ölümcül sonuçlar doğurabileceğini düşünürlermiş. On
dokuzuncu yüzyılda annelerinin sarhoşken hamile kaldığı çocukların zihinsel
kudretleri konusunda endişe duyulurmuş. Günümüzde ise hamilelik esnasında annenin
vücuduna zehirli madde karışmasının veya doğum esnasında çocuğun oksijensiz
kalmasının çocukta ciddi hasarlara neden olduğuna inanıyoruz. Ama bir hasar,
nedeni ne olursa olsun, tek bir yeteneğe zarar vermediğinde aptal dahi örüntüsü
ortaya çıkar: kusurların ortasında yalıtılmış bir yetenek.
 
Aptal
dahilerin yetenekleri genelde sabit görünür. Nadia beş yaşındayken yeteneği
erken yaşta gelişen Picasso’nun on yaşındayken çizdiğinden daha iyi resim
çizebiliyordu, ama Picasso’nun yeteneği gelişmesini sürdürürken onun yeteneği
aynı seviyede kalmıştı. Aynı şey resim çizmeye çocuk yaşlarda başlayan, ama
çocukların normal resim çizme seviyelerinden geçmeyen Stephen için de
geçerlidir. Stephen resim çizmeye kafadan bacaklı insan figürleri veya tırnağa
benzer kolları olan küçük bebek resimleri çizerek başlamamıştı. Stephen’ın
resimleri daha baştan yetişkinlerin çizdikleri resimleri andırıyordu.
 
Leon
Miller, müziğe kabiliyetli aptal dahilerle ilgili çoğu bulgusunu kortikal kayma
hipotezine ikna edici bir biçimde uydurmuştur. İncelediği aptal dahilerden
ikisi beyinlerinin sol yarısında nörolojik araz belirtileri göstermekteymiş.
Birinin beyninin sağ yarısı felçmiş; diğerinin beyin taramasında beyinin sol
yarısında dokunun küçülmüş olduğu ortaya çıkmış. Müziğe kabiliyetli aptal
dahilerin hemen hepsinde ciddi konuşma bozukluğu vardır, ki bu durum normalde
en önemli iletişim kanalı olan psikolojik bir işlevin kenara itilmesine yol
açar. Aynı zamanda diğer işlevlerin gelişimini engelleyebilecek bir aracın yok
olduğu anlamına da gelir bu. Konuşma ve müzik bazı açılardan rakip işlevlerdir,
konuşma müziğe göre biraz daha baskın bir konumdadır: Arka planda müzik
çalarken okuyup konuşabiliriz; insanlar konuşurken müzik dinlemekse çok daha
zordur.
 
Konuşma
gibi daha geleneksel iletişim araçlarının gelişimine yardımcı olmak  amacıyla bazen aptal dahilerin yeteneklerinin
gelişimi durdurulur veya engellenir. Bu tür tedavi amaçlı müdahaleler farklı
sonuçlar verir. Stephen Wiltchire meslek eğitimi almış, şimdi aşçı yamaklığı
yapıyor. Çizim yeteneği bundan zarar görmemiş
ama.
Çok
güzel at resimleri çizen küçük Nadia otistik çocuklara yönelik eğitim yapan bir
okulda konuşmayı ve sayı saymayı öğrenmiş, ama eskiden sahip olduğu o
kendiliğinden resim yapma yeteneği tamamen yok olmuş, Şimdilerde ara sıra
buğulu pencere camına bir şeyler çizmekle yetiniyor yalnızca.

Richard ve Anna Wagner;Kırk Beş Yıllık Evlilik
Hayatı

 
Belleğimiz
günlük hayat konusunda pek iyi değildir. Dikkati pek çekmeyen olayları, eskiden
duyulan bir sesi, eski günlerin havasını, odaların kokusunu veya yenen bir
yemeğin tadını hafızanızda yeniden oluşturmak zordur. Sevdiğiniz kişilerin eski
görünüşlerini de gözünüzde pek kolay canlandıramazsınız. Anne-babanızın eski
günlerdeki görüşleri, çocuklarınızın küçüklük halleri, karınızın, kocanızın,
dostlarınızın yıllar önceki halleri; bu kişiler yakınımızda oldukları ve siz
farkına varmadan ve yavaş yavaş değiştikleri için eski görünüşleri hafızanızdan
silinip gitmiştir. Kendi görünüşünüzdeki değişimler bile gözünüzden kaçar:
Bugün aynada gördüğünüz yüz, bırakın bir ay veya bir yıl önceki halini,
yüzünüzün dünkü halini bile belirsizleştirir.
Görünüşümüz
bir kitap, belleğimiz de bir kitapsever olsaydı, belleğimiz kitabın her yeni
basımını, dikkatle korunmuş olan önceki basımların yanına eklerdi. Kitabın eski
bir basımını seçer, onu daha yeni bir basımla karşılaştırır, böylece nelerin
çıkarıldığını, eklendiğini, gözden geçirildiğini veya düzeltildiğini
anlayabilirdik. Oysa belleğimiz evrime yararlı amaçlar güdecek şekilde
tasarlanmıştır ve bu amaçların içinde eski nüshalar yer almaz. Neticede
çocuklarımızı on-yirmi yıl önceki halleriyle göremiyorsak, eski hallerini
hatırlamamıza gerek yok demektir; o halde yolla gitsin.
 
Berlinli
Anna ve Richard Wagner çifti, 1900 yılında başlayan evliliklerinin ilk  yılından itibaren yılbaşı gününde kendi
fotoğraflarını çekmiş ve bunu Noel kartı olarak dostlarına göndermişler. Bu fotoğraflar
dizisi 1942 yılına, Anna’nın ölümünden üç yıl öncesine kadar sürmüş, Sadece
birkaç yıl atlanmış. Wagnerlerin aile dostlarından bir kadın bütün bu
fotoğrafları saklamış. Neredeyse yarım asır sonra bu fotoğraflar eski Doğu
Almanya’daki bir evin çatısında bulunmuş ve yayınlanmış. Şöyle bir
baktığınızda  fotoğrafların aynı şekilde
olduğunu fark ediyorsunuz: Wagner çifti, Noel hediyeleriyle dolu bir masa, bir
Noel ağacı, çok az değişikliğe uğramış bir oda. Fotoğrafların her biri yılın
aynı gününde çekilmiş. Ama değişmeyen arkaplanın önünde bir insan ömrünün
değişen mevsimlerini çok daha net
görebiliyorsunuz.
Her
çağın, insan ömrünün safhaları konusunda kendine özgü fikirleri vardır. Bunlar
simgelerle, metaforlarla, deyişlerle ve allegorilerle ifade edilmiştir. Ortaçağ
muhayyilesinde hayat çoğunlukla bir yolculuk veya hac yolculuğu olarak
nitelendirilmekteydi; kitaplarda ayrılma ve varış arasında bir insanın başına
neler geleceğinden bahsedilmekteydi. Bazen bu yolculuk resimlerle tasvir
edilirdi: Resimlerden birinde bir insanın bebek olarak başladığı hayatını yaşlı
biri olarak tamamlayışını tasvir eden bir dizi figür vardır. O dönemde çok
beğenilen bir başka tasvir ise “hayat merdiveni” tasviridir. Bu tasvirde bu
merdivenin solundaki ilk basamağına çıkmakta olan küçük bir çocuk, merdivenin
sağ tarafından yaşlı bir adam olarak inmektedir. Basamak sayısı değişir, tıpkı
bir insanın hayatındaki evreler gibi: İnsan hayatında yedi olabildiği gibi, on
evre de olabilir. Bu evreler zamanla ilişkilendirilebilir.
“Avare Bolaşırırz Oval Aynalarda”; Dejavu Deneyimi Üzerine
 
Dejavu
duygusu ansızın başlar. Tanıma duygusu belli bir süre belirir, bu süre içinde
bu duygu hiç gelişmez veya başka bir duyguya intikal etmez. Bu duygu başladığı
andan itibaren her şey daha önce yaşanmış gibi gelir size, çevrenizdeki şeyler,
sesler, yüzler konuşmalar; o an içinde düşündüğünüz şeyleri bile daha önce
düşündüğünüz duygusuna kapılırsınız. Hayatınızdan bir parçayı yeniden yaşamış
gibisinizdir, gerçi bunları ilk ne zaman yaşadığınızı söyleyemezsiniz.
 
Her
şey o kadar tanıdıktır ki, biraz sonra neler olacağını bildiğinizden emin
gibisinizdir. Ama bu pasif bir bilgidir; okuduğunuz bir kitabı uzun bir aradan
sonra tekrar okurken kitapta biraz sonra neler olacağını görebiliyormuş
duygusuna çok benzeyen bir duygudur bu; ama ancak söz konusu bölüme geçtikten
sonra kitaptaki o olaya tamamen vakıf olursunuz.
 
Dejavu duygusu hemen her zaman
kısa süreli hissedilir. Bu duygu, kimi zaman
bizatihi deneyimin kendisinin yarattığı şaşkınlık nedeniyle hemen
dağılıverir. Çoğu dejavu deneyimi birkaç kısa andan fazla sürmez; ondan sonra
tanıdık bir sahnenin tekrarına tanık olduğunuz duygusu yok olur. Az önce
yaşadığınız şeyin şaşkınlığı bir süre daha devam eder., ama çok geçmeden normal
hayat tekrar yoluna girer
 
1844’te
İngiliz hekim A.L. Wigan dejavu deneyimini
“önceden
varolmuşluk duygusu”
olarak tanımlamış, birçok şair ve yazar da bunun
bu fenomenin doğru açıklaması olduğunu ima etmişti.
 
Dejavu
bize varoluşumuzun ebedi dönüşüne ansızın bir göz atma fırsatı tanıyan bir
çatlaktır zamanda. “Bir örtü aralanır” ve kısa bir an için her şey berraklaşır.
Ama hayatın bir parçasının aynen tekrar ettiği düşüncesi tuhaf bir soruyu
gündeme getirir. Neden bütün hayatımızı uzayıp giden bir dejavu olarak görmüyoruz?
Bu durumda dejavu kuralın kendisi; olağan, kopya olmayan hayat da istisna olmaz
mı? Bir başka nazik soru da, dejavunun önceki hayatların tekrarının bir parçası
olup olmadığı sorusudur. Eğer dejavu yeni bir olaysa, o zaman şimdiki hayat tam
bir kopya olarak kabul
edilemez.
 
Ayrıca
dejavu duygusu önceki hayatlarda aynı yerlerde meydana geldiyse bile, hala  bir açıklamaya ihtiyacımız vardır, insanın
aklında manasız bir bitimsizlik yanılsaması oluşturan bir hipotezdir bu; ortaya
koyduğu açıklama gizemi sınırsızca tekrar eder. Wigan’ın kendisi dejavunun
nedenlerini kısa süreli bir beyin bozukluğunda

aramıştı.
 
Reenkarnasyon
veya ebedi tekrar gibi açıklamalara hiç yüz vermeyen Wigan, dejavunun nasıl bir
şey olduğunu izah ederken iddiasız ama ikna edici bir yorumda bulunur:
“Vücut duruşu, yüz ifadesi, jest, ses tonu,
bütün bunlar hatırlanıyor ve ikinci kez insanın dikkatini çekiyor gibidir.
Bunun üçüncü kez tekrarlanacağı asla düşünülmez.”
 
Sully’ye
göre dejavu, Freud’un daha sonra günün kalıntıları diye adlandıracağı şeyin tam
tersiydi. Günün kalıntıları rüyaya yerleşmişse ve rüyanın içinde belirsiz bir
parçadan ibaretse, o zaman bellekte yıllarca depolanan bir rüya. Gündelik
hayatımızda meydana gelen bir olayın anlık bir kopyasının ortaya çıkmasına
neden olabilirdi. Rüyanın “ne zaman” görüldüğü bilgisi tekrar ele
geçirilemezdi, bu da dejavunun neden aynı şeyin belirsiz bir geçmişte
gerçekleştiği duygusunu yaşattığını açıklamamaktaydı. Dejavu, şimdi ile
geçmişin kesişmesi değildi, bellekteki belirsiz bir izle kurulan kısa süreli
bir paralellikti.
 
1969’da
psikiyatrist Harper, psikiyatrik bozukluğu olmayan kişilerde dejavu ile
kişiliksizleşme sarasında Heymans’ın daha önce ortaya çıkardığı bağıntıyı
tekrar bulmuştur. 1972 yılında dokuz yüz kadar öğrenci üzerinde yapılan bir
kişiliksizleşme araştırmasında da kişiliksizleşme ile dejavu arasında bir
ilişki olduğu ortaya çıkarılmıştır.
 
Richardson
ile Winokur 1968’de, psikiyatrik bozukluğu olan hastalardan oluşan bir grup
içinde dejavunun, duyguları kararsız olanlar ile adaptasyon bozukluğu olan
etkenlerde daha sık görüldüğü tespitinde bulunmuştu. Şizofreninin belli
biçimlerinde dejavu kronik bir karaktere bürünecek kadar uzun sürebilir. Bu
evreden sonra dejavu o kadar karmaşık bir sanrı haline gelir ki, hasta çift
hayat yaşadığı veya aynı hayatı tekrar yaşadığı duygusuna kapılır. Tuhaf bir
patolojidir bu; hasta kendi
doppelganger’i
haline gelir ve yaşadığı veya düşündüğü her şeyi, başka bir yerde veya daha
önce yaşanmış başka bir hayatın kopyası gibi yorumlar.
 
