YENİ TÜRKİYE’NİN YENİ GERÇEKLERİ – Din, Laiklik, Eğitim, Finans, Liderlik ve Özgün Sosyal Düşünce –Osman ŞİMŞEK

Başlarken

Bu çalışma, günümüze değin medeniyetimizin değerlerinin dinamik tutulmasına hizmeti geçmiş tüm fızik(somut/pozitif) ve metafizik(soyut) bilgi üreten, toplumlarına İdeal ahlak örnekleri sunan, inşa edici mantığa sahip, diğergam düşünce adamlarının aziz ruhlarına ithaf olunur.

Batı medeniyetinin sosyal düşüncesini şekillenmesinde ana unsur olan ekonominin, yeni bir teorik kurguya ihtiyaç duyduğunu ifade edilmeye başlanması Batı medeniyeti için;

i- Yeni bir durum

ii~ Yeni bir evreye girmeyi ifade etmektedir. Bu konuda Batı medeniyetinin temel kurumu olan ekonomi merkezli iktisat bilgisinin, Batı medeniyetinin ekonomik soranlarını gidermeye yönelik olarak cevap üretmedeki başarısızlığına dikkat çekilmekte olduğu da görülmektedir.

Bu durum Batı medeniyetinde ikiyüz yıldır önder kurum vasfıyla sosyal, siyasal, kültürel olay ve olguları oluşturma ve sistemleştirmede ana unsur olan ekonominin ve onun zihniyet yapısının krize girdiğini ve böylece günümüz itibariyle, Batı’nın “bunalıma girme ve çözülme sürecini yaşaması” anlamına gelen bir safhayı ifade etmektedir.

Materyalist bir medeniyet olan Batı’nın pozitivist felsefe ve liberal-kapitalist sistemine dayalı ekonomi kurumunda meydana gelen bu yapısal kaosa göre, sosyal düşünce açısından bu medeniyetin, yeni yüzyılda ekonomi merkezli bir dünyaya küresel ölçekte cevap veremeyeceğini gösteren işaretler dillendirilmektedir. Zaten S. Hungtinton da, 21. yüzyılın ekonomi merkezli bir dünya olmayacağım, bu olgunun ancak 19. ve 20. yüzyılda geçerli kaldığına dikkat çekmiştir. Buna karşın 21. yüzyılda ise soyut değerleri sistematik bir kurgu ile inşa edebilen toplumların lider olabileceği vurgusu yapılmıştır. Bu bağlamda bilimsel yazında dini ekonomi ve dini milliyetçilik kavramlarının öne çıktığı bir dünyaya doğru gidilmekte olduğu söylenebilir.

Türkiye’nin ise bu yönde çok güçlü kendine has (özgün) bir sosyal düşünce anlayışı bulunmaktadır. Türkiye’nin bu özelliği, tam da 21. yüzyıl dünyasının ihtiyaç duyduğu bir niteliğe işaret eder. Türkiye’nin bu noktada kendi özgün sosyal düşüncesini fark edip özüne dönük değerleri kullanarak bilgi üretip ve onu sistemleştirip dünyaya ihraç edebilecek bir noktaya gelmesi halinde, son zamanlarda çok sıkça söylene gelindiği gibi, geleceğin lider ülkesi ve medeniyet taşıyıcısı rolünü yüklenebileceği kestirilebilir.

Türkiye, son 200 yıldan bu yana giderek artan Batılılaşma ve pozitivist bilim zihniyetine bağımlı olma tercihinden bu yana, kendi milli ve manevi değerlerine dayalı özgün sosyal düşünce üretememesine bağlı olarak, düşünce yapısını modern Batı medeniyetinin temelleri üzerine kurmuştur.

Öte yandan bir toplumun özgün sosyal düşünce anlayışı, o toplumun diğer toplumlardan ayırt edilmesine yarayan en önemli gösterge mevkiindedir.

Toplumların birbirlerine “benzeyen” yanlarının bulunmasına karşın asıl bunları birbirlerinden ayıran yön ise taşımış oldukları bazı “farklılıklar”dır. Bu farklılıklar; dini, ekonomik, kültürel, felsefi… anlayıştan kaynaklanabildiği gibi çeşitli sosyal parametrelere kadar uzanır. İşte toplumların farklılıklarını, kurumların benzemezliğini ortaya koyan bu özellikler, “insan” unsurunun şahsiyet yapısında da “farklılık taşımaya” yol açabilmektedir. Şahsiyet yapısının farklılık taşıması ise birbirine benzemeyen bu toplumların insanlarının sosyal eylemlerini ve etkileşimlerini, ekonomik tavır alış ve tutum belirlemedeki benzemezlikleri ortaya çıkarmaktadır.

Modernleşmeci bilim, 19. ve 20. yüzyılda dünya toplumlarını Batı medeniyet değerlerinin hegemonyasında tutabilmek için Batı dışı toplumlara; Batı medeniyetinin tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişteki modernleşme sistemini benimsemeleri, tavsiye görüntüsünde dayatılmıştır. Buna göre modernleşmenin gerekli olduğu, ancak modernleşebilmek için de pozitivist, liberal-kapitalist bir zihniyet yapısının gelişmesinin önemine dikkat çekilmiştir. Bu konunun Batı medeniyeti lehine sonuçlar ortaya koyabilmesi için sosyal bilimler yoluyla Batı dışı aydınlar üzerinde “düşüncede sömürgeleştirme”ye yönelik çok ince mahiyetli faaliyetler yapılmıştır:

i- Bu faaliyetlerin ilk olarak, özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı dışındaki toplumlara, üniversitelerde öğretilen sosyal bilim yoluyla gerçekleştirilmiş olduğu söylenebilir. Batı üniversiteleri aydınlanman, pozitivist, liberal-kapitalist değerler manzumesine dayalı sosyal bilim üretmişlerdir. Bu materyalist düşünceyi geliştiren sosyal bilim anlayışı, “modern bilgi ve bilim” takdimi ile Batı dışı üniversitelerde okutturularak, o toplumların insan düşüncesinin şekillenmesinde bu sosyal bilimin yöntemi ve bilim zihniyeti araçsallık bağlamında kullanılmıştır. Böylece Batı dışı toplumların aydınlarının kendi ülkelerinin üniversite koridorlarında askersiz, silahsız, bombasız bir şekilde “beyin ve sosyal düşünce sömürgeleştirmesine” tabi kılındığı söylenebilir. Buna göre de Batı dışı toplumların bu aydınlarının sekülerleşmesi sağlanarak, Batı sosyal biliminin ürettiği bilgi yoluyla bu toplumlar, sömürgeleştirilmeye çalışılmıştır.

Batı sosyal bilim eğitimine göre eğitilen Batı dışı bu aydınların da kendi toplumlarında; pozitivist, liberal-kapitalist bilginin ve onun metodunun bilimsel bir dil olduğunu, bunun dışındaki tercihlerin ise irtica ve çağ dışı, irrasyonel olduğuna yönelik baskıcı ve tek taraflı bir anlatımı ortaya koydukları görülür. Böylece kendi toplumlarınım özgün sosyal düşümce anlayışının gelişimine bir karşı duruş ortaya koyan bu aydınlar, modern bilim mutlak taraftarlığı (böylesi bir yaklaşım da bilimi ideolojileştirmeyi ortaya çıkarmakta] ile kendi toplumlarının milli ve manevi gelişimine karşı duran insan tipini ortaya çıkaran şahsiyet gelişimine neden olarak, özgün değerlerden hareketle vuku bulacak sosyal gelişmenin önünü tıkayabilmiş olmaktadırlar.

II- Batı dışı toplumların öğrencilerinin özellikle sosyal bilimler alanında Batı medeniyet değerlerini taşıyan merkez ülkelere eğitime gönderilmesiyle, burada Batı sosyal düşünce yapısına göre etkilenmeleri önemli bir politika aracını oluşturmaktadır. Batı sosyal bilim anlayışına göre eğitilen bu aydınların, ülkelerine döndüklerinde hem kamuda (bürokrat, teknokrat olarak) hem de özel sektörde çok hızlı bir şekilde önemli noktalara yükseldikleri görülmektedir. Bu kesim, Batı sosyal düşüncesinin taraftarı olarak kendi toplumuna ve kurumlarına Batı düşüncesini dayatarak, toplumun değerlerini yıpratmakta, milli değerlere bağlı insan tipolojisinin oluşumunu, sosyal bilim yoluyla çözülmeye yönlendirici şekilde bir eylem ortaya koyabilmektedirler. Bütün bu eylemler de çağdaşlaşma, ileri olma adına çizilen bir çerçevede gelişebilmektedir.

Batı medeniyetinin;

Bu modernleşmeci sosyal düşünce yapısı ve onun anlayışı ile son iki yüz yıl sürecinde, dünya toplumlarını kendilerine benzetmek amacıyla “tek tip bir insan ve toplum” yapısı oluşturmayı sürdürmüş olduğu gözlenmiştir. Bu sosyal bilim anlayışına göre Batı dışı toplumların, Batı’dan farklı sosyal, kültürel, dini, ekonomik, siyasal değerleri “hiç”lenerek, modernleşme kavramı yoluyla onların farklılık oluşturmalarına yarayan özgün sosyal düşünce yapıları “yok” kabul edilmiştir.

Ancak 21. yüzyılın kültürel çağ olması özelliğine bağlı olarak artık pozitivizm-liberalizm-kapitalizm etkileşimli tek tipleştirici sosyal düşünce anlayışı yerine özgün sosyal düşünce yapısına yönelik ihtiyaçlar ve arayışlar dinamizm kazanmıştır. Bu konuda içinde yaşadığımız günlerde kapitalizmin fınans merkezi Wall Street’de “Wall Street’i İşgal Et” aktivist hareketi Amerikan halkına “Tahrim’den Newyork’a” Arap baharından Amerikan kışına doğru akan sosyal düşünce yapısının değişimine duyduğu ihtiyacı da ortaya çıkarmış olduğu söylenebilir.

Aktivistlerin kullandığı “Biz yüzde 99’luk kesimiz, sizse yüzde l’lik kesimsiniz, bizi kontrol etmeye hakkınız yok”, “Zenginleri Vergilendirin”, “Benim Kurtarma Planım Nerede?”, “Bu Açığı Nasıl Kapatırız?” “Wall Street’in Ahlak Eksikliği Var”, “Açgözlülüğe Son” sloganları (http://www.haberhakki.com), Batı medeniyetinin ekonomiden başlayan sosyal düşünce yapısının ortaya koyduğu sorunların, O’nu bir medeniyet krizine yönlendirdiği görülmektedir.

Bu noktada Yeni dönemde, Türkiye’nin ikiyüz yıllık Batı sosyal bilimine ve onun sosyal düşünce yapısına bağlı bilim anlayışını, insan inşa etme yöntemini ve kurumları, bu medeniyet öncüllerine göre oluşturmaktan vazgeçmesinin gerektiği açığa çıkmaktadır.

Yeni Türkiye’den söz edilebilmesi için “yeni gerçeklerin” farkına varmak önemli bir aşama teşkil etmektedir. Türkiye’nin “yeni gerçekleri“ni, kendi özgün sosyal düşünce sistemini, bilim anlayışını yeniden kendi ölçeğinde çağın şartlarını da dikkate alan bir yorum gücü ile ele alma ihtiyacı bulunmaktadır. Bu noktada ekonomi, sosyoloji, siyaset bilimi, felsefi düşünce oluşturma, psikoloji, tarih felsefesi gibi bir toplumun sosyal düşünüşünü biçimlendiren ona şekil veren bu parametrelerin Türk toplumunun kendine has değerleri çerçevesinde yeniden inşa edilmesi, yeni bir “sistemsel” özgüııı sosyal düşünce üretilmesinin yolunun açılması bir gereklilik olarak Türkiye’nin karşısında durmaktadır.

21. yüzyıl sürecinde Türkiye için söz konusu olan “Yeni Türkiye ” tabirini kullanmanın bir moda kavram olarak değil de, sosyolojik bir ihtiyaç olduğu gözönünde bulundurularak ifade edilmektedir. Bu tabirin kullanılmasına dayanak olan ana tema ise Türkiye’nin son bin yıl sürecinde Anadolu’da sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel ve sosyo-politik alanlarda yaşamış olduğu tarihsel-kültürel dönüşümlerdir.

Selçuklu Türkiye’sinde bir yandan Moğol’ların önce ekonomik arkasında da siyasal baskısı sonucunda Anadolu Selçuklu’dan “Yeni Türk Devleti” olan Osmanlı’ya geçişi gerçekleşmiştir. Osmanlı ise daha yoğun olarak 19. yüzyılın ortalarından itibaren hissetmeye başladığı ekonomik çözülme ile 1854’den itibaren borçlanarak ve sonrasında Düyun-u Umumiye’ye teslim olup, siyasal olarak da çözüldükten sonra bu bakiye üzerinden 1923’de “Yeni Türkiye” olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti çıkmıştır. Günümüzde ise özellikle 2007 Cumhurbaşlığı seçimi ile başlayan süreçle, bu sefer Cumhuriyet’in kendi içerisinde yeni bir zihniyet algısının oluşmasına bağlı olarak bürokratik dönüşüm üzerinden “Yeni Türkiye”nin oluşma dinamikleri belirmiş gözükmektedir.

Selçuklu’dan Osmanlı’va Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne dönüşümün ilk ayağı ekonomik tağaiîilılaşma ve sonrası ise ağırlıklı olarak aydın-siyaset etkileşimine dayalı çözülmenin oluşmasıdır. Bu toplum çözücü faktörlerin, 13. yüzyılda, 20. yüzyıl başında ve şimde de aynı etkiyi (2001-IMF…ve Jakoben darbe kültürü [aydın tip], 28 Şubat süreci, küresel güçlerin bilinçli negatif etkileri) 21. yüzyıl başında da ortaya çıkarmış olduğu görülmektedir.

İşte bu dönüşümün 21.yüzyıldaki uygulamalarının bu günlerde, Türkiye üzerinde yaşanıyor olması ve tarihsel-kültürel arka planın (Selçuklu, Osmanlı) toplum üzerindeki etkisi de göz önüne alındığında, 2007 ve 2011 seçimleri çerçevesinde Cumhuriyet Türkiye’sinde sosyal ve siyasal gelişmeler artık “Yeni Türkiye” tabirinin kullanılmasını mümkün hale getirebilmektedir. Bu “Yeni Türkiye’min oluşumuna öncelikle özgün kültürel değerler ve bu değerlerden oluşan yeni bir kavramsal çerçevenin “sistematiksel” temeli, bilimsel-akademik faaliyet alanını oluşturma gereği dikkat çekmektedir.

“Özgün Sosyal Düşünme” merkezli çalışma neden yapıldı?

-Yeni Türkiye’nin “yeni gerçeklerini” anlamak,

-Özgün sistemsel bakışla bir sosyal düşünce sistemi inşa ihtiyacını toplum gündemine taşımak,

-Akademik bir hassasiyet oluşturmak,

-Yaklaşık iki yüzyıldır giderek aratan biçimde tek taraflı pozitivist, liberalist, kapitalist düşünce yapısına karşı farklı bir sosyokültürel yapı ve farklı bir bilim zihniyetinin varlığına dikkat çekebilmek ve

-Tek taraflı bilgi değil mukayeseli bilgi üretilmesinin teşviki ile bilime hizmet edilmesi amacıyla bu çalışma yapılmıştır.

Bütün bunlardan sonra bir yandan Batı’nın kendi sosyal düşüncesinin ana kurgusunu oluşturan ekonomi kurumunu artık yeniden ele almasının gerekliliği ortaya koyulmuştur. Öte yandan da bu ekonomik zihniyet ve onun çevrelediği sosyal düşünce anlayışı, bir küresel kriz girdabına girmiş iken, Türkiye olarak modern ekonomi merkezli bilim ve onun sosyal düşüncesine bağlı kalınarak bir “Yeni Türkiye” oluşturmak ne kadar gerçekçi ve ne denli akılcı olabilir, sorusu gündeme gelmektedir. Bundan dolayı dini ekonomi ve dini milliyetçilik kavramlarını da dikkate alarak 21. yüzyıl “Yeni Türkiye’sinin yeni vizyonunun oluşumuna yönelik özgün temelli çalışmalar önem taşımaktadır.

Sorun bu noktada temel bir çözümleme ihtiyacı içindedir. Bu çözümleme ihtiyacı, ülke, toplum ve değerleri, çağ, Batı medeniyetinin krizi parametrelerini aynı anda sisteme sokarak bir “yeni sistemsel bakış” üretilmesi gereğini ortaya çıkarmaktadır. “Yemi Türkiye’nin Yeni Gerçekleri” çalışması, Türk toplumun milli ve manevi bütünlüğünden sistemsel bir kurgu ile bakabilen bir bilim anlayışının oluşması adına çeşitli eksiklerinin bulunmasına rağmen mütevazı bir adım olarak değerlendirilmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir.

Bu çalışmada değerli katkılarını gördüğüm yayınevi sorumlusu Mehmet Ali Erdem Beyefendiye teşekkürlerimi sunarım.

Osman Şimşek 19 Kasım 2011, Ankara

TÜRKİYE’DE LAİKLİK KAVRAMININ ZİHNİYET TEMELLİ ANALİZİ

(Kapitalist akıl- LaikStk [Laisizm] ilişkisi)

Osman Şimşek

Türkiye’de laiklik, toplumun kendi içinden doğan ve olgunlaşan bir süreç olarak oluşmamıştır. Yine Türkiye’de laikliğe, din-devlet işlerinin ayrılığını bir düzene kavuşturmak için de fonksiyoneilik kazandırılmamıştır. Bunların yerine Türk toplumunun Batılılaştırılması ve liberalist-kapitalistik zihniyet dünyalı Batı modernleşmesini gerçekleştirme maksadının bir aracı olarak kullanılması amaçlanmıştır(Sezen 1994:79). Türkiye’de laiklik ile ilgili yaklaşıra ağırlıklı olarak bilimsellik taşımaktan uzak, bunun yerine ideolojikleşmiş bir anlayışı içermekte olduğundan, laiklik olgusuna yönelik görüşlerin “pek çoğu yanlıştır, gerçeği yansıtmaz” şeklinde görünmektedir. Bundan dolayı Türkiye’de laikliğe yönelik, biri övgü diğeri de yergi söylemini taşıyan iki farklı bakış açısına sahip yazın bulunmaktadır, Buna göre ideolojik bakış mahreçli olmayan ciddi araştırmalar ise oldukça az bulunmakta olduğundan(Sezen 1994 : 80], konunun tam çözüme kavuşturulmaması, giderek hassasiyettik derecesini daha da yükseltmiştir, Bu yükseliş öyle kesif bir hale gelmiştir ki, konuyu yeniden analitik olarak anlamak ve buna bağlı olarak da çözümleme gereksinimi, ihtiyaç gösterir hale gelmiştir. Çünkü dünya, 21,yüzyıl sürecinde liberalist-kapitalist toplum dinamiğinden, muhafazakâr öğelerin öne çıktığı yeni yaklaşımlara yönelmekte iken, özellikle Türkiye gibi medeniyetlerin geçiş koridoru olan bir sosyo-kültürel yapıda, laiklik anlayışı ve algısı daha önem taşır hale gelmiştir. Bundan dolayı bu incelemede, laiklik olgusu konusunda, birbirine zıt iki yazına karşın, bilimsel kıstaslar objektiflik içerisinde ele alınarak, sosyal realite gerçeklerini de dikkate alan bir yaklaşımla, Türkiye’de ki laiklik-toplum-zihniyet ilişkisi sorgulanmaktadır. Böylece Hungtinton’ın göre 21.yüzyıl, medeniyet paradigmasının dünya üzerinde etnisite ,din ve dil üzerinden hareketle kültürel kimlik farklılıklarının “medeniyet değerlerinin” mücadele alanı oluşturduğu süreçte(Tusicisny 2009: 221),Türkiye, özellikle 19.yüzyılın sonunda baş gösteren ve 20.yüzyıl boyunca da dayatmacı etkisini topluma hissettiren, jakobenistik anlamsal çerçevenin en başta gelen kavramlarından birsi de, Batı modern kültürel kimliğinin ifadesi olan laikliğin, söz konusu yeni dönem de toplum gelişimindeki rolünün analizi amaçlanmaktadır.

1. Laiklik kavramının analizi

Laiklik, Fransa’da Hıristiyanlığın geleneksel ruhani-dünyevi ayırımı ile birlikte, Fransa’nın ulus-devletçi anlayışı ile kilisesinin evrenselci ideolojisi arasındaki çatışmadan meydana gelmiş, Batı’lı bir kavramdır(Yazıcı 1994:64).

Eski Yunan’da ruhban kesiminin dışında kalanlara “tabi halk” manasında “laos” denmekteydi. Kelimenin etimolojik anlamından hareketle Latince “laicus”, Almanca “laie”, İngilizce “lay” ve Fransızca’da Laiqu “Laie” olarak kullanılmış olduğu görülmektedir(Sezen 1994: 66). Sözlük anlamı itibariyle laik kelimesi; dini olmayan şey, ruhani olmayan kimse, prensip, kurum, sistem, fikir anlamlarına gelmektedir(Başgil 1985:151). Greko-Romen kültürü içinde ve kültürün tarihsel sürecinde gelişmiş bir kavram olan laiklik, kullanım itibariyle belli bir kesimin dışında kalan, fakat yine de o toplumun dinine mensup olan grupları ifade etmektedir(Sezen 1994:66).

Katolik dünyasının, insanlarını, iki gruba ayırmakta olduğu görülmektedir. Bunlardan bir kısmına “Clergé=klerje” denilmektedir. Clergé’ler, Katolik dünyasının din adamları olup, toplumun ruhani kesimidirler. Bu kesimin de, kendi içinde tekrar, “Régulier” ve “Séculier” diye iki zümreye ayrıldığı görülmektedir (Başgil 1985: 151). Birinci gruba “Régulier”ler yani ruhaniler denmektedir. Bunlar dünyevi hayattan uzak yaşayan ve ömürlerini sadece manastırlarda ibadetle geçiren zahit tiplerdir. İkinci grup olan “Séculier” ise, “papaz piskopos gibi halk içinde ve herkesle birlikte yaşayan kilise hadimleri ve bilfiil dini vazife gören ayin sahipleri” tiplerdir.

Laik denen kesim ise,”régulier” ve “séculier” gruplarından hiç birisine mensup olmayan, zahit veya papaz sıfatı almayan ama özün de, vahiyle inmiş olan Hıristiyan kesimleri ifade etmektedir. Kavram başlangıçta bu manada değerlendirilirken, giderek anlam zenginliği kazanan laik kelimesi, geniş manada, dini olmayan ve ruhani bir varlık taşımayan fikir, müessese, prensip, hukuk ve ahlakı ifade eder hale gelmiştir. Şu halde “laik hukuk denilince dini olmayan ve esaslarını dinden almayan hukuku anlamak” gerekir. Laiklik kavramının bu gelişimine bağlı olarak, laik devlet denilince de dini inanç ve esaslara dayanmayan devleti anlamak gerekmektedir (Başgil 1985:152).

Bu bağlamda Batı’nın kendi sosyo-kültürel şartlarından oluşan hukukunda, laiklik; “din ile devletin ayrılması ve devletin din, dinin de devletin işlerine karışmamasıdır. Toplumda mevcut ve maruf din ve mezheplere karşı devletin, tarafsız bir vaziyet alması, bunlardan hiçbirini, diğeri aleyhine olarak, özellikle imtiyazlandırmaması; buna karşılık, dinin de devlete karşı, nispi de olsa, bir muhtariyet içinde ahlaki ve manevi hayatın nizamı olarak hüküm sürmesidir” (Başgil 1985:161) şeklinde ele alınmaktadır. Buna rağmen, uygulama ile teorideki laiklik kavrayışının toplumsal alan içindeki yansımalarının çeşitli toplum ve kültürel yapılarına göre değişmekte olduğunu da belirtmek gerekir.

Sonuç olarak Batı’da laiklik düşüncesinin oluşmasına neden olan olayları ve olguları, Batı toplumunun tarihsel gelişimi içinde sosyokültürel alt yapısında aramak mümkündür. Bunları da; Batıda kilisenin ekonomik anlamda materyalistleşmesi, inanç anlamında dualistik mantıkla beslenmesi ve ruhban sınıfının tarihsel süreç içindeki hataları, dualistik mantığın geliştirdiği din ve mezhep çatışmaları olarak belirtilebilinir. Ayrıca bu özelliklere ilaveten; değişen şartlara karşı taasupcu yaklaşım, materyalizme bağlı olarak; aydınlanmacı düşünce ve sonrasında pozitivist ve pragmatistik sosyal düşünce anlayışının hâkim toplum düşüncesi haline gelmesi, bireyselleşme zihniyetinin belirginleşmiş insan tipolojisi olması, buna bağlı olarak da liberalist -kapitalist “faydacılık” anlayışının artışı, örfi hukuktan ziyade vatandaşlık hukukunun belirmesi (Sezen 1994: 68), gibi olay ve olgular olarak belirtmek mümkündür.

2. Laikliğin sosyal düşünüş açısından tarihçesi

Laiklik, temel kavram olarak Batı sosyal yapısında üretildiğinden, laikliğin tarihçesini anlamak için, Batı’da, bu konuyu oluşturan, olup biten sosyal, kültürel olay ve gelişmelerin bilinmesi gereklidir. Ancak buna geçmeden önce konuyu ele alma biçimi açısından “gerçekliğin sosyal inşası” kuramından söz edip, bu kuramın ilgisi çerçevesinde, modern Batı düşüncesi-laiklik ilişkisine yönelik Batı gerçekliğinin sosyal düşünce inşasını anlamaya çalışılmaktadır.

Berger ve Luckmann’ın “gerçekliğin sosyal inşacı kuramı”,

“hangi tür olursa olsun bütün bilgi türlerinin genel bir özelliğinin onların sosyal olarak inşa edilmesi olduğu fikrinden hareketle bilginin sosyal olarak inşa ediliş sürecini a priori” olarak açıklamaktadır(Paker 2005:46).Buna göre söz konusu kuram, insanların içinde yaşamış oldukları dünyanın, tarihsel gelişim süreci içinde inşa edilmiş bilgilerden oluştuğuna dikkat çekmektedir. Böylece kurama göre bu gelişmeler, içinde yaşanılan toplumun özelliklerine bağlı olarak düşüncelerin, konuşmaların ve eylemlerin gerçekliğini inşa etmektedir(Paker 2005:51). Bu kurama göre Batı toplumları, başta rönesans, reformasyon ve teknik gelişme süreci etkisiyle, dini olan sosyal düşünceden uzaklaşan ilk toplumlar olmaları (Paker 2005: 34) sonucu, bu değişen bilgi türünün(rasyonaliter-akla uygun- bilgiden – irrasyonaliteci-akıl dışı- bilgiye geçiş) modernleşmeci “gerçekliğin sosyal inşasında” temel rol oynadığı görülmektedir.

Bu kuramsal anlayıştan hareketle, modernleşmiş Batı’da, onun düşünce sisteminin, “laikçi sosyal inşacı düşünce ve yönetimin” ortaya çıkarılışını anlamak mümkün görülmektedir.

Batı Avrupa’da Fransız İhtilalinin ortaya çıkardığı sosyal düşünce farklılaşması sonucu laik kelimesi, hukuk terminolojisine girmiştir. Fransız ihtilalinin ortaya çıkardığı sosyal düşünce farklılaşmasının toplum hayatındaki uygulaması, Fransa’da devlet ve hukukunun, kiliseden ayrılıp dinilikten çıkmasına yol açmıştır. Böylece Batı

Avrupa’nın kendisine özgü şartlarından dolayı Batı sosyal düşüncesinin değişmesine bağlı olarak, Batı Avrupa’da devlet ile Hıristiyanlık(din) arasında sosyal hayatı anlamlandırmada zihniyet farklılaşması belirmiştir(Yazıcıoğlu 1994:59}. Bu farklılaşmanın köklerini ise Roma imparatorluğundaki çeşitli sosyal ve siyasal olay ve anlayışların temellerinde aramanın gereği bulunmaktadır.

Roma imparatorluğu, inanç anlamında; imparatora tapma ve “çok tanrılı”lık anlayışı, ekonomik bağlamda ise sınıflı bir yapıyı ortaya çıkarmış, sömürgeci bir devlettir(Bilgiseven 1985: 433}. Roma imparatorluk düzeni içinde doğup yayılan Hıristiyanlık, önceleri Pagan Roma toplum yapısında yer altı örgütü şeklinde iken M.S. 378’de devlet dini haline dönüşmüştür. Böylece M.S. 378’den itibaren Roma imparatorluğu, kilise organizasyonu merkezli, sınıflı hâkimiyet kuran bir din devleti düzenine sahip olmuşturf Sezen 1994: 66).

Hıristiyanlık ve Hıristiyan kilisesi, Roma topraklarının yayıldığı bölgelerdeki insanlara tevekkül ve dünya hayatından uzaldaşma isteğini öğreten bir anlayışı yaygınlaştırdı. Kilise tevhitçi (Tek bir Allah inancına dayalı) din olan İsa’nın dininin ve İncil’in tahrifinin oluşmasında temel teşkil eder oldu(Bilgiseven 1985:436). Buna göre

Hıristiyan kilisesinin bünyesel yapısı, gerçek(tevhit) dinin önünü tıkamış olup hakikatin önünün açılmasının yolunu kesmesi sonucu, insanların dinden soğumasına ve dine karşı düşmanca tutum içerisine girmesine yola açtığı söylenebilir. Buna göre daha sonraları sistemleşen materyalist, pozitivist, pragmatistik felsefeler gerçek sebep değil, Batı da ki bu uygulamalara bağlı olarak ortaya çıkan “sonuçlar” olarak görünmektedir.

Roma imparatorluğun da Hıristiyanlığın tevhitçi yönünün bozulması ve buna bağlı olarak insanlar arasında ya tamamen maddeci ya da sırf maneviyatçı, zıt değerlerin oluşmasına yol açtıran kilisenin, Batı Avrupa’da, laildiğin ortaya çıkmasına neden olduğu da söylenebilir(Bilgiseven 1985:436). Söz konusu antagonizmin(düşmanlığın) oluşması; Batı Avrupa ortaçağ sürecinde laildik kavramı, yasama, yargı ve yürütme konusunda kilise ile devletlerarasındaki yetki çatışmalarından kaynaklanmış, bunun Batı açısından belirli sınırlarda ve şartlarda haklılık kazanmış olduğu da belirtilebilinir. Ancak bu durum, yeni bir dinsizlik hareketinin ortaya çıkmasının da, nedenini oluşturmuştur. Böylece Hıristiyanlık ya da genel manada “din”in, “bazı tutum ve şartlarda laiklik veya benzeri bir sisteme” neden olabilmesinin mümkünlüğü ifade edilerek, “laiklik, din müessesesinde toplumun ihtiyaçlarına cevap verebilecek herhangi bir gelişme kaydedilmemesi neticesi ortaya çıkar” görüşü hakimiyet kazanır olmuştur(Sezen 1994:66].

Sonuç itibariyle Avrupa tarihinin toplumsal hareketlerini iki temel dinamik üzerinden açıklamak mümkün gözükmektedir. Bunlardan ilki, bu ülkelerde bulunan sınıf kavramı, buna bağlı olarak sosyal sınıfların varlığı ve sınıfsal çelişkilerdir. Diğeri ise Hıristiyanlığın varlığıdır. Söz konusu toplumsal yapı da, dünyevi ve ruhani şeklinde kendi içinde ayrılarak, düaliastik(ikili) bir yapıyı oluşturur. “Laiklik” rejimi de Hıristiyanlığın klasik geleneksel-ruhani farklılaşmasından oluştuğundan(Yazıcıoğlu 1994:59), bu dualiter(ikili) yapının da, liberalist-kapitalist zihniyete sahip burjuva ekonomik kesiminin ideolojisi olarak biçimlendiğini de söylenebilir.

3. batı da laikliğin dualiter (ikilik) mantığının tarihselliği

Dualite, kelime itibariyle Türkçe’de “ikilik”, “ikilem”, “ikili denge”, gibi çeşitli şekillerde ifade edilmektedir. Dualite kavramının sosyal düşünce alanındaki anlamı ise” doğadaki, evrendeki karşıtlık ve birbirini tamamlayıcılık ilkesini ifade eden “bir anlamda ele alınmaktadır. Buna göre dualite; “birlik-çokluk, ruh-madde, şekil veren-şekil alan, gök-yer, spiritüel alem-fıziksel alem, vicdan-nefsaniyet, özgecilik-bencillik, saflık-kirlilik, mikro kozmoz-makro kozmoz” (http:// www.medyasozluk.com, 03.01.2011, 14:58], yeryüzü devleti-tanrı devleti (Ağaoğulları/Köker 2004:148) vb. gibi bir anlamda “karşıtlık ve birbirini bütünleyicilik gösteren iki şeyi, iki gücü, iki varlığı, iki unsuru ifade etmede kullanılır” (http://www.medyasozIuk.com, 03.01.2011, 14:58].

Hıristiyanlık, Mısır’dan Batı Avrupa’ya kadar bir dizi kültürden değişik etkiler almıştır. Hıristiyanlık, bu etkiler arasında varlığı birbirinden bağımsız iki cevher yani, ruh ve madde olarak algılayan ve eski Yunan felsefesinden, Roma hukukundan ve diğer mahalli kültürlerden aldığı “ikici” dünya görüşü yani dualiter bakıştır. Bu etkiler, Hırisitiyan düşüncesinde varlığın ve beşeri, “dünyevi” ve “ruhani” olmak üzere bağımsız iki ayrı kategoride ele alınmasına yol açmıştır. Bu ayırımın sonucuna göre Hıristiyan toplumlarının birçok faaliyet alanında günümüze değin somut olarak görülmektedir. Batı’daki bu dualiter bakış açısı, Batı’nın hem Hıristiyanlığın hem de aydınlanmacı, pozitivist ve liberalist-kapitalist sosyal düşüncesi ile Türkiye’nin özgün sosyal düşüncesi arasındaki “sosyal düşünüş” farkının ana ayırt edici özelliğini oluşturduğunu belirtmek mümkündür. Her iki sosyo-kültür sisteminin “madde(eşya)-insan- toplum” bakışlarındaki farkı, bu noktanın oluşturduğunu söylenebilir. Çünkü Türk toplumunun özgün sosyal yapısında dualiter bakış açısı söz konusu değildir. Bunun yerine “birlikçi”/”bütünlükçü” bakış açısı bulunmaktadır(Bilgiseven 1985:51,54]. İnsan-evren- madde-toplum-din..vb. Bu anlayış çerçevesinde bir bütün olarak ele alınır. Böylece örneğin din-toplum ilişkileri, bilim-din, insan; ruh ve beden “birliği” çerçevesinde, siyasetin ise devlet-toplum ya da devlet-millet “bütünlüğü” şeklinde ele alındığından, dualiter bakış ve onun ortaya çıkardığı kurum/lar ve onların ilişki düzlemi bu zihniyete göre yeterince güçlü kanıtları (argümanları) oluşturamayacağı ifade edilebilir.

Batı Avrupa’da Hıristiyan toplum düzeyinde dualiterlik kavramı ele alındığında, Hıristiyan toplumu oluşturan fertlerin kendi içlerinde “ruhban” ve “laikler” olmak üzere iki kesime ayrıldığı konusu daha önce belirtilmişti. Ruhbanın Hıristiyan topluluk içindeki fonksiyonu ruhani, laikinki ise dünyevi olmaktadır.

Türkçe’de kullanılan “laik” sözcüğü esasında Fransızca’da hem isim hem de sıfat olma özelliği taşımaktadır. “Katolik kilisesi hukukunu derleyen ” codex iurus canonici” ‘ye göre isim olarak “laik”, geçerli bir vaftizle vaftiz edilen ve bütün hak ve yükümlülükleriyle Hıristiyan olan kişidir”(Yazıcıoğlu 1994:60).Yani buna göre St

Augustinus’un geliştirdiği vaftiz inancına göre laiklik- vaftiz ilişkisi, vahye dayalı ya da Tanrı merkezli bir semavi din inancına bağlı olarak gelişmiş olduğu söylenebilir(Ağaoğulları/Köker 2004:146). Bu da Pozitivist felsefe içerikli kapitalist- liberalist düşünceyi üreterek Batı’da ekonomik anlamda, önce klasik ve daha sonrasında neo- klasik iktisat rasyonalitesine dayalı ekonomik çatıyı (Mirokhor/ Arkari 2010:27); akıl merkezli, vahyi yok sayan bir toplum anlayışına dönüştürmektedir. Buna göre laikliğin, modern liberal ekonomi eşliğinde çağdaşlığı ve pozitif düşünceyi temsil ediliyor olarak takdim edilmesinin, ciddi bir bilgisizliği, bilinçli olarak anlam daraltmasını ve buna dayalı olarak da ideolojik dayatmayı içermekte olduğu söylenebilir.

Buna göre toplumu, jakobenizm yolu ile aldatarak, baskı altında tutarak yönetmenin amaçlanması, Türkiye açısından “laik”liğin ciddi bir sosyal patolojik(hastalık) bir kavram olarak kullanıldığını ortaya koymaktadır.

Dualiter bakış açısından hareketle laikliğin sıfat olarak içerdiği anlam ise, bir varlık ve yahut ilişkinin, laike ait olana yani dünyevilik özelliğine vurgu yapılarak, ruhbanlığa ait olanın ifade edilmemekte olduğu anlaşılır. Buna göre örneğin “laik kıyafet” ifadesi, özel giysisi olan ve ruhbanın giyindiği gibi giyinmeyen “laik” anlamına gelmekte olduğu anlaşılır. “Laik devlet” kavramından ise ruhban olmayan, “laiklerin yönettikleri ve onların koydukları kurallar doğrultusunda işleyen devlet”in ifade edilmekte olduğu söylenebilir(Yazıcıoğlu 1994:60).

Hıristiyan cemaatin kurumlaşması sürecinde de yersellik – göksellik dualiter bakış açısının kavramlaştırma mantığını da görmek mümkündür (Ağaoğulları/Köker 2004:149).

Batı toplum tarihinde çok eski (kadim) dönemlerden özellikle 20.yüzyıhn başına değin genel de, Hıristiyanlığın siyasal iktidar arzusu ile dünyevi iktidarın, dualiter bakışa bağlı olarak bir geriliminin süregeldiğini söylemek pek yanlış olmayacaktır(Ağaoğulları/ Köker 2004:130). Buna göre bir yandan kilise (ruhani), öte yandan devlet(dünyevi) ikiliği (dualiterliği) dikkatlerden kaçmamaktadır. Dualiter Batı mantığına göre bir tarafta St Augustinus’un “yeryüzü devletî” olarak ifade ettiği “Civitas teırena”, öte yanda ise ” Civitas Der” yani kilise bulunmaktadır (Yazıcıoğlu 1994:60].

Birbirleriyle üstünlük yarışına girmiş olan dünyevi otoriteyi temsil eden devlet ile ruhani otoriteyi temsil eden kilise, bu dualiter mantığın tabii sonucu olarak sosyal gerilimin odağını oluşturmuşlardır, Batı sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomi tarihinde bu dualiter bakış farklılığmdan kaynaklanan iktidar olma mücadelesi hep var olagelmiştir. Bunun sonucunda kimi dönem bazen imparator ve krallar ruhani alana hükmetmişlerdir. Kimi dönem de ise bazen ruhani otorite (kilise) devlete hükmetmiştir. Bu kavganın temel dokusunu, Batı medeniyet değerlerinin dualiter bakış açısına dayalı yapısından kaynaklanmakta olduğu söylenebilir. Dünyevi ve ruhani iki iktidar odağı arasındaki bu çatışma,” Fransa’da 1905 yılında “laiklik” adı verilen ve nazari olarak her ilcisinin de kendi alanlarında özgür olmalarını öngören din politikası ile noktalanmıştır(YazıciGğlıı 1994:61).

Sonuç olarak dualiter bakış açısından hareketle laik devlet yapısında; din fertlerin ruhsal ve ahlak dünyalarında, kendi özel alanlarında, devletin ise bu fertlerin dış yapılarmda(cisimleri) ve genel sosyal ilişkilerinin belirlenmesinde etkinlik taşımaktadır. Buna dualiter bakışla ferdi; ruh yapısı ile bedensel yapısını birbirinden ayıran iki ayrı yönetim merkezinin kontrolüne sokarak, fertteki çatışmayı destekler bir görüntü sergilenmiş olmaktadır. Böylece bünyesinden ruhani ya da dini olanı söküp atan modern devlet, “yeni bir laik din aramış ve bunu ırk ve insaniyet gibi fikirlerde bulunduğunu” düşünerek(Başgil 1985:165), söz konusu anlayışı, Batı dışı toplumlara modernleşme şartlarından vazgeçilemez bir ilke olarak ihraç etmiştir. Türkiye’de modernleşebilme adına bu alınılan yapan toplumlar kervanına katılmıştır. Böylece”Türkiye yeni devlet modelinde, ihtiyaç ve zaruret hâsıl olduğunu söyleyerek, laikliği Batı’dan” aktarmıştır(Sezen 1994:67).Oysa Batı, dualiter anlayıştan dolayı yüzeysellik taşımaktadır. Türkiye’nin özgün kültür değerleri ise yukarıda da belirtildiği gibi “birlikçi/”bütünlükcü” olduğundan, Batı, bu anlamda bir parçalayıcı, ayırt edici, farklılaştırıcıdır. Bundan dolayı Batı’da, toplumların ahenk, bütünlük, birlik durumuna ulaşması ümidiyle bir dönem “fertçilik”, bir dönem “komünizm” denemelerine başvurulmuştur.

Günümüzde ise “demokrasi” halen denenmeye devam etmektedir. Ancak bu denemelerin hiç birisinde beklenen düzeyde ahenkli bir sosyal bütün sağlanamamıştır.

Dualiter mantık, fertçilik kimliğini savunduğunda, sistemik düşünme kapasitesi, ancak fert için toplumu feda ettiği görülmektedir. Yine materyalistik dualiter mantığın bir başka versiyonu olan komünizm de, ferdin özel teşebbüs gücü yok kabul edilerek ferdin, özel mülkiyetçi yanı toplum için yok edilerek hep bir ayrıştırıcılık belirmiştir (Bilgiseven 1994:90). Oysa Türk toplum yapısında “birlikçi” ve “bütünlükçü” sistemik düşünce yapısında ise bundan söz etmek mümkün görülmemektedir. Bu açıklamalardan hareketle laiklik düşüncesinin dualiter mantıklı çıkış noktası, Batı medeniyetinin sosyal yapısıdır. Bu yapının kültür kodlarına göre laikliğin gelişmesine rağmen, orada dahi dualiter mantıktan dolayı sorunlu, çatışmacı ve kavga üretme süreçlerinin yakın zamanlara kadar yaşandığı görülmüştür. Böylesi sorunlu “ikili” parçalayıcı bakış açısından hareket eden bir kavramın, sosyal yapı özelliklerinin Batı medeniyetinden bambaşka olan toplumlarda çok daha büyük kaoslar, çatışmalar ve birbirleriyle sürekli kavgalı parçalanmış “ikili” yapıların ortaya çıkmasını kolayca sağlayabilmesi pek muhtemel gözükmektedir.

4. BATI ‘DA “İNSANLIĞI TANRI “SIZ VE “KRAL “SIZ ÖRGÜTLEME ZİHNİYETİ OLAN “LAİSİZM’, TÜRKİYE İÇİN “LAİKLİK “Mİ DİR?

Türkiye’de din-devlet- toplum konuları incelenirken en çok karıştırılan konuların başında, “laiklik” ve “laisizm” kavramları gelmektedir. Bu kavramların zihniyet içeriği birbirlerinden farklı anlamlar taşımasına rağmen, bilerek /art niyetle ya da bilmeden karıştırılan kavramlardan birisi olan “laisizm”i, “laiklik” gibi kullanma alışkanlığı yaygınlık taşımaktadır. Bu açıklamalardan sonra her iki kavramın kullanım itibariyle farklı amaçları ifade etmesinden dolayı “laisizm”, köken açısından “bir fikir akımını ifade etme” anlamında kullanılmasına karşın, laiklik kavramının ise “bir hukuki statü ve din politikası bağlamında” ele alındığı farkına dikkat çekildiği görülmektedir (Yazıcıoğlu 1994:63). Tanımlamalardan ve kavramın çıktığı kaynak olan Fransız sosyal yapı özelliklerinde görüldüğü gibi “laiklik” ve “laisizm” başka başka anlamlara gelmektedir. Bu farklılık vurgusundan hareketle laisizm; temelde Batı Avrupa’da özellikle aydınlanma felsefesinin yaygınlık kazandığı süreçten sonra toplumun görünen yüzünde ya da toplumun dış cephesinde Hıristiyanlığın etkisini ortadan kaldırmak amacıyla feodal bir kurum olarak kilisenin, toplumdaki ekonomik, hukuki ve politik etkinliğinin en alt düzeylere indirilmesi görüşünü savunmaktadır. Buna göre laisizmci anlayışı, kilise ya da din organizasyonunun, devlet düzeninden uzaklaştırılmasını sağlayıcı fikir akımı olarak belirlemek mümkündür ( Tabakoğlu 1988:13). Böylece laisizm, Batı Avrupa sürecinde aydınlanmacı düşünce etkisiyle, “toplumun tüm faaliyet alanlarını kilise etkisi ve dini normlardan arındırmayı amaç” edinmiş hükmedici bir akım olarak görülmektedir. Fakat laiklik; “bunu, sadece devletin görev alanına inhisar ettirmiş” olduğundan(Yazıcıoğlu 1994:63), temelde “laiklik” île “laisizm” arasımda mantık ve pratik farklılığının belirginliği açıkça ortaya çıkmış olmaktadır.

Ancak bu kavramların siyasal etimolojisinin oluştuğu toplumsal mekân olan Batı Avrupa’da, söz konusu kavramların masıl ve niçin oluştuğuna bakılmalıdır. Böylece “laiklik” ve “laisizm”in zihniyet içeriklerinin, daha güvenli bir analize tabi tutulması mümkün olabilir.

Toplum hayatında sosyal realiteyi meydana getiren olay ve olguları oluşturan etmenler birden fazladır. Yani çok faktörlü olarak gelişir(Bilgiseven 1994:13). Sosyal bilimlerin bu genel değerlendirme ilkesinden hareketle, Batı Avrupa’da sosyal düşünce ve buna bağlı olarak toplumsal, siyasal, ekonomik yapının değişim dinamiklerini lö.yüzyıldan bu yana pre- kapitalist dünyanın kimliğinde uyarım teolojik ve entelektüel değişime yol açmaya başladı(Warde 2010 :67). Ancak somut da olarak 17.-18. yüzyıl sürecinde beliren zihniyet değişikliği ve onun ortaya çıkardığı aydınlanma çağının felsefi anlayışı ile değişim başlamıştır. Bu dönem Batı Avrupa’sında din-toplum-siyaset-devlet çatışmaları sonucu, Hıristiyanlık dinine karşı aklın üstünlüğü ilkesi benimsenerek, din ve dine dayalı düşünce anlayışının devlet-siyaset-toplum ilişkiler ağından çıkarılması hatta sürülmesi söz konusu olmuştur. Ancak bu durum, 17 ve 18. yüzyıllar sürecindeki yukarıda da ifade edilen diğer sosyal olay ve olguların toplam etkisi sonucu, Batı Avrupa’nın kendi sosyoekonomik ve sosyo-kültürel koşullarına has olarak oluşma özelliğini taşımaktadır. Böylece aydınlanmacı anlayış gereği din, vahiy ve görünmeyene iman etme ve sosyaliteyi buna göre bir ölçüde tanzim etme anlayışı yerine, doğa bilimlerinin kanunlarına göre düşünme yani dine- Hıristiyanlığa karşı akıl ve pozitif bilimi ön plana çıkarma esas alınmıştır. Batı Avrupa’da anılan süreçte, akıl ve pozitif bilim yeni bir din üretmiş ve yeni bir mateıyalistik ideolojiyi oluşturmuştur. Bu yeni ideoloji “laisizm”den hareketle sosyal yaşam anlayışını bu yönteme göre belirleyerek artık takip edilecek ana yolun, din ya da Hıristiyanlık düşüncesine göre değil de, doğa kanunlarının işleyişinden harekete eden akıl merkezli düşünce yapısı olmuştur(Tabakoğlu 2005-b:130,132). Böylece “laisizim”ci düşünce, sosyal düşünce farklılaşmasından dolayı, Batı Avrupa’da Hıristiyan kilisesi ile siyasal yönetim arasındaki çatışmayı belirginleştirerek, dinin, bir elit vasıtasıyla bu fikri, toplumun görünen tüm alanından uzaklaştırmasını sağlamıştır. Kilise ile siyasal yönetim arasındaki çatışma sinyallerini ise Fransa’da 1789 devriminden bu yana gelenekselciliği temsil eden kral taraftarları ile bu kesime karşı; akıl, sermaye, özgürlük, gibi yeni değerleri temsil eden cumhuriyetçilerin sürekli çatışma içinde olmalarından anlamak mümkündür. Gelenekselci kesimin yani kral taraftarlarının Hıristiyanlığın temsilci konumundaki katolik kilisesiyle işbirliğine girmelerine karşın, “laisizm’^ savunan cumhuriyetçiler, 1876 seçimlerini kazanmışlardır. Yönetime gelen bu kesim, Fransız toplumunun sosyal yapısında, dine dayalı değerlerinin devlet aygıtından uzaklaştırılması için laisizmin bazı ilkelerini toplum hayatına geçirmişlerdir. Dini toplum hayatından uzaklaştırıcı görüşleri de savunmuşlardır. Bunun tabii sonucu olarak da, anılan süreçte Fransa’da okulların, büyük ölçüde kilise ve manastırların elinden alınarak, pozitivizm etkisindeki Aydınlanman düşünürlerin kontrolüne geçirilmesi savunulmuştur.

Böylece “insanlığı Tanrı’sız ve kralsız örgütlemek” amaçlarını gerçekleştirmek için okulların kontrol ve yönetimi, kilisenin ve manastırlardan laiklere geçmiştir. Buna göre okulların devletleştirilmesi görüşünü destekleyenler başarı sağlamışlardır. Bu değişimi eğitim üzerinde gerçekleştiren “laisizm” ci akım, sonrası süreçte hedef büyüterek, toplumdaki kültürü ifade eden diğer sosyal alanlara bunu kaydırarak, “ahlak, hukuk, güzel sanatlar, devlet yönetimi gibi toplumun tüm faaliyet alanlarının” Hıristiyanlık dininin ve onun kurumsal taşıyıcısı olan kilisenin etkisinden temizlenme çalışmalarını da savunmuşlardır.

Bu gelişmelere bağlı olarak Fransa ‘da 1905’de “Kiliselerle Devletin Ayrılması” yasasının çıkarılması sağlanarak “laisizm”ci anlayış, gelenekselei anlayışı siyasal alandan uzaklaştırıcı kamu gücüne sahip olmuştur.

Fransa’da, “laisizm”ci anlayışın geliştirdiği “yasalarla oluşan hukuki statüye”, “devletin laikliği” veya kısaca “laiklik” denilmektedir”. Oysa Batı Avrupa tarihsel sürecinde devletlerce dört tip din politikasının uygulandığı görülmektedir. “Bunlardan ilki; devletin bir dini benimseyerek ülkesinde başka dinlerin icrasını yasakladığı “devlet dini” rejimidir. Bu rejimde kilise, devletle uzvi bir bütündür. Devletin siyasi, idari, hukuki mekanizması kilise normları doğrultusunda işlemektedir. Ortaçağ Fransa’sında bu rejim yürürlüktedir(Yazıcıoğlu 1994:63].

İkinci tip devletin din politikası ise devletin bir devlet dini benimsemesinin yanında, ikinci sınıf din saymakla birlikte başka bazı dinlerin faaliyetlerine de izin verdiği ve onları da bir ölçüde desteklediği rejimdir. Devlet dini yanında icrasına izin verilen dinlere Fransızca’da “tanınan dinler” denilmektedir. Devrim öncesi yıllarda Fransa’nın bu politikayı izlediği söylenebilir.

Üçüncü tip devletin din polikası modeli ise devletin, herhangi bir devlet dini benimsemeksizin, sadece bazı dinleri tanıdığı, yani faaliyetlerine izin verip onları bir ölçüde desteklediği rejimdir. Fransa da 1801 yılından 1905 yılma kadar bu politikayı izlemiştir.

Dördüncü tip devletin din politikası ise nazari olarak kilise ile devletin kendi alanlarında özgürce faaliyet göstermelerini öngören ve devletin hiçbir dini tanımadığı, hiçbirine destek vermediği rejimdir ki, Alsas-Loren bölgesi dışında Fransa’da 1905 yılından bu yana izlenen ve adına “laiklik” denen politikadır. Buradaki “tanımama” sözcüğü, devletin hiçbir dini “devlet dini” olarak tanımadığı anlamına gelmektedir. “Kilise ile devletin ayrılması” tamlaması ise her iki kurumun organik birliği olmaksızın, “biri dünyevi, öbürü, ruhani alanda faaliyet göstermeleri anlamında kullanılmaktadır”.

Buna göre laiklik, yukarıda yüzeysel olarak belirtildiği gibi Fransa’da, Hıristiyanlık din anlayışının geleneksel ruhani-dünyevi ayırım ile Fransa’nın milli devlet zihniyeti ve kilisesinin evrensellik ideolojisi arasındaki çatışmadan ortaya çıktığı söylenebilir. Bu açıklamaya göre laikliğin ortaya çıkışında Hıristiyan metafiziğin yetersizliğinden kaynaklanan dinin, dünyevi alanı değerlendirmede bu eksik yönünün başrol oynadığı anlaşılmaktadır. Hıristiyanlığın bu yetersizlik taşıyan özelliğini de karşı bir sosyal grup, laisizmci yorum ile, dinin devlet hayatından uzaklaştırılmasını öne çıkaran icraatları geliştirmek imkânına kavuşmuştur. Ancak “laiklik” ile “laisizm” arasında yukarıda belirtilen ana fark ifadesinden sonra laikliğin teknik olarak kendince önemi ya da “olmazsa olmaz” koşulunun, dünyevi gücü elinde tutan devletin yanında, ruhani gücü elinde tutan kilise ya da benzeri bir cemaat örgütünün var olmasını sağlaması olarak belirtilir(Yazıcıoğlu 1994:64). Böylece “laiklik”, “laisizm” ci yorumdan hareketle toplumun dinsizleştirilmesi olmayıp, devlet aygıtının kendi işleyişinden bağımsız olarak toplumda dini faaliyet gösteren kurumların da bulunmasını öngören, onların sosyal fonksiyonlarına gerek duyan bir kavrayışı ortaya koymuş olduğu söylenebilir.

Laikliğin Batı içinde teknik anlamda böylesi bir ideal açılımının olmasına karşın ancak yine de bu yaklaşımın, Batı dualitesinin “ikili” ayrımlaştırıcı bir tasnifini ifade etmektedir. Oysa Türk sosyokültürel sistemi özgün sosyal düşünce anlayışı, dualiter bir yöntemi kendi sosyal düşünce sistemi açısından yeterli bulmamaktadır. Bundan dolayı din-toplum-devlet ilişkilerini bu anlamda laiklik ve daha sonra bunu icra edebilen bir elitist laisizmci uygulamalar/uygulayıcılar ile çözümlemesi oldukça güç gözükmektedir.

Sonuç olarak “laiklik” ve “laisizm” kavramlarının farkının belirginlik kazanması ise Türkiye’deki uygulamaları anlama, değerlendirme ve geleceği yönetmedeki politikaların belirlenmesi açısından oldukça önem taşımaktadır.

Türkiye’de bu kavramsal farklılığın ortaya belirgin olarak açılmaması sonucu “laisizm”çt yaklaşıma, yanlış bir şekilde laiklik denmektedir. Bu durumun sonucunda laiklik kavramına istismar edici anlamlar yüklenerek, Türk toplumun sosyal metabolizması sarsılmaya çalışılmaktadır. Böylece Batı Avrupa’nın aydınlanmacı geleneğinden gelen, pozitivist felsefi zihniyet temellerinden beslenen kapitalist-liberalist elitist bürokrasi, sermaye kesimi, aydınlar ve kitle düşüncesini yönlendirmedeki etkin sosyal organizasyonları yöneten kısmi medya grupların, “laiklik” adına “laisizmci” uygulamaları topluma dayatmış oldukları ortaya çıktığı söylenebilir.

S. LAİKLİK, SEKÜLARİZM VE SOSYAL SEKÜLARİZM

Laiklik ve sekülerlik genelde İslam dünyası ile özel de ise Türkiye açısından “en köklü problem alanlarından birisi” ve hatta toplumsal ve siyasi sorunlar açısından da ilk sırada yer alan “dünyevileşme problemi” ile oldukça ilişkisi bulunan bir konudurfHocaoğlu 1995:47]. Bundan dolayı “seküler” ve “sekülarizm” kavramları, Türkiye’de laiklik/laisizm-devlet-toplum ilişkilerinin zihniyet temelli açıklamaları ve çözümlemeleri açısından önem taşımaktadır.

Kavram olarak “Seküler, sekülerlik ve sekülerizm sözcüklerinin hepsi Latince “saeculum” kelimesinden türemiştir. “Saeculum” kelimesi, zamanı ifade etmede kullanılan bir kelime olma özelliğinden dolayı bir “nesil” ya da “yüzyıl” gibi bir anlamı belirtmede kullanılır. Buna göre “seküler, her yüzyılda bir olan bir olay olarak tanımlanır. Sözcük Hıristiyan latincesinde “dünya” anlamında kullanılmıştır”. Böylece sekülarizm, dini içerikli unsurları veya din merkezli kavram ve uygulamaları, hukuki ve siyasi alandan ayıran bir yaklaşımı “profan” şeklinde ifade ederek, “la dini”, “dünyevi” anlamına gel mektedir(Hocaoğlu 1995:88).

Sekülarizm, oldukça geniş bir terim içeriğine sahip olmasına rağmen, seküler kelimesi, temelde “dünyevi olanı belirtir ve dünyanın nesnel halinin göz önünde tutulması” anlamında kullanılmaktadır. Buna göre sekülarizm, dini düşüncenin toplumun dış yüzeyinden arındırılması olarak kullanılması yaygınlık kazanarak, laikliğin/laisizmin toplumsal alanda uygulanmasına temel teşkil edici en önemli kavramlardan birisi olduğu söylenebilir. Hatta, bu anlamda seküler kelimesini ilk kullananlardan olan George Jacob Holyoake’da, “sekülerliği, inançtan kaynaklanan bütün düşüncelerin dışlanmasını esas alan doktrindir” şeklinde ifade etmiştir.

Türk dil kurumu sözlüğünde sekülarizm “dünyacılık” olarak tanımlanmaktadır, Sekülarizm kelimesi) Türkçe’ye, Fransızca’daki “seculârisme” sözcüğünden türeyerek geçmiştir. Buna göre Türk dil kurumtı sözlüğü, sekülarizmden mündemiç olan dünyacılığı, “bireysel katılımı Önemli gören, dinin devletten ayrı Ve özerk olmasını savunan öğreti” olarak tanımlamıştır (http://www.HYPERLINK “http://www.vikipcdia.org/”vikipcdia.org 15/03/ 2011:10:21).

Sekülarizm kavramının etimolojik oluşumuna kaynaklık eden ana olgu, Batı medeniyeti sosyal yapısı, kendine has sosyal düşünce anlayışı ve özgün tarihsel, toplumsal kültürel dinamiklerdir. Bundan dolayı sekülarizm kavramının oluşumunu sağlayan zihniyet temellerini, Batı medeniyetinin kültürel köklerini inşa eden antik Yunan ve Roma’ya ve hatta Pierre Beaudet’e göre Yunanistan’ı uzun bir dönem kolonileştiren Mısır ‘a kadar inme gereği bulunmaktadır(Beaudet 2006:368). Çünkü Batı’da, tarihin önemli bir döneminde vahiy merkezli din anlayışı ile dualiter düşünceye dayalı “dünyacı akıl” arasında ciddi tartışmaların, çatışmaların yaşandığı ve bu mücadelenin modern zamanlara kadar taşındığı bilinmektedir. Buna ,’göre sekülarizm somut olarak, tek tanrılı dinler yani semavi dinler öncesinde Roma’daki çok tanrılı pagan toplumu döneminde ortaya çıkmıştır. Böylece sekülarizm, şehir kültürü ile yetişmiş, çok tanrılı toplulukları ifade etmede kullanılır olmuştur. Hıristiyanlığın Roma da yayılmasıyla seküler eğilimlerin Batı dünyasında güç kazanmış olduğu anlaşılmaktadır.

Sekülerizm kavramının Batıda oluşması sonucu kavramın Türkiye’ye Batı Avrupa kültüründen aktarılmış Batılı bir kavram olma özelliğine sahiptir,

Bu manada modern Avrupa’nın ilk inşa mekanı olan Batı Avrupa’nın sosyal yapısındaki kültürel, tarihi ve siyasi ortamın ortaya çıkardığı din (kilise) -devlet ilişkileriyle yakından ilişkili olarak beliren “sekülarizm teriminin ilk olarak Protestanlar ve Anglikaıılar tarafından kullanılmış olduğu söylenebilir(Hocaoğlu 1995:49).

Horace M, Kalen “Encyclopedia of Social Sciencesé de özellikle Protestanlık ilé Katoliklik arasında yaptığı karşılaştırmalı analizine göre, “Protestanların Katoliklerden daha önce modernleşmiş olduğunu ve esas itibariyle, Protestanlık’m, bir kilise modernizasyonu olduğunu” ifade etmektedir, Kallen’in bu ifadeleri, kilisede yapılan reformasyon hareketi sonucunda, Protestan dünyevileşmesi olarak tanımlayabileceğimiz şekülerliğin meydana çıktığı söylenebilir(Hocaoğlu 1995; 26),

Genelde Batı dillerindeki “seküler” sözcüğünün felsefi sekülerizm ve sosyal sekíUertzju olarak ikiye ayrılması karıştırılmaktadır(Hocaoğlu 1995: 144), Felsefi sekülerizme göre “seküler”, “dünyevi”; sekülarizm ise “dünyevilik, dünyevileştirme” gibi anlamlara gelmekte olduğu yukarıda belirtilmiştir.

Sosyal sekillerlzm ise Batı’da bir hayat tarzı olarak(modus vivendi)”dinden arındırılmış dünyevi bir hayat tarzının tesis edilmesi; din’in dünyevi olan her türlü aksiyon ile bağlantısının koparılarak bütün sosyal fonksiyonlarının ve müeyyide güçlerinin ifna edilerek pasifize edilmesi ve tamamen ferdi ve zati bir hale getirilerek hayat ile fonksiyonel bir rabıtası kalmamış bir ritüeller ve inançlar kompleksi haline getirilmesi” şeklinden algılandığı belirtilir. Berger’e göre de seküler rejim ise Batı’da kilise-devlet ilişkisinde de devletin kilisenin arazisini devletleştirmesi ya da el koyması sonucu kiliseye hâkim ya da egemen olduğu bir yönetim anlayışını ifade etmektedir(Hocaoğlu 1995; 145). Buna göre Batı Avrupa’nın kendisine has sosyal sorunlarından kaynaklanan şartların ortaya çıkarmış olduğu devlet yönetiminde, devletin, dini/kiliseyi dikkate almadığı rejim “seküler” yönetim biçimi olarak ifade edilmektedir.

Böylece “seküler”lik dini dışlama, seküler devlet de devlet yönetiminde dinin dışlanması olarak ifade edilebilinir(Yazıcıoğlu 1994: 64).Bu konuda Berger de sekülarizmden anladığı şeyin toplum ve kültür alanlarının, dini kurumlar ve sembollerin egemenliklerinden çıkarılması olarak belirtmektedir(Hocaoğlu 1995 145]. M.Armağan ise sekülarizasyonu” dinin sosyal yapıda ve otoritede geçerliğini yitirmesi, doğa üstü olayların tabii ve dünyevi olaylarmış gibi algılanması, insan aklının dini ve metafizik bağlardan kurtulması ve dinin bir vicdan meselesi haline gelmesidir” ve bunun sonucunda “dinin çöküş süreci” olarak belirmektedir(Hocaoğlu 1995:146].

Modern dönemde, sekülaristler din ile devlet arasındaki faaliyet alanlarının belirlenmesinin gerekliliği üzerinde durmaktadırlar. Buna göre geliştirilen sekülerleştirme teorisinin ana teması Batı modernleşme zihniyeti ile toplum alanında ferdin zihninde dinin gerileyeceğidir(Berger 2006 :380). Dinin toplum alanındaki gerilemesine bağlı olarak da; Sekülarizm ulusallaşmayı, rasyonel determinist bir devlet anlayışını, kapitalistik zihniyeti ve toplum düzenini oluşturmaktadır. Böylece sekülaristlerce devletin dinin, din de kilisedenfcami ya da havra değil] kurtulması gerekir (http://www.edebik.com]. Ancak çağdaş düşünürlerden teolog ve siyaset bilimci olan Berger’e göre “zamanın”, sekülaristik modernleşmeci Batı fikrinin yanlışlığını ortaya çıkarmış olduğuna dikkat çekerek, günümüzde az da olsa “dini kurumlar sosyal ve politik alanda etkin olmaya devam etmişlerdir” diyerek sekülerleşme teorisinin doğru olmadığına dikkat çekmektedir. Bu kanaate de modernite süreci içerisinde dini kurumların pratik hayata geçirdikleri çeşitli uyum stratejilerini başarılı bir şekilde uygulamalarını gözlemekle ulaşılmaktadır. Buna göre Berger, sonuçta, Batı medeniyetinde modern dönem de sekülerleşmiş dine yönelişlerin büyük ölçüde başarısızlığın içine düştüğünü, buna karşın gelişen metafıziki (“tabiatüstü”) inanç ve “dini hareketlerin” yok edilemeyip, varlıklarını koruduklarını belirtir(Berger 2006 :382]. Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere dini hareketler, tabiat karşıtı (anti-doğacı] düşünce sürecinin etkisine karşı başarılı çıktığı izlenimini oluşturmaktadır.

Sonuç itibariyle Batı’da laikliğin sonucu olarak Hıristiyanlığın gerilemesi ve seküler (dini dışlayan] anlayışın, yeni bir insan tipolojisini ortaya çıkardığı söylenebilir. Bu insan tipolojisi(modernist Batı insanı]; kendi kendine güveninin kaybetmiş, iradesi zayıflamış, hayatın zorlukları karşısında kolay pes edebilen bir hale dönüşerek, nihilistliğin (hiçleme] bataklığına düşer duruma gelmiştir. Bu “hiç”lemeci sosyal eğilimler Batı insanını; uyuşturucu alışkanlığına, anomik davranışlara, topluma reddiye çıkarmaya, intihara yol açabilen sapma davranışlara yöneltmiştir. Böylece Batı modern toplumunun materyalistik medeniyet ve seküleristik laik bir toplum olunması sonucu, hedeflenen yüksek GSMH, yüksek kişi başı gelir sağlanmıştır. Ancak ortaya çıkan “hiçlemeci” insan psikolojisi ve davranış bozukluklarının temelinde; materyalisttik kar kazananım elde etme karşılığı olarak, laiklik-dualiter mantık, sekülarizm gibi etkenler sonucu” İnanç dünyasında deprem geçiren insanın acıklı halt” ortaya çıkmıştır(Erkal 1994: 49]. Söz konusu duruma A. Toynbee “laiklik ve demokrasi Hıristiyan medeniyetinin çürümesine, kokuşmasına yol açtı” şeklinde bir değerlendirmede bulunarak, Batı laik medeniyetin durumunu idraklere sunmuştur (Hocaoğlu 1995: 99). Buna göre Batı’yı tanımadan, Batı’daki anti- laik ve anti-sekülerci gelişmeleri fark etmeden, özellikle Türkiye’de pozitivist akımdan ve Batı’daki aydınlanma dönemi fikirlerinden hareket(bu çağ da yaklaşık 17.yüzyıl sonlarından itibarendir) eden irticai Batı’cı bakışla, Batı’yı anlama ve sunma modasının artık oldukça geçmişte kaldığı söylenebilir.

Türkiye’de laikçi (aslında laisizmci) ve sekülerci çevrelerin 19. yüzyıl sürecinde kalan durağan Batı bakışından çok farklı hale geçiş içerisine girmiş olduğu da söylenebilir. Çünkü artık günümüzde Türkiye’deki Batı’cı aydınların Batı’yı taklit edip Türk toplumunu da buna yönlendirmeye başladıklarından bu yana, başladıkları yerde durağanlaşmaya devam etmekte oldukları ifade edilebilir. Buna karşın, Batı bu dönemden itibaren yani “dine başkaldırmanın ideal sanıldığı dönemlerdeki maddi tatmine rağmen, manevi tatmin arayışlarının sürdüğü ve ferdin, yalnızlaşma sürecinin aşılmasını istediği bir Batı ile” karşılaşır noktaya gelmiştir(Erkal 1994: 51). Bu ise

bizzat Batı’da kiliseye karşı devletin, laik-seküler bütünleşmesinden dolayı ortaya atılan siyasal sekülaristik devlet anlayışından, 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren hızla, “anti-sekülerist” politikalar içerin devlet anlayışına doğru geçişi de gözlemlenir olmuştur. Türkiye ise bu geçişi elitlerin gücü olarak bilinen ve politik ekonomik ve askeri kesim mensuplarını birleştirme özelliğine sahip (Mills 1964:131) jakobenik bürokratik bir zümre vasıtasıyla, 19. yüzyıl pozitivist Batı’sından “Batılılaşma” sosyal düşüncesi adı altında ithal etmiştir. Bu kesim, laiklik-sekülerlik sarmalına bağlanarak, toplumun gelişimini, dünyadaki özgün kültürü geliştirmeye yönelik yerli düşüncelerin oluşturdukları değişim dalgasına karşı, “mevcut jakobenistik laisizmi koruma” eylemi içine girmişlerdir. Bu konunun daha iyi anlaşılması için, her sistemin hayata geçirilmesinde en temel unsurlardan olan insan faktörünün ideal inşasının önem taşıması düşüncesinden hareketle, konuyu “ideal insan-sosyal sistem” ilişkisinden görme gereğine bakma ihtiyacı öne çıkmaktadır.

Türkiye’de de bu bağlamda 19. yüzyıl pozitivist felsefi görüşünün zihniyet temellerine göre hareket eden devlet, pozitivizmi bilimsel kabul edip onu, dine karşı “bir ideoloji olarak kullanmış” ve bu yolla da dini, kendi ihtiyacına göre araçlaştırmıştır(Karpat 1991:30). Bu devlet ideolojisinin etkiyle Türkiye’de bilimsel laik görünen ve fakat laisizmci, sekülerist insan tipolojisi olan “jakobenist bürokratik/aydın elitin” fonksiyonun analiz edilerek, bir sistemik “laikci (aslında “laisizmci” anlamak gerekir)-seküler- dualist yapı”sının toplumsal kurgusal şemasının ortaya çıkarılması gereği bulunmaktadır. Bundan dolayı bir alt bölümde Türkiye’li jakoben yapı ve onun parametreleri ve sosyal yapı üzerindeki etkileri ele alınacaktır.

6. LAİKLİK, JAKOBENİZM VE KAPİTALİST GİRİŞİMCİLİK ETKİLEŞİMİ

Laiklik, jakobenizm (tepeden inmecilik) ve kapitalist girişimcilik etkileşiminin anlaşılmasında önemli kilit kavramlardan birisi de modernliktir. Batı Avrupa’da gelişen modernliğin zihniyet temellerinin anlaşılması ile; laiklik, laisizm, jakobenlik, sekülarizm, din- devlet ilişkileri, liberalist-kapitalist girişimcilik olgularının daha ayrıntılı anlaşılması sağlanmış olacağından, bu kavramların Batı medeniyeti sosyo-kültürel yapısı ile Türkiye’nin sosyo- kültürel yapısındaki mukayese derinliğinin ulaşılmasına imkan verebilmesi mümkündür.

6.1 Batı Avrupa, Modernizm, Hıristiyanlık, Laisizm veLiberalist-Kapitalist Zihniyet

Modernlik; yaklaşık son iki yüz yıldır modern Batı’da ortaya çıkan ve “bir bütün olarak dünyayı egemenliği altına almaya başlayan toplum biçimi” olarak tanımlanmaktadır(Callinicos 2004:27). Modernliğim özümü” insan doğası gereği, özgür olmaya mahkûmdur” düşüncesinin oluşturduğu söylenebilir. Bu düşünceyi ise harekete geçiren olgunun, Batı Avrupa’da ortaya çıkan lö.yüzyıl Protestan reformasyon süreci olduğu belirtilmektedir(Callinicos 2004: 71). lö.yüzyıl sonlarına doğru ise, Batı Avrupa sömürgeciliğinin ve modern dünya ekonomisinin oluşmaya başladığı görülmekte- dir(Callinicos 2004:31). Bu gelişmelerin sonunda oluşan modernlik “tarihin hızlanması”, modernlik olgusu da, Avrupa toplumlarını geçmişlerinden hızla kopartan bir ilerici hareket olarak ifade edilmektedir(Callinicos 2004: 34).

Batı Avrupa’da 18.yüzyılda olan bir dizi gelişme, Avrupalı entellektüellerin dünyayı yeni bir biçimde ve yeni bir zihniyetle değerlendirmelerine neden olmuştur. Batı Avrupa’da lö.yüzyıl mezhep savaşları ve 17.yüzyılda 1618-1648 yılları arasında süren Otuz yıl savaşları ve 17.yüzyıl bilim devrimi ile aydınlanma düşüncesinin oluşumu; sosyo-politik, sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel gelişmelerin oluşmasına yol açmıştır (Callinicos 2004:33).

Söz konusu değişimlerin ana noktasını, Batı Avrupa kültüründe geçmişten gelen “din” olgusu ve buna bağlı olarak da Batı Avrupa sosyal yapısındaki din kurumu oluşturmaktadır.

Kültür farklılıklarının en önemli belirleyicisi olarak din kurumu ifade edilmektedir. “Dinler sadece inanç sistemleri değil, bu sistemlerin belirlediği sosyal, siyasi, iktisadi ve hukuki sistemler” olduğundan, toplumların kültürel anlayışlarıyla ve düşünce kalıplarıyla doğrudan ilgilidirler. Batı sosyal tarihi içerisinde feodaliteyi saf dışı bırakıp kapitalizmin gelişmesinde başat rol oynayan “yeni sınıf / burjuvazi, kiliseyi de Batı’nın sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel alanından uzaklaştırmayı başarmıştır. Bunun sağlanması adına geliştirilen laisizm anlayışı “bir anlamda kilisenin, feodal bir kurum olarak, siyasi, hukuki ve iktisadi etkinliğinin en aza indirilmesi” ile sonuçlanabilecek bir din-devlet ayrışmasının temelleri atılmıştır. Bu geliştirilen “laisizmci zihniyet” ile Batı Avrupa merkezli medeniyette toplum düzeyinde dinin etkisinin giderilmesi sağlanmıştır. Buna karşılık, laiklik adı altında uygulanan laisizmci yaklaşıma göre kilise devletten kovulmuş, ama Hıristiyanlık, toplum kültür ve sosyal hayatında dinamik bir şekilde varlığını sürdürmüştür. Böylece halk ile devlet eliti arasında sosyal düşünüş farkı ortaya çıkarılmıştır.Bundan dolayı Batı’lı iktisat ilmine İbrani-Hıristiyanlık kültürü sinmişliğinin de bir anlam taşıdığı ortaya bugün çıkmış olmaktadır(Tabakoğlu 1988:13). Bu konuda “Kapitalizm ve Yahudilik” adlı çalışmasında Sombart, Batı Avrupa toplumsal yapısında tekrar tekrar sahneye Hıristiyan olarak çıkan bir Hıristiyan görünümlü Yahudi kesimin, bir taraftan sosyal düşünce alanında aydınlanmacı seküler bilim zihniyetini, öte yandan da ekonomik alanda liberalizm-kapitalizm ekonomik modelinin gelişimini desteklediklerine vurgu yapmaktadır(Sombart 2005:24).

Sombart, Protestan ahlak prensiplerinin, “Yahudi ahlakı, Yahudi yaşama tarzı özelliklerini büyük ölçüde taşıdığını söylemektedir”. Buna göre Sombart, kapitalizmin temel oluşturuculuğunu Hıristiyanlık dini değil, Yahudi yaşama tarzı ve onun girişimci zihniyet dünyasının oluşturduğunu belirtmektedir(Şimşek 2008:196). Bu Judaistik etkinin Batı Avrupa’da, Hıristiyanlığın devlet alanından çekilmesine yol açtığının işaretlerini; Sombart’m “Homo Judeus= Homo Capitalisticus değerlendirmesi(Şimşek 2008: 196) ve aydınlanma düşüncesinden hareketle pozitivizm+ kapitalist girişimciliğin gelişmesinin birlikte ele alınması vermektedir. Bu oluşumun ortaya çıkmasındaki bir diğer faktöründe Hıristiyanlığın muharref (aslından uzaklaşmış) hale gelmesidir. Buna göre özellikle muharref hale dönüşen Hıristiyanlığın, dualiter bakış açısıyla “kapitalizmin oluşum döneminde ahlakçı, idealist ve spritualist özelliklerini adım adım yitirerek emperyalizmin ajanı rolünü üstlenebilmiştir” (Tabakoğlu 1988:13).

Kapitalizm giderek hâkim sistem olurken (Tabakoğlu 2005-a: 126), ekonomi merkezli sosyal düşünceyi ve onun ideal insanı tipi olan kapitalist-liberalist birey(burjuvazi); aydınlanma, pozitivizm ve buna dayalı pozitif(müspet) bilim anlayışının temel taşıyıcısı rolünü yüklenir bir hale gelmiştir. Buna göre kapitalist-liberalist zihniyeti; Batı Avrupa’da”aydınlanma geleneğine dayanan ve siyasal iktidarı sınırlandıracak bireysel hak ve özgürlükleri tanımlayıp savunmaya yönelen siyasal ve ekonomik felsefe” olması sonucu liberal yapıyı, Batı kültüründen bağımsız olarak değerlendirmek mümkün olmamaktadır(Berktay 2007: 50). Buna göre liberal İdeoloji, aydınlanmamla zihni teımellerlmdekl “öz”ündem hareketle, İnsan doğasının İyiliğine ve rasyonelliğine güven duymakta ve buma karşın da “İnsan doğasının irrasyonel ve kötü olduğu şeklindeki geleneksel muhafazakar görüşü” kabul etmeyem bir içeriğe sahip olarak, toplumsal alanda, kilise -din- vahiy kültürüne dayalı sosyal yaşamı düzenleyici kurallara reddiye çıkarmaktadır (Berktay 2007:51). Batı’nın bu ekonomik- materyalist sosyal düşünce ekseninden hareketle oluşan liberal ideolojik düzenlemeyi, sosyal bünyesinde laiklik adı altında sistemleştirmiş olduğu söylenebilir. Bu konuda yani laik sosyal düşüncesini topluma oturtma adıma Ferdimamt Braudel liberalizmi, “düşünce özgürlüğünü yücelten ve dinsel birliğin; toplumsal ya da ulusal birliğin olmazsa olmazı “olmadığını” savunan bir felsefe(Berktay 2007: 52) olarak ifade etmektedir. Böylece aydınlanma felsefesi ve çağ anlayışı Batı Avrupa’da oluşan bu yeni İdeolojimin; “imaman akıl” yerine “anlayan akıl”ı öne çıkararakfHocaoğta 1995s 105), laiklik, laisizm, sekülerlik, jakobenizm liberal-kapitalizm ve girişimciliği gibi kavramları geliştirerek, Batı dışı toplumların siyasal ve ekonomik mekanizmalarında bunları kullanarak, oralarda modernleşmeci “bağımlılaştırıcı” bakış açısını geliştirmiştir.

6.2. Jakobenizm Kavramı, Türleri Ve Türkiye Uygulaması

Halka zorla benimsetilmek istenen düşünce sistemi olarak ifade edilen Jakobenizm/’tepeden inmecilik” şeklinde açıklanmaktadır. Yani “tepeden inmecilik “olarak ifade edilen jakobenizmi, ünlü siyaset filozofu Roger Scruton “A Dictionary of Political Thought” adlı eserde “İnandığı görüş, eyleme geçmesi için yeterli meşruiyet sebebidir” şeklinde tanımlanmaktadır. Jakoben anlayışta meşruiyetin ana kaynağını, ideolojisi ve onun ilkeleri oluşturmaktadır. Hukuk, ancak bundan sonra kendisine yer bulabilmektedir. Jakoben anlayışa ters görüşler ise, jakobenierce yok edilmesi gereken hain fikirler ve sapma davranışlar olarak görülür. Buna göre Jakobenizmin temel anlayışını güç kullanarak kendi görüşlerini dayatmak biçiminde açıklamak mümkündür. Jakobenierce kendi görüşlerinin hakim olması ya da egemen kılınması için takip edilecek metodun adı; devrim, terör, baskı, şiddet, etniklik kaosu olabilir. Jakobenierce devlet ve dava için; hak, adalet, insan hak ve hürriyetleri evrensel hukuk kuralları gibi temel ilkeleri çiğnemek önem taşımamaktadır. Çünkü Jakoben için asıl amaç Makyavelıstik bakış açısından hareketle “amaca ulaşmak için her tür aracı kullanmak meşrudur”. Jakobenler açısından halk, cahil olduğu için “doğruyu bilemez bundan dolayı kendi çıkarlarını hesaplama yeterliliğine sahip olmadığından halk adına halk zorunlu olarak “aydınlatılmalıdır. Bunu da sağlamak için katı bir merkeziyetçi yönetim anlayışı uygulanmalıdır.

Jakobenlerin temel felsefesi, aklın (ideolojinin) yanılmazlığıdır. P. Gaxotte, Jakobenliğin; ‘mutlak doğru’yu, ‘yanılmaz akü’ı, ‘devrim’i, soyut ‘millet’i temsil ettiği için, Jakoben gelenekte “devlet hukukun üstündedir” ve “yargı ve hukuk, devlet çıkarlarına tabidir” şeklinde jakobenliğin baskı ile sağlanan kutsal devlet ideolojisine vurgu yapmaktadır Fransız Tarihi adlı eserinde. Bunun temellerini de Tocqueville, muhafazakâr İngiliz ve liberal Amerikan demokrasilerine karşı duran Fransız toplum tarihinde “doğaları gereği farklı olan siyasal toplum ile dinsel toplumu benzer ilkelere göre düzenlemenin mümkün olmadığını iki taraf da anlayamamıştır.” diyerek tavizsiz bir jakobenik bakış açısını ortaya koymuştur “Eski Rejim ve Devrim” adlı çalışmasında. Bundan dolayı Roy Porter, “The Englightenment” çalışmasına göre, Amerika ve İngiltere’de aydınlanma düşüncesi dini inançları, liberal bir çerçeveden okuyarak “özgürlükler alanı” olarak ele alırken, Fransa’da Aydınlanma düşüncesi ile Hıristiyanlık birbirlerini ezmeye çalışıp durmuşlardır. Böylece Maurice Larkin, “Religion Politics and Preferment in France” adlı eserine göre Fransa’daki Jakoben zihniyet, “katolikleri okullardan, memuriyetten, ordudan atmış, onlara Tumhuriyet’ın paryaları’1 muamelesini yapmışür!”.Bundan dolayı “İrtica’* sözcüğünün Jakoben markalı bir arka planın da buna göre ortaya çıkmış olduğu söylenebilir (Akyol www.milliyet.com. 07/02/ 2011-15:56).

Jakobenizm yukarıda nılan laiklik, laisizm, sekülerlik, jakobenizm, liberal-kapitalizm ve girişimciliğin sosyal sarmal ağının oluşum sürecinde üç türünün bulunduğu görülmektedir. Bunlardan ilki İngiliz Jakobenizmidir. Bu tür jakobenizmde demokrasi-burjuva ilişkisi ”demokratik yol”u takip etmiştir. İngiliz jakobenizmde, kapitalist elitlerin devletten bağımsızlaşma yöntemini benimsemektedir.

Modernleşme, yukarıda da ifade edildiği gibi gelişen kapitalizmin ortaya çıkardığı “yeni sınıf/burjuvazi (liberalist-kapitalist girişimci)vasıtasıyla İngiliz jakoben kapitalizmi, demokrasi adı altında jakoben otoriterizm ile örtüşmesini sağlayabilme kabiliyetini ortaya koymuştur. Bu konuda Barrington Moore, Batı açısından “burjuvazi yoksa demokrasi de olmaz” ifadesini kullanarak, kapitalist burjuvazi ile demokrasi, ekonomik ve politik bir bütünleşmişlik içindedir. Barrington Moore’a göre ikinci jakobenizmin türünün Almanya’da görüldüğü gibi faşizme veya otoriter politik düzenin kurulmasına yola açan yöntemdir. Buna göre geleneksel tarım toplumundan kapitalist topluma geçişte bir yöntem olarak otoriter ve modernleşmeci bir devletin insiyatifiyle gerçekleştirilen “tepeden inme” bir devrimle bunun sağlanmasıdır. Bu tepeden inmeci yaklaşımla “devlet, ekonomik elitlerin devlete bağımlılığını sağlama” alarak, toplumun maddi gelişimini tamamen kontrol altına almaktadır (Vergin 2006:185). Üçüncü tür jakobenizm ise Fransız jakobenizmidir. Fransa’da sivil toplum elitleri kendilerini yönetebilmek için devletin yardım ve himayesine ihtiyaç duymaktadırlar.

Fransa’da köylü ile burjuvazi ittifakının devrimle sonuçlanması sonucu, Tocqueville’ye göre bu durum, Fransa’da merkeziyetçi bir jakobenizmin temellerinin atılmasını sağlamıştır(Vergin 2006:186}. Bu gelişme ise siyasal anlamda, Fransız jakobenlerini” ulusal birlik” kavramı çerçevesinde toplanmalarını sağlamıştır(Vergin 2006: 80).

Fransa’da masum kesim olan “köylü” ile “burjuva” ittifaklı devrimin, bütün dünyayı kuşatan “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” temel ilkeleri, gerçekte, Fransa’da devletin yani bir başka ifade ile devlet adına devleti temsil eden bürokratik elitin, despotik güç ve otoriter kontrolü sağlamasına doğru yön değiştirdiği söylenebilir. Böylece Fransız devrimi incelediğimiz konu ile ilgili olarak, temelde iki şeyi ortaya çıkarmıştır. Bunlardan ilki, devrimin özgürlük, eşitlik ilkeleri, toplumsal alandaki uygulamada “özgürlükleri kısıtlayan bir jakobenizme” yol açmıştır. Fransız devriminin ikinci ilkesi olan “kardeşlik” prensibi ise bir ulusun yeniden inşası olarak sınırlanan Batı ulus-devlet milliyetçilik ideolojisinin “ben ve öteki” ayırımcılığının yayılmasına neden olmasıdır. Buna göre Fransız devriminin temel kavramları genel toplum katmanları açısından amacına ulaşmaktan uzak, fakat jakoben elitin otoriterizmini, kapitalist- liberal zihniyetin kökleşmesine ve buna dayalı kurumların oluşmasını sağlamıştır. Bundan dolayı C.Tilly ve Skocpol, Fransız devriminin “profesyonel-bürokratik” bir devletin ortaya çıkmasına yol açtığını belirterek, “Fransız devrimi ile direk, dolaysız bir merkeziyetçi yönetimin başlangıç noktası ve tarihteki en büyük örneği” olduğuna dikkat çekmiştir(Vergin 2006:208).

Fransa’da köylü-burjuvazi ilişkisi ekseninde kapitalizmin gelişmesine yönelik olguların harekete geçmesine yol açan jakobenliğe müsbet yaklaşan kesimce Jakobenlik hareketini, “güçlü ve fetihçi bir demokrasi deneyi” olarak değerlendirilir(Ağaoğulları 2006: 284). Bu kesime göre Jakobenizm, demokratik ve cumhuriyetçi ilkelerin gerçekleştirilmesini ifade etmektedir. Böylece Jakobenizm “vatan tehlikede” politikasının kaçınılmaz sonucudur; burjuvazi, halk kitleleri ve hatta emekçi kitlelerin işbirliği ve iktidarını oluşturmaktadır.

Jakobenizme karşı olumsuz bakan kesimlerce de, jakobenizm;”

bireyi ezen bîr “makine”, hatta gelecekteki totaliter sistemlerin ilk kalıbı, tik örneğidir; halk adına halk üzerinde kurulan diktatörlüktür» Bell! bir İnanç dizgesinden kaynaklanan bir devlet terörüdür; küçük burjuvazinin diğer sınıflar üzerindeki baskıcı iktidarıdır. (Ağaoğulları 2006:285)

Bu açıklamalar çerçevesinde Batı Avrupa’nın kültür ve sosyal düşünce dünyasına bağlı olarak, jakobenliğin Batı Avrupa’da oluşumuna temel teşkil eden aydınlanma felsefesi, pozitivizm, la- dinilik, laisizm, kapitalist-liberalist düşünce, Batı “ulus-devlet”ciliği, kapitalist girişimci birey gibi kavramların birbirleriyle etkileşimi sonucu ortaya çıkan yeni bir sosyal düşünce anlayışı ve bunun toplumsal, siyasal, ekonomik uygulamalarıdır. Bu kavramsal çerçevenin ortaya çıkardığı paradigmatik anlayışa göre, Jakobenlerin düşüncelerinin çıkış noktasını, liberalizmin insan tipolojisi olan birey ile bireysel hak ve özgürlükler oluşturmaktadır. Böylece jakobenliğin zihniyet temellerinden hareketle onun ana damarını oluşturan olgunun, liberalizmin temel ilkelerini benimsemekten geçtiği anlaşılmaktadır. Yani jakobenik düşüncelerin çıkış noktasını; özünde vatan koruma ya da halk adına hareket etme olarak “sözde sunulmasına” karşın, temelde dualiter, materyalistik düşüncenin ideolojik sunumu olan, kapitalist-liberalist bireyin mutlu olmasını hedefleyen birey ile bireysel hak ve özgürlükler oluşturur. Buna göre Jakobenler de liberalizmin temel amacını benimserler: bireyin mutlu olması (Ağaoğulları 2006: 287], seçkinci liberal sermayenin ideolojik realize aracı olarak devlete hükmeden diktatöryel bir yapıyı ifade ettiği ortaya çıkmaktadır. Bu da Batı’cı ulus-devlet siyasal alanında; jakobenizm-laisizm-“kapitalist-liberalist” elit ilişkisine dayalı, sözde demokrasi, cumhuriyet, hak ve özgürlükler ütopik sloganlarıyla, totaliter yönetimlerin oluşturulduğu söylenebilir.

Yukarıda üç tür Jakobenizmin üçüncü türünün Fransa’da geliştiği belirtilmişti. Türkiye açısından bu Fransız tipi laikliğin yani “laisizm” ayrı bir ehemmiyeti bulunmaktadır. Çünkü Türkiye’deki laikleşmenin arka planında, Fransız laikleşmesinden pek çok özelliğin alınması yatmaktadır( Hocaoğlu 1995: 50].

Batı’da kainat algısı dualiter düşünce etkisine bağlı olarak “koz- mos-kaos” çatışmasını beslemiştir. İngiltere bu “kozmos-kaos” çatışmasında, kozmosu üstün tutar bir bilgi tercihine bağlı olarak iktisat ve sosyal düşüncesini kozmosa bağlı şekilde geliştirmiştir. Oysa Fransız düşüncesinde kainat algısı ve buna bağlı toplum hadiselerini değerlendirme metodunda “kozmos-kaos” çatışmasında hep kaosun tercih edilmesi, aydınlanma, Fransız ihtilali ilkeleri hep metafizik bilgi ve vahye dayalı inanışa bir başkaldırı niteliği taşımaktadır. Bu yaklaşım Fransa’da jakobenizmi ve onun otoriter bürokratik elitist devlet anlayışını ortaya çıkarmıştır.

Türkiye açısından jakobenizmi, “siyasal sistemleri biçimlendiren ve niteliğini tayin eden toplumsal yapı ve bu yapı içerisinde kurulan toplumsal ilişkiler sistemi” şeklinde ele aldığımızda sürecin Fransız jakobenik tesirin Türkiye’de Tanzimat ve I.Meşrutiyete kadar geçen zaman dilimini birbirine bağlayan süreçte yavaş yavaş oluşmuştur. Buna göre Türkiye siyasal sistemini Fransız ekolüne bağlı olarak geliştirdiğinden, kendi siyasal elitin de Fransız jakoben elit anlayışı çerçevesinde laisizmci yaklaşımla örgütlediği söylenebilir(Şimşek 2008:260).

İngiltere’de Devrim, Amerika Devrimi,1789 Fransız Devrimi gibi bir dizi devrimlerin birbirinden farklı nedenlerden dolayı ortaya çıkmıştır. Barrington Moore Batı medeniyeti içinde oluşan bu devrimlerin birbirinden çok farklı olmasına rağmen, hepsinde ortak olan yanın, burjuvazinin hâkimiyeti ile sonuçlanmış olması konusuna dikkat çekmektedir.

Fransız jakobenizm modelini benimseyen Türkiye’de, “İstiklal savaşı sonucunda devriminin niteliği konusunda Barrington Moore’un teorik modeli uyarınca yapılacak bir analiz, 1923’ün onun “tepeden inme” bir devrim niteliğinde olduğuna ve bu itibarla da kurulan siyasal sistemin otoriter özellikler taşıdığına işaret eder”(Vergin 2006:184). E.K. Timberger de bu konuya dikkat çekerek “Türkiye’deki devrimin asker elitler tarafından yapılmış olması nedeniyle ‘yukardan devrim’ niteliği taşıdığını” belirterek otoriter jakoben vurguyu ve laisizmci yönünü araçsal olarak öne çıkarmakta olduğu gözlenmektedir (Vergin 2006:209). Bu jakoben egemenlik anlayışının Türkiye’nin kültürel devrim tarihindeki karşılığı ise “tevhid-i kuva” (kuvvetler birliği) anlayışıdır. (Akyol www.milliyet.com. 07/02/2011- 15:56).

Buna göre Türkiye’de Fransız Jakobenizmin metodik “kaos”cu, anti-metafizik zihniyet temelli kültürel devrimi, “yeni bir toplum” ve sistemi taşıyacak “yeni insan” tipini inşa sürecine Jakoben bakış kimliğini ve rengini vermiştir. Böylece hedeflenen yeni toplum türüne uygun vatandaşların oluşturulması gayretleri “devlete ve bürokrasiye bağımlı Türk burjuvazisinin 1980’lerden itibaren giderek artan ölçüde güç (hegemonya) sahibi olması ve devletten bağımsızlaşma mücadelesi vermesiyle “sonuçlanmıştır(Vergin2006:184). Buna bağlı olarak Jakobenizmin anti metafizikçi bir inanç sistemine sahip olması, liberalist-kapitalist burjuva girişimciliğini geliştirmesi, elit bürokrasinin “tepeden inmeciliği ile” kendi menfaatlerini ideolojileştirmesi ve buna da laisizmci bir uygulama ile sosyal ve siyasal pratiğe dayatmasının ilkelerini ortaya koyan Fransız Jakobenizminin bu temel ilkelerini benimseyen kültür devrimini gerçekleştiren Türkiye, bu özellikleri başta liberal girişimci ve bürokratik elitin laiklik adını kullanarak laisizmci uygulamaları, Türk toplumunda “dualiter bir toplumsal yarılmayı” beslemiştir. Böylece sistem, varlığını Jakoben bürokratik elitler, liberal-kapitalist seküler ve laisizmci girişimci ana unsurlarının eşgüdümlü işleyişi ile kendi varlık alanlarını sağlamlaştırmıştır. Söz konusu durum ise toplumsal yarılmanın ortaya çıkardığı etkiye bağlı olarak, halk kesiminde birlikten doğan sinerjinin yerine onun açığının oluşması sağlanmıştır.

SONUÇ

Laiklik düşüncesinin dualiter mantıklı çıkış noktası, Batı medeniyetinin mateıyalis sosyal düşünce sisteminden oluşmuştur. Bu düşünce insan aklını materyalist akıl(sekülerist/liberalist-kapitalist) aldmı öne çıkarmıştır. Böylece ekonomik anlamda homo-economicius bakışı, sosyal alanda da homo-laikus merekezli egosantrizmi ve antroposentrik iktidara sahip olma zihniyetini geliştirmiştir. Bütün bunlara dayalı ekonomik ve sosyal olguların toplum bağlamında kaynak kontrolünün sağlanabilmesi için de uygulamada demokrasi, insan hakları, özgürlükler gibi medeni görülen sosyal sloganların kullanılması yoluyla çeşitli tür ve derinliklerde beliren jakobenik bir siyasal süreç varlığını ortaya çıkarmıştır. İşte siyasal alanda laiklik şeklinde tanımlanan uygulamaların ana kaynağını, Batı’da dualiter mantığın ürettiği din-devlet yol ayırımının üzerinden derinleşerek ideolojileştirilmiştir. Laiklik olgusunu yönetme ve toplumu kontrol etme aracı olarak da kullanan jakoben güç ise bu konuda siyasal araçsal fonksiyonlarını icra etmiştir.

Türkiye ise dualiter soysal düşünce mantığı yerine bütüncül, ya da “bir”likçi sosyal bakış açısına buna dayalı bilim üretme anlayışına sahiptir. Buna göre Türkiye ile Batı arasında toplumsal, ekonomik, siyasi, kültürel ve insan zihniyetinin inşasında ya da insanın sosyal terbiyesinin oluşmasında, çalışma boyunca hep ifade edildiği gibi, sosyal düşünce farklılığı gözden kaçmayacak şekilde mevcuttur. Bu kavramsal farklılığın ortaya belirgin olarak konulmaması ya da bundan bilinçli olarak (anti-Batı’cı bilginin de savunuluyor gözükmemesi adına) kaçılması sonucu, materyalist/ideolojik /pozitivist/jakoben yorumla üretilen “laisizm”ci yaklaşıma, yanlış bir şekilde laiklik denilmektedir ya da böyle denilmesi sağlanmıştır.

21. Yüzyılda medeniyetler çatışması ve muhafazakar düşüncenin yeni yüzyıla anlamını hızla verdiği şu günlerde, Türkiye bu tür laiklik adı altında Türk jakobenliğinin kurumsal aracı olan laiszimci yaklaşımdan uzaklaşma gereği bulunmaktadır. Çünkü 21.Yüzyıl sürecinde toplumsal ve siyasal yapıları ören soru türünün değişik olduğuna dair dünyada güçlü işaretler bulunmaktadır. Modern dönem yani 19. ve 20. yüzyıllarda toplumsal ve siyasal sorunlar ekonomik içerikli “sen hangi sınıftansın?, ya da “hangi taraftansın?, İşçi ücretli kesimden misin? Yoksa kapitalist, liberal girişimci tarafında mısın? “şeklindeki soru, bu ikiyüz yıla ait sömürü, dayatma ve dualiterci materyalist bakışlı Batı medeniyetinin dünya siyasetine yön tayin eden ana sorusu olmuştur. Bu soruları da din-devlet ayrılığından besleyerek özellikle Türkiye’de Türk jakobenizmi oluşturarak toplum-İslam-devlet arasındaki ilişkiyi bozarak kendisine yeni bir alan oluşturmayı başardığı söylenebilir. Ancak 21. yüzyıl “sen kimsin” kültürel, dini, medeniyet değerleri taşıyan maneviyat ya da soyut alemle ilgi soruların dünya toplumlarına yön vereceği beklentisi, Türkiye’de laiklik adı altında laisizmci jakoben kesimin tasfiye olması yönünde bir gündemi ortaya çıkarmıştır.

Yeni dönemdeki anti-Jakobenci bir sürecin inşasında ise temel parametrik kavramlar olarak anti-laisimci, anti-sekülerist aydın, anti-liberalist-kapitalist girişimcilik zihniyetinin “yeni modelleme” çerçevesinde ele alınmasının gereği bulunmaktadır. Bu muhtemel yeni kurguda ise Türk toplumunun dikkat etmesi gereken bir önemli konu da; yeni muhafakarlığın içerisine Batı materyalizminin ana döngüsünü sağlayan “dualiter” bakıştan dikkatle korunma gereği bulunmaktadır. Çünkü Türk toplumunda “light- İslam” paranoyası, yeni yüzyıla uygun toplumu oluşturuyor gibi gözükürken, esasında yeni materyalist jakobenci kesimin inşa sürecini de başlatma ihtimalini göz ardı etmemek gerekmektedir. Ancak bu her iki noktadaki özgün düşüncenin gelişmesi ile Türkiye, 21. yüzyıl sürecinde, Türk toplumunun küresel dünyada özgün sosyal değerlere dayalı “lider toplum, lider ülke” kurgusunun ihtimal dâhilinde bulunmasını mümkün kılınabilir.

Protestan Modellemesí Çerçevesinde

TÜRKİYE’DE LAİKLİĞİN SOSYAL FONKSİYONU

Osman ŞİMŞEK

Günümüzde pek çok çevre Türkiye’de din-devlet ve laiklik ilişkilerinin yeniden ele alınmasını, gözden geçirilmesine ihtiyaç duyulduğunu söz konusu etmektedirler. Çünkü bu kesimlere göre Türkiye’de uygulanan laiklik, laisizmci bir anlamda uygulandığından, bu durum, bir “hülle demokrasi”nin varlığını ortaya çıkarmaktadır. Bundan dolayı Türkiye’de laikperestlik anlayışının bulunduğunu ve buna göre de devletin, dini yönlendirdiği, onu dışta tutan bir din politikası uygulamış olduğu ifade edillir. Söz konusu bu reformcu görüntünün “Protestancı” bir özelliği bünyesinde taşıdığı belirtilmektedir (Aydın 2006:152).

Türkiye’de cumhuriyetle beliren devlet anlayışı modern, Batı’lı zihniyet kurgusu içeren özellik taşımasına rağmen, sosyal bir devlet olmaktan ziyade siyasal bir devlet olma niteliğine sahiptir. Bu ise “merkezi devlet üniter bir egemenlik sistemi” olarak ifade edilmektedir. Sosyolog Bottomore ise söz konusu bu merkezi üniter egemenliği, doğrudan halkın yönetimde etkin olduğu bir egemenlik olarak görmemektedir. Bu tür bir yapıyı halkın adına seçkinlerin/elitistlerin/jakobenlerin kullandığı bir egemenlik olarak değerlendirmektedir(Aydın 2006: 87). Buna göre Türkiye’deki siyasal devlet anlayışının ” bir güvenlik sistemi olarak devlet” şeklinde olduğu belirtilir. Burada güvenliği öncelikli olarak sağlanacak olan şeyin, halk ya da toplumun güvenliği olmayıp tam tersine fert ya da toplumdan gelebilecek herhangi bir tehlikeye karşı devletin kendisinin güvence altına alınması olarak ifade edilmektedir(Aydın 2006:87).

Türkiye’de “askeri bürokrasi, üst düzey sivil bürokrasi, hükümet ve partilerin üst örgütsel yapıları, işveren çevreleri ve işçi temsilcileri ve medya patronları” kendi var oluşlarını normal vatandaşlık anlayışının oldukça dışında, çıkar eksenine göre devletle oluşturmuşlardır. Böylece bu kesimler, kendilerini devletle birlikte anarak, onunla bir özdeşlik kurmuşlardır. Buna göre söz konusu zümre, halk ile ya da toplumla değil de devlet ile ilişkilerini merkeze aldıklarından onunla “aynileşme” içinde bulunduklarını düşündüklerinden, devletin asıl sahipleri olarak da kendilerini gören elitistçi kibir bakışına sahip olmuşlardır. Bu zihniyet örgüsünden hareketle de, laikliğin, laisizimciliğin, sekülerist uygulamaların ve liberalist girişimciliğin öncülüğünü yapmışlardır. Bu eksene bağlı siyasal yönetici elitlerce devlet,”halka rağmen” bir işletme veya bir çiftlik gibi ele alınmakta olup bir “vesayet sistemi” şeklinde yönetildiği belirtiliriydin 2006: 88-89). Vesayet sisteminin işleyişini sağlayan bu elitist çevreler, devlet aygıtının merkezine hâkim olmak için ana hedeflerini bu anlayışa göre oluşturmuşlardır. Devlet aygıtı ise söz konusu bu kesimi kendisi için makul bulduğundan, bu kesimleri yararlı kabul etmiştir. Ancak öte taraftan da halkın, mümkün olduğunca devlet aygıtından uzak tutulması gereğini de dikkatinden kaçırmamıştır (Aydın 2006:89). Bundan dolayı toplumu yöneten devlet aygıtına sahiplik gücünü elinde bulunduran bu elitist kesim, yani toplum üzerinde emir verici yetkiye sahipler; toplum hakkında kendilerine göre (iktidarlarını sağlamlaştırıcı) kararlar alan, alınan karar ve emirlerin uygulanmasını takip eden daima “küçük bir azınlık grup”lardır. Bunlar aynı zamanda, siyasal rejim itibariyle “oligarşik bir yapı”yı da temsil etmektedirler(Kapani 2004:111).

Laiklik, Türkiye’ye meşrutiyet yıllarında girmiş bir kavramdır. Meşrutiyet yıllarında laik kavramının tercümesi “la dini” tabiriyle yapılmıştır. Türkiye’nin sosyo- kültürel ve sosyo-ekonomik zihniyet dünyası, Batı Avrupa’nın sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik zihniyet dünyasında temel de farklılık taşımış olduğundan, Türk toplumu laikliği, özgün kültür sistemine göre “la dini” olarak değerlendirmiştir. Yani Türkiye kendi kültür, zihniyet ve medeniyet anlayışına göre kavramı ele almıştır. Buna göre laiklik kavramına bakışı da tabii olarak Batı’daki gelişimden ve anlamından farklılık taşımakta olduğu görülür.

Türkiye’de genel halk katmanının, laiklik kavramını tam olarak anlayamamasının en önemli unsurlarından birisi olarak dinin bizatihi kendi muhtevası olarak belirtilen görüşlerde bulunmaktadır.Bu kesimlere göre Hıristiyanlığın aksine İslam dinin de, rahipler ve ruhaniler diye ayrı ve imtiyazlı bir sınıfın bulunmamış olduğundan, Batı’daki bu kesimin, halkı sömürücü davranışları, bir grup halk/aydın/burjuva tarafından Hıristiyanlığın siyasal alandan uzaklaştırılmasına yönelik çabaların gelişmesine yol açmıştır(Sezen 1994: 84). Oysa İslamiyet’te ise kavim – kabile, soy -sop ve ırk seç- kinciliği bulunmamaktadır. Buna ilaveten Batı Avrupa medeniyet değerlerinden farklı olarak da, şahıs ve sınıf imtiyazı da söz konusu olmadığından, sınıfsız bir toplumu amaçlanır ve bu anlayışa dayalı olarakda elitis seçkinciliği sosyal bünyesinde bulundurmamaktadır(Başgil 1985:152). Böylece Batı Avrupa medeniyetine benzemeyen İslam medeniyet değerleri ve onun özgün toplum biçimi, “sınıfsızlık”, “seçkinkizlik” yani anti-elitislik ve ilay-ı kelimetullah denilen yeryüzüne “adaleti” yayma yüksek sosyalizasyon fikri ve pratiği üzerine inşa edilmiştir. Bu özelliğin ise, İslamiyet’in bütün müslümanları; hukukta, şeref ve imtiyazda eşit olarak görmesini sağlamıştır. Batı laiklik zihniyetinin din-devlet ilişkilerine bakışı ile İslam’ın laiklik kavramına ve din-devlet ilişkilerini değerlendiriş farkının bu ana noktadan kaynaklanmakta olduğu söylenebilir.

Türkiye’de din-devlet, halk- elit yönetici farklılaşmasını besleyen ikili yapının oluşturduğu sorunlarının çözümlenebilmesi için elitist/jakobenik/oligarşik/ laisizm ve nihayetinde laiklik kavramının tarihsel ve zihniyet kökenlerine inilmesi ihtiyacı bulunmaktadır. Çünkü laiklik kavramın müphem olan yanlarının çokluğu, böylesi bir anlamacı yaklaşıma yönelmeyi gerekli kıldığı düşünülmektedir.

1. İSLAM VE LAİKLİK ALGISI

Bu bölümde İslam, Hıristiyanlık, laiklik gibi kavramlardan ele alınarak İslam’ın laiklik algısı üzerinde durulacaktır. Buna geçmeden önce bir sosyal din olarak İslamiyet’in toplum ve fert ile olan ilişkilerini nasıl düzenlendiğine dair tarihsel-toplumsal teknik bakış açısına yönelik bir izahatının verilmesinin gerekli olduğu düşünülmektedir. Buna öncelikle Batı düşüncesindeki gelişmelerden başlanılacağı uygun görülmektedir. Çünkü Batı’da kilise ile siyasal otorite arasında iktidar mücadelesinden ortaya çıkan laiklik olgusunun, bu ilkelerinin Türkiye’de uygulanması ya da “ikiyüzlü” laikçi kavrayışın belirmesi, bu yöntemi takip etmeyi gerekli kılmaktadır

Romalılar dualiter bakış açısının etkisi ile öncelikle akla dayanan hukuk ve dini hukuku birbirlerinden ayırdıkları görülmektedir. İsrailoğulları ise hem bir kral hem de bir peygambere sahip durumdaydılar. Bundan dolayı isa’ya atfedilen bir söz vardır:” Sezar’a ait olan Sezar’a, Allah’a ait olanı Allah’a verin” ikilikçi anlayışı Batı laiklik oluşumunun temel kabullerindendir(Hocaoğlu 1995: 142}. Öte yandan da Budistler ve Brehmenler de, salt maneviyatçı toplum özelliğinden hareket etmiş olduklarından onlar da, dünya hayatını kötü, hor ve hakir görmüşler ve dünyadaki maddi -ekonomik faaliyetleri terk etmenin dindar insanın ideali olduğunu düşünmüşlerdir.

“Cismani”(maddi/dünyevi) ve “ruhani” (manevi/uhrevi) kavramlarının İslam ve Hıristiyan kesimlerde birbirlerinden oldukça farldı bir biçimde ele alındığının belirtilmesi gereği bulunmaktadır. Çünkü bu algılayış farkı; Batı’da ortaya çıkan laikliğin Türkiye’de ki bir türlü netleştirilmeyen anlatısına, oldukça analitik olarak anlaşılabilir bir açıklama gücü kazandırmaktadır(Hamidullah 2004:735). Kurân’da yüz civarında kullanılmış olan din sözcüğünün oldukça fazla sayıda anlamı bulunmaktadır. Buna göre söz konusu din sözcüğü; “insanın hem bu dünyadaki hem de ahiretteki hayat düzenine”, onu her iki dünyadaki durumuna, tutumuna ” ikilikçi” olmayan “birlikçi” yönüne dikkat çekmektedir.

Din kelimesinin anlamı “boyun eğme”, “yani bireysel ya da toplumsal davranış bakımından ilahi iradeye itaat etmek demektir”. Bu bağlamda İslam, ve din sözcükleri eş anlamlıdırlar. “Batı dillerinde kullanılmakta olan “religion” sözcüğünün İslam’da karşılığı yoktur”. Öte yandan, İslam dininde ve Müslümanlarda din adamları kesimi ya da bir başka ifade ile ruhbanlık sınıfı da bulunmamaktadır (Hamidullah 2004:735-736). Bu konuda M. Hamidullah söz konusu durumu şöyle izah etmektedir:

“İnsan ile Allah arasındaki ilişkiler aracısız ve kişiseldir. İslam’da işler “dinsel olan” ve “dinsel olmayan” yerine, “dahili” ve “harici” şeklinde ayrıma tabi tutulur. İster ibadet ve tapınma isterse din dışı konular söz konusu olsun, devlet hep insanın dışa yansıyan eylemleriyle ilgilenir. Belirtmek gerekir ki her ferdi gerek maddi-dünyevi, gerekse de manevi-ruhi bakımdan uyum içerisinde eğitip geliştirme endişesi taşıyan İslam devleti, hem dini hem de dini olmayan konulara eşit derecede önem verir. Ancak insan ile Allah arasındaki ilişkiler kendi mahremiyeti çerçevesinde devletin yetki sınırlarının dışında kalır. İşte dâhili ve harici konular arasındaki ayırım burada yatmaktadır. Niyeti ve güdüleri, samimiyeti ve kanaatleri bireyin kendisine bırakılmıştır; işin gerisi devlete aittir” (Hamidullah 2004:736).

Böylece İslam’da “insan-devlet-din” ilişkileri “birlikçi” (tevhitçi) bakış açısına göre kurgulanmış olduğundan bu hayati özellik, Batı’daki işleyişinden oldukça farklı bir mahiyet taşımaktadır. Buna göre Türk toplumunun söz konusu “birlikçi” bakış açısına dayalı geleneksel zihniyet yapısı içerisinde, İslami bir içerikten kalkarak, örfi ve kısmen de olsa hukuki özelliklere göre toplum yaşantısını geliştiren laiklik bakış açısını, laisizm dayatmalarını sosyal bünyesinde kabullenmesinin pek mümkün olmadığı düşünülmektedir. Ancak Türkiye’de sosyal realitesinde jakoben kesimin uygulamada benimsenen demokrasi adına “laisizm”ci dayatmaları, toplumun sosyal gelişmesinde ve sosyal “bir”liğinin sağlanmasında, sosyal tıkayıcı etkiler içerdiği söylenebilir.

Çünkü bu bağlamda demokrasi, İslam anlayışında “adi” kelimesi İngilizce” justice” kelimesinin karşılık geldiğinden hareketle İslam’daki hak, adalet ve özgürlüğün, Batı ‘daki liberal özgürlük anlayışının kapalı bir ifadesi olduğuna dikkate çekmektedir (Bowden 2009:362).

İslam’ın başarmış olduğu en önemli yeniliklerden birisinin, insanlar arasında sonradan ortaya çıkış olan “eşitsizlikleri” kaldırmış olmasıdır (Hamidullah 2004: 623). Eşitliğin, muhtevasında hak ve özgürlüklerinde üzerinde bir değer taşıması özelliği, fertlere mutlak olarak sağlanması gerekli olan bir “imkan ve nimet” olarak belirtilmektedir(Armağan 1987:19). İslam düşüncesi bu imkanı, kanun önünde ya da genel manada eşitlik olarak ele almaktadır. Buna göre eşitlik; “insanlar arasında dil, renk, ırk, cinsiyet, düşünce ve din sebebiyle ayırım yapmamaktır. Kanun nazarında, herkes insandır ve prensip itibariyle, eşit muameleye tabidirler”(Armağan 1987:20). Söz konusu eşitlikçi yapı, sadece bir grubun-örneğin sermaye sahibi olan zenginlerin ya da yönetme erkine sahip olanların- menfaatini düzenlemeyi de yok etmiştir. Böylece elitist- jakobenizmin oluşum kanalları tıkanmış olan bir eşitlikçi zihniyet kabul görmekte olduğu anlaşılmaktadır. Aynı zamanda bu eşitlikçi zihniyet ve onun uygulaması “ırk ve bölge ayrımını gözetmeksizin tüm insanlığı hedef almış” olan evrensel “birlikçi” bir bakışı da bünyesinde taşımaktadır. Bu durum ise ekonomik sömürüyü geliştiren seçkinciliğin masumlaştırıcı söylemi olan “hümanistlik”ci anlayıştan da oldukça farklılık taşıyan bir evrensellik algısına dikkate çekmektedir (Hamidullah 2004: 863). Bundan dolayı İslam’ın “adi” kökeninden türetilen eşitlik anlayışı ve buna bağlı gelişen özgürlük kavrayışı, İslam toplumunda liberal Batı’daki uygulamasından daha eski olduğu daha köklü bir zihniyet içeriğine bağlı olduğu anlaşılmaktadır. Bu kavramların değerlendirilmesine “kültürel izafilik”in mukayeseli yöntemci bakışından hareketle, her iki sistemin kendi özelliklerinden bakılması gereği bir ihtiyaç olarak belirmiş taşıdığı ifade edilebilir. Çünkü gerçekte, liberal demokrasinin özünden beslenen eşitlik, özgürlük, hak kavramı ile İslam düşüncesinin “adi” kökünden gelen eşitlik, özgürlük ve hak kavramları arasında zihniyet farkı bulunmaktadır. Liberal demokraside ki eşitlik, özgürlük ve hak kavramları, pozitivist felfesi anlayış ve. rasyonel kapitalist akıldan hareket ederken, bu kavramların İslami değerlerdeki temelinde ise, rasyonel akılı metafizik akıla dönüştürmenin sonucunda oluşan “bütüncül aklîm” bulunduğundan birbirlerinden farklı iki ayrı bakış ve zihniyet temeller kaçınılmaz olarak dikkate alınmasını gerekli kıldığı söylenebilir. Yoksa Modernleşme paradigmasına bağlı kalınarak, apayrı bir kültür ve zihniyet dünyasına dayalı toplumu ve onun kavramlar dünyasını modernleşme mantığına dayalı olarak açıklama, bilimsellikten ziyade bilimsellik tabiri kullanılarak “ideolojiletirme”nin dayatıldığını düşündürtmektedir. Böylece sözde “bilimselci bir jakobenizmin” oluşturulması ve buna dayalı “insan” ve “aydın” krizinin yaşanması sağlanabilmektedir.

Eşitlik-özgürlük-demokrasi-jakobenizm ilişkisini Nurettin Topçu, jakobenizm-demokrasi potasında ele alarak, bu anlamda demokrasinin ne kadar hak ve özgürlük taşıdığını ve jakobenizminde buna bağlı durumunu ortaya koyma adına “kültürel izafilik” yönteminden bakarak aşağıdaki görüşleri bizlere bir fikir verebilmektedir:

“Batıdan gelen her fikir gibi, demokrasi bizde halka “amentü” halinde ezberletildi. Tenkit ve münakaşa edilmedi. Bünyemize uygunluğunun şartları üzerine düşünülmedi. Hukuk ve ahlak yönünden tahlili yapılmadı. Değeri hakkında itirazlar yapılıp cevapları aranmadı. Bir kelime ile üzerinde düşünülmeden körü körüne benimsendi. Bu yüzden Rousseau’ mın tabiriyle bu “ilahlar rejimi”min bir hayli kahrını çekmeye mahkûm olduk.

Hiçbir rejim kendiliğinden, mutlak surette ne iyidir ne de fenadır, Esas olan, onu kullanacak, insan hak ve hürriyetlerinin korunmasında demokrasi, en elverişli bir hukuk kurumudur. Fakat bu kurumun başarısı, onu kullananların iyi niyetlerine bağlıdır. İyi niyet olmazsa demokrasiden, başka rejimlerden doğacak bütün fenalıkların doğması beklenebilir” (Topçu 1998:119}.

“….eşitlik temeline dayandığını iddia eden demokrasiler, her yerde eşitliği çiğneyen liberalizmle el ele vermiştir.

Demokrasinin dayandığı hürriyet ise hiçbir zaman ruhi ve ahlaki hürriyet manasını kazanamadı. O sadece yukarıdan gelecek zulümlerin halkın korunmasını sağlayıcı bir cihazı harekete geçirmiş bulunuyor. Demokraside halkın hâkimiyeti fikri bir paroladır. Gerçekte hakimiyet, halkın bütünlüğünde değil, halk içinde türeme fırsatını bulan bir sürü kuvvet zümrelerinin elindedir. Demokrasi de monarşi gibi kuvvet rejimidir; hak rejimi değildir. Ancak tek kuvvet yerine, çoğalan ve dağılan kuvvetlerin rejimidir. Halk her taraftan kendini çeviren bu kuvvet gruplarının esiri olmaktadır. Sermaye esareti bunlar en ezici olanadır”(Topçu 1998:127-128).

Buna göre liberal demokrasinin Türkiye uygulamasına yönelik değerlendirmede de görüldüğü gibi, demokrasinin, toplumda hak ve özgürlüklerin sağlanması yerine, jakobenizmin meşruiyetini sağlayıcı tetikçi kavramlardan birisi olduğu anlaşılmaktadır. Oysa gerçekte “iyi düzenlenmiş bir devlet yönetiminde hiç kimse hiçbir zaman hiçbir gerekçeye dayanılarak yasalardan” bağımsız olamayacağı gerekmektedir. Bir tek kişinin dahi bu noktada yasalara bağlı kalınmasının istismarı, devletin yıkım eşiğine girmesi anlamına gelmektedir(Rousseau 2005:18). İdeal toplum buna göre toplumda maddi idealin merkez olarak alınması (ekonomik güç/yönetimde elitiscilik), toplumun manevi değerlerine karşı bir duruş sergilenmesini ortaya çıkaracağından dolayı bu durumun tahakküm, şiddet ve jakobenik zorbalığın ortaya çıkmasını mümkün kılabilir. Buna karşın ise H. Z. Ülken sosyal yapıların temelinde ekonomik faktörün önderliği ve seçkin bir zümre-toplum çatışmasının bulunmadığına dikkat çekmekte olduğundan, Batı merkezli ekonomi-seçkincilik merkezli toplum kavramsallaştırmalarına,Türk toplumunun sosyal,siyasal bünyesine izafilik açısından yaklaşılmasının önemini vurgulanmış olduğu İfade edilebilinir (http:// ozgunsosyaldusunce.com, 24 Mayıs 2011,15:29).

İslamiyet, sadece ferdi ve manevi hayatın sınırlarını belirtmemektedir. O, buna ilaveten “devlet hayatını” ve sosyal ilişkileri de düzenleyici özellikler taşımaktadır (Başgil 1985:161). İslam, toplum üzerinde meydana gelen her türlü sosyal ilişkileri bünyesinde değerlendirdiğinden dolayı insan hayatı ile de, diğer dinlerden daha fazla ilgilendiği belirtilir (Sezen 1994: 83). Öte yandan sosyal morfolojisinden aydınlanma ve pozitivizm yoluyla diniliği çıkaran Batı, modern devlet kavramı olgusu çerçevesinde laik bir din arayışına girmiştir. Bu arayışı çözümünü ise modernlik zihin potasında “ırk” ve “insanilik” gibi yeni fikirlerde bulunduğunu düşünmüştür. Böylece Batı’da laiklik; laik bir devlette din ve devletin birbirlerinden ayrılmasını gerekli gören bir sonuca ulaşmıştır. Buna göre devlet; sosyal ilişkiler dünyasında etkin, din kurumu ya da kilise ise; bireyin ruh ve vicdanında etkinliği söz konusu olarak dualiter bakış açısını ortaya koymuştur(Başgil 1985:166). Fakat hem İslam dininde hem de Hıristiyanlık inancında dinin bizatihi “kendi içinde laiklik ilkesini taşıması, dinin kendisini inkâr “anlamına gelmektedir. Bundan dolayı din-laiklik ilişkisi değerlendirmesinde, genelde dinin başka inanç sahibi insanlara hoşgörü içerisinde bir tavır geliştirmesi yani onları kendi inancını benimsemeye zorlamaması halinin, genellikle laiklik ilkesi ile karıştırıldığı görülmektedir. Çünkü laiklik ilkesi sonuçta tarafsızlık ilkesi olduğundan, bu ilke dinin kendisine ait değildir. Buna göre laiklik ilkesi, siyasi otoriteye ait olarak belirmektedir. Batı’daki bu devlet -din tarafsızlık ilkesine karşın gerçekte dinin, kendi tabilerine uygulanmak üzere bir takım kurallar koyup, emirler vererek, tavsiyelerde bulunarak bir yaşam tarzını ortaya net bir biçimde koyması,onun taraflı bir tutum taşıma fonksiyonunu ortaya çıkarmaktadır. Dinin söz konusu emir verişleri, tavsiyeleri, kendisinin bizatihi varlık sebebini ve mantığını ortaya koymaktadır. Din, emirleri, tavsiyeleri ve tekliflerine karşı mensubunu bunları yapıp yapmama konusunda serbest bırakabilir. Ancak söz konusu serbestlik, “dinin kendi bünyesinde, yapıp yapamamanın, kabul edip etmemenin eşit telakki edilebileceği” anlamını içine almamaktadır(Sezen 1994: 83-84}.

İslam dini ile Hıristiyanlık arasında temelde bakış açısı farklılığı bulunduğundan; bu tarihi ayrılık nedeniyle Müslüman -Türk insanı ve geleneksel değerlerden hareket eden Türk toplumu, Batı laikliğini anlamakta ve onu kavramakta hem zihniyet hem de sosyal uygulama itibariyle oldukça zorluk çekmektedir(Başgil 1985:152). Çünkü Batı’da Hıristiyanlığın, “kilise işleri” ile “devlet işlerinin” birbirlerinden ayrı ele alınmasının dönüştürülmesine karşın, İslam dininde din ve devlet işleri “birlikte” ele alınmaktadır(Arsel 1975 :146}. Buna göre İslam dininde devletin varlık nedeni, dini, toplum sathında yaşatmak yönünde bir fonksiyon taşımaktır. Hıristiyanlığın aksine İslam’da din ile devlet güçlü bağlarla birbirine bağlı olma özelliği taşımaktadır(Arsel 1975:147). Bundan dolayı, Türkiye’de ideal topum yapısının öngördüğü din-devlet toplum etkileşimi, Batı’da dualiter zihniyetin ideal anlamda hem din anlayışında hem de materyalist, sekülerist pozitivist anlamda ortaya çıkardığı din- devlet-toplum etkileşiminden oldukça farklı bir zihniyeti analitik olarak ortaya konmuş olmaktadır. Bu farklılık; kendisini insan zihniyetinin inşasından başlatıp, Allah-Tanrı idrak farklılaşmasına, eşya ve kâinat algısına ve buradan da gündelik sosyal davranışlara kadar uzanan bir yelpaze oluşturmaktadır. Ancak Türkiye’de jakobenist elitist, laiklik adı altında laisizmci, liberalist-kapitalist Protestancı uygulamalarla, Batı’ya yönelik farklılıkları beslemek yerine, yerli idealist grubun Türkiye’de kendi değerlerine karşı yabancılaşmasına yol açabilecek dayatmaları, uygulama alanına geçirerek, devlet-toplum fikri çatışmasının temellerini oluşturmayı sağladığı ifade edilebilinir.

1.1. LAİKLİK, İSLAM VE SİYASİ TAASSUP

Siyasi taassup, “bir şahsın hayat ve cemiyet hakkında kendi görüşlerini mutlak surette hak ve başkalarınınkini de batıl telakki etmesinden ileri gelen cahilane bir düşmanlık” olarak tanımlanmaktadır(Başgil 1985: 160]. Buna göre laiklik yoluyla oluşturulan siyasi taassubun amacı, Türk toplumunun materyalistleştirilmesi olarak ortaya çıkmaktadır. Başgil bu konuda, Batı’dan devşirilen jakobenistik laisizmin başlıca hedefinin Türk toplumunun “dini” ve sahip olduğu “maneviyat” olduğunu belirterek, bunların dünyevileştirilmesi ya da maddecileştirilmesine yönelik dayatmacı etkiye dikkat çekmektedir. Çünkü laisizmci jakobenik siyasi taassup, koyu bir materyalizm içermektedir. Böylece Başgil, jakobenist/elitist laisizmci siyasi taassubun “inandığı ve bağlandığı şey yalnız madde ve menfaatir” diyerek, bu zihniyetinin belirgin bir şekilde materyalistik modernite zihniyeti, sanayi medeniyeti anlayışı, liberalist-kapitalist güç ve onun girişimci bireyi (insan tipolojisi) ile birebir ilişkisini ortaya koymuş olmaktadır(Başgil 1985: 160). W.Mills ise elitist durumu, Batı tarihinde gücün teknik gelişme ile olan ilişkisiyle açıklamaktadır. W.Mills’e göre güç, dayatma ve bunlara yönelik organizasyonun, toplumda hâkim olmasını sağlayan ilk unsur olduğuna dikkat çekmektedir. Batı’da bu güç ile dayatma ve organizasyonun birleşimi, Batı’yı ileriye götürmüştür. W.Mills’e göre bu ilerlemenin de, Batı tarihinde zorlama, istismar ve yıkım olarak görüldüğünü belirtir(Millsl964:126). W.Mills 1950’lerin Amerika’sından hareket ederek, bu ülkenin ekonomisine 200 -300 dev birliğin hâkim olduğunu, ekonomik kararlarda, yönetim ve siyasal ilişkilerde bu kesimin anahtar bir rolü bulunduğunu belirt- mektedir(Millsl964:127). Böylece Batı bireyinin ekonomi temel kurumlu düşünce geleneği; güç-ekonomik fayda- liberal kapitalist birey ilişkisini menfaat merkezli açıklayarak, bu özelliğin siyasal yapıda etkinlik taşınmasına yol açtığı ifade edilebilir. Mosca ise bu duruma yönetenler ve yönetilenler açısından yaklaşarak, yönetenlerin elistisci gücüne dikkat çekmektedir. Mosca, bütün toplumlarda iki sınıf insanın meydana çıktığını, bunlardan birisinin idare edilen diğerinin ise yönetici sınıf olduğunu belirtir. Mosca’ya göre idare edenler daima az sayıda olup, bunların sahip oldukları politik fonksiyonları ve monopol güçleri ile gücün getirdiği avantajların hepsini kullanmaktadırlar(Mosca 1964:214) Bendix de liberal-kapitalist bireyi, orman ahlakının militan anlayışı ile ifade ederek, bu birey zihniyetini özelikle 19.yüzyıl sonuna değin işci-işveren ilişkilerindeki temel ilişki seti olarak değerlendirerek, jakobenik seçkincilik ile liberal-kapitalist birey ilişkisine bu anlamda bir göndermede bulunmakta olduğu söylenebilir(Bendix 1964: 300 )

Buna göre birey olgusunun kim olduğunu ve onun zihniyetini hangi duygularla inşa eden sistemik özelliklerinin bilinmesi, sorunun çözümünde önem taşımaktadır. Çünkübütün sistemler kendi insan tiplerini inşa ederek sistemik başarılarını, bunun üzerine kurmaları tarihi bilinen bir gerçeklik olarak ifade edilir.

Batı medeniyetinde aydınlanma düşüncesinin insan tipolojisi; karşılaşılan hadiseleri ve konuları salt akıl ve deneye bağlı olarak düşünen böylece bu eksenden çözümler üretebilen rasyonalist insan yani birey tipolojisi iyi-kötü özellikler taşıyan, bencil, zalim, doyumsuz, hırslı, yıkıcı, uzlaşmacı, sevecen gibi özellikler taşıyan bir niteliğe sahiptir. Böylece Batı’ da akılcı devlet ve söz konusu özellikler taşıyan akılcı insan(birey) ilişkisi laikliğin en temel bileşenini oluşturmuştur(Ergin 2010: 135). Bu devlet-insan(birey)- laiklik ilişkisinin modern dönemde kurgulanması laikliğin, liberal- kapitalist sistemik yapının ” bir iktidar pratiği” olmasını ortaya çıkarmaktadır. Böylece liberal-kapitalist bireyin yukarıda anılan karekteriolojik nitelikleri taşımasına bağlı olarak bireyi (insanın) sekülaristik bir potada; laikliğin, pozitivist laik devlet iktidarının ve kapitalist ideolojinin tamamlayıcı unsuru olarak belirmiştir(Paker 2005:290). Buna göre Batı’da birey; kural koyan Tanrı ile din, ahlak ve hukuk sahalarında hem birey bazında hem de toplum bazında bütün bağlarını koparma amacını taşımaktadır. Böylece modern paradigmaya göre yeni birey; “homo-economicus” ve “self-contained” (kendi kendine yeten) anlayışına sahip olarak ilahi ve ahirete yönelik olanı değil de, dünyevi olanı yükselten, onu yüceltici bir unsur olarak gören yeni bir sistemin insan tipi olmaktadır(Karışman 2010:176- 177).

Buna karşın İslamiyet bakımından insan ve onun karekteriolojisi hakkında bu sekülaristik insan için Kur’an da çeşitli ayetler bulunmaktadır: İsra suresinde “De ki herkes yaratılışına göre hareket eder”, Enbiya suresinde de “insan aceleci yaratılmıştır”, Meariç suresinde ise “insan gerçekten huysuz haris ve cimri yaratılmıştır. Başına bir fenalık gelince feryat eder. Bir iyiliğe uğrarsa onu herkesten men eder ve, yeryüzünde bulunan herkesi feda etmek ve böylece kendini kurtarmak ister”, İbrahim suresinde “gerçekten insan çok zalim, çok nankördür”, İnsan suresinde” peşin dünyayı severler, ağır bir günü bırakırlar(ahreti)”, Yusuf suresinde”çünkü nefs, Rabbimin merhameti olmadıkça kötülüğü emreder”. Kur’an daki bu insan tanımlaması, O’nun sekülarist insanın ahlak ve karekteriolojik özelliklerine vurgu yapmasını belirtmektedir(Ergin 2010:138). Öte yandan da erdemli insanı, kamil insanı, adalet merkezli düşünme noktasına gelmiş bir ahlak eğitiminden geçmiş diğergam/ yüksek sosyalleşme duygusuna sahip paylaşımcı insanı ise Fecr suresinde “ey mutmain olmuş nefs, sen O’ndan razı, O senden razı olarak Rabbine dön” ikramı ile övmekte olduğu görülmektedir. Bütün bu insan tanımlarının toplum ve onların sistem yapıları bağlamında değerlendirildiğinde H.Z. Ülken üç tür insan tanımlamasına ulaştığı görülür. O’na göre “Büyük Adam”, “Büyük İnsan” ve “Günün Adamı” tipleridir. H.Z. Ülken’e göre “Günün adamı” tiplemesi her türlü menfaat peşinde koşan makbul olmayan bir tiptir. “Büyük İnsan” ise “manevi varlığı geliştirerek insanlığı kendi nefsini feda ediş sayesinde gerçekleştiren insandır. “Büyük İnsan” imanın yaratış kudreti ile gelişen insanlığın sembolüdür” diyerek, H.Z. Ülken, “Büyük İnsan” ile “Büyük Adam” ayrımının temel özelliklerine vurgu yapmaktadır. Bu anlamda “Büyük İnsan”; peygamberler, ve o kültürel damardan beslenen veliler, hakimler, kahramanlar, büyük fikir ve ideal şehitleri, fikir ve iman yolunu açmada önderlik taşıyanlar yani “peygamberler, veliler ve Sokrat gibi, Pascal gibi M. Arabi, Mevlana, Yunus, Hacı Bektaşi Veli”ler olarak toplum-fert bütünleşmesini sağlamayı başarmış dayanışmacı insan modeli olarak belirtilir. Oysa “Büyük Adam” ise,”iman gücünden mahrum olmamakla beraber tabiat güçlerinin, içgüdülerin, zeka ve kurnazlığın, kaba enerjinin kudreti ile başarı kazanmış olan kimselerdir” (http:// ozgunsosyaldusunce.com, 24 Mayıs 2011, 16:27). “Büyük Adam” konusunda önce Hegel ve sonrasında Nietzsche “büyük adam teorisini” sunmuşlardır. Bu teoriye göre “temelde dünya tarihinin büyük hareketleri büyük adamların çabalarının sonucu olduğunu” ifade edİlmiştir(http://community.tradeking.com. 30 Mayıs 2011, 14:38).

Ülken’e göre bu kesimler toplumları yerinden oynatarak kitleleri arkalarından sürükleyen bir yönleri olmasına karşın, kaba kuvvet kullanarak geçici başarılar elde eden örneğin; İskender, Napolyon, Lenin, Stalin, Mussolini, Hitler gibi Batı’da ortaya çıkan elitistci, dayatmacı ve korkutarak yöneten kimselerdir. Ülken bu kesimlerin geçici başarılar elde etme adına ortaya koydukları tahribatlarını ise “Büyük İnsan” modellemesinin insan türünün bunların peşi sıra gelerek anti-jakobenistik bir anlayışla jakobenik etkinin olumsuzluk oluşturucu etkilerini tamir etmelerini ifade ederek (http://oHYPERLINK “http://ozgunsosyaldusunce.com/”zgunsosyaldusunce.com, 24 Mayıs 2011, 16:27), sosyal sistem yapıları – insan tiplerinin inşası – devri dalgalı değişme modelli sosyolojik süreçlerinin etkileşimine dikkat çekilmiş olunmaktadır (Erkal 1993: 233). Buna göre özelikle,”Batı medeniyetinin zembereği’ni, “halk değil seçkinler grubu ve onların yönettiği ve yönlendirdiği kurumlar’ın oluşturduğu “Büyük Adam ” tip modellemesi olduğu söylenebilir(Özakpınar 2003: 89). Böylece yukarıdaki insan tanımlama özelliklerinden hareketle Batı düşüncesinin ürettiği bencil karekteriolojik özellikli insan, kendini merkeze alma anlayışı (antrosentrizim) taşıdığından dolayı yönetimde jakobenist, ekonomide tekelci, siyasette güç ile dayatmacı olan, ikili ilişkide egosit ve kötümserdir. Buna göre her iki sistemin Bio-sosyal insanını, fonksiyonel kimliği ve bireysel farklılıklar bağlamında dualist insan ve idealist insan ayırımlarını da göz önünde bulundurularak kavram ve konuları değerlendirmek gereği bulunmaktadır(Miller 1980: 3).

Batı bireyinin dualistik bencil zihniyetinin karekteriolojisinden dolayı söz konu jakobenistik siyasi taassubun liberal-kapitalist yapıda devlet kapitalizmi şeklinde seküler milli girişimciliğin ve seküler girişimci tipolojisinin oluşmasına katkı yapmış olduğu belir- tilebilinir. Bu durumu, sosyolog W. Mills, “elitlerin dolaşımı” adlı meşhur kuramı ile devlet-bürokrasi ve dualistik bencil zihniyete sahip girişimci insan döngüsünün, Türkiye bağlamında açıklama getirmesini oldukça kolaylaştırmıştır. Bu laisizmci jakobenist, liberal-kapitalist yapının Türkiye’de varlığını sürdürebilmesi ve Batılaşma sürecini devam ettirebilmesi için, (siyasal anlamda devletin İslam dininin hür düşünceyi geliştirmesinden dolayı) devletin din üzerine hâkimiyet kurma gerekliliği bulunmaktadır. Böylece de din üzerinde kontrol sağlanarak, hür düşüncenin pozitivist, liberal ve jakobenik özellikler taşıyan laik(laisizmci) devlete zarar vermesi önlenmek istenmiştir(Karpat 1991:30). Buna göre ” Devletim dine egemen oMuığıı devletlere “Bizantimisf’ devletler dendiğinden (Dilipak, www.rahle.org:HYPERLINK “http://www.rahle.org:20/02/2011″20/02/2011, 10:10), söz konusu uygulamanın, Türkiye açısından Bizantinist bir çerçeveye oturtulduğu da ifade edilebilmektedir.

Türkiye devletinin laisizmci uygulamalarını, laiklik şeklinde ifade etmesinden oluşan laiklik iddiası, “hukuki, felsefi ve ahlaki teminatı olmayan, oportünistçe bir siyasi iddiadan başka bir şey değildir”. Çünkü camilerin bir devlet dairesi olarak, imamların da devlet tarafından eğitilip onun memuru olması, devletin, dini ibadetlerin yönetimini sağlamıştır. Buna ilaveten “din derslerini zorunlu hale getiren” devletin, din işlerinde taraflı olması ve bunu da Batı’cı liberalist-kapitalist temel zihniyet ilkeleri ile gerçekleştirmesi, bir laik ülke den daha çok laisizmci ilke görünümünü ortaya çıkarmaktadır. Laisizmci bu bakış açısı ile devlet/elit bürokrasi, kendi etkin, jakobenik varlığının sürdürülebilirliğini sağlamış olarak “laisist- bizantist” devlet modelini geliştirerek “iki yüzlü laiklik” anlayışının ortaya çıkmasının sağlandığı söylenebilir. Bunun en açık siyasal göstergelerinden bazıları hilafet makamını kaldırılmasına rağmen “hilafetin mana ve mefhum olarak Millet Meclisinin şahsi manevisinde mündemiç olması” ve Diyanet İşleri Başkanının siyasi otorite tarafından atanması gibi uygulamalar gösterilebilinir (Dilipak, www.rahle.org; 20/02/2011,10:10).

Laikliğin teorik açılımında tarafsızlığına vurgu yapılmasına rağmen, Türkiye’de uygulanan laiklik ise tarafsızlık içermemekte olduğu, yukarıdaki vurgulanan noktalardan anlaşılmaktadır. Buna göre Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet felsefesinin temel ilkelerinden olan laiklik ile sosyal pratikteki laiklik uygulamaları birbirine uygunluk taşımamaktadır, Böylece Türkiye’de laikliğin, din ve devlet işlerindeki tarafsızlık ilkesini ifade eden teorik tanıma rağmen, uygulama da ki taraflı duruş, din-devlet ilişkisinde oligarşikleştirilmiş bir yapıyı ifade etmektedir. Jakobenik seçkincilik ise laiklik adı altında laisizmci bu oligarşik yapıyı korumayı da, laikliği muhafaza etme sloganı ile sağlamaya çalışmakta olduğunu belirtmek mümkündür.

1.2, TÜRKİYE’DE LAİKLİK UYGULAMALARININ ZİHNİYET YAPISI

Osmanlı’dan Cumhuriyete geçişte devralman ve pozitivizmin felsefî fikirlerinden üretilen “ilerleme merkezli yönlendirme” fikri veya devlet aklı, Cumhuriyet ile birlikte “olgunluğa” ulaşmıştır. Buna göre Türkiye Cumhuriyetin de devletin geleceği, Batılılaşmacı resmi ideolojiyi ifade eden fikri bir ilke ile hâkim kılınmıştır(Duman 2005; 282), Böylece Osmanlı’dan Cumhuriyet Türkiye’sinin yaşamış olduğu sosyal değişmenin tarihi, temelde, yeni olan ile eski olanın bir mücadelesi şeklinde ele alınması gerçeğini ortaya çıkarmış olmaktadır(Karpat 1.967:2).

Türkiye’nin sosyal, kültürel siyasal değişmesi üzerinde belirleyici, hatta tayin edici rol taşıyan birbirinden ayrı zihniyet özellikli iki ana kesimin bulunmakta olduğu söylenebilir. Bunlar; dini muhafazakâr kesim ve yenilikçi-laikçi(laisizmci) kesim olarak belirtilir.

Türkiye’de sosyal, kültürel ve siyasi alanlardaki sosyal hareketlenmeler, genellikle bu iki ana kesimden birisine bağlı olarak açıklanmakta ve buna göre değerlendirilmektedir(Karpat 1967 :2). Çünkü Türkiye’de dini muhafazakâr kesim, bütüncül bilim metodunu kullanarak din-toplum-devlet “birliği”ni sağlayıcı bilgi üretmektedir.

Yenilikçi-laik(laisimci) kesim ise, din ile devlet ayırımından hareket etmektedir. Bunun fikri kaynağını ise eski Yunan düşüncenin Avrupa aydınlanman fikirlerine etkisi ve ondan da pozitivistik toplum düşüncesinin oluşuma katkı sağlayan “madde”yi merkeze alan materyalistik düşünceden oluşan “tekçi(insan=madde etkileşimi)”fikir akımı oluşturmaktadır. Buna göre mukayeseli sosyolojik yöntem, zaman ve mekansal özelliklerin farklı toplumların düşünce ve geleneklerinden hareket ederek(Bouthoul 1975: 2], konunun, zihniyet kavramının “keedtıse göre” bakma özelliğini dikkate alan bir değerlendirme ihtiyacı bulunmaktadır(Mucchielli 1991:22).

Türkiye’deki dini-milli muhafazakâr kesimin genelde medeniyet anlayışı olarak; İslam ilkeleri ve onun ahlakı anlayışı, özel de ise kültür olarak; Türk kültür özelliklerini benimsemiştir (Özakpınar 2003:31). Buna göre Türkiye, İslam medeniyet değerleri ve Türk kültürünü birlikte ele alan din-vatan-devlet bütünleşmesini, kendi merkezine almış ve buna göre de sosyal düşünce sistemini oluşturmuştur. Böylece ideal anlamda Türk toplumu, anti-Batı düşünce sistemine sahip olarak bütüncüllük içeren din-toplum-devlet bütünleşmeciliğine dayalı toplum görüşünden hareket etmekte olduğu söylenebilir. Oysa mukayeseli sosyolojik bakış anlayışına göre modern Batı medeniyet değerleri ise bu bütünleşmeci anlayışa tam ters bir din-toplum-devlet ilişkisini ortaya çıkarmaktadır.

“Batı medeniyeti, Eski Yunan ve Roma medeniyetlerinin hayata bakışından bazı öğeleri, Hıristiyanlığın inanç ve ahlak nizamı öğelerini ve hümanizmin değerler sistemi ile onun uzantısı olan bireycilik doktrinini içeren bir inanç ve ahlak sistemleri alaşımı” olarak materyalistik bir içeriği sahip olması(Özakpınar 2003:86), onun madde ve mana bütünlüğü yerine sadece maddeyi önceleyen ve onu merkez alan bir özelliği bulunmaktadır. Buradan hareketle de din-toplum-devlet ilişkilerinde maddeciliği(ekonomiyi/teknolojik maddi gücü] esas alan, din- devlet ilişkilerinde bunlar arasındaki farklılığın bütünleşme yerine derinleşmesinden beslenen tekçi bir modelden hareketle “kendine göre görme” zihniyeti ile ele alınmaktadır. Batı’nın bu düşüncesinin benimsenmesi sonucu, Türkiye’de erken Cumhuriyet döneminde pozitivist düşünceden hareket eden yeni tip devlet memuru, aydın kavramı ve yeni girişimci tipolojisi olan liberalist-kapitalist burjuva ortaya çıkmış ya da çıkartılmaya yönelinmiştir (Duman 2005: 283). Böylece insan-toplum- devlet etkileşiminde dini değerlerin toplum yaşantısında etkin olduğu Osmanlı Devlet modelinden, yeni Türkiye modeline geçilmiştir. Bu yeni modele geçiş sonucu oluşan yeni bakış açısı, devlet biçiminin ihtiyaca binaen Batı’dan aktarılan laiklik ilkesi ile maddeyi(ekonomiyi) temel toplumsal kurum gören insan-toplum-devlet etkileşimine göre kurgulanmıştır.

Osmanlı’dan Cumhuriyet Türkiye’sine geçişten sonra Türkiye’de İslam dininin toplum hayatındaki kabulüne yönelik olarak “Türk Devletinin Dini İslamdır” hükmünün yer aldığı ilk anayasa, 20 Nisan 1924’de kabul edilmiştir.

Cumhuriyetin kurucusu Atatürk’ün Aydınlamacı felsefi ilkelerin, yeni devletin zihniyetini şekillendirmede önemli bir atıf gücü taşımasına rağmen, Cumhuriyetin ilk dönemlerinde din-devlet ilişkilerindeki temel bakışı ifade etme bağlamında yurt içinde çeşitli beyanlarda bulunmuştur.

Bu konuda Atatürk 1930’da yapmış olduğu bir açıklamasında “Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur”, şeklinde din ile Türk toplumun yapısı arasında düzenli bir ilgiye zımni dikkat çekişte bulunması beyanının ardından ” yalnız şurası var ki, din, Allah ile kul arasındadır” diyerek, dinin toplumsal alanda din -devlet etkileşimine sınır koyarak, aydınlama felsefesinin Avrupa’daki salt akılcılıktan hareket eden dualiter devlet kavrayışının takipçisi olduğu mesajını vermekte olduğu anlaşılmaktadır. Bu bağlamda söz konusu yıllarda, Atatürk dine doğrudan bir tavır alışı ifade eden bir anlayıştan uzak olarak “Allah birdir,Şanı büyüktür…Peygamber efendimiz hazretleri cenabı hak tarafından insanlara hekayik-i diniyeyi tebliğe memur ve resul olmuştur….dinimiz son dindir,Ekmel dindir” türünden açıklamalarla, Osmanlı bakiyesi Türk-İslam toplumuna, dini ritueli kullanıcı bir dil ile açıklamalar yapmıştır.

Atatürk yukarıda’da çeşitli örnekler verilerek açıklandığı gibi Türk toplumu için dini duyguların gerekli olduğunu ve İslam dinin de olumlu yönlerine vurgu yapmış olduğu görülmektedir. Ancak Cumhuriyetin temel temasını oluşturan aydınlanmacı felsefenin tabii uzantısı olan laiklik ile İslam dini ve toplum ilişkileri irtibatını değerlendirme esnasında ise laikliğin (aydınlanman) İslam dinine ters düşmeğini ve laikliğin “gerçek dindarların dinsel ibadetleri ve inanışlarıyla asla bir zıtlık oluşturmadığını, ancak dinin de toplumsal alanda belirleyici bir rolünün olmaması gerektiği” ni ifade ederek, İslam dinine yönelik olumlu ifadelerinin, esasında laikliği, Osmanlı bakiyesi olan Müslüman-Türk toplumunun kabulüne sunmasının bir aracı şeklinde kullanıldığı belirtilebilinir(Gümüşlü 2008: 141-142).

Bu açıklamadan da anlaşılacağı üzere, Cumhuriyet Türkiye’sinin ilk dönemlerinde halkın Osmanlı bakiyesi olarak gündelik hayatta, İslam inancına yönelik dindarane yaşama tarzına sahip olması, Atatürk’ün iç kamuoyuna yönelik olarak laiklikten taviz vermeyen ama laikliğinde dinsizlik olmadığına yönelik açıklamalara yönelmiş olduğu söylenebilir. Buna karşın Mango’nun 1999 yılında “Atatürk” adlı çalışmasından aktarıldığına göre, Atatürk’ün iç kamuoyundan farklı olarak dış kamuoyuna 1926-1927’de vermiş olduğu bir mülakatta şunları ifade etmiştir:” Benim bir dinim yok ve bazen bütün dinlerin denizin dibine boylamasını istiyorum.(…) Benim halkım demokrasi ilkelerini, gerçeğin emirlerini ve bilimin öğretilerini öğrenecektir” diyerek, pozitivist toplum ve pozitivist laiklik anlayışının Türkiye’de hâkim olmasını gerektiğini düşündüğü ve bunu uygulamaya geçirdiği anlaşılmaktadır. Böylece Türkiye Cumhuriyetinin laiklik politikasına ana bakış noktasını, müslüman Türk toplumunun dini inançlarını sorgulamaktan çok, İslam dini değerlerinin siyaset alanından uzak durmasının sağlanması olduğu söylenebilir. Bu da Batı Avrupa’da aydınlanman anlayışın yine Batı Avrupa Hıristiyan kilisesinin devletten ayrışmasını sağlayan yönteminin Türkiye için uygulaması olduğu ifade edilebilir. Buna göre “Türkiye de Cumhuriyet aydınlanmasının asıl amacı; Cumhuriyetin reddinin bir aracı olarak kullanılması muhtemel olan dinin politik arenaya sokulmasını engellemek olmuştur”(Gümüşlü 2008:142]. Oysa aydınlanman devlet bakış açısı Batı Avrupa toplumunun sosyal yapısında görülen bir gelişme olup, Batı Avrupa’dan ya da daha geniş bir ifade ile, Batı medeniyet değerlerinden tamamen farklı sosyo-ekonomi ve sosyo-kültürel özellikler taşıyan Türk toplumunda, bu uygulamanın devreye konmasını, sosyoloji biliminin “kültürel izafilik” kavramı çerçevesinde değerlendirildiğinde en iyimser bir tahlil ile; kişiliksiz, taklitçi, kendi kültürel ve düşünce köklerinden koparılmış ve böylece medeniyet iddialarını kaybetmiş bir toplumu ortaya çıkarmakta olduğu söylenebilir. Buna ilaveten sosyal sistemi taşıyan en önemli unsur olan “insan faktörü” açısından da bu aydınlanmacı bakış, kendine güvenini yitirmiş bir “insan tipinin” ortaya çıkmasını sağladığı ifade edilebilir. Böylece de “bağımlılaştırma/bağımlı düşünmedi geliştiren bir sosyal düşüncesinin de, bu yolla sağlanmış olması mümkün kılınmakta olduğu anlaşılmaktadır. /

10 Nisan 1928 de ise yeni devlet zihniyet anlayışının (aydınlanman pozitivist ilkelerin}, devlet sistemine giderek yerleşmesine bağlı olarak, 1924 anayasasında bulunan “Türk Devletinin Dini İslam’dır” ibaresi kaldırılmıştır. Buna bağlı olarak da milletvekili yeminlerinde dini ifadelerin çıkarıldığı görülmektedir(Sezen 1994: 67). Buna ilaveten 1928 reform tasarısı, ibadetin Türkçe olarak yapılması,”camilerde ibadetin müzik aletleri eşlinde yapılması”, camilerdeki düzenin değiştirilmesine yönelik olarak da sıralar konularak ayakkabılarla camilere girilmesi gibi şekli değişimlerine yönelik bir içeriğe sahip olmuştur(Aydın 2006:155]. Böylece İslam ibaresinin 1928’de anayasadan çıkarılması ile, “la-dini” olan toplumsal zemine geçişin temellerinin atılmış olduğu görülmektedir. Ancak bu dönem, laik bir yapıyı yine de tam olarak ifade etmemektedir.