Olağan
dejavudan farklı olarak bu psikotik dejavu çeşidi yavaş yavaş başlar, ama bir
kez ortaya çıktı mı giderilmesi neredeyse imkansızdır. Hastanın zaman
algısındaki bir bozuklukla ortaya çıktığı sanılıyor. “Olağan” dejavuda bile
kısa süreli, hemen düzeliveren bir dezoryantasyon söz konusudur. 
 
Bunu daha önce yaşamıştım” duygusu
şimşek hızıyla yerini
“bana
daha önce yaşamışım hissini veren bir şeyler yaşıyorum”
duygusuna
bırakır. Yanılsama yaşadığının   farkında
olmak, insanın gerçeklikle yeniden temas kurmasını   sağlar.

 

Bir
dejavu türü daha var. Bu dejavu türü şizofrenlerin yaşadığı dejavular kadar
inatçı değilse de çoğu insanın kendi deneyimlerinden tanıdığı dejavulardan daha
uzun sürelidir. Bu tür dejavular epileksiyle alakalıdır ve on dokuzuncu
yüzyılın son çeyreğinde ingiliz nörolog John Hughlungs Jackson tarafından uzun
uzadıya tarif edilmiştir.
 
Şizofreni
ile epilepsi neyse ki ender görülen hastalıklardandır, bu hastalıklarda
dejavular da ender görülür. Şizofren ve epileptiklerin büyük bir çoğunluğunun
dejavu yaşama oranı sokaktan geçen herhangi biri kadardır. Psikiyatristlerin
teşhis kitapçıklarında dejavu  diye bir
kategori yoktur. Bunun üzerine, elektrotlarla dejavu meydana getirmek
kendiliğinden oluşan alelade dejavular hakkında bize ne söylüyor diye
sorulabilir. Ne de olsa hiç kimse nöroloji klinikleri hariç hiçbir zaman
kafasında elektrotla
dolaşmaz.
 
Dejavularda
üç yanılsama görülür. Anı gibi gelirler insana, ama anılarla alakaları yoktur;
aslında ilerisini tahmin edemediğiniz halde biraz sonra neler olacağını
bildiğiniz duygusu uyandırırlar sizde ve ortada kaygılanacak bir şey olmadığı
halde belli belirsiz bir kaygı duymanıza neden olurlar.
 
Ne
kadar hafif ve geçici olsa da bu üçlü adatmacanın akıl karıştırıcı bir etkisi
vardır. Normal koşullar altında sürekli akan bir çağrışım veya bağlantı
akıntısı içinde bir an durmanıza neden olur. Aynı anda size hem yeni hem de
tanıdık gelen bir deneyimin kopyası hemen içebakışa dayalı bir başka deneyimin
kopyasını ortaya çıkarır; yani, hayret içinde, yaşadığınız deneyimi
gözlemlerken bulursunuz kendinizi. Dejavuların hepsinde bu ayna etkisi vardır.
 
Günümüzde
dejavu hakkında yazan en üretken yazarlardan Herman Snoy, çeşitli
araştırmacıların bulgularının sık sık birbiriyle çeliştiğini belirtir. Biri
nevrotik şikayetlerle bağlantı kurarken, diğeri böyle bir bağlantı kurmaz veya
olumsuz bir bağıntıdan söz eder.
 
Dejavunun
ortaya çıkma sıklığı incelenen kategoriye göre değişir.
“Olağan” dejavu ile “kronik”
dejavu arasındaki farkın, derece farkı mı yoksa tür farkı mı olduğu
sorusu üzerinde bir mutabakat yoktur. Dejavuyu kolaylaştırdığı sanılan
koşullara ilişkin biraz daha açık bir örüntü bulunmuştur; yorgunluk, stres,
bitkinlik, travmalar, hastalık,alkol ve hamilelik. Bunlar aynı zamanda
kişiliksizleşmenin, dejavularla açık bir ilişkisi olan yegane fenomenin ortaya
çıktığı koşullardır.
Yaşlandıkça Hayat Neden Çabuk
Geçer?
 
Ernst
Jünger çalışma odasında oturmaktadır. Zaman hakkındaki (Kum Saati Kitabı) adlı
kitabının taslağı üzerinde çalışmaktadır. Önündeki masanın üstünde antik bir
kum saati durmaktadır. Basit bir dövme demir çerçeve üzerine oturtulmuş bir kum
saatidir bu. Bir zamanlar epey bir işe yaramış olmalıdır. Orta yeri aşınmaktan
opalimsi bir hal almıştır. Kum saatinin her çevrilişinde geçen zaman tekrar
elde edilir; bir el hareketi yeterlidir bunun için. Ama biriken kumlar ne kadar
sıklıkla akıtılırsa zaman o oranda hızlı geçer. Kum saatlerinde akan kum
taneleri her defasında sürtünerek birbirlerinin yüzeylerini parlatır, sonunda
bir kaptan ötekine neredeyse birbirine hiç sürtünmeden geçer ve her defasında
saatin boynunu da bir parça genişletirler. Kum saati ne kadar eskiyse, kum o
kadar hızlı akar. Böylece kum saati, fark edilmese de her defasında belli bir
zaman aralığını daha kısa ölçer. Bu ölçüm hatası, içinde bir metafor
barındırmaktadır:
“İnsanlarda da böyledir, sonraki yıllar gittikçe daha hızlı akar, ta ki
ölçüm kabı dolana kadar. İnsanın içi de zamanla izlenimlerle doldukça dolar.”
 
Gerrit
Krol
, (Frizonlar Ağlamaz) adlı
kitabında “Zaman parmağınızda
salladığınız küçük bir zincirdir”
diye yazar. Peki ama bu zincir neden
gittikçe daha hızlı sallanır?
 
Bu
soruya salt sayılar üzerinden verilen cevaplar da tatmin edici değildir.
Fransız felsefeci Paul Janet 1877 de, bir kişinin hayatındaki bir dönemin
görünür uzunluğunun o kişinin hayat süresinin uzunluğuna bağlı olduğunu ileri
sürmüştür. Buna göre, on yaşındaki bir çocuk bir yılı hayatının onda biri, elli
yaşındaki bir adam ise ellide biri uzunluğunda yaşayacaktır. William James bu
“yasa”yı bir açıklamadan ziyade öznel hızlanmanın bir tarifi olarak kabul eder,
bunda haklıdır da, Kendisi de yılların görünür kısalmasını şöyle
açıklar.
 
Belleğin içeriğinin monoton, bu yüzden de
geriye dönük bakışın basitleştirici oluşuna bağlıdır bu. Çocukluğunuzda, özel
veya nesnel, günün her saatinde tamamen yeni deneyimlerimiz olur. Kavrayışımız
canlıdır, hafızamız güçlüdür, o zamanki anılarımız, hızlı ve ilginç geçen bir
seyahatle ilgili anılarımız gibi girifttir, sayısızdır, anlata anlata
bitiremeyiz.
 
Ama her geçen yıl bu deneyimlerimizi farkına
bile varmadığımız otomatik bir rutine dönüştürür, günler ve haftalar içeriksiz
birimler haline gelir ve içi boşalan yıllar birbirinin üstüne çöker
 
Bu
açıklama, belleği zaman deneyimimizin merkezine oturtur.
 
Bir
fikrin berrak oluşunun yakınlık yanılsaması yaratması, zamanın her iki yönü
için de geçerlidir. Tekrar görmeyi arzuladığımız bir şeyi beklerken o şeyi o
kadar açık bir şekilde tahayyül ederiz ki, o şeyle aramızdaki zaman farkını göz
ardı ederiz. Bu yüzden gergin bekleyiş sonsuzluk kadar uzun gelebilir. Ama
vakit geldikten sonra dört gözle beklediğimiz olay çabucak geçip gider, önceki
dönemle oluşturduğu zıtlık nedeniyle zaman
hızlanır.
 
Belleğin
süre ve tempo değerlendirmesinde rol oynuyor olması, şimdiki deneyimimizde
geçmişin bulunabileceği anlamına gelir.
 
Vezüv’ün
külleri altında yatan şehirlerin altında daha eski şehirlerin çok eski
tarihlerde gömülmüş şehirlerin izleri keşfedilmiştir. Şehir halkı, içinde
yaşadığı şehri önceki şehri kaplayan küllerin üzerine kurmuştur. Böylece şehir
tabakaları oluşmuştur; sokakların altından yeraltı sokakları geçer, kavşakların
altından da başka kavşaklar; yaşayan şehir uyuyan şehirlerin tepesine
kurulmuştur. Aynı şey beynimizde de olur: şimdiki hayatımız ona destek ve gizli
temel vazifesi gören geçmiş hayatımızın üstünü kaplar farkında olmadan. İç
benliğimize indiğimizde harabelerin içinde geziniriz.
 
Nasıl
ki dikkat çekici nesneler başlangıç noktasıyla bitiş noktası arasına
yerleştirildiğinde aradaki mesafe bize olduğundan daha fazlaymış gibi
geliyorsa, dikkat çekici ve çeşitli olaylarla dolu geçen bir yıl da boş ve
monoton geçen bir yıldan daha uzunmuş gibi gelir. Guyau, bir dönemin görünür
uzunluğunun maziye bakıp da hatırladığımız olaylarda dikkatimizi çeken açık ve
yoğun farklılıkların sayısıyla tanımlandığı görüşündedir. Gençlik yılları bu
nedenle uzun, yaşlılık yılları da bu nedenle kısaymış gibi gelir bize.
Guyau’nun yorumları daha uzun bir alıntıyla aktarılmayı hak ediyor:
 
Gençlik, arzuları konusunda sabırsızdır;
zamanı yiyip bitirmek ister, ama zaman geçmek bilmez. Gençlik izlenimleri
canlı, taze ve sayısızdır ayrıca, böylece yıllar binlerce farklı şekillerde
birbirinden ayrılır ve genç insan bir önceki yılı mekan içinde birbirini
izleyen uzun bir sahne silsilesi olarak görür
 
Yaşlılık ise klasik tiyatronun değişmez
sahnesi gibidir, basit bir yerdir, bazen her şeyi tek bir hakim faaliyetin
etrafında toplayan, gerisini bertaraf eden tam bir zaman, yer ve hareket
birliği, bazen de zaman, yer ve hareket yokluğudur. Haftalar, aylar birbirine
benzer, hayatın monotonluğu sürer gider. Bütün bu imgeler tek bir imgede
bütünleşir. Muhayyilede zaman kısalır. Keza arzu da kısalır. Hayatımızın sonuna
yaklaştıkça her yıl “Bir yıl daha geçti! Ne oldu bu zaman içinde? Neler
hissettin, gördüm, neler geçti elime? Geride kalan üç yüz altmış beş gün nasıl
oluyor da birkaç aydan uzun değilmiş gibi geliyor bana?” der dururuz.
 
Zamanın perspektifini uzatmak istiyorsanız,
imkanınız varsa içini binlerce yeni şeyle doldurun. Heyecan verici bir seyahate
çıkın, çevrenizdeki dünyaya yeni hayat nefesi vererek kendinizi yenileyin.
Geriye dönüp baktığınızda yol boyunca sıralanan olayların ve kat  ettiğiniz mesafelerin muhayyilenizde üst üste
yığıldığını, görünür dünyanın bütün bu parçalarının uzun bir sıra oluşturduğunu
ve yerinde bir ifadeyle söylendiği gibi, ömrünüze ömür kattığını fark edeceksiniz.
 
Guyau’nun
bu
“imkanınız varsa” sözünü onun
erken bir yaşta, otuz dört yaşında öldüğünü bilerek okumak insanın içini
burkar. Hayatının son birkaç yılında heyecanlanmasına neden olacak seyahatler
için geçerliydi bu yasak.
 
Guyau’ya
göre, zaman kavramı geliştirmek için hem deneyimler hem de onları depolamak
için bir bellek gerekir,zira
“zaman tıpkı
kum saatindeki gibi bilincimizde daha en başından beri mevcuttur.
 
Algılarımız
ile düşüncelerimiz kum saatinin o dar dehlizinden geçen kum taneciklerine
tekabül eder. Topaklaşmak yerine tıpkı o kum taneleri gibi çeşitliliklerini
koruyarak bir birlerinin yerini alırlar; düşen kum taneleri, işte budur zaman.”
Günlük
konuşmada zamana bir yön hasretmenin yanı sıra ona değişik hızlar ve
esneklikler de atfedilir. Zaman emekler veya uçar, hızlanır, yavaşlar veya
durur, kısalır, uzar, daralır veya genişler.
 