5 Şubat 1937’de ise Türkiye Cumhuriyet anayasasına “Türk Devletinin laik olduğu” ibaresi eklenerek, “la dini” toplumsal süreç anayasal güvence altına alınmıştır(Sezen 1994: 67}. Fakat bu süreçten günümüze değin laikliğin ne olduğu kanunlarda tarif edilmemiş olup, bürokratik jakobenik elitin uygulamalarında anlamı ortaya konulmuştur. Söz konusu uygulanan laikliğinde, laiklik adı altında pozitivist bîr Jakobeeisfik laisizm olduğu uygulamadaki’ laisizm tammma bakarak söylenebilir. Buna göre laiklik anayasal güvence altına alınarak, dokunulmaz kılınarak, jakobenik laisizmci uygulamaların dokunulmazlığı sağlanmıştır. Bu yolla Türkiye’de laisizm, laiklik ilkeleri adı altında kararlı biri şekilde uygulanmaya başlanmıştır. Jakoben uygulayıcıların bundaki hedeflerini rasyonalistik(akılcı) ve pozitivizme dayanan ahlak ve yönetimi kurmak olarak belirtmek mümkündür. Böylece yenilikçi-laikçi kesim, özellikle 1928’den sonrasında, Türkiye’nin geri kalmışlığının arka planında İslam’ın bulunduğuna yönelik iddialarını güçlendirmişlerdir. Buna bağlı olarak “1938’de Kur’an-ı Kerim (Gökten indiği sanılan doğmaların kitabı) olarak ilan edilmiş” olmakla, laisizmci uygulamaların etkinlik taşıdığı bir döneme artık girilmiştir (Bolak 1994: 28). 1938-1946 arası dönem değerlendirmesine bakıldığın da ise;

“1938-1946 veya 1950 yılları yeni bir milli şef ve ikinci Dünya Harbi yıllarıdır. 1946’ya kadar olan kısmı tam bir dikta rejimidir. Demokratik müesseseler, Şefin arzusuna göre hazırlanmış göstermelik kuruluşlardır. Bürokrasi güçlenmiştir. Memur-Halk, idare eden-İdare edilen tefriki oluşturulmuştur. Şef istediği için bürokrasi İslama karşıdır. Milletin İslam’ı, bürokrasinin anladığı ölçüde anlaması istenmektedir. Cumhuriyet diplomatları, kültürü bürokrasinin çizdiği çizgiler içinde öğrenmek ve yaşamaktadır. Bu devrenin mutlu azınlığı, büyük şehirler burjuvazisidir. Üst bürokrasiyi onlar teşkil etmektedir. Zengin ailelerin ekserisi, Fransa ve Amerika kolejinde okuyan çocuklardır.

1946 yılında başlayan çok partili hayata giren Anadolu orta sınıfı, imtiyazlı, şefe bağlı, Batı taklitçisi azınlığı sarsmaya başlamıştır”(Bolak 1994: 28).

Türkiye 1948’de, 7. CHP kurultayı sürecinde de dahi “”tek parti, tek şef ile yönetilirken”, ve 1950,1960,1970 ve 1980 dönemlerinde dahi laiklik tanımı bir açıklığa kavuşturulmayıp, bu muğlâklıktan, siyasal devlet bağlamında laisizmci uygulamaların toplum üzerindeki zorlayıcı etkisi devam ede gelmiş olduğu izlenmiştir. Bu yolla da, laisizmci jakobenik yenilikci-laikci kesimce devlet-din politikasının, “zikzaklı” olarak devam etmesinin sağlandığı söylenebilir (Sezen 1994: 67-68).Çünkü “zikzak”lılık hali ise hakiki laikliğin, Türkiye’de bulunmadığı anlamına geldiğini ifade etmektedir (Bilgiseven 1994: 91). Böylece Türkiye’de laiklik felsefesi, “biri dindarların çoğunu ima eden “örümcek kafalı”, diğeri ise dini siyasete alet ettiği söylenen siyasi ve şahsi maksat ve menfaat temini peşinde “din oyunu aktörüdür” şeklinden iki tip düşman”ı, kendisi için tehlikeli olarak ilan etmiştir. Kimi yenilikçi laik kesim de “dindar” ve “dinci” kavramların farklılıklarına dikkat çekerek, bunları, dindar olarak değil de “dinci” şeklinde kendilerince tanımladıkları görülmektedir.

“Dindar” ve “dinci” ayırımının böylece topluma yerleştirilerek, laik sistemin, kendisini ve zeminini sağlamlaştırma içine girmiş olduğu anlaşılmaktadır. Bu tür bir yaklaşımla dinin doğrulu ve gerçek ile uygunluğu, tartışılır ve şüpheli hale getirilip, dini, toplumdan çekip atmak yok etmek istenmiş, ancak bunun mümkün olmadığından dolayı onu, liberal bir yorumla insanların vicdanlarına yönlendirmiştir (Sezen 1994: 68). Buna göre Türkiye’de laiklik, bir yandan jakobenik seçkinci kesimin koruyucu dokusu haline dönüştürülmüştür. Öte yandan da İslam dininin karşısına oturtulmuş din dışı bir inanç sistemi olarak sunulmuştur. Böylece Türkiye’de siyasal devletin, dini de devletleştirerek, onu kendi zihniyetine ve işine yarayabilecek uygun hale dönüştürerek, “yeniden inşa etmeye çalıştığı” ifade edilebilir(Aydın 2006: 154-155). Bu ise dinin bir iman, ahlak, ahiret anlamlarından çok, seküler bir çerçeveye oturtulması sağlanarak, Allah’ın vahyettiği din yerine devletin ideolojik varlığının korunmasına hizmet eden bir seküler araç (inanç) düzeyine yaniProtestanlaştırıcı niteliğe indirgendiği söylenebilir.

Bu bağlamda Türkiye’de laiklik olgusunun nasıl anlaşıldığına dair, reel dünyada yapılan bir çalışmanın niceliksel ölçütleri incelenerek, teorik düzeyde yapılan laiklik incelemesi ile toplumsal alanda ortaya çıkan sonuçlarının karşılaştırılması, ikircikli yapıyı değerlendirme açısından önem taşımaktadır. Buna göre;

1992 yılında Y. Sezen tarafından Türkiye’de laik sistemin durumunu göstermek amacıyla İstanbul’da yapılan 18 yaş üzeri kitleyi hedef alan 3281 kişi üzerinde bir anket çalışması yapılmıştır, inceleme sonuçlarının orijinal yorumları tırnak içinde gösterilmektedir. Ancak buna ilaveten Türkiye’de böylesi kapsamlı araştırmaların azlığına dayalı etken nedeniyle yaklaşık 20 yıl önceki sonuçlarıyla 2008-2009 yılları sürecinde yapılan bir başka çalışmanın sonuçlarını da mukayeseli olarak yeniden tarafımızca özgün yorum yapılarak değerlendirilmiştir. Böylece sorunun günümüzdeki görünümünün, yirmi yıl öncesine ve de 3 -4 yıl öncesine göre ne kadar değiştiği, ya da farklı bir durumun oluşup oluşmadığı ortaya konulmaya çalışılmıştır. Buradan da Türkiye’nin laiklik konusunda, toplumun zihni değişiminin ölçümüne yönelik bir değerlendirmeye ulaşılması mümkün görülmektedir. Buna göre 1992 yılında yapılan incelemede;

“Ankete katılanların % 71’i dini, Allah’a, Peygambere, ahiret gününe inanmak gibi”, konuları özel (özgün) manasıyla kabul etmektedirler. Bu oran Türkiye’de laisizmci, jakobenik kesimin “laiklik” adı altında toplumu dinden uzaklaştırmaya yönelik uygulamalarına rağmen, sosyal kanaati belirtme adına %71 gibi oldukça yüksek bir oranın, İslam dinin temel unsurlarına bağlılık taşıdığı anlaşılmaktadır.

Günümüzde bu oranın biraz daha fazla olduğuna yönelik çalışmalar kamuoyuna yansımıştır. Social Survey Program (ISSP) tarafından Türkiye, 2008-2009 sürecinde yapılan ve 45 ülkeyi kapsayan araştırmaya katılmıştır. Bu araştırmanın sonucuna göre Türkiye’de dini inanç katılanların yüzde 16’sını kendisini son derece dindar, yüzde 39’u oldukça dindar, yüzde 32’si de biraz dindar olarak nitelendiriyor. Dindar olmadığını söyleyenlerin oranı ise yüzde 7 düzeyinde. Buna göre dindarlığa bağlı olma temel koşulundan harekete ederek bunun çeşitli tonlarının toplam oranı %87’yi bulmaktadır (www.agnostHYPERLINK “http://www.agnostik.org/23″ik.org/23 Mart 2011, 16:28). Böylece Türkiye’nin giderek daha fazla muhafazakârlık düşüncesine yaklaşmış olduğu söylenebilir. Bu durum ise Türkiye’de uygulanan ikircikli laiklik yani laisizmci uygulamalara karşı toplumsal tepkinin de pozitivist laikçilikten yada Protestancı, sekülerleştirilmiş devletçi din yaklaşımından daha bir hızla uzaklaştığı ifade edilebilir.

1992’deki Y.Sezen tarafından yapılan araştırmaya göre araştırmaya katılanların “%73’ü laikliği, din ve vicdan hürriyeti din-devlet ayrılığı olarak tanımlamıştır. Fakat bu tanımı yapanların tamamı laikliği benimsemiş değildir. Ne olduğu üzerinde görüş bildirmişlerdir”. Bu orana göre Türkiye’de takdim edilen laiklik, toplum tarafından kabul edilmeye yönelik işaretler vermesine rağmen, laiklik adına uygulamada oluşan toplumsal sorunların ise meseleyi din- devlet ayrılığı olarak izah etmekten uzak görünmektedir.

%73’lük oran din-devlet ayrılığı olarak belirtilmesine rağmen, halk-devlet kesimi arasındasosyal yarılmışlığın sürmesi, sorunun, laikliği din-devlet ayrılığı ilkesi olarak takdim eden jakobenik uygulayıcıların laisizmci yönlendirmelerinden kaynaklandığı izlenimini uyandırmaktadır.

Yine bu araştırmaya göre “%22’i ise, laikliği dinsizlik olarak tanımlanmıştır. Bilmiyorum ve cevapsızların oranı %5 dir(Sezen 1994: 71)”.Buna göre toplumda az da olsa laikliği, dinsizlik olarak gören ya da laiklik uygulamalarının böyle görülmesine veya değerlendirilmesine yol açıldığı anlaşılmaktadır.

“%74 din ile devlet arasında bir ihtiyaç bağı olduğunu, %15 böyle bir ihtiyacın bulunmadığı kanaatine işaret etmiştir”.

Bu yüksek oran Türk toplumunda devlet algısının din ile birlikte “bütünlükçü ” bakış geleneğine sahip olduğunu ifade etmektedir. Toplum devlet-halk ilişkisine bu eksenden bakarken, bunca laisizimci dayatmalara karşın, toplumun anti-Batıcı bir çerçeveden konuya yaklaştığının işaretlerini vermekte olduğu söylenebilir.

“Türkiye’de laiklik uygulamasının nasıl olduğu sorusu üzerine; %48’i devletin doğrudan doğruya İslam dinine ve müslümana müdahale ettiğini belirtmiştir, %21’i bazı cemaatlerin aşırılıklarına engel olmak için devletin müdahale etmek mecburiyetini duyduğunu, %17’si ise devletin dine müdahale etmediğini, %8’i bu konuyu bilmediğini beyan etmiş, %3’ii cevap vermemiştir” (Sezen 1994 :73). Türkiye’de liberal zihniyet içerikli, laisizmci jakoben yönetici elitin, devletin muktedirlik olgusunu kullanarak ortaya koyduğu laiklik adı altındaki uygulamaları, toplumun %48’inin bunu İslam dinine, müslüman Türk halkına müdahale ettiğini belirterek, jakoben yapı ile kendi arasında dünya ya bakış farklılığını ortaya koymuştur.

2008-2009 yılında yapılan araştırmaya göre ise bu bağlamda Türkiye’de dindar insanlara baskı yapıldığına yönelik soruya “hayır” diyenlerin oranı 2002’de yüzde 56 iken 2009’da yüzde 71 düzeyine yükselmiştir, Bunun zıttı savunanların oranı ise 40’tan yüzde 24’e gerilemiş olduğu görülmektedir. Buna göre 2002-2009 sürecinde türkiye’de dinin gündelik hayatta yaşanmasında bir “rahatlama olduğu” söylenebilir. Araştırma sonuçlarına benzer rahatlamanın laik kesimde de oluştuğu belirtilmektedir.Buradan hareketle “2006 yılında laik kesimden insanların hayatlarını serbestçe yaşabildiklerini düşünenlerin oranı yüzde 79 iken bugün oran yüzde 86’a çıkmış durumda” olması, toplumun anılan süreçte baskıcı kesime karşı nispi bir başarı elde ettiğini ve kutuplaşma düzeyinde de bir gevşemenin var olduğunu ortaya koymaktadır(vww.agnostikorg/23 Mart 2011,18:18).

Yabancılaşma ile laiklik arasındaki ilişkiyi ölçme adına “Laiklikle İslama yabancılaşma veya dinin gerçek yerine oturması ilişkisin de” laikliğin, Türk toplumunu İslam dinine karşı yabancılaştırmada başarılı olduğunu düşünen oldukça yüksek bir kesim bulunmaktadır(%62). Buna göre “%34 Laiklik uygulaması toplumumuzun İslamiyete çok yabancılaştırdığı,

%15 oldukça yabancılaştırdı,

%13 biraz yabancılaştırdığı,

Toplam %62 yabancılaşmayı az veya çok kabul ediyor”. Bu yüksek yabancılaşma oranına karşın “%23 yabancılaşma yok,

%7 fikir beyanı yok,

%4 cevapsız,

%54 laiklik yüzünden ülkemizde dini hayat zayıfladı.

%25 din gerçek yerine oturdu denilmiştir” (Sezen 1994 74).

Mevcut veriler altında Türkiye’de laiklik adı altındaki laisizmci jakobenik faaliyetlerin Türk toplumunda dini ve dinden beslenen milli kültüre karşı yabancılaştırma fonksiyonunda başarı sağlamış olduğu söylenebilir.

Y. Sezen tarafından 1992’de yapılan anket çalışmasında 3650 denekten 2 ile 20 satır arasında değişen Özel Notlar dan alıntılar da, laiklik algısının, toplum tabanında nasıl bir değerlendirme taşıdığını ortaya koymaktadır:

“Din ve devlet işleri ayrıdır diyenler, dini devlete karıştırmamışlar, fakat devleti din üzerinde baskı unsuru olarak kullanmışlardır. Bütün bir milletin ortak inancını hiçe sayıp, kendi siyasi, ideolojik tercihlerini benimsetmeye çalışmışlardır”(Sezen 1994: 75). Bu yaklaşımın Batı ‘da kilise ile siyasi devlet arasında mücadelenin ana konusu olması ve yönetici jakoben elitin, Batı’daki bu tartışma ve güç(iktidar) mücadelesinin, ayrı bir sosyokültürel dinamik özelliklerine sahip olan Türkiye’ye taşımaları, cehaletten ziyade kültürel yoklaştırma amacına yönelik bilinçli olarak “iktidarı elde tutma eylemi” olduğu izlenimini uyandırmaktadır.

“Laikliğin Müslüman Topluma Uygulanabilir mi olgusu özel not seçmelerinde şöyle açıklamalar görülür”:

“Uygulanabilir ve bu durumda modern bir müslüman toplum meydana gelecektir”

“Uygulanabilir, çünkü laiklik müslümanlığın karşıtı değildir”.

Uygulanabilir diyenlerin bir kısmı, dine yer vermek istemeyenler bir kısmı ise İslam’ın hoş görüsünün, ufkunun genişliğinin, laikliği uygulamaya imkan vereceği kanaatinde olanlardır.

Uygulanamaz diyenler ise; laikliğin İslamın yapısına uymadığını, uygulandığı vakit İslamın bütünlüğünün bozulacağını, emir ve yasakların tümünün yerine getirilemeyeceğini, İslamın sadece bir inanma duygusundan veya gizli bir köşede sessizce namaz kılmaktan ibaret olmadığını, devletten ayrılamayacağını, idari ve sosyal, işlerden tecrid edilemeyeceğini, İslamın, hayatın her yönünü düzenlediğini, Hind vs. dinleri gibi olmadığını, bir müslümanın müslümanca yönetilmek isteyeceğini savunmuşlardır.

“İslam devletten ayrılmaz ve insanların nasıl idare edileceğini de vaazeder. Din işlerini devletten ayırmakla, Allah’ı otorite merkezi olmaktan çıkartıyor ve din üstü bir anlayışa getiriyorsunuz. Dolayısıyla Yaratıcıya eksiklik izafe etmiş oluyorsun”.

Devletim Müdahale meselesinde Özel Notlan

Bir kısım denek, müdahale edilmediği veya ediliyorsa mecbur kalındığı için edildiğini, laikliğin, devleti dışarıda bırakmak demek olmadığı yönünde kanaat beyan etmişlerdir.

“-Adım başı camilerin varlığı ve din okullarının fazlalığı, devletin bu işe karışmadığını gösterir”.(hemşire)

-” Devlet, din istismarını önlemeyi hedeflemektedir”

-“Dinin yanlış anlaşılmaması için devlet dine girmiştir”(subay)

-“Devlet, laikliği zaten dindeki aşırılık ve zorlamalara engel olmak için uygulamaktadır”.

Devletin müdahale ettiğini ifade eden birkaç örnek

-“Türkiye’de laiklik, dinin devlete karışmaması, ancak devletin dine karışması şeklindedir”

-“Devlet, dini işine geldiği gibi kullanmaktadır”.

-“Devlet cemaatlerin aşırılıklarını bahane edip dine düpedüz müdahale etmektedir”.

-“Tek doğru şu ki devlet dinden korkmaktadır”,

-“İnanmayana tanınan hak inanana tanınmamaktadır”,

-“Türkiye’de laiklik değil, resmi din(devlet dini) uygulanmıştır”. Bu açıklamalara göre laiklik konusunda toplumun hayli kafasının karıştırdığı gözlenmektedir. Toplum ikili bir kampa ayırtılarak, Tanzimat’tan bu yana başlatılan ilerici(Batı’lılaşmacı)-gerici(milli ve manevi kültürü korumacı kesim) tartışmasının modern iletişim çağında da manipüle edilerek sürdürüldüğü görülmektedir.

Laiklik Uygulaması dini hayatı zayıflattı mı? İslama yabancılaşmayı getirdi mi? Yoksa din gerçek yerine mi oturdu Özel notlarında:

-“Devlet, İslamı insanlara farklı gösterdi”

-“Yapılan uygulamalar, sadece adı islam olan, hurafelerle dolu bir din ortaya çıkardı”

-“Türk halkının çoğunu marka müslümanı haline getirdi”.

-” Yeni bir kimlik ortaya çıkmıştır: laik müslüman”

-“Laiklik dinsizliğin ilk adımı oldu. Açıktan sokulmayan fikirler, laiklik perdesi altında topluma girdi”.

-” En büyük zararı düşünce sistemimizin bozulması. Din söz konusu olunca, artık farkında olmadan herşeyi laiklik ilkesine göre düşünüyoruz. Bu da müslüman için acı bir durumdur”.

-” Laiklik doğru uygulanmadığı için din, tartışma konusu olmaktan çıkmamaktadır”.

-“Dini hayat zayıflamıştır. Fakat halk şuurlandıkça dinine yeniden sarılmaktadır. Sonuçta laikliğin tesiri kalmayacaktır.”

-” Bir toplumun tamamı gerçek müslüman olur, taassuptan da uzak, aydınlık içinde bulunursa, laiklik kendiliğinden ortadan kalkar. Çünkü müslüman bir toplumun müslüman olmayan veya laik bir yöneticiye ihtiyacı olmaz. İşgale uğramak hariç”.

“Devletçi laiklik, halkın dini duygularını engellediğinden, bir tarafdan dinsizliğe, başıboşluğa, maneviyatsızlığa, ahlaksızlığa yol açarken, diğer taraftan koyduğu engeller yüzünden bir kısmının daha da tutucu olmasına yol açtı”(Sezen 1994: 77)”.

1992 yılında Türkiye’de toplumun laiklik algısının daha sorgulayıcı ifadeler taşıyor olması, yaklaşık yirmi yıl sonrası günümüz Türkiye’si açısından laiklik başlığı altında sunulan laisizmci jakobenik oligarşizmin, varlığını uygulana gelen yöntemlerle sürdürmesinin oldukça zor olduğu söylenebilir. Böylece, Türkiye’de yaklaşık ikiyüz yıllık bir modernleşme çabaları ve 85 yılı aşmış bir ulus-devlet tecrübesine rağmen laiklik üzerinden meydana gelen bilinç açıcı tenkitler, mevcut laiklik adı altındaki devletçi jakobenist elitin homojen bir toplum oluşturmadaki başarısızlığı dikkat çekmektedir(Mahçupyan 1998:257].

Günümüz Türkiye’sin de jakobenist elitin modernleşmeci ideolojisi ve kültürel kimliğini laiklik ile özdeşleştirerek topluma dayatmasına, buna karşın geleneksel kültür ve onun içerdiği toplumsal talepler, giderek daha da güçlenmiş olduğu görülmekte- dir(Mahçupyan 1998:258). Bundan dolayı Türkiye’de yeni bir orta sınıfın yavaş yavaş belirip ekonomik anlamda zenginleşip sosyoekonomik ve sosyo-kültürel anlamda toplumda bir noktaya gelmesi sonucu, bu muhafazakâr milli-manevi bütünlüğü sağlamış, böylece de bütüncül merkezli kültürün ideal aklını oluşturmuş kesim, devlet kapitalizmi vasıtasıyla zenginleşme sürecini tamamlanmış seküler/ laikçi değerlere sahip libarel-kapitalist kesimin yerini almaktadır. Bu yeni alt-üst oluş hali günümüz Türkiye’sinde “bir bakıma laiklik maskesi altında cereyan eden çatışma, aslında, yeni bir orta sınıfın, Cumhuriyet elitleriyle birlikte ortaya çıkan orta sınıfla değişme sancısıdır. Devleti temsil eden eski kurumların bu gelişmelere uygun düzenlenmesi gerekiyor. Yargı, ordu, parlamento, vs.” (http:// wwwHYPERLINK “http://www.habername.com/”.habername.com 14 Şubat 2011,:11:43) gibi kurumlar, laikliği koruma adına laisizmci jakoben yaklaşımlarla liberal-kapitalist sermayenin modernlik adına ortaya koyduğu tavırların, yeni süreçte paradigmadik değişime uğraması ihtiyacım ortaya çıkarmaktadır.

Buna karşılık “light İslamcılık “gibi islam dini değerleri içinde gözüken ancak kapitalist tüketim toplumunu devam ettirmeye yönelik liberal -kapitalist sistemik akıl oyunlarına muhatap kalan yeni muhafazakâr kesiminde “kendi kavramları üzerinden Müslüman bir hayat inşası yolunda yürümediği ölçüde modernizmi yeniden üretme”si kaçınılmaz olarak ortaya çıkması muhtemel gözükmektedir.

“Light-İslamcılık” fikir ve uygulamalarının, bireyci Müslüman tipler ve egosantrik din anlayışını geliştirerek “modernleşme kuramlarını” güçlendirmektedir. Buna karşın, Türkiye ise, sahip olduğu derinlikli medeniyet anlayış ilkelerini çağın özelliklerini de dikkate alan bir zihniyetle özüne uygun biçimde yeniden yorumlayarak, modern toplumlara kendi “biz” duygusunun ifade eden “topluluk” ve “kardeşlik” kurumlarını birlikte ele alan yeni zamanlara uygun “toplumcu görüşler” sunarak, cevap üretme ihtiyacı bulunmaktadır. Böylece laiklik olarak görülen dayatmacı laisizm, jakobenizm, ve sekülerleşmeden kurtulmanın yollarının açılmasının söz konusu olabileceği düşünülür. Buna göre de Türkiye’nin, Batı sömürgeciliğinin geri savuşturulması adına en ciddi sosyal eylemlerden birisini ortaya koymuş olacağı söylenebilir (http://www.habername.com 14 Şubat 2011, 11:45). Bu yolla Türkiye’de liberal-kapitalizmin sömürü aracı olarak kullanıla gelen laikliğin, bir din-devlet ayrımından ziyade asıl etkisinin kaybetmesinin görüntüsünü, Türk seküler girişimciliğinin devlet eksenini kullanarak zenginliğini artırmasının önünün giderek tıkanmasının belirmesi verebilir. Çünkü bu anlayışa göre ve liberal-kapitalizmin ortaya çıkardığı pozivistçi laik zihniyet dünyasının gereği olarak, asıl olan sermayedir. Laiklik kavramı laisizm uygulamasıyla, bu seküler sermayenin sağlanmasının aracı durumunu teşkil etmiş olduğu belirtilebilinir. Bundan hareketle, Türkiye’de ki yeni dalganın güçlenerek gelişmesi karşısında, önceki dönemin liberal sermayesinin kısa bir zaman içinde anti-laikçi bir zihniyete bürünerek light-islamcı anlayışın eşliğinde, yeni bir modernleşmeci muhafazakârlığa bürünmesi ihtimal dâhilinde görülebilir. Bu durum karşısında ise söz konusu kesim, 21.yüzyıl sürecinde de kendi sermayesini, koruma revizyonizmine yönelmesi mümkünlük taşımaktadır. Buna göre ise Protestancı bu anlayışın, light-islamci düşünce yöntemleri ve kurumlarıyla çeşitli ittifaklar geliştirme istek ve arzusu, pragmatist liberal girişimciliğin muhtemel “sermaye biriktirme” davranışları arasında bulunmakta olduğu da ifade edilebilir.

Bütün alt-üst oluş sürecinin oluşmasına zemin hazırlayan laiklik anlayışının(laisizmci jakoben zihniyetin), Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze değin Türkiye’de sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel temel de başardıklarını değerlendirildiğinde söz konusu başarı gösterilen unsurları şöyle belirtmek mümkündür:

-Türk toplumunun özgün değerler anlayışı toplum-devlet “bir”liğini, bütünlüğünün sağlayıcı zihniyeti sonucu, dünya tarihinin son bin yılının 800 senesinde önce birincil devlet daha sonraları ise etkin bir dünya devleti olan Türk devletini ortaya çıkarmıştır. Ancak modern dönemde laiklik adı altındaki laisizmci jakoben zihniyet ise

Türkiye’de toplum ile devlet arasında “sosyal yanlmamıı” oluşmasını başararak az gelişmiş bir ekonomi veya gelişmekte olan bir toplum olarak dünyada geri bir toplum olarak anılmasında önemli bir itibar kaybının kurumsal başarısı sağlanmıştır.

  • Mevcut “sosyal yarılma”nın ortaya çıkmasına bağlı olarak, sosyal kesimler arasında yabancılaşma, karşılıklı mesafeli duruşun sergilenmesi baş göstermiştir. Bu ise kamu alanını, laik kesimin “her ne olursa olsun var olduğu biçimiyle muhafaza edilmesi gereken bir “doğal mülkiyet” alanı olarak algılamasını” sağlayan jakobenci kurumlaşmayı başarmıştır(Mahçupyan 1998:174].
  • Laisizmci jakoben laik devlet uygulamalarının önemli sonuçlardan birisi de, devletin, halkın birliğini bozmuş görünmesidir. Çünkü “ne kadar iyi niyetle olursa olsun, yanlış uygulamalardan dolayı, bizzat devlet” bu birliğin bozulmasında rol oynar görünerek, Türkiye’de sanki iki tip halkın oluşmasının teşekkülü laisizmci jakoben kesimce oluşturulmuştur. Böylece birbirlerini anlamakta güçlük çeken, birisinin ak dediğine diğerinin kara dediği iki kesim meydana gelmiştir. Bunun oluşmasına ise, devletin uyguladığı kültürün liberal yöne kanalize edilmesi ve eğitimin de pozitivist- kapitalist bir zihniyetle uygulanmasına yol açtığı ifade edilebilir. Bunların Türk toplumunda gündemde yoğunluk taşıması ise laiklik adı altında laisizmin uygulanmasının önemli bir rolü bulunmaktadır. Böylece oluşan “azınlık sosyeteleri de iki tip halk manzarasının kaynağı”nı oluşturduğundan artık “kültürel bölünme, devletin bizzat kendine de” bulaşmış olup, laisizmci bu uygulamanın, devletin içinde azınlıkçı bir sosyete kesimin oluşmasını başarmış olduğu anlaşıhnaktadır(Sezenl994:79).
  • Laiklik adı altında gösterilen laisizmci düşünce; Türk toplumunun bütünlükçü görüşünden hareket eden sosyal düşünce yapısını, materyalist, pozitivist ve pragmatistik felsefelerin ilkeleri ile olumsuz yönde etkilemiş olduğu gözlemlenmektedir. Bu etkinin, Türk toplumunun özgün/birlikçi/bütünlükçü sosyal düşünce yapısının bağımlılaştırıcı yönde değişmesini başararak, toplumunda insanların “hak ve doğm” arayışı yerine, materyalistik ilkeden beslenen liberal-kapitalist zihniyetin öğretisi olan”faydalı”yı benimsemesini ve buna bağlı olarak da bencilleşmelerini sistemleştirmeyi başarmış olduğu ifade edilebilinir(Sezen 1994:68}.

– Din öğretiminde ise laikliğe ters düşmeme adına, dinin sistemik bütünlüğü değil, ancak onun bir kısmının öğretilmesi yolu ile dini öğretimin yapılmakta olduğu kanaati diri tutularak, dinini bilmeyen ve böylece kendisini de dindar sanması sağlanan yeni bir dindar bir çevrenin oluşmasında başarı sağlanmıştır.

-“Devletçi laiklik, halkın dini duygularını engellediğinden, bir taraftan dinsizliğe, başıboşluğa, maneviyatsızlığa, ahlaksızlığa yol açarken, diğer taraftan koyduğu engeller yüzünden bir kısmının daha da tutucu olmasına” yol açtığı belirtilmektedir. Böylece devletçi laiklik; marka müslümanı, laik müslüman tipinin oluşmasını, adı İslam olan ama içi hurafelerle doldurulmuş bir din anlayışın belirmesine bağlı olarak devletçi laiklikliğin, İslamı ve Türk toplumunun milli ve manevi değerler bütününden düşünmeyi ve yaşamayı “gericilik” olarak takdim ederek, gerçeği topluma olduğundan farklı göstermeyi başarmıştır(Sezen 1994: 77). Bundan dolayı materyalist topluluklar Cumhuriyeti, laiklikle korumakta olduklarından, Türkiye’deki çarpık laiklik anlayışını yani laisizmci jakobenizm “zaman zaman direkt dini hedef alan veya dini hayatın yaşanmasını engelleyen adımlar atmayı denemişlerdir(http://www.rahle.org, 30 Mayıs 2011:15:40). Buna göre laisizmci jakoben laikliğin, Türkiye’de iki ana yönlü etkisi oluştuğu söylenebilir. Bunlardan birisi; toplumun hem dini hayatını zayıflatarak, Türk toplumunu ve Müslüman Türk insanının İslam’a yabancılaştırmayı başarması olup ikincisinin ise hem bağnaz ve hoşgörüsüz bir dini anlayışa sebep olmayı başarmış olmasıdır(Sezenl994:79).

Türkiye’nin Batı’lı liberal -kapitalist ekonomik modeli tercih etmesi sonucu, ekonomi kurumunun da, Batı kültür sisteminde temel önder kurum olması ve buna bağlı olarak bütün toplumsal ilişkilerin merkezinde ekonomi olgusunun olması yani mihver kurum/anahtar rol taşıyan kurum olması sonucu, Türkiye’de temel sosyal ilişkileri düzenleyen kurum ekonomi olmuştur(Aydın 2000:24). Bu sistemde jakoben yapı laikliği/laisizmi, kapitalist kesiminin ekonomik gücünün faydasını maksimize etme de kullanılması söz konusu olabilmektedir. Bundan dolayı bu siyasi kavramlar ve jakoben elitin temel ilgi noktası olan ekonomi aracılığıyla sağlanan güç, jakoben kesimin kontrolünde gelişen “Üç kağıt ekonomisinin başarılı uygulanması ile oluşabildiği anlaşılabilinir. O. Altuğ, üç kağıt ekonomisinde 3 tane kâğıt bulunmakta olduğunu söyleyerek buraları; borsa, faiz ve döviz olarak belirtir. Bunların içinde Altuğ’a göre kumarhane ekonomisi yani borsa ile toplumdaki işsiz kitlelere iş bulmanın mümkünatı bulunmadığından, ekonomik kalkınma toplumsal yozlaşmaya ve değerlerin aşınmasına ve sistemce sağlanan sömürünün meşrulaştırılmasına yol açabilmektedir. İstihdam sorunun kronikleştirilmesinin sağlanması sonucu işsiz kalanın her yola başvurmasına meşruiyet kazandırılmış olunmaktadır. Böylece “nasıl olursa olsun para bul-para kazan devri başlar. Sistem “daha çok tüket daha çok tüket” anlayışını tüketim kalıplarını değiştirerek tüketimi azgınlaştırır. Ekonomik kalkınma eşittir toplumsal yozlaşmaya dönüşür” (Osman Altuğ, http://www.tisk. org.tr, 30 Mayıs,2011,17:35]. Bu durum ise Türkiye’de sosyal kesimler arasında etnikliğin, farklılaşmanın, gayri nizamiliğin, kesimler ve fertler arasında güvenin kaybolması, yabancılaşmanın ve çatışmanın oluşmasını sağlamakta böylece laizismci jakoben yapının varlığını sürdürme politikası başarılı kılmış olmaktadır.

Türkiye’de devletçi-laisizmci ekonomik zihniyet, ülke de kapitalizmin gelişmesine yönelik politikaları yoğun destekleyerek, “kamuda sağlanan fırsat rantlarıyla büyüme alışkanlığı dışa kapalı rekabet etkisinden uzak bir girişimci tipin oluşmasına yol açmış- tır(Bilgin 2002:75). Böylece devletçi jakoben laisizmci kapitalizm, kendi kudret alanın muhafazası içerisinde sekülaristik büyük sermayenin kısa aralıklarla askeri darbeler yoluyla devlet tarafından yönetildiği söylenebilir. 1970’li yıllardan itibaren de bu seküler sermaye, “büyük sermaye” vasfını elde ettikçe, devletle onun laisizmci -jakoben zihniyeti ile “karşılıklı bütünleşme gösteren politikalar üretmeye başlamıştır” (Bilgin 2002: 76).

Türkiye’de 12 Eylül 1980 darbesinin ve ardından şekillenen yapının temel yönelimi, laisizmci jakoben yapının küresel kapitalizm ilkelerinin sistemleşmesine yönelik bir başarı sağlanmıştır. Türkiye’de ki Eylül 1980 ihtilalinin “amacı buydu” şekilinde ifade edilmektedir. Türkiye mevcut devlet kapitalizminden beslenen liberal- kapitalist, sekülarist girişimcilik ve jakobenik bürokratik zihniyet ile “ithal ikameci politikalardan açık ekonomiye geçiş, kapitalist pazarın” Türkiye’de birkaç yılda “yeni rolüne adapte” olmasını başarmıştır.

Yeni yapının, yani ‘küresel kapitalist pazarın’ olmazsa olmazı olan demokratikleşme sürecinin yeni pazarı olan Türkiye’nin kökleşmiş bir demokrasi geçmişi bulunmamaktadır. Türkiye’nin kültürel kodları, sosyal ve ekonomik yapıları da Batılı anlamda bir demokrasi dalgasına elvermemektedir. Bu anlamda Türkiye’de ancak ve ancak Jakoben bir demokratikleşme modeli ile yeni yapı kendi varlığını sürdürebilmektedir. Batı sistemi içerisinde kapitalist mantık anlayışına göre “içerisinde demokrasinin anlamı sanıldığı gibi oy hakkı değil, kitlesel tüketim kültürüdür. Yani bir anlamda demokratik toplum, alışveriş kapasitesi olan geniş kitleler demektir”. Yani bu açıklamaya göre liberal-kapitalist sistemdeki demokrasi, vatandaşın hakkının kaybolmamasından, korunmasından ziyade, iktisat merkezli bir kavram olarak, ekonomik tüketimin ateşlenmesindeki aracı bir fonksiyon taşıdığı anlaşılmaktadır. Bundan dolayı Türkiye’de mutlak değil, ancak yeteri kadar demokrasi ilkesi geçerli kılınarak, yeni dönem de de, jakoben laisizmci yapının iktidarının liberal-kapitalist çerçevede sağlanması, 12 Eylül 1980 darbesi ile başarılmış olduğu söylenebilir (Deniz Ülke Arıboğan, http:// iyibilgi.com, 31 Mayıs 2011,12:21,).

Türkiye’de seküler sermaye kesimi olarak seküler girişimcilik (İstanbul burjuvazisi), “devletçi ve iç piyasacı” bir gelişme özelliği taşır. Bu zümrenin laik-jakoben ve seküler sermaye zihniyetine sahip olmasına bağlı olarak “devlet desteği ile palazlandırılmış ve iç pazara çöreklendirilerek” laisizm ile devletçi liberal -kapitalist sermaye bütünleşmesi başarı ile sağlanmıştır(Özel 1994:243). Böylece jakoben yapı tarafından yerli değerlere sahip girişimciliğin gelişiminin sınırlandırması uzunca bir süre başarılı bir biçimde engellenmiş olduğu görülmektedir. Bu seküler sermayenin varlığını başarılı bir şekilde koruması adına,yeni balans ayarlarına ihtiyaç duyulduğundan Türkiye Cumhuriyeti kendi tarihsel süreci içerisinde 15 ekonomik kriz geçirmiş olduğu görülmektedir(A.T.Akpınar, http://sineztezi.wordpress.com, 30 Mayıs 2011, 16:07,). Bu jakoben laisizimci yapı ile seküler büyük sermaye arasındaki karşılıklı bütünselci ilişki, ekonomik ve siyasal kriz-asker darbe ilişki setine göre 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve sonrasında 28 Şubat 1997 post modern darbesi, devletçi jakoben ideoloji ile seküler büyük sermayenin tekelci gelişiminin devamına yönelik bir entegrasyonun başarıldığı görülmektedir. Yukarıda da belirtildiği gibi “Büyük sermaye/İstanbul burjuvazisi/seküler girişimciler” jakoben güç yoluyla elde etmiş olduğu ivme ile”tekel rantını yabancı sermaye ile paylaşarak ayakta duran bir temsilci ve “mümessil” ortak statüsüne kaymakta” olduğu gözlenir olmuştur(Bilgin 2002: 76-77). Böylece 28 Şubat sürecinde,50 milyar dolar, jakoben kapitalist kesimin rant hanesine yazılması başarılırken, bu sürecin ortaya koymuş olduğu pek çok sosyal ve siyasal sorunların da Türk toplumunun zarar hanesine yazılması, bu laisizmci jakoben elit ve seküler büyük sermaye tarafından başarılmış olduğu da söylenebilir(http://blog. milliyet.com, 30 Mayıs 2011,15:46). Bunun sonucunda ise “herkes kemer sıkacak-herkes fedakarlık yapacak sloganı altında fedakarlık, gerçek sanayiciye (işverene), emeği ile geçinen işçiye, küçük çiftçiye, küçük esnafa, küçük üreticiye, kısaca alt grup üzerinde kalacak, parasalcı sermaye kesiminin çeşitli gerekçelerle bırakın fedakarlığı, nema- landırılmasına” başarılı bir şekilde devam edilebilmiştir (Osman Altuğ,http://www.tisk.org.tr, 30 Mayıs, 2011, 17:35,). Buna göre Türkiye’deki askeri darbeleri, laisizmci jakoben kesimlerin ve bu kesim ile bütünleşmeyi sağlayabilmiş seküler girişimciliğin, Türkiye’de Batı’cı liberal kapitalist sistemin halka rağmen taşıyıcısı olduklarını ifade etmenini yanlış olmayacağı söylenebilir. Çağdaşlaşma, ilericilik, modernlik, demokrasi, insan hakları gibi kavramların, be kesimlerce halkın refah ve utluluğu adına değil elitist sınıfsal çıkarlarının iktidarda kalma yolu/otoriter bürokratik gücü elinde tutma ile sağlanmasının bir aracı olarak kullanıldığı ifade edilebilinir.

SONUÇ YERİNE

Türkiye’de modern yapı, otoriter bir laiklik anlayışından hareketle laisizmci jakoben bir ideoloji ve kültürlendirme hareketine yönelerek, dini kamusal alandan uzaklaştırarak toplumu biçimlendirmiştir. Buna bağlı olarak Türkiye’de jakoben kesim, toplumsal yapıdaki laiklik görünümündeki laisizim ilkelerini, toplumun yönetilmesinde ve dönüştürülmesinde etkin olarak kullanabildiği belirtilebilinir. Batı modernizmin temellerinin materyalist oluşu ve Türkiye’nin de ideal düşüncesi açısından ( ya da özgün sosyal düşüncesi bakımından) bütüncül bir zihniyet anlayışına sahip olması, otoriter laikliğin veya laisizmci jakobenizmin, Türkiye’nin ekonomik anlamda kapitalistleşmesine ve siyasal anlamda da liberalleşmesine araçsallık görevi yapmıştır. Bu anlamda merkezi devlet gücü, Türkiye de din- devlet- toplum etkileşiminde geleneksel toplum kesiminin İslam dinine bağlılığının aleyhine, bir ideolojileştirme ve kültürlendirme içine girmiş olduğu söylenebilir. Buna bağlı olarak geleneksel toplumun dünya-ahiret dengesine dayalı bütüncül zihniyet örgüsü sarsıntıya uğratılarak, İslami kesimi/geleneksel toplum kesimi, dayatma yolu ile dünyevileştirmeye çalışılarak, Protestanlaştırmacı dünya-madde algılayışının Türkiye’de uygulamaya geçirilmiş olduğu görülmektedir. Böylece gelenekselci yapıda her ne kadar otoriter laiklik ya da laiklik adı altında laisizmci jakobenliğe karşı bir duruş ortaya konmuş olsa da, bu kesimin önemli bir kısmı, devlet aygıtının fiziki gücünün etkisi ile bir ölçüde kapitalistleşme, dünyevileşme ahlakına bürünerek Protestanlığın Türkiye versiyonuna zorunlu olarak yönlendirildiği gözlemlenmiştir.

Buna örnek olarak toplumda; markalaşma, materyalistik İslamcılık, yani light-islam anlayışı giderek benimsenmesi sonucu Türk toplumunun, sermaye, sekülarizim ve liberal-kapitalizmin zihniyet örgüsünün içinden bakan bir İslam ve onun hayat anlayışının benimsenmesinin ortak etkisi ile “yeni Türkiye’nin yeni din- toplum-dünya” ilişkisini belirlenmesi söz konusu olmaktadır.

Türkiye’de darbeler ile kapitalizmin sistemleşmiş güçlü ilişkisi; jakoben anlayış, bürokratik elitizim ve seküler sermaye işbirliği ile gerçekleşmiş olduğu söylenebilir. Bu konuda jakoben yapının çeşitli başarılı uygulamaları, geleneksel Türk toplum değerlerine ve halk kitlesine karşı devlet gücünü sistemli bir şekilde kullanarak çeşitli dayatmalar yolu ile elde edebilmiş olduğu ifade edilebilir. Dolayısıyla bir yandan devletin hükümrancı “güç” kullanımı niteliği, öte yandan laisizmci pozitivist bürokratik elitis unsurlar, seküler sermaye yada liberal-kapitalist girişimcilik, liberal zihniyeti geliştirici pozitivist felsefeye dayalı modernleşmeci eğitim potasında harmanlanması sonucu “sosyal yarılmayı besleyen” jakoben bir yapının oluşma koşulları sağlanmış olduğu gözlemlenmektedir.

Buna göre, Liberal-kapitalizmin ortaya çıkardığı pozitivistçi laik zihniyet dünyasının gereği olarak, asıl olan sermayedir. Laiklik kavramının laisizmci uygulaması, bu seküler sermayenin sağlanmasının aracı durumunu teşkil etmiş olduğu belirtilebilinir. Bu durum karşısında ise söz konusu kesim, 21.yüzyıl sürecinde de kendi sermayesini, koruma revizyonizmine yönelmesi de mümkünlük taşımaktadır. Ancak öte taraftan da Protestancı liberal-kapitalist laikçi anlayışın, light-islamci düşünce yöntemleri ve kurumlarıyla çeşitli ittifaklar geliştirme istek ve arzusu da oluşabilir. Böylesi bir davranış ise, pragmatist liberal girişimciliğin muhtemel “sermaye biriktirme” davranışları arasında bulunmakta olduğu da ifade edilebilir.

KAYNAKÇA

Armağan, Servet; İslam Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 1987, Ankara.

Arsel, İlhan; Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet Anlayışına (ŞeriatDevletinden Layik Cumhuriyetej,

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, Ankara Üniversitesi Basımevi, 1975, Ankara.

Aydın, Mustafa: Siyasetin Sosyolojisi, Bir Sosyal Kurum Olarak Siyaset, Açılım Kitapevi, 2006, Ankara.

Aydın, Mustafa : Kurumlar Sosyolojisi, Vadi Yayınları, 2000, Ankara.

Başgil, Ali Fuad ; Din ve Laiklik- Bütün Eserleri-1, Yağmur Yayınları, 1985, İstanbul.

Bilgiseven, Amiran Kurtkan ; Batı ve Türk- İslam Laiklik Anlayışı Farkları, İslamiyet, Milliyetçilik Gerçeği ve Laiklik, Aydınlar Ocağı Yayınları, Açık Oturumlar Dizisi: 6-14,1994, İstanbul.

Bilgin, Vedat; 21.Yüzyılda Türk Modernleşmesinde Paradigma Değişimi, 21. Yüzyılda Yönetim, Ekonomi ve Siyaset, Gazi Ünıİ.İ.B.F.Dergisi, G.Ü.İ.İ.B.F.Yayını Özel Sayı, 2002, Ankara.

Bolak, Aydın ; Bugünkü Gerçekler Karşısında Türk-İslam Bütünlüğü, İslamiyet, Milliyetçilik Gerçeği ve Laiklik, Aydınlar Ocağı Yayınları,Açık Oturumlar Dizisi: 6-14,1994, İstanbul.

Bouthoul, Gaston; Zihniyetler, Çev: Selmin Evrim, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları No:2010, Edebiyat Fakültesi Basımevi,1975, İstanbul.

Bowden,Brett ; The River Of İnter-Civilisational relations: The Ebb and Flow of Peoples, ideas and innovations,Civilization Edi: By Brett Bowden, Critical Concepts in Political Science, Routledge, 2009, Newyork-USA

Duman; Zeki M; ” Türkiye’de Aydın-İktidar İlişkisi, Düşünen Siyaset Düşünce Dergisi, Postmodernizm -21, Lotus Yayınları, 2005, Ankara.

Ergin, Berin; “İnsan-Din-Devlet ve Laiklik”, TİSK Akademi, C.5,Sayı: 10, 2010/2, Ankara.

Erkal, Mustafa ; Sosyoloji(Toplumbilimi), İlaveli 5.Baskı, Der Yayınları, 1993, İstanbul.

Gümüşlü, Bedi ; Aydınlanma ve Türkiye Cumhuriyeti, Türkiyat Araştırmaları, Prf.Dr.Cihat Özönder’in Anısına 1, H.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü sayı^,Bahar 2008, Ankara.

Hamidullah,Muhammet; İslam Peygamberi, Beyan yayınları, 2004, İstanbul.

Hocaoğlu, Durmuş ; Laisizm’den Milli Sekülerizm’e Laiklik Sorununun Felsefi Çözümlemesi’, Selçuk Yayınları, 1995,Ankara.

Karışman, Selma ; Erzurumlu İbrahim Hakkı ve Adam Smith, Marifet ile Zenginlik Arasındaki İki Düşünceli İki Dünya, Ötüken Yayınları, 2010, İstanbul.

Karpat, Kemal ;Din, Devlet ve Laik Aydınlar, Türkiye Günlüğü Dergisi, Sayı: 17,Kış 1991, Ankara.

Karpat, Kemal; Türk Demokrasi Tarihi, Sosyal, Ekonomik, Kültürel Temeller, İstanbul Matbaası, 1967, İstanbul.

Kapani, Münci; Politika Bilimine Giriş, Bilgi Yayınevi, lö.Basım, 2004, Ankara.

Rousseau, Jean-Jacques ; Ekonomi Politik, Çev: İsmet Birkan, İmge Yayınları, 2005, Ankara.

Mahçupyan,. Etyen ; Türkiye’de Merkeziyetçi Zihniyet; Devlet ve Din,Yol Yayınları, 1998,İstanbul.

Miller, David L.; George Herbert Mead, Self, Language and The World, The University Of Chicago Pres, 1980, Chicago-USA.

Mosca, Gaetano ; The Varying Structure of The Ruling Class, Social Change, (editAmitai and Eva Etzioni), Basic Boks,1964, Newyork-London.

Mucchielli, Alex: Zihniyetler, Çev:A.Kotil, Cep Üniversitesi İletişim Yayınları,1991,İstanbul.

Paker, K. Oya; Günlük Düşüncede Modernlik, Din ve Laiklik, Vadi Yayınları, 2005, Ankara.

Sezen, Yümni; Laikliğin Türkiye’de Anlaşılması, İslamiyet, Milliyetçilik Gerçeği ve Laiklik, Aydınlar Ocağı Yayınları, Açık Oturumlar Dizisi: 6-14, 1994, İstanbul.

Bendix, Reinhard; Industrialization,ideologies and Social Structure,Social Change, (editAmitai and Eva Etzioni),Basic Boks,1964, Newyork-London.

Mills, C. Wright; The Sources of Societal Power, Social Change, (EditAmitai and Eva Etzioni), Basic Boks,1964, Newyork-London.

Özel, Mustafa; Birey, Burjuva ve Zengin, İz Yayıncılık, 1994,İstanbul.

Özakpınar, Yılmaz; İslam Medeniyeti ve Türk Kültürü, Ötüken Yayınları, 2003, İstanbul.

Topçu, Nurettin; İradenin Davası, Devlet ve Demokrasi, Dergah Yayınları, 1998, İstanbul.

(http://www.rahle.org 20/02/2011 10:10 Abdurrahman Dilipak) (http.// www.agnostik.org/ 23 Mart 2011,16:28). (http://www.habername.com 14 şubat 2011 saat :11:43) (http:// ozgunsosyaldusunce.com, 24 Mayıs 2011,15:29). (http:// community.tradeking.com 30 Mayıs 2011,14:38). (http://www.rahle.org, 30 Mayıs 2011:15:40) (http://blog.milliyet.com, 30 Mayıs 2011:15:46). (http:// sineztezi.wordpress.com, 30 Mayıs 2011.16:07, A.T.Akpınar). (http://www.tisk.org.tr, 30 Mayıs.2011,17:35 ,Osman Altuğ). (http://iyibilgi.com, 31 Mayıs 2011,12:21, Deniz Ülke Arıboğan).

21. YÜZYIL TÜRKİYE’Sİ İÇİN MİLLİ EĞİTİM FELSEFESİ VE MİLLİ EĞİTİM POLİTİKA ZİHNİYETİ

Osman Şİmşek

J. Fridman’ın küreselleşmenin dünya piyasalarının işbirliğinin artmasında ısrar edeceğini söylemiştir. Bu ısrarın sermaye, finans ve ticarette derinleşeceğinden söz ederek(Bauma 2001:13) bütünleşmiş tek tipleşmiş bir dünyanın varlığından bahsedilerek farklılıklardan ziyade Batı medeniyet değerleri merkezli bir bütünleşmeden yakın zamanlara kadar söz edilmiştir.

Günümüzde ise, dünya üzerindeki toplumların birbirlerinden farklı sosyo-kültürel özelliklerine bağlı olarak toplumdan topluma değişmekte olduğu görüşü daha güçlü söz edilmeye başlanılmıştır(Bilgiseven 1992 a: 16). Bu noktada toplumların birbirlerine karşı benzerlikler ve farklılıklar olduğu görülmektedir. Dünyanın farklılıkların daha çok vurgulanır olduğu bir noktaya doğru gidilmekte olduğu söylenebilir. Eğitim bağlamında ise bu durum, modern toplumların kendi içerisinde dahi farklılıklar içermektedir. Kaldı ki medeniyet farklılığı olan toplumlarda bu, daha yüksek düzeylerde olduğu belirtilir. Bu konuda Braudel medeniyet kavramının önemi ve onu oluşturan unsurların toplumdan topluma farklılıklar göstereceğine dikkat çekmektedir. Bu bağlam da Braudel medeniyeti coğrafi bölgeler, ekonomiler, düşünce yapıların etkisine bağlı olarak ele almaktadır(Melleuish 2000:110).

Bu konuda toplumlar, kültürler, medeniyetler, siyasi birlikler dünya tarihinin aktörleri olarak her bir devlet(devletler), toplumlardan farklı olarak etkileyeceği varsayılır. Braudel,

Bir toplumun hızla gelişebilmesi için öncelikle kendi kültürel köklerine uygun bir eğitim zihniyeti taşıyarak bunu eğitim metodolojisi, tek tip bir dünyanın ne yansıtması ihtiyacı bulunmaktadır. Eğitim zihniyeti ve onun takip etmiş olduğu eğitim metodu bu noktada takiltçi mi?, özgün mü? olup olmadığı toplum açısından son derece önem taşımaktadır.

Türkiye içinde bulunmuş olduğumuz zaman diliminde vesayet kültüründen hızla uzaklaşarak yeni bir takım sosyal, siyasal, kültürel açılım imkânlarına kavuşur görünmektedir. Yeni Türkiye kavramının sıkça kullanıldığı bu dönemde bir yapısal bir zihniyet değişimi “yeni”nin ana temasını oluşturmaktadır. Bu yeni durumu öncesine göre yapısal olarak dönüştürebilmesi için öncelikle eğitim kurumunun, Türk toplumunun sosyo-kültürel özelliklerini özgün sosyal bilim anlayışına göre değerlendiren bir noktadan ele almasının gerekliliği oratay çıkmaktadır. Bu “yeni” metodık bakışın eğitim için sorması gereken temel sorulan bulunması gerekmektedir. Buna göre;

Nasıl Bîr Eğitimi Zihniyeti,

Nasıl Bir Eğitim Yöntem Tercihi,

Ması! Bfir Susara İnşaası

sorularına öncelikle cevap verebilmek esasında “Yeni “döneminin ana çatısını oluşturmak anlamına gelmekte olduğu söylenebilir. Çünkü toplumumuzun tarihsel, kültürel dinamikleri bize “yeni inşa hareketlerimin” öncelikle eğitimin milli ve manevi bütünselliğinden hareketle oluşturulduğu görülmüştür, Bundan dolayı Türk toplumunun ait olduğu medeniyetinin oluşturucu ilk evrensel hitabı “oku” (eğitim) olmuştur.

Türk toplumunun sosyal bünye kurucu özelliğinin eğitimden başlamasının öneminin ortaya çıkmasına bağlı olarak “nasıl bir eğitim anlayışını benimseme” öncelikli ve temel sorunu oluşturmaktadır. Bu noktada yukarıda anılan sorulara cevap verebilmek için öncelikle Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze değin gelmiş olan eğitim zihniyetinin ve onun nasıl bir insan tipini inşa etmiş olduğunu ortaya konulması gerekmektedir. Bu eğitim anlayışının Türkiye’nin, iç ve dış dünyadaki durumunu, kurumlarını ve insan- toplum-devlet ilişkisini nasıl etkilediği anlaşıldıktan sonra gelinen nokta yeterli görülmeyip sorunlu bulunuyor ise bu sonucu oluşturan temel öncüllerden uzaklaşılmalıdır. Bunun yerine yeni dönem de başarıyı sağlayacak yeni bir eğitim zihniyeti ile yeni bir modele geçilmesinin çalışması gereklilik taşımaktadır.

Bu noktadan hareketle de, “Yeni Türkiye” için “olması gereken eğitim” modelinin ve “Yeni İnsan” tipinin oluşturulmasına ihtiyaç ve onun nasıl ortaya çıkarılması yöntemini bu incelemede ele alarak konu bütüncül bir bakıştan hareketle çözümlenmek istenmektedir.

1- EĞİTİM NEDİR, EĞİTİM TANIMINA NASIL BAKMALI

Eğitim, bir toplumda belirli amaçlar için fertlerin davranışlarının değiştirilmesi ve geliştirilmesi için kurallar bulma, ilkeler tespit etme ve teknikler geliştirmeden hareketle toplumun yaşama tarzının belirlenmesindeki zihniyetini, kültürün gelecek kuşaklara sağlı olarak aktarılmasındaki temel rolünden dolayı toplumun; Milli ve manevi konulara karşı hassasiyetini, Sosyo-ekonomik ve sosyokültürel kalkınmasını, İdeal insan ve onun şahsiyetinin inşası gibi bir toplumun varlığının temel varoluş ilkelerini koruyan, geliştiren ve onu geleceğe hazırlamada dinamik bir fonksiyon taşır(Ergün 1992:18}.

Böylece eğitim;

Bir toplumun sosyal mirası zenginleştirecek ve fizik dünyayı değiştirebilme özelliği taşıyan fertlere yetenekteki bireylere mevcut bilgi birikimini aktarmak için bilgi nakli yolu ile ve insandan insana meydana gelen etkileşimler olarak belirtilir. Daha geniş bir ifade ile eğitim, milletin ruhunu inşa eden bir mahiyete sahiptir(Topçu 1998:27}.

Bütün bu unsurların bir toplum açısından başarılı olarak uygulanabilmesi için öncelikle o toplumun kültür ve zihniyet dünyasına uygun “ithalci olmayan/özgün/milli+manevi bütünsellik taşıyan” yani “birlikçi/bütüncül” bir eğitim paradigmasının var olması ve bunun da uygulanması, bu konuda temel önem taşımaktadır.

Bu amaca gerçekleştirme adına benimsenen eğitimin yöntem (metod) tespitine bağlı olarak bu ilkeler bağlamında toplumun” ideal insan inşası” nın oluşturulması söz konusu olunabilir.

Buna göre bir toplum için hayati önem taşıyan unsurun o toplumun ideal insanını yetiştirmek olduğundan, bunun sağlanabilmesinin yolu da öncelikle toplumun milli eğitim kurumunun;

  • kendi          kültür sistemine karşı özüne güven duyan, gelişmelere hemen cevap verici bir esneklik ve yenileşmeci dinamik zihniyet taşıyan, ithalci eğitim politikalarına karşı, son derece hassas ve özgün kültür bilgisinden hareket eden bir eğitim metodolojisine,
  • Bütüncül zihniyete sahip bu şahsiyet oluşumu ve bilgi eklemleşmesini sağlayabilmiş öğretmeme,
  • Buna uygun yönetici zihniyetimin oluşması,
  • Bütün         bunları bir kamusal organizasyon içinde “eşgüdümü”nü sağlayabilecek dinamik “bir eğitim kuramıma” ihtiyaç duyulmaktadır.

Cumhuriyet döneminin başlangıcından itibaren Türk modernleşmesini gerçekleştirme adına Türkiye’de eğitim, zihniyet itibariyle bir kültür devrimi yaparak Batı pozitivist paradigması ve onun liberal-kapitalist tipolojisinin benimsenmesine yol açılmış olup “ruh kültürünün” Türk okul isteminden uzaklaştığı söylenebilir(Topçu 1998:39). Yani eğitim, kültür devrimi ve zihniyet iç içe kavramlar olarak görülmelidir. Böylece içinde bulunduğumuz zaman diliminde de çöküş sürecine girmiş bulunan Batı medeniyetinin, dayatmaya çalıştığı salt akıl ve pozitivist bilimin liberal-kapitalist pragmatis ve oportunis eğitim anlayışının olmazsa olmaz olduğu “toplumsal illüzyon”cu kültür-zihniyet merkezli eğitim metodu ve bunu besleyen “bağımlı, markacı, sekülerist, egosantrik düşünebilen bir Türk insanı yetiştiren” politikaların, yaklaşık 80-90 yıldır Türk eğitim anlayışının “Batı”ya göre uygulamada kalması sağlanmıştır. Bu durum ise yenilikçi sosyal düşünce üretmede, ekonomide ve kültürel, siyasal, bürokratik, teknolojik toplum katmalarında emperyalizme bağlı, oldukça düşük ölçekli bir özellik içerisinde bulunan “insan ve toplum” tipinin ortaya çıkması ve bunun sürdürülebilirliği sağlanabilmiştir.

Yapısal bir değişim sürecine girmiş “Yeni Türkiye”‘nin hem içerde hem de uluslararası alanda öncesine göre başarı sağlayabilmesi için “öncelikle ve ivedilikle” kendi milli+manevi bütünlüğünden hareket edebilen, yeni, 21.yüzyıl insan-toplum ve teknoloji olgusunu dikkate alan “birlikçi/bütüncül” özgün eğitim paradigmasını geliştirmek zarureti içerisinde bulunmaktadır.

Çünkü İslam medeniyetinde “ilimin kapısı” olan bildirilen Hz. AIi(KV)’nin “çoçuklarınızı onların yaşayacağı çağa göre yetiştirin” ifadesiyle, eğitimin milli ve manevi değerler bütünlüğüne(özgünlüğüne), çağ kavramına ve eğitimin metodolojisinin bugünden geleceği yönetecek olanlara göre inşa edilmesine dikkat çekmesi gibi anlamların içerdiği söylenebilir. Buna göre söz konusu “metodlu düşünme” ilkesine dayalı yeni insan inşaası ilkesi(Topçu 1998:78), yerli değerlerden düşünen bilim adamları ve yöneticiler için ihmal edilemez bir önem ve değere sahip olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü metodolojik düşünme geleneği “düzgün ve mantıklı gibi görünmeyen olayları düzene koymayı amaçlar” (Passig 2011:19). Bundan dolayı yeni eğitim sisteminin milli ve manevi bütünlükçü çerçeve ile metodlu düşünme arasındaki ilişkinin oluşturulmasına bağlı olarak “yeni insan inşası” önem taşımaktadır.

Bütüncül metodlu düşünme-yeni insan inşaa ilişkisi, Türk milli eğitimi açısından özellikle yeni ufuk ve imkânların açıldığı 21.yüzyıl sürecinde gerekli görüldüğü söylenebilir. Bu konuda bir yandan milli eğitim teşkilatının başta milli vasfını pek de içermeyen eğitim anlayış ve yöntemi sorunu bu yeni ufka cevap verebilecek nitelikte gözükmemekte olduğu söylenebilir. Çünkü pozitivist eğitim anlayışına göre kurgulanmış bir milli eğitimde, Türk toplumunun gerçek yapısıyla “milliyetçilik ve ruh dava ve ideallerine karşı”bir bakışın gelişmesine bağlı olarak İslama karşı bir bakışın bulunduğu belirtilir(Topçu 1998: 152). Bu durumun, 21.yüzyıl içinde yeni fırsatların karşısına çıktığı Türkiye için oldukça olumsuzluk teşkil etmektedir. Oysa David Passig ise “Türkiye’nin 21. yüzyıl tarihinin, kültüründe önemli bir yer tutacağının”belirterek, Türkiye’nin”100 yıllık bir uykudan sonra doğal görevine geri döneceğini, bölgede büyük kuvvetlerin dengelemesi gereken bir süper güç haline geleceğini açıkça gösteriyor”…” Türkiye kanında akan süper güç olma hissini yeniden yaşayacaktır”(Passig 2011: 15-16} diyerek, yeni dönemin bu lider Türkiye konumuna göre bir milli manevi bütüncül bakışa yönelik bir eğitim metodolojisi ve onun çıktısı olarak ideal kültürel zihniyete sahip yeni insan tipinin oluşması gerekliliği ortaya çıkmaktadır.

Günümüzde bir toplumun ilerlemesi, kalkınması ve hatta dünyada diğer toplumlar arasında varlığını devam ettirebilmesi için “aydın toplum” olma zorunluluğu bulunduğundan bunu da sağlayan başlıca unsur olarak eğitim gösterilmektedir.

Bundan dolayı yaşadığımız sanayi ötesi toplum sürecinde dahi ileri teknoloji, dünyanın bir köy haline gelmesi gibi etkilere rağmen eğitim, dünya toplumlarında, adetler, ahlak anlayışları, gelenekler, teknik seviye, ekonomik ve dini yaşam vs.birbirlerinden farklılık taşımalarına bağlı olarak toplumdan topluma değişmekte olduğu görülmektedir(Ergün 1992:30).Böylece eğitimin bu sosyo-kültürel farklılığa bağlı olarak ortaya çıkardığı farklı şahsiyetleri inşa etme yönünü, toplum yöneticileri ve aydınlarının hafife alınmaması gereken bir varoluş konusunu oluşturduğu söylenebilir. Çünkü modern Batı, modernleşme, çağdaşlaşma gibi ilkelerle Batı dışı toplumlara özellikle İkinci Dünya savaşından sonrasında, kendi pozitivist sosyal bilim anlayışı ve onun eğitim paradigmasını dayatmıştır. Bu dayatmanın da aydınlanman, liberal-kapitalist maddeci akıl inşasını gerçekleştirmesi yoluyla dünya toplumlarının düşünce yapısını ve insan tipolojisinin inşasını tankla, topla, tüfekle değil bizzat eğitimi faktörü ile oluşturduğu ve aydın bağımlılaştırmasını bu yolla sağladığı belirtilebilinir. Bundan dolayı çağımızda globalleşme/küreselleşme izahlarıyla toplumların ve insanların “tek tip” düşünce üzerinde yoğunlaştırması projesine karşı, her toplumun kültürel izafilikten den dolayı farklılıklar taşıdığına dayalı görüşten hareketle(Şimşek 2008: 94]; milli ve manevi bütünlüğü geliştiren “milli karakter, milli şahsiyeti oluşturan sosyo-kültürel merkezli şahsiyet İnşasını ortaya çıkarabilmek için Türkiye’nin artık özgün eğitim sistemini oluşturması zaruret taşımaktadır.

Sosyoloji biliminde toplumu oluşturan temel kurumlar her toplumsal yapıda zorunlu olarak bulunur görüşü hâkimdir. Buna göre toplumlar, kurumlar yolu ile kendi varlıklarını kültürel varlıklarını ve “birlikçi/bütüncül” kimliklerini sürdürmektedirler. Toplumsal yapıdaki bu kurumların aynı zamanda; sosyal davranışları, milli şahsiyet tipini, toplumdaki fertlerin kimlik bilincini, toplumun idealist değerlerinin yeni nesile aktarılmasını, üretim hayatının ahlak- toplum etkileşim yönünü ve din-toplum-insan ilişkilerinin gelişimi üzerinde doğrudan tesir oluştururlar.

Türk toplumunun “geneli tarafından kabul edilen ortak kavramlar olan” değerler merkezli zihniyet dönüşümüne(Tarhan 2011:20], “bir sistem dahilinde” ve entegre düşünüş ile nereden ve nasıl başlanacağına dair açıklamaların, pozitivizme bağlı olarak tümevarımcı ya da tek bir faktörlü (bilimsel olarak kabul edilen] unsur ile açıklanabilir. Ancak o zamanda tek faktörlü açıklamalar, bu kurumların sistemsel bütüncül etkisinin görülmesinin üstünü kapatabilmektedir. Bu kapatış ise yeni özgün eğitim paradigmasının oluşmasını engelleyici bir gerçekliği ortaya çıkarmaktadır. Buna göre bu sosyolojik kurumların, Türkiye’deki milli ve manevi bütünlüğün sağlanmasında “toplam etki yapıcı” gücü ve rolü üzerine vurgunun neredeyse “hiç” düzeyinde bulunmaktadır.

Bu nokta yani sosyal kurumlar yoluyla eğitimde yeni şahsiyet oluşturucu paradigmaların inşası, sadece eğitim bilimlerinin konusu olarak görülmemelidir. Yeni bir paradigmanı işlerliği için özgün Türk toplum yapı değerlerinin oluşturan kurumların birbirleriyle karşılıklı etkileşimlerinin bütünselliğinden hareketle eğitim ele alınması gereklilik taşımaktadır. Bunun sağlanmasına bağlı olarak ancak bundan sonrasında bu kurumlar arası etkinin ortak sonucunun eğitim ile olan iç ilişkisine geçilmelidir. Böylece bu noktadan sonra ancak eğitim bilimlerinin tekniklerine başvurulmasının “birlikçi/bütüncül” bir eğitim paradigması oluşturmada başarılı olunacağı söylenebilir. Fakat bu yeni eğitim paradigmasını oluşturma adına konu eğitimdir deyip sadece eğitim bilimlerinin teknik yönü ile meseleye öncelikle yaklaşılması durumunda da, sosyal kurumların toplum üzerindeki “entegre etkisi” gözden kaçırılmış olacağından, o zaman da ancak ve ancak her ne kadar iyi niyetli olunsa dahi pozitivizmin felsefi düşüncesinin ürettiği bakış açısından bilgi üretilmeye başlanma durumuna düşülebilme ihtimali kuvvetle oluşabilir ki bu da; “milli ve manevi bütüncüllüğü sağlayabilen yeni bir eğitim paradigmasAım meydana çıkmasının önünü tıkayabilir.

1.1 TEMEL TOPLUMSAL KURUMLARIN EĞİTİM İLE ORAN İLİŞKİSİ

Sosyoloji bilimi açısından bir toplumsal yapıyı oluşturan temel kurumlar bulunur. Sosyal ilişkiler bu temel kurumların birbirleri ile etkileşimi çerçevesinde oluşur. Bu yönden bir toplu hayatında kurumların zihniyet içeriği, o toplumdaki sosyal etkileşimi, sosyal düşünüş biçimini ve bütün bunların sonucunda toplumu ileriye götürecek ideal insanı yani o toplumun “Büyük İnsanını” (http:// www.ozgunsosyaldusunce.com) inşa ederek, toplum o anı ve geleceği üzerinde inkâr edilemez hayati bir söz sahipliği bulunmaktadır. Konun bu kadar önemli olmasına rağmen, Türkiye’de özellikle böylesi sosyal konuları toplumların birbirlerinden farklılıklarını (izafiliklerini) ortaya koyan kurumsal faktör merkezli analiz etme özelliğinden kaçınılması oldukça düşündürücü ve manidar bulunmalıdır. Çünkü bu yöntemden bakıldığında sosyal bilimlerin her toplum için özgünlük taşıdığı gerçeği bilimsel bir uygulama kazanmış olacaktır. Bu durumda ise Batı liberal- kapitalist pozitivist rao- dernleşmeci bilgi ve düşünüşün Batı dışı bütün toplumları Batı değerleri çerçevesinde “tek tipleştirme” yönteminden uzaklaşılmış, bütüncül “integral” bir eğitim karakterini oluşturmak mümkün olunabilecektir(Ülken 2001:94). Bu da Batı emperyalizminin artık eğitim ve sosyal düşünce yolu ile dünya ölçeğinde gerçekleşmesinin önünü tıkamış olacaktır. Böylece milli ve manevi bütünsellikten hareket eden “şahsiyetli insan” inşası ve Batı’ya bağımlılıktan uzaklaştırıcı Türk-İslam sosyal düşünce sistemini gerçekleşmesi ve buna dayalı ekonomik, siyasal, kültürel ve eğitim konuları başta olmak üzere gelişme sağlanabilecektir. Başta Batı paradigmasının eğitim zihniyeti ve sosyal düşünce metoduna bağlı kalış ise bütün bu alanlarda ve böylece topyekûn gelişmenin önünün önemli ölçüde tıkanmasının sağlanması anlamına gelmekte olduğu söylenebilir.

Bundan dolayı günümüz koşullarında yeniden topyekûn toplumsal gelişmenin sağlanabilmesi için sosyolojik kurumsal yönteminin izafilik özelliğinden bakarak, Türk-İslam eğitim paradigmasının yeni dönemde oluşmasına aşikâr bir katkı yapabileceği düşünülmektedir.

Toplumdaki temel kurumlar; aile, eğitim, din, ekonomi, siyaset ve boş zamanları değerlendirme olup, bunlar, kültür içinde son derece önem taşımaktadırlar(Aydın 2000: 24]. Bunlar olmaksızın bir sosyal yaşam düşünülemez. Bir toplumda eğitim, ekonomi, kültür ve siyaset olaylarının yürütülme tarzı, kültürden kültüre geniş çeşitlilikler göstermektedir. Bu kurumlar her toplumda bulunduğu gibi aynı zamanda (örneğin din kurumu; Türklerde İslam iken Batı toplumlarında Hıristiyanlık olabiliyor v.s….] toplumdan topluma farklı özelliklerle donanmış olduklarından, bunların birbirleri ile etkileşimleri sonucu oluşan insan tutum, tavır ve davranışlarının farklı insan tipolojilerini oluşturduğu söylenebilir. Esasında bir topluma ait olmak o toplumun zihniyetine de sahip olma anlamına geldiğinden her toplumunun farklılığı zihniyetlerinin de farklılığı anlamına gelmektedir(Bouthoul 1975: 21). Bundan dolayı toplumdaki kurumlar her toplumda içlerinden bir tanesi önder kurum olduğundan farklı toplumlarda farklı önder kurumlar ve zihniyetler bulunmaktadır. Önder kurumun etrafında diğer kurumlar kendilerini, önder kuruma göre anlamlandırabilmektedirler. Buna göre örneğin Çin’ de önder kurum aile, Roma ‘da siyaset, Batı medeniyetinde ise ekonomidir. Bu yapıda ekonomi dışındaki bütün diğer kurumlar kendilerini ekonomik düşüncenin toplumda hâkim olması için ekonomiye göre kurgulanmaktadır(Aydın 2000:24). Örneğin Batı medeniyetinde “eğitim” kurumu bu yapıda önder kurum olan ekonomiye göre kendisini biçimlendirmek durumunda kaldığından eğitimin, ekonomik zihniyete uygun insan karakterini, faydacılığı, oportunuzim ve pragmatizme dayalı bir bilgi üretmek mecburiyetindedir. Yoksa ekonomik sistem kendi insanını eğitim yolu ile inşa edemez ise başarısız olur. Türkiye ‘de ise önder kurum Cumhuriyete kadar din olup, Cumhuriyetten sonra ise Batı düşünceslne dayalı toplum yapılanmasına gidilmiş olduğumdan “ekonomi” önder kuram olma noktasına gelmiştir.

“Zihniyet çatışmaları” tarih yapan toplumlardan ziyade taklitçi toplumlarda daha yaygın görülebilmektedir. Çünkü tarih yapan toplumlarda örf ve adetler o toplumun yazılı kanunundan ve resmi kurumların yönlendirici baskısından çoğu zaman uzaktırlar. Oysa taklitçi toplumlarda kanunlar ve kurumlar, genellikle örf ve adetlerden önce gelerek toplumu yönlendirici bir etki ortaya koyabilmektedir. Böylece toplumun özgün değerler merkezli seçkini ile iktidarı elinde tutanlar arasında bir zihniyet çatışmasının varlığı belirmiş olur. Bu zihniyet çatışmaları, toplumdaki kurumların değişmesine yol açabilmektedir(Bouthoul 1975:8-9).

Cumhuriyet başlangıcından günümüze değin Türk Eğitim sistemi Batı’daki mihver kuram olan ekonominin önderliğindeki bir yapıya yönelik İnsan inşa vazifesi taşıdığından, “zihniyet çatışmaları” bağlamında kendi özgün kültürüne yönelik bir yabancılaşma İçine girmiş olmaktadır. Bundan dolayı, liberal – kapitalist ekonomik modele uygun pozitivist merkezli eğitim zihniyetine bağlı olarak geliştirilen insan inşası ise, Türk toplumunun değerlerine tarihsel-kültürel dinamiklerine aykırı bir insan ve toplum modelini ortaya çıkarmaktadır. Be yapının ortaya çıkması ise bizzat Türkiye Cumhuriyetleri hükümetleri vasıtasıyla gerçekleştirilmektedir. Türkiye’de Batı’cı aydınların Batı Medeniyet değerlerini Türk toplumuna dayatarak toplumsal yapının Batı medeniyet değerlerine göre biçimlenmesini başta eğitim yolu ile sağlamaya çalışıldığı görülmektedir. Bu noktadan hareketle dayatılan Batı medeniyet değerleri ile Türk toplumun özgün değerlerini kurumsal yapının mukayeseli analizine bakılması ile ortaya çıkan durum aşağıdaki tabloda gösterilmektedir. Bu ise Türkiye’de özgün değerler ve onun aydın tipi ile pozitivist kökenli iktidar aygıtı arasındaki zihniyet çatışmalarının ortaya çıkmasına yol açan önemli bir gösterge olduğu düşünülebilinir:

98 ■ Yeni Türkiye’nin Yeni Gerçekleri

TABLO 1

Toplumsal Yapı Açısından Kurumlar

Kurumlar Batı Medeniyeti Türk-İslam Medeniyeti
Din Teslis Tevhit
Ekonomi Liberal-kapitalist tekelci ekonomik yapı Fert ve toplum arasındaki adaletli bölüşümü sağlayan Denge ekonomisi
Eğitim Tek dünyacı pragmatik liberal eğitim zihniyeti Hem dünya hem de öte dünya bütünselliğine dayalı Dayanışmacı eğitim zihniyeti
Siyaset Liberal içerikli temsili demokrasi Adalet merkezli anti-tekelci demokrasi anlayışı
Aile Egosantrik ve atomize olmuş aile yapısı(heteromorfik) Dayanışmacı ve bütünleşmeci aile yapısı(isomorfik)

Böylece farklı sosyal yapılar da, farklı önder kurumlar vasıtasıyla toplum yapısını ve insan inşasını eğitim yöntemi değiştirmektedir. Bu nokta gözden kaçırılmaması gereken bir özellik taşımaktadır. Öte yandan bu kurumların birbirleriyle karşılıklı önder kurum liderliğindeki ilişkisi, o toplumun insanın kimliğini oluşturmaktadır. Örneğin Amerikan toplumunda ekonominin önderliğindeki eğitim anlayışı Amerikalı Edward, Mike, Helen …gibi insan tiplerinin milli kimliklerini, dünya görüşlerini örmektedir. Bu milli kimlik anlayışını ve dünya görüşlerini pozitivist-pragmatist felsefeden beslenen liberal-kapitalist anlayışı veren eğitim zihniyeti yönlendirmektedir. Weber bu kimliğe sahip insanı yada insan tipolojisini “tarihsel birey” olarak ifade etmektedir. Bu “tarihsel birey” in bütün köken ve karakteristik niteliği de, çağdaş Batı sanayi medeniyetinin kurumsal özelliklerine bağlı olarak oluşmuştur( Prades 1999:12).

Türk toplumunda ise Cumhuriyet öncesi milli kimliği ve dünya görüşünü oluşturan din kurumu olup buna dayalı bir eğitim verilerek insan inşası geliştirilmiştir. Ancak aynı Anadolu coğrafyasında Cumhuriyet sonrasında pozitivizmin etkisindeki liberal- kapitalizmin ekonomi merkezli insan inşasına yönelik bîr liberal eğitimin verilmesine başlanmıştır. Buna göre ulusal kültür birliği, ilköğretimin yaygınlaştırılması yoluyla Türkiye çağdaşlaşacak, modernleşecek ve Batı’lılaşacaktır(Gökçe 2005:193}. Bunu sağlamanın temel aracı ise önder kurumu seçimine bağlı olarak verilen eğitim zihniyeti bu yönde gerçekleştirilen kültür devrimini sağlamıştır. Böylece “yeni insan” tipi pozitivist-pragmatist eğitim yolu ile milli ve manevi bütüncüllüğe dayalı kültür merkezli milli eğitim yerine teknik mahiyetli bir milli eğitim gerçekleştirilmiştir (Topçu 1998:40).

Bu noktada yeni bir yapı için eğitimin bir medeniyet/kültür/ ülke/toplum açısından hayati temel rolünü anlamak oldukça önem taşır. Bu konuyu açıklama adına eğitim başlığını oluşturan parametrelerin, Türk ve Batı sistemi örneğinde ortaya koyduğu “farklılık” zihniyetini belirterek, meselenin sosyolojik ciddiyetini ortaya koyalım.

Bunu Tablo 2 ile açıklayalım:

TABLO 2

Eğitimin her bir parametresinin Her iki sistemdeki farklı ZİHNİYET anlamları

Eğitim Kurumu Batı Medeniyeti Türk-İslam Medeniyeti
Ana felsefesi Materyalizm Tevhitçi/bütüncül
Amacı Seküler dünya başarısı Hem dünya hem de öte dünya başarısı
Hedef insan tipi Ben merkezli Egosantrik insan Toplum merkezli Dayanışmacı insan
Araçları Seküler akıl, pozitivist bilgi Hem seküler akıl hemde metafizik akıl bütünselliği, “birlik” ontolojik bilgi

Her iki tablodan da görüldüğü gibi Batı medeniyetini kurumlarının içeriği ile özgün Türk toplumunun kurumlarının içeriğinin birbirlerinden farklı olması bu toplumlarda ayrı milli kimlik, ayrı insan tipleri, ayrı kültürel, ekonomik, siyasal, eğitim

Yine Tablo 2’de eğitimin kendi içindeki alt parametreleri de, her iki sosyal sistemde bunların farklı anlamlarla donatılmıştır. Türkiye’nin Batı kurumlarını ve onun pozitivizm-liberalizm- kapitalizm etkileşmesine dayalı eğitim yöntemini benimsemiş olmasının bir açıdan anlamı; toplumun, devletin ve milli ve manevi bütünsellik taşıyan insan enerjisinin de devlet ve kurumlar yoluyla sömürülmesi anlamına geldiği düşünülebilinir. Bu da bir anlamda “toplum, çıkarı peşinde koşan bireylerden oluşur, bireysel yarar ortak yarara zarar verir” şeklinde anlamlandırılan Sosyal Darwinizmci yaklaşım ile Türk toplumunda insan egoizmini güçlendiren atomize bir tipin ortaya çıkmasını sağlamaya yol açtığı söylenebilir(Tarhan 2011:15).

21. Yüzyılda büyük Türkiye ideali için öncelikle somut olarak görülen bu farklılaşmanın farkına bilimsel ölçütler dâhilinde varılmalı^ burada bu yapılmaya çalışılıyor) ve ondan sonra ancak özgün eğitim bilgisinin üretilmesine yeni bütüncül /tevhitçi yönteme geçilmelidir.

1.2. TÜRK EĞİTİMİNİN ZİHNİYET AÇISINDAN KISA BİR DEĞERLENDİRMESİ

Milli eğitimin, bir toplumu oluşturan sınıfların, tabaka ve zümrelerin üstünde “tek bir varlığı tanımalı ve tanıtmasının gerekli olduğu” belirtilir. Yani milli eğitim, toplumu meydana getiren sınıf ve tabakalara, kendi sınıf ve tabakalarının üstünde olan milli ve manevi bütüncül menfaati unutturmaması gerekir. Bunu sağlamaya yönelik eğitim faaliyetlerinin de toplumdaki sosyal dayanışma ve bütünleşmeyi sağlama fonksiyonunu yerine getirecek şekilde uygulanması zaruret taşımaktadır. Bu durumun eğitim-toplum bütünleşme ilişkisinin önemini ortaya koymaktadır. Pek çok bütüncül değerlerden hareket eden yazarlara göre bu sağlanmadan eğitim yoluyla kalkınma ve gelişmeyi sağlamak da mümkün değildir (Güngör 1991;113-114).

Sosyal ve milli eğitimi toplumdaki bütün fertlere aşılanmasıyla, Batı kültürünün değer sisteminin ürettiği atomizasyonu ortadan kaldırabileceği belirtilmektedir. Böylece gücün; tek bir ideal, tek bir fikir veya his olmaktan uzaklaşarak, toplumum menfaatlerlyle fentlerim menfaatlerimi ayımı derecede koruyan ve tahakkuk ettiği takdir de her ikisine de aynı ölçüde tatmin eden değerler bilinci, bir kıymetler sistemini oluşturması imkânını meydana getirebilir. Bu yolla toplumların varlığının, devamının ve kalkınmasının sağlanmasında birlik şuurunun önemi görülecektir. M. Turhan’a göre toplumun düzeninin, hürriyetinin ve devamının korunması, kendilerini bu uğurda kayıtsız şartsız feda eden bir avuç idealistin fedakârlıklarından çok, gerçek değerleri öğrenmiş ve hissetmiş, kendi menfaatleri kadar toplumun menfaatlerini de düşünen yüksek sosyalleşme eğitiminden geçmiş bütün fertlerin faaliyetleriyle sağlanabilmektedir. Hatta gerçek idealistler bile ancak bu ortam da yetişebilmektedirler(Güngör 1991:114). Bu da ancak milli eğitimle yoluyla sağlanabilir.

Türk toplumunun ideal sosyal düşüncesinde; eğitimin, milli şuur oluşturucu yönü, fert-toplum dengeci anlayış ve milli ve manevi bütüncül özelliğine sahiptir. Bundan dolayı eğitim, ülke kalkınmasını adeta manivelası durumundadır. Ancak Türk Eğitim Sisteminin dünden bugüne ana sorunu; Tanzimat’tan günümüze değin Batıcı aydın tipi ve bu kesimin devletteki bürokratik elit olarak yer almasına bağlı olarak eğitimci- siyasetçi-teknokrat unsurunun belirlediği politikaların hayata geçirilmesine bağlı yaşana sorundur. Bu kesim Batı’yı “gelişi güzel taklit etmek, Batı’nın kültür kırıntılarını” ülkemize “ithal etmekle her şeyi halledebileceklerini” sanmışlar ve sanmaktadırlar. Bu durum Türk eğitim sisteminin Tanzimat’tan bu yana yapıla gelen daimi bir hatasıdır(Küçük 1980: 468). Batılılaşmanın neticesi olarak eğitime yapılan değişikliklerin gelişigüzelliği, yani Batılılaşmaya tesir etmekte ve Batı’ya sırf şekli benzemenin dışında meydana bir şey koymamaktadır. Bundan dolayı Mümtaz Turhan “bizim eğitimimiz, ahenk ve dayanışma, gaye ve hedeften mahrum bulunmakta, bir sistemsizlik ve buhran içindedir” diyerek Türk eğitim sisteminin içinde bulunduğu kaotik tabloyu ortaya koyabilmektedir. Mümtaz Turhan bu konuyu daha da derinlik içeren bir açıklama ile sorunu pekiştirmektedir. M.Turhan, Türkiye’nin tarihsel-kültürel-kutsal bütünselliği sağlayamaya yönelik olarak “gerçek ihtiyaçlarıyla ilgisiz, gittikçe genişleyen Türk Eğitim Teşkilatımız, boş dönen ve yalnız gürültü çıkaran bir çark halinde ülkenin kesesinden çektiği muazzam paralarla sırf onun sırtından geçinen asalak insanlar ortaya çıkarmaktadır” şeklinde değerlendirdiği görülmektedir(Küçük 1980:472). Bu durumu aşabilmek için Türk eğitim sisteminin şuurlu ve kararlı ülke gerçeklerine çağın anlayışını idrak eden bir noktadan bakarak eğitim sisteminde bütüncül yöntemi kullanarak “insan unsuru” nu bu anlayışa göre eğitmek ihtiyacının bulunduğu söylenebilir. Bu “insan unsuru” nun yükselebilmesi için de eğitimin bütüncül yönde faaliyete geçmesi gerektiği söylenebilir(Küçükl980: 472).

1960’lı yıllardan bu yana planlı döneme geçilmesine rağmen “Planlı kalkınma hamlelerinde ısrar edilen hatalardan birisi de” insan merkezli düşünme yoksunluğuna bağlı olarak, “insan unsurunun iyi eğitilmesinin kalkınma planlarının dışında bırakılmış” olmasının devlet eliyle, devletin pozitivist teknokrat zihniyeti yolu ile yapılan hatalar oluşturmaktadır.

M.Turhan 1969 ‘a kadar bunları söylemiştir. 1970 ve 1980’ler de öz itibariyle değişim “hiç” düzeyinde gerçekleşmiştir. Çağın değerlerine özgün yerli bir noktadan bakarak yön verme işinde gerilim arttıkça açık büyümekte ve buna bağlı olarak eğitimin sorunları yapısal olarak aşılamaz bir noktaya gelinmekte olduğu görülmüştür. Bu mesafeyi kapatma adına hazır reçetelere yönelinerek, Batı medeniyetinin pozitivist eğitim mekanizmalarını taklit ederek ona hayranlığın daha da ilerlemiş bir heyezan halinde ve bütün hışmıyla sosyo-kültürel yapımızdaki tahribatlarına alabildiğine devam etmekte olduğu söylenebilir(Küçük 1980:473:).

M.Turhan’ın insan unsurunun eğitim de girişim düşüncesi vazgeçilmez ilk ilke olarak kabul etmesinden hareketle, hem dünyevi duygular ve eylemlerinde hem de ahiret sorumluluğuna yönelik unsurları “birlikte” yerine getirebilen “ferdi girişimcilik ve üretim yeteneğine sahip bir nesil yetiştirmek eğitimimizin ana gayesi olmalıdır” demektedir. Hz Peygamber (SAV)’in iki günü birbirine eşit olan insanın zararda olacağı beyanı çerçevesinde milli ve manevi eğitim bütünselciliğinin /birliğinin/ birlikteliğinin/ tevhitçi “dinamik insanın” inşasına dikkate çekmektedir. Buna göre de kendisine göre teorik olsun, pratik olsun, mesleki veya kültürel olsun her hal -ü- karda eğitim sistemimiz gayesizlikten ve taklitçilikten mutlaka kurtarılmalıdır. Buna göre Turhan: “Memleketin bu günkü asıl derdi okuma-yazma bilenlerin azlığında değil, münevverlerin iyi yetişmemiş olmasındadır…”(Küçük 1980:473). Çünkü milletçe yükselmek için yani” kurtulmak için her bakımdan Batı milletlerini taklide mahkumuz” düşüncesinden hareket eden taklitçi yarı aydınların/”yarı alimliğin” giderek çoğalması Türk toplumunun hemen hemen her alanını negatif anlamda etkileyecek bir sorunun oluşmasını sağladığı söylenebilir(Said Halim Paşa 2009:101).

Türkiye’deki cehaletin gerçek sorumlularının bu günkü taklitçi ve yarı aydın tipler olduğunu unutmamak gerekir. Aydınlanmacı- pozitivist taklitçi ve yarı aydınların tiplerin, günümüz Türk eğitim sistemindeki uygulamalara bağlı olarak Türk -İslam medeniyet değerlerine dayalı milli şuur, milli ve manevi bütünselliğe dayalı karakter ve terbiye ye yönelik bilgileri oluşturmayacaktır. Bu konuda M.Turhan: “üstelik bu yarı münevverlerin memleket hesabına yaptıkları en büyük fenalık, şüphesiz daha iyi neslin yetişmesine mani olmuş bulunmalarıdır…'”diyerek eğitim-özgün sosyal düşünce-ideal insan etkileşimine dikkat çekmiş olmaktadır.

Eğitimin görünüşte hiçbir üretim faaliyetinde bulunmamasına rağmen, onun en önemli vazifesi, en mühim vasıtası olan ve cemiyette her sahanın, her teşkilatın ve her müessesenin temelini teşkil eden insan unsurunu yetiştirmektir. Bu konuda M.Turhan:

“…umumi ve yüksek tahsile dayalı müesseselerimiz nasıl ki memur ve bir iki serbest meslek mensubundan başka bir tip insan yetiştirmiyorsa, teknik öğretmen teşkilatımız da sadece nazariyattan öte geçmeyen bir takım fuzuli meşgalelerle hususi teşebbüs fikir ve kabiliyetinden mahrum bir takım işsizler ordusu yetiştirmektedir. Bunun asıl sebebi ise tahsil müesseselerini memleketin hakiki ihtiyaçlarına, onun iş sahalarındaki imkânlarına göre ayarlayacak yerde şuradan buradan kopya edilmiş mücerret veya nazari şemalar üzerinde ilmi ve ameli ihtisastan mahrum insanların bu müesseselerin başında bulunmalarındandır” (Küçük 1980:472-473). Böylece Türkiye’nin eğitim konusundaki hem teknik yönden hem de icra edicilerin yetersizliklerinden kaynaklanan sorunların ciddiyetine dikkat çekilmekte olduğu söylenir. Bu sorunların günümüzde de benzer bir çerçevede devam ettiği gözlenmektedir. Türkiye’deki eğitim sorununun çok cepheli olması ve söz konusu sorunun özellikle zihniyet temelli bir felsefe oluşturmaya ihtiyacına bağlı olarak daha çözümlenebilir olduğu belirtilir.

2. TÜRK VE BATI MEDENİYETLERİNİN EĞİTİM FELSEFELERİNE MUKAYESELİ YAKLAŞIM

Batı medeniyetinde Hıristiyanlık ile la dini sürecin karşılıklı mücadelesine bağlı olarak dinin, toplum alanından çıkarılması sonucu materyalist akıl, aydınlanma, pozitivizm, sanayileşme, liberal- kapitalizm süreçlerine bağlı olarak bu süreçlerin toplumda benimsenmesine yönelik eğitim anlayışı sistemleştirilmiştir.

Eski Yunan materyalist düşüncesini bir yana bıraktığımızda Batı’da yakın geçmişte aydınlanma düşüncesi ve onun eğitim paradigması, modern Bat’nm materyalist toplum yapısını ve insan tipolojisini oluşturmuştur. Nedir Bu aydınlanma felsefesi ve onun eğitim anlayışı?

Aydınlanma, Batı’da 18.yüzyılda başlamış ve din, bilim ve metafiziği dışlayarak aklın kullanılmasını eğitiminin temeline alan bir anlayışı içermektedir.

Aydınlanma, her şeyden önce mutlak bir akılcılığa dayanır. Buna göre insan davranışının biricik rehberi gelenek ya da din olmayıp, tabiat yasalarının “sürekliliğini” ve “düzenliliğini” gözlemleyen akılın, tabiattaki bu süreklik ve düzenlilik ilişkisini sosyal bilimlere taşımasıdır. Böylece Aydınlanma, kendisi dışında başka hiçbir kaynağı dikkate almayan “akıl”a olan inanç ve bu akıldan hareket eden insanın “faydacılığı” ile karakterize edilmektedir.

Aydınlanmanın baş düşmanları; Din, metafizik ve bu olgulardan hareket ederek milli insanı inşa eden vahiy veya metafiziki değerlere dayalı milli eğitim zihniyetidir. Akıl ve bilim ise onun en büyük kahramanı olmaktadır. Bu anlayış, yani din veya vahiy anlayışından uzaklaşıp sadece akıl öııem vermek artık yeni pagan olmıiişîer.

Aydınlanma felsefesi sosyal bilimlere şu çok açık programı dayattı: Tarihsel ve kültürel önyargılardan uzaklaştırılmış insan tabiatına yönelik ezeli ve ebedi hakikatler merkezinden hareket eden bir sosyal blllam yöntemi geliştirmektir (Akın/Şimşek/Erdem 2007: 28-29).

Böylece Aydınlanma düşüncesi epistemolojik bilgiden hareket ederek, din ve metafiziğin geleneksel düşüncesini sosyal bilim anlayışından uzaklaştıran bir ideolojik çevre oluşturur.

Batı medeniyetinde liberal ekonomik görüşlerin eğitim ve öğretim politikaları, bu medeniyetin yapısının ekonomik, siyasi, kültürel ihtiyaçlarının karşılanması ve özellikle de ekonomik başarının sağlanması üzerinde oldukça güçlü etkileri olmuştur (Gutek 2001:196).

Aydınlanman liberal görüşün eğitim-liberal toplum inşasın da, eğitimin maddeci, faydacı ve pragmatis bir sosyolojik fonksiyon taşımasına karşın Türk toplumunda ise eğitim-milli toplum etkileşiminin niteliği, insan inşası ve onun öncelikleri, farklı bir kültür ve zihniyet içeriği taşımaktadır. Buna göre Türk sosyo-kültürel sistemi özgün kültür ve zihniyet anlayışına göre eğitim; soyut bir insanlık mefhumuna dayanmaktan öte, reel toplumsal varlığı kabul eden bir anlayışa sahiptir. “Liberal düşüncedeki evrensel insanlık anlayışı yerine, İnsanın ait olduğu bir toplumu ve kültürü olduğundan öncelikle onun “millilik” taşıması yönüne dikkat çekerek, eğitimi buna göre anlamlandırmaktadır” (Akın/Şimşek/Erdem 2007: 28-29).

Batı medeniyetinde liberal-kapitalist iktisat felsefesi, bireycilik ve özel mülkiyeti benimseyen zihniyet ve kavramsal çerçeveyi oluşturarak, bunların sağlanma koşullarını ve meşrulaştırılmasmı sağlayıcı liberal içerikli eğitim anlayışını benimsemiş olduğu söylenebilir(Akın/Şimşek/Erdem 2007:34). “Bu iktisat zihniyetinin pozitivizmden aldığı tesir sonucu temel vurgusu, mübadele konusunda olmaktadır”. Böylece liberal-kapitalist iktisat eğitiminde insanın; toplumculuğa yönelik etkileşimi dışlanması sağlanmıştır. Bu ilişkinin yerine liberal-kapitalist eğitim insanın madde ile yani eşya ile olan ilişkisi öne çıkarılarak materyalist bir eğitm sisteminin maddeci, seküler insanı inşa etmesi sağlanmış olunmuştur. Buna göre liberal-kapitalist tek boyutlu (maddi) toplum felsefesine göre, “insanlar artık birbirlerine doğrudan kültür-değer etkileşimine dayalı bir zihniyetle değil de mal (madde) haline gelmiş olan piyasanın aracılığıyla” toplumsal ilişki ve sosyal eylem geliştirme yoluna yönelmiş oldukları görülmüştür. Bu zihniyete göre, insanlar arası ilişkileri kültür-değer-madde etkileşimi yerine artık, sadece nesneler arası ilişkiler düzeyine indirgemiştir. Bu açıklamalar çerçevesinde pozitivist felsefe içerikli liberal-kapitalist iktisat merkezli eğitim zihniyeti, “toplumda başta eğitim anlayışı olmak üzere her şeyin eşyalaşmasını(maddeleşmesini) sağlayarak, bir “eşya(madde) fetişizmi”ni ve yabancılaşmayı beraberinde getirdiği gibi, eğitimde de fırsat eşitliğinin herkes için aynı olmaması sosyal sınıf farklılaşmasını oluşmasına kaynaklık etmektedir”(Akın/Şimşek/Erdem 2007:35).

Klasik liberal iktisadın ahlak teorisyenlerinden A.Smith, ekonomik ilişkilerde insanların içinde bulundukları egoizmin şekillendirdiği çıkar (menfaat) anlayışına dikkat çekmiştir. Daha sonrasında ise İngiliz tabiat âlimi olan C. Darwin”canlılar yaşamak için muhtaç oldukları şeyleri kazanmak maksadıyla rekabet ederler ve birbirlerine düşman olark mücadele ederler” diyerek(Bolay 2008: 43) materyalist ilişkileri kavrayacak onu sistemleştirecek bir eğitim anlayışının oluşmasına öncülük ettikleri söylenebilir. Bu konuda Smith’e “başkalarının sizin isteklerinizi yerine getirmesi için, onun da bundan “çıkar”ının olduğunun gösterilmesinin son derece başarılı bir yöntem olduğunu” ifade ederek, “her zaman kendi ihtiyaçlarınızdan değil, onların bundan elde edecekleri kazançlarını vurgulayarak, gerçeği perdeleyen bir zihniyet anlayışı ile “kazanma” amacı gerçekleştirilmesi”ne vurgu yapmıştır (Akın/Şimşek/Erdem 2007:35). Böylece bireyciliği ve egoizmi geliştiren liberal bir eğitimin topluma kazandırılması başarılmıştır. Bu eğitim zihniyetine göre toplumdaki insan tipolojisi salt kendi çıkarları peşinde yoğunlaşmasının rasyonel bir durum olduğu öğretilmiş olarak iktisadi bireyin yabancılaşmasının da yolu açılmış olunmakla birlikte bu bireyin kalbinin olmadığına güçlüyü koruyup zayıfı tesadüfün kaprisine bırakıyordu (Özel 1994:18).

Bu noktada pozitivist liberal-kapitalist eğitim düşüncesinin 20. yüzyılda Batı medeniyetindeki en önemli düşünürlerinden olan J.Dewey ise Amerikan eğitim sisteminden hareketle eğitimi Darwin’in “Evolution” teorisinden esinlenerek “Pragmatizm”i görüşünü savunmuştur. Pragmatizm, doğrudan doğruya pratiğin teoriye karşı üstünlüğü ilkesini benimser. Teoriyi meydana getiren iş (praxis) dir. J.Dewey “Eğitim ve Demokrasi” adlı eserinde Pragmatist felsefenin toplu, okul ve birey ile olan etkileşimini belirtmiştir(Akın/Şimşek/Erdem 2007:20-21). Böylece Dewey, pragmatizmi eğitimle yoğun bir şekilde irtibatlandırarak, Darwin’in fikirlerinin kendisine büyük tesir yapması sonucu onun teorisinin ilkelerini kendisinin pragmatist zihniyet içerikli eğitim felsefesini oluşturmada kullanmıştır(Bolay 2004: 77). Bu noktada Pragmatist eğitim felsefesi insanı, tabiatın bir parçası olarak ele almıştır. İnsan sadece bu dünyada yaşamını esas aldığından söz konusu eğitim felsefesinin, bu dünya ve öteki dünya diye bir ayırımı kabul etmemekte olduğu anlaşılmaktadır. Buna göre “pragmatist eğitim felsefesinin insanı, sadece şekiller yani dünya merkezli düşünen dünyevi bir insan olarak eğitilmektedir. İnsan biyolojik ve sosyal bir organizmadır. O ancak biyolojik ve sosyal dürtülerle hareket etmektedir” (Akın/Şimşek/Erdem 2007:21).

J.Dewey’in pragmatist eğitim felsefesin de çocuğu bir ruh- beden(bütüncül/”birlik hali”/insan da tevhidin oluşması) bütünleşmesi şeklinde değerlendirmemektedir.

. Buna göre pragmatizm, sonuçlara önem verir. Sonuçların insanların kurmuş oldukları hipotezlerle elde edilmesinden dolayı

pragmatist için her fikir, hayatın pratik olayları içinde denenmelidir.

Pragmatist düşünceden hareketle eğitim felsefesini buna göre şekillendiren Dewey, Amerikan pragmatist eğitim felsefesinin kökenlerini Darwinist yaklaşımdan hareketle ele alır. Dewey yine pragmatist akıl ile Amerikan eğitim sistemi ilişkisini kurmak için şöyle devam eder:

Pragmatist, bugünkü toplumdan memnun olmamaktadır. Amerikan pragmatisti, bütün doğmalara karşı şüphe içindedir. Bundan dolayı Allah ile fazla bir işi bulunmamaktadır. Pragmatist, her işini insanlarla görme amacını taşımaktadır. Pek çok hakikatlerin yan yana geleceğini bilir ve tecrübecidir. Pragmatist insanın güvendiği tek şey akıl ve gözlemdir. Yani tümevarımdır.

Pragmatiste göre eğitim, bireyin içinde var olan yeteneklerinin dış dünyadaki duruma uyum sağlamak amacıyla gelişmesidir. Eğitim sürecinin bunun dışında bir hedefi bulunmamaktadır. Çocuğun statik bir yetişkin değil fakat her olumlu gelişmeye kendisinin uyum gösterebileceği dinamik bir varlık olarak yetiştirilmesi gerekir. Bundan dolayı eğitim, sürekli bir uygulamadır”

şeklinde ifade edilmekle, (Akın/Şimşek/Erdem 2007:21-22). Batı’da uygulanan eğitim felsefesinin insanı tek dünyacı, akılcı, metafiziğe inanmayan, insanın Allah ile işi olmayan, maddeci, şüpheci bir eğitim anlayışını Batı sistemine yerleştirmiştir.

Buna göre Dewey eğitim felsefesini, Darwinist teoriden hareketle tümevarımsal metodolojiyi kullanarak akıl ve tecrübe merkezli sadece dünyayı düşünen tek boyutlu bir eğitim paradigmasının oluşmasına katkı sağlamış olduğu anlaşılmaktadır Akın/Şimşek/ Erdem 2007:22).

Bu açıklamalardan da anlaşıldığı gibi Batı düşüncesindeki eğitim-insan-toplum ilişkisinin açıklayıcı parametrelerinin yeterince geniş ve kapsayıcı olmadığı anlaşılmaktadır.

Dewey’in Batı Medeniyeti için öngördüğü bu pragmatist eğitim felsefesi, Batı’nın kendi geçmişindeki aydınlanma, pozitivizm, liberalizm ve kapitalizme gelişimine uygun hatta onları tamamlayıcı bir rol taşımaktadır. Dewey’e göre gerçeğin doğru bilgisine, teorinin doğrulanması ile ulaşılır” diyerek pozitivizmden hareketle Batı’da önder kurum olarak ekonominin belirleyicilik taşımasına bağlı olarak bu zihniyetten hareket eden enstürmantalist(aletçi) eğitim sisteminin(Bolay 2004:77];

Seküler yani sadece dünyacı bir insan tipini yetiştiren, bireyselciliği geliştiren, “bu işten benim ne kadar faydam olur” şeklinde düşünebilen böylece de maddi dünyanın koşullarında başarılı bir “birey” (individual] olmayı ortaya çıkarmaktadır. Bu çerçevede, eşya ya olaylara ve dışa dünyaya sadece akıl çerçevesinden yani “niçin” yerine “nasıl”dan bakarak pozitıvist bilgi üreten bir eğitim sisteminin yapısı kurulmuştur(Bolay 2004:74]. Tüm Batı medeniyetinin demokratik ülkeleri bu eğitim sisteminden hareketle insanını; ekonomik olaylarda homo-economicius(her olayda öncelikle ekonomik ve kendisine bununfaydası ne kadar diye düşünen], sosyal olaylarda ise homo-laicus(egonunun hazlarmın ve çıkarının peşinde koşma, başkalarının hak ve hukukunu hiçe sayma] düşünen insanı inşa etmiştir. Yani modern insan almış olduğu bu pragmatist eğitim yolu ile homo-eonomicius ve homo laikus zihniyete sahip olarak eğitilen insan olmuştur. Bundan sonra bu eğitim zihniyeti ile yetişen liberal kapitalist pragmatist birey, Afrika’daki açlığın, 20.yüzyılda iki dünya savaşında milyonlarca insanın ölmesi, Afganistan dramı, İrak zulmü… gibi sosyal ve siyasal bir dünyanın oluşmasını sağlayan sorumlu ve suçlu aktör olmuştur.

Türk- İslam medeniyetinin kendine has değerleri eğitime sadece dünya merkezli bakmadığından bilgiyi de buna göre kurgulamıştır.

A.K Bilgiseven ise bu iki bilgi üretme yönteminin yani tümevarım ve tümdengelim metotlarını birleştiren paradigmanın işaretlerini Kur’an’da yer alan bilimsel bir ifadeye dikkat çekmektedir;

Mülk suresinin 3-4. ayetlerine göre “O, yedi göğü birbiri üzerine tabaka tabaka yarattı… Gözünü döndür bir bak, bir bozukluk görüyormusun. Sonra gözünü iki kez daha döndür bak. Göz (aradığı bozukluğu bulamayarak] hor, hakir bitkin ve ümidini kesmiş olarak sana döner”. Söz konusu açıklamaya göre “Yedi göğün yaratılması”- kâinatm yaratılması; tümdengelim(mana/cem] metoduna vurgu yaparken, “Gözünü döndür bir bak… Sonra gözünü iki kez daha döndür bak ” ifadesi ise tümevarım (madde/fark] metoduna dikkat çekerken, bilimsel bilginin ancak bu iki metodik yöntemin “birlikte” kullanılmasıyla yani aynı anda onların bütünlüğünden/ bütüncüllüğü ile elde edilebileceğini ortaya koymaktadır. Böylece, her biri kendi ölçüleri içinde birer gök realitesi olan atomlardan kâinata kadar bütün yaratılmış realiteler (tümdengelim- mana) ile gözümüzü deneme ve gözlem yoluyla tekrar tekrar (tümevarımı kullanma-madde) metodlarının birlikteliğin/ bütüncüllüğünden/tevhidi oluşturmaktadır. Bu sosyal bilim kainat formülüne dayalı olarak bu bilim metodu ile başta eğitim olmak üzere sosyal, siyasal, kültürel, etnik, milliyetçilik konuların çözümlenmesine yöneltilmesinin gereği belirtilir. Buradan hareketle bu ikisini birlikte kullandıran “tevhitçi/ bütünleştirici paradigma” ile soyut fakat en geniş ve kapsamlı bir bilgi edinme yöntemine kavuşulmuş olunmaktadır. Bu ise İslam medeniyetinin her çağda uygulaması gereken bilimsel bilgi üretme yöntemini oluşturmaktadırfBilgiseven 1992b:74-75). Bu eğitim yöntemi Osmanlı Devleti’ni cihan hakimiyetine götürmüştür. Bu bilgi yöntemi Kur’an idir.

Kur’ an kendi bilgi üretme yöntemini yani eğitim metodunu;

Fark(maddi) + Cem(Mana) =”Bir”lik/ Tevhit

formülü ile açıklamaktadır(Bilgiseven 1990:13). Buna göre FARK + CEM = TEVHİT formülünün TOPLUM İNŞA ETMEYE yönelik eğitim anlayışı, İslami inancın bir sistem oluşturmasından doğan sonucu olarak belirtilir.

Tevhit, Fark ve Cem idraklerinin birlikteliğini bütününü/bütüncüllüğünü ifade eden bir kavramdır.

Fark+Cem=Tevhit formülü, bütün bilimlerin temelinde yer alan bir ana kanun(temel tabiat kanunu) niteliğinde olup, Kur’an kökenli olduğundan, Türk-İslam medeniyetinin özünün EĞİTİM konusundaki temel yaklaşımı bu yönlü olmaktadır. Medine İslam Devletini, Endülüs Emevi Devleti’nin ilk 250 yıllık dönemini, Selçuklu’yu, Osmanlı’yı farkılı çağlarda/zamanlarda başarıya ulaştıran bu bütüncül/tevhitçi eğitim yöntemi olmuştur.

Sosyal ilimlerde ve buna bağlı olarak Türk eğitim sisteminde Fark+Cem idraklerimi birlikte ele alalım

eğitim politikaları,

insan inşa etme,

öğrenci yetiştirme,

öğretmen yetiştirme,

bürokrat yetiştirme,

kurumların yapısal organizasyonunu buna göre kurma zarureti bulunmaktadır.

Bu konuların tevhitçi/bütüncül/birlikçi sistem ile yeniden yapılandırılmadığı durumlarda ise Türk toplumun lider(büyük) insan, lider devlet, lider medeniyeti yeniden kurmasının söz konusu olmama ihtimali güçlü gözükmektedir. Çünkü bu tevhitçi eğitim sistemi, “Ben içinde “Biz”ci” dünya algısına sahip insanı yani dayanışmacı, fedakârlığı kendisinden başlatan, sömürmeyen, kendi dışındaki her şeyi ötekileştirmeyen bir ideal, aksiyoner adaletçi insanı inşa etmektedir. Yani bu eğitim sistemi” bilgi ve birlik şuuru”ndan hareketle dayanışması insan yetiştirme yöntemini oluşturur (Bilgiseven 1992a: 169).

Modern pozitivist, seküler, laik, liberal-kapitalist dünyanın elinde böylesi bir formül bulunmadığı söylenebilir. Buna karşın ise uygulamalardan ortaya çıkan sonuçlara göre modern Batı dünyasının eğitim sistemi insanına; bencilliği üreten, çatışma kültürünü aşılayan bir eğitim sistemi ve insan yetiştirme yöntemi bulunmaktadır.

Hâkim Batı medeniyeti bu materyalist içerikli eğitim felsefesine dayalı insan yetiştirdiğinden dolayı günümüz dünyası “bu insanın yapıp ettiklerinden ” dolayı bunalımlar yaşamaktadır. Türkiye ise bu eğitim sistemini, Cumhuriyet devriminden sonra zihniyet itibariyle batılılaşma bağlamında benimsediğinden dolayı kendi özüne uygun tevhitçi eğitimden uzak kalmasına bağlı olarak bunalım yaşayan, bağımlı ekonomi, siyaset ve kültürel pozisyon taşımaktadır [Bilgiseven 1992a: 227).

Buna göre Batı’nın sadece FARK merkezli akılı paganlaştırıcı homo-economicus ve homo-laikus bilgi edinme süreci ve eğitim sistemi oldukça geridir. Çünkü bu yöntem, aklı paganiaştırarak ona yaratıcılık atfetmektedir. Oysa J. Locke bile akıl (madde) yaratma gücünden yoksundur. O, kendiliğinden kendi kendisine bilgi yaratacağı iddia edilemezliği belirtir(Bolay 2008: 71). Yani o, sadece yaratılmış olanın anlaşılmasını sağlar. Buna göre akılı merkeze alan modern pragmatist eğitim zihniyetini benimsemek durumunda kalınması halinde bu yöntemi doğrudan doğruya kendi eğitim sistemine almış bir Türkiye, insanını fonksiyonsuz kılmış olmaktadır. Çünkü bu pagan kültürüne göre devşirilmiş insan da, devleti kendi özgün kültür kodlarına göre yönetemeğinden O’nu iddiasız hale getirmiştir. Son 200 yıldan itibaren başlayan ve giderek artan etkisini toplumumuzda gösteren pozitivist-pragmatist-liberal aklı paganlaştırıcı eğitim zihniyetinin tarihi tecrübesinden hareketle, Türkiye’nin bu eğitim sisteminin başta felsefi daha sonra bu felsefi anlayışın uygulamadaki etkilerinden şiddetle çıkılması zarureti bulunmaktadır. Çünkü liberal anlayışta kişinin bireyselliğinin topluma göre öncelik taşır. Buna yönelik olguların grup ya da sosyal ihtiyaçlar için feda edilmemesi gerekir. Öte yandan da bu liberal eğitim anlayışı içinde kişinin dini inançlarının özel olup devletin buna karışmaması gereğinin öğretim hayatına yansımasını esas alınmış olması, liberal eğitimde bireyin bireyselliğine seküleristik manada özel bir önem verilmekte olduğunu göstermektedir(Gutek 2001:200-201).Böylece bu Batı’cı değerlere göre eğitilen Türk insanın; “toplumda kimlik bunalımı yaşayan, insanının milli+manevi bütünselliği taşıma konusunda şahsiyet sorunu içinde bulunduğu yerli aydının horlandığı, üniversitenin ise taklitçiliğin ve aşılmış sıradan bilgilerin tekrarını yaparak ve bunu da bilimsel gelişme-bilimin hâkim olması sanısın içine giren hamakatçı bir anlayışa büründüğiı, Milli girişimci yerine seküler girişimciliğin sermaye hayatını yöneten ve böylece taklit sanayi ve dışa bağımlılı sağlayan… bir dizi gelişmelerin ortaya çıkmasını başarmış” olduğu söylenebilir(http//:www.ankaraHYPERLINK “http://www.ankarameydani.com/”meydani.com).

Buna göre Türkiye açısından önümüzdeki dönemde bu olumsuzlukları aşarak gerçek bir eğitim zihniyet değişimi için, Türk toplumun sosyo-kültürel özellikleriyle Batı toplumunun liberal-pozitivist- pragmatist eğitim zihniyetlerini ancak bu yönlü kavrayışlarına bağlı olarak geliştirilen mukayese tekniği ile söz konusu olabilir, Türkiye’nin eğitimine yönelik fiziki kapasiteni ve idari yapılanmanın geliştirilmesi meselesi buna göre ancak ikincil öneme sahip durumdadır. Değişime yönelik ağırlığın, felsefi noktadan daha çok ikincil unsurlara verilmesi durumu ise, görüntü itibariyle bir değişimi ifade ediyor olsa dahi bunun yeni süreçte lider Türkiye’nin Yeni Türkiye’nin oluşumunu elden kaçırmaya yönelik sosyolojik etkisini ortaya çıkarabileceği söylenebilir.

İslam medeniyeti medeniyet kurucu özelliğini de bu bütünleştirici/tevhitçi bilim anlayışı ve bundan esinlenen eğitim yöntemi ile sağlamıştır. Şüphesiz bu eğitim metodunun inşa ettiği medeniyet kurucu insan, eğitim-toplum kalkınması etkileşiminin en açık bir sonucu olarak görmek mümkündür.

Batı toplumu sadece FARK merkezli eğitim zihniyetinden 18 ve 19. yüzyılın tümevarıma insan-toplum-eğitim etkileşiminin olumsuzluklarını, ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında bütünleştirici/tevhitçi paradigma ile aşmaya çalışmak zorunda kalmasının görülmesi, Türk sosyo-kültürel sisteminin özgün bilim paradigması ve eğitim metoduna güven duymayı ve ona olan ihtiyacını ortaya koymaktadır.

Sonuç olarak tevhitçi toplum mesajının bir ülkedeki fertlerin ve grupların “Fark idraklerini” “Cem idraki” ile bağdaştırmalarını emreden muhtevası, ilmi gerçeklere tam bir uyum arz etmektedir.

Bu açılımı milli kültür politikamız bakımından örneklendirdiğimizde ise üzerinde durmamız gereken bir durum ortaya çıkmaktadır. Birlik(tevhit) prensibini sadece milli değil dini bir temele de oturtulması gereği bulunmaktadır. Bundan dolayı lisanı Türkçe olan, duygu ve düşünüşü Türk-İslam medeniyet değerlerince oluşturulan ve böylece düşünce tekniği birlikçilik üzerine kurulan yerli fikir ortamı oluşturan bir eğitim zihniyeti Türkiye açısından ideal bir olay olma özelliği taşımaktadır(Güngör 1991:85]. Bu açılım olmaksızın milli+manevi bütünsellikten harekete eden kültür stratejimizin sağlam bir temele oturtulması mümkün görülmemektedir. Bu noktada bu günkü toplum bunalımının aşılıp Türkiye’nin düzlüğe çıkabilmesi için şekli eğitimin fiziki boyutundan çok öncelikle ve ivedilikle pozitivizm, liberal-kapitalizme dayalı seküler, laik pragmatist eğitim yönteminden, zihniyetinden çıkılması gerekmektedir. Bunun yerine bütüncül/birlikçi/tevhitçi zihniyete dayalı bir eğitim sisteminin kabulüne ilaveten öncelikle;

  • öğretmenleri,        sonrasında
  • öğrenci yetiştirme programlarının, bundan sonra da buna yönelik
  • bürokratik  unsurların kültürel algısına yönelik zihniyet dönüşümü,
  • din-milliyetçilik      ilişkisinin pozitivizm yorumu dışında ki bakışın sağlanmasında ve son olarak da
  • kurumsal   organizasyonların yapısını

bu yeni ama esasında bize ait olan medeniyetimizin özgün sisteminin çağa uygun yorumu ile işe başlanılmasının zorunluluğu bulunmaktadır. Bu yeni değişim aşamasında öncelikle eğitimin fiziki iyileştirmelerine ağırlık verilerek, sistemsel zihniyet dönüşümüne yönelinmediği takdirde beklenen başarı gerçekleşmeyeceği gibi bu yüzyılın da medeniyetimiz ve toplumumuz adına “ıskalanacağı” anlamına gelmektedir. Çünkü eğitim;

Doğru olan milli ve manevi kültür bütünlüğü çerçevesinde anlaşılmasında,

Adaletçi siyasal yapının kurulmasında,

Ekonomik yapının, anti-tekelci fert-toplum dengesini sağlamasında,

Türk-İslam medeniyeti açısından milliyetçilik(vatan/maddi yön) ile dinin (manevi yön) bütünlükçü, birliği sağlayıcı yönünün doğru olarak anlaşılmasında(pozitivist anlayışın zıttına),

Sosyal sistemi taşıyacak ideal insanın din şuuru, dil şuuru ve tarih şuuru ile yetişmesinin sağlanmasında,

Ailenin ekonomik bir kurum olarak değil, medeniyet değerlerinin insana taşınması için neslin/çocuğun kültürlenme, ahlaklanma ve biyolojik anlamda neslini devam ettirmedeki temel fonksiyonu sağlamada asli görevi bulunmaktadır.

Günümüzde fiziki bilimlerin bile bu tevhitçi anlayışına dayalı olduğunu anlaşılmıştır. Dünyamın geldiği bu noktada artık sosyal bilimlerin kişinin kendisiyle, toplumla, medeniyet değerleriyle ve dini düşünceye dayalı fikirlerin oluşmasındaki etkisinin açıkça görülmektedir. Bilim hayatında gelinen bu nokta tevhitçi toplum kanunun fizik kanunları üzerindeki etkisinin anlaşılmasına ilaveten, sosyal bilimleri sistemleştiren onun din -ahlak-toplum- insan ilişkisini yönlendiren yönünü öneminin ortaya çıkmasına hizmet etmiştir.

Bu noktada,

“Hud suresinin 117. ayeti(Ki o ayet; Senim Rabbin, halkları İyi ve ıslah edici İken, o memleketleri haksız yere helak edecek değildir,

Enam 131 de ise.” Bumun sebebi, Rabblnln, bir memleket halkını gaflette oldukları bir halde, haksız yere helak etmeyişidir

Kasas 59 da ise: Rabbin memleketlerim ana merkezime, kendilerine ayetlerimizi okuyan bir peygamber göndermedikçe onları helak etmiş değildir. Biz o memleketleri, halkı zalim olmadıkça helak edecek değildik) ve diğer surelerdeki ayetlerim gösterdiğine göre IMÂNMÂDAM DÂHİ OLSA, üyeleri tevhide uygun davranışlar gösteren toplumlarım asla batmayacağımı İfade etmektedir. Böylece tevhitçi formüle uygun toplum gerçeğinin bir tabiat kanunu olduğu söylenebilir. Buna göre Tevhide uygun toplum davranışlarını gerçekleştiren sosyal yapıların batmayacağını belirten ayet de bir tabiat kanunudur” (Bilgiseven 1990:29).

Bu bütüncül eğitim anlayışa medeniyetimizin ideal insan tipleri içinde dikkate çeken mutasavvıflardan birisi olan Mevlana Hazretleridir. Mevlana Celalettin-i Rumi’nin de 13. yüzyılda, eğitim- şahslyet inşası etkileşimine tevhitçi bir noktadan yaklaştığı görülmektedir.

Mevlana’ya göre ferdin, sadece başkalarının bilimini tekrarlamakla yetinmeyip bizzat kendisinin faraziyeler kurarak(madde) bunları inceleyebilmesinin ruhundan fışkıracak ilhamlara bağlamana) bulunduğunu belirterek, eğitim-sezgi-fert ilişkisine yönelik tevhitçi eğitim fikirleriyle İslam’ın eğitim sistemini ifade etmiştir.

Mevlana’ya göre eğitimin rolü, insanda var olan potansiyel yeteneğinin bütününü işlenmektir. Mevlana’ya göre insanın anne ve babadan gelen biyolojik kalıtımla çocuğa geçen potansiyel zekâ(maddi cephe) ve ilhama açık ruhi güce yönelik yetenek(manevi cephe) olmak üzere yaratılıştan gelen iki yeteneği vardır.

Mevlana, potansiyel zekânın ve bundan bu zekâya bağlı oluşan bilimde ve diğer faaliyetlerde ilerleme kabiliyetinin, soydan gelen özelliklerden bağımsız, ondan çok başka bir şey olmadığının ifade eder. Ancak Mevlana, insanın kültür taşıyıcı özelliğinde dolayı insanın bu yönünü eğitim açısından yeterli bulmamaktadır. Mevlana insanın şahsiyetini şekillendiren ve onu “büyük insan” yani büyük bilim adamı, büyük sanatkâr, hatta bir dahi getirebilen faktörün “akla uyan” değil “akla yön veren ruhi güç “olduğunu belirtir. Böylece Mevlana insanın eğitimine iki yönlü bütüncül, tevhitçi bir noktadan bakmaktadır(Akın/Şimşek/Erdem 2007:23). Bu metodolojik yöntem ise Türk -İslam medeniyetinin her çağa uyarlanma ve uygulanma zenginliği içermektedir. Türkiye yeni döneme bu tarihi, kültürel tecrülebelerden istifade ederek hazırlanması en akılcı ve pratik bir çözüm gücüne ulaşmasının yolunu açabilir gözükmektedir.

SONUÇ

Bütün bu tarihsel-toplumsal-kültürel dinamikler göz önüne alınarak değerlendirildiğinde Türk Milli eğitimi açısından 21.yüzyıl ve “yeni çağ” kavrayışına bağlı olarak kendisini “yeniden” biçimlendirmesinin gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Türkiye’nin bu gerekliliği, özgün kültürüne dayalı sosyal düşünce dünyasında hareketle kendi kültür, zihniyet dünyası ve medeniyet anlayışına dayalı anti- pozitivist içerikli, 19. ve 20.yüzyılın ekonomik merkezli insan ve toplum inşa etme anlayışına mesafeli durabilme ile başlamakta olduğu söylenebilir. Çünkü Batı medeniyetinde 19. ve 20. yüzyıl pozitivist içerildi eğitim anlayışı

“-öncelikle ekonomik çıkarından hareket edebilen bencil, ego- santrik insanı,

  • bu insanın ekonomik çıkarlarının tehlikeye düşmesi korkusuna karşı, kendi çıkarını tehdit eden herkes ve herşeyin ötekileşmesinin mantığının kurulmasını
  • bunun sonucunda çatışma-kaos kültürünün ve etnildeştirmeye dayalı farklılık üzerine kurgunun oluşturulmasından rant elde etmesini,
  • gücü paganlaştırıp buna dayalı elitistlerle sınıf temelli toplum yönetim modelinin meşruiyet kazanmasını,
  • özgürlük, insan haklan, demokrasi gibi genel geçer olan anlayışların içi boşaltılarak bunların, ekonomi-güç ilişki seti üzerine oturtan bir siyasal anlayışın rasyonelliği üzerine kurgulanmış bir eğitim anlayışını geliştirmiştir.

Bütün bu eğitim anlayışları özellikle Türkiye gibi gelişme olan ülkelerde, “bağımlılık tllşkfsi’nin jakoben bürokrasi ve eğitim sistemi yolu ile sağlanmasını ortaya çıkarmış olduğu söylenebilir” (www.ankarameydani.com).

Türkiye’nin bu liberal modernleşmeci zihniyetli bağımlılaştırıcı eğitim sarmalından kurtulabilmesi için öncelikli olarak özgün milli program ve arkasından eğitim programını oluşturma zarureti belirleyicilik taşımaktadır. Bu özgün milli eğitim programı 21.yüzyıl insanını inşa etmeye de ancak özgün değerlere saygılı, idealist, mesleğini kutsal bir tema ile ele alan eğitimcilerin önderliğinde gerçekleşmesi mümkün görülmektedir. Buna göre Türkiye’de milli eğitim politikasının başarı sağlaması için sübjektif içerildi bir fedakarlık/diğergamlık zihniyetinin eğitimi gerçekleştirecek olan paydaşlarda kurgulanması gereği temel öncelikler arasında görülmektedir. Bunu sistemsel düşünüşü geliştiren özgün bir milli+manevi bütünsellik içeren bir milli bir program ve arkasından da eğitimin maddi enstrümanlarının oluşturulması, ideal bir insan inşası ve toplum yapısının oluşmasının en önemli kurucu unsurlar arasında bulunmaktadır.

TEKLİFLER

  • Türkiye’nin yeni bir değişim sürecine girmiştir. Buna bağlı olarak Türkiye’de toplumun kontrolünün jakoben siyasal elitten milli iradeye geçmesine yönelik bir değişme yaşanmaktadır. Bu durum eğitim sistemini, zihniyetini ve eğitim amaçlarının değişimini ya da gelişimini zorunlu kılmaktadır.
  • Milli Eğitim anlayışı zihniyet değiştirmelidir. Bu zihniyet değişimi mevcut milli eğitim kurumunun sadece fiziki yapısında yapılacak bir değişimi ifade etmez. Bu zihniyet değişimi bundan çok daha önemli olan eğitim yöntemindeki zihniyet değişimini içerir. Türkiye’nin yen kültür değişimi ancak buradan başlanabilirse pozitif bir sonuç elde edilebilineceği düşünülmektedir.
  • Milli Eğitimin zihniyet değişiminde EN ÖNCELİKLE VE İVEDİLİKLE Pozitivizme dayalı Pragmatis eğitim anlayışından, Türk toplumunun İslami değerlerden beslenen bütüncül/birlikçi eğitim zihniyetine yönelinmesi ihtiyacı, 21.yüzyılın kültür,ahlak,din ve medeniyet gibi soyut değerler çerçevesinde kurulması öngürüsüne bağlı olarak belirdiği söylenebilir.
  • Pozitivizme           dayalı eğitim sistemi, insan aklını paganlaştırdığı gibi, insanı sadece materyalist inanca onun dünya görüşüne yönelik eğitmektedir. Bunun tabii sonucu olarak Batı medeniyetinde liberalizm-kapitalizm ortaya çıkmıştır. Bu ekonomik sistemi meşrulaştıran görüş ise PRAGMATİST EĞİTM FELSEFESİ günümüz Batı eğitim sistemini, onun insan tipini oluşturmuştur. Bu insan; egoist, ötekileşmeci mantığının geliştiği, çatışmacı olup maddi temelli endüstri zihniyetine aşırı bir değer atfetmesine bağlı olarak bütün dünyayı maddi gözle gören çıkarcı bir tipinin özelliklerini taşımaya göre PRAGMATİST EĞİTİM FELSEFESİ tarafından inşa edilmiştir.
  • Batı medeniyetinin PRAGMATİST EĞİTİM FELSEFESİ ile toplumun metafizik unsurlarını dışlaması ile insanın kendi çıkarcılığına düşkün olmasını sağlayan ekonomik boyutlu düşünen, laikçi, jakoben, seküler, tekelleşmeci, sömürücü ve sömürgeci emperyalist ilişkileri meşrulaştıran bir sosyal sistem ve onun eğitim anlayışının oluşması sağlanmıştır.
  • Türkiye Cumhuriyet sürecinin kültür devrimine bağlı olarak bu eğitim sistemine adım adım geçilmiştir. Böylece kültürel özüne uygun eğitim sisteminden uzaklaşılmıştır. Bu ise Batılılaştırılmış, bencilleştirilmiş insan tipini ortaya çıkardığı gibi, aynı zamanda laiklik, jakobenizm, tekelci sanayi zihniyetinin sömürüsü, bürokratik elitizim, sekülerist anlayışın topluma yaygınlaştırılmasının yolu açılmıştır.

Buna bağlı olarak ;

  • Türkiye’de pozitivizmin “Dualite mantığı” ve pragmatist eğitim felsefesinin uygulanması sonucuna dayalı oluşan modern Batı’lı, çağdaş eğitim zihniyeti; Türkiye’de kutsala bakışta Protestanlaştırıcı bir zihniyetin oluşmasını sağlamıştır. Buna göre din ile devlet, bilim ile din, din ile kültür milliyetçiliğinin arasını ayrıştırarak, toplumsal polarizasyonun oluşması sağlanmıştır. Bunun sonucunda EĞİTİM YOLUYLA TÜRKİYE’NİN SÖMÜRÜLMESİ SAĞLANMIŞTIR.
  • Türkiye       21.yüzyılda lider ülke olabilmesi için pozitivist, pragmatist eğitim felsefesinin yerine bütüncül/birlikçi eğitim sistem zihniyetini öncelikle benimsemesi gerekmektedir. Bu eğitim sistemi iki dünyayı aynı anda ve ikisini de önem veren, dayanışmacı, adil, toplumcu düşünceye sahip bir şuurlu bir insan tipini inşa etme potansiyeline sahiptir. Pragmatist eğitim felsefesinin bu konuda Türkiye’ye verebileceği yöntem, Türkiye’nin kültürel kodlarından dolayı sahip olduğu tevhitçi sisteme nazaran oldukça sığ ve yetersizlik taşıdığından şiddetle bu yöntemden kaçınılmalı, mevcut uygulamadaki tesirleri giderilmelidir. Böylece eğitim sisteminin yeniden inşasında yapılması gerekenleri;
  • Batıcı eğitim felsefesinden bütüncül/birlikçi eğitim felsefesine doğru bir geçiş,
  • Eğitim programlarının bütüncül/birlikçi zihniyete göre yeniden ele alınarak yenilenmesi ve değiştirilmesi,

iii- Bu zihniyet anlayışına göre farklı eğitim modellerinin geliştirilmesi ve bunlara bağlı olarak farklı yöntem ve tekniklerin uygulanmasının gereği bulunmaktadır.

  • Bütüncül/birlikçi   milli eğitim sistemi çocuk/öğrenci/genç açısından,
  • din şuuru
  • dil şuuru
  • tarih şuuru ile eğitilerek,
  • din-toplum-vatan-dayanışma-hizmet bütünlüğü zihniyeti içinde devletin kurumlarına işleyiş kazandırarak, devlet-toplum-insan bütünlüğü sağlanmalıdır. Bu sistemsel güç bu eğitim yönteminde bulunmaktadır.
  • Milli Eğitim faaliyetlerinin bütüncül/birlikçi bir zihniyet ile eğitim politikasının belirlenmesine toplumdaki sosyal dayanışma ve bütünleşmeyi sağlama fonksiyonunu yerine getirecektir. Bu ise eğitim-toplum bütünleşmesi ilişkisinin toplum hayatındaki güçlü yönünü ortaya koyar.
  • Bir ülkenin hakiki gücü ve ilerlemesi eğitim ve öğretim meselesine bağlı görülmelidir. Bu eğitim ve öğretim metodunu da toplumun kültürel özüne göre kurgulanması gerekmektedir.
  • Buna göre Türkiye açısından mevcut sistem tekniği sorgulayan bir “nasıl bir eğitim” sorusu sorularak işe başlanılmalıdır. Bu soru aynı zamanda sistemsel eleştiri merkezli “niçini” içermekte olduğundan eğitimin, “Milli Şahsiyet ve Milli Terbiye” kazandırıcı bir amaca göre yapılandırılmasının cevabı aranmalıdır.

Toplumun daimi düzenliliğin ana belirleyicisi milli eğitim sistemi olup bu sistem insanımıza milli ve manevi bütünlüğü sağlayıcı ŞAHSİYET kazandırabilecektir. Şahsiyet psikolojisi kuramcılarından Jung, ferdin davranışlarının sadece sebeplere değil, gayelerle de meydana gelmekte olduğunu belirtir. Jung, “insan davranışlarına tesir eden hem tarihten gelenler, hem de gelecekteki maksat ve gayelerdir”. Böylece sebeplerle birlikte gayelerin de insan davranışlarını belirlediğine dikkat çekmiştir(Çamdibi 1994: 103-104). Bu gayelerin oluşmasına yönelik bütüncül eğitim programları hazırlanmalıdır. Hazırlanan bu programın faaliyet geçirilmesiyle milli eğitim yeni nesillere toplum içinde milli ve manevi değerleri benimsetmeye ve bu değerlerin sosyal bünye de kökleşmesine yol açabilecektir. Ayrıca “ecdad ” olgusu topluma şahsiyet verici bir şekilde değerlendirmeye alınarak nesillerin tarihsel bağ ve ilişkisinin kopmaması sağlanır. Bu ise güçlü KÜLTÜR DEVLETİNİN oluşmasını ve onun mümkün olan en uzun süre yönlendirici bir rol taşımasını sağlayabilir.

  • Bütüncül/birlikçi eğitim sisteminde “Milli Terbiye”nin bir diğer yönü yani ahlaki terbiye devreye girer. Ahlaki terbiye sosyal bir yön taşır. Ahlaki terbiyenin bütün bir toplum üzerinde baskın olabilmesi için bu terbiye yönteminin küçük yaşlarda başta kreşler olmak üzere bir din terbiyesi ile ve ikinci olarak çocukların yeteneklerini zevk ve eğlence yolu ile geliştirmekle verilebilinir.

21. yüzyılın neo-metafizik(tasavvuf çağı] olmasının söz konusu edildiği bir dönemde Din terbiyesi, çocuklara ve gençlere verilmesi onlarda yüce duyguları yaşama geçirmeyi ve ideal/kamil olanın peşinde olmayı, manevi değerlerin şuurunda /bilincinde olmayı öğrenmesi sonucu estetiğin, güzel olana duyulan ilgi ve hayranlığın artması sağlanabilecektir. İnsanın bu tip sübjektif duygulardaki olgunlaşması ancak milli eğitimin terbiye edici rolünün yetkin bir program ve onu uygulayacak öğretmenlerle gerçekleşebilir.

  • Özgün milli Eğitim zihniyetimizin, yöntem itibariyle bütüncül/birlikçi özellik taşıması yanında günlük olarak insanımızı maddi dünyaya hazırlama adına da,

a-ferdi girişimciliği artırıcı

b- ferdin üretim/girişimcilik yeteneği ile birlikte milli şahsiyet ve milli eğitim yönü birlikte ele alınan bir programa göre bunun kurgulanması gerekir.

  • Modern pozitivist-pragmatist felsefe din ile bilimi çatıştıran ve din dişiliği akılcı gösteren bir taraftarlık içinde iken kendisini tarafsız göstererek Batı dışı dünyayı etkilemektedir. Oysa Türk- İslam medeniyetinin bütüncül/birlikçi bilim zihniyetinde din, bilim ile çatışmamaktadır. Buna göre din-bilim-ahlak bütüncüllüğü mevcut olduğundan bu üçlüyü birlikte ele alan kainat kavrayışına yönelik soyutlamacı bir programın oluşturulması mutlak anlamda zorunluluk taşımaktadır.

Bundan dolayı;

  • Eğitim bu bağlamda iki yönüyle ele alınıp geliştirilmelidir.
  • Ahlak eğitimi
  • Karekter eğitimi programı şeklinde gelişmeye yönelik olarak

Buna göre eğitimi kısa, orta ve uzun vade şeklinde üç ayrı zaman diliminde ele alınma hazırlığının yapılması gereği bulunmaktadır. Bu üç zaman diliminde eğitimde kısa dönemde din, ahlak ve maddi hayatı devam ettirmek adına yetenek tespiti ve buna göre çocuğu ideallendirme eğitimi, orta dönemde bunları hayata geçirici ahlaki ve dünyevi alanlardaki geliştirci bilgiyi öğretme olarak belirtilebilinir.

Uzak hedef de ise belirlenen “hedef kitleye Türk milletinin milli ve manevi değerleri çerçevesinde evrensel ahlaki değerleri öğreterek iyi karakterli şahsiyetler yetişmesine katkıda bulunmak” amaç olarak taşınmalı ve buna göre program yapılandırılmasına gidilmelidir(Kanger 2009:57}.

Bu anlamda,

Geleceği yönetecek eğitim sisteminin kurgulanmasında milli ve manevi değerler bütünlüğümüzün, eğitim alanına tatbik edilmesinde takip edilecek yöntemler ve eğitilecek çocukların değerlerimizin akaidine göre terbiye edilmeli gerektiği konusu önemle ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bunu çözümlemede ise dini ve ahlaki eğitim anlayışına göre eğitim konusuna yaklaşılması gerekmekte olduğu söylenebilir.

  • Milli Eğitim neyi hedefleyerek oluşturulmalıdır. Bunda öncelikle genel hedefler ile özel hedefler ayırımına yönelik bir programın hazırlanması önem taşımaktadır.

Genel hedeflerde,

“Toplumda evrensel ahlaki değerleri benimsemiş ve bunları kendi şahsında birer fazilet olarak kazanmış fertlerin yetişmesi,

Ahlaki değerlerin evrenselliğini ve hayatı yaşanabilir kıldığını fark eden iyi şahsiyetli insanlar yetişmesine katkıda bulunmayı amaçlamaya” yönelik programların hazırlanması önem taşımaktadır.

“Özel hedeflerde ise

Kazanması öngörülen ahlaki değerler “güvenilir, merhametli, cömert, adil, temiz, saygılı, çalışkan, ümitli, kanaatkar, kadrişinas, mütevazı, hoşgörülü, cesur” karekteriolojik özelliklerin kazandırılmasına yönelik ahlak-eğitim programları planlayan bir çerçevenin oluşturma gerekli görülmektedir(Kanger 2009:57).

18- Değerler üreten bir eğitim programı bağlamında bir okul da öğrencilere dört tür bilgi verilmesi gerekmektedir:

  • Öncelikle milli dil ve milli edebiyat ve milli tarihimizin öğretilmesine dayalı Türkçe, edebiyat ve öğrencinin tarih şuurunu geliştirmeye yönelik tarih felsefesi meteodolojisini kullanarak tarih bilgisinin verilmesi, sosyoloji, felsefe, psikoloji, sanat tarihi hep bu anlayış çerçevesinde verilmelidir. Böylece özgün sosyal düşünceye dayalı bir gençlik yetiştirilerek buradan hareketle bilim-din, bilim- ahlak, bilim-dünya-metafizik ilişkisi kurularak, tevhitçi eğitim metodolojisiyle düşünebilen bir sosyal bilimci gençliğin ortaya çıkarılması sağlanmış olabilir. Bu medeniyet değerlerinin geleceğe taşınması açısından son derece önem taşımaktadır.
  • 21.yüzyılın kültür, ahlak, din, medeniyet merkezli bir “çağ” anlayışının ortaya çıkması beklentisine bağlı olarak öğrencileri muhafazakâr değerlere dayalı bir eğitim verebilme adına Kur’an-ı Kerim, Osmanlıca, ilmihal gibi teknik din derslerine ilaveten bu kategoride İslam tarihi, İslam medeniyetinin “büyük adam” tiplerinin tanıtılması, Türk-İslam sosyal düşümce yapısı öğretilmelidir.
  • Bilgi toplumu ve geleceğin toplum yapısı olan “nano teknoloji toplumu”nun düşünce yapısını, gençliği hazırlamaya yönelik olarak ders müfredatı hazırlanmalı, bunun için temel dersler olan: matematik ve fen bilimleri, sağlık bilimlerine yönelik bilgilerin verilmesi gerekmektedir.

4- En az bir doğu ve bir de Batı dillerinden birisi olmak üzere iki yabancı dili konuşabilinecek şekilde dil eğitimin verilmesi (Küçük 1980:355).

Böylece;

  • Her toplumun, kendi insanlarına kendi kültürel şahsiyetini kazandırıcı bilgiyi veren bir okul kurumunun oluşumuna duyduğu ihtiyaç giderilmiş olacaktır.
  • Buna göre sanayileşmiş ülkelerin en büyük sosyal kurumlarından biri de okul olmuş denebilir. Modern toplumların ekonomik, kültürel ve politik gücü giderek eğitim örgütleri tarafından belirlenmekte; okul, toplumların daha sonraki gelişmelerinde merkezi bir rol oynamaktadır. Sanayinin yetişmiş insan gücü ihtiyacı ancak okullar vasıtasıyla karşılanabilir(Ergün 1992: 221). Bundan dolayı meslek liseleri ülkenin teknik insan kapasitesini sağlamada, kalkınmayı gerçekleştirmede, toplumun istihdam sorununu azaltmada vazgeçilemez eğitim kurumlarıdır.

Meslek liselerinin esas amacı, çocukları belli mesleklere hazırlamak belli bir dalda uzmanlaştırmaktır. Ancak Türkiye’de uygulanış şekli ile meslek liseleri hızla genel öğretim liseleri haline maalesef dönüştürülmektedir.

Türkiye’de meslek okullarının oldukça yüksek bir oranı devlet tarafından kurulmuş ve finanse edilmektedir; bu durum meslek okulları ile esnaf ve girişimcinin meydana getirdiği meslek kuruluşları ve işletmeler arasındaki mesafenin açılmasına neden oluşturmaktadır (Ergün 1992:165). Devletin meslek eğitiminde işyeri sahipleriyle işbirliği halinde çalışma girişimleri henüz başarıya ulaşmamıştır. Buna yönelik sorunların giderilip bu konun aktifleşmesinin istihdam açıcı yönü toplum açısından oldukça önem taşımaktadır. Çünkü bu okulların bu kadar disfonksiyonel olmasını “sanayileşme-emperyalizm ve teknik ile mesleki eğitim” ilişkisi çerçevesinden ele alınması konuya bu ana noktadan yaklaşmayı ifade etmektedir. Böylece Meslek okullarına yeni bir bakış ile yaklaşmak gerekmektedir.

21-Meslek okulları o kadar güçlü olmalıdır ki, sanayideki yeni gelişmeleri yönlendirebilmelidirler. Bu hususlardan her ikisi de gerçeldeşemiyor, ama hiç olmazsa sanayideki çağdaş gelişmelerin ülke ekonomisine ve iş dünyasına aktarılmasında meslek okulları önder rolü oynamalı, özel işyerlerine rehberlik etmelidir. Şu anda bütün dünyada özel işyerleri meslek okullarının önündedir ve meslek okulları ancak özel işyerlerindeki çalışmaları izleyebilmektedir(Ergün 1992:166}. Bundan dolayı bu okullara tevhitçi sosyal denge, sosyal adalet bakışından hareketle, yeni imkan, yeni bilgi- teknoloji, yeni kaynak ve statü sağlanmasına yönelik programların geliştirilip uygulamaya sokulması gerekmektedir. Bu noktanın; teknisyenliğin, teknikerliğin yeni bir açılıma yönelmesini sağlayabileceği gibi aynı zamanda üniversitelerdeki insan yığılmasını önleme bağlamında da düşünülmesinin gereği bulunmaktadır.

22 -İslam medeniyeti ve Batı medeniyet iki ayrı medeniyettir. İki medeniyetin birbirinden farkı, inanç ve ahlak nizamı farkıdır. İki medeniyetin kurduğu hayat tarzları farklı değerler sistemine dayanır. Bu bakımdan İslamiyet tevhit ruhunu, milli varlığımızı ve şahsiyetimizi kaybetmek istemiyorsak, medeniyetimize sahip çıkmamız, medeniyetimizi ihya etmemiz lazımdır. Bunu da öncelikle eğitim politikamızın özgünlüğü ile sağlamak mümkündür.

Avrupa’ya ancak kendi medeniyetimizin penceresinden bakarsak onu gerçekçi bir gözle görebiliriz. Ancak kendi medeniyetimizin ideallerine ve değerlerine bağlı olarak Avrupa ile temasa geçilirse, o medeniyet çerçevesindeki kültürlerde meydana gelmiş ilerlemelerden kendi amaçlarımız doğrultusunda istifade edebiliriz. İslam medeniyeti çerçevesinde onlardakinden farklı bir inanca, değerler sistemine ve hayat tarzına sahip olduğumuzun bilincinde olmalıyız(Özakpınar 2003:77].

Bundan dolayı okula, öğretmene ve diğer ilgili konulara bu “farklılık” düzeyinden bakma zarureti bulunmaktadır.

23-Okulun kalbinin öğretmen olduğunu ve öğretmenlerin en son öğretim yöntemleri ile yetiştirilmesi gerekmektedir. Bu öğretmenin bütüncül/birlikçi eğitim zihniyeti ile yetiştirilmesi toplumun geleceği açısından hayati önem taşımaktadır. Günümüz öğretmenleri genellikle ilkokul eğitimlerinden yüksek tahsillerinin sonuna değin pozitivist-pragmatist eğitim zihniyetine göre yetiştirilmişleridir. YENİ TÜRKİYE inşasında bu öğretmenlerin bütüncül/birlikçi eğitme yönelik meslek içi eğitimden yeniden geçirilmeleri gerekmektedir. Ancak bu yolla yeni dönemin tevhitçi öğrencileri yetiştirilebilir. Aksi takdirde öğretmenin bu noktada yetersizlik taşıması yeni değişmeci zihniyeti bir ütopya haline getirir.

  • Öğretmen, sadece bilgi veren kişi değildir. O öğrencisine samimiyet aşılayan, ufuk açan bir vizyon ile ona yaklaşan, yöntem, adap ve pozitif düşünmeyi öğreten bir kişilik olması gerektiğinden yeni dönemde bu özellikleri öğrencisine aşılayabilecek yetkinlikte, bilgide ve ahlaki özelliklere sahip bütüncül zihniyetli öğretmen yetiştirme yöntemlerinin belirlenmesi gerekmektedir. Çünkü öğretmen bir çocuğu geleceğe hazırlarken ona akıl (maddi) ve ruh dünyasmı(mana) ilim ve irfan ile doldurma sorumluluğu bulunduğundan öğretmen yetiştirme programı, Yeni eğitim politikasının ana damarını oluşturduğu kabul edilerek üzerinde önemle durulmalıdır.
  • 21.yüzyıl metafizik çağı yada neo-tasavvuf çağı olarak adlandırıldığından bu anti-maddeci bir çağ özelliğine göre öğretmen, öğrencisini “gönül insanı” olabilecek sübjektif duyguları kontrol etme özelliği taşıyan bir diğergamlık düşünce ve ahlakına göre yetiştirmesi öngörülmelidir. Çünkü maneviyattan uzak olarak tek taraflı (pozitivist) verilen bir eğitimin eksiklik taşımaktadır. Bunu telafi edip yeniçağa göre öğrenciyi hazırlamak için öğretmenin madde ve mana dengesi (tevhit) içinde bir eğitim faaliyetinde bulunması şarttır. Buna göre öğretmenin bu eğitimi öğrenciye aktarabilmesi için onun gelişimi için anti-pozitivist ve anti-pragmatist öğretmen yetiştirme politikalarını geliştirmeye yönelik çalışmalara oldukça ciddi önem verilmelidir.

KAYNAKÇA

Akın, Fetullah/ Şimşek, Osman / Erdem, Tevfık; Türkiye’de Eğitim Sorunu, Ankara, Türk Eğitim-Sen, 2007.

Aydın, Mustafa; Kurumlar Sosyolojisi, Ankara, Vadi Yayınları, 2000.

Bauma, Zygmunt, Wars of the Globalization Era, European Journal of Social Theory 4(1),London, New Delhi, Sage Punlications,2001.

Bilgiseven, Amiran Kurtkan; Türkiye’de Sosyal Çözülme Tehlikesi, İstanbul, Filiz Kitapevi, 1990.

Bilgiseven, Amiran Kurtkan; Eğitim Sosyolojisi, Genişletilmiş 5.baskı, İstanbul, Filiz Kitapevi,1992 a.

Bilgiseven, Amiran Kurtkan, Sosyolojik Açıdan İslamiyet ve İslami Kavramlar, İstanbul, Filiz Kitapevi, 1992 b.

Bouthoul, Gaston, Zihniyetler, çev: S. Evrim, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Basımevi, 1975.

Bolay, S.Hayri, Felsefeye Giriş, Ankara, Akçağ Yayınları, 2004.

Bolay, S. Hayri, Türkiye’de Ruhçu ve Maddeci Görüşün Mücadelesi, Ankara, Nobel Yayınları,2008.

Çamdibi, Mahmut, Şahsiyet Terbiyesi ve Gazali, İstanbul,Marmara Üniversitesi İlahiyat Fak.Yaymları No:78,2.Baskı, 1994.

Ergun, Mustafa, Eğitim ve Toplum (Eğitim Sosyolojisine Giriş), Ankara, Ocak Yayınları, 2.Baskı, 1992.

Gökçe, Feyyat, Değişme Sürecinde Devlet ve Eğitim, Bursa, Tek Ağaç, 3. Basla, 2005.

Güngör, Nevin, Kültür-Eğitim-Dil üzerine Görüşleriyle Ziyaeddin Fahri Fmdıkoğlu, Ankara, Kültür Bakanlığı Yayınları/1290,1991.

Gutek, Gerald L., Eğitim Felsefesi Ve İdeolojik Yaklaşımlar, Ankara, Ütopya Yayınları, 2001.

Kanger, Faruk; Peygamber Ahlakınım Referans Alan Karakter Eğitimi, İstanbul, Erkam Yayınları, 2009.

Küçük, Hasan, Türk-İslam Sosyal Düşünce Yapısı, İstanbul, Fatih Yayınevi,1980.

Melleuish, Gregory, The Clash of Civizilations: A model of Historical Development, London,New Delhi, Sage Panlication,Thesis Eleven Number 62 August 2000.

Said Halim Paşa, Buhranlarımız ve Son Eserleri, Yayına Hazırlayan: E.Düzdağ, İstanbul, İz Yayıncılık, 2009.

Şimşek, Osman, Zihniyet Açısından Türk Girişimciliğini Sosyolojisi, Ankara, Otorite Yayınları, 2008.

Passig, David, 2050 –İki Bin Elli-, İstanbul, Koton Kitap, 2011.

Prades, José A. ; Global Enviromental Change and Contemporary Society, Classical Sociological Analysis Revisited, Sage Publications,London, New Delhi,international Sociology, Vol: 14(1), March 1999.

Özakpınar, Yılmaz, İslam Medeniyeti-Türk Kültürü, İstanbul, Ötüken Yayınları,2003.

Özel, Mustafa, Birey, Burjuva ve Zengin, İstanbul, İz yayınları, 1994.

Tarhan, Nevzat, Güzel İnsan Modeli, Ailede, Toplumda, Siyasette, Değerler Psikolojisi, İstanbul, Timaş Yaymları,2011.

Topçu, Nurettin, Türkiye’nin Maarif Davası, Bütün eserleri 4, İstanbul, Dergâh Yayınları, Yayına Hâzırlayanalar: E.Erverdi-İ.Kara,1998.

Ülken, Hilmi Ziya, Eğitim Felsefesi, İstanbul, Ülken Yayınları 15,2001.

(http:// ankarameydani.com)

(http://0zgunsosyaldusunce.com)

Deflet ve Hilafet Meselesi

ismail cansız

devlet kavramı

İnsanlar, bireysel halde yaşarlarken herhangi bir egemen güce gerek duymamışlardır. Toplumsal hayata geçmeye başladıkları zamandan itibaren, aralarında meydana gelen problemleri, üçüncü ve tarafsız gözle görecek, verdiği kararı uygulatabilecek olan bir otoriteye ihtiyaç hissetmişlerdir. Devlet fikri bu ihtiyacın -özellikle adalet arayışının  eseri olarak doğmuştur. Devlete duyulan ihtiyacın diğer temel ayakları ise, savunma ve mâli yapıdır. Bu ihtiyaçların sonucunda meydana gelen organizasyona devlet denmiştir. Bu açıdan bakıldığında devlet; insanların yahut milletlerim teşkilatlanmış şeklidir.