Thomas Mann’ın da
belirttiği gibi, içinde
“hiçbir şey”in
gerçekleşmediği zaman uzun gelir insana, ama yalnızca ilk değerlendirmede;
ikinci değerlendirmede zaman kısalır. Camus de bu paradoksal ilişkinin
farkındaydı. Yabancı’da romanın kahramanı hapse
atılır. Hayatında, anıları ve gece-gündüz çevriminden başka bir
değişiklik olmadan zaman geçip gitmektedir.
“Günler
nasıl aynı anda hem uzun hem kısa oluyordu anlamıyordum. Yaşarken uzundular
sanırım, ama öyle bir yayılıyorlardı ki sonunda birbirlerine karışıyorlardı.”
Gardiyan
bir gün ona beş aydır orada olduğunu söyleyince ona inanır ama söylediklerini
tam olarak anlayamaz.
“Bana hücremde her
zaman aynı günü geçiriyormuşum gibi geliyordu.”
İlk
kez zamanla ilgili deneysel araştırmalarda ortaya çıkan başka bir zorluk daha
var. Willium James, yaşlandıkça zamanın bariz biçimde kısalışı hakkında
yazarken “içi boşalmış” yıllardan söz
eder.
Thomas
Mann ise hızla geçen “cılız, yalın ve boş” yıllara değinir. Peki ama içi
boşalmış, boş zamanın deneysel muadili nedir? Uyaran olmayan zaman aralığı mı?
Hiçbir deneyci bunu deneklerine öneremez, bütün duygusal uyaranları bertaraf
etse bile bunu yapamaz. Hiç kimse kendini bomboş biri haline getirip de tamamen
boş geçen bir zaman aralığı yaşayamaz. İçi boş zaman, mutlak bir vakum gibi
kurgusal bir şeydir; düşünce, gözlem ve anı parçalarını gizlice emer.
Fransız
hekim Theodule Ribot 1881 tarihli klasikleşmiş kitabı (Bellek
Hastalıkları),   bir anıyı tarihlendirmeye
çalışan kişinin nişanlardan, zaman içindeki yeri iyi bilinen olaylardan
yararlandığını yazar. Bu nişanları biz seçmeyiz, bize kendileri dayatırlar.
Günümüzde birçok yazar, otobiyografik bellekteki zaman ilişkileriyle ilgili
teorilerine bu  nişan kavramını dahil
etmiştir: Conway bunlara referans noktaları, Shum “zamansal nirengi noktaları” adını verir. Bu nişanlar, bir şeyin ne
kadar zaman önce meydana geldiğini, bir şeyden önce mi , sonra mı meydana
geldiğini, hatta bazen o şeyin tam olarak hangi tarihte meydana geldiğini belirler.
Kısacası,
zaman nişanları dönem ve tarihleri belirlemekle kalmaz, yaşlılıkta hülyalara,
dalıp gitmelere de neden olur. Zaman deneyimimizi etkileyen birçok psikolojik
etken 1930’lardan beri bilinmektedir. Vücut sıcaklığının öznel zamanı
hızlandırıp yavaşlatabileceğinin farkına varılması, Amerikalı psikolog
Hoagland’ın tesadüfi keşfinin bir sonucudur. Hoagland karısının ilaçlarını
getirmek için odadan kısa bir süre ayrıldığı halde hasta karısı çok vakit
harcadığı için ona çıkışmış. Sonra Hoagland karısından bir dakikalık zaman
aralığı belirlemesini istemiş. Karısının “dakika”
sının uzunluğunu otuz yedi saniye olduğu ortaya çıkmış. Ateşi yükseldikçe
dakika daha uzun gibi geliyormuş karısına.
Günlük
ritimler bir kişiyi tam bir sabah veya gece insanı haline getirebilir. Sabah
insanlarında vücut sıcaklığı sabahın erken saatlerinde yükselmeye başlar,
öğleden sonra dört civarı zirveye ulaşır, sonra düşmeye başlar. Sabah
insanlarının vücut saatleri gece insanlarının vücut saatlerinden ileridir,
onların vücut sıcaklıkları düşerken gece insanları akşam karanlığı çöktükten
sonra hala faal ve zindedir ve vücut sıcaklıkları daha geç saatlerde zirveye
ulaşır. Yaşlandıkça biyolojik saatimiz sabaha kayar ve sabah insanlarıyla gece
temposunun yavaşlamasıyla kol kola gider –zaman zaman tren istasyonlarıyla
postanelerde gençlere, yaşlı emeklilere keşke ayrı yerler verilse dedirten
durumlara yol açabilen bir şeydir bu.
Yaşlı
insanlarda uyuma-uyanma çevrimiyle alakalı sorunlara, suprakiyazmatik
çekirdekteki (SCN) hücre kaybı yol açıyor olabilir pekala. SCN (noksansız
olduğunda 1 mm3
hacmindedir) yaklaşık 8000 hücreden oluşur ve optik sinirlerin kesişme
noktasının hemen üstünde yer alır. SCN ana saat gibi işlev görür, yanlış
giderse diğer saatler de ayarlarını
kaçırır. Yapılan deneyler SCN’nin ışıkla kontrol edildiğini göstermiştir.
Nörotransmitterlerden
dopamin bu süreçte önemli bir rol oynar; yaşlandıkça dopamin üretimi azalır.
SCN’deki hücre azalışı ile dopamin yetersizliği zamanla olan ilişkilerimizde
önemli sorunlara yol açabilir. Amerikalı nörolog Mangan bu sorunların, yaşlı
insanlardan üç dakikalık bir zaman aralığını tahminen belirlemelerinin
istendiği deneylerin sonuçlarını açıkladığı görüşündedir. Daha eski deneylerden
de bilindiği üzere, çocuklarda zamanı doğru tahmin etme yeteneği yaşla ilerler,
yirmi yaşında zirveye ulaşır, ondan sonra da azalır. Yaşlılarda bu yetenek
çocukların seviyesine düşer. Mangan, yaşlıların zaman aralıklarını sürekli
olarak  fazla tahmin ettiklerini göstermiştir.
Öyle
görünüyor ki, yaşlanınca yavaş çalışan saatler kullanmaya başlıyoruz. Saatin
çarkları eskisinden daha düzensiz, bazen çok hızlı, bazen çok yavaş çalışmıyor;
yalnızca daha yavaş dönüyor ve bunu düzenli bir şekilde yapıyor. Yaşlılığımızda
zaman tahmini yaparken, tıpkı Ernst Jünger’in beli aşınmış antika kum saatinde
olduğu gibi, bir yaşlılık sabitini dikkate almamız gerekir.
Çocukluğunuzun
sokakları belleğinizde göründüğünden küçüktür. Eski mahallenize tekrar
gittiğinizde geçmişinizde size bitmez tükenmez gibi gelen sokağa girersiniz ve
birkaç adımda sokağın sonuna ulaşırsınız. Geçitler, bahçeler, meydanlar,
parklar, hepsi önceki boyutlarının belki yarısına inmiş gibidir. Okullar bile
küçülmüştür; eski cüsselerinde olan öğretmenlerin bu binalara sığıyor olmaları
bir mucizedir. Yaygın bir açıklamaya göre, çocuk kendini kıstas aldığı için
sokakları uzunmuş gibi algılar. Büyüyüp de boyu bir kat uzadığında eskiden
tanıdığı sokaklar bir kat küçük görünür gözüne. Yaşlı insan adımlarıyla
ölçüldüğündeyse yine eskiyle aynı uzunluktadır. Burada belleğin bütün insan
hayatını kapsayan ölçekteki bir optik yanılsama tarafından aldatıldığı
anlaşılıyor.
Büyükleriniz
size hep büyük gelir, ta ki kendi çocuğunuz olana ve çocuğunuzun yaşındayken
anne ve babanızınkaç yaşında olduğu üzerinde kafa yorana kadar. Öğretmenler de
hep yaşlıdır, ta ki yirmi yıl sonra bir okul eğlencesinde onlarla tekrar
karşılaşana kadar; o zaman gözünüze gençleşmiş gibi görünürler. Birinci
sınıftakiler de her yıl gözünüze daha genç görünür (tıpkı annenizle babanız
gibi.) Nesnel yavaşlama öznel hızlanmaya neden olur ve biyolojik saatlerimizin
hızı bu süreçte rol oynar. Bu saatlerin çoğu genç bir vücutta yaşlı  bir vücuttakinden daha hızlı çalışır.

Unutmak

Belleğimiz
aynı zamanda hem kırılgandır hem de dirençli. Ufacık bir şey onu kolayca
devreden çıkarabilir. Ufak bir kan pıhtısı, kısa süreli bir oksijen yetmezliği,
beyin zarındaki  bir enfeksiyon, en ufak
bir organik araz onarılmaz bir hasara yol açabilir. Buna karşılık en ciddi
bellek kayıplarında bile belleğin büyük bir bölümü zarar görmeyebilir.
Bellek
biçimleri içinde bozulmaya en fazla otobiyografik bellek açıktır. Bellekler bir
zaman çizelgesine oturtulabilen iki tür bellek kaybının ortaya çıkışıyla
birlikte işleyişlerini yitirirler. Retrograd amnezide, hasardan önceki olayları
hatırlama yeteneği zarar görür. En ciddi durumlarda bütün anılar, nereden
geldiğiniz, ne yaptığınız, kim olduğunuz bilgisi, hepsi yok olur. Geçmişle
ilgili bilginiz gelecekle ilgili bilginiz kadardır, kendinizi bir yabancıyı
tanıdığınız kadar tanırsınız. Anterograd amnezi ise hasardan sonraki anıların
depolanmasına engel olur. Geçmişinizi sorursunuz, ama geleceğiniz asla
geçmişiniz haline gelmez. Otobiyografik bellek bir günlük defteri olsaydı,
bütün boş sayfalar anterograd amnezi tarafından parçalanmış olurdu, retrograd
amnezi ise yalnızca boş sayfalarla baş başa bırakırdı sizi.
Hastanın
hangi amnezi biçiminden mustarip olduğu fark etmez, hasta her iki durumda da
zamanın bir yönünden mahrum kalır.
Hatırlamak
ile unutmanın birbirlerini dışladıklarını düşünmeye alışmışızdır.
Hatırladığınız şeyi unutmamışsınızdır, unuttuğunuz şeyi ise
hatırlamıyorsunuzdur. Birinin bittiği yerde diğeri başlar. Unuttuğunuzu
hatırlayabiliyorsanız, bir şey belleğinizin içinde gerilerde bir yerde duruyor
demektir, duvarda gördüğünüz ve özgün biçimden orada yıllarca neyin asılı
olduğunu anladığınız, rengi atmış bir yama gibi.
Hatırlamak
ile unutmak arasındaki ilişki Salt karşılıklı uyuşmazlık ilişkisinden çok daha
karmaşıktır. Bazen belleğimizde depolanmış olduğundan emin olduğumuz halde bir
şeyi hatırlayamayız. Bir sözcüğün dilinizin ucuna gelip de o sözcüğün sesiyle
hecelerini kafanızda bir türlü oturtamamanın nasıl bir şey olduğunu bilirsiniz.
Bir sözcüğün belli bir anda aklınıza gelmeyi reddetmesi, ama varlığını size
hissettirmesi son derece dikkate değer bir şeydir.
Hatırlamanıza
imkan olmayan bir şeyi unuttuğunuza kesinlikle inanmak biçiminde tezahür eden
bellek hatası da aynı derecede yaygındır. Bu hataya bizzat yaşadığım bir
olaydan ben de aşinayım. 1979’da Hollanda İşçi Partisi üyesi ve İkinci Meclis
eski başkanı Anne Vondeling geçirdiği bir kaza sonucu ölmüştü. Ölüm ilanında
(hatırladığım kadarıyla parti liderliğinin imzasıyla çıkmıştı) bir şiirin dört
dizesi yer alıyordu. İlk dize “Kırların
üzerinden, seyrek sisin içinden”
di; bunu pek hoşuma gitmediği için çabucak
unuttuğum bir dize izliyordu, ardından şu iki dize geliyordu:
 
Zincirlerin
şakırtısıyla çöker gece
Ve
dünyanın kapağı çarpar.
Altında
Gerrit Achterberg yazıyordu. Bu zincirlerle çekilip açılabilen, üzerine
kapandıktan sonra insanın tek başına kaldırıp açamayacağı kapak imgesi
belleğime iyice yerleşmişti, daha doğrusu onu belleğimden bir türlü
çıkaramamıştım. Daha sonra, kızımın doğduğu yıl birisi bana Achterberg’in Verzamelde gedichten’ini (toplu
şiirleri) verdi, kitapta saatlerce bu dizeleri aradım,bulamadım. Benzerine bile
rastlayamadım.
Yirmi
yıl sonra (kızımız evden ayrıldığında) bir
ölüm ilanında aynı dizelerle karşılaştım. Ama iki farklılık vardı: Unuttuğum
dize yoktu ve kapak çarparak kapanmıyordu, iniyordu. Altında yine Achterberg
yazıyordu.
Hatırlamak
ile unutmak arasında bugüne kadar bilinen en ilginç ilişki “örtük bellek” olarak bilinen bir
fenomende ortaya çıkar. Bu bellek biçimi, belleğimize bilinçli olarak
yerleşmemiş olsa da hareketlerimizi etkileyen deneyim katmanının içerir.
Belleğin içebakışın nüfuz edemediği, varlığı davranışlarımıza olan etkilerinden
anlaşıldığı bir bölümüdür bu. Burası yeraltında çalışır ve zarar görmesi adeta
imkansızdır. En ciddi amnezi biçimlerinde
bile örtük bellek zarar görmez.
Örtük
bellek gibi bir şeyin varlığına işaret eden ilk belirtiler anterograd amnezi
hastalarından elde edilmiştir.
1880’de
Theodule Ribot, belleğin biyolojik demeli üzerine bir makale yayımladı.
Makalesinde, günlük tabirlerle belleğin üç unsurdan oluştuğunu belirtir:
Deneyimin depolanması, hatırlanması ve geçmişteki yerinin belirlenmesi. İlk
ikisi, belleğin vazgeçilmez unsurudur; bunlar her ne sebeple olursa olsun yok
olursa, bellek bozulur. Üçüncü unsurun yok olması halindeyse, “bellek kendisi için varlığını yitirir, ama
kendisi varlığını yitirmez”.
Bu cümle neyin kaldığını, neyin gittiğini tam
olarak tarif eder. Bilinçli zihin açısından, bellek işleyişini sürdüremese de,
bir şeyleri kaydetmeye, karanlıkta yazı yazmaya devam ediyor gibidir.
İnsan
bu karanlıkta yazma nosyonunu, daha geniş kapsamlı kusursuz bellek teorisine
dahil etmekten alamaz kendini. Belleğimiz gördüğümüz, yaşadığımız,
düşündüğümüz, hayal ettiğimiz her şeyi veya bütün rüyalarımızı tutup saklıyor
olabilir mi?
1980’de
Elizabeth ve Geoffrey Loftus psikologlar arasında gerçekleştirdiği bir anketin
sonuçlarını yayımladı. Anketteki sorulara verilen cevaplar psikologların büyük
bir çoğunluğunun (yüzde 84) beynimizin bütün deneyimlerimizin tam bir kaydına
sahip olduğuna inandığını göstermekteydi. Şimdi, belleğin belli bilgileri uzun
bir süre sakladığı inkar edilemez. Wagenaar unutkanlığın nedenini depolanmış
deneyimlere ulaşamamaya  bağlamıştır;
belki hala oradalar (aksini gösteren bir kanıt yok) ama hatırlama gücümüz
onlara artık ulaşamıyor. Farkında olmasak da pekala mükemmel bir belleğe
sahibizdir belki de. Bu bellek Ribot’nun saydığı üç unsurun yalnızca ilkinden
oluşuyor olacaktır. Bazı deneyim izlerinin insanın hayatı boyunca hiç
bozulmadığına şüphe yok; bütün izlerin ayakta kaldığı ise şüphelidir.