Arapça’da devlet veya dûlet “değişmek, bir halden başka bir hâle dönmek, nöbetleşe birbiri ardınca gelmek, zafer kazanmak” manalarına gelir. Çoğulu düveldir(Davutoğlu 1994:234-237).

Devlet; toplumun belirli bir düzen içerisinde varlığını sürdürebilmesi için, gerekli olan bir müessesedir. Bu düzenin oluşması ve bu kuralların korunması, toplumu meydana getiren fertlerin birbirleriyle kurdukları ilişkilerin bir ahenk içinde yürütülmesi, kişilerin tehlikelerden korunması devlet (Duman, Karakaya ve Yavuz 2005: 47) denilen hâkim güç sayesinde mümkün hâle gelmiştir.

Kur’an’da, Hz.Adem’deıı Hz.Nuh’a kadar olan devrede devletten bahsedilmez. Hz. İbrahim’den sonra kralların zikredildiği görülür. Hz. İbrahim’i ateşe atması sebebiyle Babilonya’da zamanın hükümdarı Nemrut(Hamurabi ?)’dan, Hz. Yusuf ve Hz. Musa ile Firavunlar arasında geçenler sebebiyle Mısırdaki yönetimlerden , Hz. Süleyman ile Sebe Melikesi Belkıs’ın görüşmelerinden dolayı Yemen Hükümdârlığından bahsedilmektedir (Hamidullah 1980:924).

Arap Yarımadası’nın Hicaz Bölgesi’nde – Yemen’de hükümran Kinde Devleti’nin 49 yıllık valiliği hariç hiçbir zaman daimi bir devlet idaresi olmamıştır. Görünen yapı daha çok “Site Devleti – Şehir İdaresi” şeklindedir. Bu durum Hz. Peygamber’in Yesrib(hicretten sonra Medine)’e gelişine kadar böyle devam etmiştir.

Siyasî güç örgütlenmesi açısından ele alındığında, İslam tarihinde devlet oluşumunun Akabe biatlarıyla başlayan bir süreç içinde geliştiğinin tarihi bir gerçek olduğu görülür. Hz. Peygamber’in önderliğindeki Medine toplumu, siyasî güç teşkilatlanmasının bütün fonksiyonlarına sahip bir yapılanma ortaya koymuştur. Fakat bu yapılanma, Batı siyasî literatürü içindeki devlet anlayışından tamamıyla farklı özelliklere sahip bir siyasî anlayış ve kültürün eseridir.

Medine Devleti’nin kendine özgü yapısı, gerek devleti oluşturan fertlerin siyasî üyelik şuurlanmalarına, gerek siyasî liderliğin oluşumuna, gerekse devlet-fert ilişkilerine doğrudan aksetmiştir. Medine Vesikası (anayasası), kabileyi esas alan üyelik anlayışını temelinden sarsan yeni bir siyasî üyelik tanımına gitmiş, devlet yapısının kısa zamanda siyasî güç olarak örgütlenmesi ve yayılması, böylece mümkün olmuştur(Davutoğlu 1994:234vd.).

Tarihe “Medine Sözleşmesi” diye geçen metin, bu şehirdeki yeni yapıyı -o vakte kadar hiç görülmemiş şekilde ortaya koymuş ve yeni bir yönetim modeli ihdas etmiştir. Sözleşmenin diğer tarafında Medine Yahudîleri bulunduğu için, Rasulullah yalnız Müslümanların değil,Yahudîlerin de siyasî lideri olmuştur(Akbulut 1992:35). Böylece bu coğrafyada ilk defa, bir devlet anlayışı yerleşmeye başlamıştır. Rasulullah’ın vefatına kadar bu yeni anlayış, gelişerek devam etmiş, insanlar ilk defa karşılaştıkları bu uygulamalardan, asla şikayetçi olmamışlardır.

Hz. Muhammed’in ümmetine karşı iki ana görevi vardı.

  • Vahiy          yoluyla Allah’tan aldığını ümmetine tebliğ etmekti.

Zaten Peygamber olarak görevlendirilme sebebi de buydu. Bu aynı zamanda dünyada Allah’ın emirleri çerçevesinde yasama, yani kanun koyma (teşrî) vazifesiydi.

  • Müslümanlara      imam olmaktı.

Öyle bir “imam” ki, bütün Müslümanlar O’nun etrafında kenetlenecekler, hayatlarını O’nun ortaya koyduğu prensiplere göre inşa ve tanzim edeceklerdi. O da, İslam’ın hayat sistemini kuracak, mü’minlerin elinden tutarak bu sistem içinde yaşamayı öğretecek, onların karşılaştığı problemleri çözecek, hâkimlik, hakemlik, öğretmenlik yapacak, cihanşumul ve kıyamete kadar yaşayacak bir hayat sisteminin mimarı olacak ve bu sisteme gönül verenleri, o sistemde yaşayacak bir şahsiyet olgunluğuna eriştirecekti.

Hz. Peygamber’in irtihaliyle mü’minlerin önüne iki mesele çıkıyordu.

Birincisi; Kanun koyma yani Teşrî vazifesinin nasıl sürdürüleceği,

İkincisi ise; İslam toplumunda fimamefin nasıl yürütüleceği, meselesi idi(Yıldız 1992:13).

Birincisinin problem teşkil etmeyeceği açıktır. Zira Kur’an tamamlandığı ve Sünnet de bilindiği için, ihtilaf teşkil edecek bir durum görünmemektedir. Asıl meseleyi ikinci konu teşkil etmektedir. Çünkü Kur’an’da bu konuyla alakalı sarih hükümler yoktur.

Kur’an-ı Kerim, siyasî sahayı ilgilendiren hususlarda belli bir düzenlemede bulunmamıştır. Kur’an’ın bu tavrının sebebi; siyasî düzenlemeyi zamanlarına (çağa) göre yapmaları için Müslümanlara bırakmış olmasındandır. Siyasî yapı dinamik olduğu için zaman, mekan ve milletlere göre farklılık arz edeceğinden, belli bir dönem için yapılan siyasî düzenleme evrensel olma niteliği taşımayacaktır. Bundan dolayıdır ki Kur’an, siyasî sahaya teşmil edilebilecek, bütün insanlarca benimsenebilecek ve her zaman her yerde uygulanabilecek olan genel esaslarla yetinmiştir. Başka bir ifadeyle, siyasî faaliyetlerin kilometre taşlarını koyarak, diğer hususları, çağlarına göre insanlara bırakmıştır(Devalibî 1985:38).

Allah’ın bir yönetim şekli ortaya koymamasına rağmen, anayasa ve hükümetle (yönetim) ilgili meseleleri ele alıp, prensiplerini ortaya koyduğu da bir gerçektir. Zamanın ve mekanın şartlarına göre oluşabilecek bir yönetim şeklinin hangi temel esaslar üzerine oturtulacağı konusunda Kur’an’ın uzunca talimatı vardır. Bunlar, ana hatlarıyla şu şekilde belirtilmiştir.

  • Hakimiyet  yalnızca Allah’a aittir. İnsan ancak, Allah’ın nâibi ve O’nun emanetinden sorumludur[Kur’an, Âl-i İmran 3:26; Hamidullah 1980:931}.
  • Kur’an’da   bildirilmemiş olan ve bir düzenlemenin yapılmadığı hususlarda, ilgili taraflarla yapılacak görüşmelerle problem çözülmelidir [Kur’an, Âl-i İmran 3:159; Şûra 42:38; Nûr 24:62].
  • Yöneticiler, ehliyetli kimselerden seçilmeli ve kamu görevleri liyakatli kimselere verilmelidir.
  • Devleti        yönetenlerin, vatandaşlar arasında adaletle hükmetmeleri ve eşitlik esasına dikkat etmeleri gerekir.
  • Yöneticilerle         yönetilenler arasında çıkan uyuşmazlıklarda problem, mahkemelerde halledilmelidir [Kur’an, Nisâ 4:58-59}.
  • Toplumda  fikir özgürlüğü sağlanarak, değişik görüşlerin tartışılabileceği bir ortam oluşturulmalı ve en güzel görüşün ortaya çıkmasına fırsat verilmelidir [Kur’an, Zümer 39:18].
  • Siyasî         idare, toplumun gelişmesi için bilimsel araştırmalara destek olmalıdır [Kur’an, Tevbe 9:122}.

Yukarıda arz edilen prensipler, Kur’an’ın siyasî faaliyetlere sınır teşkil edecek olan esaslarıdır.

Genel olarak Kur’an’ın öngördüğü düzen; hürriyet, adalet, eşitlik ve istişare(danışma} esaslarına dayanır. İslam’da hükmetme sisteminin temelini bireysel, siyasal, sosyal ve dinî hürriyetler oluşturmaktadır. Bu hürriyetlerin özüne dokunulamaz.

Tüm bu temel esaslar dikkatlice incelenirse bunları, Müslüman olmayanların bile kabulü söz konusudur. Bu durum Kur’an’ın siyasî konulara bakış açısının ne kadar geniş olduğunu, insanın bireysel ve sosyal ihtiyaçlarına cevap verebilecek şekilde uygulanması için gerekli esnekliğe sahip olduğunu da ortaya koymaktadır(Akbulut 1992:18vd.]. Zira bu prensipler, evrensel prensiplerdir. Nerede, hangi iklim ve coğrafyada uygulanırsa uygulansın, aynı sonuçları verir. Çünkü bu kitap bir kavme, bir coğrafyaya değil, insanlığa gönderilmiştir.

Kur’aıı’a göre; Allah indinde bir monarşi veya bir oligarşi, müşterek saltanat veya başka bir devlet rejimi veya şeldi, tercih sebebi değildir. Önemli olan, adalet ve halkın refahıdır.

Hükümdarlığın irsen intikaline dair hiçbir hüküm yoktur.Devlet başkanlığı makamı, asla özel bir mülkiyet değildir. Hükümdârın seçilmesi ve tercihinin yapılmasında esas olan, adayın kabiliyet ve mahareti, bilhassa hakkı ve adaleti gözetme melekesidir (Hamidullah 1980:928 vd.).

Yukarıda ifade edilenler çerçevesinde Kur’an’ın öngördüğü sisteme, çağımızın ifadesiyle hukuk devleti diyebiliriz. Çünkü Kur’an “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa olan öfkeniz, kininiz sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Âdil olun …”(Kur’an, Maide 5:8) ihtarıyla idarecilerden, hukuka riayet etmelerini istemektedir.

HİLAFET KAVRAMI

Sözlükte “birinin yerine geçmek,bir kimseden sonra gelip onun yerini almak, birinin ardından gelmek/gitmek, yerini doldurmak, vekalet veya temsil etmek” gibi anlamlara gelen hilafet, terim olarak; İslam devletlerinde Hz.Peygamber’den sonraki devlet başkanlığı kurumunu ifade eder. Halife de(çoğulu hnaleffâ, halâifi) “bir kimsenin yerine geçen, onu temsil eden kimse” demektir ve devlet başkanı için kullanılır. Devlet başkanlığının bir adı da İmamettir. Devlet başkanına, Resul-ü Ekrem’in vekili olarak O’nun adına toplumu yönettiği için halife, önder ve lider olması sebebiyle de İmam denildiği anlaşılmaktadır(Avcı 1998:539).

Hz. Peygamber’in vefatıyla ortaya çıkan ikinci ana mesele, O’nun İslam toplumundaki “İmamlık” görevinin nasıl sürdürüleceği idi. Hz. Peygamber’e hilafet ve İslam ümmetine başkanlık görevi nasıl organize edilecekti?

Görüşler, genel olarak iki ana noktada düğümleniyordu.

Bunlar;

1- Başkanın(halifenin) hangi soydan seçileceği,

2- Seçimde nasıl bir metodun uygulanacağı…idi.

Halifenin hangi milletten, hangi soydan veya aileden olacağı konusunda Kur’an, bir işarette bulunmamıştır. Ancak, Hz. Peygamberden “imamlar Kureyş’ten olacak” ve “üzerinize, başı kuru üzüm tanesi gibi bir Habeşli bile seçilse, dinleyin ve kendisine uyun” şeklindeki iki hadis rivayet edilmiştir(      s.14}.1 Bu mealdeki diğer

bir hadisi de Ebu Zerr “Halilim (Hz.Peygamber] bana: kolları kesik bir köle bile olsa, emîr’i dinleyip itaat etmemi tavsiye etti” (Canan – :118) şeklinde, rivayet etmektedir. Habeşli köle(zenci) hadisinin, benzer başka versiyonları da mevcuttur.

Halifenin Kureyş’ten olmasının tavsiye edilmesi elbette sebepsiz değildir. Bunları şöyle özetlemek mümkün olsa gerektir:

-Kureyş, o coğrafyanın en aydın topluluğudur,

-Tâcir olmaları sebebiyle, o zaman bilinen dünyayı en iyi tanıyanlardır,

-Diğer kabilelere göre okuma-yazma oranı oldukça yüksektir,

-Hitabet ve şiir san’atlarında çok üst seviyededirler,

-Birlik ve dayanışmaya önem verirler,

-Nüfus bakımından da diğer kabilelerden daha kalabalıklardır.

İfade edilmeye çalışılan sebeplerle halifenin Kureyş’ten olması, nazara alınacak kadar ciddi sıkıntılara vesile olmamıştır.

Habeşli köle hadisi ise; İslam’ın evrenselliğini ifade etmesi bakımından çok calib-i dikkattir.Bu hadisle hem, zaman ve şartlar değiştiğinde Kureyş dışından da halife olabileceğine yol açılmakta, hem de İslam indinde insanların ırklarına, renklerine, yüz şekillerine, sosyal statülerine… göre değerlendirilmemesi gerektiğine çok ciddi bir vurgu yapılmaktadır. Hadisin anahtar kelimesi ise; seçimdir. Seçimle cumhurun iradesine itibar edilmesi nazara verilmiştir ki bu anlayış, çağının çok ilerisindedir.

Bu hadis-i şerif, Memluklular ve Gazneliler gibi kölelikten veya “Gulam Sistemi’nden” gelenlerin devlet kurmalarına ve fazla zorlanmadan hükümdârlık yapmalarına şer’î zemin teşkil etmiş, hilafetin Osmanlılara geçmesine de “içtihat” kaynağı olmuştur.

Hilafet, ilk İslam cemaatinin o zamana kadar ki siyasî birikimlerinin sonucu, yeni bir model ve bir sahabe içtihadı idi. Sahabe içtihadı, hukukun kaynakları arasında yer almakla beraber, sonuçta bir ictihad olması dolayısıyla dinin usulü değil, furu’u(tâli mesele) kapsamında yer alır. Bunun için hilafet de saltanat (monarşi- krallık), oligarşi, cumhuriyet vb. yönetimler gibi dinî değil, tarihî bir kurumdur(Bulaç 1998:213). Ayrıca, ilk Müslümanlar bu siyasî düzeni, yaşantılarına uygun olduğu gerekçesiyle benimsemişlerdir. Yoksa tüm Müslümanların her zaman hilafet sistemine uyma mecburiyetleri söz konusu değildir. Şartlar gerektirdiği takdirde hilafet sisteminin ismi, şekli ve araçları değiştirilebilir. Bunda hiçbir sakınca da yoktur. Önemli olan hilafetin uyguladığı ruhun ayakta kalmasıdır ki, bu da bildirilen hükümlerin tatbikidir(Sürûr 2009:162).

Sahabenin, 23 yıllık birikiminin bir ürünü olan, hiçbir zorlama ya da baskıya maruz kalmadan, hür iradesiyle belirleyip kabul ettiği bu yeni modelin ilk temsilcisi ve uygulayıcısı Hz.Ebu Bekr olmuştur. İlk biatin Hz.Ömer tarafından yapılmasına kadar çeşitli tartışmalar yapılmış, alternatifler ileri sürülmüş… ama, asla medenî çizgi dışına çıkılmamış, konuşmalar istişarî mahiyette kalmış, ciddî tatsızlıklar yaşanmamıştır.

O’nun seçilmesinde etkili olan faktörleri şöyle sıralamak mümkündür:

-İslam öncesi hayatında hiç put-perest olmamıştır,

– Müslüman olan ilk yetişkin erkektir,

-Bütün varlığını dini için kullanmıştır,

-Bazı Müslümanların bile kabullenemedikleri Mirâc’ı, tereddütsüz tasdik etmesi sebebiyle Sıddîk ünvanına mazhar olmuştur,

-Yâr-ı Ğar(Hicret esnasındaki mağara arkadaşlığı ve fedakarlığındır,

-Rasulullah’ın bütün mücadelelerinde beraber olmuştur,

-Hz. Peygamber’in, hastalığında kendisine imamet vazifesi verilmiştir.

Bütün bu meziyetleri üzerinde taşıyan zâta, hiç kimsenin itirazı olmamıştır. Seçimden sonra, Hz. Peygamber’in cenaze namazı kılınmış ve defni gerçekleştirilmiştir. Bu durum, meselenin âciliyetini ve ciddiyetini ortaya koyması bakımından oldukça önemli bir yaklaşımdır.

Hz. Ebu Bekr, halife seçimi tamamlanınca minbere çıkarak, bir nevi hükümet programı olan -10 Cümleden ibaret hutbesini okudu. Bu on cümlenin sekiz ve dokuzuncusu “Allah ve Rasulü’ne itaat ettiğim sürece bana itaat edin. Bu itaattan ayrılırsam artık sizin üzerinizde itaat görevi kalmaz” şeklinde idi(  s.30vd.).2 Bu ifade, Hz. Ebu Bekr’in kendine olan muazzam güvenini ortaya koyduğu gibi, Müslümanlara da; körü körüne itaat etmeme, seçtiklerini denetleme, gerektiğinde hesap sorma, yanlış yaptığında düzeltme… gibi yetki ve görevler yüklüyordu.

Bu sözlerinden çıkan bir diğer sonuç da, halifeyi (devlet başkanını) seçenlerin, aynı şekilde onu bu vazifeden alma hakkına sahip (Hamidullah 1980:933)olduklarıdır. Meseleye Hz. Ebu Bekr açısından bakıldığında halifenin, kayd-ı hayat şartıyla seçilmesi söz konusu değildir. Gerektiğinde süre kısaltılabilir, ya da belli bir müddet için seçilmesinin önünde herhangi bir engel yoktur.

Rasulullah’ın diğer halifeleri, farklı usullerle seçilmişlerdir. Hangi yöntem uygulanırsa uygulansın, seçim esaslı bir sistemden vazgeçilmemiştir. Bu uygulama, Müslümanların ortak aklına ve “ümmetin yanlışta ittifak etmeyeceğine olan güveni ortaya koyduğu gibi, aynı zamanda insanların (Müslim veya gayr-ı Müslim) özgür iradelerine olan saygıyı da ifade etmektedir.

Halifeler, devletin başında bulundukları sürece Peygamberi uygulamaları sürdürmekle mükelleftirler. Bu çerçevede takip edecekleri temel esaslar şunlardır:

  • Hakimiyetin,          yalnızca Allah’ a ait olduğunu unutmayacak[Kur’an, Âl-i îmran 3:26) İdaresi            süresince istişareyi (şûra) hiç ihmal etmeyecek [Kur’an, Şûra 42:38;Âl-i İmran 3:159),
  • Ehliyete liyakata çok önem verecek(Kur’an, Nîsa4:58),
  • Adaleti        hâkim kılıp, ondan hiç ayrılmayacak[Kur’an, Nîsa 4:58-135;Maide 5:42;Nahl 16:95; Şûra 42:15),
  • Eşitlik ilkesine bağlı kalıp, kimseyi kimseden üstün tutmayacak [Kur’an, Hucurat 49:10).

SONUÇ

Kur’an-ı Kerîm, belli bir yönetim şekli ortaya koymamasına rağmen, siyasî sahayı ilgilendirecek, her zaman ve her yerde herkese lazım olacak temel esasları, açıkça belirtmiştir. Şayet bir toplum, bu esasları -hangi zemin ve zamanda olursa olsun- kendine temel olarak alırsa, mükemmel bir devlet yapısı ortaya çıkacaktır. Çünkü bu düzenin kaynağı, beşerî değil ilahîdir.

KAYNAKÇA

AKBULUT, Ahmet; Sahabe Devri Siyasî Hadiselerinin Kelamî Problemlere Etkileri, İstanbul, Birleşik Yayıncılık, 1992,

AVCI, Câsirn; Hilâfet Maddesi, T.D.V.İ.A,c.l7,1998.

BULAÇ, Ali; Modern Ulus Devlet, İz Yayınları, İstanbul, 1998.

CANAN, İbrahim; Hadis Ansiklopedisi -Kütüb-i Sitte, Cîltrl, Akçağ. Yayınevi, İstanbul.

ÇAĞRICI, Mustafa; DÖNMEZ, İbrahim Kâfi; GÜMÜŞ, Sadrettin; KARAMAN, Hayrettin; ÖZEK, Ali; TURGUT, Ali; Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, Ankara, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2005.

DAVUTOĞLU, Ahmet; “Devlet” Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi(T.D. V.İ.AJ,Cilt:9, İstanbul, Diyanet Matbaası, 1994.

DEVALLİBÎ, Ma’rûf; İslâm’da-Devletve İktidar, (Çev.M. S. Hatipoğlu), İstanbul, 1985.

DUMAN, Tayyip; KARAKAYA, Necmettin;YAVUZ, Nuri; Vatandaşlık Bilgisi, Ankara, Gündüz Eğitim ve Yayıncılık, 2005.

HAMİDULLAH, Muhammed; İslam Peygamberi, (Çev. Salih Tuğ), 4.baskı, Cilt:2, İstanbul, İrfan Yayınevi, 1980.

SÜRÜR, Tâha Abdülbaki; Kur’an Devleti, Özgü Yayınları, 2009.

YILDIZ, Hakkı Dursun; Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi(D.G.B.İ.T), Cilt:2, İstanbul, Çağ Yayınları, 1992.

İSLAMI FINANS VE KÜRESEL FINANSAL ÇÖKÜŞ

İBRAHİM WARDE

ÇEV. MEHMET AKIF OKUR

İslami fınans, 1970’lerin ortasında ilk ortaya çıktığında genellikle petrol patlamasının önemsiz bir gölge fenomeni olarak reddedildi. Dini faktörün özünde seküler kabul edilen bir alana giriş yapması birçoğunun acayibine gitti ve çok sayıda eleştirmen İslami bankaların büyüyüşünün kavruk kalmaya mahkum olduğunu ileri sürdü(Kuran 2004). Ancak İslami finans, varolduğu dönemin çoğunda iki haneli oranlarla büyüdü. 1994-2001 yılları arasında ortalama yıllık % 14 olan büyüme oranı, 2003-2009 döneminde hızlanarak % 26’ya ulaştı (Yazarın veri tabanı).

Bununla beraber toplam sicili karmaşıktır. İslami fınans bir yandan küresel fınans sisteminin kalıcı bir özelliği haline gelerek yaşama kabiliyetini ispat etti. Ancak diğer yandan, orijinal taahhüdünü tam anlamıyla yerine getiremedi. İslami bankalar, İslam dünyasının sosyal ve ekonomik kalkınmasını sağlayacak, ortaklık finansına dayalı farklı bir finansal sistem olmaktan ziyade genellikle klasik finansı yansıttılar ve kısa vadeli finansal işlemlere odaklandılar.

Bu yüzden İslami kurumlar şu kaçınılmaz soruyu sordular, İslami finans gerekli midir? Başka bir şekilde ifade edersek, klasik bankacılık sistemine herhangi değerli bir şey ekledi mi? Bu mesele tartışılmadan önce iki noktanın vurgulanması gerekmektedir. İlk olarak, taahhüt ve performans arasındaki uçurum bu sektörün gençliğine bağlanabilir. Modern İslami fınans ciddi bir şekilde çalışmaya ancak 1970’lerin ortalarında başladı. Daimi bir deneme-yanılma süreci evrimini karakterize etmektedir ve kusurları kaçınılmaz sıkıntılar olabilir. İkinci olarak, dünyanın en ünlü klasik kurumlarının

3 Ibrahim Warde, “Islamic Finance and the Global Financial Meltdown”, Islamic Finance in the Global Economy (GB: Edinburgh University Press, 2010), ss.247- 253.

dürüstlük ya da stratejik feraset numuneleri olduklarının kanıtlanmadığını dikkate aldığımızda İslami kurumları fazla sert yargılamak adil olmayacaktır. Her ne kadar İslami finansın orijinal hedeflerini hâlâ gerçekleştirebileceği ileri sürülebilse de, bu bölümün iddiası, son finansal çöküşün İslami finansın rolü ve katkıları hakkındaki tartışmaları yeniden ortaya dökmüş olmasıdır.

Küresel finansın neredeyse çöküşü, yaklaşık otuz yıldır devam eden ekonomi ve toplum üzerindeki kontrollerin dizginsiz biçimde kaldırılması ile emsalsiz şekilde finansallaşmasının sonuçlarına ışık tuttu(Davis 2009). Finansçılar, çöküşten önceki yeni “yaldızlı dönemin” temel aktörleri ve çıkar sağlayanlarıydılar. Citigroup şirketler topluluğunu bir araya getiren Sanford I. Weill’in sözleriyle: “İnsanlar geçmiş 25 yıla bakıp bunun inanılmaz derecede benzersiz bir zaman dilimi olduğunu söyleyebilirler. Biz inşa ettiğimiz şeyi inşa etmek için başka birine dayanmadık ve toplumumuzun ihtiyaç duyduğu hizmetleri sağlamak için bir başkasına dayanmamalıyız.” (Uchitelle 2007).

Bu dil, öncelikle inşa metaforu yüzünden ancak aynı zamanda daha evvel ekonomiye hizmet ettiği kabul edilen finansın müstakil, kendi merkezli ve hakim bir alan olduğunu ileri sürdüğü için ilginçtir. Kredi daralmasından önceki yıllarda “finansal mühendisler” finansın zirvesindeydiler(Reier 2008). Hakikaten 1980’lerden itibaren yatırım bankaları ve diğer finansal kurumlar fizik, mühendislik ve diğer benzeri disiplinlerde doktoralarını tamamlamış insanları gittikçe daha karmaşık ve kazançlı hale gelen yeni finansal araçlar tasarlamak üzere istihdam etmek için yoğun çaba sarfettiler. Soyutlama ve matematik sembollerin yoğun biçimde kullanımı doğrultusundaki eğilim, bilimsel hassaslık illüzyonu yarattı. Daha can sıkıcı olanı, finansal topluluk içinde birçoğu mühendislik metaforunu harfi harfine almaya başladı. Finans profesörlüğünden bankacılığa dönen Eric Briys ve François de Varenne şöyle diyorlar: “Bir kimse, gerçek dünyaya ait karmaşık bir meseleyi çözen karmaşık bir finansal sözleşmenin bir uçak kanadı ya da mikroişlemci ile aynı bilimsel muameleyi haketmediğini hangi zeminlerde mantıklı bir şekilde düşünebilir?”(Briys ve Varenne 2000:76)

Belki, sonraki olayların göstereceği gibi, iskambil kağıdından ev metaforu(Cohan 2009) daha uygun olabilirdi ancak mühendislik hakkında konuşmanın başka avantajları bulunmaktadır. Bir kere değerler bakımından nötrdür ve etik ya da ahlakla uğraşmayı karşı tepki yaratmazsa bile gereksiz kılmaktadır. Hayret verici bir toplu düşünme gösterisi halinde, finansın görünürdeki direnilemez yükselişi, finansçılarm kendilerinin yanı sıra düzenleyiciler, akademisyenler, analizciler ve gazeteciler gibi önem arzeden her grubun ezici çoğunluğunca alkışlanmıştır. Bu yüzden 2008’deki finansal çöküşün neredeyse herkes tarafından bir sürpriz olarak görülmesinde şaşılacak bir şey yoktur(Taleb,Roubini ve Shiller gibi yalnızca bir avuç muhalif vardı.). Finans dünyası, Alexander Pope’un otaya koyduğu gibi “her ne olmuşsa iyidir” varsayımını sürdürüyor gözükmüştür.

Modellerin yalnızca altta yatan varsayımlar kadar iyi olduklarını unutmak kolay olmuştur. Patlamanın zirvesinde iken, aynı finans uzmanları “uluslararası finans tarafından sunulan muazzam çözümler” karşısında hayrete düştükleri gibi “reel ekonomi ve finansal ekonomi arasında bir ayrılık yoktur” iddiasında bulunmuşlar, “finansal spekülasyon ve onun istikrarsızlaştırıcı etkilerinin oluşturduğu varsayılan şeytani eğilimler gibi safsatalara” küfretmişler ve “finansal ekonominin sözde reel ekonomi üzerindeki hakimiyetini ifşa eden ve derin kaygılarını ifade edenlerle” dalga geçmişlerdir(Briys ve Varenne 2000:2,5,8).

Kitapta, alternatif, paydaşlık temelli bir finansal sistem hedefinin gerçekleştirilmediğini ve Islami finansın bunun yerine klasik finansın birçok özelliğini her ne kadar dinin zorunlu kıldığı sınırlar dahilinde ve İslami sözleşmeler aracılığıyla da olsa taklit etmeyi seçtiğini gördük (ve bu durumun doğasında Müslümanlar da gayrı Müslimlerle aynı finansal ihtiyaçlara sahip oldukları için kötü bir şey yoktur). Finans dünyasındaki geniş terimlerle ve ikilemeler üzerinden düşünme eğilimi yüzünden bu durum sıklıkla gözardı edildi. Klasik ve İslami finans arasındaki farklılıklar İslami finansın ilk destekçilerinin kriterleriyle baktığımızda ortalama düzeydedir ancak yine de hakikidir. Ve şimdi son krizin açığa çıkardığı gibi bu farklılıklar İslami finansın değişik bir gözle değerlendirilmesinin önünü açmaktadır.

Yani, daha önce sorulan soruyu cevaplarsak, İslami finans bir alternatif sunmaktadır. Geçtiğimiz 30 yılda ya da daha fazlasında klasik finans, fınans tek bir modele doğru ilerliyor olduğu için çoğunlukla varsayılan olarak kesinlikle saldırgan bir şekilde tüm dünyaya ihraç edildi (Krugman 2009}. Daha önce mevcut olan ve düzenleme ajansları, tüketici grupları, akademisyenler ya da medya aracılığıyla işleyen kontrol ve denge mekanizmaları ideolojik hegemonya ya da karşılıklı tercihler yüzünden uygun şekilde fonksiyon icra edemez hale geldiler(Sorkin 2009}. Büyük Wall Street firmaları verimlilik, uyum, kaldıraç ve kısıtlayıcı şartların kaldırılmasını vurgulayarak bu sistemin süper starları ve kılavuz ışıkları oldular. Hükümetler, piyasa büyüsünün işlemesine izin vermek için kenara çekildiler(Warde 2010:192-213}. Altta yatan retoriğe rağmen, ekonomi ve toplumun yararına bir innovasyon çabası içine girilmedi. Finansın kendisi ve kendi yarattığı dolgun ücretler için innovasyon yapılmaya çalışıldı. İslami sektörü az sayıdaki alternatif finans sistemlerinden biri olarak göstermek suretiyle sonradan değerinin takdir edilmesini sağlayan işte bu ağızbirliğidir (burada Margaret Thatcher’m BBAY’sini, Başka Bir Altarnatif Yok, hatırlatıyoruz).

İslami finans endüstrisinin birçok eleştirmeni, İslami finansın klasik finansa İslami kisve giydirilmesinden ibaret olduğunu ileri sürdü. Diğerleri İslami finansı klasik sektörü sonuna kadar kopyalamadığı, bu yüzden de verimlilik kaybına uğradığı için eleştirdi. Bazıları her iki eleştiriyi aynı anda yönelttiler(Saleem 2006). İslami ve klasik finans arasındaki farklılıklara önemsiz derecede küçük gözüyle bakılmaktaydı. Ancak bunlar klasik finansın aşırıkları yüzünden oldukça büyütüldü. Bu durum, takip den sayfalarda görüleceği gibi, İslami finansın gerçek pratiğinin olmasa bile ilkelerinin niçin İslami çevrelerin çok ötesinde inkar edilemez bir çekicilik kazandığını açıklamaktadır.

Üç unsur seçilebilir. Bunlardan ilki, göreli orijinallik yoksunluklarına rağmen belirli özelliklerini koruyan İslami ürün ve enstrümanlarla ilgili olmalıdır. Daha geniş çerçevelerde İdasik ürünleri kopyalamak isteseler de, murabaa gibi İslami ürünler, ahlakı ve risk paylaşımını vurgulayan belirli sözleşme özelliklerine sahiptirler. Bunlar, problemler ortaya çıkıp borçlular ödeme yapamadıklarında önemli olabilirler. Bankaların sıkıntı içindeki borçlular karşısında avantaj sağlarken herhangi bir vicdan azabı duymadıkları klasik sektörün tersine İslami kurumların bu durumlardaki davranışları, zor durumdaki borçluya karz-ı hasen vermek gibi kârlarının belirli bir kısmından feragat etmek yönünde olmak zorundadır(Wilson 2009].

İkinci olarak, borç satmaktan egzotik türevlere, açığa satıştan yüksek düzeyde kaldıraçlı işlemlere kadar sıklıkla en karlılar arasında yer alan bir dizi finansal ürün ve pratiğin İslami kurumlarda yeri yoktur. Ne de yırtıcı kabul edilen maaş günü kredileri ya da “akbaba fonları” kabul edilebilir. Üçüncü olarak İslami şirketlerin helal olmayan sektörlerdeki şirketlere ya da finansal oranları yahut ahlaki pratikleri kabul edilebilir bulunmayan şirketlere yatırım yapmalarını veya birlikte iş yapmalarını engelleyen tarama mekanizmaları mevcuttur(Warde 2010:139-156).

Müsaade edilebilir işlemlere konulan bu sınırlama yüzünden Şeriat Kurulları iflah olmaz bir demodelikle, en son buluşlardan haberdarsızlıkla ve verimlilik kayıplarına sebep olmakla suçlanmışlardı. Klasik finansın özeleştiri yapamadığı ya da kolay kârların cazibesine direnemediği bir zamanda Şeriat Kurulları her innovasyonu karlılıktan farklı kriterler temelinde inceleyerek aşırılıkları engellemek için her zaman en iyi yol olan ve feci derecede ihtiyaç duyulan kontrol ve dengeyi sağladı(Feldman 2008). Ahlaki kurallarda ve basirette ısrar ederek Wall Street’in Fareli Köyün Kavalcısını oynadığı bir zamanda sağlıklı bir rol ifa etti.

Kaldıraç meselesi İslami ve klasik sektörler arasındaki farklılıkların ilginç bir tasvirini sunmaktadır. İslam öz sermayeyi tercih etmekte ve borca şüphe ile bakmaktadır. Borçların bütünüyle bir varlık tarafından desteklenmesi zorunluluğu kaldıraç potansiyelini ciddi ölçüde azaltmaktadır. Borç oranını piyasa değerinin üçte biri ile sınırlayan “üçte bir kuralı” Dow Jones islami endekslerinin ve diğer tarama mekanizmalarının çizgiyi çektikleri yerdir. Tersine klasik finans ise Modigliani ve Miller’in öz kaynak-borç oranının değerle hiçbir bağlantısı olmadığına dair bulgularından itibaren bu meselede bilinemezcidir. Gittikçe artan bir biçimde karlılığa odaklanılması ve basiret kurallarının zayıflaması ile birlikte klasik finans artan bir şekilde öz kaynağın aleyhine borç taraftarı oldu. Aslında karlılık üzerindeki dar görüşlü odaklanma itme kaldıracını sonuna kadar destekledi. Bu yüzden kredi daralmasının eşiğine kadar klasik firmalar, düzenleyici otoritelerin rızasıyla kaldıraçlarını artırmak için hala borç üstüne borç yığma şeklinde yaratıcı yollar buluyorlardı. 2004 yılında Sermaye Piyasası Kurulu yatırım bankalarının izinli kaldıraç oranlarının l’e 10’dan l’e 30’a çıkarılmasına izin verme kararı aldı(Leonard 2009). Çöküşünden kısa bir süre önce Lehman Brothers’ta kaldıraç oranı l’e 44’tü, 748 milyar dolar değerindeki varlık 17 milyar dolar değerindeki varlığın üzerinde yükseliyordu(McDonald ve Robinson 2009:8-287).

Daha genelde, kabaca modern İslami bankacılığın tüm ömrüne tekabül eden finansal kısıtlayıcı şartların kaldırılması çağının şafağından bu yana klasik bankacılık nerdeyse tanınamaz derecede dönüştürüldü. Kaldıraç meselesinin dışında bir dizi değişme zikredilmeye değerdir. 1978’ten bu yana tefecilik hadlerindeki üst sınırlar (tefecilik, klasik bankacılık anlamında aşırı faiz demektir) önemli ölçüde istismara kapı açarak etkin bir şekilde ortadan kaldırıldı(Geoghegan 2008). Borçlu ve borç veren arasındaki ilişki menkul kıymetler karşılığında kredi verilmesi uygulamasıyla dönüştürüldü. 2001’de Amerika’daki “pooled security”lerin değeri geri ödenmemiş banka kredilerinin değerine erişti. Kısıtlayıcı şartların kaldırılmasından önce neredeyse hiç mevcut olmayan türev piyasalar katlanarak büyürken karmaşıklıkları ve bulanıklılıkları da aynı şekilde arttı. 1997’de türev sözleşmelerin muhayyel değeri 75 trilyon dolar ya da küresel GSMH’nin 2.5 katıydı. On yıl sonra hızla artarak 600 trilyon dolara ya da küresel GSMH’nin 11 katına ulaştı (The Economist 2008). Finans endüstrisi içindeki tüm teşvik yapısı, ikramiye yaratırken böylesine açık uçlu innovasyonun ekonomi ve toplum üzerindeki etkisini gözardı eden sorumsuz ve kısa dönemli davranış lehine değişti.

İslami yaklaşım ise aksine her zaman pratikte olmasa da teoride finansal çöküşten sonra ödüllendirilen iki özelliği, finansal muhafazakarlığı ve ahlaki yaklaşımı desteklemektedir. Çöküş sırasında aşırılıklar açığa çıkmış, doğan tepkiye bankacılığın temellerine dönüş, kaldıraçsızlaştırma ve finansın basitleştirilmesi çağrıları eşlik etmiştir(Kuttner 2008). Finans ifrata ve kibre mütemayil iken din – herhangi bir din ve hatta herhangi bir istikrarlı seküler felsefi sistemılımlılığı vurgulayarak her şeyi bilme iddiasının yarattığı kendini beğenmişliğe karşı çıkabilir. Nitekim Nassim Taleb, finansal modellerde içini rahatlatmak isteyenlere ‘”Allah bilir demek’, ‘bilmiyorum’ demekten daha kolaydır.”(Ignatius 2009) sözleriyle cevap vermiştir.

Ahlak meselesinde finans dünyası sinik bir tavır takınmıştır. Bir Stanford işletme profesörünün anlattığı gibi: “80’lerin başlarında, buradaki fakülte Wall Street’teki tamahkarlığa nasıl katkıda bulunduğuna, modern dünyanın korsanları ve haydutlarını nasıl eğittiğine dair küstahça yorumlar yapmaya başladı. Bir müddet sonra eleştirileri gülerek geçiştirmek zorlaştı. Bunun üzerine fakülte dedi ki, ‘Haydi, müfredata bir etik unsuru koyalım, bu herkesin çenesini kapatır/”(Robinson 1994:217) Böylelikle amelsiz ahlakçılar diye niteleyebileceğimiz bir kuşak yetişti. Bu sayede ahlak hakkında çok fazla konuşmak ahlaki sapmaların maskelenmesine yardım etti.

Aynı şey, yönetişim, şeffaflık, riks kontrolü ve diğer güven tazeleyici kavramlar için de geçerlidir. Orwelvari bir kıvraklıkla, pratikte ihlâl edilirlerken bile şatafatlı prensiplere sığınılıyordu(Tett 2009 ve Soto 2009). Muazzam bir değer yıkımının eşiğindeyken bile tüm konuşmalar finansal innovasyonun nasıl değer yarattığı üzerineydi. Risk yönetimi kesin bir bilimmiş havası takınırken, risk yöneticileri bütünüyle cahil olduklarını kanıtlamak üzereydiler (Fox 2009).

Nasıl aşırılıklar finansın basitleştirilmesi için bir ilgi doğurmuşsa, çağdaş finansın ahlak yoksunluğu da ahlakileştirilmesi yönünde bir ilgi yaratmıştır. Ve Batı ya da Yahudi-Hristiyan fınansı bütünüyle sekülerleşmiş iken(birçok finans kuruluşunun dini kökeni kamuoyunun şuurunda çok önce yok olmuştu); (Taillefer ve Banquepourlous 1996, ayrıca Warde 2010:7-29) İslami finans hala ayakta durmakta ve parayla para kazanmanın tehlikeleri, finansı reel ekonomi ile sınırlama ihtiyacı ile daha genel etik ve ahlak meseleleri hakkındaki kadim sorulan sormaya devam etmektedir. Ahlaki normlar ve kodlar tarafından sınırlanan bir serbest teşebbüs sistemi arayışında din ve özellikle bir taraftan sıkı kurallar getirirken diğer yandan ekonomik faaliyetlere olumlu yaklaşan İslam çekicilik kazanmıştır. Vatikan’ın gazetesi l’Ossevatore Romano yakınlarda şöyle yazdı: “islami finansın dayandığı ahlaki prensipler bankaları müşterilerine ve her finansal hizmete damgasını vurması gereken doğru ruha yaklaştırabilir(Totaro 2009).”

Seküler gözlemciler bile İslami finansın, ulıısaşırı suç ağlarının yükselişini ve küreselleşme ile ilişkilendirilen(Naim 2005) bazılarının “serseri ekonomi” dediği diğer çirkin olguları sınırlandırıcı bir faktör olabileceğine işaret etmişlerdir. Loretta Napoleoni’nin sözleriyle: “her şeyden önce, İslami finans kavramsal olarak serseri ekonomiye meydan okuyan yegane küresel ekonomik güçtür. Pornografiye, fuhşa, uyuşturucuya, tütüne ya da kumara yatırım yapılmasına izin vermemektedir. Berlin duvarının yıkılmasından itibaren tüm bu alanlar küreselleşmenin piyasa devletinin kayıtsız bakışları altında kanun dışılığa kayması sayesinde genişlemişlerdir.” (Napoleoni 2008:241).

Özetle, finans krizi nadir bir sorgulama ve eleştirel düşünme ânını beraberinde getirdiği için, İslami finansın mantığı artık kategorik olarak reddedilemez. Aynı zamanda İslami finansın erdemlerini abartmak ve onu her derde deva olarak takdim etmek özelikle prensipleri neyin izin verilebilir olduğunu söyleyip neyin zorunlu olarak önerilebileceğini söylemedikleri için tehlikeli olabilir. Mahmud el-Cemal’dan alıntı yaparsak: “İslam’ın politikada olduğu gibi ekonomide en mükemmel çözüm olduğu da sorgulanabilir.Power 209)” (Çünkü) İslami finans hala gelişmesinin ilk aşamalarındadır ve hala gerilimler ve problemlerle kuşatılmış vaziyettedir (Khalaf 2009). Ve son krizin öğrettiği derslerden birisi rehavetin tehlikelerine dairdir.

KAYNAKÇA

BRIYS, Eric ve VARENNE, François de; The Fisherman and the Rhinoceros: How International Finance Shapes Everyday Life, New York, Wiley, 2000.

COHAN, William D.; “A Tale of Hubris and Wretched Excess on Wall Street”, House of Cards, New York, Doubleday, 2009.

DAVIS, Gerald F.; “How Finance Reshaped America”,Managed by the Market, Oxford, Oxford University Press, 2009.

FELDMAN, Noah; The Fall and Rise of the Islamic State, New Haven, CT: Princeton University Press, 2008.

FOX, Justin; “A History of Risk, Reward, and Delusion on Street”,The Myth of the Rational Market, New York, Harper Collins, 2009.

GEOGHEGAN, Thomas; “Business as Usury”, The American Prospect, 6 Mayıs, 2008.

IGNATIUS, David; “Humbled Economic Masters at Davos” The Washington Post, 1 Şubat, 2009.

KHALAF, Roula; “Islamic Finance must Resolve Inner Tensions”, The Financial Times, 30 Mart, 2009.

KRUGMAN, Paul; “America the Tarnished”, The New York Times, 29 Mart, 2009.

KURAN, Timur; “The Economic Predicaments of Islamism”,Islam and Mammon, New Haven, CT: Princeton University Press, 2004.

KUTTNER, Robert; “Back-to-Basics Banking”,The Boston Globe, 11 Ekim, 2008.

LEONARD, Andrew; “Mr. Paulson goes to Washington”,Salon, September 3, 2009.

MCDONALD, Lawrence G. Ve ROBINSON, Patrick; “The Inside Story of the Collapse of Lehman Brothers”A Colossal Failure of Common Sense, New York, Crown Business, 2009.

NAİM, Moisés; “How Smugglers, Traffickers, and Copycats Are Hijacking the Global Economy “,Illicit, New York, Doubleday, 2005.

NAPOLEONİ, Loretta; “Capitalism’s New Reality”,Rogue Economics, New York, Seven Stories Pres, 2008.

POWER, Carla; “Faith in the Market”,Foreign Policy, Ocak/Şubat, 2009.

REİER, Sharon; “Financial Engineers Thrive Despite the Subprime Mess”, International Herald Tribune, 1 Ağustos, 2008.

ROBİNSON, Peter; “The Making of an MBA”,Snapshots from Hell, New York, Warner Books, 1994.

SALEEM, Muhammed; “Islamic Banking: A $300 Billion Deception” Xlibris Corporation, 2006.

SORKİN, Andrew Ross; “The Inside Story of How Wall Street and Washington Faought to Save the Financial System – and Themselves “Too Big to Fail, New York, Viking, 2009.

SOTO, Hernando de; “Toxic Assets Were Hidden Assets”, The Wall Street Journal, 25Mart, 2009.

TAİLLEFER, Bernard; “Innovations Africaines”,Guide de la Banque pour lous, Paris, Karthala, 1996.

TETT, Gillian; “How the Bold Dream of a Small Tribe at J. P. Morgan was Corrupted by Wall Street Greed and Unleashed a Catastrophe”,Fool’s Gold, New York, Free Press, 2009.

THE ECONOMIST; “Taming the Beast”,Ayık Ekonomi Dergisi, 9 Ekim, 2008.

TOTARO, Lorenzo; “Vatican Says Islamic Finance May Help Western Banks in Crisis”,Bloomberg, 4 Mart, 2009.

UCHİTELLE, Louis; “The Richest of the Rich, Proud of a New Gilded Age”,The New York Times, 15 Temmuz, 2007.

WARDE, İbrahim; Islamic Finance in the Global Economy, GB: Edinburgh University Press, 2010.

WiLSON, Rodney; “Why Islamic Banking is Successful? Islamic Banks Are Unscathed Despite of Financial Crisis”, IslamOnline.net., 15 Şubat, 2009.

21. YÜZYILDA TÜRKİYE İÇİN YENİ LİDERLİK PROFİLİ

MURAT AKÇAKAYA

GIRIŞ

Günümüz dünyası değişimin çok hızlı yaşandığı bir döneme girmiştir. 21. yüzyılda dünyada başlayan hızlı değişim ve gelişim boyutunda, teknolojik gelişmelerin ve küreselleşmenin ışığı altında örgüt yapılarında, yönetim anlayışlarında ve liderlik tarzlarında önemli değişim ve gelişim yaşanmaktadır. Bu dönem teknolojiyi, müşteri taleplerini, çalışanların ihtiyaçlarını kökten değiştirmiştir. Örgütlerin bu talep değişikliklerine ve değişimin hızlılığına erişebilmek, değişimi takip edebilmek ve değişime öncü olabilmek için geleneksel liderlik anlayışlarından farklı yeni liderlik anlayışlarına ve buna uygun liderlere ihtiyaç duyduğu bir gerçektir.

İnsanlığın gelişiminde son derece önemli işleri gerçekleştiren örgütlerin varlıkları kadar, yönetilmeleri de büyük önem taşımaktadır. Özellikle başarılı bir örgütün kendi iç tutarlılığı, başarısının devamının esasını teşkil etmektedir. Her ne kadar örgütlerin varlık amacı bireylerin beklentilerine ulaşmalarını sağlamaksa da, bazen örgütteki iş görenlerin amaçları birbirleriyle ters düşmekte veya örgütün amacıyla çelişebilmektedir. Bu durumda yönetim, yönetici veya liderin önemi ön plana çıkmaktadır.

1900’lü yılların başlarında “kim lider olur, hangi lider veya liderlik tarzı başarılı olur?” sorularına cevap arayan araştırmalar yapılmıştır. Bu sorulara verilen cevaplarda, genellikle liderlik özelliklerine daha fazla sahip olanların örgütlerde lider olabileceği ileri sürülmüştür. Bazı kişilerin lider olmasının nedeni olarak, onların sahip olduğu kişilik özelliklerinden kaynaklanabileceği belirtilmiştir. Söz konusu özellikleri bakımından lider, bulunduğu toplulukta diğer bireylerden farklıdır. Bir kişinin lider olarak kabul edilmesi için çeşitli özellikleri itibariyle topluluk üyelerinden farklı olması gerekliliği ileri sürülmüştür. Topluluk üyelerinin farklı nitelikler bakımmdan karşılaştırılması gerekmektedir. Kişilik özellikleri sadece liderin kişiliğiyle ilgili değil, aynı zamanda liderin sergileyeceği liderlik tarzıyla da ilişkilidir(Zel 2001:94).

Ağır rekabet koşullarının, hızla gelişen teknolojinin ve yeniliklerin yaşandığı günümüz iş dünyasında süreldi olarak kendini yenileyen, bir plan doğrultusunda kendilerine bir hedef belirleyen, geleceğin hayalini kuran ve o yolda istikrarla mücadele eden örgütler ayakta kalabilmektedir. Örgütlerin bu mücadelede başarılı olabilmeleri, işletme vizyonu ve misyonunu belirleyip, çalışanları ortak bir değer sistemi etrafında toplayarak ve güçlü bir örgüt kültürü yaratacak niteliklere sahip liderin, çalışanlarıyla birlikte bu amaç doğrultusunda tek yürek olarak azimle mücadele etmesi ile sağlanabilir.

Ülkelerin ve kurumların en önemli varlığı; entelektüel sermayenin asıl unsuru olarak da adlandırılan liderlerdir. İçinde bulunduğumuz dönemde değişim hızı ve belirsizlik geçmişe göre son derece artmıştır. Dolayısıyla, liderlik; değişimle başa çıkmanın temel unsuru olarak çok daha önemli hale gelmiştir.

Gelişmekte olan dünyada süreldi olarak artan rekabet koşulları, küreselleşme, eğitime verilen önemin artması, farklı zevk ve ihtiyaçlara yönelme toplumlara yeni bir yapılanma getirmiştir. Toplumlarda görülen bu değişim beraberinde örgütlerin de bu değişime ayak uydurma zorunluluğunu getirmektedir. Varlığım sürdürebilmek, daha ileriye gidebilmek ve topluma faydalı olabilmek amacı güden örgütler bu değişime ayak uydurma ihtiyacının farkındadırlar.

İşte tüm bu değişimleri yaşayan örgüt yöneticileri de artık klasik yönetim anlayışından uzaklaşarak daha çok “lider yönetici” kimliğiyle karşımıza çıkmaktadırlar. Günümüz çağdaş yöneticileri liderlik özelliklerini bünyelerinde barındırmak gerektiğinin bilincindedir. Liderlik artık yöneticilikten tamamen farklı bir kavram olmaktan çıkmış, adeta yönetimin bir fonksiyonu haline gelmiştir. Örgütlerin başarısı artık yöneticilerin ne denli liderlik özelliklerine sahip olduğuyla özdeş hale gelmiştir.

Rekabetçi koşulların gittikçe acımasız bir hal aldığı günümüzde, yöneticilerin sadece yasal güçlerini kullanarak sorunların üstesinden gelebilmeleri gittikçe zorlaşmaktadır Son yıllarda yaşanan hızlı teknolojik değişim, yaygınlaşan küresel rekabet, değişken pazarlar, sermaye yoğun sektörlerde fazla kapasite, iş gücünün değişken demografik özellikleri gibi etmenler liderlikle ilgili beklentileri yoğun biçimde arttırmaktadır. İşleri belli bir düzen ve tutarlılık içinde yürütmeye kendini adamış yönetici anlayışı geçen yüzyılda kalmaktadır. Bugün bütün dikkatler liderler üzerinde toplanmaktadır. Lider, örgütleri geleceğe taşıyan, dolayısıyla örgütün sürekliliğini güvence altına alan, baş döndürücü bir hızla değişen dünyanın taleplerine uyum sağlayarak örgütün ayakta kalmasını sağlayan bir çekim merkezi olmaktadır.

Klasik yöneticilik anlayışı yerini, çalışanları harekete geçiren, yaratıcı işbirlikçilerini teşvik eden, küresel düşünen, farklılıkları hoş gören, insan ruhunu tanıyan ve geleceği isabetle öngören stratejiler oluşturabilen liderlik anlayışına bırakmaktadır. Yeni anlayışın sunduğu lider tipi; geleceğin resmini çizebilen, insanlara inanan, değerlere önem veren, çalışanların duygularına seslenebilen, azimli, inançlı, ilkeli, sabırlı, personeli ya da etkilediği insanları ortak amaçlar etrafında harekete geçirebilen, sevgi ve hoşgörü birlikteliğini uygulayabilen, adaleti temel alan bir zihniyete sahip, sevecen, teşvik edici, güvenilir olan ve bu özellikleri tüm örgüte yayabilen insandır.

Liderlik teorisi ve uygulaması alanında uğraş veren araştırmacılar bugünün örgütlerinin çalışanlara ilham veren ve onların köklü değişimleri gerçekleştirmelerini sağlayıcı bir liderlik modelini önermektedir. Günümüz liderliği bir düşe ve vizyona yönlendirme çabasını sadece tasarımsal-zihinsel değil, davranışlarda da özendirme liderliğidir. Günümüz liderleri, çalışanları, zorlu mücadelelere girişmeleri ve risk almaları, bir başka ifade ile yaratıcı ve yenilikçi olmaları için teşvik ederler. Bu özellik sonucunda da hem lider hem de çalışanlar, mevcut değerleri ve varsayımları sorgulayarak yenilerini araştırırlar.

A- LİDERLİK TAMIMI

İnsan sosyal bir varlık olduğu için, örgütlerin en önemli öğesi olarak karşımıza çıkmaktadır. İnsan öğesinin örgütlenmesi zorunluluğu bir yönetici ihtiyacını doğurmaktadır. Kurumların ancak iyi bir yönetim ve iyi yöneticilerle hedeflerine ulaşabilecekleri göz önüne alındığında liderin önemi ortaya çıkmaktadır. Liderlik, işletme disiplininin üzerinde özellikle son yıllarda çok çalıştığı konulardan biridir(Erinçin 2005:1; Şafaklı 2005:132). Dünyada politikadan iş dünyasına, eğitimden sosyal alanlara kadar birçok konuda liderlik konusu önem kazanmıştırfMasood ve diğerleri 2006:941, www. ebscohost.com).

İnsanlığın var oluşundan bu yana çok değişik liderler ve lider tipleri var olmuştur. Liderlik, lidere duyulan ihtiyacın insanın hiyerarşik doğasının sonucu oluşan bir olgu olmasından dolayı tarih boyunca karşımıza çıkmıştır. Bazı görüşler, çeşitli amaçları olan, bu amaçlara ulaşmada birçok yol deneyen insanoğlunun, kendisine ışık tutacak bir varlığın ihtiyacını her zaman hissettiğini savunmaktadır. Bu görüşü savunanlar yine insanoğlunun tek başına gerçekleştiremeyeceğini anladığı bir konuda diğer insanların yardımına ihtiyaç duyduğunu ve böylelikle gruplaşmalar oluştuğunu ve de grup sorunlarının çözümünde liderlerin ortaya çıkmasının kaçınılmaz olduğunu savunmaktadır (Eren 2003:525).

Liderin birçok alanda farklı tanımları yapılmıştır. Örneğin; askerlikte yol gösteren, kumanda eden anlamı taşırken, biyolojide hayvan sürülerinin önünde giden, ilişki düzenleyen, yiyecek toplayan hayvanlara ilişkin bir ifadedir(Aykan, http://sbe.erciyes.edu.tr/ dergi/sayi-17/12 -aykan.pdf).

Tarih boyunca çok farklı yönetim biçimleri uygulamış olan insanoğlu, günümüz işletme yönetim biçimlerine baktığımızda, henüz liderlikten vazgeçememiş durumdadır. Liderlik, hala asker gruplarının, işletmelerin, resmi kuruluşların, partilerin ve dini grupların son derece ihtiyaç duyduğu bir olgudur.

Ancak liderlik tanımı çok geniş bir yelpazede yapılmıştır. Örgütsel literatürde hiç bir sözcük bu denli farklı anlamlarda kullanılmamıştır denilebilir. Bazı durumda bir kişilik özelliğini yansıtan liderlik, bazı durumda da bir davranış türü olarak kullanılmıştır. Yine de yapılan pek çok farklı tanımın temelinde liderliğin belli bir konuda etkileme hareketi olması yatar.

Bu tanımlar, yöneticiliğin tekdüze hareketlerini kapsadığı gibi, temelinde bu tekdüzeliğin ötesinde güç kaynaklarıyla ilgili etkisel bir artış sağlama yatmaktadır. İşte burada karşımıza çıkan güç kavramı liderlik için kullanılan anahtar bir sözcüktür. Bir kaynakta (Scermehorn, Hunt ve Osborn 1982:513) liderlik tanımını yapılırken şu ifade kullanılmıştır: “Liderlik kişileri etkilemek için güç kullanma sürecidir.” Burada da liderlik kavramının güçle olan ilişkisi görülmektedir.

Liderin güç, yetki gibi kavramlarla olan ilişkisini ortaya koyan tanımların diğerleri de şu şekildedir:

“Liderlik, yetki kullanma ve karar vermedir(Özçer 1998:55).”

“Liderlik, resmi görev ya da dış çevrenin prestijini ya da etkisini kullanmadan kişileri inandırma ya da yönlendirme yeteneğidirler 1998:56)”.

Güç, diğer bireylerin davranışlarım etkilemede gerekli olan yeteneği ifade eder. Yetki sözcüğüyle karıştırılmaması gerekmektedir. Yetki bir pozisyonda bulunmaktan dolayı bize verilen ayrıcalıkları tanımlarken, güç bu yetki sınırlarının dışına taşmış bir kavramdır. Güç, herhangi bir pozisyona bağlı olarak değil, kendiliğinden doğar.

Yukarıda liderin güç ile ilişkisini ortaya koyan tanımlara yer verdikten sonra, şimdi de liderliğin izleyicilerle olan ilişkisini ortaya koyan tanımlarından bazılarına bir göz atalım:

  • “İnsanların davranışlarına tesir etme sanatı ve insanları idare etme kabiIiyetidir(Osmay 1985:326).
  • “Kişilere bir şeyi yaptırma ya da yaptırmama, belirli bir amaca yöneltme, onların davranışını etkileme sürecidir(Steers 1988:461).”
  • “Diğer örgüt üyelerini etkileyerek onları ortak amaçlara doğru yöneltmektir (Johnsl988:309).”

° “Belirli amaçları gerçekleştirmek için iki ya da daha fazla kişinin davranışlarını etkilemektir(Collahan, Fleenor ve Knudson 1986:167).”

G İzleyicileri başarılması gereken amaçlar yönünde etkilemektir(Gibson ve diğerleri 2000:362)”.

Ortak noktası liderle izleyici arasındaki etkileşime değinmek olan bu tanımların benzerleri bir kaynakta şu şekilde toplanmıştır:

° “Liderlik, hedef belirleme ve başarma yönünden grubun faaliyetlerinin etkilenmesi sürecidir(Can ve diğerleri 1995:340).”

o “Liderlik, belirli ortamlarda izleyenleri belirli amaçlara doğru birleştiren ve harekete geçiren rol davramşıdır(Can ve diğerleri 1995:347).”

o “Lider, mensup olduğu grubun amaçlarını belirleyen ve bu amaçların gerçekleşmesinde gruba en etkili biçimde yön verebilen kişidir(Baysal, Tekaslan 1998:27).”.

o “Önder, grup üyeleri tarafından hissedilen ancak açıklığa kavuşmamış olan ortak düşünce ve arzuları benimsenebilir bir amaç biçiminde ortaya koyan ve grup üyelerinin potansiyel güçlerini bu amaç etrafında faaliyete getiren kimsedir.”(Eren 2003: 526).

Diğer liderlik tanımları ise şu şekildedir:

° “Örgüt faaliyetlerini, amaçları başarmak için etkileme sürecidir(Hellriegel, Scolum ve Woodman 1986:303).

o “Lider, kendisini izleyenler tarafından liderliğe özdeşleştirilen ve öyle kabul edilen kişidir (Özçer 1998:55).”

Yukarıda farklı tanımlarını sıraladığımız liderlik olgusu, Türk yönetim kültürünü açıklamada kullanılan temel argümanlardan birisidir. Orta Asya Türk idare düşüncesinin temel taşları mülk, adalet, devlet, hükmün kesinliği, eşitlik, serbestlik, güven ve güvenliktir. Bunları sağlayacak olan ise hükümdardır. Yusuf Has Hacib Kutadgu Bilig’de, Karahanlı hükümdarına hitaben şöyle der: “Para ayarım temiz tutmalı, halkı adil kanunlara göre idare etmeli ve kuvvetlinin zayıfı hükmü altına almasına meydan vermemeli, haydutları ortadan kaldırmalı, yolları açık tutmalı ve herkese mertebesine göre muamele etmeli”(İnalcık 2005:68-69]

Anadolu Türk toplum yaşamında; Selçuklu devlet idaresinde de “zalim” ve “zulüm” kavramları men edilen ve yerilen kavramlardır. Nizamülmülk, ünlü Siyasetnamesi’nde, idarede adaletin, dirlik ve düzenin sağlanabilmesi için tarihin derinliklerindeki uygulamalardan ortaya çıkan tecrübelere dayanarak Sultan’a: “Sultan’ın haftada iki gün, zulüm görmüş kimselerin şikayetlerini dinlemesi ve zalimden hakkını alması, zalimi cezalandırması, uhdesinde çalıştırdığı memurlara iyi muamele etmesi ve onlardan iş isterken iyilikle istemesi gerektiği, halkın kendisinin idaresinden memnun olmadığı taktirde, idareden ayrılıp istifa etmesi gerektiği” söyler.

Çok çeşitli ve belki de üzerinde tam bir anlaşmaya varılamayan(Watters, 2006, www.ebsco.com) tüm bu tanımların ortak özelliği, liderin insanlarla sürekli iletişim içinde olması, onları yöneltmesi ve etkilemesidir.

Liderin ne demek olduğunu anlamanın 4 yolu olduğundan söz edilir. Bu yollar şu sorulara verilecek cevaplarla mümkündür:

Kişi kaynaklı: Lideri lider yapan ‘KİM’ olduğu mudur?

Sonuç kaynaklı: Lideri lider yapan ‘NE’ başardığı mıdır?

Pozisyon kaynaklı: Lideri lider yapan ‘NEREDE’ liderlik yaptığı mıdır?

Süreç kaynaklı: Lideri lider yapan işleri ‘NASIL’ yaptığı mıdır?

[Watters 2006, www.ebsco.com)

İnsanlar grup hâlinde yaşayan sosyal nitelikli canlılar oldukları kadar oluşturdukları grupları yönetecek ve hedeflerine götürecek liderlere de gereksinim duyan varlıklardır. Birey kendi arzu ve ihtiyaçlarından bir kısmını gerçekleştirmek, kişisel hedeflerine erişebilmek için bir gruba gereksinim duyar ve grup hâlinde hareket etme zorunluluğunu hisseder. Şu hâlde belirli amaç ve hedeflere yönelmiş insan gruplarının oluşturulması ve harekete geçirilmesi her insanda kolay kolay bulunmayan ayrı bir beceri ve ikna etme yeteneklerini gerektirmektedir. Liderlik konusunda ortaya atılan birçok tanımlar incelendiği ve bir sentez oluşturulmaya çalışıldığı takdirde bu kavramı; bir grup insanı belirli amaçlar etrafında toplayabilirle ve bu amaçları gerçekleştirmek için onları harekete geçirme yetenek ve bilgilerinin toplamıdır diye tanımlayabiliriz. Liderlik tarihin her devrinde vardı, hiyerarşik bir doğası olan insanın gelecekte de liderden vazgeçmeyeceğini söylemek yanlış olmayacaktır. İnsan her zaman kişisel olarak gerçekleştiremeyeceği gereksinim ve çıkarların benzer gereksinim ve çıkarların baskısı altında bulunan insanlarla bir araya gelip bir grup oluşturarak gerçekleştirmeye çalışmaktadır (Eren 2000: 411).

Günümüzde, liderlik tarih boyunca hiç olmadığı kadar örgütlerde yaygın hâle gelmiş ve çok daha fazla insan tarafından geçerliği kabul edilmiş bir olgudur. İnsanların çoğu “süreçte” bir etki istemektedir ve etki de liderliğin bir parçası olduğu için liderlik okullarda, işletmelerde ve toplumsal örgütlerde daha yaygın hale gelmektedir(Avolio, www.academy.umd.edu/ 1997).

Öncelikle bilinmesi gereken liderlik olgusu üzerinde tam olarak bir görüş birliğinin olmamasıdır. Bu durum bize konunun çok boyutluluğu ve zenginliği konusunda da fikir vermektedir. Liderlik olgusu, yönetsel literatürde ve sosyal bilimlerde gizemini koruyan, üzerinde en sıklıkla çalışılan konuların başında gelmektedir. Lider ve liderlik konularında yapılan araştırmalar, incelemeler ve benzeri çalışmaların kapsamı ve çokluğu konuya verilen önemin somut göstergeleridir(Aydın 1994:233).

Liderlik, sosyal bilimlerin (psikoloji, sosyoloji, siyaset bilimi, yönetim bilimi) ortak inceleme konularından biri olmasına karşılık liderliğin ne ifade ettiği konusunda sosyal bilimciler arasında ortak bir algı dayanağı oluşmamıştır. Liderlik, farklı bakış açılarından yaklaşıldığında ve bakıldığında farklı biçimlerde analiz edilebilen ve tanımlanabilen bir olgudur. Nasıl ki bir nesneye farklı açılardan bakıldığında onun farklı özellikleri görüldüğü gibi liderlik olgusuna da farklı yönlerden yaklaşıldığında, onun farklı biçimlerde analiz edilip tanımlanması doğal karşılanabilir. Buna göre liderlik yönetim biliminin bir konusu ve iş yaşamıyla ilgili bir kavram olduğu kadar, psikolojik, sosyolojik, politik, askerî, felsefî, tarihsel açılardan ele alınıp analiz edilebilen bir olgu olmaktadır(Şişman 2002:1).

Bir başka görüşe göre liderlik olgusu ile ilgili ortak bir tanımlamaya ulaşılamamış olması, örgütlerin içinde bulunduğu küresel ortamda, örgütlerde sürekli değişme ve buna bağlı olarak da liderlerden beklenen işlevlerin değişmesi ile ilgilidir(Macbeath ve diğerleri 1996; akt.; Karip 1998:445}.

Yukarıdaki anlatımdan anlaşılacağı üzere liderlik, oldukça karışık ve kesin olarak betimlenemeyen bir olgudur. Derin ve kapsamlı bir olgu olma özelliği ile liderlik bizleri “insan grubunun olduğu yerde liderlik vardır” sonucuna götürmektedir(Eraslan 2003:19).

Liderlik, din ve kültür yapısına bakmadan bütün toplumlarda ortaya çıkmaktadır. Toplum yaşamının herhangi bir boyutunda liderliğin olmadığı hiç bir toplum yoktur. Oxford İngilizce Sözlükte, lider kelimesinin varlığının 1300’lere kadar dayandığı ama liderlik olgusunun yeni bir kavram olup, 19.yüzyılın’ın ilk yarısında ortaya çıktığı belirtilmektedir(Brestrich 1999:40). Liderlik, İngilizce bir kelime (leadership) olup kelimenin aslı fiil olarak “lead” şeklindedir, anlamı; yön göstermek, yol göstermek kılavuzluk etmek, öncülük etme, rehberlik yapmaktır. “Leader” kelimesi ise; rehber, kılavuz, önder, baş, lider, reis anlamlarını taşımaktadır(Redhouse 1997). Türkçe’de ise liderlik olgusunun karşılığı olarak “önderlik”, “yederlik”, “yönderlik” kelimeleri önerilmişse de ulusal literatürde “liderlik” kelimesi daha yaygın olarak kabul görmekte ve kullanılmaktadır(Şişman 2002:3).

Liderlik olgusu ile ilgili literatürde yüzlerce tanım yapılmıştır. Hemen hemen bu alanda araştırma yapan bütün bilim adamları bir tanımlama yapmışlardır. Liderlik olgusu üzerinde her hangi bir uzlaşının sağlanamamış olması bu çok çeşitliliğin doğal bir sonucu olarak da kabul edilebilir.

Liderlik olgusu üzerine binlerce akademik araştırma yapılmış ve yüzlerce tanım literatüre kazandırılmıştır(Şişman 2002:4). Bu kadar çok tanım olmakla beraber bu tanımların çoğu net ve tam anlaşılır bir şekilde değildir. Liderliğin çeşitli boyutlarını anlatan bu tanımlar, paralel oldukları noktalarda bile net bir ifade yapısı kuramamaktadırlar. Bu her ortamdaki ve şartlardaki liderliğin farklı özellikler taşımasından ileri gelmektedir. Bu yüzden liderliğin anlamı liderin içinde bulunduğu konuma, gruba ve sürece bağlı olarak farklı algılanmaktadır(Brestrich 1999:41; Erçetin 2000:3).

Bir kaynakta liderlik şu cümlelerle tanımlanmıştır: “Lider ile yönetici aynı şey değildir. Çünkü onlar daha garip insanlar, söz daha az dinlerler, hiyerarşi ile fazla uğraşmazlar, daha anarşisttirler, daha yaratıcı olabilirler, ama çok büyük organizasyonlarda da barınamazlar” (Alaton 1993:43).

Tanımdan da anlaşılabildiği üzere, liderler bulundukları örgütlerde formal yetkiye sahip olsalar dahi üyeler üzerindeki informal otoriteleri de ispatlanmış kişilerdir. Örgütün belirlenmiş yapısı ve kurallarından ziyade ileri görüşlülüklerinin kendilerine kazandırdığı vizyon oluşturma yetenekleri dahilinde bu vizyona yönelik hareket etmeyi tercih ederler. Dönemsel olarak farklılık gösteren örgüt dinamikleri nedeniyle bir amacın hangi tarih ve örgütte geçerlilik göstereceği tespit edilemeyeceği için hangi özellikteki liderin, hangi tarihte, hangi örgütte, hangi amacı gerçekleştirmeye yönelik olarak ortaya çıkacağı da belirlenememektedir. Dolayısıyla her zaman ve her örgüt için genel geçerliliği olan bir tanım yapılamamakla beraber yapılan en net “lider” tanımlarından bazıları aşağıdaki gibi sıralanabilir:

o Lider üye etkileşimini başlatan ve hızlandıran, grup başarısında en etkin değişimi yaratan kişidir(Gannon 1982:351).

o Lider, yaratıcılık, planlama, örgütleme, teşvik, haberleşme ve kontrol gibi yönetsel fonksiyonları yerine getiren kişidir(Hicks 1979:213).

o Lider, başkalarını belirli bir amaç doğrultusunda davranmaya sevk edebilen ya da etraflarmdakiler tarafından kendi kişisel ve grup amaçlarını gerçekleştirmek hedefiyle takip edilerek, emir ve talimatları yerine getirilen kişidir(Koçel 2001:465).

o Gerçek lider, takip edenleri ile arasında kuvvetli bir bağ oluşturarak kendisinin ve onların erdem(morality) ve motivasyonunu yükselten kişidir. Liderlik sürecinde onu takip edenlerin en yüksek potansiyellerine ulaşmalarını sağlayarak değiştirmesinin yanı sıra kendisi de değişime açık karakter özellikleri sergiler (Akiş 2002:1).

Liderlik, bir grup insanı belirli amaçlar etrafında toplayabilme ve bu amaçları gerçekleştirmek için onları harekete geçirme yetenek ve becerilerinin toplamıdır. Birey yalnız başına erişemeyeceği bazı ihtiyaç ve hedeflerini belirlediği takdirde kendisi ile beraber hareket etmekten çekinmeyecek kişilerle bir araya gelerek bir grup oluşturmaya çalışacaktır. Bu gruba yön veren, grubu örgütleyip bir plan dahilinde harekete geçiren ise lider olarak nitelendirilen kişidir(Eren 2004:431-432).

Liderlik, amaçlara ulaştıracak vizyon belirlemek ve belirlenen bu amaçları başarmaları için takipçilere yön vermek, yol göstermektir(Bass 1990:16). Liderlik, belirli bir amacı gerçekleştirmeye yönelik ortaya çıkan, lider ve izleyicileri içine alan, bunun yanında güç, etkileme, yönlendirme ve motive etme kavramlarıyla da özdeşleşmiş bir faaliyet ya da süreçten oluşan kapsamlı bir kavramdır(Taşkıran 2006:171).

Liderlik kavramı geleceğe yöneliktir. Liderler, kurumun ayakta kalmasını sağlamak, işlerin yapılma biçimleri ile nelere değer verildiğini belirlemek, vizyon oluşturmak ve bu vizyonu kurum içinde benimsetmekten sorumludur. Bu açıdan değerlendirildiğinde şirketin kurum kimliği kazanması, çalışanlarına gurur ve mutluluk vermesi, uzun dönemde kârlılığını sürdürmesi, varlığını devam ettirmesi, liderlik niteliğine sahip kişiler tarafından yönetilmesiyle mümkündür(Baltaş 2000:109-113). Lider işletmenin şimdiki yönünün nereye gideceğinin kararını veren, yüklenilecek problem ve karşılaşılabilecek felaketlerden kaçınmaya dair çözümler üreten kişidir(Bender 2006:109-113).

Liderlik, bireylerin ortaklaşa yaratılan vizyon çerçevesinde bir araya gelerek, istekli ve coşkulu bir şekilde ortak amaçları benimsemesini, gerçekleştirmesini sağlayan enerjik bir süreçtir. Liderlik, bir statü ve otorite işlevinden çok, ilişkinin ve lider ile izleyiciler arasındaki karşılıklı etkileşimin kalitesiyle ilgili bir süreçtir(İnce ve diğerleri 2004:437). Liderler paylaşılan bir vizyon aşılar ve fark yaratabileceklerine inanırlar. İşletmenin erişebileceği ideal ve eşsiz bir imaj yaratarak geleceğe yönelik vizyon belirlerler. Vizyonu hayata geçirirler ve izleyicilerin de gelecekte gerçekleşmesi mümkün olan şeyleri görmelerini sağlarlar. Yol gösterirler; çalışanlara, çalışma arkadaşlarına ve müşterilere nasıl davranılması gerektiği hususunda değerler oluştururlar. Mükemmellik standartları belirlerler ve diğerlerinin izlemesi için örnek oluştururlar. Başkalarını harekete geçirirler, işbirliğini geliştirirler ve coşkulu takımlar oluştururlar. İzleyicilerinin aktif olarak katılımını sağlarlar. Güven ve kişisel saygınlık ortamı yaratırlar. Başkalarının kendilerini yetkin ve güçlü hissetmelerini sağlayarak onları güçlü kılarlar(Taner ve Çetin 2005:15).

Liderlik, başkalarının göremediği fırsatları fark etmek ve bu fırsatları hızlı bir şekilde organizasyon yararına kullanmaktır. Başarıya gidecek yolda belirlenen paylaşılan amaçları insanları zorlayarak, güç kullanarak değil, onlardaki isteği açığa çıkararak, onları yapabileceklerinden daha fazlasını ve iyisini yapma yeteneklerinin olduğuna inandırma, onlara ilham vererek harekete geçirme ve etkileme yeteneğidir. Liderlik, vizyona giden yolda insanların hevesle çalışmalarını sağlamaktır(Hinterhuber ve Friedrich 2002:194).