 

Horror vacui1

Ciddi
bir bellek bozukluğu geçiren herkes zihin sermayesinin büyük bir kısmını  hemen veya uzun vadede kaybeder. Sebep ister
nörolojik bir hasar veya oksijen yetersizliği, ister bir enfeksiyon veya Alois
Alzheimer ve Sergey Korsakoff’un adlarını verdiği patolojik durumlardan biri
olsun, sonuç yıkıcıdır; Edinilenlerin veya öğrenilenlerin, itinayla, disiplinle
bünyeye katılanların çoğu yok olur.
Anterograd
amnezisi olan bir hasta, yeni deneyimleri ileride hatırlayamayacağı şekilde
depolar. Daha yaşarken geleceği silinmiştir. Retrograd amnezili bir hastanın
ise geçmişi silinmiştir veya ulaşılmaz hale gelmiştir. Ribot, “yaşlılık
bunaması” adını verdiği durumun  yol
açtığı bellek kaybında ilk önce en yakın tarihli anıların gittiğini, en eski
anıların en son yok olduğunu belirtir. Ama bu süreçle ilgili çok
basitleştirilmiş bir fikir geliştirmememiz gerektiği konusunda da uyarır: “Anıların beyninde yaşlarına göre sıralanmış
tabakalar halinde, arkeolojik tabakalar gibi, üst üste yığılmış olduğunu ve
yüzeyden başlayıp derin katmanlara doğru inen hastalığın bir hayvanın beyninden
dilim dilim örnekler alan bir deneyci gibi hareket ettiğini varsaymak  çocukça olurdu.
Ribot’nun
bizatihi kendisi de, bugün “Ribot yasası” olarak bilinen fenomeni, sık sık
tekrar edilen, bu nedenle de başka anılarla daha yakın bağlantı içinde olan
eski anılar arasındaki güçlü çağrışım bağlarıyla açıklamaya çalışmıştır.
Amnezinin güzergahı konusunda geliştirilen bugünün teorilerinde de, eski
anıların görece sağlam oluşunda çağrışımların gücünün rol oynadığı  hipotezi önemini korur.
Bazı
bellek rahatsızlıkları, bir boşluğa neden olmasalar bile, içeriden “hissedilebilir”ler. Unuttuğunuz şeyi
pek özlemezsiniz. Nasıl ki insan görme alanının ne  kadar daraldığını ancak göz doktoruna
gittiğinde anlayabiliyorsa (gözümüzün
önünde bir çerçeve yok ne de olsa)
aynı şekilde bellekteki bir bozukluk da
bazen teşhis amaçlı yapılan bir teste kadar ortaya çıkmaz.
İleriye
yönelik bellekteki bozulma, işlerin pek yolunda gitmediğinin ilk işaretidir
çoğunlukla. İleriye yönelik bellek, yapmak üzere olduğunuz şeyi hatırlama
yeteneğidir. Sağlıklı insanlarda bile “unutmamam
lazım”
demek, o şeyi unutmanızı temin eden gizli şifre gibi görünür bazen.
Bunun daha ciddi biçimlerinde, insanın yaptığı planlarla ilgili yaşadığı
sorunlar, neyi ne zaman yapacağını hatırlama konusunda çektiği sıkıntılar
günlük hayatının düzenini bozan şeyler değildir yalnızca, belleğinin aşındığına
ve zayıfladığına işaret eden hassas göstergelerdir aynı zamanda. Bu sorundan
mustarip olan kişiler için bellek kaybı dayanması güç bir durumdur, özellikle
de ilk evresinde.
Bellek
kaybının, hastanın kendi geçmişiyle veya çevresiyle temasının pek kalmadığı daha
ciddi evrelerinde bile,bilinçli zihin o koşullarda en ivedi sorulara cevap
bulmak için umutsuzca çabalamayı sürdürür. Ben kimim, bu insanlar kim, bana
neler oluyor? Seksen üç yaşındaki bir kadın, kocası öldüğünden beri bir bakım
evinde yaşıyor. Kadın Alzheimer hastası ve kocasının sekiz yıl önce öldüğünü
artık hatırlamıyor. Telaşa kapıldığında kocasına mektup yazıyor.

 

“Hayatımın
Gözlerimin Önünden Geçtiğini Gördüm”

1836’da
Alman fizikçi ve felsefeci Gustav Fechner (1801-87) ölümünden sonra bizi nelerin
beklediğiyle ilgili iç ferahlatıcı bir teori yayımladı. Fikirlerini (ölümden
Sonraki Hayat Hakkında Kitapçık) topladı. Gözlerimiz dış dünyaya kapandığı ve
ebedi gecenin üzerimize çökmekte olduğunu sezinlediğimiz an, iç dünyamızda ışık
gerçek anlamda parlamaya başlayacaktı. O güne kadar ilgimizi çeken ne varsa,
belleğimize ne depolanmışsa, hepsinin bir bakışta envanterini çıkarabilecektik.
Fechner’e
göre, ölümden hemen önceki anlarda bunu zaten sezeriz. Geri dönüp hayatımıza
baktığımızda tamamen yok olduğunu sandığımız anılar geri gelir.

Boğulma
tehlikesiyle karşı karşıya kalmış insanlar “ansızın zihnimizin içeriklerini
aydınlatan bir parlaklık”
görürler.
Fecner’in
hakkında yazdığı şeyler bugün genellikle “Hayatım gözümün önünden bir film şeridi gibi
geçti”
deyimiyle tarif edilir.
Ölümle
yüz yüze gelen insanlar daima imgeleri mi hatırlar, yoksa zaman zaman görsel
olmayan anıları hatırladıkları da olur mu? İnsan, hayatını gözden geçirirken
sözcük kullanır mı? Ölümcül tehlikenin nedeni farklılık yaratır mı? Yüksek bir
yerden düşen insanların yaşadıkları ile yüksek bir yerden bilinçli bir biçimde
atlayan insanların yaşadıkları farklılık gösterir mi? Ölümcül bir tehlikeyle
karşı karşıya olmayan insanların da hayatlarının hızla gözlerinin önünden
geçtiğini gördükleri olur mu?
Bütün
bu soruların altında bir de yaşanan deneyimin temsili sorunu vardır. Fechmer
ansızın belleğin ambarına her tarafı kaplayan bir ışık tutar. Beaufort hayatını
panoramik bir hatır” halinde görür.
“Hayatım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti” ifadesi bir metafordur.
İngilizce teknik literatürde “panoramik bellek” terimi geçer, bu terim 1928’de
İngiliz nörolog S.A. Kinner Wilson tarafından ortaya atılmıştır. Ölümle yüz
yüze gelindiğinde görülenlere benzer imge dizilerine neden olabilen psikiyatrik
ve nörolojik bozukluklarla ilgili araştırmalar yapılmıştır. Nörofarmakolojik
maddeler üzerine yapılan çalışmalarda, bu maddelerin insanlara yaşattıkları
deneyimlerin panoramik bellekteki zaman deneyimiyle  ilginç paralellikler taşıdığı ortaya
çıkmıştır. Ama saygı gereği, ölüm tehlikesi geçirilen anlarda yaşananlar
üzerine yapılmış ilk sistemli çalışmayla başlamamız uygun olur. Bu çalışma,
araştırma konusunu bizzat yaşamış bir biliminsanı, İsviçreli jeolog Albert Heim
(1849-1937) tarafından gerçekleştirilmiştir.
İnsan ölmeden
hemen önce neler hisseder? Heim’ın topladığı tanıklıklara bakıldığında, eğitim
düzeyi ne olursa olsun, yüksek bir yerden gerçekleşen ani düşüşlerde hemen
herkes aynı zihin durumuna geçiyordu. Bu, Heim’ın bizatihi kendisinin de
yaşadığı duruma benziyordu: İnsan ne korku, ne keder, ne şaşkınlık, ne de acı
hissediyordu; bu  durumu yaşamış hiç
kimse, onun kadar akut olmayan yaygın bir ölüm tehlikesi anlarına eşlik
eden  felç edici korkuyu hissetmemişti.
Düşme esnasında insanın düşünme hızı ve yoğunluğu yüz kat artıyordu. Yaşanan
olayları ve sonuçlarını nesnel bir berraklıkla gözden geçiriliyordu. Zaman
duruyordu. Bunu çoğunlukla, kişinin aniden bütün geçmişini gözden geçirişi izliyor
ve sonunda kişi muhteşem bir müzik duyuyordu. “Ondan sonra bilinç acısız yok oluyordu, genellikle de yere inme
anında; yere iniş anı olsa olsa işitiliyor, ama acı hissedilmiyordu, Öyleyse
görünüyor ki, duyuların içinde en son yitirileni işitme duyusu.”
Düşüş esnasında zihnin berrak
oluşu, insanların yere inmeden önce bilinçlerini yitirdikleri inancıyla
çelişir. Heim’ın Karpfstock’un tepesinden tepe taklak düşmüş olan dağcı
arkadaşı Sigrist, son ana kadar açık bir şekilde düşünüp gördüğünü ısrarla belirtmekteydi:
“Hiç acı veya endişe hissetmeden
durumumu, ailemin geleceğini, ve ailemin emniyeti için yaptığım hazırlıkları
daha önce hiç olmadığı kadar çabuk bir şekilde gözden geçirdim. İnsanların
sıkça söz ettiği nefes tıkanması gibi bir şey hiç gelmedi başıma ve bilincimi
de acısız bir şekilde ve ancak altındaki kayalığı kaplayan kar yastığının
üzerine şiddetle çarptığım anda kaybettim.”
Sekiz
yaşındayken yirmi iki metre yüksekliğindeki bir kayalığın zirvesinden düşmüş
olan bir adam da Heim’a, havada üç-dört takla atığını ve o esnada babasının
verdiği çakının cebinden düşeceğinden endişe duyduğunu bildirmişti.
Kendi
aktardıkları da dahil olmak üzere, Heim’a gönderilen bütün ölümle burun buruma
gelme hikayelerinde ortak olan bir şey vardı, o da yaşanan  deneyimin berrak ve  huzur verici oluşuydu. Hiçbiri düşüşü
esnasında dehşetle çığlık atmamış, biraz sonra hayatı sona erecek diye kedere
boğulmamıştı. “Dağlarda ölen
arkadaşlarımız son anlarında kendi geçmişlerini bir tür yücelme hali içinde
görmüş olmalıdırlar.”

 

UNUTMANIN KİTABI-Douwe DRAAISMA

Unutmak Üzerine-Giriş

Dünyaya
geldiğimiz andan itibaren unutmaya başlarız. Öncelikle algı uyarımlarını işleme
tabi tutan “beş duyusal kayıt defterimiz”
bunları muhafaza etmeye eğilimlidir. Zamanında aktarılmayan şeyler yok
olur. Bunların arasında, günümüze değin en ayrıntılı biçimde araştırılan,
“görsel duyuların” kaydıdır.
Hatırladığımız
bir şeyi unutmamış olduğumuz, unuttuğumuz bir şeyi de hatırlayamıyor olduğumuz
çok açıktır.
Unutmak
hatırlamanın önüne koyulan bir eksi işaretidir. Ancak bu da, kendi
metaforlarımızın gözlerimizi kamaştırmasından başka bir şey değil. Gerçekte
unutmak, hamurdaki maya gibi hatırlamadan ayrı tutulamaz, onun bir parçasıdır.
Bir şeyi “ilk” haliyle hatırlıyor olmamız, sonraki tekrarlarını unuttuğumuzu
gösterir bize. Hatırladığımız bir avuç dolusu rüya, belki uyandıktan hemen
sonra hatırladığımız ama sonra buharlaşıp yok olan yüzlerce rüyaya işaret eder.
İnsan
yüzleri konusunda çok güçlü belleğe sahip olanların bile, bu yüzlere ait hikâyelere dair bellekleri zayıftır.
Elimizi vicdanımıza koyalım: Birlikte yaşadığı insanların on yıl önceki
hallerini -fotoğraflara bakmaksızın- hatırladığını kim iddia edebilir?
Son
üç yıldır hatırlama edimini unutma edimiyle etkileşimi içinde anlamaya
çalışıyorum. Bellekle ilgili öne sürülen sorular unutma edimiyle bağlantılı
gibi görünüyor.
*
Neden bellek araştırmaları var da
unutma teknikleri diye bir şey yok acaba?
*
Portreler ve fotoğraflar neden
anıların önüne geçer?
*
Neden rüya belleğimiz bu kadar kötü?
*
Neden bir iş arkadaşınız sizin bir
fikrinizi hatırlar ama fikrin sizin olduğunu
unutur?
*
Beyninizin yaşadığınız her şeyle
ilgili bir iz oluşturduğu fikri, yani mutlak bellek varsayımı neden bu kadar cazip?
*
İnsan yüzlerini tanımayan birinin
beyninde aksayan şey nedir?
Bir
psikolog 2007 yılında bilimsel yazılarda toplam kaç tür bellekten söz
edildiğini belirlemeye karar verdi ve sonuçta 25 sayısına ulaştı. Acaba
unutmanın da bu kadar çok türü var mı?
Unutmama
hedefi hayatını kaybetmiş sevdiklerimiz söz konusu olduğunda yoğun bir özleme
dönüşüyor. Bütün anılarımız içinde en çok bu türden olanları unutmayı
engelleyerek  saklamak isteriz.
Taziye
mektuplarında söz veririz buna ya da kendi anılarımızda ant içeriz. Bunun tersi
de geçerli: Hayatımız sona erdiğinde ailemizin ve dostlarımızın anılarında
yasamaya devam etmeyi umarız. Anılardan yok olmak şimdiye değin hep “ikinci
ölüm” olarak adlandırılmıştır.

Unutmanın Pençesinde: İlk Anı

 

Otobiyografik
bellekteki ilk kayıttan önce ve sonra boş sayfalar bulunur. Bu sayfalar belleği
olan bir varlık olduğumuzun başlangıç noktasını vurgulamakla birlikte, bir
yandan da ilk kaydın ne çok unutulduğunun altını çizerler.
Gazeteci
Nico Scheepmaker altı yıl süreyle
özel ve meslek hayatında karşılaştığı insanlara ilk anılarını  sormuş
ve  böylece  ortaya
350  kişinin  ilk
anılarından  oluşan  bir
seçki   çıkmış.
Scheepmaker’in
seçkisinin bilimsellik gibi bir iddiası yok. Bunun sakıncalarından biri,  herkese ilk anılarının kaç yaşına tekabül
ettiğini sormamış olması.
Scheepmaker
seçkisindeki ilk anılar ortalama üç buçuk yaşına tekabül ediyor. Ama bu
ortalama değerden iki yöne doğru da sapmalar var.
Her
ilk anıda bir parça unutma da mevcuttur. İlk anılara yakından baktığımızda
çoğunun bir ilk anı olmadığı da ortaya çıkmaktadır.
Dokunma,
tat, koku ya da işitme duyularıyla ilgili ilk anıların ortalama yaşı iki buçuk;
yani görsel anıların ortalamasından neredeyse bir yıl daha erken. Bu tür anılar
da bu yaş dilimindeki ilk anıların genel bir özelliğine uygun olarak bölük
pörçük, yani bir süreç değil, kısa anlardan ibaretler. Görsel olmayan bu ilk
anıları ilginç kılan bir başka konu da, bu anıları bir fotoğrafla karıştırmanın
mümkün olması.
İlk
anıların en büyük muamması pek çok önceli olan bir başlangıç olmasıdır.
Anılarımızı biriktirmeye başlamadan önce mutlaka hayatımızdan birkaç yıl
geçmiştir.
Küçük
çocukların belleği paradoksal bir şekilde içinde
yasadıkları anda
çok iyi çalışır
gibidir: Çocuklar kiminle eğlendiklerini, kiminle eğlenmediklerini,
eğlendikleri insanların ziyaretlerine nasıl sevindiklerini, ötekilerden nasıl
gizlendiklerini çok iyi bilirler. Demek ki bu olaylar akıllarında kalıyor. Ama
aradan birkaç yıl geçtiğinde bu yaşanmışlıklar yok oluyor, yitip gidiyorlar,
Otobiyografik
belleğin bu kadar geç devreye girmesinin ve tekleyerek ilerlemesinin
nedenlerini açıklayan teorileri, “Yaşlandıkça
Hayat Neden Daha Hızlı Geçer?”
adlı kitabımın “Karanlıkta Çakan Şimşekler:
İlk Anılar” başlıklı bölümünde ayrıntılı olarak ele almıştım.
Doğduğumuzda
beynimizin ağırlığı yaklaşık 350 gramdır. Yetişkin insanın beyninin ağırlığı
ise 1200 ila 1400 gram arasında değişir. Bir patlamayı andıran en büyük gelişme
ilk yılda gerçekleşir ve beynin ağırlığı 350 gramdan 1000 grama çıkar.
Kısaca
söylemek gerekirse, doğum anında henüz beynin çatısı çatılmıştır, nöron
bağlantıları daha oluşmamıştır. Bu aşamada beyinde belleğin kalıcı izler
bırakmasını kimse bekleyemez. Küçük çocukların neredeyse her şeyi “unutması” bu
aşamadaki beynin “kaydetme işlemini gerektiği gibi yapamamasının sonucudur.
Olgunlaşma
kuramına göre beynin büyümemsin yavaş yavaş durağanlaştığı dönemde
otobiyografik bellek gelişir. Ama yine de ilk anının hangi yaşa ait olduğu
konusunda kişiler arasında büyük farklılıklar var. Oysa hipokampüsün ve beynin
olgunlaşmasına baktığımızda, genelde kişiler arasında ilk anı ve yaş arasında
olduğu gibi büyük farklılıklar görmüyoruz. Demek ki bu farklılığın tek sebebi
nöron bağlantıları eksikliği ya da henüz oluşma aşamasında olması değil.
Belleğimiz,
evrimin baş tacı, insan zihninin iç kalesi gibi övgü dolu metaforlarla
betimlenir. Ama bu kale, oluşum aşamasındaki haliyle hiç de üstün bir görünüm
sürmez. Doğumu takip eden ilk yıllarda daha önemli şeylerin beyne kazınması
gerekir.
Çocuğun
sadece hatırlamakla kalmayıp hatırladığının da bilincine varmasını sağlayan
belleğin yavaş yavaş oluşmaya başladığı dönemde, bellek kategorisine dahil
edilebilecek pek çok  başka yeti de
edinilir. Yetişkinler olarak belleğin en gelişmiş hali saydığımız otobiyografik
belleğin ağır aksak gelişimi onun karmaşıklığının bir göstergesidir daha çok.
Bu bellek için nörolojik ve bilişsel pek çok şeyin hazırlanması ve çalışır
vaziyette olması gerekir.
Bu
süreçte aşamalar ve geçişler vardır. İlk 10-15 sene, gayet kritik dönemler ve
aşamalar arasında hızlı geçişler yaşanır. Ancak bunlardan hiçbiri,
“konuşan” bir varlığa dönüştüğümüz dönem kadar önemli ve etkili
olmayacaktır. Bu dönemden itibaren anılar yavaş yavaş başka bir karaktere
bürünür ve çoğu kez bir iç diyalog ve dilsel hesaplaşmayla bağlantılıdır.
Rüyalarımızı
Neden Unuturuz?
Uyandığımızda
rüyayla ilgili birkaç bölük pürçük sahne aklımızdadır henüz. Ama daha rüyayı
gözümüzde canlandırmaya çalıştığımız ilk anda bu parçaların da yok olmaya
başladığını fark ederiz. Kimi zaman bu kadarını bile hatırlayamayız.
Uyandığımızda rüya gördüğümüz hissinden kurtulmamışızdır henüz.
Henüz
rüyanın yarattığı duygu canlıdır. Ama rüyada ne gördüğümüzü bilemeyiz. Ya da
sabah hiçbir şey hatırlamayız, ne gördüğümüzü, ne de tek bir duyguyu, ama gün
içinde yaşanan bir şeyle birlikte sözüm ona unuttuğumuz bu rüyadan bir parçayı
tekrar hatırlarız. Kapının eşiğinde dönüp ardımıza baktığımızda ne görmüş
olursak olalım, çoğu şey uçup gitmiştir
artık. Bu noktada sorulması gereken soru, bunun neden böyle olduğu. Rüyaları kaydetmek neden bu kadar zor?
Rüya belleğimiz neden bu kadar zayıf?
Çoğu
insan rüyalarıyla çok az ilgilenir. Uyanır uyanmaz bütün dikkatlerini günlük
meselelere yöneltirler ve çok kısa bir süre sonra rüyayla ilgili hatırladıkları
her şey silinip gider. Strümpell bir süreliğine rüya günlüğü tutanların rüya
gördüğünü ve rüyalarını daha iyi hatırladıklarını saptamıştır. Bu olgu daha
soma birçok kez kanıtlanmıştır.
Son
olarak: Rüyaların içeriği nadiren düzenlemiş çağrışımlarla hatırlanabilecek bir
anlamsal ilişki sergilerler. Rüyalar
tek tek karelerden oluşur, oysa belleğimiz olayların. mantıklı bir şekilde
birbirini takip ettiği süreçlerle daha kolay başa çıkar. Strümpell’in yaşadığı
dönemde kullanılması mümkün olmayan bir metaforla söyleyecek olursak: Rüyalar
parça parça sahnelerin kaotik bir şekilde montajlandığı bir filme benzer. Bu
yüzden bu sahnelerin aklımızda kalmamasına şaşırmamalıyız. Srrumpell’e göre
asıl muamma, rüyaları unutmamız değil, kimilerini bazen hatırlayabilmemizdir.
Rüyaların
unutulmasını böylesine gizemli kılan asıl neden, rüya ve bellek arasında bir
dizi  sıkı ilişki olduğunu düşünmemiz.
Sadece “günün kalıntıları”, yani gündüz yaşananların gece rüyada geri dönen tek
bir parçası bile, rüya malzemesinin bir kısmının bellekten ödünç alındığını
gösterir bize. Hatta öyle rüyalar vardır ki, rüya gören kişinin uyanık
yaşamındakinden daha çok anıya
ulaştığının kanıtı olabilirler. Hipermnezi
olarak adlandırılan bu olguda bellek gündüz kapalı olan kapıları rüyada açar adeta.
Rüyada
sıra dışı güzellikte bir şey duymak ve uyanıkken bunu kaydedememek. Çoğumuz
buna benzer şeyleri müzik değilse de, bir ses, bir şiir, bir doğa manzarası ya da bir tabloyla bağlantılı olarak
yaşarız. Ya da rüyada havada salındığımızı, uçtuğumuzu görür, ama  uyanınca o duyguyu rüyadaki yoğunluğuyla
yeniden üretemeyiz. Bir süre sonra ne müziği, ne manzarayı, ne de havada
salınmayı hatırlarız. Tek hatırladığımız, rüyada duyumsadığımız hazdır. Gerçekten
de şeytanla imzalanan bir anlaşma gibi: Rüyalar, onları belleğinize ya da kâğıda kaydedeceğiniz anda kaybolup gider.
Rüya
ve bellek arasında hipermnezinin dışındaki ikinci bağlantı  günün  kalıntılarıdır.  Kavram Freud’a ait, olgunun kendisi ise az
rüyalar kadar eski: Geceleri gündüz bizi meşgul eden şeylerden kalıntılar çıkar
ortaya. Bu gerçek Freud’dan önceki araştırmacılar tarafından saptanmış ve
istatistiki olarak da kanıtlanmıştı. Modern rüya araştırmaları bunu sadece
teyit etti.
Günün
kalıntılarının rüya içeriğindeki oranları çok farklı olabiliyor. REM uykusu
sırasında ölçümü yapılan rüya araştırmalarına göre, günün kalıntılarının rüyada
görülme oranının en yüksek olduğu zaman, olayı takip eden gece görülen rüyalar.
Daha sonra rüyayı görenin iki gün, üç gün ve da öncesine ait olaylarla
ilişkilendirebildiği rüya ögelerinim oranı giderek düşüyor.
Benzer
bir tuhaf ve açıklanamayan dönemselliğe rüyanın çevreye uyumunca da
rastlıyoruz. Seyahat sırasında rüyalardaki günün kalıntılarının ilk yedi sekiz
gece önce yaşadığımız çevrede geçtiğini, ancak daha sonra yeni çevreyle
bağlantılı olduğun seyahat edenlere ait rüya araştırmalarından biliyoruz.
Aynı
gecikmeye cezaevinde olanların rüyalarında da rastlanıyor. Tutukluluklarının
ilk günlerinde yaşananlar rüyalara giriyor girmesine, ama rüya mekânı kendi
evleri. Aynı şey serbest kaldıktan sonra ters yönde işliyor. Bu kaydırılmış
işleyiş gösteriyor ki, olayların kaydedilmesi ve yeniden üretilmesi ve bu
olayların görsel, işitsel çerçevesi arasında farklı bellek süreçleri iş
başındadır.
Kleitman
ve Aserinsky 1953 yılında REM uykusunu
keşfettiler. Belli uyku evreleri sırasında gözler oldukça hızlı hareket
eder.
REM uykusunun ilk evresi, yaklaşık bir
buçuk saat sonra devreye girer ve ancak on
dakika
sürer.
İkinci ve üçüncü evre, biraz daha çabuk
devreye girmekle birlikte daha kısa sürerler.
Dördüncü evre, yaklaşık yarım saat sürer ve kişi sonunda
uyanır.
Rüyaların
çoğunlukla REM uykusu sırasında görüldüğü düşünülmektedir. Bu evrede
uyandırılanlar rüyalarını anlatır. Oysa derin uykudan uyandırılanların çok daha
azı rüya gördüklerini söylüyor.
REM
uykusu sırasında istemli hareketler bloke edilmiştir. Rüyadaki havada salınma,
uçma ya da hayati tehlike söz konusu olduğunda dahi “yerinden kıpırdayamama”’
duygusunun açıklanması bu olabilir.
REM
uykusunun keşfi rüya araştırmalarına büyük bir ivme kazandırdı. Göz
hareketlerinin ölçülebiliyor olması rüyanın içeriği, hakkında bilgi vermese de
rüya gördüğümüzün göstergesiydi.
Keşfinden
yarım yüzyıl sonra bugün bütün dünya üzerinde pek çok uyku laboratuvarında REM
uykusu üzerine sayısız inceleme yapıldığını ve rüya üzerine bir dizi ilginç
bulguya ulaşıldığını görüyoruz. Bu bulgulardan biri, en uzun, en canlı ve en
tuhaf rüyaların REM uykusunun dördüncü ve son evresinde görüldüğüdür.
Bir
başka bulgu, rüyanın görülmesini takip eden ilk birkaç dakika içinde çoğu şeyi
unutuyor olmamız. Uzmanlar deneği uyandırmak için rüya görüldüğüne dair
fizyolojik sinyallerden sonra bir süre beklediklerinde deneğin rüyayla ilgili
hatırlayacakları da  azalıyor.
Gözlerin
alışılmadık hareketliliğinin de rüyaların içeriğiyle çok ilgisi yok. Uzun bir
süre bu hareketliliğin nedeninin rüyayı gözlerimizle takip etmeye çalışmamız
olduğu düşünüldü. Bu “tarama” hipotezi artık çürütüldü, çünkü aynı
göz hareketleri, görsel rüyalar görmeyen doğuştan kör yetişkinlerde ve
bakışlarıyla bir şeyi takip etmeyi bilmeyen yeni doğmuş bebeklerde de
gözlemlendi.
Öte
yandan uyku laboratuvarlında yapılan araştırmalar kendi göreliliklerini de
ortaya  koyuyor. Bu araştırmalar
rüyaların her zaman REM uykusu sırasında görülmediğini, aynı sıklıkta olmamakla
birlikte REM uykusu dışında da rüya gördüğümüzü söylüyor.
Nörolojik
bozukluklar nedeniyle REM uykusu olmayan insanlar da rüya görebiliyor. Bunun
tersi de mümkün.
Ancak yeni araştırmalar “sağ yarım küre rüya görür”, “sol yarım küre
konuşur”
diye özetleyebileceğimiz bu yaklaşımı kısmen anlamsızlaştırmıştır.
Çünkü en canlı rüyalar REM uykusunun son evresinde görülür ve bu evre aynı
zamanda sol yarım kürenin etkin olduğu evredir.
Kimi
ağır epilepsi hastalarında bazen beynin iki yarım küresi ameliyatla ayrılır.
İki yarım küreyi birleştiren dokuda
(Corpus callosum) küçük bir kesiyle bir yarım küreden
diğerine sinyal aktarımı
engellenir. Bu insanlar rüya görmeye ve rüyalarını anlatmaya devam ederler.
Yani sol yarım küre “kendi” gördüğü rüyayı anlatıyor diyebiliriz. Öte yandan bu
rüyalar eski rüyalara oranla daha renksiz ve daha sıkıcı olabiliyor.
Bunlar
ve benzer araştırmalar rüya görmeyi sağ yarım kürenin bir ürünü olarak ortaya
koyar. Bugün yaygın olan görüş, rüyaları iki yarım kürenin entegre faaliyetiyle
oluştuğu, sözel bölümlerin imge, imgelerin de sözel parçalar üretebildiği,
sol  yarım  kürenin
hasar görmesinin  de  imgelerin
kalitesini  bozabildiği yönünde
Kısaca,
rüya mekanizması, görünmeyen mekiği hızla ilerleyen bir dokuma tezgâhı gibidir.
Bu da, sol yarım küre sağdan gelenleri ne yapacağını bilemediği için rüyaları
unuttuğumuz teorisinin inanırlığını yok eden bir açıklama.
David
Foulkes bir kuramında, rüyaların oluşma nedeninin bellek izlerinin bir parçası
olan hücrelerin kendiliğinden deşarjı olduğunu söylüyor. Foulkes’e göre bu
deşarjlar keyfi ve rastlantısal olduğu için rüyalar da anlamsızdır: Rüyaları
anlamamızın, onlara uygun açıklamalar bulamamamızın nedeni, hiçbir anlamları
olmamasıdır. Ama öte yandan rüya görenin rüya gördüğünün farkında olduğu
“lüsid rüyalar” (berrak rüyalar) da vardır
Foulkes’e
göre rüyaları görürken onları rüya değil de “gerçek” zannetmemizin nedeni,
gündüzleri duyusal algılarımızı ve yaşadıklarımızı işlemden geçiren mekanizma
tarafından üretiliyor olmaları.
Rüya
görenin hiçbir şeyden haberi yoktur: O, çeşitli şeyler yaşadığını, gördüğünü
zannederken, beyni ağır bir işçilikle elinde olanlardan anlamlı bir şeyler,
anılar, hayaller, beklentiler, korkular üretmeye çalışır. Rüyaların bu anlamda
gerçekten de dış dünyadan geldiği sanılan, oysa gerçekte beynin ürettiği
halüsinasyonlarla belli benzerlikleri vardır. Rüyaların seyri çoğu zaman tuhaf
ve dengesizdir. Ama bunun nedeni bizim rüya parçaları arasındaki bağlantıları
unutmuş olmamız değil, dışardan ancak kısıtlı ölçüde yönlendirilebilmeleridir.
Uykuya dalma sırasında aklımızdan geçen ve henüz zihnimiz  uykuya dalmak üzere algılayacak kadar berrakken
gördüğümüz “hipnagojik” imajlar bu kurama girer.
 