Liderlik kelimesi, dünya literatürüne 14. Yüzyıl’da girmiş olmasına rağmen son iki yüzyılda sıklıkla kullanılmaktadır(Stogdill 1981:3). Araştırmacılar, liderliğin tanımını daha çok kişisel perspektiflerine ve önem verdikleri olgulara göre yapmışlardır. 1950’lerde yoğunlaşmaya başlayan liderlik araştırmalarıyla birlikte birçok tanım yapılmaya başlanmıştır. Bu tanımların bazıları şu şekilde sıralanabilir(Zel 2001: 90-91):

o Liderlik, ortak bir amaca doğru grubun davranışlarını yönlendirmek için bireyin yapmış olduğu davranışların tümüdür (Hempfill ve Cons 1957).

o Liderlik, iletişim sürecinin yaşandığı bir ortamda, önceden belirlenmiş hedeflere ulaşmak üzere yönlendirilmiş kişiler arası etkileşim sürecidir(Weschler ve Massarik 1961).

o Liderlik, karşılıklı davranış ve fikir birliği ile yapıyı harekete geçirmek ve bu hareketi devam ettirmektir(Stogdill 1974).

  • Liderlik amaçları gerçekleştirmek için uğraşanları duruma göre uyarlayıcı, onların sorularını yanıtlayıcı bir roldür(Dubrin 1978}.
  • Liderlik, organizasyonun günlük emirleriyle mekanik koordinasyonundan daha ötede etki yönünden ortaya çıkan bir fazlalıktır(Katz ve Kahn 1978).
  • Liderlik, örgütlenmiş bir grubu, belli bir amacı yerine getirmek maksadıyla insan davranışlarını etkileme faaliyetidir(Rauch ve Behling 1984).

Bu tanımları çoğaltmak mümkündür. Ancak görüldüğü üzere tanımların birleştiği noktalar genelde aynıdır. Ortak payda durumundaki kriterler; belli bir amacın olması, belli bir grup insanın olması ve bu grubu yönlendirebilecek bir liderin bulunmasıdır. Bu doğrultuda liderlik; bir grup insanı, belirli amaçlar etrafında toplayabilme ve bu amaçları gerçekleştirmek için onları harekete geçirme, etkileyebilme bilgi ve yeteneklerinin toplamıdır şeklinde bir tanım yapılabilir(Zel 2001; 91).

Liderlik kavramı ile ilgili yapılan değişik tanımlarda birtakım ortak noktalar mevcuttur. Örneğin; etki, güç ve otorite kavramları bu tanımların hemen hepsinde belirgin olarak ön plana çıkmaktadır. Dolayısıyla etki, güç ve otorite kavramlarının liderliğin yapısı içerisinde temel taşları teşkil ettikleri söylenebilir. Tanımlardan da anlaşılacağı üzere, liderlik bir süreci, lider ise bu süreçte insanları etkileyebilen ve yönetsel otoriteye sahip olan kişiyi ifade etmektedir.

Liderliğin ne olmadığını vurgulamak bu olgunun anlaşılmasını kolaylaştıracaktır (www.eylem.com; Kouzes ve Posner, www.rota- online-2001).

Liderlik, bir ayrıcalık pozisyonu değildir: Örgütsel yönetim pozisyonlarına herhangi bir kişi atanabilir, seçilebilir, terfi edebilir, devralabilir veya ele geçirebilir. Bu pozisyon onun lider olmasını sağlamaz. Liderler ise bu pozisyonlarından dolayı ayrıcalık ve üstünlük talep edemezler. Yine de lider çevresinden farklı olan fakat bu farklılığı çevresinin etkinliği için değerlendirebilen kişidir.

Maxwell’in “Kendini lider zannedenin takip edeni yoksa o kişi sadece yürüyüşe çıkmıştır” ifadesi anlam kazanmaktadır.

Liderlik, bir kişilik, kültür yaratmak değildir: Bir kişiye çok fazla iktidar yetkileri yüklemek lidere, izleyicilere ve amaçlara zararlıdır. Liderlik özünde kişilere formel yetkilerin sağlayamayacağı bir sadakat ve izlenme sağlar. Bu lideri üstün kişi görme, yanılmaz ve yenilmez olarak düşünme hâline dönüşmemelidir.

Adalet, hürriyet, hoşgörü ve sevgi ile yoğrulan bir medeniyet, altı asır varlığını sürdürmüş ve model olmuştur tüm dünyaya. Şu bir gerçektir ki, adalet ve hürriyet olmadan Avrupa’nın seviyesine ulaşanlayız. Adalet ve hürriyet ise İslam’ın temelidir. Hikmet, müslümanın kaybedilmiş malı değil midir? Vaktiyle Avrupa bizi taklit etmişti. Şimdi de biz onu taklit edemez miyiz? Tabii ki eğer örnek alınacak yapı, kurumlar hikmete uygunsa (Armağan 2008:131).

20.yy’da liderlik, yönetim alanında yoğun bilimsel çalışmaların yapıldığı başat konulardan biri olmuştur. Bu yüzyılda değişik alanlarda hem teorisyenler hem de uygulayıcılar liderliği çözümlemek için yoğun çabalar sarf etmişlerdir. Bu çabalar, liderlik alan yazınına yaklaşık 5000’den fazla çalışma, 350’den fazla da tanım kazandırmıştır. Çalışmalar, liderlikle ilgili çeşitli yaklaşımların gelişmesine, tanımlar da liderliğin açıklanmasına katkıda bulunmuştur.

Lider, grup üyeleri tarafından hissedilen ancak açıklığa kavuşmamış olan ortak düşünce ve arzuları benimsenebilir bir amaç biçiminde ortaya koyan ve grup üyelerinin potansiyel güçlerini bu amaç etrafında faaliyete geçiren kimsedir(Talukan ve Erçelikan 1999:1).

Liderlik, bir organizasyonun hedeflerine ulaşabilmesini sağlamak için insan kaynağını etkin ve verimli bir şekilde yönlendirme becerisidir. Liderin öncelikli görevi organizasyonun stratejik iş amaçlarına ulaşması için bir eylem planı hazırlamaktır. Bundan sonra şirketin entelektüel sermayesi olan insan kaynağını bu amaçlar doğrultusunda harekete geçirmek gelmektedir. Bu etkinin oluşumu için uygun ortam ise ancak liderle diğer çalışanlar arasındaki etkileşim aktif hale geldiğinde mümkün olmaktadır. Atatürk,

Liderlik bir süreçtir, bir yer değil: Liderliğe ilişkin yanlış bir inanış ise liderliğin yalnızca birkaç kişiye verilmiş bir özellik olduğudur. Oysa liderlik öğrenilebilir davranışlar bütünüdür. Liderlik önceden yapılandırılamaz. Bireyler tarafından oluşturulan grupların her birinin benzersiz oluşu, etkileşim örüntülerinin benzersizliği, farklı amaç ve araçlar, grup üzerindeki iç ve dış baskılar farklı liderler yaratacaktır.

Liderler ekip oyuncularıdır. Liderlik solo gösteri değildir:

Çok sayıda insanın aktif katılımı ve desteği olmadan olağanüstü başarılar elde etmek olanaksızdır. Liderlik monolog değil bir diyalogdur.

Liderlik, vazgeçilmez olmak değildir: Etkin ve başarılı bir liderlik vazgeçilebilir olabilmektir. Gerçek ve başarılı bir liderliğin temel göstergesi, sosyal süreçte işlerin onsuz da sürebileceği bir momentum kazandırabilmesidir.

Liderlik, başkalarını suçlamak değildir: Liderlik ilk ve öncelikli olarak verilen kararlardan ve doğan sonuçlardan sorumlu olmaktır. Gerçek liderlik durumlarında başarının övüncü izleyenlere, başarısızlığın sorumluluğu ve sonuçları da lidere ait olmalıdır.

Liderlik, standart (değişmez) bir pozisyon değildir: Bir durumda lider olan bir kişinin, bir başka durumda da lider olması gerekmez. Grubun özellikleri bulunan koşullar liderlik davranışını etkiler. Akademisyen bir grup içersinde liderlik davranışı gösteren bir kişi, aynı liderlik davranışlarını işçilerden oluşan bir grup içerisinde göstermeyebilir.

Liderlik, doğuştan gelen özelliklerin bir bütünü değildir:

Doğuştan gelen bazı özellikler liderliği ve etkinliğini kolaylaştırabilir, yalnızca doğuştan gelen özellikler liderlik için yeterli değildir, liderlik becerileri sonradan da kazanılabilir.

Liderlik, kişilere hükmetmek değildir: Liderin amacı grubu etkileyerek ve yapıyı harekete geçirerek amaçlara ulaşmayı sağlamaktır. Unutmamalı ki lider gücünü gruptan alır ve izleyenleri ona izin verdiği oranla etkileme gücüne sahiptir. Bu noktada John

Dedi ki: “Hırka-i Saadet Dairesinden geliyor”. Peygamberimizin hırkasını sakladığımız cennet gibi yeşil bir odanın penceresi önünde durduk. İçeride iki hafiz vardı. Biri ellerini kavuşturmuş, gözlerini yummuş oturuyordu. Diğeri diz çökmüş, huzurlu ve yüksek bir sesle Kur’an okuyordu. Rehberime sordum: “Hırka-i Saadet önünde Kur’an ne zaman okunur?” Dedi ki: “Dört asırdan beri her saat, geceli gündüzlü”. Yavuz Sultan Selimin, Hırka-i Saadeti Mısırdan getirip bu odadaki yerine koyduğundan beri kırk hafız nöbetle Kur’an okur. Türk tarihinde bir dakika bile buradaki Kur’an sesi kesilmemiştir.

“Gezintilerimde bir hakikat keşfettim. Bu devletin iki manevi temeli vardır: Fatih’in Ayasofya minaresinden okuttuğu ezan ki hala okunur. Selim’in Hırka-i Saadet önünde okuttuğu Kur’an ki hala okunur. Eskişehir’in, Afyonkarahisar’ın Kars’ın genç askerleri! Siz bu kadar güzel iki şey için dövüştünüz” (Çolak 2010:242-243). Yani bu medeniyetin iki temel unsuru vardır aslında. Azimli, kararlı, adaletli, hoşgörülü, inançlı, sabırlı, vizyon sahibi liderleri ve onlardan asla koparamayacağınız maneviyatları ve inançları.

Son 10 yılda değişen liderlik uygulamaları ve lider özellikleri incelendiğinde şu noktaların önem kazandığı görülmektedir(Belviranlı 2006:96-97);

o Yöneticinin yaptığı işin sonucuna bakılırken şimdi sonuç üretmenin yanında etik ve şeffaflık kuralları çerçevesinde yönetim anlayışı aranmaktadır,

o Büyüme ve kâr oldukça önemlidir fakat büyüme şeffaf kurallarla uygulanmalıdır,

o Global bir vizyon sahibi olmak global şirketler için oldukça önemli iken yerel kültürü de bu vizyon içerisinde bulundurmak bir gerekliliktir,

o Eskiden aranan pozisyonun gerektirdiği nitelikte insanı bulabilmek önemliyken, artık bu niteliklere sahip insanı doğru iş ve şirket ile eşleştirme yeteneği önem kazanmıştır,

o Yönettiği bölümü kendi işi gibi gören, yetki devreden ve işbirlikleri yapan yöneticiler şirketleri başarıya götürmektedir,

Churchill, Kennedy gibi kişisel marka yaratmış ve tarihte iz bırakma başarısını göstermiş kişilerin ortak özelliği, etkileşim içinde oldukları kişilerle aralarındaki iletişimi aktif tutmayı ve onları inandıkları amaç doğrultusunda harekete geçmeye ikna etmeyi başarabilmiş olmalarıdır (http://www.danismend.com 2008).

b- liderlik özellikleri

Liderliği liderin kişilik özelliğine bağlayan görüşe göre liderlik doğuştan kazanılır ve çocukluk çağında kazanılan bazı niteliklerle geliştirilir (Eren 2003:526). Liderliğin bir takım özellikleri doğuştan getirmesiyle birlikte ilk çocukluk dönemi, uygun bir eğitim, yapılan hatalar, çalışma hayatında karşılaşılan çeşitli zorluklar liderliğin ortaya çıkmasında etkilidir (Ataman 2002:456).

Ünlü finans kuruluşu Credit Suisse Grubu’ nun yönetim kurulunda üst düzey yönetici olan Hans Ulrich Doering’e göre “Liderliğin 12 Sırrı” vardır. Bunlar(Belviranlı 2006:14,96-97);

  • Integrity: Bütünlük sağlama,
  • Interrogative: Sorgulayıcı olma,
  • Intercultural: Çok kültürlü olabilme,
  • Intensive: Yoğun ve heyecanlı olma,
  • Innovative: Yenilikçi olma, yenilik ve değişimi takip edebilme,
  • Immune: Bağışık; eleştirilere açık olma,
  • Integrating: Birleştirici olma,
  • Intrapreuneur: Şirket içerisinde de girişimci olma,
  • Improvising: Doğaçlama yeteneğine sahip olma; önceden planlamadan o andaki duruma göre bir çözüm üretebilme,
  • Intuitive: Önsezilerini kullanabilme, geleceği öngörebilme,
  • Intercommunicating: Kişiler arası iletişimi sağlayabilme,
  • Introspective: Kendisine dönük sorgulama yapabilme özelliğidir.

Yahya Kemal Beyatlı, “Aziz İstanbul” adlı kitabında şunu zikreder. “Bir gün Topkapı Sarayında Revan Köşkünü ziyaret ediyordum. Uzaktan Kur’an okunuyordu. Yavaş yavaş sese doğru yaklaşırken bu sesin nereden geldiğini ziyaretimde rehber olan kişiye sordum.

o Üretim, pazarlama, finans gibi fonksiyonları bilen yöneticiler ön plandayken günümüzde bir birleşme ve satın alma süreci geçirmiş, ortak girişimde bulunmuş, stratejik işbirlikleri gerçekleştirmiş yöneticiler aranmaktadır,

o Artan rekabetten dolayı tepe yönetim dış kaynak kullanımı konusundaki becerilere önem vermeye başlamıştır. Yöneticinin hangi süreçleri outsource ettiği, hangi projeleri dış kaynak kullanımı yoluyla gerçekleştirerek şirketin verimliliğini arttırdığı ve maliyetleri düşürdüğü önem kazanmıştır,

o İnsanı yönetmek liderlerin önemli bir vasfıyken son dönemde bunun yanında yenilikleri yönetebilen, değişime açık liderler önem kazanmıştır.

Organizasyon için lider oldukça önemlidir. Bu önemin üç ana sebebi vardır. Birincisi, kurumun etkinliğinden liderler sorumludur. Kurumsal başarı veya başarısızlık, en üst düzeydeki insanların benimsedikleri kalite anlayışıyla ve liderlik davranışlarıyla ilgilidir. İkincisi, liderler çalışanlara güven ve amaç sağlarlar. Üçüncü olarak liderler kurumun sağlamlığıyla ilgilidir; kurumun sağlamlığı, güvenilirliği liderin elinden geçer(Bennis 2003:18). Liderler, izleyicilere yol göstererek, onları eğitip yönlendirerek örgütsel amaçlara ulaşmanın onları kendi bireysel amaçlarına da ulaştıracağına ikna etmelidir(Eren 2003:258). Lider bu yolda ilerlerken çalışanları bilgilendirmeli, karar alma aşamasında onlara da söz hakkı vermeli, başarıya ulaşmaları ve kurumun gücü için gerekli olan eğitimi ve diğer tüm kaynakları sağlamalıdır(Daft 2003:485).

Liderler değişen dış çevresel ve örgütsel koşul ve sorunlarla başa çıkmak için girişimci, kaynak dağıtıcı, müzakere edici, motive edici, ilham verici, politika yapıcı, yol gösterici, baş destekleyici rollerini oynayarak stratejik ve genel olan sorunlara eğilip işletme yöneticilerini yönlendirmek zorunda kalmaktadırlar(Eren 2003:543). Bu açıdan değerlendirildiğinde iyi bir lider beş niteliğe sahip olmalıdır. Bunlar; yüksek duyarlılık düzeyine sahip olma, takipçilerine rehberlik etme, sonuç üretme, bir hedefe nasıl ulaşılacağını gösterme ve kendileriyle beraber diğer insanların da yararlanacağı gelişmeler kaydetmektir(Bender 2006:15). Kusursuz bir lider işinde aktiftir, mesleki bilgisini genişleterek örgütü için taşıdığı değeri artıracak yeni öğrenme fırsatları peşinde koşar. Gelişme, değişme ve öğrenmeyi sürdürür(Bloch ve Whiteley 2005:144-146].

Liderlik, stratejileri yerine getirmek için ihtiyaç duyulan yeni davranışları benimsetmek için çalışanları etkileme yeteneğidir. Stratejileri yerine getirmede en önemli nokta organizasyon üyeleriyle ortak bir kararda toplanabilmek ve anlaşma sağlayabilmektir. Tüm çalışanların yeni stratejilere inanması, vizyon ve amaçları başarmak için güçlü bir bağlılıklarının olması gerekir. Bu açıdan değerlendirildiğinde liderin inandırma, ikna etme, çalışanları motive etme ve stratejileri destekleyecek örgüt kültürü ve değerlerine şekil verme yeteneğinin olması gerekir(Daft 2003:2006].

ABD’ nin önemli teknoloji şirketlerinden 3M’ in CEO’ su Jim McNerney, 2000 yılında göreve geldiğinde üst düzey yöneticileriyle birlikte 18 ay boyunca yeni bir liderlik modeli oluşturulması üzerine çalışarak 18 ayın sonunda liderliğin gerekliliği olarak altı özelliği belirlemişlerdir. Bu özellikler; şirketin yönünü tayin edebilme, çalışanları motive etme, etik değerlere sahip olma, sonuç alabilme, şirketteki çıtayı yükseltme ve şirketin yenilikçi olabilmesi için kaynaklar yaratabilme yeteneğidir(Belviranlı 2006:53). Başka bir kaynakta ise iş hayatının başarılı liderleri bir mesaja sahip olmak, müşteri ihtiyaçlarına odaklanmak, tutarlılık, kararlılık, heyecan yaratmak, başarıyı ödüllendirmek, güvenli davranış, yönlendirme, yol gösterme ve başkalarını geliştirme, işe adanmışlık, kavramsal düşünce, analitik düşünce, bilgi toplama ve kurumsal haberdarlık özelliklerine sahip olmalıdır(Baltaş 2000:129).

Liderlik alanında yapılan geniş çaplı bir araştırma ile liderlerde olması gereken temel özellikler ortaya konmuştur. Bu araştırmada başarılı lider-yönetici tipolojisi kapsamında, güçlü bir değer sistemine sahip olma, oto yönetim, iletişim becerisi, vizyon oluşturma ve iletme, değişimi gerçekleştirme, kendisine güven duyulmasını sağlama, işle ilgili bilgi ve beceri sahibi olma, model oluşturma, astlarının takdirini kazanarak karizmatik olma, ekip oluşturma ve motivasyon, çalışanları geliştirme ve yol gösterici olma, zaman ve diğer işletme kaynaklarını verimli kullanma, kavramsal beceri ve tüm örgüt bazında denge oluşturma, karar alma ve risk alabilme, örgüt geliştirme ve örgüt kültürü oluşturma gibi nitelikler yer almaktadır. Bu tipoloji kapsamında yer alan belli başlı nitelikler aşağıda verilmiştir(Taner ve Çetin, 2005:19-20).

  • Güçlü bîr kişisel değer sistemi: Lider, konusunda hırslı ve azimli olmalı, inançlı, kararlı ve tutarlı davranarak, tutkulu, mütevazı ve fedakâr tutumlarla hizmet etiği ve hizmet ruhuna sahip olmalıdır.
  • iletişim becerisi: Lider, gerek örgüt içinde gerekse örgüt dışında etkileşimde bulunduğu tüm kişilerle başarılı iletişim kurabilme becerisine sahip olmalı, insanlara karsı duyarlı davranarak empati uygulayabilmelidir.
  • Vizyon oluşturma ve İletme: Lider, işletmenin gelecekteki konumuna ilişkin vizyon oluşturmalı ve bu vizyonu çalışanlara başarıyla iletebilmeli, onların vizyonu sahiplenmelerini ve gerçekleştirme yolunda çaba göstermelerini sağlamalıdır.
  • Güveni: Lider, hem kendisine güven duyulmasını sağlamalı hem de astlarına güvenmelidir.

5» İşle İlgili bilgi ve beceri sahibi olma: Lider, işle ilgili temel bilgi ve becerilere sahip olmalı, bilgi ve yetenekleri nedeniyle astlarının takdirini kazanmalıdır.

  • Esneklik: Lider, durumun gereklerine göre karar verebilmeli ve eyleme geçebilmelidir.
  • Ekip oluşturma ve motivasyon: Lider, işletmede “biz” ruhunu yaratarak, çalışanlardan başarılı ekipler oluşturabilmeli, iş görenlerin örgüt amaçlarını gerçekleştirme yönünde işe katılımını özendirerek motivasyonlarını sağlamalıdır.
  • Modlel oluşturma: Lider, hayranlık uyandıran özellikleri ile karizmatik olmalı, iş görenlerin kendilerine örnek alacakları bir model oluşturmalı ve böylelikle liderin yokluğunda da işlerin aksamadan yürütülmesini sağlamalıdır..
  • Değişimi gerçekleştirme: Lider, işletmenin mevcut durumunu, güçlü yönlerini, zayıf yönlerini ve çevresindeki fırsatlar ve olumsuzlukları analiz edebilmeli, yenilik ve yaratıcılığı teşvik ederek değişimi gerçekleştirmelidir.
  • Karar alma becerisi: Lider, mevcut bilgileri analiz ederek örgüt amaçlarına ulaşma yolunda en uygun kararları verebilmeli, gereken durumlarda (yetersiz bilgi vb.) risk alabilmelidir.
  • Çalışanları geliştirme ve yol gösterici olma (coaching):

Lider, çalışanların becerilerini geliştirerek onları güçlendirmeli ve kararlara katılmalarını, kendilerini önemli hissederek gurur duymalarını sağlamalıdır.

  • Kaynakları etkin kullanma: Lider, işletmenin tüm kaynaklarını verimli kullanmalı, zamanı etkin bir biçimde yönetebilmelidir.
  • Kavramsal beceri: Lider, işlere bütünsel açıdan bakabilme becerisine sahip olmalı, kendisine ulaşan yüklü bilgiyi değerlendirerek ve yönlendirerek tüm örgüt bazında denge oluşturabilmelidir.
  • Örgüt geliştirme: Lider, örgüt içi ve dışı tüm bilgileri değerlendirmeli, bu bilgiyi gerekli yerlere dağıtmalı, tüm çalışanların katılımı ile yanlışlarından ders alarak, yenilikleri izleyen ve öğrenen bir örgüt oluşturmalıdır.

Yukarıda sıralanan temel liderlik özelliklerini ve daha fazlasını son medeniyet modelimizde görmek mümkündür. 24 milyon kilometre kare alanda, üç kıtaya yayılan geniş bir coğrafyada, 621 yıl(1299-1920) adalet, sevgi, hoşgörü, güven, inanç ve güzelliğin bayraktarlığını yaparak hakim olmuş Osmanlı padişahları, bu konuda canlı örnektir. Bir kaynakta(Baykal 2004:3-4) II. Abdülhamid’in yöneticilik özellikleri şöyle sıralanır: Ayrıntılara önem verme, emrivakiye izin vermeme, esnek olabilme, espriden hoşlanma, fedakar olma, gerçekçi oma, hazırlıklı olma, hesap adamı olma, insan sarrafı olma, kararlı olma, konuşma ve yazma yeteneği, liyakat aşığı olma, meraklı olma, müsamahalı olma, mütevazı olma, prensip sahibi olma, problem çözücü olma, sevecen olma, soğukkanlı olma, sorumluluk sahibi olma, olacakları tahmin edebilme, taktik bilincine sahip olma, tarih bilincine sahip olma, tecrübe sahibi olma, zamanlama yeteneği, zıtlıkları birlikte yaşatma yeteneği. Tüm bu özellikler 34. padişah olan ve Osmanlı’nın “hasta adam” olarak anıldığı bir dönemde 33 yıl tahtta kalan II. Abdülhamid için söylenmiştir. Eğer yıkılmak üzere olan bir imparatorluğun idarecisi bu özelliklere sahipse, ihtişamlı günlerin padişah profilini varın siz düşünün???

Bir kaynakta liderlerin 6 özelliği olması gerektiği ortaya konulmuştur. Bu özellikler (Schmidgall ve Cichy 1990, http://www.hftp.org/members/bottomline/backissues/1996/aug– sept/historia.htm: 20.09.2006);

  • İlham veren bir vizyon oluşturma,
  • Değişim ve yeniliklere uyum yeteneğine sahip olma,
  • İstenen sonuçları ortaya koyabilme,
  • Astlarını dinleme,
  • Güçlü bir kişisel değer ve inanç sitemine sahip olma,
  • Çalışanları güçlendirmede kullanacağı bilgi ve kaynakları temin etme şeklinde belirlenmiştir.

Geçmişte, yöneticilerden beklenen statükoyu koruması ve bu doğrultuda hareket etmesiyken son yıllarda piyasadaki yeni güçler bu dar bakış açısının hızlıca terk edilmesi önemli baskı yapmıştır. Yeni anlayışta, liderler bugünün yönetsel işlerini taşıyan değil, yarının vizyonunu taşıyan kimselerdir. Bunlar artık hem bir öğrenici, hem de öğretici olan kimselerdir. Yeni liderler yalnızca geleneksel paradigmaların değişmesine katkı sunmazlar, aynı zamanda güçlü ahlaksal ve işi yapış tarzına yönelik değerlerini kendi organizasyonlarında birleştirici güç olarak kullanırlar. Bu bağlamda başarılı bir liderde bulunması beklenen-gereken temel özellikleri şu başlıklar altında toplayabiliriz(Buluç 1998):

Duygusal Olgunluk.” İyi liderler stresli ve yıkmtılı durumlarda ortamı tolere eden kişilerdir. Bütünsellik içinde olaylara bakan, düzenleyici rolünü üstlenen, karşılaştıkları zorluklara karşı duygusal olgunluk ve soğukkanlılıkla yaklaşan kişilerdir.

Baskınlık: Liderler çoğunlukla zamanı kontrol eden, zamana karşı etkin karar alan ve zorlukları yenmeyi seven kişilerdir. Onların düşünce biçimlerinde zorluklar yenilmesi zevke dönüşen sorunlardır ve onlar bu inancı ekibine yayan kişilerdir.

Heves: Liderler her zaman aktif, enerjik ve dışa dönük kişilerdir. Onlar çoğunlukla iyimserdir ve değişiklik yaratırlar. Genellikle hızlıdırlar, yerlerinde duramazlar, her zaman için yeni bir şeyler yaratmak için tetiktedirler.

Etkileyicilik: Etkilemek bir yetenektir. Bu yetenek hak edilir ve kazanılır. Hiçbir zaman talep edilmez (Ergezer 2003:73).

Bilinçlilik: Liderleri belirleyen görev duygusu ve karakterlerini öne çıkaran zoru yenme arzusudur. Her zaman için mükemmelliğe yönelik yüksek standartları ve en iyiyi yapmaya yönelik yüksek içsel istekleri vardır. Kendi içlerinde ise iç disiplinlerini korumaya yönelik bilinçli davranış ve ahlaki değer sergilerler.

Vizyon sahibi olma: Lider, şimdiki durumdan daha iyi bir geleceği öngörebilme yeteneğine sahip olmalıdır. Lidere de yön gösteren vizyondur.

Düşünsel Güçlülük: İyi liderler pratiktirler, mantıklıdırlar ve hedefe yöneliktirler. Güçlü duygusal yoğunluklara kendilerini kaptırıp harekete geçme eğilimleri düşüktür, eleştirilere karşı dayanıklıdırlar. Eleştiriyi gelişimlerinin parçaları olarak görürler. Özgüvenleri oldukça yüksektirler.

Özgüven: Özgüven içinde hareket etmek ve esneklik liderlerinin en belirgin özelliklerinden biridir. Yaptıkları işlerden utanç veya suçluluk duymazlar, başkalarının değer yargılarına kapılıp kendilerine karşı olumsuz duygu geliştirmezler. Çünkü liderler eyleme geçmeden yaptıkları işlerin getirilerini ve götürülerini önceden hesaplayarak iş yaparlar. Bu özellik onların beklenmedik sonuçlardan uzak durmasını ve çevresinde gelişen olayları yönlendirmesine katkı sunar.

Kontrollülük: Liderler kontrollü ve doğru sosyal etkileşimleri yönlendiren kişilerdir. Her ne kadar olayların içinde olsalar da olayların akışına kendilerini kaptırmazlar, her zaman için bir yanları olayların dışında denetleyici rolündedir. Olay içinde aktörleri takip eder ve aktörlerin iş yapış tarzlarını güçlü takip sezisiyle izlerler. Takımın başarısının bireylerin ortak başarılarından geçtiğini görüp, her bireyin doğru işte ve doğru hedefte olmasına katkı sunarlar. Güçlü liderler takımlarının sorumluluğunu taşıyan kişilerdir.

Yüksek Enerji: Uzun çalışma saatleri ve bazı çalışma saatleri liderlik pozisyonunun gereğidir. Çünkü liderler kendi firmalarının gelişiminden sorumlu kişilerdir. Liderler geçmişin rahatlığını düşünmezler, onlar için önemli olan şey geleceğin getireceği başarı ve ekibinin yüzünde görecekleri başarma sevincidir.

Kendini Yenileme: Hızlı değişen dünya liderlerin sürekli olarak yeni bilgilerle donanmasını ve kendini sürekli aşmasını zorunlu kılmıştır. Fakat bir liderden her şeyi bilmesi beklenmez. Liderler kendilerinden daha bilgili kişilerin bilgilerini ortak amaç doğrultusunda kullanması için teşvik eden, onları ekibi içinde tutan kişilerdir. Güçlü liderlik ekibinin güçlü motivasyonu ve hedef doğrultusunda birbirlerini geliştirmişlik düzeyi ile ölçülür.

Olgunluk: İyi bir lider, hiyerarşik unvanını ve fiziksel gücünü kullanmadan çalışanlarını yönlendiren kişilerdir. Bu yüzden liderin elindeki en önemli gücü çalışanlarının üzerinde bırakacağı olgunluk izlenimidir.

Takım Bilimci: Takım bilinci yaratan her lider güçlü lider değildir. Önemli olan takım bilincinin dayanışmacı yapıda olması, takım içinde empatinin öne çıkması ve takımın kararlara etkin katılımıdır. Güçlü liderler takımındaki bireyleri takım ruhu içinde yaratıcı kılan liderlerdir.

Bu liderlik nitelikleri okunurken Osmanlı’nın gönül ışığı, manevi mimarı, temel harcı olan ve aynı zamanda Osman Bey’in kayın babası Şeyh Edebalı’nın, Damadı Osman Bey’e öğüdü akla geliyor. Öyle bir öğüt ki; devleti altı asırdan fazla ayakta tutan, model olmuş bir medeniyet inşa etmede padişahlara rehberlik eden, aklın yanına kalbi koyan, adaletle hoşgörünün beraber olduğu, sabır ile sevgiyi yan yana getiren, halkının yanında olmayı ve ona hizmet etmeyi dile getiren bir yaklaşım. Ne diyor gönül ve manevi rehber lidere?

“Ey Oğul!

Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana… Güceniklik bize; gönül almak sana.. Suçlamak bize; katlanmak sana.. Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana.. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana.. Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana…

Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana.. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana..

Ey Oğul!

Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı, Allah Tealayardımcın olsun. Beyliğini mübarek kılsm. Hak yoluna yararlı etsin. İşığım parıldatsın. Uzaklara iletsin. Sana yükünü taşıyacak güç, ayağını sürçtürmeyecek akıl ve kalp versin. Sen ve arkadaşlarınız kılıçla, bizim gibi dervişler de düşünce, fikir ve dualarla bize vaad edilenin önünü açmalıyız. Tıkanıklığı temizlemeliyiz.

Oğul!

Güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelamhsm. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgarlarında savrulur gidersin.. Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlup eder. Bunun için daima sabırlı, sebatkar ve iradene sahip olasın!.. Sabır çok önemlidir. Bir bey sabretmesini bilmelidir. Vaktinden önce çiçek açmaz. Ham armut yenmez; yense bile bağrında kalır. Bilgisiz kılıç da tıpkı ham armut gibidir. Milletin, kendi irfanın içinde yaşasın. Ona sırt çevirme. Her zaman duy varlığını. Toplumu yöneten de, diri tutan da bu irfandır. İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler. Dünya, senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir. Bütün fethedilmemiş gizlilikler, bilinmeyenler, ancak senin fazilet ve adaletinle gün ışığına çıkacaktır. Ananı ve atanı say! Bil ki bereket, büyüklerle beraberdir. Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin. Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördün, söyleme; bildin deme! Sevildiğin yere sık gidip gelme; muhabbet ve itibarın zedelenir…

Şu üç kişiye;yani cahiller arasındaki alime, zengin iken fakir düşene ve hatırlı iken, itibarını kaybedene acı! Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir. Haklı olduğun mücadeleden korkma! Bilesin ki atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli (korkusuz, pervasız, kahraman, gözüpek] derler.

En büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir. Dost ise, nefsi tanıyanın kendisidir. Ülke, idare edenin, oğulları ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir. Ülke sadece idare edene aittir. Ölünce, yerine kim geçerse, ülkenin idaresi onun olur. Vaktiyleyanılan atalarımız, sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında bölüştüler. Bunun içindir ki, yaşayamadılar.. (Bu nasihat Osmanlı’yı 600 sene yaşatmıştır.) İnsan bir kere oturdu mu, yerinden kolay kolay kalkmaz. Kişi kıpırdamayınca uyuşur. Uyuşunca laflamaya başlar. Laf dedikoduya dönüşür. Dedikodu başlayınca da gayri iflah etmez. Dost, düşman olur; düşman, canavar kesilir!..

Kişinin gücü, günün birinde tükenir, ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı, kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa kavuşturur. Hayvan ölür, semeri kalır;

insan ölür eseri kalır. Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlamalı… Bırakanın da bıraktığı yerden devam etmeli. Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam. Yine de, bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir. Fakat bu kalkıp-iniş yaşatmak için olmalıdır. Hele kişinin kişiye kılıç indirmesi bir cinayettir. Bey memleketten öte değildir. Bir savaş, yalnızca bey için yapılmaz. Durmaya, dinlenmeye hakkımız yok. Çünkü, zaman yok, süre az!..

Yalnızlık korkanadır. Toprağın ekim zamanını bilen çiftçi, başkasına danışmaz. Yalnız başına kalsa da! Yeter ki, toprağın tavda olduğunu bilebilsin. Sevgi davanın esası olmalıdır. Sevmek ise, sessizliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez!.. Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez.

Osman!

Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasm.Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın…”

Yukarıda açıklanan özelliklere ilave olarak kişisel özellikler ve sahip olunması gereken beceriler aşağıdaki gibi sınıflandırılmıştır.

Tablo 1- Liderlerin Kişisel Özellikleri ve Sahip Olması Gereken Beceriler

Liderlerin Kişisel Özellikleri Sahip Olması Gereken Beceriler
1. Durumlara uyum sağlama 1. Akıllı ve zeki
2. Sosyal çevreye dikkat 2. Kavramsal becerilere sahip
3. Hırslı ve başarıya dönük 3. Yaratıcı
4. Kendine güvenen-iddialı 4. Diplomatik, ince ve nazik
5. İşbirlikçi 5. Akıcı ve düzgün konuşma
6. Kesin kararlı ö.Grup ve toplum görevleri hakkında bilgili
7. Güvenilir ve emin 7. Organizatör
8. Başkaları üzerinde etkisi büyük 8. İkna edici
9. Enerjik 9. Sosyal beceriler
10. Israrcı ve inatçı  
11. Hoşgörülü  
12. Gönüllü olarak sorumluluk üstlenen  

Kaynak: Bekir Buluç, “Bilgi Çağı ve Örgütsel Liderlik”, Yeni Türkiye Dergisi 21yy. Özel Sayısı, Sayı:20, Mart-Nisan 1998, s.1207

Liderlik özelliklerini fiziksel özellikler, zihinsel özellikler ve

kişilik özellikleri gibi başlıklar altında toplamak da mümkündür(Bass, 1990:5). Bu başlıklar altında liderlerin sahip oldukları özellikleri şu şekilde sıralayabiliriz:

1) Dinamizm 2) Fiziksel çekicilik 3) Fiziksel güçlülük 4) Olgunluk 5) Özgüven ve başkalarına güven telkin etme 6) Bilgi birikimi 7) İnisiyatif sahibi olma 8) Cesur olma 9) Dürüstlük 10) Samimiyet ve açık sözlülük 11) Kararlılık 12) Yaratıcı olabilme 13) Güçlü sezgilere sahip olabilme 14) Denetleyebilme 15) İleriyi görebilme 16) İnsanlarla iyi geçinebilme 17) Motive edebilme 18) Azim, hırs ve tutku 19) Empati 20) İyi zaman yönetimi 21) İkna gücü 22) Stresle başa çıkma 23) İyi bir müzakereci olma 24) İyi zamanlama yapma 25) Pozitif düşünme 26) Odaklanma(Kır 1995:24; Konuk 1997:50; Çoroğlu 2003:28)

Tüm bu liderlik özellikleri günümüzün hızla değişen iş dünyasıyla uyumlu görev ve sorumlulukları beraberinde getirmektedir. Liderler şu görev ve sorumlulukları yerine getirmelidir (Çoroğlu, a.g.e.:28-29;        Şahin ve        diğerleri,

http://iibf.ogu.edu.tr/kongre/bildiriler/15-03.pdf, 10.3.2006:661):

1) İşletme ile ilgili misyonu oluşturmada kendi vizyonunu benimsetmek 2) İşletmenin amaç ve hedeflerini saptamak 3) Planlama yapmak 4) Takımlar oluşturmak 5) Karar vermek 6) Sorun çözmek 7) Değişim yönetmek 8) Motive etmek 9) Başka liderler yetiştirmek 10) İzleyicilerin yaratıcılığını arttırmak 11) İzleyicileri eğitmek 12) Doğru eleman seçmek 13) Performans değerlendirmek 14) Yetki devretmek 15) Çatışmaları çözmek ve sorun gidermek 16) Hiyerarşi ve bürokrasiyi engellemeye çalışmak 17) Demokratik olmak, zıt görüşlere yer vermek 18) İzleyicileri iyi tanımak 19) İyi bir dinleyici ve izleyici olmak 20) Geleceği görebilmek 21) Risk almak 22) Sürekli gelişime açık olmak 23) Kendini çok iyi tanımak ve tanıtmak 24) Eleştiri almaktan korkmamak.

Her toplumda liderler, dile getirilmeyen ortak fikirleri ifade edebilen ve bunu, bir topluluğu hedeflerine doğru yöneltecek bir şekilde açıklayabilen insanlardır. Diğer insanlar böyle liderlerle çalışmaktan zevk alırlar. Çünkü duygusal olarak olumlu bir bağ yakalamışlardır. Böylelikle liderler insanların kendilerini iyi bir ruh halinde hissetmeleri için elinden gelen her şeyi yapmaktadır(Gürsoy 2005:24]. Çalışanlar ile iyi bir iletişim içinde olmak, başarılı bir liderin en önemli özelliğidir. Bu iletişim iki yönlüdür; dinlemek ve anlamak, anladığını değerlendirerek iletişim kurmak, yani çift yönlü bir iletişim başarısının anahtarıdır. İyi bir lider çalışanlarını dinler, onları anlamaya çalışır, önerilere açık ve teşvik edicidir. Bu hem çalışanları, fikirlerine önem verildiğini gösterdiği için motive eder, hem de onların katılımını sağlar (Gürsoy 2005:24).

Bir kaynakta liderlerin temel özellikleri şöyle sıralanmaktadır (http://www.satisveliderlik.com/liderlik/liderin-ozellHYPERLINK “http://www.satisveliderlik.com/liderlik/liderin-ozellikleri.html”ikleri.html):

  • Değişim mühendisidir ve yeniliklere daima açıktır.
  • Vizyon ve misyon oluşturan kişidir. Geleceği öngörebilme yeteneğine sahiptir.
  • Organizasyondaki enformasyon ve bilgileri anlama ve yorumlama yeteneğine sahiptir. Sürekli yeni enformasyon ve bilgi edinmeye çalışır.
  • Mücadelecidir, çalışkanlık ve atılım gücüne sahiptir. Organizasyonu başarıya doğru sürükleyen kişidir.
  • Örgüt içinde gelişmeyi teşvik ve motive edici bir hava yaratır.
  • İletişim yeteneği çok gelişmiştir.
  • Entelektüel ve sorgulayıcıdır. Hatalarından daima ders çıkarır.
  • Çalışanlara örnek olacak şekilde davranışlarında açık ve tutarlıdır. Söz ve davranışları uyum içindedir.
  • Güçlü ve zayıf yönleri iyi bilen ve hatalarından ders çıkaran kişidir.
  • Piyasadaki gelişmeleri ve trendi, tüketicinin ihtiyaçlarındaki değişme ve gelişmeleri analiz etme yeteneğine sahiptir. Değişen şartlara kolayca uyum gösterebilme esnekliğine sahiptir.

—Takım ruhu felsefesine inanır. Paylaşımcıdır. Başarının tüm çalışanlara ait olduğuna inanır.

Hiç düşündünüz mü? Diyelim ki Kayı Aşiretini ortanca kardeş Ertuğrul Gazi yerine ağabeylerinden Gündoğdu Bey ya da Sungur Tekin yönetseydi, tarihimiz nasıl değişirdi? Muhtemelen Osmanlı Dev

leti tarih sahnesine hiç çıkmaz, Bizans yıkılmaz, onca zafer kazanılmaz, Süleymaniye ve Selimiye gibi muhteşem eserler inşa edilmezdi. Çünkü ağabeyleri Gündoğdu Beyle Sungur Tekin, Ertuğrul Gaziye gelip geri dönme teklifinde bulunmuşlardı. Ertuğrul Gazinin cevabı hedef sahibi olan insanın ne anlama geldiğini açıklıyor bizlere, “ötelere gideceğiz, deıyayı(denizi) geçeceğiz ve inşallah devlet olacağız!” O tarihte bile Ertuğrul, Bizans’ı fethe kilitlenmişti. Ertuğrul’un ufkunda büyük bir hedef vardı: Hedef devlet olmaktı. Bu uğurda her türlü zorluğa ve meşakkate katlanmaya da gönüllüydü. Tüm arkadaşlarını bu çerçevede motive ediyor, onları her fırsatta yüreklendiriyor, kendisi gibi hedefe kilitlenmelerini sağlıyordu (Bahadıroğlu 2010:46-47).

C- LİDER DAVRANIŞ BİÇİMLERİ

Robert Tannenbaum ve Warren H. Schmidt 1957 yılında Harvard Business Review dergisinde yayımlanan “Bir Liderlik Modeli Nasıl Seçilir” adlı makalelerinde liderin kendisini, izleyicilerini ve içinde bulunduğu durumu dikkate alarak bunlara uygun davranışlar sergilediklerini ortaya koymuşlardır(Hersey ve diğerleri 2001:108). Buna göre liderin, kendini veya stilini, içinde bulunduğu durumun özelliğine uydurması gerekmektedir (Klein ve diğerleri 2006: 592). Değişik durumların değişik liderlik davranışlarını gerektirmesinin bir sonucu olarak, liderin etkinliğini belirleyen faktörler; gerçekleştirilmek istenen amacın niteliği, izleyicilerin yetenekleri ve bekleyişleri, liderlik olayının meydana geldiği organizasyonun özellikleri, liderin ve izleyicilerin geçmiş tecrübeleri vb.’dir. Bu durum aşağıdaki şekilde ifade edilmiştir(Ertürk 2000:156; Koçel 2005: 597):

  • Üstlerin Beklentileri ve Davranışları
  • Liderin Kişiliği ve Tecrübeleri
  • Şekil 1- Liderlik Davranışını Etkileyen Faktörler
  • Gerçekleştirilecek Amacın Niteliği

LİDERİN DAVRANIŞI

Örgütsel Hava ve Politikalar

Meslekdaşların Özellikleri, Beklentileri

İzleyicilerin Beklentileri ve Davranışları

Liderlerin davranış biçimleri, literatürde geniş bir araştırma konusu olmuş ve bu kapsamda araştırılmış bir konudur. Yönetim literatüründe, liderlik biçimleri üçe ayrılmıştır. Bunlar “otokratik lider”, “demokratik (katılımcı) lider” ve “tam serbesti tanıyan (laissez-faire) lider”dir(Boehnke ve diğerleri 1999:6). Bu liderlik biçimleri aşağıdaki şekilde görülmektedir.

D*— LİDER —O

7T\

Kaynak: Baykal, 1981: 496; Luthans, 1992: 483.

1= Otokratik Lider

Bu tip lider, örgütün diğer çalışanlarına danışmadan ve onları karar süreçlerine katmadan karar verir. Bu tür liderlik stili, kısa vadede etkili sonuçlar almaya yardımcı olsa da, uzun vadede örgütsel etkinlik açısından doğru bir liderlik stili değildir(Genç 2005: 27). Bu tip liderlere göre ortalama insan tembeldir, çalışmaktan hoşlanmaz, kendine güvenmez, bu nedenle de ona inisiyatif verilmemelidir. Bunun sonucu olarak da otokratik liderlik stilinde bütün önemli kararlar ve örgütsel politikalar, lider tarafından belirlenip çalışanlara bildirilir (Genç 2005:145).

2- Demokratik (Katılımcı) Lider

Lider, diğerlerini etkileyecek olan kararları alırken onların katılımını cesaretlendirebilir ve kolaylaştırabilir(Yukl ve Becker 2006: 212-213). İşte demokratik lider de, yetkilerini başkalarına devreder ve onları karar süreçlerine katar, açık ve biçimsel olmayan iletişimi

önemser(Genç 2005: 27). Bu lider, çevresindeki iş arkadaşlarından ve çalışanlarından bilgi, görüş ve onay alarak etkinliğini sürdürür.

Bu liderlik tarzı; güven, saygı ve bağımlılık yaratır(Barutçugil 2006: 302). Bu tip liderlere göre, ortalama insan için çalışmak, oyun oynamak kadar doğal ve keyiflidir. Eğer insanlar doğru yönlendirilirlerse, yaratıcılıklarını örgütsel amaçlar doğrultusunda kullanabilirler(Genç 2005:145).

Demokratik (katılımcı) liderlerin gösterdiği temel davranışlar şunlardır(Erdoğan 1991: 350):

  • Grup üyeleri, görevi ortak güçleri ile başarmak isterler ve demokratik lider bu davranışı destekler,
  • Grup üyelerinin ortak işlerine göre yapı oluşturmalarına olanak sağlar,
  • Astları ile birlikte zorlukları ve farklılıkları ortadan kaldırır,
  • Astları ile haberleşme ağı kurarak onları bilgilendirir ve katılımlarını sağlar,
  • Grup üyelerinin yeteneklerini geliştirmek için ortak çalışmalar yapılmasını sağlar,
  • Bireyleri ödüllendirmek yerine, grupları ödüllendirmeyi tercih eder,
  • Grup başarılarını üyeleri ile birlikte paylaşır.

Türk yönetim kültüründe temel felsefe insan+hedef+gayret= zafer (Bahadıroğlu 2010:77) şeklinde özetlenebilir. Daha on yedi yaşındaki Fatih’in kulağına hocası Akşemseddin eğilmiş ve şöyle fısıldamıştır. “Hedefini tespit et!” Önce hedef belirlendi: “Konstantiniyye mutlaka fethedilecektir.” Sonra Ak Şemseddin devam etti: “Dağ ne kadar yüksek olursa olsun, yol onun üzerinden geçer. Sen dağ olmaya heveslenme, asla gururlanma; yol ol ki, herkes senin üzerinden geçerken, sen dağların bile üzerinden geçesin”. “Hocam, ya şartlar elverişli olmazsa?” diye sordu genç Fatih. Hocası hiç duraksamadan cevap verdi:” Şartlara teslim olmazsan şartlar değişir, sana teslim olurlar. Çok çalışır, çok dua eder ve çok istersen Allah’ın rahmeti tecelli eder, rahmet tecelli ettiğinde nice olmazlar olur.” Ve

Sultan II.Mehmed, günü gelince , çocuk yaşına bakmadan Bizans’ı fethedip, çağ kapatıp çağ açan hükümdar unvanını aldı. Aslında “Fetih ekseni” birbirini tamamlayan üç abide insandan oluşur. Biri fatih Sultan Mehmed, ikincisi Ak Şemseddin, üçüncüsü Ulubatlı Hasan. Ulubatlı Hasan toplumsal terbiyenin cihad ruhunu, Ak Hoca Kur’an sünnet gibi dinin temel kaynaklarını, Sultan Mehmed ise adaleti, adil ve liyakatli yönetimi temsil ediyor.

Belki de yönetim literatüründe, şirket eğitim programlarında ve basının genelinde katılımcı liderlikten başka hiçbir bir idari kavram bu kadar çok ilgi çekmemiştir. Özellikle de eğitimciler, karar alma faaliyetlerine emri altında olanları da katma konusunda yöneticileri ısrarla uyarmışlar, bunun sonucunda çok fazla sayıda yönetici katılımcı liderliğe dayalı olarak eğitilmiştir (Greiner 1973:111).

Çünkü yönetime katılmaya elverişli bir ortam, iş görenlerin yeteneklerini geliştirmelerine, ilginç öneriler yapmak için cesaretlendirilmelerine, örgütsel amaçlar için sorumluluk almalarına yardımcı olmaktadır(Başaran 1992: 324). Çalışanlar katılımcı bir ortamda, üretime ve kararlara katıldıkları için değişime karşı direnç göstermemekte ve hedeflere yönelik çalışmalarda daha fazla güdülenebilmektedirler(Akın 2001:78-79). Örgüt üyeleri bu yolla düşüncelerini gerçekleştirme olanağına kavuşurken, yöneticilik yetenekleri ile yaratıcılıklarını da geliştirebilmekte ve örgütsel değişim sürecine daha olumlu katkılarda bulunabilmektedirler (Şimşek 2001: 324).

Almanya’da Krupp Firması’nın 1872 yılında çıkardığı yönetmeliğinde, “çalışanların her kesiminden gelecek, yapılan işlerin iyileştirilmesi amacına yönelik önerilerin ve yeniliklerin, yönetimce verilen kararlar hakkındaki düşüncelerin, geliştirici katkıların ve eleştirilerin memnuniyetle karşılanacağı” ifadesi yer almıştı. İşte çalışanların yönetime katılmalarını sağlayan bir yol olarak “öneri sistemi” ilk defa Almanya’da ortaya çıkmıştır (Tınar 1990:108-109).

Grup etkileşimi ile performans arasındaki ilişki geçmişte birçok araştırmaya konu olmuştur(Sparrowe ve diğerleri 2001:316). Konu ile ilgili birçok çalışma lider davranışlarının takımın performansı için ne kadar önemli olduğunu açıkça vurgulamıştır. Araştırılan farklı liderlik davranışları arasında “yetki devredici” davranışın çalışanlara otonomi kazandırma eğilimi nedeniyle özel bir öneme sahip olduğu ortaya çıkmıştır(Srivastava ve diğerleri 2006: 1239). “Burada çalışan herkes yarış halindedir. Saatler boyu çalışmak istiyoruz. Müşteriye kalite ve hizmet sunma alanında en iyisi olabilmek için, üretimi en iyi nasıl yapabileceğimizi öğrenmek ve çok yönlü becerilere sahip olmak istiyoruz. Bütün bunları yaparsak, bu fabrika uzun yıllar yaşayacaktır.”

Yukarıda yazılanlar Corning Şirketi’ndeki bir üretim işçisinin tutumunu yansıtmaktadır. Bu kişi ve yüksek nitelikli diğer üyeler, yönetime katılmanın önemini gözler önüne sermektedir. Yönetici olmayan personel, Corning işçileri örneğinde olduğu gibi, çalışmalarının niteliğinden sorumlu tutulursa, tüm sorunların üstesinden kolaylıkla gelecektir (Weiss 1993:118-120).

3- Laissez-Faire (Tam Serbesti Tanıyan) Lider

Tam serbesti tanıyan lider, bireysel veya grup kararlarına tam bir serbesti verir. Burada liderin kararlara katılımı minimum seviyededir(Tuncer ve diğerleri 2007: 216). Bu liderlik davranışında liderlik edilmeye çalışılmaz(Bass 1997: 22). Lider sadece çalışanları karar ve yönetim süreçlerine katılmaları için teşvik eder, tüm yönetsel ve örgütsel etkinliklerde astların inisiyatif geliştirmelerini sağlar(Genç 2005: 27).

Bu liderlik davranışının genel özellikleri ise şunlardır(Baykal 1981:495):

  • Alınacak kararlarda liderin hemen hemen katkısı yoktur. Yani, grup ya da kişiler bu yönden tam bir serbestiye sahiptirler,
  • Lider grubun karar alabilmesi için lüzumlu olan bilgi ve malzemeyi sağlar ve gerektiğine kendisine başvurabileceklerini gruba açıklar,
  • Elemanların yapacağı işler ve birlikte çalışacağı arkadaşların seçimi konusuna hiçbir şekilde karışmaz,
  • Arada sırada, elemanların faaliyetlerine dair açıklamalarda bulunur, ancak işlerin gidişatına bizzat yol verme şeklinden kaçınır.

Son olarak otokratik, demokratik ve serbesti tanıyan liderlerin özellikleri aşağıdaki gibi ifade edilebilir(Okakm ve Tınaz 1997:3):

Tablo 2- Otokratik, Demokratik ve Serbesti Tanıyan Liderlerim Özelikleri

OTOKRATİK DEMOKRATİK SERBESTİ TANIYAN
1. Bütün politikalar lider tarafından belirlenir. 1. Bütün politikalar liderin yüreklendirmesi ve yardımcı olması ile grup tartışması ve kararı ile belirlenir. 1. Liderin en az katılımı ile bireylere ve gruba kararlarda en geniş özgürlük tanınır.
2. Teknikler ve hareket tarzı her seferinde otorite tarafından bildirilir. Bu nedenle gelecekte ne olacağı daima belirsizdir. 2. Tartışma sırasında hareket perspektifi kazanılmıştır. Grup amaca götürecek genel adımları bilir ve teknik yardım gerektiğinde lider iki veya daha fazla alternatif süreci seçime sunar. 2. Lider tarafından çeşitli materyaller temin edilir. Kendisinden sadece bu bilgiler elde edilebilir. Çalışmanın diğer kısımlarında yer almaz.
3. Lider genellikle her bir görevi belirler ve her bireye kimin yardımcı olacağını da bildirir. 3. Bireyler kiminle çalışacaklarını seçmekte özgürdürler. Çalışmanın nasıl sürdürüleceği, görev dağılımının nasıl olacağı gruba bırakılır. 3.Lider hiçbir şekilde karışmaz.
4. Bireylerin işlerini değerlendirirken üstün gelen taraf her zaman kendisidir. Aktif gruplardan gösteri yapmak dışında uzak kalır. 4. Tenkitlerinde ve övgülerinde objektiftir. Olayları esas alır. Grupta içtenlikle fazla iş yapmadan yer alır. 4. Kendisine sorulmadan bireylerle ilgili yorum yapmaz. Olayları değerlendirme ve düzeltme gibi durumlara girmez.

D- LİDERLERİM TUTUMLARI

Liderlik özelliklerinin büyük bölümü insanların doğuştan sahip oldukları yetenekler değildir. Bunlar; öğrenilebilir, kazanılabilir, düzenli eğitimlerle ve uygun örgüt iklimleriyle geliştirilebilir özelliklerdir. Örgüt düzeyinde önemli olan kurumsal yapının, bu özellikleri ödüllendiren bir nitelikte olmasıdır(Baltaş 2003:108). İyi bir lider olmak için kalıtımsal olarak sahip olunan liderlik becerilerinin yanı sıra yeni becerilerin de kazanılması oldukça önemlidir (Çoroğlu 2003: 29).

Liderlik özellikleri arasında en temel olanı zekâdır. Liderler, algılama, öğrenme, öğrenilenleri değerlendirme ve neden-sonuç ilişkisi kurma gibi birçok konuda yeterli kapasiteye sahip olmalıdır(Çoroğlu 2003:30). Kavramsal beceriler, insan ilişkileri becerileri, teknik beceriler liderlerin temel olarak sahip olması gereken becerilerdir(Barutçugil 2006:157).

Ülkeler arasındaki ekonomik sınırların kalkması, birçok başarılı işletmenin, faaliyetlerini dünyanın çeşitli bölgelerindeki pazarlara ulaşarak genişletmesini sağlamakla beraber, başarılı yönetim uygulamalarının dünya çapında yaygınlaşmasına da olanak sağlamıştır. Bununla birlikte liderlerin örgütlerini başarıya ulaştırmasında önemli rol oynayan literatürde kabul görmüş çeşitli özellikler ve tutumlar vardır.

1- Duygusal Zeka

Duygusal zeka sahibi liderler, iş görenlerin kendileri ve örgütleri hakkındaki gerçekleri keşfetmelerini, işlerin gerçekte nasıl gittiğini, örgütün kısıtlılıklarını ve örgüte zarar veren davranışları tanımlamalarını sağlar(Goleman, Boyatsiz ve Mckee 2002: 218). İnsana ait bir özellik olan duygusal zekânın beş boyutunun her biri, liderlerin sahip olması gereken temel yetkinliklerdir. Bu yetkinlikler şunlardır(Baltaş 2003:125).

  • Duygusal Öz bilinç (Kendiyle ilgili farkındalık)
  • Duygularını denetleyebilmek
  • İnsanları motive edebilmek
  • Empati gösterebilmek (başkalarının duygularını anlamak).
  • Başarı yönelimi (başarıya odaklanmış olmak, sorumluluk üstlenip sonuca ulaşana kadar sabretmek.)

Duygusal öz bilinç insanın kendi ruh halini, duygularını ve güdülerini, ayrıca bunların başkaları üzerindeki etkilerini anlama ve kabul etme yeteneğidir(Goleman 2002:16). Duygusal öz bilinci yüksek olan liderler iç sinyallerine uyum sağlar, duygularını kendilerini ve iş performanslarını nasıl etkilediğini bilir, yol gösterici değerlerine bağlı kalır ve karmaşık bir durumda manzaranın bütününü görerek eylem rotasını çizebilirler(Goleman, Boyatsiz ve Mckee 2002:262). Liderler kendilerini iyi tanımalı, güçlü ve zayıf yönlerini bilmeli ve kendilerini geliştirmek için sürekli öğrenmeye değer vermelidir. Öz bilinç özelliğine sahip liderlerin özgüveni yüksektir. Yaptıkları faaliyetlerde kendilerini kanıtlama kaygısı taşımazlar ve yeteneklerinin son derece farkında olarak, doğru işleri gerektiği şekilde yaparlar. Duygularını denetleyebilme becerisi, yıkıcı dürtüleri ve ruh hallerini kontrol etme ya da başka yöne çevirme yeteneğidir. Bu yetiye sahip olanlar hüküm vermede aceleci olmama ve harekete geçmeden düşünme eğilimindedirler(Goleman 2002:17). Duygularını kontrol etme becerisi, kişiyi sonunda mahcup olacağı durumlara düşmekten korur.

İyi bir lider, duygularını denetleyebilmeli ve onları iyi kullanabilmelidir. Lider acil durumlar karşısında, panik ve korkuya kapılmadan soğukkanlılığını koruyabilmeli ve olayları mantık çerçevesinde çözebilmelidir(Çoroğlu 2003:35).

Motivasyon, para ve statü ötesinde, başarılı olma güdüsüyle hareket etme özelliğidir (Goleman 2002:17). Başka bir tanımda motivasyon Bovee, Thill ve Mescon tarafından “İnsanları, bireysel amaçlarını takip etme süreçlerinde bazı aktivitelerden kaçınarak, belli aktiviteleri gerçekleştirmeye yönelten güçlerin birleşimi olarak tanımlanmıştır(2007:327). Motivasyon konusu örgütsel açıdan ele alındığında, iş görenleri örgütsel amaçlara yönelik aktivitelere yönelten etkenler olarak tanımlanabilir. Liderler yönlendirdikleri iş görenlerini daha iyi motive etmek için onları güdüleyen faktörler hakkında bilgi sahibi olmalı ve onların gereksinimlerine önem göstermelidir(Hagemann 1995:37). İşgören motivasyonu hakkında bilgi sahibi olmak yöneticilere, işgörenlerin başarılı işletme gelişimi süreci içerisine nasıl dahil edileceğini anlamalarını sağlar(Rad ve

Yarmohammadian 2006:23). Ekip elemanları iyi motive edilmediğinde, gereken performansı gösteremeyecek, dolayısıyla hedeflenen amaca ulaşılamayacaktır(Ergezer 2003:87). İnsanları motive eden faktörler, başarı, tanınma, takdir edilme, sorumluluk, işin niteliği ve kişisel gelişim imkânlarıdır (Barutçugil 2006:189). İşgörenleri motive etmek isteyen bir yöneticinin, işin niteliklerinin doyum verici olmasına, kişisel gelişim fırsatları tanımasına dikkat etmesi gerekmektedir(Önen ve Tüzün 2005:46). Motivasyon, nitelikli işgücünü işletmeye çekmekte ve işletme içinde devamlılığını sağlamada en önemli etkendir (Rad ve Yarmohammadian 2006:11).

Empati başka insanların duygusal yapısını anlama yeteneği, insanlara duygusal tepkilerine göre uygun davranış biçimleri geliştirme becerisidir(Goleman 2002:18). Empati, liderlerin farklı karakterlere sahip ya da başka kültürlerden insanlarla iyi ilişkiler geliştirmelerini ve onları anlayabilmelerini sağlar(Goleman, Boyatsiz ve Mckee 2002:255). Soysal beceri, ilişkileri yürütme ve şebeke kurma, ortak zemin bulma ve yakınlık sağlama yeteneğidir(Goleman 2002:18). Liderlerin sosyal anlamda beceri sahibi olmaları hem örgüt içindeki, hem de dış çevreleriyle iletişimlerinde, katkı sağlayıcı ilişkiler geliştirmelerini sağlar.

2- Analitik Düşünce ve Kavramsal Düşünce

Analitik düşünme özelliği bir durum veya bilginin, neyi, ne şekilde etkileyeceğini veya sonuçlarının neler olabileceğini görmek anlamına gelir. Analitik düşünme becerisi, liderlerin fırsatları görebilmelerine, krizleri çözebilmelerine veya önleyebilmelerine olanak sağlayan düşünsel bir beceridir(Baltaş 2003:120). Analitik düşünce becerisine sahip liderler örgütün içinde bulunduğu durumu iyi analiz edebilir ve doğru stratejiler oluşturarak örgütü başarıya yönlendirebilir. Liderlerin önemli özelliklerinden biri olan kavramsal düşünce, başkaları için açık olmayan bağlantıları, tutarsızlık ve karşıtlıkları fark etmek, karmaşık durumlarda anahtar olayı veya hareketleri tanımlamak, nesneler arasındaki benzerlik ilişkisini görmek anlamına gelmektedir(Baltaş 2003:121).

3= Tutarlılık y© Kararlı Olmak

Tutarlı olmak, kişinin amaca yönelik tüm davranışlarında, değer çerçeveleri içerisinde hareket etmesi anlamını gelirken, kararlı olmak kişinin hedeflediği sonuca kesintisiz ve istikrarlı bir şekilde gitmesini sağlayan nitelik ve davranışlarım ifade etmektedir(Öztürk 1998:68). Liderin söyledikleriyle davranışları arasında tutarlılık olmalı ve bu tutarlılık zaman içinde de devam etmelidir. Liderin astlarından beklediği davranışları öncelikle kendisinin sergilemesi beklenir. Lider, otoritesini olumsuz etkileyecek çelişkilerden kaçınmalıdır(Baltaş 2003:115). İyi bir liderin, hem bireysel olarak yüksek etile değerlere sahip olması, hem de onun bu değerlerinin kurumsal değerlerle örtüşmesi gerekir(Baltaş 2003:39). Lider belirlediği vizyon ve hedefleri kararlı, ısrarcı ve kendine güvenli bir tavırla savunur; bu kararlılığını açık bir şekilde göstererek, kendisini izleyen insanların güvenini sağlar. Lider, kararlılığını takipçilerine disiplin vermek için değil ilham vermek ve onları motive etmek için kullanır(Akiş 2004:66).

4- Yönlendirme, Yol Gösterme ve Geliştirme

Liderler birlikte çalıştıkları ekip elemanlarının gelişimine önem gösterir, kimi zaman onları yönlendirici bir rol üstlenir. Bu gelişmenin ön şartı, iş görenlere zaman ayırmaktır (Baltaş 2003:117). Liderlik özelliğine sahip yöneticiler, örgütte insana, insan kalitesine, insanın eğitimine ve gelişimine önem verir; iş görenlerin daha iyi yetişmesini ve gelişmesini sağlamak için eğitim programları, kurslar, konferanslar, paneller ve seminerler düzenleyerek iş görenlerin işlerinde gelişmelerini ve yükselmelerini sağlarlar(Özsalmanlı 2003:142). Ayrıca, iş görenlere örnek olunması ve yapılan işte sahip olunan tecrübe ve becerilerin onlarla paylaşılması, onların işlerinde kendilerine sağlayacağı katkıların yanı sıra işletmede disiplin ve güvenin oluşmasına ve liderin daha çok benimsenmesine de katkı sağlar(Bradt 1999:131).

Birçok ekipte insanlar ya büyük tabloya fazla odaklanmaları sebebiyle detayların izini kaybetmekte ya da detayların içinde kaybolup büyük tabloyu görememektedir. Bu noktada da ekip elemanlarının, bakış açılarındaki eksiklikleri gidermek görevi liderlere düşmektedir (Buzan, Dottino ve Israel 2001: 266). Liderler, astlarını yönlendirirken, onların yaptıkları işin önemini kavramalarını sağlamalı, o işin önemiyle ilgili bilgi vermelidir. Astlar yaptıkları işleri görevleri olduğu için değil, kendileri istedikleri için yapmalıdır. Liderin vizyona ulaşması, ancak insanları motive etmesi ve onlara ilham vermesiyle mümkün olabilir. Lider önemli engellere rağmen, insanları doğru yöne doğru harekete geçirir. Bunu yaparken onların duygularına ve değer sistemlerine seslenir(Baltaş 2003:107}. Liderler iş görenlerin belirlenmiş amaçlara yönelmelerini ve bu amaca uygun davranışlarda bulunmalarını sağlamak için öncelikle insan davranışlarını ve bu davranışların nedenlerini iyi bilmelidir(Zel 2006:77).

5- Öngörü Sahibi Olmak ve Risk Almak

Geleceğe dönük öngörü sahibi olmak, işletmenin geleceğiyle ilgili olarak sürekli yeni fikirler geliştirmeyi, kurumun amaçları ve stratejik gelişimiyle ilgili olarak görüşler sunmayı, gelecekte doğabilecek fırsatlar ve risk unsurları konusunda öngörü sahibi olmayı içerir (Baltaş 2003:136).

Liderler, insanların becerilerini geliştirmelerinde ve çabalarını yönlendirmelerinde, onlara yol gösterecek net bir geleceği tanımlama yeteneğine sahip olmalıdır(Dulevvicz ve Higgs 2005:106). Liderler gelecekteki pazarları ve stratejik fırsatları göz önünde tutarak konuları ele almalı ve sorunlara çözüm bulmalı, gelecekteki riskleri ve gelişim potansiyellerini kestirebilmeli ve bu doğrultuda iş görenleri yönlendirebilmelidir. Lider önüne çıkan fırsatları iyi değerlendirmek ve kullanmak zorundadır. Ortamın ve geleceğin belirsizliğine rağmen, lider fırsat maliyetlerini ve potansiyel başarısızlık maliyetlerini iyi değerlendirerek seçim yapmak ve bazı riskleri üstlenmek yükümlülüğünü taşımaktadır (Zel 2006:236).

6= Yaratıcılık ve Yenilikçilik

Yaratıcılık genel anlamıyla diğer insanların farkına varamadıkları olguları görebilmektir. Yaratıcılık girişimcilik ile birleştiğinde daha anlamlı olur(Baltaş 2003:118]. Liderler yaratıcı olmakla birlikte, örgüt içinde yaratıcı fikirlerin ortaya çıkmasını teşvik edici bir anlayış taşımalı; iş görenlerin, işte kendilerini özgür hissetmelerini, yaratıcı olmalarını, alışılmış kalıpların dışında düşünmelerini sağlamalı ve desteklemelidir(Kelleher 1999:51).

Liderler aynı zamanda sorunları algılama yeteneğine sahip, değişim için başarılı, yaratıcı bir mimar olmalıdır(Keçecioğlu 1998:109). Başarılı liderler, sezgilerine güvenen ve birçok kişinin gözden kaçırdığı ayrıntıları yakalayan kişilerdir. Liderler, işletmede gelişme ve ilerleme sağlamak için yaratıcı düşünceye önem vermeli, yaratıcılığı engelleyen hususların farkında olup, bunları ortadan kaldırmaya çalışmalıdır(Çoroğlu 2003:36). Yenilikçi olmak, bilgiyi ve yeni bakış açılarını edinip bunları eldeki ürün, hizmet, ve politikalarda etkin olarak kullanmak anlamına gelir. Yenilikçilik özelliği taşıyan lider(Akiş 2004:298),

  •  Problemlere farklı çözümler getirecek yeni düşünce ve yaklaşımlar sunar,
  •  Genel kabul gören düşünce ve davranış normlarının dışına çıkar,
  • Yeni yaklaşımları dener,
  • Yeni fikirler üretir,
  •  Bir düşünce ya da vizyonu teşvik eder.
  • Girişimcidir ve yeni fikirleri kovalar.

Liderler, yaptığı ya da yönettiği işi iyi bilmenin ve konusunda uzman olmanın yanı sıra, öğrenmeye ve kendini geliştirmeye her zaman açık olmalıdır. Koşulların her an değiştiğinin bilincinde olan liderler, yeniliklere açıktır ve kendini geliştirme olanaklarını değerlendirmek konusunda isteklidir. Liderler, bilgi ve becerilerini sürekli güncel tutarak alanında sürekli gelişim sağlama çabası içindedirler(Kelleher 1999:51).

  • Pozitif Bakış Açısı

Pozitif bakış açısına sahip olmak önemli bir liderlik özelliğidir. Pozitif düşünen liderler geçmişteki başarılarını göz önüne alarak girişimlerde bulunurken, olumsuz düşünen liderler karamsarlığa kapılır ve risk almaktan çekinirler. Olumlu bakış açısına sahip liderler, fırsatları daha iyi görüp, güçlükler karşısında yılmadan azimle mücadele ettikleri için başarıyı yakalarlar(Çoroğlu 2003:31). Pozitif bakış açısına sahip olan yöneticiler, iş görenlerin kusurlarını aramak yerine, kusurlarını düzeltmelerinde onlara destek verir, şikayet etmek yerine çözüm üretirler(Burwash 1997:117).

Liderlerin ruh halinin ve buna bağlı olarak davranışlarının performans üzerinde önemli bir etkisi vardır. Olumsuz duygulara sahip bir lider, performansları düşük, olumsuz bakış açısına sahip iş görenlerle dolu bir örgüt yaratır. Neşeli, yaratıcı ve olumlu duygulara sahip bir lider ise her türlü meydan okumayla baş edebilen, ortak değerleri paylaşan bir kültür yaratır. Böyle bir örgütsel kültürde, iş görenler yaptıkları işte dahi iyi performans gösterirler ve işletme başarısına olumlu katkı sağlarlar(Çoroğlu 2003:32).

  • Güven Ortamı Yaratmak ve Güvenilir Olmak

Güvenilir ve dürüst lider, işletme kültürüne ve ahlaki değerlere önem vermeli, verdiği sözleri yerine getirmeli, sorumluluk üstlenmeli, astlar-üst ilişkilerinde ve iş görenler arasında yüksek bir güven yaratmalıdır(Çoroğlu 2003:38). Liderlerin iş görenlere duyduğu güven, takipçilerinin verilen hedefler doğrultusundan başarılı olacaklarına inanmasıdır. Liderin iş görenlere güvenmesi, onların gelişimine ve kişiliklerine önem vermesi, liderin güvenilirliğini arttıran en önemli etkenlerden birisidir. Lider ve iş görenler arasındaki güven duygusu karşılıklı ve eş zamanlı bir şekilde gelişir(Akiş 2004:74). Liderler ve izleyiciler arasında yüksek düzeyde karşılıklı güven, saygı ve yükümlülük ile nitelenen bir etkileşimin oluşması ve devam etmesi durumunda etkin liderlik ortaya çıkar ve bütünleşmiş amaç duygusuyla örgütsel amaçlara doğru daha kararlı bir şekilde yol alımr(Özutku, Ağca ve Cevrioğlu 2007:293).

9= Kişilerarası İletişim Becerisi

Kişilerarası iletişim becerileri diğer insanlarla iletişim kurmak, onlarla etkili şekilde çalışmak, motive etmek ve yönetmek için gerekli becerileri ifade etmektedir. İnsanları birlikte çalışmaya teşvik etmek, iş görenlerle ve diğer yöneticilerle etkili iletişim kurmak, iş ortağı ve kaynak sağlayıcı diğer işletmelerle uzlaşabilmek, iş görenler üzerinde güven oluşturmak ve yeniliği teşvik etmek için kişilerarası iletişim becerisi gereklidir(Bovee, Thill ve Mescon 2007:245).

Bütün yönetim faaliyetlerinin başarısı temelde iletişim sürecinin etkin işlemesine bağlıdır. Yönetimle ilgili verilen bütün kararlar, ulaşılan sonuçlar, olumlu veya olumsuz gelişmeler, işletmedeki ilgili kişi ve gruplara doğru aktarılmadıkça fazla bir şey ifade etmez. Bu nedenle, liderlerin iletişim becerilerinin yüksek olması işletme başarısı için bir zorunluluktur(Öztürk 1998:66). Liderin, hem örgüt içinde hem örgüt dışındaki dış çevre ile iyi ilişkiler geliştirmesi ve sahip olduğu vizyonu onlara benimsetebilmesi büyük ölçüde iletişim becerilerine bağlıdır.

10- Duygusal Olgunluk, Esnek ve Anlayışlı Olmak

Liderler, stresli ve yıkıntılı durumlarda bulundukları ortamda düzeni sağlayan kişilerdir. Liderler, bütünsellik içinde olaylara bakmalı, düzenleyici rolünü üstlenmeli, karşılaştığı zorluklara karsı duygusal olgunluk ve soğukkanlılıkla yaklaşabilmelidir (Özçelik 2007). Liderlerin zor ve beklenmedik durumlar karşısındaki tutumları, iş görenlerin bu durumlar karşısındaki tutumlarını doğrudan etkilemektedir.

Lider çevresindeki farklı fikirlere ve küçük hatalara karşı hoşgörülü olmalıdır. Yapılan her hatayı sert şekilde karşıladığında, iş görenler görüşlerini açıklamak konusunda isteksiz davranır ve lider-iş gören arasındaki güven ortamı zayıflar(Akiş 2004:93). Lider aynı zamanda işin yürütülmesinde kullanılan yöntem ve fikirler açısından da esnek olmalı, iş alanındaki gelişmelere ve değişen koşullara hızlı bir şekilde uyum sağlayabilmelidir.

11- Heyecan Yaratmak

Liderler örgütün geleceğiyle ilgili vizyon belirlerler ve kararlar alırlar. Oluşturulan vizyonun ve alınan kararların örgütü oluşturan bireyler tarafından benimsenmesi, örgütün başarısı ve geleceği için oldukça önemlidir. Bu nedenle, liderler astlarını doğrudan ya da dolaylı ilgilendiren kararlar alırken, bu kararların içeriğini, gerekliliğini ve katkılarını iyi anlatmalıdır. Liderler, aldıkları kararlar ve yaptıkları işlerle, geleceğe yönelik heyecan yaratarak, iş görenlerin motivasyonunu arttırmalıdır.

Sıralanan liderlik tutumlarını, daha çocuk denecek yaşta “karada yüzen donanma” dehasını gördüğümüz, önce imkansızlığı sonra Bizans’ı yenen Fatih Sultan Mehmet’te görmek mümkündür. Akıl ve kalp birlikteliğini ve sentezini beraber gördüğümüz, madde ve manayı tüm yönleriyle uygulayan bir padişah profili çizer bize Fatih. Hocası Akşemseddin iman, inanç ve manayı, Fatih ise akıl, güç, teknik ve maddeyi temsil eder aslında.

Örgütlerde yüksek performans için liderlerin sahip olması gereken yetenek ve kapasiteler şunlardır(Aktan 1997:87-88):

  • Yazılı iletişim. Organizasyonla ilgili gerçekleri ve bilgileri düzenli ve sistematik bir şekilde yazılı olarak çalışanlara ulaştırmak.
  • Sözlü iletişim. Organizasyonla ilgili gerçekleri ve bilgileri çalışanlar ve vatandaşlarla paylaşmak; onları dinlemek, görüş ve önerilerinden istifade etmek.
  • Problem çözme. Organizasyonda problemleri teşhis ve analiz etme ve en iyi çözümleri bulma konusunda çaba sarf etmek.
  • Kişilerin yeteneklerinden istifade etme. Organizasyonda çalışanların yeteneklerine en uygun işte istihdam edilmelerini sağlamak.
  • Organizasyondaki cinsiyet, ırk ve etnik kültür yapısı. Organizasyonda çalışanların cinsiyet, ırk, dil, etnik kültür çeşitliliğini dikkate almak ve bunlara saygı göstermek.
  • Vizyon. Organizasyonun geleceği ile ilgili uzun dönemi esas alan bir bakış açısını benimsemek ve uygulamak.