**********************

Sizin Fikriniz…

Kelime
anlamı “unutulmuş hatıra” olan kriptomneziye çok sık rastlarız.
Örneğin  gerçekte  eski bir toplantıda başkasının önerdiği bir
çözümün, kendi fikriniz olduğundan emin olabiliriz. Plastik cerrahide yıllardır
uygulanan bir tekniğin, bir dergide yeni bir ameliyat tekniği olarak
yayımlanması da kriptomneziyle açıklanabilir.
“Yeni bir kokteyl”, yeni bir yemek tarifi ya da yeni bir basketbol antrenmanı egzersizi de başka
alanlardaki kriptomnezi örnekleri olarak sıralanabilir. Bazılarının bazen
başkalarının  fikirlerini dile getirme
eğilimleri nedeniyle meslektaşlar arasında da tartışmalar yaşanabiliyor. En
bilinen kriptomnezi örneği George Harrison’a ait. 1969 yılında yazdığı “My
Sweet lord”, dünya listelerinde birinci sıraya oturdu. Bunun üzerine 1963
yılında “He’s so fine” adlı parça listelerin zirvesine ulaşan müzik
firması Chiffsons’la mahkemelik oldu. Dava konusu  intihaldi: Melodiler neredeyse birebir
aynıydı. Harrison, Chiffsons’un parçasını
tanıdığını itiraf etti ama ondan kopya çektiğini kabul etmedi. Hâkim
psikanalize meraklı biri olmalıydı ki, Harrison’ın duygularını incitmeyecek şu
hükme vardı: Burada söz konusu
olan,  Harrison’ın bilinçdışı
belleğinde bulunan bir şeyi istem dışı kopyalamış olmasıdır. Ama isteyerek ya da istemeden, yapılan şey kopyalamaktı.
Harrison yarım milyon dolar telif hakkı ücreti ödeneğe mahkûm edildi. Daha
sonra da komediye son vermek için “He’s so fine” adlı parçanın bütün
haklarını satın aldı.
Son
yirmi yılın psikoloji kaynaklarında kriptomnezi, “bilinç dışı
intihalle” aynı anlamda kullanılıyor. Ancak bu doğru değil.
Doktor
Freeborn 1902’de Luncet‘te
yayımladığı bir vakada, 70 yaşında bir kadının yüksek ateşin neden olduğu bir
hezeyan sırasında birdenbire Hintçe konuşmaya başladığını aktarıyordu. Kadın
dört yaşından beri bu dili konuşmamıştı ve bir zamanlar bu dile vakıf olduğunun
dahi farkında değildi. Kadın iyileştikten sonra Hintçe geldiği gibi kayboldu.
Freeborn’un
bir meslektaşı, yazdığı yorumda, bu vakanın ona Coleridge’in anlattığı bir
vakayı hatırlattığını söylüyor: Cahil bir hizmetçi kız yüksek ateşliyken
saatlerce Yunanca ve İbranice nutuk atmış, daha sonra kadının küçük bir kızken
yüksek sesle okumayı adet edinmiş bir papazın hizmetinde çalıştığı ortaya
çıkmıştı. Bütün bu vakalarda “unutulan anılar” sonradan, çoğu zaman geçici
olarak bilince ulaşmıştı.
Kriptomnezi
o dönemde henüz intihalle bağlantılı
değildi.

 

Parapsikoloji
20. yüzyılda psikolojinin dışına itildi. Ama kriptomnezi kavramı anıların
geçici olarak bilinçten çıktığı, geri döndüklerinde ise, anı olduklarının
farkına varılmadığı süreçleri açıklamaya devam etti.
Krptomnezi psikanalizde bir
süreliğine daha da esrarengiz bir olgu haline geldi. 1934 yılına  ait bir Amerikan psikoloji sözlüğünde kriptomnezi şöyle tanımlanır: “Eski deneyimlerin bilinçdışı saikler
yüzünden unutulduğu ve böylece bir anı özelliğine sahip olmayan sözde yeni
oluşumların ortaya çıktığı
bir bellek durumu.”
Demek
ki unutma olgusunun yanı sıra açıklanması gereken “bilinçdışı
saikler” vardı.   Diyelim ki, geçen
hafta karmaşık bir sorunun ele alındığı bir toplantıdaydınız ve orada zeki bir
çözüm önerisinde bulundunuz. Ama tartışmalar devam etti, sizin fikriniz
benimsenmedi, bir meslektaşınız başka bir şey önerdi ve o önerinin denemesi
kabul edildi. Bir sonraki toplantıda bu önerinin sorunu çözmediği anlaşıldı.
Neyse ki meslektaşınızın başka daha iyi bir fikri vardı. Bu fikir sizin ilk
önerinizdi. Toplantıdakilere baktınız ve dehşet içinde fark ettiniz ki, bu
fikrin size ait olduğunun farkında olan tek kişi sizsiniz. Meslektaşınızın
beyninde bu arada neler oldu acaba?
Bunun
gibi bir vaka, iki farklı bellek türünün, semantik ve otobiyografik belleklerin
arasındaki büyüleyici farktan kaynaklanır.
Semantik
bellekte,
anı
değil, daha ziyade “bilgi” olarak adlandırabileceğimiz malzeme
bulunur: İnkübasyonun ne anlama geldiği ya da Pisagor önermesinin ne olduğu,
hayatta kalan eşin lehine bir vasiyetnamenin neye benzediği, Fransa ve
İngiltere arasındaki boğazın adı gibi bilgiler. Bu bilgileri hayatımızın bir
döneminde öğreniriz, ama ne koşullarda öğrendiğimizi sonra unuturuz.
Stockholm’ün İsveç’in başkenti olduğunu ne zaman ve nasıl öğrendiğini
söyleyebilecek kimse yoktur.
Otobiyografik
bellek ise,
kişinin
yasadıklarını muhafaza etmeye çalışır. Bu bellek neyi hangi koşullarda
yaşadığımızı kaydeder, en azından kaydetmek için büyük çaba sarf eder. Zamanla
pek çok şey unutulur ama bir olayın ne zaman olduğunu, kimlerin orada
bulunduğunu, akşam mı, gündüz mü, evin dışında mı, iş yerinde mi olduğunu
çoğunlukla hatırlarız. Otobiyografik bellekten yola çıkarak ürettiğimiz
şeylerin çoğu zaman böyle bir çerçevesi ve bağlamı vardır.
Önerinizi
sunduğunuz ilk toplantıda meslektaşınızın otobiyografik belleğinde kısa
süreliğine önerilen çözümün anısının bir parçası olarak kalmışsınız. Sizin
çözümünüz onun semantik belleğine ulaşmış ve orada o can sıkıcı sorunla ilgili
var olan bilgiyle ve buharlaşıp yiten
çerçeve içinde sizin önerinizle birleşmiş.
O halde kriptomnezi belleğin başarısızlığının bir sonucu değil,
onun başka bir ·bölümünün-
meslektaşınızda semantik belleğin, bir şeyi çok iyi muhafaza etmesi
sonucunda ortaya çıkar.
Kriptomneziyi üreten,
farklı bellek süreçleri arasındaki uyuşmazlıktır.

Bastırma Üzerine

Branşın
uzmanı meslektaşlarından oluşmayan kalabalık bir dinleyici grubunun karşısında
konuşma yapan her bellek psikoloğu, verilen arada kendine şu üç sorunun mutlaka sorulacağını bilir:
1.
İlk
soru: “Bellek egzersizle gelişir mi?”
2.
Sonraki
soru: “Kadınların belleği erkeklerinkinden farklı mı işler?
3.
Ve
nihayet: “Bastırma diye bir şey var mıdır?”
İlk
iki soru önemli değil. Belleğinizin egzersizle gelişmeyeceği konusunda sayısız
araştırma vardır. Ve hangi bellek türünden söz edildiği belirlendiğinde, hangi
egzersizin ne ölçüde belleği geliştirdiği açıklanabilir. Cinsiyetler arası
bellek farklılıkları konusunda da ayrıntılı araştırmalar mevcut. Bu
araştırmalar, kadın- erkek arasındaki farkların, kadın veya erkek tek tek
kişiler arasındaki farklarla kararlaştırıldığında ihmal edilebilir ölçülerde
olduğunu gösteriyor. Farklarla ilgilenenler kadın-erkek karşılaşmasından tatmin
edici sonuçlara varamaz. Kimi zaman fark kaydetseler bile, kadınların belleği
tıpkı erkeklerinki gibi çalışır.
Ama
şu üçüncü soru. Bu konuda da istemediğiniz kadar araştırma var. Neredeyse
yüzyıla yakın bir suredir bilimsel psikiyatri ve psikoloji dergilerinde
bastırma araştırmaları üzerinde yazılar yayımlanıyor. Sorun bu araştırmaların
sonuçlarının bir çelişiyor olması da değil. Günümüze değin “bastırma”yla ilgili
bütün konularda ağırlığı devam  eden  Freud’a başvurmak da çare değil: Onun
tanımları da bir yayından öbürüne değişiyor.

Mutlak Bellek Miti

Belleğimizin
bizi zaman zaman kesinlikle yanıltıyor olması,
yüzde yüz emin olduğumuz anılarımıza da etki ediyor. Aslında yaşlandıkça
gizlemeye çalıştığımız bir durum bu. Kendi belleğini dikkatle izleyen herkes,
anıların, üzerine yığılan şeylerin baskısıyla değiştiğinin bilincindedir.
Zamanın
anılara neler yaptığı konusunda tam tersi sezgilerimiz de olabilir. Geçen
yılların anılarımız üzerinde koruyucu bir etkisi olabilir, onların üstünü
örter, tahrifattan korur. Bu sezginin dile getirdiği metaforlar derinliğe,
gömülmeye, örten katmanlara göndermelerle doludur.
Freud’un
1900’lerde bozulmamış bellek izlerini arkeolojik buluntulara benzetmesi gibi,
Penfield da dönemin en gelişmiş suni bellekleriyle ilgileniyordu ve
keşifleriyle ilgili basında çıkan yazılarında ilgili metaforlara yer
veriliyordu. Montreal Star’da 1957’de
yayınlanan bir yazının başlığı şöyleydi: “Beynimizde
sinema filmi: Penfield şaşırtıcı keşfini açıklıyor.”
Aynı yıl Times’da
Penfield’in yapıtları üzerine yayımlanan bir makalede, Dr. Penfield’ in kısa
süre önce Ulusal Bilim Akademisi’nin huzurunda beynin bazı bölümlerinin tıpkı
bir video kaydı gibi işlediğini, insanın duyduğu ve gördüğü her ayrıntıyı
muhafaza ettiğini kanıtladığı ifade ediliyordu.
Yazının
ara başlıklarından biri “Built in hi-fi”,
yani “yerleşik ses sistemi” idi. Ses kayıt cihazlarının ve film kameralarının
Amerikan toplumunda yeni yeni tanındığı bir dönemde bu tür benzetmeler nöroloji
hakkında fazla bir fikri olmayanlar için modern bilimlerin beynimizde olanlara
nasıl yaklaştığını kavrama imkânı  sağlıyordu.
70’li
yıllardan itibaren bilgisayar insan beyni için en baskın metafor olsa da,
mutlak bellek teorisi her zaman “kayıt cihazı” olarak anılacaktır.
Geçmişin şimdiki zaman kadar canlı
olabileceğinin, Freud’un sözleriyle ifade edecek olursak, “bilinçdışının zaman ve mekân tanımadığının” kanıtı bu.
Deneyler
unutulmuş anıların, ayrı birer birim olarak aslına birebir uygun kaydedildiğini
de kanıtlıyor.
Kubbie,
Penfield tekniğiyle; belleğin doğrudan manipüle edilebileceğini söylüyordu: “Bu
ameliyat masasındaki bir Proust, Kayıp
Zamanın İzinde
‘nin elektrikli versiyonu adeta”.
Peki, ama bilinçdışı kayıp
gerçekten? Dr. Penfield ve meslektaşlarının geri çağrılan anıların daha çok unutulan (bastırılan)
olaylar olduğunu tespit etmiş olmaları çok önemli.
Penfield’in bulduğunu zannettiği
silinmez izler, kollektif bellekte yeniden üretilmiş gibi görünüyor. Bu izler, “Beynimizin sadece % 10’nu kullanıyoruz” ya da “Kadınlar
aynı anda iki farklı şeyi daha kolay yapabiliyor, çünkü onların beyin
yarımkürelerinin arasında daha çok bağlantı var”
gibi nöroloji mitleriyle
beraber beynimizde var olmaya devam ediyor. Kanıtlar çok kesin olduğu için
değil, mitlere inanmak istediğimiz için.
Mutlak
belleğe dair-Penfield’in kayıt cihazı, bilgisayar sabit diski- gibi metaforlar
kimi zaman kanıt olarak kullanılır. Şayet mekanik bir alet algıları
kaydedebiliyor ve sonsuza dek muhafaza edebiliyorsa, insan beyni gibi incelikli
bir organ neden yapmasın bunu? Sonuçta anıların beyin hücreleri arasındaki
bağlantılarda kaydedildiğini biliyoruz.
Ve
100 milyar civarında olduğu tahmin edilen beyin hücresinde bağlantıların sayısı
öylesine çoktur ki, tek bir beyinde birçok yaşama ait olaylar için de yer
olması gerekiyor.
Bu doğru: Bir
beyin asla “dolmaz”. Ama mutlak bellek teorisinin inandırıcılığına
gölge düşüren, yine beyin
dokusundaki bu kayıt
işlemidir. Günde ortalama 100 bin, yılda yaklaşık 30 milyon hücre
kaybediyoruz
. Beyin dokusu
da bozulma ve körelmeye
k
arşı koyamıyor. Beyin bir mekanizma değil, bir
uzuvdur ve sürekli değişen ağlardan ve döngülerden oluşur, kimyasal süreçleri
modüle eder, gündüz ve gece ritmini, uyanıklık ve uyku halini, hormon düzeyi
değişikliklerini, gelişme ve ölme döngülerini bilir ve kısaca söyleyecek
olursak bir bilgisayarın sabit diskinden ziyade bir parça puslu ve ıslak bir
yağmur ormanına benzer. Bellek izleri, bizim icat ettiğimiz suni bellekteki
bilgiler gibi steril değildir ve sonsuza değin muhafaza edilmezler, nöral
yayılmalara, çürümeye tabidirler.
Loftus
ve Loftus 1980’de psikoloji bilgisine sahip insanların % 84’ünün beynimizin her
şeyi sonsuza kadar kaydettiğini düşündüğünü tespit ettiklerinde Gloor ve
arkadaşlarının  araştırması henüz
yayımlanmamıştı. Ama yeni anketlerden sevilen bir teori olmaya devam ettiği anlaşılıyor.
Her
on kişiden dördü hala mutlak bellek teorisinin bu versiyonuna inanıyor. Yapılan
bir anketin sonuçlarına göre, psikiyatrların yarısı hipnozla bu izlere
ulaşılabileceğine, hatta gerektiğinde doğuma kadar geri dönülebileceğine
inanıyor. Bu ısrar ve inadın nedeni ne olabilir? Beynimizin belleğimizde olan
biten her şeyi kaydettiği düşüncesini bu kadar cazip kılan nedir?
Bu
sorunun kısmi yanıtı, kendimizin de “unutulan anılarla” ilgili
yaşadıklarımızdır. Sabah rüya görmediğimizi düşünerek uyanırız ama gün içinde
duyduğumuz ya da gördüğümüz bir şey
bize “unutulan” rüyayı hatırlatır. Hatta kimi zaman bir şeyi
–örneğin, beş yaşındayken yan komşumuz olan insanın adını- artık kesinlikle bilmediğimizden emin
olduğumuz durumlar vardır. Ama hafta soma bir kamyonun arkasında o kişinin
ismini görürüz ve o anda
“unutulan” ismi yeniden hatırlarız.
Yaşlı
insanlar bazen “elli yıldır hiç akıllarına
gelmeyen”
bir şeyi hatırladıklarını söylerler. Freud’un rüyalara giren
günün kalıntıları hakkında söyledikleri ise hepimizin tanıdığı,  yaşadığı şeylerdir: Bunlar muhtemelen
kaydedilmiş olan, sıradan şeylerdir. Kısacası bir şeyin belleğimizde olmadığından
yüzde yüz emin olduğumuzu iddia etmek oldukça aldatıcıdır. Böyle bir bilgi, o
anda devrede olmayan çağrışımlarla her an bilince çıkabilir.
Romana
bir arşiv olarak daha yakından baktığımızda fark ettiğimiz çifte anlam onun
insan belleğiyle ortak yanıdır. Öte yandan bizzat arşivler kendilerini bellekle
karşılaştırmayı çok sever. Bellek de sık sık bir arşiv olarak tanımlanır. Ama
anılar arşivdeki gibi sıralanmamıştır, kronolojik bir düzenleri, bölümleri,
başlıkları yoktur. Anılar için dosyalar gibi “var” ya da
“yok” diyemeyiz. Onlar bazen vardırlar, bazen de yokturlar.
Anılar
ucundan kemirilmiş, parçalanmış ya da üst üste dizilmiş olabilir. En önemli
fark ise, belleğin sınırlı olmasıdır. Önemli bir başka fark da, bir arşivin
arşivci öldüğünde bir anda yok olmasının mümkün olmamasıdır.
İşte
bellekle arşivin ilişkisi de ilk bakışta bu tür karşıtlıklardan oluşur: Anılar
daha esnek, tashih edilmeye muhtaç ve sürelidir. Arşiv dosyalarının ise belli
bir devamlılığı vardır. Onları elimize aldığımız gibi, yeniden yerlerine
koyabiliriz. Arşivler nesiller boyunca var olabilir ve zaman içinde
değişmezler. Şöyle demek de mümkün: Bellekte ortaya çıkanlar öznel, arşivden
çıkanlar nesneldir. Ancak bellek ve arşiv arasında bu karşılaştırma da maalesef
kolaycı bir karşılaştırmadır.
Simalarla,
yüzlerle ilgili belleği iyi olan insanlar bile genellikle bu simaların
hikâyesiyle ilgili zayıf bir belleğe sahiptir. Bir komşumuzun ya da dostumuzun
beş ya da on yıl önceki görüntüsüne ancak belleğimizi zorlayarak ulaşabiliriz.
Oysa aynı kişiyi o döneme ait bir fotoğrafta belki de hiç zorlanmadan tanırız.
Kendi ebeveynimizin, çocuklarımızın ya da eşimizin dahi yüzlerinden ziyade söz
konusu döneme ait bir fotoğrafını hatırlama olasılığımızın daha yüksek olduğunu
itiraf edelim. O kişinin şu andaki görünümü eski görünümüne ait anılara
ulaşmamızı engeller adeta.
Sevdiğimiz yakınlarımız
öldüğünde de onların yüzlerini hatırlayacağımız kesin değildir.

 

Yaşayan Anılara Karşı

 