7. Yaratıcı düşünme. Organizasyonda gelişmeyi ve ilerlemeyi sağlamak için yaratıcı düşünceye önem vermek ve bundan istifade etmek.

S. FleksIMlite. Yeni enformasyona ve değişime açık olmak; beklenmeyen gelişmelere uyum gösterebilmek ve fleksibl olmak.

  • Karar verme gücü. Organizasyon amaçlarını gerçekleştirmek için doğru kararlar almak; alman kararların etkilerini süratle algılamak.
  • Liderlik Organizasyonda başarıya ulaşılması için çalışanları motive etmek ve iyi bir şekilde yönetmek; yönetimde dürüstlük, güven, açıklık ve çalışanlara saygıyı temin ve tesis etmek.
  • Anlaşmazlıklar. Organizasyon içerisindeki anlaşmazlıkları, fikir ayrılıklarını yapıcı bir tarzda düzenlemeye Ve çözmeye çalışmak.
  • Kendi kemdim yönetme. Çalışanların kendi kendilerini iyi bir şekilde yönetmeleri ve motive etmelerini sağlamada yardımcı olmak; çalışanların kendilerinin sahip olduğu güçlü ve zayıf yanlarını bulup çıkarmalarına yardımcı olmak; kendi kendine öğrenme ve kendi kendini geliştirme yaklaşımının çalışanlar arasında yaygınlaşmasını sağlamak.
  • Görüşme ve işbirliği. Organizasyonda başarıya ulaşılması için yönetim ve çalışanlar arasında işbirliğinin geliştirilmesine çalışmak; problemlere ortak çözüm bulma konusunda görüşmeler yapmak, Consensus’a ulaşma konusunda çaba sarf etmek.
  • Planlama ve değerlendirme. Organizasyonda uzun dönemi esas alan bir planlama ve strateji oluşturulmasını sağlamak; planın uygulanmasından sonra elde edilen sonuçları değerlendirmek; organizasyonda durum analizi yaparak eksiklikleri ve hataları tespit etmek, organizasyonun sahip olduğu fırsatlardan istifade etmeye çalışmak.

İS. Mali yönetim. Organizasyonun harcamaları ve gelirleri ile ilgili olarak etkin bir bütçe oluşturulmasını ve mali yönetimin geliştirilmesini sağlamak.

16. İnsan kaynaklarının yönetimi. Organizasyonda yönetimin sahip olduğu güç ve otoriteyi diğer birim ve kişilerle paylaşmalarını sağlamak; çalışanlara yetki devretmek; çalışanları tanımak ve saygı göstermek, çalışmalarım ödüllendirmek; tüm çalışanlara adil ve eşit bir şekilde muamele etmek.

  • Müşteriye yönelik hizmet verme. Müşterilerin ihtiyaçlarını en iyi şekilde karşılayacak türde hizmet vermek; daha iyi ve kaliteli hizmet sunulması için kararlı olmak ve organizasyonda etkinlik artırmaya çalışmak.
  • Dış çevreden haberdar olma. Organizasyon dışındaki atmosfer ve iklimden haberdar olmak; organizasyonu etkileyecek dış ekonomik, politik ve sosyal trendleri izlemek.
  • Grup çalışması. Organizasyonda grup çalışmasını tesis etmek; çalışma grubu içerisinde güven ve işbirliğini oluşturmak; grup çalışma ruhunu kurumsallaştırmak.
  • Teknoloji yönetimi. Organizasyonda modern teknoloji araçlarından istifade etmek.
  • İç kontrol/bütünlük. Organizasyon içerisinde bütünlüğü sağlamak için iç kontrol mekanizmalarını oluşturmak.
  • Teknik yeterlilik. Teknik ve uzmanlık isteyen alanlarda yeterli olmak; mühendislik, hukuk, muhasebe gibi alanlarda yeterli teknik personele ve bilgiye sahip olmak.

E- YÖNETİCİ-LİDER KARŞILAŞTIRMASI

Yönetimin önemli araçlarından liderlik kavramı çoğu zaman yöneticilik kavramı ile aynı anlamda kullanıldığı halde bu terimler oldukça farklı anlamlar taşımaktadır. Yönetim faaliyeti hem insan davranışlarını, hem de insanları doğrudan etkilemeyen fonksiyonları da içine almaktadır. Oysa liderlik insan ve davranışı ile ilgilidir ve yönetimin sadece bu yönünü kapsamaktadır. Yönetim organizasyonun devamı ile hiyerarşik bir oluşumla ilgili bir kavramdır. Yönetimde planlama, örgütleme, koordine etme, yöneltme-yönlendirme ve kontrol gibi fonksiyonlar yerine getirilir. Liderlik, etkileme fonksiyonun temel eylemlerinden birisidir (Arıkan v.d.2001:286].

Liderin öncelikli fonksiyonu örgütün temel amaçlarını veya gelecek için vizyonunu belirlemek ve bunlara ulaşmak için stratejiler geliştirmektir. Buna karşılık yöneticinin işi bu vizyonu uygulamaya geçirmektir(Greenberg ve Baron 2003:471-472).

Lider-yönetici ayrımına ilişkin genel bir değerlendirme yapılacak olursa; kurumlarda yöneticilik daha çok, kurumu temsil etme, grup gayretini koordine etme ve amaçlar doğrultusunda personeli yöneltme eylemi ve işlevidir. Kurumsal ve yönetimsel liderlik ise, yöneticinin, aynı zamanda doğuştan gelen liderlik gücü ve yeteneği île, astlarını etkili ve verimli bir şekilde çalıştırabilme, onları gönül gücüyle etkiîeyebilme yeteneğidir. Zira bir kurumda yönetici, kurumun fiziki ve beşeri kaynaklarının başında bulunan resmi kişi; lider ise, kurumda çalışanların benimsediği, fikirleri ve ilkeleri etrafında birleştiği ve bütünleştiği kişidir. Çünkü liderlik, en kısa tanımıyla, insanları etkileme sanatıdır. Bu yüzden bir yöneticinin kurumda aynı zamanda lider olabilmesi için, astları tarafından benimsenmesi Ve izlenmesi şarttırfŞimşek ve Fidan 2005:117).

Liderlikle ilgili kaleme alman eserlerde, liderlikle yöneticiliğin ayın şeyler olduğu yönündeki görüşlerin yanında ikisinin kesinlikle birbirinden farklı olduğunu savunan görüşler de mevcut olagelmiştir. Bazı yazarlar da liderliği yöneticiliğin işlevlerinden yalnızca biri olarak görmektedirler. Günümüzde, bu fikirlerden liderlikle yöneticiliğin kesinlikle birbirinden ayrı olduğu, yöneticiliğin mevcudu korumak ve sürdürme, liderliğin ise değişime öncülük etmek ve onu sağlamakla ilgili olduğu yönündeki görüşler ağırlık kazanmaktadır.

Yönetici sessiz ve sakin bir şekilde hedefini belirleyip, ekibine açıklarken, lider kendini çok uzun süre etkili kılacak vizyonunu oluşturarak ve bu vizyonu renkli ve inandırıcı bir biçime sokarak, tutkulu bir şekilde açıklar ve coşkusunu ekibiyle paylaşır. Yönetici çalışanlarına, mevcut yetkinliklerini göz önünde bulundurarak görev dağıtımı yaparken; lider çalışanlarına yeni sorumluluklar vererek onların yeni yetkinlikler kazanmalarını sağlar. Yönetici çalışmanın doğru yapılması için çalışanları sürekli denetlerken, lider çalışanlarının yetkinliklerini geliştirip ve onları motive ederek özdenetim süreci oluşturur. Yönetici çıkan sorunları çözer. Lider ise çalışanlarını yetkinleştirerek ve motive ederek, sorunlarını kendilerinin çözmesini sağlar. Söz konusu işlevler arasında lideri, yöneticiden ayıran en belirgin işlev ise, yaygın kabule göre, çalışanlarını motive edebilme işlevidir. Bu saptamadan yola çıkarak çalışanlarını motive edebilen yönetici liderdir demek yanlış olmayacaktırfİncir 2001:33).

Örgütsel amaçlar doğrultusunda çalışanların örgütsel davranışlarını etkilemeye çalışan liderler, resmi olabileceği gibi gayri resmi de olabilir. Bu da yönetici ve lider arasındaki farkı karşımıza getirmektedir. Örgütün sevk ve idaresinden resmen sorumlu olan yönetici, örgüt çalışanlarınca etkili bir kişi, bir lider olarak kabul edilebilir veya edilmeyebilir. Çünkü yöneticiye verilen bu resmi otorite, liderlik için gerekli gücü her zaman beraberinde getirmeyebilir. Oysaki lider, örgütün sevk ve idaresinden resmen sorumlu olsun ya da olmasın, örgütün amaçlarını ve ideolojisini belirleyen ve bunlar doğrultusunda çalışanları yönlendirip harekete geçirebilen kişidir. Bir örgüte veya topluma vizyon aşılayan liderler; fırsat ve seçenekler yaratan, problemleri ve alternatifleri açığa çıkaran, moral ve birlik sağlayan, başkalarına ilham verip geleceğe ilişkin bir vizyon yaratarak daha iyi bir örgüt sözü verebilen kişilerdir. Çalışanları da etkileyen bir özgüvene, iyimserliğe ve başkalarının asla üstlenmeyi hayal bile edemeyecekleri görevleri üstlenmelerini sağlayan bir harekete geçirme güçleri vardır. Kısacası gerçek liderler, sadece astlarına yetki tanımakla kalmayıp, onların güdülenmesini sağlayarak zaman içinde onları birer lidere dönüştürmeye çalışan kişilerdir(Vural 2005:101). Liderlik bazı şeylerin nasıl başarılacağı, yöneticilik ise başarılmak istenen şeylerin ne olduğuyla ilgilidir. Buna göre yöneticilik, işleri doğru düzgün yapmaktır. Basit bir benzetmeyle yöneticilik, başarı merdivenini tırmanmaktaki becerikliliği, liderlik ise merdivenin doğru duvara dayalı olup olmadığını görmeyi gerektirmektedir(Şimşek ve Fidan 2005:54).Yöneticiler verimliliği ve etkinliği sürdürmeye ve artırmaya çalışırlarken, liderler başında bulundukları örgütü yönlendirmeye çalışırlar. Liderlerin yöneticilerden daha çok risk alması beklenir. Liderler sıra dışı bir performans düzeyini motive edebilirler, izleyenlerde gurur ve güven oluştururlar (Arslan 2001:29).

Bennis’e göre,”yönetmek”, neden olmak, başarmak, sorumlu olmak, yürütmek anlamı taşırken; “liderlik”, etkilemek, gidilecek yönde rehberlik etmek ve faaliyete geçmek anlamına gelir. Bennis ise, lider ile yönetici arasındaki bazı farklılıkları şu şekilde ifade etmektedir(Arıkan 2001:285):

Tablo 3- Yönetici ve Lider Özelliklerinin Karşılaştırılması

  • Yöneticidir. Düzeni sürdürür. Koruyucudur
  • Sistem ve yapı merkezlidir.
  • Kontrol eğilimlidir.
  • Kısa bakış açısına sahiptir.
  • Nasıl ve ne zaman sorularına önem verir.
  • Alt yönetsel kademelere bakış Mevcut durumu kabul etme eğilimi Yerleşik normlara uygun işgören İşi doğru yapan
  • Yenilikçidir
  • Farklılık yaratır
  • Geliştiricidir
  • Birey merkezlidir
  • Güveni özendiricidir
  • Uzun bakış açısına sahiptir.
  • Ne ve niçin sorularına önem verir.
  • Çevreye bakış
  • Mevcut durumu sorgulama eğilimi Kendisinin elemanları Doğru işi yapan

Lider vizyonu oluşturmakla kalmaz bunu çalışanlar ile paylaşır. Yönetici ise başkaları tarafından oluşturulan vizyonu uygular. Mecazi anlamda belirtmek gerekirse liderler, yöneticilerin içinde yaşayacakları ve mücadele edecekleri hayaller kurarlar. Liderler risk alma konusunda cesurdurlar fakat yöneticiler risk almaktan çekinirken riskleri azaltmaya çalışırlar. Başarılı bir lider eksiklik üzerine asla odaklanmaz, güvenle ve inançla vizyonu takip eder ve vizyonun tüm çalışanlara ilham vermesini sağlar(Taylor 2003:45). Liderlik daima değişimle ilgilidir, her değişim de liderlik gerektirir. Dolayısıyla yöneticilik çapraşık çevre şartları içinde organizasyonun düzenli ve tutarlı sonuç üretmesiyle, liderlik ise organizasyona

yeni vizyon vererek değişimleri gerçekleştirmekle ilgilidir(Koçel 2005:586}.

Lider ile yönetici arasındaki farkı belirleyen bir unsur da “güç” faktörüdür. Güç, insanların davranışlarına etki etmek için potansiyel bir yetenektir. Yöneticinin gücü organizayon içindeki mevkisinden gelir, çünkü yöneticinin gücü organizasyonel yapıdan gelir, sürekliliği sağlar ve bu güç yapı içindeki sorunları çözmeyi sağlar. Liderlik gücü ise belirlenmiş amaçlar ve değerlerden ilham alır. Liderlik gücü vizyonun, yaratıcılığın ve organizasyondaki değişimin gelişmesine yardımcı olur(Daft 2003:515).

Tablo 4- Yönetim ve Liderlik Karşılaştırması

YÖNETİCİLİK LİDERLİK
Yaratıcı Problem Çözme AracıÖrnekler İçinde ÇalışmakBir Sistem İçinde Çalışmakİnsanları ve Olayları Hareket, Metod ve Tekniklerle Ayarlamakİnsanları Birer Araç Olarak KullanmakYatırımcı Davranışlarda Bulunmak Fırsatlar Karşısında Açık Gözlü Olmak, Hayal ve Vizyonunu Bu Fırsatları Kendi Menfaatine Çevirmede KullanmakYeni Fikirler ÜretebilmekSistem Üzerinde Çalışmakİnsanlara İlham Vermede Zorlayıcı Olmayan Doğal Bir Yeteneğe Sahip Olmakİnsanların Saygı ve İlgisini KazanmakHizmet Davranışlarında Bulunmak

Kaynak: Hinterhuber ve Friedrich 2002:195.

Yöneticilik, taban çizgisinde bir odaktır ve:” Bazı şeyleri en iyi nasıl başarabilirim?” sorusuna cevap arar. Liderlik ise tavan çizgisiyle ilgilenir: “Başarmak istediğim şeyler nedir?” sorusuna cevap arar. Yönetim başarı merdiveninin basamaklarının en hızlı nasıl çıkılabileceğini araştırır; liderlik ise, merdivenin dayanağı duvarın, doğru duvar olup olmadığıyla ve ne kadar sağlam olduğuyla ilgilenir. Zaleznik’e göre yönetici, kararların nasıl alındığı ve nasıl haberleşildiği ile ilgilenen kişidir. Lider ise, alınması gereken karar nedir ve astlara ne iletilmelidir ile uğraşan kişidirfÇırpan 1999: www.active.com).

Liderle yöneticiler arasındaki farklar, bulunduğu koşullara hâkim olanlar ile ona teslim olanlar arasındaki farklar gibidir. Bundan başka büyük ve önemli farklar da vardır(Altılar 2002:231):

  • Yönetici uygular, lider yenilik getirir.
  • Yönetici süreklilik sağlar, lider geliştirir.
  • Yönetici düzene, lider kişilere dayanır.
  • Yönetici denetime lider kişilere güvenir.
  • Yönetici işleri doğru yapar, lider doğru iş yapar.

Liderlik; yenilik ve başlatma ile ilgili her şeydir. Yönetim kopyalama ve var olan durumu sürdürme üzerine yoğunlaşır. Liderlik yaratıcı, uyum sağlayıcı ve çeviktir. Liderlik ufuk çizgisine bakar(Altılar 2002:231).

Lider, hareketlilik, etkileşim, canlılık ve karizma ile ilgili iken; yönetici, hiyerarşi denge ve kontrol ile ilgilidir. Bennis’in “21. Yüzyılda yaşamı sürdürmek için yeni nesil liderlere ihtiyacımız olacaktır, yöneticilere değil.” görüşü düzensiz değişken ve belirsiz bir çevresel” ortamda liderlerin ne derece etkin ve hâkim olacağını belirtmektedir(Ülker 1997:179).

Yönetici kavramı değişik disiplinler tarafından farklı bakış açılarıyla tanımlanmıştır. Sosyologlara göre yönetici, bir sınıf ve statü sisteminin bir parçasıdır. Çünkü yöneticiler herhangi bir gruba bilgilerini getiren seçkin kişilerdir. Modern toplumlarda artan ihtiyaç beraberinde yöneticinin üstün zekâlı ve eğitim görmüş olmasını getirmektedir. Siyasetçilere göre yönetici, devlet örgütlenmesiyle ilgilenen kişidir. Devlete ait her türlü faaliyeti yürütür. Bu bağlamda yönetici, emir veren, hükmeden ve otoriter bir kişidir. İktisatçılara göre yönetici, üretim faktörlerini bir araya getiren ve koordinasyonunu sağlayan kişidir. İşletmecilere göre ise yönetici, işletmenin iyi işlemesini sağlayan kişidir(Karalar ve diğerleri 2002:97)

Lider kültürleri yaratır ve değiştirir, yönetici ise mevcut kültüre göre hareket eder. Yöneticiler karmaşaya odaklanmışken, liderler

gelecek için yeni vizyon oluşturur ve izleyicilerine bu vizyon etrafında toplanmaları için ilham kaynağı olur. Liderliğin daha çok doğuştan gelen bir yetenek olduğu kabul edilmektedir. Yöneticilik ise eğitimle, sorumluluk almayla gelişebilen bir olgudur. Ancak liderlik özelliklerinin hepsinin doğuştan kazanamadığını, düzenli eğitim ve örgüt iklimiyle geliştirilebildiğini de söyleyebiliriz. İşletme boyutunda önemli olan örgüt yapısının bu özellikleri ödüllendirici, dolayısıyla özendirici nitelikte olmasıdır[Baltaş a.g.e.:108]

Yöneticiler daha çok mevcut durumun korunmasını ve dengesini amaçlarken, lider keşif peşindedir. Liderler önce kendi yapmak istedikleri şeylere odaklanırlar. İzleyicilerin onları mutlaka takip etmeleri zorunluluğunu hissetmezler. Yöneticilerin çıkış noktası ise etrafındakileri aynı amaca yöneltmektir. Bir başka deyişle lider yola çıkar ve takip edilir. Yönetici ise çalışanların çalışmasını takip eder. Liderlik ve yöneticilik arasındaki bir diğer fark da amaçların ve hedeflerin netleştirilmesi konusundadır. Lider, izleyicileri için amaçları daha çok belirginleştirmelidir. Oysa yönetici bunların zaten bilinmesi gerektiği varsayımından hareket eder. Yöneticilik düzen sağlamak ve düzeni korumak anlamına gelirken liderlik değişimle başa çıkma becerisi anlamına gelir[Kotter 1990:86}.

Aşağıdaki tabloda yönetici ve lider arasındaki bazı önemli farklılıkları bulabiliriz.

Tablo 5- Yönetici-Lider Farkı

YÖNETİCİ LİDER
– mevcut durumla ilgilenir – gelecekteki durumla ilgilenir
– karmaşıklığı çözmeye çalışır – belirsizliği çözmeye çalışır
– işleri doğru yapar – doğru işi yapar
– yeterlilik üzerinde durur – etkinlik üzerinde durur
– politikalar oluşturur – prensipler oluşturur
– olan biteni görür ve duyar – hiçbir ses yokken duyar, karanlıkta
– çözümler bulur görür
– mevcut sorunlarla öncekiler arasın – problemleri belirler
daki benzerlikleri bulur – mevcut sorunlarla öncekiler ara
  sındaki farklılıkları bulur
  • başarılı bir çözümün tekrar işe yarayabileceğini düşünür
  • kısa menzilli perspektif sahibidir
  • nasıl ve ne zaman üzerinde durur
  • bitiş çizgisine odaklanır
  • taklitçidir
  • mevcut durumu kabullenir
  • devamlılığın peşindedir
  • gelişime yoğunlaşır
  • gücünü pozisyonundan alır
  • teknik beceri sergiler
  • izleme becerisi sergiler
  • çalışan uyumuna önem verir
  • taktik planlar geliştirir
  • standart prosedürler belirler
  • analitik karar verme eğilimindedir
  • riske karsı tedbirlidir
  • etkileşimsel iletişim biçimi uygular
  • başarı anlayışı kalitede yatar
  • karmaşadan uzak durur
  • detayları planlar
  • performans standartları oluşturur
  • başarılı planları izler
  • değişik çözüm arayışlarına girişir
  • uzun menzilli perspektif sahibidir
  • neden ve niçin üzerinde durur
  • ufuk çizgisine odaklanır
  • orijinaldir
  • mevcut durumu sorgular
  • değişikliğin peşindedir
  • değişime yoğunlaşır
  • gücünü kişisel etkiden alır
  • vizyon satma becerisi sergiler
  • ikna becerisi sergiler
  • çalışan bağlılığına önem verir
  • stratejik planlar geliştirir
  • politikalar belirler
  • sezgileriyle karar verme eğilimindedir
  • gerektiğinde risk alır
  • dönüşümsel iletişim biçimi uygular
  • başarı anlayışı çalışan katılımında yatar
  • durağanlıktan uzak durur
  • strateji ve vizyon geliştirir
  • mükemmellik standartları oluşturur
  • yeni trendlere göre planları değiştirir

Kaynak: Colvard, J.E. 2003, Managers vs. Leaders, www.ebscohost.com, Hart ve diğerleri 2005:22, The Sorts of Leadership

Yönetimin genel kabul gören tanımı, “belirli amaç ya da amaçlara varmak üzere finansal, fiziksel, beşeri ve bilgi bazlı kaynakları sağlama, bu kaynakları etkin ve verimli kullanabilecek kararlar alma ve bu kararlan uygulatma süreçleri toplamı” olarak ifade edilmektedir. Yönetici de “belirli bir zaman içinde amaçlara ulaş-

mak için çaba harcayan, işleri arasında uygun bir bileşim sağlayan kimse” olarak tanımlanmaktadır(Eren, 1991:3 ). Diğer bir ifade ile yönetici, “başkaları adına çalışan, önceden belirlenen amaçlara ulaşmak için çaba harcayan, işleri planlayan, uygulatan ve sonuçları denetleyen kişidir”(Sabuncuoğlu ve Tüz 1995:179). Bu tanımlar bağlamında yöneticilik, “bir grubun ya da örgütün belirlenen amaçlara ulaşması için çaba harcama işbirliği ve etkin karar alma sürecidir”(Tosun 1990:11). Lider, grup üyeleri tarafından hissedilen ancak açıklığa kavuşmamış olan ortak düşünce ve arzuları benimsenir bir amaç biçiminde ortaya koyan ve grup üyelerinin potansiyel güçlerini bu amaç etrafında faaliyete geçiren kimsedir(Eren 2001:465). Diğer bir deyişle; liderlik, bir grup insanı belirli amaçlar etrafında toplayabilme ve bu amaçları gerçekleştirmek için onları harekete geçirme, bilgi ve yeteneklerinin toplamıdır, Bu bağlamda anlaşılacağı gibi, yöneticilik bir “süreci”, liderlik ise insanları etkileyebilme gibi bir “fonksiyonu” ifade etmektedir. Dolayısıyla yönetici “süreçleri yöneten” kişi iken, lider “insanları etkileyen ve arkasından sürükleyen” kişidir(Werner 1993:16). Liderlik, izleyenleri istekli bir şekilde amaçları gerçekleştirmeleri için teşvik etme ve etkileme sürecidir(Newstroom ve Davis 1993:22.2). Yönetici belirlenmiş amaçlara hizmet etmektedir oysa lider amaçları kendi saptamaktadır(Sabuncuoğlu ve Tüz 1995:181). Yönetici “işi doğru yapan”, lider ise “doğru iş yapan” olarak tanımlanmaktadır(Bennis 1989:7).

Yöneticilik hak ve yetkidir, liderlik güç ve yetenektir. Bir yönetici, başarılı ve etkili olabilmek için aynı zamanda lider olmalıdır. Yönetici, ancak lider yönetici olduğu taktirde etkili ve başarılı olabilmektedir. Lider olamayan bir yönetici, yönetimde etkili ve başarılı olamamakta ve yükselememektedir. Her lider aynı zamanda yönetici olabilmektedir ancak her yönetici gerçek ve fiili lider olamamaktadır(Peker 2001:54). Temelde yönetim karmaşıklık ile uğraşır. İyi bir yönetim olmayınca, büyük kuruluşlar kendi varlıklarını tehdit eden bir düzensizlikle karşı karşıya kalmaktadırlar. İyi bir yönetim işletmeye belli bir düzen ve uyum getirmektedir. Sonuç olarak da hem kalite hem de karlılık yükselmektedir(Yalçın 1994:53).

Yönetimin karmaşıklıkla uğraşmasına karşın liderlik değişim ile uğraşmaktadır. Bunun nedenlerinden birisi iş dünyasındaki hızlı değişimdir ve büyük rekabettir. Hızlı teknolojik gelişmeler, uluslar arası rekabet, iş gücünde meydana gelen demografik değişimler bu önemi daha da arttırmaktadır. Büyük değişimler, işletmenin varlığını devam ettirebilmesi ve yeni iş dünyalarında rekabet edebilmesi için şarttır. Değişime açık ve değişim için aktif rol oynayabilen liderler, işletmelerinin iş dünyasında rakiplerine göre bir adım önde olmalarını sağlamaktadırlar. Bu bağlamda yönetimin karmaşıklıkla, liderliğin ise değişimle uğraşması bu iki kavram arasındaki temel farklılığı oluşturmaktadır(Yalçın 1994:54). Yöneticiler insanlarla bir olaylar zincirinde ve karar alma aşamasında oynadıkları role göre bağlantı kurmaktadırlar oysa liderler düşüncelerle ilgilenmektedirler. Yöneticinin ilgisi işlerin nasıl yapıldığıncladır, liderin ilgisi ise olaylar ve kararların çalışanlar için ne anlama geldiğindedir. Yöneticilik eğitimi almış kişiler güçlü birer lider olmayabilirler. Belki güçlü bir lider de iyi bir yönetici değildir, önemli bir nokta bu iki kavramın birbirlerinden üstün olmadıklarıdır. Bu iki kavram aslında birbirlerinden farklı fakat aynı zamanda birbirlerini tamamlayan kavramlardır. Her ikisinin de kendine has özellikleri ve fonksiyonları bulunmaktadır. Özellikle her gün daha da karmaşık bir hal alan dinamik iş dünyasında başarı için her ikisi de vazgeçilmez bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır(Yalçın 1994:61).

SONUÇ

Liderlik, yönetim bilimi alanında son derece önemli olan ve son yıllarda üzerinde çok çalışılan konuların başında gelmektedir. Tüm örgütlerin en önemli öğesinin insan olması, insan öğesinin de ihtiyaçlarını karşılamada ve amaçlarına ulaşmada örgütlenmesi zorunluluğu, liderliği ve yöneticiliği zorunlu kılmaktadır. Küresel boyutta ortaya çıkan gelişmeler, örgütlerin yeni ve bu duruma uygun liderlik formlarını bulmasını gerektirmiştir. Dolayısıyla, kuramsal ve uygulamalı liderlik çalışmaları gittikçe yoğunlaşmaktadır.

Yöneticilik ve liderlik, her zaman birbirine çok karıştırılan, fakat temelde birbirinden faklı iki kavramdır. Bu iki kavramın bu kadar çok karıştırılmasının nedeni; tanım ve sınırlarının kesin olarak çizilememiş olmasıdır. Liderlikle ilgili olarak literatürde en çok ele alınan konu liderlik ve yöneticilik arasındaki farklar olmuştur. Zamanımızın çoğulcu, karmaşık ve hızla değişen iş dünyası koşullarında yöneticilik tanımıyla sınırlanan bir rolün başarı getiremeyeceği açıktır. Sanayi devriminden sonra geçerli olan insanın kurumsal makinenin bir parçası olarak görülmesi anlayışı yerini daha iyi eğitimli, daha bilinçli ve daha çok şey isteyen bir iş gücü karşısında daha farklı bir düşünceye bırakmıştır. Bunun dışında hızla değişen müşteri taleplerine ve hızlı bir şekilde büyüyen rekabet koşullarına ayak uydurup çabucak tepki verme gereği yöneticilik tanımını aşan bir durumdur.

Son yirmi otuz yıl, liderlik olgusuna olan ilginin ve buna paralel olarak konuya ilişkin çalışmaların büyük ölçüde arttığı bir dönem olmuştur. Bu kavram ile ilgili birçok akademik çalışma yapılmış ve hala da yapılmaktadır. Bu çalışmalar, liderliğin içerdiği değişik boyutlar üzerine odaklanmış ve sonuçta liderliğin farklı boyutlarını vurgulayan değişik başlıklara sahip liderlik modelleri ortaya çıkmıştır. Dönüştürücü, karizmatik, vizyoner, stratejik liderlik ilk akla gelen modellerdir. Bu modellerin bir kısmında lider olarak kabul görmüş kişinin nitelikleri ortaya konmaya çalışılmış, bir kısmında ise lider davranışları üzerinde durulmuştur. Daha sonra geçerli olan modern anlayış çerçevesinde ise etkin liderlerin kişiliğinin, liderlik şeklinin ve davranışının liderin içinde bulunduğu koşullara bağlı olduğu kabul edilmiştir.

Lider, topluma yarar sağlayan değişimi yönetmek için, sorumluluğu; sezgi, zeka ve bilgiye dayalı karar ve uygulamalarla taşıyan kişidir. Liderlik ise bireyler tarafından gerçekleştirilen ve diğer bireylerin ortaklaşa yaratılan vizyona dönük olarak bir araya gelmelerini, istekli ve coşkulu olarak ortak hedefleri benimsemelerini ve bu hedeflerin gerçekleşebilmesi için güçlenerek bütün varlıkları ile katkıda bulunmalarını sağlayan enerjik bir süreçtir.

Örgüt yöneticilerinin örgütlerini daha verimli ve başarılı hale getirebilmeleri için liderlik vasıflarına sahip olmaları gerekir. Yani yönetici; örgütün amaçları ile çalışanların kişisel amaçlarını bağdaştırabilmeli, ortaya çıkan problemleri geniş bir bakış açısıyla gözlemleyerek çözüm getirebilme yeteneği gösterebilmeli, örgütün başarısı için yeni projeler üreterek onları gerçekleştirecek beceriye sahip olmalıdır.

Liderlik üzerine yapılan çalışmalarda birbirinden farklı liderlik kuramları ortaya çıkmıştır. Bu kuramların şekillenmesi ve geliştirilmesi, hangi tür liderliğin daha etkili ve başarılı olacağı konusunda yapılan araştırmaların sonucudur. Fakat yapılan tanımların ve ortaya çıkarılan kuramların ışığında tüm koşullarda uygulanabilecek tek ve en iyi liderlik stili yoktur sonucuna ulaşılmaktadır. Yani liderlik davranışı; duruma, ortama ve koşullara göre değişebilir. Etkili bir lider; ne zaman yol gösterici olacağına, ne zaman sadece gözlemci durumunda kalacağına şartlara göre kendisi karar verir.

Şüphesiz liderlik her dönemde önemli idi ancak dönüşümün çok önemli ve stratejik bir özellik taşıdığı günümüzde her zamankinden daha çok önem kazanmıştır. Dönüşüm ve onun liderliği süreci genel liderlik teorilerinden farklı özellikler taşımakta, izleyenlerini değişime inandırmakta ve motive etmekte, onları farklı olarak yeniliğe ve değişime dönük olmalarını sağlamaktadır. Bununla birlikte:

  • Vizyon ve misyon oluşturma,
  • Değişimin temsilcisi olma,
  • Ekip çalışması,
  • Karizmatik olma,
  • Esnek Yönetim Anlayışı,
  • Güvenilirlik ve Öz-güven,
  • Yetkilendirme (Güçlendirme),
  • Etkili İletişim ve Yüksek Motivasyon Becerisi,
  • Kendilerini değişim ajanı olarak tanımlama,
  • İlke merkezli,
  • Cesaretli,
  • İnsanlara inanan,
  • Yaşam boyu öğrenmeye önem veren,
  • Karmaşıklık, belirsizlik ve bilinmeyenlerle birlikte yaşama yeteneğine sahip,
  • Değerler tarafından yönlendirilen,
  • Kolay pes etmeyen,
  • Duygusal dayanıklılık, cesaret, risk alma gibi özellikler bu çağdaş liderlik paradigmasının temel özelliklerindendir.

Örgütlerin devamlılığını sürdürebilmek için değişimlere uyum sağlayabilme konusunda çok daha duyarlı ve hazırlıklı olmaları gerekmektedir. Aksi takdirde ayakta kalabilmeleri imkânsızlaşacaktır. Kuşkusuz, değişimlere ayak uydurma konusunda yapılacak tüm uygulamaların mimarları da yöneticiler olacaktır. Yöneticiler, astlarını değişimlere açık olma, benimseyebilme, yeni değişim fırsatları bulma konularında motive edecek kişilerdir.

Ekonomik anlamda sınırların kalktığı dünyada, çeşitli büyüklükteki örgütler benzer ekonomik koşullarda faaliyet göstermekte ve küresel boyutta birbiriyle rekabet etmektedir. Bu zorlu rekabet koşullarında örgütlerin başarılı olması, büyük ölçüde yenilikçi fikirlerin ve yaratıcılığın benimsendiği bir yönetim yaklaşımının sergilenmesine ve bu yönetim yaklaşımı sonucunda oluşacak örgütsel kültüre bağlıdır. Yenilikçi ve yaratıcı bir örgütsel kültürün oluşturulmasında temel sorumluluk, bu örgütlerin faaliyetlerinden sorumlu olan örgüt liderlerine aittir. Liderler, çeşitli stratejik kararları almada ve iş görenleri örgüt amaçları için çalışmaya yönlendirmede sahip oldukları sorumluluklar sebebiyle örgüt başarısı üzerinde belirleyici konumdadır.

KAYNAKÇA

AÇIKGÖZ, Ömer; Osmanlı Modernleşmesi İktisadi-Siyasi Dinamikler ve Kırılmalar, Ankara, Lotus Yayınevi, 2008.

AKIN, Bahadır H; “Strateji, Rekabet, Teknoloji Yönetimi”, Yeni Ekonomi, Konya, Çizgi Kitabevi, 2001.

AKİŞ, Z. T.; “Liderlikte Kadın” The Amrop Hever Group Yayımlanmamış Seminer Notları, 16 Mayıs,2002.

AKTAN, Coşkun Can; Değişim ve Yeni Global Yönetim, İstanbul, MESS Yayın No: 257,1997.

ALATON, L.; “Yönetici Kadınlar”, Kadınlar – Liderlik – Yöneticilik Sempozyumu, İstanbul, İstanbul Mülkiyeliler Vakfı, 1993.

ALTILAR, Niyazi;İçimizdeki Lider, İstanbul, Okumuş Adam Yayınları, 1. Basım, 2002.

ARIKAN, Semra; “Liderlik”, Yönetim ve Organizasyon, Ed. Salih Güney, Ankara, Nobel Yayıncılık, 2001.

ARMAĞAN, Mustafa; Düşüncenin Gökkuşağı Cemil Meriç, İstanbul, Profil Yayıncılık, Haziran, 3. Baskı, 2008.

ARSLAN, Mahmut; “Yönetim ve Organizasyonun Bazı Temel Kavramları” Yönetim ve Organizasyon, Ed. Salih Güney, Ankara, Nobel Yayıncılık, 2001.

ATAMAN, G.;İşletme Yönetimi Temel Kavramlar Yaklaşımlar, İstanbul, Türkmen Kitabevi, 2. Baskı, 2002.

AYDIN, Mustafa; Eğitim Yönetimi, Ankara, Hatipoglu Yayınları, 1994.

AYKAN, E.; “Kayseri’ de Faaliyet Gösteren Girişimcilerin Liderlik Özellikleri”, Erciyes Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı:17, 2004/ 2, 213- 224,2004.

AVOLİO, J. Bruce; “The Great Leadership Migration to a Full Range Leadership Development System”, Kellogg Leadership Studies Project Working Papers, www.academy.umd.edu/scholarship/casl/KLSP/, 1997.

BAHADIROĞLU, Yavuz; Biz Osmanlıyız, İstanbul, Nesil Yayınları, Ağustos, 2010.

BAŞARAN, Ethem İbrahim; Yönetimde İnsan İlişkileri Yönetsel Davranış, Ankara, Gül Yayınevi, 1992.

BASS, B. M.; Bass & Stogdill’s Handbook of Leadership, Theory, Research and Applications, Third Edition, New York, The Free Press, 1990.

BENDER, P.U.;İçten Liderlik, İstanbul, (Çev.: İmren Kalyoncu- Fatma Can Akbaş), Hayat Yayıncılık, Eylül, 2006.

BELVİRANLI, A.; Yönetimde Son Trendler, Ekonomist Dergisi Eki, Ekim, 2006.

BAYKAL,Nur Baykal; Günü Kurtarma Sanatı II. Abdülhamid’in Yöneticilik Sırları, İstanbul, Sistem Yayıncılık, 3.Baskı, 2004.

BULUÇ, Bekir; “Bilgi Çağı ve Örgütsel Liderlik”,Yeni Türkiye Dergisi 21yy. Özel Sayısı, Sayı:20, Mart-Nisan 1998.

CAN H, AKGÜN A, KAVUNCUBAŞI Ş.; Kamu ve Özel Kesimde Personel Yönetimi, Ankara, HÜİİBF Yayın No: 18,1994.

ÇOLAK, İsmail; Osmanlı’nın Gizli Tarihi, İstanbul, Nesil Yayınları, Haziran, 2010.

ÇOROĞLU, Ç.; İş Dünyasında Geleceğin Yönetimi, İstanbul, Alfa Basım Yayın,

http://www.satisveliderlik.com/liderlik/liderin-ozellikleri.html., 2003.

ÇÖMLEKÇİ, F., AYDIN, N.; Genel İşletme, Eskişehir, T.C. Anadolu Üniversitesi Yayını No: 1268,2002.

DAFT, R. L.; Management, Sixth Edition, Thomson South Western, 2003.

ERASLAN, Levent; İlköğretim Okulu Müdürlerinin Dönüşümcü Liderlik Özellikleri, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Kırıkkale, Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2003.

ERDOĞAN, İlhan; İşletmelerde Davranış, İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi Yayınları, Yayın No: 242, 3. Basım, 1991.

EREN, Erol; Stratejik Yönetim, Ed: Timur, N., Eskişehir, T.C. Anadolu Üniversitesi Yayını, No: 1491, 2004.

EREN, E.; Yönetim ve Organizasyon (Çağdaş ve Küresel Yaklaşımlar), İstanbul, Beta Basım Yayım Dağıtım A.Ş., 6. Baskı, Nisan, 2003.

EREN, Erol; Yönetim ve Organizasyon, İstanbul, Beta Basım Yayım Dağıtım, 2000.

ERİNÇİN, Ö.; “Kadın Yöneticilerin Liderlik Özelliklerinin Astlarının İş Tatmini Üzerindeki Etkisi”, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, T. C. Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kamu Yönetimi Anabilim Dalı, İnsan Kaynakları Yönetimi Bilim Dalı, İstanbul, 2005.

ERGEZER, B.; Liderlik ve Özellikleri, Ankara, Ocak Yayınları, 2003.

ERTÜRK, Mümin;İşletmelerde Yönetim ve Organizasyon, İstanbul, Beta Bas. Yay. Dağ. A.Ş., 3. Basım, 2000.

GANNON, M. J.; “Management, An Integrated Framework”, Baskı: 2, Boston, Toronto, 1982.

GİBSON, J.L., IVANCEVİCH, J.M., DONNELLY, Jr.J.H.; Organizations: Behavior, Structure, Processes, Tenth Edition, Irwin McGraw- Hill, 2000.

HERSEY, Paul, BLANCHARD, H. Kenneth ve JOHNSON, E. Dewey; Management of Organizational Behavior: Leading Human Resources, Prentice- Hall, Inc., Upper Saddle River, New Jersey, Eighth Edition, 2001.

HICKS, H.; “Örgütlerin Yönetimi: Sistemler ve Beşeri Kaynaklar Açısından,”, (Çev: Osman Tekok ve diğerleri), Ankara, Turhan Kitapevi, 1979.

HÍNTERHUBER, H.H., FRİEDRİCH, S.A.; “The Technology Dimensión of Strategic Leadership The Leadership Challenge For Production Economists”, International Journal Of Production Economics, No.77,191-203., 2002.

İNALCIK,Halil; “Doğu-Batı” Makaleler /, Ankara, Doğu Batı Yay., 2005.

İNCİR, Gülten; “Motivasyonu Uyaran Belli Bir Lider Kişilik Yapısında ya da Belli Bir Lider Davranış Biçiminden Söz Edilebilir Mi?”, Verimlilik Dergisi, sayı 2, s.31-46., 2001.

KEÇECİOGLU, Taner; Liderlik ve Liderler, İstanbul, Kal-Der Yayınları, 1998.

KIR, K. C.; “Patron ve Profesyonel Yöneticilerin Liderlik Tarzları”, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, T.C. Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yönetim ve Organizasyon Anabilim Dalı, İstanbul, 1995.

KONUK, N.; “Türkiye’deki Küçük ve Orta Boy İşletmelerde Liderlik Davranışının Örgüt Kültürüne Etkisi (Halil Mağazaları Örneği]”, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, T.C. Marmara Üniversitesi, Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Enstitüsü, Sosyoloji ve Antropoloji Anabilim Dalı, İstanbul, 1997.

KOÇEL, T.,İşletme Yöneticiliği, İstanbul; Arıkan Basın Yayım Dağıtım Ltd. Şti., 10. Bası, Ekim, 2005.

KOÇEL, T.İşletme Yöneticiliği: Yönetim ve Organizasyon, İstanbul, Beta Basım A.Ş., 8. Bası, 2001.

MASOOD, S. A., D ANI, S. S., BURNS, N. D., BACKHOUSE C. J.; “Transformational Leadership and Organisational Culture: The Situational Strength Perspective”, Enginering Manufacture, Vol. 220, Issue 6., 2006.

O KAKIN, N., TINAZ, P.; “Orta Kademe Yöneticilerin Liderlik Tarzlarına Yönelik Bir Çalışma; Bankalarda Şube Müdürlerinin Liderlik Tarzları”, 21. Yüzyılda Liderlik Sempozyumu Bildiriler Kitabı, Cilt-1, Deniz Harp Okulu, 1-7, Tuzla, İstanbul, 1997.

ÖZSALMANLI, A.Y.; Türkiye’de Kamu Yönetiminde Liderlik ve Lider Yöneticilik, DEÜ, İİBF, Kamu Yönetimi Bölümü, 137-148., 2003.

ÖZUTKU, H., AĞCA, V., CEVRİOĞLU, E.; Lider-Üye Etkileşim Teorisi Çerçevesinde, Yönetici-Ast Etkileşimi ile Örgütsel Bağlılık Boyutları ve İş Performansı Arasındaki İlişki: Ampirik Bir İnceleme, Ulusal Yönetim ve Organizasyon Kongresi, Sakarya Üniversitesi.

ÖZTÜRK, A. [1998). Küreselleşen Dünyada Liderlik, Adana, Nobel Kitabevi, 2007.

REDHOUSE Sözlüğü, İstanbul, Redhouse Yayınevi, 1997.

SABUNCUOGLU, Z. TÜZ, M.; Örgütsel Psikoloji, Bursa, Ezgi Kitabevi, 2001.

SCHERMERHORN, J.; Management for Productivity, John Wiley and Sons, New York, 1993.

STOGDILL R. M.; “Handbook of Leadership. A Survey Theory and Research”, New York, The Free Press, 1981.

ŞİMŞEK, Nevin; FİDAN, Mehmet; Kurum Kültürü ve Liderlik, Konya, Tablet Kitabevi, 2005.

ŞİMŞEK, Şerif M.; Yönetim ve Organizasyon, Konya, Günay Ofset, 6. Basım, 2001.

ŞİŞMAN, Mehmet; Eğitimde Mükemmellik Arayışı, Etkili Okullar, Ankara, Pegem A Yayıncılık, 2002.

ŞİŞMAN, Mehmet; Öğretim Liderliği, Ankara, Pegem A Yayıncılık, 2002.

TANER, B., ÇETİN, S.; “Ağırlama İşletmelerinde Başarılı Lider Yönetici Tipo- lojisi: Kavramsal Bir Çalışma”, Seyahat ve Otel İşletmeciliği Dergisi, Yıl:2, Sayı:4, Ekim- Kasım- Aralık, 14-21., 2005.

TALUKAN, B., ERÇELİKAN, S.; Çokuluslu Şirketlerde Liderlik, İstanbul, Marmara Üniversitesi Yayınları, 1999.

TAYLOR, R.B.; “Leadership IsALearnedSkill”, Family Practice Management, Vol. 10, No.9,44-48,, 2003.

TINAR, Yaşar M.; “Örgütlerde Bir Rasyonelleşme ve İnşancülaştırma Aracı Olarak Öneri Sistemi”, Verimlilik Dergisi, Milli Prodüktivite Merkezi Yayını, Sayfa: 107-120., 1990.

ÜLKER, Gönül; Yönetici ve Lider, 21. Yüzyılda Liderlik Sempozyumu, Çilt:l, Deniz Harp Okulu, İstanbul, 1997.

VURAL, Z.Beril Akıncı; Kurum Kültürü ve Örgütsel İletişim, 2.bs., İstanbul, İletişim Yayınları, 2005.

YALÇIN, A.; Stratejik Yönetim ve Liderlik, İstanbul, İz Yayıncılık, 1994,

YUKL, A. Gary ve BECKER, S. Wendy; “Effective Empowerment in Organizations”, Organization Management Journal, Vol. 3, No: 3, s. 210-231., 2006.

ZEL, Uğur; Kişilik ve Liderlik, Ankara, Seçkin Yayıncılık, 1. Baskı, 2001.

SOSYAL DEVLETIN EĞİTİM İŞLEYİ VE TÜRKİYE’DE EĞİTİM SİTEMİ

Mehmet Merve ÖZAYDIN

Giriş

İnsan onurunun korunması ye toplumda bununla uyumlu bir hayat yaşanması tüm sosyal sistemlerin insana ilişkin önemli bir hedefidir. Bu hedef bireysel olduğu kadar toplumsal dengenin sağlanması ve toplum hayatında devamlılığın sağlanması gibi bir takım toplumsal hedefleri de içerir, Bireylerin bu hedefe ulaşmada maddi ve manevi varlıklarını korumak ve gelişimini sağlamak, devletin sosyal bir görevi olarak kabul edilmektedir. Devletin vatandaşlarına ve topluma yönelik gerçekleştirdiği doğal işleyişin dışında olan müdahale ve düzenlemeler, devletin daha işlevsel bir organizasyon olarak tanımlanmasına neden olmuştur. Bu işlevlerin sosyal endişelere bağlı olarak geliştiği durumlar devletin sosyal devlet olarak tanımlanmasına neden olmuştur,

Sosyal devletin bireyi koruma anlayışının, sadece maddi alana yönelik bir düzenleme olmayıp aynı zamanda kişiliğin korunması, gelişimi ve kendisine toplumda saygın bir yer edinmesini de sağlayan bir mana bütününü içerdiğini de söylemek mümkündür. Bu durum eğitimin sosyal işlevinin belirlenmesi ve hak temelli bir uygulama olarak da gelişmesine neden olmuştur. Günümüz dünyasında neo-liberal merkezli politikalar her ne kadar madde ve ekonomi merkezli bir anlayışla sosyal vurgusunu sımrlandırsa da, eğitimin insana dönük yüzü bunun sosyal bir hak olma niteliğini zedeleyememiştir. Bireyde davranış değişiklikleri yaratan süreç olarak tanımlayabileceğimiz eğitim kavramı, bu davranışın kendisine sağladığı/ sağlayacağı avantajlar yönüyle “eşitlik” vurgusuna muhtaçtır. Aksi bir izah sosyal devletin adalet prensibi ile çelişki yaratacaktır.

Batı literatüründe daha çok refah devleti olarak karşılığını bulan sosyal devlet anlayışı, sanayi devriminin başından itibaren toplum hayatını düzenlemenin de bir yöntemi olmuştur. Devletin toplumuna yönelik bu kadar işlevsel bir pozisyon yüklenmesi hiç şüphesiz bir üretim değişiminden ibaret değildir. Sanayi toplumunun ve kültür modernleşmesi yükselişinin kaçınılmaz bir özelliği olarak sekülerleşmeyi gören sekülerleşme tezine göre modern bilim “geleneksel inançları daha az akla yatkın bir duruma getirmiş, yaşam dünyalarının çoğullaşması dinsel sembollerin tekelini kırmış; kentleşme, bireyci ve anomik bir dünya oluşturmuş, ailenin öneminin aşınması dinsel kurumları daha az ihtiyaç duyulan bir konuma düşürmüş, teknoloji; herşeye kadir Tanrı fikrinin daha az gerekli ve akıl dışı bir kalıba sokarak, insanlara kendi çevreleri üzerinde daha fazla denetim sağlama olanağı tanımıştır. Maddi kültürdeki bu gelişme materyalist değerlerin Batı medeniyetinde daha da güçlenmesine ve maddeye dayalı tek boyutlu hayat tarzının toplum tarafından itirazsız kabulüne yol açmıştır. (Şimşek 2010:162-163) Toplumsal sorunların çözümünde önemli fonksiyonları olan aile ve din kurumunun etkinliğini bu süreçte kaybetmesi, devletin bu kurumların fonksiyonlarını da üstlenmeye çalışan geniş bir organizasyona dönüşmesine neden olmuştur. Zaman içerisinde bu fonksiyon tam anlamıyla icra edilemediği gibi, kriz dönemlerinde neo-liberal politikaların eleştirilerine de muhatap olmuştur. Batıda Refah Devleti anlayışı, iyi yaşama ulaşma noktasındaki başarılarının yanında devletin sorumluluğunun sınırlandırılması gibi deneyimlere de sahiptir.

Sosyal devletin ağırlıklı olarak sanayi devrimi ve sonuçlarına bağlı bir süreçte gelişme göstermesi, işlevlerinin de bu alanda yoğunlaşmasına neden olmuştur. Dolayısıyla sosyal güvenlik ve çalışma hayatının düzenlenmesine ilişkin işlevlerin sağlık ve eğitim gibi diğer işlevlere oranla, sosyal devleti tanımlamada daha büyük ağırlığa sahip olduğu söylenebilir. Sosyal devletin ilk uygulamalarının sosyal sigorta ağırlıklı olması, bu konudaki uzmanlığının gelişmesine ve refah uygulamalarında bu konunun ağırlık kazanmasına neden olmuştur. Dolayısıyla sosyal güvenlik konuları yakınsamanın yüksek düzeyde gerçekleştiği bir alan olurken, eğitim farklı politika deneyimlerinin oluştuğu bir alan olmuştur.

  1. SOSYAL DEVLETİN EĞÎTİM İŞLEVİ

Sosyal devletin eğitim işlevi ulusal ve uluslararası hukuk metinlerinde yerini bulmuştur. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 26. maddesinde eğitim hakkının herkes için belirlenmiş olması, ilk ve temel eğitimin parasız olması düzenlemesi de fırsat eşitliğinin sağlanmasına yönelik bir vurguyu içermektedir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 42. maddesi de “kimse eğitim ve öğretim hakkından yoksun bırakılamaz” hükmü ile eğitim hakkını tüm vatandaşları için belirlemiştin

Eğitim düzenlemelerinin gelir dağılımı üzerindeki ilk etkisi kişiler arasında şans eşitliğini sağlayıcı özelliğidir. Bu durum gelir ile eğitim arasındaki fonksiyonel ilişkiyi de tanımlamaktadır. Bu yüzden eğitim politikası gelirin hem birincil hem de ikincil dağılımında önemli bir role sahiptir. Devletin eğitimi herkese eşit fırsatta sunabilmesinde; eğitime başlama ilgili tüm engellerin ve sınırlandırmaların kaldırılması, devletin bu konudaki imkânlarının artırılması ve devletin artan oranda doğrudan ve dolaylı eğitim harcamalarını üstlenmesi bazı önlemler olarak sıralanabilir. (Aksu 1993:54)

Eğitimin kişinin verimlilik düzeyinde ve dolayısıyla gelirinde oluşturduğu etki de gelir dağılımı pozisyonunda önemli bir değişim yaratır. Kişi almış olduğu eğitim sayesinde işgücü piyasasında katma değeri daha yüksek olan bir iş bulabilme şansına sahip olacaktır. Hanehalkı düzeyinde yapılan gelir anketlerinde bu durumun örneklerine sıklıkla rastlamak mümkündür. (Türkmen 2002:47) Toplumsal refahın önemli ölçüde bireye bağlı niteliği bireylerin gelirlerindeki bu gelişmenin toplumsal refaha da yansımasını sağlamıştır. Bütün bunların yanında nitelikli insangücü sayısının artması ve işgücü kalitesinin yükselmesi, siyasal istikrarın sağlanması, piyasayı canlandırıcı etkisi, milli gelir üzerindeki etkileri, sağlık hizmetleri maliyetlerini düşürmesi ve suç oranlarındaki azalma kaliteli bir eğitim neticesinde ortaya çıkan toplumsal faydalardır. (Şener 1997:1-4; Alp 2008:124)

Eğitim, bir toplumun yaşam tarzının belirlenmesindeki zihniyetini, kültürünün gelecek kuşaklara sağlıklı olarak aktarılmasındaki milli hassasiyetini, toplum kalkınmasını ve toplumun varlığının temel varoluş ilkelerini koruyan ve geliştiren bir niteliğe sahiptir.

(Akın, Şimşek, Erdem 2007:7) Bu özellikleri ile eğitim günümüz toplumlarında ekonomik ve sosyal kalkınmanın temel öğesi haline gelmiş ve insan haklarına saygılı, kişilik gelişimini destekleyen eğitim programları önem kazanmıştır. Eğitim politikalarının içeriği, iyi bir vatandaş yetiştirmeyi öngören programların yerine, bireyin değerlerini gözeten, aile ve ferdin taleplerini dikkate alan müfredat ve programlara yönelmiştir. (Atalay 1998:1093)

Sosyal devletin en önemli fonksiyonlarından biri hiç şüphesiz eşitliktir. Sosyal devlet, yasa önünde eşitlik ilkesini şans ve olanak eşitliği getirerek tamamlamak ister. Buradaki temel hedef, insanların arasında şans ve olanak eşitliği sağlayarak yasa önünde eşitliği daha etkili kılmaktır. (Göze 2005:389) Sosyal devletin eğitim işlevi de eşitlik fonksiyonu uyarınca fırsat eşitliğinin sağlanması şeklinde algılanmalıdır. Sosyal devlet anlayışında eğitimde fırsat eşitliği, başta mali olmak üzere ayrımcılığa esas olabilecek tüm engellerin kaldırılmasını içerir. Bunun yanında bireylere sahip oldukları ilgileri, becerileri, yetenekleri yani diğer bir ifade ile bireye ait potansiyeli tespit etmek ve geliştirmek de eğitimde fırsat eşitliğinin bir parçası durumundadır.

2. TÜRKİYE’DE EĞİTİM SİSTEMİNİN ORGANİZASYONU

Türk milli eğitim sistemi, örgün ve yaygın eğitim olmak üzere iki bölümde yapılanmıştır. Örgün eğitim okul öncesi eğitim, ilköğretim, orta öğretim ve yüksek öğretim olmak üzere dört kademeden oluşmaktadır. Yaygın eğitim ise örgün eğitim sistemine hiç girmemiş veya herhangi bir kademesinde bulunan ya da ayrılmış vatandaşlara örgün eğitimin yanında ya da dışında düzenlenen eğitim, öğretim, rehberlik ve uygulama faaliyetlerinin tümünü içermektedir. (MEB 2009:XI-XV)

Türkiye’de eğitim hizmetlerinin yürütülmesi, gözetimi ve denetlenmesinden sorumlu olan Milli Eğitim Bakanlığı’ııın bu sorumluluğu eğitim hizmetlerinin sadece denetlenmesini değil, aynı zamanda değerlendirme ve geliştirilmesini de içermektedir. Bakanlık bu izleme ve değerlendirme görevini, okul düzeyinde okul yöneticileri, yerel ve ulusal düzeyde de denetim ve ar-ge sistemi aracılığı ile yerine getirir. Türk eğitim sisteminde karar süreçlerini destekleyen ya da kararlara katılan çeşitli danışma organları da vardır. Ulusal düzeyde Bakanlığın en yüksek danışma organı niteliğinde olan “Milli Eğitim Şurası” birkaç yılda bir toplanan ve eğitimle ilgili kesimlerin katıldığı bir kuruldur. Bunun yanında mesleki ve teknik eğitimle ilgili ulusal düzeyde karar ve danışma organı olan “Mesleki Eğitim Kurulu”, Bakan tarafından oluşturulan “Özel İhtisas Komisyonları”, yöneticilerin katılımı ile oluşan “Müdürler Kurulu”, okul düzeyinde “Okul Aile Birlikleri” ve üniversite düzeyinde “Üniversite Öğrenci Konseyleri” diğer danışma birimleridir. (MEB 2008:12-13)

Türkiye’de her düzeydeki kamu kurumlarının finansmanında “kamusal finansman” sistemi ağır basmaktadır. İlköğretimin iki finansman kaynağı mevcuttur. Bunlardan biri merkezi bütçeden aktarılan kaynaklar iken diğeri il özel idarelerince ayrılan yerel paylardır. Ortaöğretimin finansmanında merkezi bütçe kaynakları esastır. Burada mesleki teknik ortaöğretime destek sağlayan Mesleki Eğitimi Geliştirme ve Yaygınlaştırma Fonundan da söz edilebilir. Yüksek öğretimde ise üç ana finansman kaynağı mevcuttur. Bunlar; merkezi bütçe, öğrenim ücretleri ve döner sermaye gelirleridir. Toplam bütçe içinde merkezi bütçe kaynakları ağırlıklıdır. Her ne kadar kamu eğitim kurumlarının ana finansman kaynağı kamu ise de özellikle ilköğretim ve ortaöğretim düzeyinde, ailelerin okulların işletme giderlerine doğrudan mali katkıları da yaygın bir uygulamadır. Eğitim kurumlarının bütçeleri; personel, yatırım, mal ve hizmet alımı, cari transferler ve sosyal güvenlik ödemelerinden oluşmaktadır. (MEB 2008:12-13) Milli eğitim sisteminin mali yapısı merkeziyetçi bir görünümdedir. Finansman yapısının bu merkeziyetçi yapısı teşkilat yapısının ve örgütlenme anlayışının da bu temelde şekillenmesine neden olmuştur.

3. TÜRKİYE’DE EĞİTİM SORUNLARI VE SOSYAL DEVLET ANLAYIŞI

Türkiye’de sosyal devlet anlayışının eğitim sorunlarını algılama biçimine geçmeden önce Türk sosyal devlet geleneğinin bazı özelliklerinden söz etmek gerekmektedir. Sosyal devletin algılanma şekli ve uygulamaları çoğu zaman eğitim sistemindeki yapısal sorunların da kaynağını oluşturmuştur. Türk devlet yapısında sosyal haklar, insan haklarının bir parçası, onun özgürlüğünün tamamlayıcısı olarak pozitif hukukça düzenlenmesine karşın, devletin bir borç olarak değil, kendiliğinden üstlendiği bir görev olarak algılanmaktadır.(Başbuğ 2005:108) Bu durum çoğu kez Türk devlet geleneğinden beslenen devletin belirleyici ve güçlü pozisyonundan kaynaklanmaktadır. Sosyal, siyasal ve ekonomik yapıda doğrudan belirleyici durumda olan devlet, bu alandaki olumsuzlukları gerekçe göstererek değişken bir sosyal devlet modeli ile vatandaşlarının karşısına çıkmıştır. Türk devlet geleneğindeki “devlet baba” figürünün toplumca kolay kabul görmesi, devletin ihtiyaçlara dayanmadan belirlediği sosyal devlet uygulamalarının karşılık bulmasına ve bu konudaki eleştirilerin de devletin bütünlüğüne yönelik algılanarak marjinalleştirilmesine neden olmuştur. (Özaydm 2011:32)

Türkiye’de sosyal devletin sosyal hakları belirlemeye ve ihtiyaçların tespit edilerek sistemli bir çözüm mekanizması oluşumuna dayanmayan fonksiyonu, evrensel hukuk normlarında karşılığını bulan eğitim hakkının da, tepeden inmeci bir yaklaşımla belirlenmesine neden olmuştur. Eğitimin sosyal yönündeki hassasiyetler bir yana ekonomik değerinin anlaşılabilmesinde dahi önemli aksaklıklar yaşanmıştır. Bu nedenle sisteme yönelik siyasi yaklaşımlar hep ön planda olmuş, çağın gerekleri ve bireylerin ihtiyaçları ile uyumlu bir eğitim politikasının temelleri oluşturulamamıştır. Uzakdoğu’daki birçok kalkınma öyküsünün temelini oluşturan eğitim kurumu, kalkınma gereksinimlerinden bağımsız olarak siyasi münakaşaların merkezinde tutulmuş ve ideolojik konumlanmanın ve korumanın aracı olarak görülmüştür.

Sosyal devletin eğitim işlevini yerine getirmesindeki en önemli fonksiyonlarından biri bu alanda yapmış olduğu harcamalardır. Sosyal devletin sosyal adalet hedefine yönelik olarak belirlemiş olduğu çeşitli müdahale yöntemleri mevcuttur. Bunların en önemlilerinden biri de fırsat eşitliğini sağalamaya yönelik yaptığı sosyal harcamalardır. Bu harcamaların özelliği, eğitim imkânına sahip olamayan bireylerin önündeki bu kısıtın kamu müdahalesi ile kaldırılmasıdır. Türkiye’de sosyal harcamaların niteliğinin belirlenmesi

ve tespiti kolay değildir. Kamu kesimi kavramının net bir olgu olmaması, harcama türlerinin tespitine ilişkin sorunlar ve bir giderin mükerrer olarak ifadesi belirgin hesaplama hataları olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle Türkiye’de eğitim faaliyetlerinden sorumlu olan Milli Eğitim Bakanlığı bütçesinin GSYH ve Merkezi Yönetim bütçesi içindeki payları incelendiğinde (Bkz.TabloI) istikrarsız sayılabilecek bir görünümle karşılaşılmaktadır. Yıllar itibarı ile bir artışın mevcut olmasına karşın bunun tüm eğitim organizasyonunu yüklenen bir kurum için yeterli bir düzey olmadığını da ifade etmeliyiz. Bakanlığın bütçe payı içerisindeki önemli bir kısmın personel giderlerine ayrılmış olması, yeni eğitim politikalarının geliştirilmesi ve desteklenmesi için gerekli finansman boyutundan yoksun olunduğunu da ortaya koymaktadır.

(TL)

YILLAR GSYH* Merkezi Yönetim Bütçesi  (1) MEB Bütçesi Millî Eğitim Bakanlığı Bütçesinin
GSYH’ye Oranı% Merkezi Yönetim Bütçesine Oranı%
2006 758.390.785.000 174.958.100.699 16.568.145.500 2,18 9,47
2007 843.178.421.000 204.988.545.572 21.355.634.000 2,53 10,42
2008 950.534.251.000 222.553.216.800 22.915.565.000 2,41 10,30
2009 952.634.796.000 262.217.866.000 27.883.696.000 2,93 10,63
2010** 1.098.807.000.000 286.981.303.810 28.237.412.000 2,57 9,84
2011** 1.214.852.000.000 312.519.107.330 34.112.163,000 2,81 10,92

* 2009 Yılına kadar Türkiye İstatistik Kurumu’nun www.tuik.gov.tr adresinden alınmış ve her yıl güncellenerek hesaplanmaktadır,

** GSYH’nın Gerçekleşmesi tahminidir. 2011 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısından alınmıştır.

Sosyal devlet uygulamalarının başarıya ulaşmasındaki en önemli unsurlardan biri de katılımcılıktır. İhtiyaçların tespiti, yardım ve desteklerin niteliğinin belirlenmesi, politika çözümlerinin oluşturulmasında ilgili tüm kesimlerin katılacağı diyalog ortamı büyük önem arz etmektedir. Türk eğitim politikalarının belirlenmesinde de bu danışma ve diyalog sürecinin oluşumu söz konusu olmamıştır. Avrupa Birliği ülkeleri ve Türkiye’de eğitim sistemine katılan aktörler incelendiğinde Türkiye’de merkeziyetçi bir finansman modelinin etkin olduğu görülmektedir. Türkiye’de eğitim sistemi ve sistemdeki çok sayıdaki değişiklik, veli, öğrenci ve diğer paydaşlara danışılmadan plansız ve programsız şekilde gerçekleştirilmiştir. Bu tür değişiklikler öğrenci ve velilerin yaşamlarını önemli ölçüde etkilemekte ve eğitimin asıl öznelerini karar verici olmaktan uzaklaştırmaktadır. (Gür 2005’ten; Gür, Çelik 2009:12) Milli eğitim sistemi içinde yapılandırılmış olan, Milli Eğitim Şurası, Mesleki Eğitim Kurulu ve Okul Aile Birlikleri gibi diyalog ve danışma kurulları sosyal devletin ihtiyaç duyduğu sosyal diyalog kurumunun işlevlerini yerine getirmekten uzak bir yapıdadır. Birçok Avrupa ülkesinde eğitimin finansmanı ve yönetimi paydaşlarla birlikte gerçekleşmektedir. (Bkz.TabloII) Türkiye’deki görünümün bu denli farklı olmasında milli eğitim sisteminin merkeziyetçi rolü kadar, diğer sosyal tarafların sorumluluk yüklenme alışkanlıklarının da eleştiri konusu yapılaması gerekmektedir.

Tablo II: AB Ülkeleri ve Türkiye’de Eğitimin Finansmanı

Ülke Finansman Türü
Almanya Eyalet Yönetimleri + Yerel Yönetimler
Avusturya Eğitim ve Kültür Bakanlığı + Eyalet Yönetimleri + Yerel Yönetimler
Belçika Eğitim Bakanlığı + Yerel Yönetimler + Sivil Toplum Örgütleri
Danimarka Eğitim Bakanlığı + Yerel Yönetimler
Finlandiya Eğitim Bakanlığı + Yerel Yönetimler
Fransa Eğitim Bakanlığı + Yükseköğrenim Araştırma Bakanlığı
Hollanda Eğitim, Bilim ve Kültür Bakanlığı + Yerel Yönetimler
İngiltere Yerel Yönetimler + Özel Kuruluşlar + Okul Yönetimleri
İrlanda Merkezi Fonlar + Yerel Kaynaklar

İspanya Eğitim Bakanlığı + Özerk Bölgeler ve Yerel Kaynaklar

İsveç     Eğitim Bakanlığı + Yerel Yönetimler

İtalya     Eğitim Bakanlığı + Yerel Yönetimler + Sivil Toplum Örgütleri

Lüksemburg    Eğitim ve Meslekî Öğretim Bakanlığı + Komünler + İşverenler

Portekiz            Eğitim Bakanlığı + Yerel Yönetimler + İşverenler

Yunanistan     Eğitim Bakanlığı + Sivil Toplum Örgütleri + Katla Payı ve Bağışlar

Türkiye Eğitim Bakanlığı + YÖK + Katla Payı ve Bağışlar

Kaynak: www.eurydice.org ve www.eurybase.org’ dan aktaran (Tuzcu 2006:161)

Mesleki eğitim hakkı da sosyal devletin insan onuruna yakışır bir iş bulması ve hayat sürmesi temelinde önemli bir işlevidir. Batı toplumlarının refah toplumu hedeflerine ulaşmalarında ücretli çalışanların ağırlıklı bir role sahip olduğu bilinmektedir. Bireyin düzgün bir iş ve saygın bir sosyal statüye sahip olmasında mesleki eğitim büyük bir öneme sahiptir. Mesleki eğitim sisteminin temel hedefi iş ve meslek alanları için gerekli işgücünün yetiştirilmesidir. Bu nedenle makro planda eğitim-istihdam ve kurumsal temelde okul- işletme ilişkisi büyük önem taşımaktadır. Eğitim sisteminin çıktılarının işletmeler ve işgücü piyasaları için en önemli beşeri girdi pozisyonunda olması, eğitim kurumlarının bu ihtiyaçları belirleyen ve buna çözümler üreten bir yapıda düzenlenmesini gerekli kılmaktadır. Türkiye’de mesleki eğitim sisteminin bu ilişkilerle uyumlu bir yapıda örgütlendiğini söylemek mümkün değildir. Eğitim kurumunun merkeziyetçi yapısı yönetişime yönelik tüm yaklaşımları reddederken, piyasanın da eleştiri ötesine geçemeyen bir tarzda konumlandığı görülmektedir. Meslek lisesi mezunları için piyasada belirlenmiş istihdam şartlarının memnuniyetsizlik oluşturması, yüksek öğretime devam etme konusundaki gayretleri artırmaktadır. Üniversite okumanın ve üniversite mezunu olmanın özellikle bu eğitime sahip olmayanlar tarafından statüsel bir ayrıcalık olarak tanımlanması, ailelerin, okul yöneticilerinin ve rehberlik uzmanlarının yüksek öğretim dışında hiçbir hedefi tanımamalarına neden olmaktadır. Meslek lisesi mezunlarının istihdam şartlarında belirgin farklılaşmalar yaşanmadan ve kamuoyundaki yüksek öğretime ilişkin yanlış inançlar giderilemeden mesleki eğitim sistemi için bir çözüm mümkün görünmemektedir.

Mesleğe yönlendirme konusunda yaşanan sorunlar da mesleki eğitimdeki diğer bir sorun alanını ifade etmektedir. Çalışma performansının artırılmasındaki en önemli unsur, bireyin sahip olduğu özellikler ile işin gerektirdiği nitelikler arasındaki uyumun sağlanmasıdır. Bu uyum, bireyin çalışma motivasyonunun da temel aracıdır. Ülkemizde mesleğe yönlendirme faaliyetleri ilköğretimin tamamlanmasından sonra yerine getirilmeye çalışılmaktadır. Özellikle mesleki eğitimde işe ilişkin becerilerin öğrenilmesi ve pratiğin aktarılması hususunda bu yaş aralığının geç olması, usta-çırak diyaloğunun sağlıklı bir şekilde gerçekleşmesini de engellemektedir. Mesleğe yönlendirmede aile ve çevresel faktörlerin baskın karakteri mesleki eğitim sisteminin gelişiminin önündeki bir diğer engeldir. Üniversite okumanın toplumda sahip olduğu prestij, ailelerin adeta servet sayılabilecek bedelleri dershanelere ödemelerine ve üniversite sonrasında çocuklarının uzun işsizlik sürelerine tanıklık etmelerine neden olmaktadır.

Türkiye’de 1980’li yıllardan itibaren uygulanan neo-liberal politikaların etkisi eğitim alanında da önemli ölçüde hissedilmiştir. Bu dönemdeki eğitim politikasındaki dönüşümlerin başlıcaları olarak; özel okulların yaygınlaşması, eğitim harçlarının ve katkı paylarının arttırılması ve özel dershanelerin çoğalması olarak sıralanabilir. (Topak 2007:226-227) Eğitim politikalarında erken yaşlarda yönlendirmenin sağlanamaması, eğitim kurumlarından çıkan büyük bir grubu üniversite kapılarına doğru itmektedir. Bu süreçte okulda verilen eğitimin sınav sisteminin gereklerini karşılamaması özel okulların ve dershanelerin tercih edilme oranını önemli öçlüde artırmaktadır. Öğretmen yetiştirme sistemine ilişkin insan kaynakları planlamasının etkin yapılamaması önemli bir öğretmen arzını ortaya çıkarmaktadır. Yeterli öğretmen talebinin olmaması, kamu kesiminde istihdam baskılarına, özel sektörde ise bu alandaki işgücünün istismarına neden olmaktadır.

Eğitimcilerin yetiştirilmesi sorunu da Türk eğitim sisteminin önemli bir sorun başlığıdır. Eğitim sisteminin organizasyonunda Milli Eğitim Bakanlığı’nın yüksek öğretimden sorumlu olmaması ve bu sorumluluğun Yükseköğretim Kuruluna ait olması, eğitim sisteminin işleyişinde önemli sorunlar doğurmuştur. Bu konuda iki kurum arasında koordinasyonu öngören yasal düzenlemeler mevcut olsa da uygulamada yaşanan farklılıklar giderilememiştir. (Gür; Çelik 2009:12} Bu farklılıkların eğitim sistemi üzerindeki en olumsuz yönü, eğitimcilere yönelik bir insan kaynakları planlama sisteminin gerçekleştirilememiş olmasıdır. Eğitim müfredatında yapılan değişikliler, bazı bölümlere olan talebi azaltmış ve hatta ortadan kaldırmış olduğu halde, bu yükseköğretim programlarına öğrenci alınmaya devam etmiştir. Bunun bir sonucu olarak eğitim aldığı alanda çalışamayan, farklı bir iş yapmak zorunda olan, yaptığı işi sevmeyen ve düşük verimle çalışan grupların içerisine öğretmenler de dahil olmuştur.

Türkiye’de eğitim politikalarının oluşumu ve uygulanmasında yaşanan aksaklıkları bunlarla sınırlı tutmak şüphesiz mümkün değildir. Okul öncesi eğitime katılım düzeyinin gelişmiş ülke ortalamalarının çok altında olması, başarı değerlendirme ve sınıf geçme sisteminin tıkanıkları, farkındalığa değil ezbere dayalı bir öğretim metodolojisinin tercih edilmesi ve öğretmenlere yönelik bir performans değerlendirme sisteminin kurulamamış olması sistemin çok sayıdaki sorunundan birkaç başlıktır. Eğitimin ekonomik ve sosyal sistemler için en büyük yatırım olduğu gerçeği unutulmadan ve kapsamlı bir programla yapısal sorunların ele alınması ihtiyacı vardır. Yirmi birinci yüzyılda lider ve güçlü ülke olmanın temel şartının bu ülkenin insanlarını en doğru şekilde eğitmek olduğu unutulmamalıdır.

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

Günümüz gelişmiş bilgi toplumları “siber eğitim” çağını yaşamaktadır. Eğitim tartışmalarının temelini bilgi ve teknoloji alanında yaşanan değişim ve gelişmeler oluşturmaktadır. Tüm dünyada eğitim sistemleri ve programları bu esas çerçevesinde revize edilmeye çalışılmaktadır. Nitekim 1990’lı yılların başından itibaren, birçok ülkenin eğitim sistemlerini hayat boyu öğrenme yaklaşımı ile yeniden yapılandırmak için harekete geçtikleri ve yasal düzenlemeleri gerçekleştirdikleri görülmektedir. Hayat boyu öğrenmenin amaçlarina ulaşmasında kişisel gelişim, toplumsal bütünleşme ve ekonomik büyüme ihtiyaçlarının da karşılanması öngörülmektedir. Bu yaklaşımla eğitimde tarafların rolleri yeniden tanımlanmış ve sürece katkı sağlamaları beklenmiştir. Öğrenciler, öğretmenler, okul yönetimleri, aile, sivil toplum kuruluşları ve devlet eğitimin tarafları olarak kabul edilmişlerdir. (DPT 2009:10)

Türkiye’de eğitim politikalarına ilişkin yapılabilecek en önemli tespit, sorunların farkındalığıdır. Uzun yıllardır gerek kurumsal gerekse sivil otoriterlerce yapılan eleştirilerin birçoğu sorunları tespit etmekten öteye geçememiştir. Çözüme ilişkin bir politika alanının oluşturulamamasmdaki en büyük etken ideolojik temelli bakış açıları ve konumlanmadır. Eğitimin çağın koşullarına göre değişme gereği önünde direnen statükocu-egemen yapı, eğitim sistemini ideolojik bir tartışmanın alanı haline getirmekten de çekinmemiştir. Sorunlar, ekonomik yapının ve teknolojik gelişimin talep ettiği insangücünü yetiştirmek üzerine değil, rejimin ve düzenin korunması gibi siyasi endişelere dayalı olarak tartışılmıştır. Eğitim sisteminin amacı bireylerin bilgi, beceri ve ilgi düzeylerinde farklılıkları tespit ederek onlara üretken bir fonksiyon kazandırmak yerine, iyi bir vatandaş prototipi oluşturmak olmuştur. Bunu sonucunda “iyi vatandaş” hedefine ulaşılamadığı gibi, beşeri kaynaklar da heba edilmiştir.

2023 vizyonu esas alınarak hazırlanan ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın en üst danışma organı olan Milli Eğitim Şurası, 2010 yılında yapılan 18. son toplantısında sorunları dört başlık altında toplayarak kararlar almıştır. Bunlar; öğretmenin yetiştirilmesi, istihdamı ve mesleki gelişimi; eğitim ortamları, kurum kültürü ve okul liderliği; ilköğretim ve ortaöğretimin güçlendirilmesi, ortaöğretime erişimin sağlanması, spor, sanat, beceri ve değerler eğitimi ve pskolojik danışma, rehberlik ve yönlendirmedir. Buradaki tüm sorunların tespitine katılmakla birlikte, ivedi bir yöntemle çözüm iradesinin ortaya konulması gerekmektedir.

Sosyal devlet uygulamalarının yani sosyal politikaların başarıya ulaşmasının temel koşulu, soruna muhatap olan tüm tarafların katılımı ile politika çözümlerinin oluşturulmasıdır. Türkiye’de devlet geleneğinin bir görünümünü oluşturan jakoben anlayış, sosyal devlet anlayışı ile temel bir çelişkiye sahiptir. Anayasamızda yer alan sosyal devlet anlayışının bir gereği hak temelli uygulamaların toplum hayatında hakim kılınması önemli bir gerekliliktir. Bu hakkın önemli bir boyutunu da eğitim hakkı oluşturmaktadır. Devlet bu hakkın bir gereği olarak fırsat eşitliğini korumakla yükümlüdür. Eğitimin özel ve kamu yönü arasında niteliksel bir dııalizme izin verilmeden ve eğitim hizmetleri piyasalaştırılmadan bu faaliyetlerin görülmesi büyük önem taşımaktadır.

Sosyal devlet anlayışı toplum hayatının devamlılığının sağlanmasına yönelik işlevlere de sahiptir. Bu işlev kültürün de eğitim politikaları içinde ayrı bir başlık olarak düzenlenmesini gerekli kılmaktadır. Eğitimin bir yönü de toplumun yaşama tarzının belirlenmesindeki zihniyeti, kültürün gelecek kuşaklara aktarılması konusundaki hassasiyeti, toplum kalkınmasını ve ideal insan* inşasını sağlayan bir fonksiyona sahip olmasıdır. Bu amaçların gerçekleşmesi, o toplumun kültür ve zihniyet dünyasına uygun bir eğitim paradigmasını gerekli kılmaktadır. Bu eğitim paradigması, kendi kültür sistemi ile barışık, bu sistemin özüne saygı duyan, gelişmelere cevap verebilecek esneklikte dinamik bir zihniyet temeline sahip eğitim politikaları ile inşa edilmelidir. (Akın, Şimşek, Erdem 2007:7]

TÜBİTAK tarafından 2005 yılında hazırlanan Vizyon 2023 Eğitim ve İnsan Kaynakları Strateji belgesinde insana yatırım ve bunun sahip olması gereken özellikler, Türkiye’de eğitim politikalarının sahip olması gereken niteliklere de işaret etmektedir. Buna göre (TÜBİTAK 2005:4]; bilim ve teknolojide atılım süreci başlatmak ve geleceğin teknolojilerine egemen olmak isteyen Türkiye’nin enformasyon ve iletişim altyapısına yatırım yapması ve ulusal ölçekte bir insan kaynakları yönetimi sistemi kurması gereklidir. Bu sistem; eğitimde yapısal değişim, eğitimin teknoloji tabanlı düzenlenmesi, eğitici eğitiminde öncelik ve süreklilik, insan kaynaklarının geliştirilmesi ve ar-ge sisteminin iyileştirilmesi amaçlarını sağlayacak özelliklere sahip olmalıdır.

Eğitim politikaları bir toplumun gelecek nesillerinin refah düzeyinin belirlenmesinde büyük öneme sahiptir. Toplumun desteğini alamayan ve sosyo-kültürel dinamikleri ile uyuşmayan bir modelin başarı şansı bulunmamaktadır. Bu nedenle eğitim politikalarının toplumsal mutabakata dayalı ve çok katılımlı bir düzeyde ele alınması gereklidir. Bugün Japonya başta olmak üzere birçok Uzakdoğu ekonomisindeki başarının eğitim temelinde şekillendiği unutulmamalıdır. Bilimsel gerçeklerin ve gelişmelerin ışığında, yüksek sezgi yeteneğini sahip ve bunu kültürel gelenekleri ile harmanlayan insan inşası yeni dönem eğitim politikalarının temel hedefi haline gelmelidir. Devletin eğitim politikalarının belirlenmesindeki temel görevi, tepeden inmeci ve dayatmacı yaklaşımlara izin vermeden politika oluşturma sürecinde koordinasyonu sağlamak ve tarafların etkin ve katılımcı bir düzeyde sürece dahil olmalarına ve sorumluluk üstlenmelerine olanak tanımaktır. Eğitime erişimdeki her türlü engelin kaldırılması ve hizmet kalitesinin her düzeyde artırılarak uygulamalar arasındaki farklılıkların azaltılması hem devletin eğitime ilişkin sosyal fonksiyonunu icra etmesine hem de kişisel ve toplumsal gelişimin sağlanmasına hizmet edecektir.

21 YÜZYILDA “YILMAZ” TÜRK KİŞİLİK YAPISI VE TASAVVUF

CEMALETTIN PARILTI

Giriş

Sosyal bilimler alanında ve özellikle psikoloji alanında yapılan çalışmalar incelendiğinde, ele alınan kavramların çoğunlukla negatif kavramlar oldukları görülmektedir. Yılmazlık kavramı bunlar arasındaki nadir pozitif kavramlardan biridir. Bu konunun ortaya çıkışı yapılan araştırmalarda bazı çocukların oldukça zor şartlarda bulunan ailelerde dünyaya gelmelerine ve zorlu bir yaşam süreci geçirmelerine karşın bu zorlukların üstesinden gelebilecek güce ve cesarete sahip olmaları ve başarıya ulaşabildiklerinin görülmesi ile başlamıştır. Bireylerin yaşadıkları olumsuzluklara rağmen hayatla baş etme becerilerinin gelişmesi ve bu durumun onları etkin kılması olarak ifade edilebilecek olan yılmazlık, tasavvufla dâ yakından ilişkilidir. Özellikle yaşadıkları sorunlara karşı sabretme ve Allah’ın yardımı ile mevcut problemlerinin veya gelecekte karşı karşıya kalabileceği problemlerinin üstesinden gelebileceğini düşünme insanın hayata bağlanmasını sağlamakta ve mücadele gücünü arttırmaktadır.

Yılmazlıkla ilgili yapılan araştırmalar sonucunda yılmazlığın çok boyutlu bir nitelik olduğu içerisinde birçok kişisel niteliğin yanında bireyin içinde yaşadığı kültüre, karşı karşıya olduğu şartlara cinsiyete, yaşa ve içinde bulunulan zamana göre de değiştiği görülmüştür.Bu çalışmada yılmazlık özelliğinin kazanılmasında kültürel niteliklerimizden biri olan inanç sisteminin etkisi ve ortaya çıkardığı olumlu sonuçlara yer verilmiştir.

İnsanlar kaygıların, korkuların ve streslerin üstesinden gelinebilmeleri halinde yaşadıkları olumsuz durumlardan kurtularak bunları kendileri için bir avantaja dönüştürebilirler. İnsan korkularının aşmayı başarabilmesi halinde başarılı olur. İnsanın bunu başarabilmesinin en önemli yollarında biri mânevi gelişimini tamamlamış olmasıdır. İnsan hayal gücünü hep pozitif bir şekilde işletmeli ve olayları hayra ve iyiliğe yormalıdır(Derin, 2007:3).

Bu niteliklere sahip olan ve hayata bu bakış açısı ile bakan insanlar için karşı karşıya kalabilecekleri problemlerin üstesinden gelememe gibi bir endişe yaşamaları söz konusu olmayacaktır. Bu tür bir insan tasavvufta insan-ı kamil olarak nitelendirilirken psikoloji dalında ise kendini gerçekleştirmiş insan olarak nitelendirilmektedir. Kendini gerçekleştirmiş insan sahip olduğu potansiyeli ortaya koymuş, dünyevi tüm kaygılardan sıyrılmış, kendi çıkarlarının ön planda tutmadan kendini insanlığın hizmetine adamış bir kişi olarak değerlendirilir. Bu niteliklere sahip insanların incelenmesi sonucunda aslında birçok tasavvuf ehlinin kendini gerçekleştirmiş yani tasavvufi tabirle kamil insan oldukları görülebilecektir.

YILMAZLIK NEDÎR?

İngilizcede, yılmazlık özelliklerine sahip kişileri ifade etmek için çabuk iyileşen, kendini çabuk toparlayan, güçlüklerin üstesinden gelme yeteneği olan kişi anlamında “resilient” terimi, bir kişilik özelliği olarak da çabuk iyileşme gücü, zorlukları yenme gücü anlamında “resiliency” terimi kullanılmaktadır (Öğülmüş, 2001).

İngilizce “Resilience” kelimesi, Türkçede çabuk iyileşme gücü, zorlukları yenme gücü, toparlanma, dirençlilik, esneklik ve önceki etkinlik düzeyine dönebilme gibi anlamlarda kullanılmaktadır.

Bir kavram olarak yılmazlık ilk olarak Amerika’da ortaya çıkmıştır. 1960’lara kadar alkolik ailelerden gelenlerin, istismarcı bir eşe sahip olanların veya yaşamı tehdit altında olan kişilerin yaşamlarındaki bu zorlukların üstesinden gelerek, duygusal veya sosyal uyumsuzluk göstermemelerini ifade etmek için “ayakta kalanlar” (survivor) terimi kullanılmıştır. 1960’lı yıllardan itibaren ise bilimsel çalışmalarda yılmazlık”resiliency” aynı özellikleri ifade etmek için kullanılmaya başlamıştır (Tarter ve Vanyukov, 1999: 86).

Yılmaz “Resilient” ifadesi, hayatın zor koşullarına rağmen bu koşullara kolayca uyum sağlayabilen kişiler için kullanılan bir ifadedir (Luthar ve Zigler, 1991: 289). Ülkemizde bu konu ile ilgili çalışmalar incelendiğinde resilience kelimesinin farklı şekillerde kullanıldığı görülmektedir. Örneğin “resilience” kelimesi Öğülmüs (2001) tarafından “yılmazlık” olarak, Gizir, (2004) tarafından “psikolojik sağlamlık” olarak, Eminağaoğlu, (2006) tarafından”psikolojik dayanıklılık” olarak kullanıldığı görülmektedir. Türkçe literatür incelendiğinde psikolojik dayanıklılık ve psikolojik sağlamlık ifadelerinin de sıklıkla kullanıldığı görülmekle beraber bu çalışmada, aynı kavramın Türkçeye farklı olarak çevrilmiş biçimlerinden ilki olan yılmazlık kavramı kullanılacaktır.

Yılmazlık; yaşanılan zorlanmalara ve tehdit edici çevre şartlarına karşın başarılı bir şekilde uyum sağlama becerisine sahip olma ve bu şartlar altında dahi yoğun çaba göstererek başarılı olma şeklinde tanımlanmaktadır. Yılmazlık kavramı, zorlayıcı bir durumla karşı karşıya kaldığında pozitif bir şekilde uyum sağlayabilmeyi ifade eden psikolojik bir kavramdır (Masten ve diğerleri 1990:4).

Yılmazlıkla ilgili olarak bireylerin doğuştan sahip oldukları bazı özelliklerin olumlu etkileri söz konusu olabilir. Ancak bu kişilik özelliğinin oluşabilmesi için yaşam sürecinin içerisinde karşı karşıya kalınan zorluklar ve bu sayede edinilen kazanımların daha fazla bir katkı sağladığı söylenebilir.

Yılmazlık bir kişinin bütün olumsuz şartlara karşın psikolojik rahatsızlıklardan uzak kalabilme becerisi olarak değerlendirilir. Bireyde stres yaratabilecek unsurlar arasında yer alan çocuğunun veya ebeveynlerinden birinin ölümü, işsiz kalma, hapse girme, şiddete veya tacize uğrama, çeşitli hastalıklara yakalanma çocuğunun veya ebeveynlerden birinin evi terk etmesi, iflas etme gibi durumlar ile karşı karşıya kalmasına rağmen yılmaz olarak değerlendirilen kişilerin eski hallerine tekrar dönebilmelerini ifade eder. Yılmaz olarak değerlendirilen kişiler, bütün olumsuz şartlara ve yoğun bir stres durumu ile karşı karşıya olmalarına rağmen mücadele etmeye devam ederler ve karşı karşıya kalabilecekleri problemlerin üstesinden gelebilecekleri inancına sahiptirler.

Bireylerin stresten, travmadan, olumsuz yaşam koşullarından kurtulabileceklerine ve bu zorlukların üstesinden geldikleri sürede daha da güçleneceklerine ilişkin fikirler “yılmazlık” (resilience) kavramı ile ifade edilmektedir. Yılmazlık kavramı, “bireyin yaşam sürecindeki zorluklarla mücadele etmek için niteliklerini geliştirme kapasitesi” olarak da tanımlanmıştır[Silliman, 1994:116).

Yılmaz bir kişilik yapısına sahip olmak; stresin, krizin ya da problemin olmaması değil, stres, kriz ve problemlerle başarılı bir biçimde başa çıkma anlamına gelmektedir [Brooks ve Goldstein, 2003:15).

Yılmazlık ile ilgili yapılan çalışmalar; zor koşullar altında dahi olumlu bir şekilde uyum sağlayabilen insanların bu özelliğinin kaynağının ne olduğunu belirlenmesi amacı ile yapılmıştır. Özellikle olumsuz ve zorlu yaşam süreci sonrasında başarıya ulaşmış insanların hayatları incelendiğinde yılmazlık niteliğinin insana kattığı özellikler daha iyi anlaşılabilmektedir.

Yılmazlık, bireylerin doğuştan getirdikleri bir özellik de değildir. Bireylerin yılmaz olmaları, onların eşsiz ve anlaşılmaz birtakım niteliklere sahip oluklarını göstermez. Yılmazlık bireylerin nadir ve özel niteliklere sahip olmalarından değil, bireyin zihninde, vücudunda, ailesinde, ilişkilerinde ve içinde yaşadığı toplumda var olan kaynaklardan ortaya çıkmaktadır. Bu kaynaklar bireyin zorlu şartlar altında bile uyumunu sürdürmesini sağlayan sistemlerdir. Yılmazlık sıra dışı bir sürecin eseri değil, zor koşullar altında bu uyum sitemlerinin işleyişinin bir sonucudur. Bu sistemler sağlıklı bir biçimde işliyorsa, yılmazlık ortaya çıkmaktadır [Beavuais ve Oetting, 1999:103).

Yılmaz olarak nitelendirilen kişiler, çeşitli baş etme becerilerine sahiptirler. Bu kişiler; zorlu yaşam olaylarının olumsuz etkisini azaltmak, benlik saygılarını korumak ve sıkıntıların üstesinden gelmelerine yardımcı olabilecek düşüncelere ve koruyucu faktörlere ulaşmak için gerekli baş etme becerilerine ve yeterliliklere sahiptirler [Dearden, 2004:187).

Literatürde bir inceleme yapıldığında bir çok kişilik özelliğinin yılmazlıkla ilişkilendirildiği görülmektedir. Bunlar arasında; umut, yaşam doyumu, öz saygı, öğrenilmiş iyimserlik, olumlu duygusallık, gibi kişilik özellikleri sayılabilir [Karaırmak, 2006:131).

YILMAZLIĞI ETKİLEYEN FAKTÖRLER

Yılmazlık kavramını etkileyen üç faktör vardır. Bunlar: risk faktörleri, koruyucu faktörler ve olumlu sonuçlardır.

1. Risk Faktörleri

Risk faktörleri; Olumsuz bir durumun ortaya çıkma olasılığını arttıracak ya da olası bir problemin devam etmesine neden olabilecek etkiler” olarak tanımlanmıştır (Kirby ve Fraser, 1997:26). Risk faktörleri, belirli bir insan grubunun özellikle de çocuk ve gençlerin suç işleme, okulu bırakma vb. gibi olumsuz ve istenmeyen sonuçları yaşama olasılığını arttıran özelliklerini tanımlamak için kullanılmaktadır (Masten, 1994:15).

Risk faktörleri açısından bakıldığında zorlukların ve olumsuzlukların her zaman gelişim yönünde olumsuz sonuçlarının olmadığı, bazı durumlarda insanın direncini artıran, daha yapıcı ve olumlu tepkiler vermesini sağlayan bir yapının gelişmesine katkı sağlayabilen sonuçlara da neden olabildiği görülmektedir. Birçok araştırmacı yılmazlığın risk faktörleri ile koruyucu faktörlerin etkileşimi sonucunda ortaya çıktığını ifade etmektedir.

Kişisel risk faktörleri arasında yaşam sürecinde karşılaşılan olumsuz olaylar, erken yaşlarda anne olma, kronik hastalıklar, okulda başarısızlık ve okulu bırakma, prematüre doğum gibi faktörler yer almaktadır. Bazı bireyler sahip oldukları özellikler dolayısı ile diğerlerine göre daha fazla risk altındadırlar. Bu riskler onların daha fazla olumsuzluk yaşamalarına neden olmaktadır.

Dışsal risk faktörleri arasında ise yoksulluk, evsizlik, savaşlar ve doğal afetler, ebeveynlerin hastalıkları veya ilgisizlikleri, görevden alınma veya istediği göreve gelememe, genetik bozukluk, istismar, şiddet, terör gibi ailesel ve toplumsal faktörler yer almaktadır. Bazı kişilerin ise içinde yaşamakta oldukları aile, çevre ve toplum o birey için problem yaratabilecek özelliklere sahiptir. Sadece bu tür bir çevre içinde yaşamakla birey daha fazla risk altındadır.

Risk faktörlerinin yılmazlık üzerindeki olumsuz etkileri belirgindir. Bu risk faktörlerinin azaltılmasında ve yılmazlığın gelişmesinde toplumun, ailenin ve okulun çocukluk ve gençlik dönemlerindeki kişilere pozitif bir ortam sağlamaları mümkündür. Bazı araştırmacılar açısından ise üstesinden gelinebilecek düzeydeki risk faktörlerinin varlığı yılmazlığın oluşumu için gereklidir. Mücadele edilebilecek bir ortam sunulması ve risk faktörlerinin çocuklar ve gençler üzerindeki yıkıcı olumsuz etkilerinin de kontrol edilmesi yılmazlığın gelişiminde etkili olabilir. (Gürgan, 2006 :19). Bütün risk faktörlerine karşın bireyler kendi değerlendirmelerinden ve çevrelerinden edindikleri bazı koruyucu unsurlar sayesinde yılmazlık niteliği gelişmiş kişiler haline gelebilmektedirler. Yani bir kişinin yılmaz bir kişi olabilmesi işin kişisel ve çevresel risk faktörlerine maruz olmasına karşın koruyucu faktörlerin etkini de yaşaması gerekmektedir.

2„ Koruyucu Faktörler

Koruyucu faktörler bireylerin karşı karşıya oldukları risklerin ve sıkıntıların onlar üzerinde oluşturabileceği olumsuz etkileri aza indirgeyen veya tamamıyla ortadan kaldıran unsurları ifade etmektedir. Yılmazlıkta koruyucu faktörler içsel ve dışsal faktörler olarak ikiye ayrılmaktadır. Bu koruyucu faktörler bireyin yaşamakta olduğu riskleri yılmazlık kişilik özelliğine dönüştürmesini sağlayacak faktörlerdir. Bu faktörler de risk faktörlerinde olduğu gibi içsel ve dışsal koruyucu faktörler olarak ikiye ayrılmaktadır.

İçsel koruyucu faktörler:

Zeka: zeka düzeyi yüksek kişilerin zorlu yaşam koşullarının üstesinden daha kolay gelebildikleri görülmektedir. Bireyin zeka düzeyinin özellikle duygusal zekasının gelişmiş olması girdiği ortamlarda daha etkili ve başarılı olmasını sağlayarak içinde bulunduğu risklerin etkilerini azaltabilmekte, yaşamı ve geleceği ile ilgili daha doğru değerlendirmeler yapabilmelerini sağlayabilmektedir.

Mizaç: Araştırmalarda daha esnek, sevecen, iyi huylu çocukların yılmazlık düzeylerinin de yüksek olduğu görülmüştür. Çevreleri tarafından olumlu mizaç özelliklerine sahip olarak değerlendirilen bireyler daha fazla çevre desteği görecekleri için risklerin üstesinden de daha kolay gelebileceklerdir.

İçsel Kontrol Odağı: İçsel kontrol odağı bireyin yaşamında karşılaştığı olumlu veya olumlu durumların kendi sorumluluğunda olduğunu kabul etmesidir. Birçok araştırmacı yılmaz çocukların ve ergenlerin, yılmaz olmayanlara göre, daha çok içsel kontrol odağı yönelimine sahip olduklarını belirtmektedirler. Bu tür kişiler başarılarından gurur duyar ve zevk alırlar, başladıkları işleri tamamlarlar, kendilerinden beklenenden daha fazlasını yapmaya çalışırlar, bir ödül beklentisi ile iş yapmazlar, yaptıkları işten hoşlanırlar ve zevkle yaparlar.

Öz-yeterlilik: kişinin kendisi ile ilgili etkili ya da yeterli olmasını sağlayan özellikleri ve hayatla mücadele ve stres öğelerinin üstesinden gelebilme yeteneğini kazanmasıyla ilişkilidir.

Öz-saygı: bireyin yeterliği ve değeri, engellemelerden kaçmaktan ziyade, onların önünü kesme ve engellemelerde değişikler oluşturmadaki, hem başarıyı hem de başarısızlığı öğrenmedeki ve kendilerine ve diğerlerine saygıyla davranmadaki yetenekleri hakkındaki görüşleri ve hisleri olarak tanımlanır. Öz saygısı yüksek olan bireyler, sahip oldukları gücün kaynağını kendilerinde görürlerken, öz saygısı düşük bireyler bu gücü dışsal kaynaklara bağlarlar. Öz saygısı yüksek olan bireyler güçlü ve zayıf yönlerinin neler olduğunun da farkındadırlar.

Özerklik: Özerk bireyler kim oldukları hakkında belli bir düşünceye sahiptirler ve bağımsız olarak çalışma ya da düşünmede daha üstün yetenekleri vardır. Özellikle yoksul bir çevrede yaşayan ve hayatlarını başkalarının yardımları ile sürdüren ailelerin çocuklarında kendi hayatları ile ilgili kararları almada ve kendi başlarına gelecekleri ile kararlar almada sorunlar ortaya çıkabilmektedir. Bu tür çocuklarda özerk yerine bağımlı bir kişilik yapısının oluşması söz konusu olabilmektedir.

Problem Çözme Becerisi: Bu beceri, soyut yansıtıcı ve esnek düşünmeyi ve bilişsel ve sosyal problemler için alternatif çözümler üretebilmeyi içerir. Karşı karşıya kaldığı problemleri başkalarının ortadan kaldırmasını beklemek yerine bu problemlerin ortadan kaldırılabilmesine yönelik düşünceleri olan ve ortaya alternatifler koyabilen kişiler de yılmaz bireyler haline daha kolay gelebilirler.

İyimserlik ve Umut Duygusu: Bu duygu, kişinin, gelecekle ilgili hedeflerini belirlemesi, parlak bir geleceği olacağına inanma ve bunda ısrarlı olması yeteneğidir. Olumlu sonuçları elde etme konusunda umutludurlar. Her ne yaşıyor olsa veya hangi risk faktörleri ile karşı karşıya olsa dahi bu sorunların üstesinden gelebileceğine dair güçlü bir inanca umuda ve iyimser bir bakış açısına sahip olma ile birey duygusal bir çöküntü içine girmeden hayatını sürdürebilecektir.

Sosyal Yeterlik: Bu bireyler, insanlara karsı duyarlı olmak, bireysel farklılıklara saygı gösterme ve esneklik, değişikliklere açık olma, empatik anlayış, özen ve espri anlayışı gibi özelliklere sahiptirler. Yılmaz bireyler arkadaşlık ilişkilerinde daha aktif ve duyarlı olduklarından çevrelerinden olumlu tepkiler alırlar ve daha kolay bir şekilde samimi ilişkiler kurabilirler. Zorlukların üstesinden gelmede sosyal destek sistemine sahiptirler.

Cinsiyet: Ebeveynlerinin rahatsızlıkları durumu ve yoksulluk gibi durumlara karşı kızlardan daha duyarlı oldukları görülmektedir. Ayrıca erkekler, ailelerinin dağılmalarına ve toplumsal etkilere kızlara göre daha olumsuz tepkiler verdikleri dışsal davranış problemleri açısında daha fazla risk altında oldukları görülmektedir (Gürgan 2006:29).

Dışsal koruyucu faktörler:

Aile, okul ve toplum, tehdit edici yaşam koşulları içerisinde olan bireylerin bu durumun üstesinden gelebilmelerine önemli katkıları olan unsurlardır. Yılmazlık özelliğinin kazanılmasında aile desteğinin oldukça önemli olduğu görülmektedir. Bireyin çocuklukta ve ergenlikte gördüğü aile desteği onun yılmazlık özelliği kazanmasında oldukça etkilidir. Aile içerisindeki olumlu yaşantıların ve ilişkilerin çocukların okul hayatına ve toplumsal hayata uyumlarında belirleyici bir etkisinin olduğu görülmüştür. Yukarıda anlatılan içsel koruyucu faktörler incelendiğinde, bunların kazanılması için bireylerin yetiştikleri ailelerin bu kişisel niteliklerin kazanılmasında oldukça önemli etkilerinin olabileceği görülmektedir. Aile içinde sağlanan uygun bir ortam ile bireylerin olumlu bir mizaca, öz-yeterlik ve öz-saygıya, problem çözme becerisine, iyimserlik ve umut duygusuna ve özerkliğe daha kolay sahip olabilecekleri söylenebilir.

Aile üyelerinin dışında olan arkadaşlar, öğretmenler, aile büyükleri gibi destekleyici unsurlar da önemli koruyucu faktörler arasında yer almaktadır.

Okul, yılmazlığın geliştirilmesinde oldukça önemli bir role sahiptir. Bu rol kapsamında öğrencilerin beklentilerini geliştirmede, öğrencilerin beklentilerine ve cevap verebilmeli, öğrencilerin ilgi ve yeteneklerini dikkate almalı, bireysel farklılıkları dikkate almalı, grup çalışmaları ile ait olma duygusunu yaşatmalı, ilgi çekici bir yer haline getirilmeli, öğrencilerin katılımına ve kendilerini ifade edebilmelerine fırsat tanımalı, eleştirel düşünebilmelerini sağlamalı ve öğrencilerin problem çözme becerilerini desteklemelidir (Benard 1995:46). Özellikle bireysel ve çevresel risk faktörleri ile karşı karşıya olan kişiler için sosyal bir ortam olan okulda yaşanacak başarı duygusu gibi olumlu duygular, yılmazlık kişilik özelliğini kazanmalarında oldukça etkili olabilecektir.

Bireyin içinde yaşadığı çevre ve toplum da yılmazlığın gelişimine katkıda bulunur. Ev ortamının dışındaki bu destekleyici yetişkinler, yüksek risk altındaki çocuklar için, arkadaşlık, yardım ve duygusal destek sağlayabilirler ve gelecekle ilgili olumlu düşünceler geliştirmelerine yardımcı olabilirler (Mandleco ve Perry, 2000:103). Bu kapsamda içine girilecek bazı toplumsal unsurları olumlu etkisi söz konusudur. Bireyin kendisini ifade edebileceği hayatına bir anlam katabileceği yapılar onu yüz yüze olduğu risklerden uzaklaştırabilecektir.

Dışsal koruyucu faktörler olan aile, okul ve toplum; yılmazlığın gelişiminde birbirleri ile etkileşim içinde olan üç önemli unsuru ifade etmektedir. Bu unsurların birindeki aksama diğerini de olumsuz bir şekilde etkilerken, birindeki olumluluk da diğerlerini olumlu bir şekilde etkileyebilmektedir. Yılmazlığın gelişmesinde içsel koruyucu faktörler kadar dışsal faktörler de önemlidir ve bu faktörlerin etkinliğini de sağlanması gereklidir (Gürgan, 2006:39).

3, Olumlu Sonuçlar

Bireyler için risk durumları ve koruyucu mekanizmaları farklı olabilir. Sonuçların da etkisi farklı olabilir, her koruyucu faktör aynı etkiyi göstermeyebilir, bireysel farklılıklar da olabilir. Bu bakımdan olumlu sonuçların görülmesi önem taşımaktadır. Yılmazlık araştırmalarının birçoğunda da, yalnızca riskin tanımı yeterli görülmemiş bunun yanı sıra, elde edilen akademik ve sosyal alanlardaki yeterlik gibi olumlu sonuçların belirlenmesi yoluna da gidilmiştir.

Yılmazlık araştırmalarında olumlu sonuçlar ve yeterlik değişkenleri aşağıdaki şekilde sıralanmıştır, o Gelişim görevlerinin yerine getirilmesi o Akademik basarı

  • Olumlu sosyal ilişkiler/ sosyal yeterlik o Suça yönelik davranışlardan uzak durma o Psikolojik sağlık
  • Duygusal problemlerin ya da semptomların azlığı o Mutluluk o Okula devam etme o Yasa uygun spor yapma o Sosyal yardım çalışmalarına katılma o Ders dışı etkinliklerin içinde yer almak o Kurallara uygun davranışlar
  • Arkadaşları tarafından kabul görmek ve yakın arkadaşlık ilişkileri kurmak
  • Psikopatolojinin bulunmaması o Psikososyal uyum bileşiği o Kendini kabul ve uyum o Yasam doyumu o İyilik hali (Gürgan, 2006 :50).

Yukarıda belirtilen olumlu sonuçlar, bireyin bazı durumlara sabır göstermesi, fedakarlık etmesi, zorlayıcı bazı konularda kararlı bir şekilde hareket etmesi sonucunda elde edebileceği sonuçlardır.

TÜRK İNSANININ YILMAZLIK ÖZELLİĞİ

Tasavvuf dört halife devrinden sonra Araplar arasında oluşmaya başlayan bir akım olmasına karşın daha sonra buradan İran’a ve sonrasında da Türklere yayılmıştır. Buna karşın Türkler arasından oldukça önemli mutasavvıflar yetişerek çok farklı coğrafyalara yayılmaları ve gittikleri yerlerde o bölgenin en önemli şahsiyetleri haline geldikleri ve çevrelerini de olumlu yönde etkiledikleri görülmüştür. Bazılarının etkileri aradan yüzyıllar geçmesine karşın günümüzde de devam etmektedir.

1000’li yıllar başlarken Türkler Anadolu’ya akınlar yapmaya burayı yurt edinmeye çalışmaktaydılar. Bu amaç için 1048 deki Pasinler Savaşı ve 1071’deki Malazgirt savaşları ile Anadolu’daki Bizans etkinliği kırılmış ve Anadolu Türklerin vatanı haline dönüşmeye başlamıştır. Anadolu’nun Türklere açılmasından sonra Hoca Ahmet Yesevi ve onun yetiştirerek Anadolu’ya gönderdiği öğrencilerinin rolü oldukça büyüktür. Tasavvuf eğitiminden geçmiş bu kişiler yaşadıkları tüm olumsuzluklara rağmen üst düzeyde bir fedakarlıkla, yılmadan çaba göstermeye ve imparatorluklar kurmaya devam etmişlerdir. Ayrıca yaşanılan savaşlar ve zorluklar karşısında dağılma belirtisi gösteren toplum bu tasavvuf ehillerinin gösterdiği çabalar sonucunda bir araya gelebilmiş ve yeni bir inanç ve heyecanla bütünleşerek zorlukların üstesinden gelebilmişlerdir. Ayrıca Türkler arasında İslam’ın yayılmasını sağlamada mutasavvıfların rolü de oldukça büyüktür. Bu mutasavvıflar arasında Ahmet Yesevi’nin yanında İbrahim B. Edhem, Şakik-i Belhi, Hallac-ı Mansur ve Süleyman Bakırgani gibi isimleri de saymak mümkündür.

Türk tarihine bakıldığında; özellikler İslam inancının yerleşmesinden sonraki süreçte toplumsal olarak karşı karşıya kalman sayısız zor duruma rağmen, sahip oldukları inancın bir özelliği olarak ümitsizlik, karamsarlık, yılgınlık gibi duyguları çok üst düzeylerde yaşamadan zorlukların üstesinden gelebildikleri görülmektedir.

Hatta en zor durumlara düşülmesinden sonraki süreçlerde çok önemli başarıların ve önemli gelişmelerin olduğu söylenebilir. Zorluklarla karşı karşıya kalındığında toplumsal dayanışma ve mücadelenin en üst düzeye ulaşması Türk milletinin tarihin her döneminde hep bir devlete sahip olmasını sağlayan bir niteliktir.

Birçok toplum yaşadıkları olumsuzluklar karşısında ümitsizlik ve karamsarlığa düşerek başka toplumların kendilerini kurtarmalarını beklemiş ve kendi toplum içinde çatışmaların ortaya çıktığı görülmüştür. Buna karşılık Türk Milletinin içine düştüğü en zorlu şartlarda dahi bu durumun üstesinden gelebildiği iç kargaşanın ortaya çıkmasından ziyade zorlu koşullarda daha da bütünleşerek bu durumun üstesinden gelebildiği görülmüştür. Türk Milleti yaşadığı oldukça riskli durumlarda dahi yılmazlık özelliği ile yeniden eski haline dönmeyi başarabilmiştir.

Yakın sayılabilecek bir zamanda gerçekleşen Kurtuluş Savaşı Türk Milletinin yılmazlık özelliğini en iyi şekilde yansıtan örneklerden biridir. En olumsuz şartlara ve yokluklara rağmen vatanını teslim etmemek için bütün bir toplum halinde elden gelen en üst çabayı göstermek ve başarıya ulaşmak, aynı şartlar altındaki birçok toplumda görülmeyen bir niteliktir.

Yaşadığı sıkıntıları dahi hayra yorabilme özelliği Türk toplumunun en sıkıntılı durumlarda dahi yılgınlığa düşmemesini ve bu durumun üstesinden gelebilmek için şevkle çalışmasını sağlayan temel faktörlerdendir. Bu özelliğin kaynağında da İslam inancı yer almaktadır. Psikoloji biliminde bu özelliğe ise pozitif düşünce adı verilmektedir.

Yılmazlıkla ilgili koruyucu faktörler açısından bakıldığında Türk toplum yapısı içerisinde yetişen kişilerin belirtilen koruyucu faktörlerin birçoğuna sahip olduğunu söylemek mümkündür.

YILMAZLIK VE TASAVVUF

Korku, kaygı ve stres bulunduğumuz çağımızdaki insanların öncelikli problemleri arasında yer almaktadır. İnsanlar bu sorunların kaynağını hastalık, afetler, yoksulluk şiddet vb. faktörlere bağlamaktadırlar, fakat insanların refah düzeylerinin artmasına karşılık problemlerinin de artıyor olması bu görüşü ortadan kaldırmaktadır. Yaşadığı tüm sorunlara karşın olumlu düşünebilen olumsuz algılarını değiştirebilen insan, yaşadıklarının ona verdiği sıkıntıyı da azaltabilecektir. Yaşadığı her problemi sadece kendinin yaşadığını düşünen, hayatta hep kötü şeyler yaşamakta olduğunu düşünen bu durum karşısında sürekli şikayet eden insan bu bakış açısı ile yaşadığı sıkıntıların olumsuz etkilerini daha da artırabilmektedir (Derin, 2007:4).

İslam inancı yılmazlığın oluşmasında bir koruyucu faktör özelliği olarak görülebilir. Yukarıda yılmazlık kişilik özelliğinin oluşabilmesi için gerekli olan unsurlardan bahsedilirken, kişilerin karşı karşıya oldukları bireysel ve çevresel risk faktörlerine rağmen bu durumun üstesinden gelebilmeleri ve eski hallerine gelmelerinden bahsedilmişti. Bu durum inanç sistemimizdeki sabır kavramını gündeme getirmektedir.

Yılmazlık ile ilgili olarak yapılan çalışmalar, bireylerin bu niteliği kazanabilmeleri için zorlayıcı yaşam koşulları altında olmaları gerektiğini ancak bu şekilde karşılarına çıkabilecek yeni her türlü problem ile baş edebileceklerine inanır hale gelebileceklerini ortaya koymaktadır. Tasavvufta da başa gelen her türlü olumsuzluk kişiyi olgunlaştırır ve daha güçlü ve sağlam bir inanca sahip bir Mümin haline getirir. Bu nedenle tasavvuf eğitimi için bir yere başvuran kişilere öncelikle çeşitli zorlu ve sıkıntılı görevler verilerek bunlar karşısında gösterdikleri sabır ve uyum ile gelişmeleri sağlanır. Sadece her türlü zorluk ve sıkıntıya karşın hedefinden şaşmayan ve en üst düzeyde çaba göstermeye devam eden bireyler en üst basamağa ulaşabilirler.

Sabır; gelecek olan bir şey için acele ve telaş etmeyip beklemek, sükûnet, huzur, dinginlik, sebat, metanet, kendine hâkim olma, kendini tutma, birini bir şeyden alıkoyma, başa gelen acıya karşı telaş ve üzüntü göstermeyip dayanma, dayanıklılık, sızlanmamak, yakınmamak, kendine açındırmamak, itidali muhafaza etmek, kolayca vazgeçmemek, tahammül, ağrı ve acıya dişini sıkmak, edebi bozmamak, her şeye rağmen yaşamak, sıkıntı ve belalara sızlanmayı terk etmek, kızgın davranışlara girmemek, dili şikâyetten uzuvları yanlış hareketlerden korumak, kader ve kazaya teslimiyet, benliğin zorluklara tahammülü, işin sonunu gözlemek, dili korumak, öfkeyi yenmek ve kanaat anlamlarında da kullanılan bir kelimedir (Ateş, 1992: 230; Yılmaz, 1994:186 ; Uludağ, 1996:143). Tasavvuftaki sabır kavramı incelendiğinde yılmazlık kişilik özelliği ile olan yakınlığı görülmektedir. Kul başına gelen musibetleri sadece Allah’a ifade eder O’na sığınır ve O’ndan yardım diler. Tasavvufta insanın yaşadıklarından dolayı Allah’a şikayetini sunma sabır göstermemek anlamına gelmemektedir.

Sabır yaşanılan acı, yoksulluk felaket gibi farklı olumsuz olaylara karşı tahammül gösterip, sonra onlardan kurtulmak için çalışmak, gerekli tedbirleri almak, bağırıp çağırma gibi gereksiz davranışlardan kaçınmak, ilahi musibetler karşısında isyan etmeyerek musibetlerden ibret alıp, işini, gücünü, halini ve ahlakını düzeltmektir (Karagöz, 2002:11).

Sabır kavramının Allah’a güvenip O’na dayanmak anlamının yanında bireyin kendinden ve toplumdan gelecek her türlü olumsuzlukları karşılaması ve bunlara tahammül etmesi durumu da söz konusudur. Yani bireyin kendisinden ve çevresinden kaynaklanan sıkıntılarını giderebilmesi ve eski haline dönebilmesi, yılmaması, psikolojik olarak dayanıklı olabilmesi için sabretmesi gereklidir.

Sabır ile ilgili olarak tasavvufta oldukça detaylı çalışmalar yapılmıştır ve bunun sonucunda farklı sıkıntılı durumlar için farklı sabır ifadeleri ortaya çıkmıştır. Örneğin; zenginliğe karşı sabır gösterilirse buna “zabtu nefs” (nefis hâkimiyeti) denmekte zenginliğe karşı sabır gösterilmemesine ise “batar” (kibirlenmek, böbürlenmek, kendini beğenmek, azgınlaşmak) denilmektedir. Öfke anında gösterilen ve bu durumu yenmeye yönelik sabır “hilim, vakar, teenni” iken, bu durumda sabır göstermemeye”tezemmüre (saldırganlık) denilmektedir. Elde ettiği bilgileri, duyduklarını ve gördüklerini saklama durumunda gösterilen sabra “kitman” (sır tutma) denilirken; bu durumda sabır göstermeme “sırrı ifşa etme” anlamına gelir. İhtiyaç duymadığı maddelere karşı gösterilen sabra “zühd” (dünyaya rağbet etmeme) denirken, böyle bir durumda sabır gösterememeye “hırs ve tamah” denir. Savaş sırasında gösterilene “şecaat” [yiğitlik,cesurluk) denirken aksi bir duruma ise “cebâdet” (korkaklık) denilmektedir. Az olana yönelik gösterilen sabra”kanaat” denirken bu durumun karşıtı olarak “şereh” (aşırı gitme tabiri kullanılmaktadır.

Farklı durumlar karşısında sabretme ve sabretmeme sonucunda ortaya çıkan iki karşıt durum tasavvufta nefs ile ruh arasında da görülür. Tasavvufta kötü huyların ve olumsuz hareketlerin kaynağı olarak nefs görülürken, iyi huyların ve olumlu hareketlerin kaynağı ise ruhtur. Nefsle ruhun istekleri arasında bir karşıtlık ve bu ikisi arasında sürekli bir çatışma vardır. Bu durum psikolojide id ile süperegonun birbirleri çatışmaları ve karşıt iki yapı olmaları durumu ile oldukça yakın bir benzerlik göstermektedir. Süperegonun id’i engellemesi ile bilinç altına itilen arzu ve isteklerin sürekli olarak bilinç düzeyine çıkmaya çabalaması tasavvufta nefs-i _emmare olarak adlandırılır ve ilkel benlik yapısı olan id’in özelliklerini yansıtır. Tasavvufta ruhun nefse üstün gelmesi amaçlanırken, psikolojide id ile süperego arasındaki çatışmanın sona erdirilebilmesi için bir denge unsuru olarak ego devreye girmektedir.

Tasavvufta ise esas olan, ruhun özelliklerini insanda hakim kılmak ve böylece Allah’a ulaşmasını sağlamaktır. Bunun yolu da nefsin isteklerine karşı çıkmaktan, nefse hakim olabilmek için nefsin hoşuna giden şeyleri, terk etmekten, nefsi etkisiz kılmaktan, Allah’ı anarak onu zikretmekten geçer. İnsanda nefsin etkisi azalttıkça ruhun ağırlığı artar. Yani nefs ile ruh mücadelesi ruhun ağır basarak hakim hale gelmesi halinde kazanılmış olur. İnsan, nefsini tamamen kontrol altına aldığın durumda tamamı ile ruhun özelliklerine bürünür. Ruh Allah’ın emrinden olduğundan böylece insan Allah’a ait özelliklere sahip olmuş olur (Gazali, 1975:125).

Kamil insan olabilmek için nefs-i _emmare’den başlayan ve nefs- i levvame, nefs-i mülhime, nefs-i mutmaine, nefs-i razıyye, nefs-i marzıyye ve nefs-i kamile olarak sıralanan yedi aşamanın geçilebilmesi gerekir. Çeşitli zorlukları ve içsel mücadeleleri gerektiren bu aşamaların sonu insanı olgunluğa ulaşmasıdır. Bu savaş bir kez kazanılmak ile biten bir savaşta değildir. Mücadele ömür boyu sürer ve sufi bu savaşta ömrünün sonuna kadar galip gelebilmek için ibadet ve zikir silahlarını kullanır. Nefsin kötü isteklerine ve arzularına karşı verilen mücadelede gerekli olan önemli unsur iradedir. Oldukça zorlayıcı ve çeşitli problemler ile baş edilmesini zorunlu kılan bu süreçte çok güçlü bir irade de gereklidir.

Yılmazlık kişilik özelliğinin gelişmesinde de uzun bir süre devam eden mücadele ve güçlü bir iradenin gerekliliği söz konusudur. Birey yaşamakta olduğu zorlayıcı faktörlere rağmen güçlü ve kararlı bir tavırla direnç göstererek sağlığını ve direncini korumaya devam eder. Gösterdiği bu irade ile hayatı süresince karşısına çıkabilecek yeni ve çeşitli engelleri de ortadan kaldırabileceğine yönelik bir inanç kazanabilir.

Sabretmek, sabırlı olmak Peygamberimizin özelliklerinden biridir. Tasavvuf anlayışı, Peygamberimizin hayatını örnek alarak onun yaptıklarını yapmaya çalışmayı içerdiği için, sabır konusu tasavvufta önem ve öncelik verilen konulardan biridir. Ayrıca bazıları farklı anlamlara gelmekle beraber Kuran-ı Kerim’de yüze yakın yerde sabırdan bahsedilmektedir. Bu Ayetlerde sabredenlerin övülmesi Allah’ın sabredenleri sevdiği, onlarla beraber olduğu ve sabretmenin sabreden insanlar için daha hayırlı sonuçlar doğuracağı ile ilgili ifadeler kullanılmaktadır.

Tasavvufta sabır farklı türlere ayrılmıştır.

  • Sabır billâh: Kulun kendi nefsi ile değil Allah’ın yardımı ile sabrın olacağını bilerek sabrı O’ndan dilemesidir.
  • Sabır lillah: Kulun Allah’ın rızasını kazanmak için sabretmesidir. Allah’ın rızasını kazanmak için sabreden kul bundan başka bir amaç gütmez. Bu kulda sabırsızlık hali de görülmez. Allah’ı sevdiği için kul bir ibadet mertebesi olan ubudiyet derecesine geçmiş olur. Bu tür bir sabır Yunus Emre’nin de şiirinde belirttiği gibi cennet ümidi veya cehennem korkusu ile yapılmaz, sadece Allah’ın rızasını kazanmak için yapılır.
  • Sabır ma’allah: Bu tür de bir sabır kulun Rabbinin dini açıdan yapmasını istediği şeyleri yapmasını sağlar. Bu sabrı gösteren kişiye de “sebbar” denir. Hakk’ın yanında O’nun yardımıyla gerçekleştirilen sabırdır. Allah’ın yanında ve O’nun yardımında olduğu inancına sahip bir insan için başarısızlık aşılamaz bir zorluk değildir. Bu tür bir düşünceye sahip olan insan, yılmazlık kişilik özelliğine sahip olmuş demektir ve çok zor durumlarla karşı karşıya olsa veya çok büyük riskler altında dahi olsa bu durum onu yıldırmaz Allah’ın yardımı ile bunların üstesinden gelebileceğini düşünerek hayatını sürdürür.
  • Sabır fillah: İnsan, yaratıcısına karşı kulluk görevini yerine getirirken birtakım kötü huy ve vasıflara sahip olabilir. Bu vasıflar kulun ibadet ve tâatını olumsuz yönde etkileyebilir. İbadetini sürdürmede sabrederek kötü huyları iyi özellikler haline dönüştürebilir. Bu sabır allah’ın emir ve yasakları konusunda gösterilen sabırdır.Sabır fillah’da kul Allah’ın koyduğu sınırlara ve yasaklara uymada sabır gösterir.
  • Sabır ‘anillah: Allah’tan uzak kalmaya sabır. Yapılan kulluk vazifelerinin sonucunda elde edilen mertebenin kaybedilmemesine karşı gösterilen sabrı ifade eder. Kulun görevi acziyetinin farkında olması elde ettiği bu mertebenin Allah’ın sayesinde olduğunu bilerek bu nimetin elinden gitmemesi için sabır göstermesidir.

Bahsedilen bütün sabır türlerinde birey içinde bulunduğu olumsuz durumdan kurtulabilmek ve daha etkin bir birey haline gelebilmek için sabır göstermektedir. Böylece arzu ettiği bir yaşama kavuşabilmesi mümkün olacaktır.

Tasavvuf anlayışında başına gelen musibetlere karşı insanın sabır göstermesinin yanında ne olursa olsun Allah’ın insana bahşettiği nimetlere karşılık da şükretmesi gerekliliği vardır. Yine tasavvuf anlayışına göre insanlar kaybettiklerine hayıflanmak yerine halen sahip oldukları için Allah’a şükretmeli ve böylece hiçbir şekilde karşılığını ödeyemeyeceği nimetleri ona bahşettiği için Allah’a teşekkür etmelidir.

İnanç faktörü yılmazlık için koruyucu faktörler arasında sayılmamakla beraber bu konuda yapılacak kültürler arası bir çalışmanın farklı inançların bireylerin yılmazlık niteliğinin gelişmesinde etkili olduğu görülebilir.

Bir kişinin yılmazlık niteliğini kazanabilmesi için olumsuz yaşam koşulları altında sorunları ile başa çıkma ve bunların üstesinden gelebilme özelliği, tasavvuftaki insanın karşılaştığı birçok bela ve musibet karşısında dahi sabır göstererek mücadele etmeye devam etmesi ve bu bela ve musibetlerin onu daha fazla olgunlaştıracağına inanması ile yakın oldukça ilişkilidir. Bir kişinin başına gelen her türlü bela ve musibetin Allah’tan geldiği ve bunlara karşı sabır göstermesi gerektiğini düşünmesi, bireyin yaşadıklarının etkisinden daha kolay kurtularak üst düzeyde çaba göstermeye devam etmesini yaşadıklarının olumsuz etkilerinden çok daha kolay kurtulabilmesini sağlamaktadır.

Yaşamı boyunca çok fazla zorluk ve sıkıntı ile karşı karşıya kalmayan veya problemleri daima başkaları tarafından çözülen bireyler, karşılaştıkları basit sıkıntılar karşısında dahi kolaylıkla yılgınlığa düşebilmekte ve çaba göstermekten vazgeçebilmektedirler. Bu özellik açısından bakıldığında İslam inancına sahip olan bir insanın gerçekleştirmesi gereken ibadetlerin tümünde özellikle çağımızdaki insanlar için oldukça zor olan zamanından veya maddi servetinden fedakarlık ederek daha zorlayıcı bir yaşamı kabul etme gerekliliği vardır. Namaz için işinden, eğlencesinden veya uykusundan fedakarlık etme, gerekli yiyeceği veya maddi varlığı olmasına karşın bir ay boyunca oruç tutma, sahip olduğu servetinin bir kısmını zor durumda olan insanlarla paylaşma gibi ibadetler sürekli bir şekilde yerine getirildiğinde kişilerin yılmazlık niteliğini kazanmaları kolaylaşabilmektedir.

Tasavvufta bir kişinin hedeflenen kamil insan mertebesine ulaşabilmesi için zorluklara karşı direnç göstermesi sıkıntı yaşaması ve çile çekmesi gereklidir. Ancak bu sayede insan-kamil makamına erişilebilir. Farklı musibetler ile karşı karşıya kalmayan insanın olgunlaşması istenilen mertebeye ulaşabilmesi mümkün görülmez. Sufiler sıkıntı ve dert sahibi olmadıkları durumlarda kamil bir Mümin olma yolunda zorlanacaklarını düşünerek üstesinden gelebilecekleri zorlukları talep ederler. Yılmazlık niteliğinin oluşumunda da benzer bir durum söz konusudur. Hayatını sorunsuz bir şekilde sürdüren ve herhangi bir engelle karşı karşıya gelmeyen insanlar için yılmazlıktan söz edilmemekte bu tür insanlar için başarılı ifadesi kullanılmaktadır. Bir kişinin yılmaz olarak değerlendirilebilmesi için onun zorlayıcı yaşam süreçlerinden geçmiş olmasına karşın başarılı olabilmesi gereklidir. Bu tür bir süreç insanı geliştirerek yılmazlık niteliği kazandırır. Yılmazlıkla ilgili ifade edilenlerden, yaşamı sürecinde çeşitli sorunlarla ve streslerle karşı karşıya kalan herkesin yılmazlık niteliğini kazanacağını söylemek de doğru değildir. Sadece yılmaz olarak değerlendirilen kişiler bu grup içerisinde bulunan kişilerdir. Aynı şekilde kamil bir insan olmak için yola çıkan her kes de beklenilen mertebeye ulaşamamaktadır.

SONUÇ

Tasavvuf İslami ilimler arasında psikolojiye en yakın ilimdir. Tasavvufta kişilik gelişimi, duyguların kontrolü, sabır, nefis, benlik gibi psikoloji ile ortak olan birçok konu yer almaktadır. Yılmazlık kişilik özelliği de tasavvuf ile ilişkili psikoloji bilim dalının konularından biridir. Özellikle yaşanılan olumsuzluklar karşısında gösterilen sabır sonucunda kişilerin isyana ve küfre düşmemeleri onların bu olumsuzlukların üstesinden gelerek yılmaz olmalarını hayatlarını eskisi gibi sürdürebilmelerini sağlayabilmektedir.

Psikoloji bilim dalı tasavvufa göre çok yeni bir alan olmasına karşın insanla ilgili olan bu bilim dalının içerisinde tasavvufça incelenen insana dair birçok konu da yer almaktadır. Bu nedenle sosyal bilimlerdeki bazı kavramları incelerken tasavvufta da bu konuda ifade edilenlerin değerlendirilmesi önemli katkılar sağlayabilecektir.

Osmanlı İmparatorluğunun son zamanları ve Cumhuriyetin ilanından sonraki sürecin başlarında yaşanılan ciddi sıkıntılar toplumumuzu yeniden bir dünya medeniyeti kurmak için psikolojik olarak dayanıklı hale getirmiştir. İnanç özelliği ile desteklenen haksızlıkları ortadan kaldırma, zayıfları koruma, adaletli olma, yılmazlık gibi özellikler ile Türk toplumu yeniden bir dünya devleti olmaya hazırdır. Bunun için toplumun bu inanca sahip olması ve yeni nesilleri de bu doğrultuda yetiştirmesi gereklidir.

Şimdi yeni bir bin yılın başlangıcındayız ve millet olarak büyük zorluklar yaşadığımız bir sürecin sonunda yeniden dünya medeniyetine yön verebilecek bir atılım yapmak için gereken inanç, kültür ve kişilik unsurlarına sahibiz. Sahip olduğu bu özellikler ile günümüzde dünyaya hakim olan güçlerin ortaya koyduğu adalet duygusundan yoksu, insana değer vermeyen, farklı kültürlere yaşama şansı tanımayan, sadece maddi değerleri ön planda tutan, ülkelere onlardan elde edebileceği kaynakların miktarı açısından yaklaşan anlayış da ortadan kaldırılabilecektir.

21. YÜZYIL SÜRECİNDE ÖZGÜN SOSYAL DÜŞÜNCE AÇISINDAN ARAŞTIRMA YÖNTEMLERI

Dr. M. Kazım KARA

Giriş

Canlı ve cansız tüm varlıklar kendilerinde tecelli eden vakaları kaydetme özelliğine sahiptir. Mesela DNA (Deoksribo Nükleik Asit), canlılarda tecelli eden tüm olayların şifre halinde kaydedilmiş olduğu mili mikron ölçüsündeki ünitelerdir. Nitekim canlının tüm özellik ve karakterleri bu ünitelerde şifrelenmiş durumdadır. DNA’nın şifresini çözmüş olan iki bilim adamından birisi olan Francis Collins, “keşfi yaptıkları anda büyük bir bilimsel coşku yaşadıklarını” ifade ederek, “nasıl yaşanmasın ki, o ana kadar hiç kimsenin bulamadığı bir hususu keşfediyorsunuz, ancak bunu şifreleyen onu zaten biliyordu” demiştir.

Varlıkların bu kaydetme özelliğine göre, her varlık bir kitap ve buna göre kâinat da bir kütüphane durumundadır. İnsanın görevi ise, bunları okumaktır. Aslında okumak; müşahede ve değerlendirmenin, görme ve bunun yanında sezmenin ve sonra da bu hale dili tercüman kılmanın ifadesi olmaktadır. Buna göre müşahedenin, değerlendirme yapmayı gerektirdiği söylenebilir. Aslında müşahede, daha geniş anlamıyla araştırma demektir. Görme anında sezginin devreye girdiği ve bu sayede algıların da alabildiğine arttığı anlaşılmaktadır.

Araştırma yaparken ihtiyaç duyulan yoğunlaşma, hem zihinde hem de kalpte meydana gelmelidir. Keşif yaparken ilhamın ortaya çıkması da, kalple zihin arasındaki ahenge bağlı bulunmaktadır. Bu ahengin oluşması ise, öncelikle kalbin durumuna bağlıdır. Basiret olarak ifade edilen bu kalbi durumun zihin üzerindeki etkisi de, araştırmadaki başarıyı artırmaktadır.

Araştırmanın tam anlaşılabilmesi için öncelikle bilgiyi iyi anlamak gerekir.

1- BİLGİ

Bilgi, bilmek fiilinden gelmektedir. Günlük konuşma dilinde; sağlık, spor, sanat, din ve farklı meslekler ile diğer konulardaki bilgiler hayatımızla ilgili hususları yansıtmaktadır.

Tanımak, deneyim sahibi olmak günlük hayatımızdaki bilgi ile eş anlamlıdır. Mesela, “Bu aracı kullanmasını biliyorum” şeklindeki ifade, günlük dilde bilginin nasıl algılandığını gösterir.

Bilimsel Bilgi

Bilimsel açıdan bilgi denilince de, bir önerme ile ifade edilen olgular anlaşılır.

Önerme: Bir cümle ile ifade edilebilen doğru veya yanlış olan yargı ya da savdır (Arıkan 2000:18).

“Başka galaksilerde hayat vardır” önermesi bir sav olup, bunun doğru ya da yanlış olması mümkündür. Ama “dünya yuvarlaktır” önermesi doğru olmaktadır. “Evrenin merkezi dünyadır” önermesi ise, doğru olmamaktadır.

Bilginin Kaynakları

Bilimsel bilgi elde etmek için; sezgi, duyu, deney, gözlem, tecrübe, akıl yürütme, mantık, hafıza, otorite, ideoloji, deneme yanılma gibi kaynak ve yöntemlere başvurulmaktadır.

  • Görme, işitme, koklama, dokunma, tatma duyularımız yardımıyla olaylar ve varlıklar hakkında birçok bilgi elde edebiliriz.
  • Sezgilerimiz de bize bilgi vermekte ve yol gösterici olabilmektedir. Sezgi, doğrudan doğruya kavranan ve hissedilen bilgidir.
  • Bazı bilgileri elde edebilmek için deney yapma ve deney sonuçlarından yararlanma ihtiyacı duyarız.

o Bilginin elde edilmesinde gözlem yapmak da çok önemli bir yoldur.

o Geçmişteki tecrübelerimiz birçok olayı ve olguyu anlamamızda yardımcı olmaktadır.

o Akıl yürütme (tümden gelim ve tüme varım) geleneksel bir yoldur.

o Mantık da bir bilgi kaynağı olup, burada akıl yürütme ve muhakeme esas olmaktadır.

o Birçok bilgimizin kaynağı da hafızamızdır. Önceden gördüğümüz veya yaşadığımız olaylarla ilgili olan bilgilerin bir kısmı hafızamızda yer ettiği için onları hatırlamak suretiyle yararlanmış oluruz.

Mantık, akıl yürütme, deneme yanılma gibi kaynak ve yöntemler bilginin elde edilmesi hususunda yetersiz kalabilmektedir.

Bilgi Edimime Yolları

İnsan; öğrenmek, bilgi edinmek ve bilim yapmak için çeşitli kaynaklardan yararlanmış ve yararlanmaktadır:

  • İnsan hayatı: Eğer, hayatın tecrübelerinden faydalanılmamış olsaydı, bilim bugünkü seviyeye ulaşamazdı.
  • Otorite: Kişi ve müesseselerden öğrenme ve bilgi edinmek mümkündür. Ancak birey sadece kendi görüşüne yakın olan otoriteyi seçme hatasına kolaylıkla düşebilmektedir. Otoritenin söylediklerini kabul etmeden önce, akıl ve eleştiri süzgecinden geçirmek gerekir.
  • Tümden Gelim: Bu yöntemi geliştirmekle, sistemli bir şekilde bilgi edinme işine ve bilimin gelişmesine ilk yardımda bulunan Aristo olmuştur. Tümdengelimin önemli bir hususu, yeni bilgilerin ancak var olan bilgilerden üretilebileceğidir. Tümden gelimde, öncelikle doğru sayılan bir önerme çıkış noktası olarak alınır. Hâlbuki bilim adamı bilinenlerin ötesine geçmek durumundadır.
  • Tümevarım: Bu yöntemi bulan Francis Bacon (1561-1626), bilgi elde etmek için gözlem yapmanın en doğru yol olduğunu savunmuştur. Bacon, araştırmacılara genellemelerini gözlem ve deneyler üzerine inşa etmelerini önermişti. Sonucun doğruluğu; gözlemlerin doğruluğuna, tamlığına ve sayısına bağlı bulunmaktadır.

5- Bilimsel Yöntem (İlmi Usul): Genel manada yöntem, bir çalışmada izlenen yol, usul ve ele alınış tarzı demektir. Bilimsel araştırmanın her aşamasında izlenmesi gereken yol, bilimsel yöntem anlamına gelmektedir. Bilimsel yöntemin temelinde doğruluk, tarafsızlık ve tertip esastır (Kaptan 1993: 31).

2- BİLİM

Bilim kavramı da, bilgi ve bilmekle yakından ilgilidir.

Bilim; duyu, sezgi, deney, gözlem, tecrübe, akıl yürütme, mantık, hafıza, otorite, ideoloji ve deneme yanılma gibi kaynak ve yöntemlerle elde edilmiş bilgilerin tümüdür.

Karşılaşılan sorunlar, ihtiyaçlar, ilgi, merak ve açıklama arzusu insanları soru sormaya sevk etmektedir. Neden, niçin, nasıl gibi soruların bilimdeki yeri önemlidir. Aslında, ilmi meseleler de bu şekilde ortaya çıkmaktadır.

Bilim; âlemleri, kâinatı ve bunların meydana gelmesini anlama ve açıklama çabalarının tümü şeklinde de tanımlanabilir. Einstein bilimi; algılarla, düşünce arasında uyum sağlama çabası olarak görmüştür.

Üniversal yasalar elde etme çabaları da, bilim olarak adlandırılır. Her yerde ve her şart altında doğru ve geçerli olan üniversal gerçeklere “Bilimsel Yasa” adı verilmektedir (Arıkan 2000: 45).

Bilim tarihi, insanlık tarihi kadar eskidir. Eski Çin, Mezopotamya, Eski Mısır, Eski Yunan, Hint Yarımadası, Arap Yarımadası, İber Yarımadası, Türkistan, Anadolu ve Avrupa’da çeşitli alanlarda önemli bilimsel gelişmeler olmuştur. En önemli gelişmeler ise 8. Yüzyıldan itibaren ortaya çıkmıştır. Bağdat’ta başlayarak Semerkant’a kadar genişleyen bilimsel gelişmeler daha sonra İstanbul’a kadar uzanmış ve buradan da Avrupa’ya geçmiştir (Rönesans). 17. yüzyılda Avrupa’da çok önemli bilimsel gelişmeler olurken, 19. yüzyılda ise o zamana kadar ortaya çıkan buluşların pratiğe akseden sonuçları sanayileşmeye vesile olmuştur. 20. yüzyılda ise, atom fiziği, genetik mühendisliği, uzay araştırmaları ve enformatik alanında çalışmalar yapılmış ve önemli gelişmeler kaydedilmiştir. Sanayi çağı, atom çağı, uzay çağı, sanayi ötesi çağ gibi gelişim sıralamalarının en sonuncusu bilgi çağ (enformatik çağ) olarak adlandırılmaktadır. Bilgi üretmek ve bilgiye süratle erişim, çağımızın başlıca özelliği haline gelmiştir. Bilgiyi üretmenin yolu da araştırma yapmaktır, Günümüzde Çevre, Genetik, Bilgisayar, Enformatik, Biyoteknoloji ve Nanoteknoloji en yeni ve popüler bilim dalları arasına girmiştir. Eğitim ise, hem bilim hem de sanat olarak ele alınabilir.

Bilimin Taselffl

Birleşmiş Milletlere bağlı UNESCO’ya göre bilim ve teknoloji dallarının tasnifi 6 grup olarak yapılmaktadır.

  • Tabii Bilimler

Matematik, Astronomi, Fizik, Biyoloji (Zooloji, Botanik), Bakteriyoloji, Entomoloji, Biyokimya, Bilgisayar Bilimleri, Jeofizik, Mineraloji, Meteoroloji, Fiziki Coğrafya gibi bilim dallarıdır.

  • Mühendislik ve teknoloji

Kimya, İnşaat, elektrik, elektronik ve makine gibi asli mühendislik dalları ve bunlara ait alt dallar (ihtisas), orman ürünleri, jeoloji, endüstriyel kimya v.b uygulamalı bilimler, mimarlık, besin maddeleri üretim bilimi ve teknolojisi, ihtisaslaşmış teknolojiler ve disiplinler arası alanlar (sistem analizi, metalürji, madencilik, tekstil teknolojisi ve diğer ilgili konular),

  • Sağlık Bilimleri

Anatomi, dişçilik, tıp, hemşirelik, kadın doğum, optometri, osteopati, eczacılık, fizyoterapi, halk sağlığı ve diğer konulardır.

  • Tarım Bilimleri

Ergonomi, hayvancılık, balıkçılık, ormancılık, bahçıvanlık, veterinerlik ve ilgili öbür konulardır.

  • Sosyal Bilimler

(Sosyal ve Kültürel) antropoloji ve etnoloji, nüfus bilimi, ekonomi, eğitim ve öğretim, (beşeri, ekonomik ve sosyal) coğrafya, hukuk,

dil bilim, işletme, siyasi bilimler, psikoloji, sosyoloji, gruptaki konularla ilgili yöntem ve tarihi ilim ve teknoloji etkinlikleri ve çeşitli sosyal bilimler (fiziki antropoloji, psikofizyoloji vb.].

6- Beşeri Bilimler

Güzel sanatlar, diller (eski ve modern dil ve edebiyatlar), arkeoloji, parabilim, eski yazı bilimi v.b yardımcı tarih disiplinleri, din, beşeri bilimlere ait öbür saha ve konular ve bu gruptaki konularla ilgili yöntemsel, tarihsel etkinlikler, bilim ve teknoloji etkinlikleridir (Arıkan, 2000: 67).

Aslında bilim ikiye ayrılmaktadır:

  • Nazari Bilimler
  • Tabii Bilimler (Matematik, Fizik, Kimya, Biyoloji, Jeoloji, Astronomi, Tıp vb.)
  • Sosyal Bilimler (Psikoloji, Tarih, Antropoloji, Sosyoloji, Ekonomi, Coğrafya, Hukuk, Siyaset Bilimi, Din Bilimleri, Dil Bilimi vb).
  • Ledün İlmi

Hakikat ilmidir. Bu ilim dalı insanın kalbi, ruhu ve diğer ruhani vasıfları ile ilgili bulunmaktadır.

Bilimin en önemli fonksiyonu bilgi üretmektir. Ancak her bilgi bilimsel demek değildir. Bilim, sistemleştirilmiş bilgilerin toplamıdır. Bilimin temelinde de, tarifinde de esas olan en önemli husus, metot yani yöntemdir. Bilim gücünü ve inanırlığını kullandığı metottan alır.

Bilimin Özellikleri

  • Bilim metodiktir: Metot, bilimsel araştırmalarda izlenen yol ve yöntem demektir.
  • Bilim mantıksaldır: Sezgi, idrak ya da muhakeme esas alınmalıdır. Gözlem ve deney bulguları da tutarlı olmalıdır.
  • Bilimde değişmez kurallar yoktur diye düşünmek yararlı olmaktadır: Sorgulama ve eleştiriye açık olmalıdır. Sorgulama olmayan yerde durağanlık var demektir. Objektiflik de ancak böyle sağlanabilir.
  • Bilimde zaman ve mekân çok önemlidir. Deney veya gözlemlerin belirli zaman ve mekânda yapılması bu önemi ortaya koyar.
  • Bilimde kemiyet her zaman vardır: Ölçme, tartma, sayma işlemleri dikkatle yapılmalı ve bunun için en uygun araç ve yöntemler kullanılmalıdır (Arıkan 2000; 89).

Bilimsel Yöntem (İlmi Usul)

Araştırmacı ve merak sahibi kişiler kendilerine neden, niçin ve nasıl gibi sorular sorarlar. İşte ilmi meseleler böyle ortaya çıkmaktadır.

İnsanlar çevrelerinde cereyan eden olaylar ve varlıklara karşı daima ilgi ve ihtiyaç duyarlar. Hatta hayatlarına ilgi duydukları olay ve varlıkları izah etmeye, bunların arasındaki ilişkileri tespit etmeye, bunların tabi oldukları kanunları ortaya koymaya hasrederler. Bütün bunlar için ilmi usule ihtiyaç vardır. İlmi usulün başlıca özelliği ise, mevcut bilgilere dayanarak hipotezler kurmak ve bunların geçerliliğini araştırmak (test etmektir).

Bilim adamı ve araştırıcı topladığı gerçeklerin birbirleri ile bağlantılarını kurar ve kendi görüşlerini ifade eden bir varsayımda bulunur. İşte buna hipotez adı veriliyor. İleri sürülen hipotezin geniş bir geçerliliği varsa ‘teori’ haline gelmiş olur. Teori, gerçeğin hipoteze göre sağlam bir açıklamasıdır. Burada gerçek, hemen herkesin fikir birliği ettiği temel bilgi demektir. Teori, evrensel bir gerçek haline gelirse de ‘kanun’ olur. Bugünkü ilimler kanunlardan çok teoriler üzerinde durmaktadır.

Hipotezin deney ve gözlemlerle ispatlanması ya da çürütülmesi gerekir. Bir hipotez ispatlanamamış ya da çürütülememiş ve hala geçerliliği varsa, teori haline gelir. Mesela, Darvin’in ‘kendiliğinden oluş’ hipotezi Pasteur’un yürüttüğü deneylerle çürütülmüştür. İnsanların büyük bir kısmı teorileri çürütmeye çalışmadığı için, büyük inkişaflar nadiren vuku bulmaktadır.

Araştırma konusu belirlendikten sonra hipotezler oluşturulur. Bir hipotezin uygun şekilde yazılması, araştırmanın amacını daha iyi bir şekilde açıklamaya yardımcı olacaktır. Mesela, ele alınan değişkenler arasında var olduğu düşünülen ilişki bir hipotez olabilir. “Eğitim düzeyi ile toplumun gelişmişliği arasında ilişki vardır” şeklindeki olası bir bağlantıyı ifade etmek hipotez olabilir. Ancak hipotezin gözlemlerimize ve deneyimlerimize uygun olması gerekmektedir. Hipotez adeta araştırıcının rehberi durumundadır. İyi bir hipotezin şu niteliklere sahip olması gerekir:

  • Araştırmanın amacıyla ve araştırma problemleriyle ilgili olmalıdır.
  • Mantıksal gerekçelere dayanmalıdır.
  • Sınanabilir olmalıdır.
  • Açık, basit, anlaşılır ve anlamlı olmalıdır.

Mesela, Ankara trafiği hakkındaki bir araştırmayla ilgili olarak, şöyle biri hipotez cümlesi yazılabilir; “Trafik sorununun temel nedeni hızlı ve plansız kentleşmedir”. Yine eğitimle ilgili olarak da şöyle bir hipotez ifade edilebilir; “Okul öncesi eğitim alan çocuk ilkokulda daha başarılı olur”.

Bilimsel yöntemlerin belirli aşamaları vardır:

  • Gözlem, deney v.b yollarla olguların belirlenmesi (veri toplama),
  • Elde edilen verilere göre olguların düzenlenmesi (sınıflandırma),
  • Bu düzenlemeler sayesinde hipotezleri irdeleyerek teorinin oluşturulması,
  • Yeni gözlemler yaparak, teorilerin doğruluğunun sınanmasıdır.

Şimdi bu aşamaları bir şema ile gösterelim (Arıkan 2002: 5);

Veri toplama Verileri sınıf Teorinin oluş Yeni gözlem ve deney
(Gözlem ve landırma turulması lerle (Yeni verilerle)
deney yapma)     teorinin sınanması

3-ARAŞTIRMA

Araştırma, bir problemi çözmeye yönelik olarak, belirli safhalar içerisinde ve, bir düzen dâhilinde yürütülen bilimsel çalışmalardır. Araştırma, bilgiyi elde etme işinin sistematik şekilde yapılmasıdır. Bilindiği üzere, bilimsel meseleler neden, niçin, nasıl gibi sorularla ortaya çıkıyordu. İşte araştırma, adeta bir sorgulama süreci durumunda olup, soru sormasını bilmek, soruların cevaplarını verebilmek kadar önemli olmaktadır.

Diizgüneş, Araştırmayı daha kapsamlı olarak şöyle tanımlamıştır; “Herhangi bir konu hakkındaki problemlerin halli için keşifler yapmak ve bunların sonucunu doğru bir şekilde yorumlamaktır. Sonra da, bu keşifler ışığında daha evvel elde edilmiş sonuç ve teorileri değiştirmek veya böyle değiştirilmiş sonuç ve teorileri ya da yeni elde edilmiş veya mevcut sonuç, teori ve kanunları pratiğe uygulamak için gözlem ve deneyler yapmaktır” (Düzgüneş 1984: 8)

Bu tariften de anlaşılacağı gibi, sadece keşif yapmak da kâfi olmuyor, Yapılan keşiflerin sonucunu ilmi usullerle yorumlamak ve pratiğe uygulamak gerekiyor. Bunun yapılabilmesi de bir takım deney ve gözlemleri gerektiriyor.

Meşhur bilim adamı Hudson Maksim; “Bütün ilerlemeler araştırmalardan doğmuştur” diyor. Gerçekten de, muhtelif araştırma raporları birçok ihtiyaca cevap özelliği taşımaktadır.

Araştırma sayesinde yeni bilgi, yöntem veya yeni ürünleri daha elverişli şartlarda elde etmek mümkün olur. Bilgi elde etmek için yapılan çalışmalar ve sorgulamalar; kütüphane, okul, laboratuar, fabrika, atölye, işyeri, hastane, tarla,, sera, bahçe, ahır, ağıl, kümes v.b ortamlarda yapılabilir.

Tabii bilimlerde yapılacak araştırmalar deney ve gözlemlere dayanır. İnsanlar çoğu zaman deney yapmak veya deney sonuçlarından faydalanmak lüzumu duyarlar. Bazı araştırmalar ise, sürveylere dayanır. İlk dönemlerde deney ve siirvey sonuçlan, ‘olabilir, mümkündü’ şeklinde yorumlanmaktaydı. Artık daha net sonuçlar, deneme ve sürveylerden sağlanan sayısal verilerin istatistik metotlarla işlenmeleri ve sonuçların yorumlanmasıyla elde edilebilmektedir.

Araştırılan konu hakkında önce varsayımlar ileri sürülür. Bunların geçerliliğini test için de sistematik bir iş planlanır. İşte bu işleme de deneme adı veriliyor. Araştırma konusu ile ilgili sorular denemeler yoluyla araştırma ünitelerine uygulanmaktadır.

Araştırmanın Amacı

Araştırmalarda Gözetilen Amaçlar;

  • Bir problemi çözmek: Ekonomik, sosyal ve teknik konularda çözüm bekleyen ve araştırılması gereken sayısız problem vardır.
  • Yeni bir ürün ortaya koymak: Yeni bir ürünün, yeni bir buluş olması şart değildir. Değişik bir ihtiyacı karşılaması bir ürünün yeni sayılması için yeterlidir.
  • Yeni bir teknoloji ortaya koymak: Teknoloji, bilimin üretime uygulanması demektir. Yeni üretim teknikleri geliştirmek de araştırmalarda çok önemlidir.
  • Yeni bir bilgi ortaya koymak: Olay ve varlıklar hakkında yeni bilgiler elde etmek, araştırmaların başlıca amaçları arasındadır.
  • Ekonomik yarar sağlamak: Yeni bilgiler, yeni yöntemler, yeni ürünler paraya dönüştürülerek ekonomik yararlar elde edilebilmektedir.

Aslında araştırmanın amacı, ele alınan problemle iç içedir. Her araştırmanın bir veya birden fazla amacı olabilir. Bir soruna çözüm bulmak, bilgi üretmek, yeni bir yöntem veya teknoloji geliştirmek, araştırmaların amaçları arasında yer alır. Hangi verinin nasıl elde edileceği, nasıl analiz edileceği ve yorumlanacağı araştırmanın amacına göre değişmektedir. Araştırmanın amacı, sorulan sorularla ve yazılan hipotez cümleleriyle ortaya konulur. Araştırmanın yürütüleceği yer ve veriyi elde etme yolları gibi hususlar ise, araştırmanın alt amaçları olmaktadır.

Araştırmanın Önemi

Bir araştırmanın önemi şu seviyelerde ele alınabilir;

Kişisel açıdan; Amacına ulaşmış iyi bir araştırma bireyin statüsünü geliştirir.

İlgili firma ve kurum açısından: Kuruluşun teknolojisinde, üretiminde ya da