Yüz
belleği görsel belleğin bir parçasıdır ve psikoloji bilimi henüz ilk yıllarında
bu bellek türünün büyük bir kapasiteye sahip olduğunu tespit etmiştir. Belleğin
sınırlarını arayan klasik deneyler 60’lı ve 70’li yıllarda gerçekleştirildi.
Sonuç giderek genişleyen bir kapasiteydi.
1967’de
yapılan bir deneyde deneklere 612 adet resim gösterildi. Her resme bakma süresi
altı saniyeydi. Sonunda önlerine iki resim kondu. Deneklerin hangi resmin onca
gördükleri 612 taneden biri olduğunu söylemeleri gerekiyordu. Cevapların % 98’i
doğruydu.
Görsel
belleğin kapasitesini tam olarak tespit etmek mümkün değil çünkü daha önce
insanın can sıkıntısı karşısındaki tolerans sınırı gibi başka bir engelin
çıkmış olması muhtemel. O halde sorun yer sıkıntısı değil.
Bu
deneylere, sınananın hatırlamak değil yeniden
tanımak
olduğu gibi bir itirazla karşı çıkılabilir:
Görsel
bellekteki bilgileri belli bir çabayla güncellemek mümkündür.  Sinemadan
çıktığımızda arabamızı ya da
bisikletimizi daha önce bıraktığımız yerlerin anısı, onu o gün bıraktığımız
yerlerin anısı gibi etkinleşseydi büyük karmaşa yaşardık.
Sokaklarda
uzun süre dolaşır, eskiden park ettiğimiz yerlere giderdik. Öyle görünüyor ki
belleğimiz eskide kalmış, aşılmış bilgileri atıyor, üstlerine yeni bilgileri
yazıyor ya da eskilere ulaşılmasını imkânsız kılıyor ve böylece sadece yeni
bilgiler etkinleşiyor. Bunun evrimsel avantajı gayet açık ama aynı faydalı
mekanizma ebeveynimizin, çocuklarımızın, eşimizin, dostlarımızın geçmiş
dönemlerdeki yüzlerinin anılarının silinmesinden de sorumlu.
Bu
yüzlere ait anılar sürekli aşılıyor, yenileniyor ve bu arada eski versiyonları
siliniyor. İşte  bu nedenle özlemle eski
fotoğraflara bakıyoruz: Bu eylem bize unuttuklarımızı
hatırlatıyor
. Fotoğraf ve anılar arasındaki tek ilişki bu değil. Anıların
asla sahip olamayacağı kalıcılığa fotoğrafların sahip olduğu söylenir. Anılar
bize bir insan yaşamı süresince eşlik edebilir ama bunu tek bir saniye dahi
aşamazlar. Başkalarının anılarındaki halimiz o anılarla birlikte yok olur.
Peki, fotoğraftan geriye kalan nedir tam olarak?
Bernlef
Karartılar adlı romanında demans hastası
olan Maarten’e karısı Vera’yla birlikte albüm sayfalarını çevirttirir. Aile
doktorları bunun, Maarten’in anılarını “düzene
sokmak için”
iyi bir yöntem olduğunu düşünmektedir.
Maarten’in bu konuda
değerlendirmesi şöyle: “Bir fotoğraf
makinesi için önemli-önemsiz, ön planda arka planda ayrımı yoktur. O halde ben
şu anda böyle bir makineye benziyorum. Kaydediyorum, ama hiçbir şey
yaklaşmıyor, ön plana çıkmıyor; geçmişe ait hiç kimse beni  bir jestle, bir mimikle, şaşırmış bir yüz
ifadesiyle etkileyemiyor. Şu binalar, su cadde ve meydanlar daha önce hiç
gitmediğim ve bundan sonra da gitmeyecegim kentlere ait. Ve bunların
fotoğrafları, tarihleri bugüne yaklaştıkça giderek daha ulaşılmaz, daha
anlaşılmaz oluyor.”
Demans
normal ye sağlıklı yaşamda da
fotoğraf ve bellek arasındaki ilişkide var olan belirsizlikleri arttırır.
Sağlıklı bir bellekte bile kişinin kendine ait fotoğraflarında zamanla
bağlantılı aynı ters orantı vardır: İnsan yaşlandıkça yeni fotoğraflardan
çok  “eski” fotoğraflarla anılarını
bağlamlandırabilir. Maarten’in karanlıktaki geçmişine ait fotoğraflarla ilgili
her şeyi anlatabilirken, diyelim on yıl öncekilere nüfuz edememesi, her
yaşlanan bellekte gerçek bir mekanizmanın tuhaf bir biçimidir. Fotoğrafların
gerçekten de bir şeyleri  gözümüzde canlandırabilmeleri
için anılara ihtiyaçları  vardır.
Bazen
bitpazarlarında elimize eski bir albüm geçer. Albüm 19. yüzyıldan kalma
olabilir. Yani albümden en genç olanlar dâhil herkesin, hatta şu kucakta oturan
kızın bile ölmüş olabileceği, çok eskilere at bir albüm. Hatta bu insanları
hatırlayan insanlar dahi çoktan ölmüş olabilir. Bu albümlerin bitpazarına nasıl
düştüğünü çoğu kez bilmeyiz. Belki ailenin yeni kuşakları yoktur, varsalar da
hiç tanışmadıkları aile fertlerinin fotoğraflarını önemsemezler.
Anılar
kendilerine ait fotoğraflara bir derinlik, bir üçüncü boyut katarlar, bir
anlığına fotoğrafın içine girilmiş ve orada görülebilecek şeylerle
ilgileniliyormuşçasına bakışları içlerine çekerler. Anılar olmadan
perspektiften de eser yoktur. Unutulmuş bir albümdeki fotoğraflara Maarten’in
en yeni fotoğraflarına baktığı gibi bakarız. Bakarız, ama hiçbir şey görmeyiz…

Unutma Sanatı

Anıları
keyfi olarak yok edebileceğimiz bir yöntem olsaydı şayet, sonuçları ne olurdu
acaba? Buna bağlı olarak şu soru sorulabilir: Böyle bir yöntemi kullanmak
akıllıca mı?
Marten
Toonder’in 1976’da yayımladığı, Bommel adlı kahramanın maceralarını anlattığı “Unutmanın Küçük Kitabı”nda ortaya attığı
soru tam da budur. Kitap küçük çaplı bir unutma felsefesi içerir. Toonder bu
kitabı altmışlı yaşlarının ortalarında yazmıştı. Hatırlamak ve unutmak üzerine
felsefe yapmaya başladığı yaşın hiç anlamı olmadığı söylenemez.
Belleği
tarafından yolda bırakılan Kant’ın görüntüsü korkutucuydu herhalde. Hastalık
iki yıl gibi kısa bir sürede Aydınlanma’nın en seçkin düşünürünü yok etmişti. Saf Aklın Eleştirisi’nin tek kelimesini
bile anlamayan kız kardeşi, artık yarım kalan cümlelerini tamamlıyordu. Hiç
olmazsa gündelik yaşama dair basit şeyleri aklında tutabilme çabası, “Bellek
Sanatı” ya da “Unutma Sanatı” üzerine felsefe yapmasını anlamsızlaştırmıştı.
Kant’ın yaşamına dakiklik ve disiplin hakimdi. Unutkanlığın yuttuğu ilk kişilik
özellikleridir bunlar. Notlar ve küçük kâğıtlar Kant’ın hayatını kontrol
altında tutma çabasının görünür kısmından başka bir şey değildi. Kant her
demans hastasının hissettiği giderek artan huzursuzluğunu ve sonra belleğini
kaybetme korkusunu kimseyle paylaşmadı.
Toonder
sevdikleriyle paylaştığı sürece güzel anıların keyfini çıkaran biriydi. Tek
başına yasadıklarından hiç etkilenmiyor ve bu anılar belleğinden hemen yok
oluyordu. Çoğu kez yaşanmış bir güzel olayın olduğunu söyleyenler en
yakınlarıydı ve bu olay ancak o zaman bir anıya dönüşüyordu. Toonder Wim
Kayzer’in kitabı “Güzellikler ve
Teselliler Kitabı”
yayımlanan yazısında güzel anıların ancak Phiny’yle
birlikte anlam kazandığını söylüyordu. İrlanda’da bir koyun kıyısındaki bir yaz
öğleden sonrasını hatırlayarak şunları yazmıştı: “Anılar olmadan güzel şeyler yoktur. Çünkü olağanüstü bir şey
gördüğümde, ne kadar güzel olduğunu söyleyecek biri gerekir bana. Bu güzelliği
anlatacak sözleri ben bulduysam şayet, onları        başkasına                                söylemek   isterim.    Anılar,   paylaşılan             heyecanın yarattığı    mutluluk duygusuyla oluşur. Ama o kişi artık yoksa o heyecan da yoktur ve bu, hüzünlü
bir duygulanıma neden olur,
çünkü artık güzelliğe açılan kapılar kapanmıştır.”
Toonder
bu düşüncelerini her zaman dile getirmiştir. En güzel anılar paylaşılanlardır
ve paylaşılan insan artık yoksa tam da bu anıları bir yük gibi algılar insan.
Bu anılar insana kaybedilenleri işaret eder.
Toonder
Güzellikler ve Teselliler Kitabı’na
yazdığı yazıyı şu kederli cümleyle bitirir: “Anılar insanı nadiren teselli
eder. Çünkü onlar bir zamanlar yaşanan şeylerin bir daha asla öyle olmayacağını
hatırlatır bize.” Bir zamanlar titizlikle ve sevgiyle korunan anılar artık acı
vermektedir. Toonder kendi belleğinin ona oyun oynadığını düşünmüş olmalı.

 

Kurban

Antoine
de Lavosier henüz yirmili yaşlarının ortalarında ünlü bir astronom, kimyacı ve
matematikçiydi.
Lavosier
o zamana kadar ağırlıkları olmadığı düşünülen gazları ölçerek isim yapmıştı.
Suyu hidrojen ve oksijen elementlerine ayrıştırıyor ve her elementin ağırlığını
ölçüyordu. Yeni rejime vergi reformu ve metrik sisteme geçişle hizmet ederek
özelde servet sahibi, politik olarak da kalkınmacı, ileri görüşlü biri olarak
kariyer yaptı. Kiraya verilen tarlaların genel müdürü olarak zirai yönetimine
büyük katkılar sağlamasına rağmen zan altındaydı. Geniş arazilerine rağmen
aniden yürürlüğe sokulan “Kira gelirlerini önleme yasası” yüzünden zor duruma
düştü. İdam edilmeden bir gece önce karısına yazdığı mektup taziye  mektubu
gibiydi. Onu teselli  etmek için  yine
ağırlığı ölçülemeyen bir şeyleri
ölçmesi  gerekiyordu: 50 yaşında ölmenin
artıları ve eksileri. Bunları karısına da yazmıştı:
“Nispeten
uzun bir kariyer var ardımda, özellikle de çok mutlu bir kariyer. Umarım bu
kariyer bana saygınlık da kazandırmıştır. Başka ne isteyebilirdim ki hayattan?
Öyle görünüyor ki, içine karıştırıldığım olaylar sayesinde yaşlılığın
olumsuzluklarını yaşamayacağım ve hayatımı sapasağlam bir insan olarak
bitireceğim ki bunu da hakkıma düşen artılardan biri olarak görmen gerekir…”
Kimileri sevdiklerini teselli
etmeye çalışırken onlardan kendisini yad etmelerini değil, aksine unutmalarını rica ediyordu. Bu cümleler çoğunlukla mektubun
da son satırlarıydı. Dufresne adında Normandiyalı bir cerrah karısına şunları
yazmıştı: “Sana vereceğim nasihat yok, sen uygun buldukların uyarınca davran.
Ama bana kulak vermek istiyorsan şayet, kocanı unut.” Dosyalarda tahrifattan
hüküm giyen noter Dufouleur’un karısına yazdıklarından: “Elveda, yüzbinlerce kere öpüyorum seni. Ara sıra bu zavallı dostunu
hatırla. Neler söylüyorum? Tam tersine, onu belleğinden silmeye çabala,
mümkünse şayet.”
Terör
rejimi sırasında tutuklananlar, düşman tarafından sarılmış askerler ve kendi
rızaları olmadan ölüme giden diğerleri son güçleriyle sevdiklerine bilgi vermek
isterler. İşte intihar eden insanların yapmadığı tam da budur?
Bundan
yarım yüzyıl önce veda mektubu bırakanlar ve bırakmayanlar hakkında tutulan
ayrıntılı bir istatistikten tuhaf bir şekilde bu iki grup arasında hiçbir fark
olmadığını görüyoruz.
Veda
mektubu bırakma oranı kadınlar ve erkeklerde, yaşlılarda ve gençlerde,
evlilerde ve bekârlarda aynı. Ebeveynin çocuklarına yazdıkları mektuplarla,
çocukların ebeveyne yazdıkları da aynı orandadır.
Sosyo-ekonomik
sınıf ya da etnik kökenin yanı sıra daha önce intihar teşebbüsü ve psikiyatrik
sorunlarla da dolaysız bir ilişki yok.
Peki,
kendi kararlarıyla ölmeyen insanların veda mektuplarındaki açıklamaların en
azından  bir kısmından bir çıkarsama
yapmak mümkün değil mi? Düşünün bir, hayatına kendi elleriyle son veren biri
dahi sevdiklerinde güzel anılarla yaşamaya devam etmek istiyor. Bu durumda
birinci ölümüne kendi karar veren biri onlardan ikinci kez öldürülmemeyi
istemek için doğru sözcükleri nasıl bulabilir ki? Az sonra yapacağıyla
sevdiklerinin anılarını acıya boğacağını bilen biri onlara nasıl hatırlanmak
istediğini yazabilir mi? Acının ve kederin sebebi kendisi olunca yakınlarını
nasıl teselli edebilir ki insan?
Veda
etmek zorunda olanlar, güzel anılarda yaşamayı umar. Yakınlarını kaybedenler
ise, hüzünle onların anılarını koruyup kollayacaklarına, yaşatacaklarına söz
verirler. Ancak birinin umduğu öbürünün verdiği söz bir yakarıştan öteye
gidemez. İki taraf da bilir ki, belleğimize kumanda edemeyiz. Bellek, en
yakınlarımızın anılarıyla birlikte de olsa kendi yolundan gider. Şayet en
kıymetli anılarımız gerçekten dokunulmaz olsaydı ve en güvenli şekilde
kaydedilseydi, anı nesnelerine gereksinim duymazdık. Anılarımızı besleyip
büyütürken  sonuca değil, o süreçteki
sevgi ve bağlılığa bakmak gerekir.

KAYNAKÇA

—————————————————————————————————
Yaşlandıkça Hayat Neden Çabuk Geçer? Belleğimiz Geçmişimizi Nasıl Şekillendirir?
Metis
Yayınları-Birinci Basım: Kasım 2008
Unutmanın Kitabı- Rüyalarımızı
Neden Hemen Unuturuz, Anılarımız Neden Sürekli Değişir? (Vergeetboek)-284 Sayfa

Almancadan Çeviren: Dilman
Muradoğlu Yapı Kredi Yayınları-4470

1.Baskı: Ağustos 2015

 

Tugberk
Tugberk
Azıcık okur yazar, çok dinleyen az konuşan, içindeki çocuğu öldürmeyen, ama polyannalarla pek anlaşamayan sıradan yurdum insanı ... Yaşamak adına insanca adamca, kavgadan gürültüden uzak tüm çeşitliliklerimizle bir olabilmek ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: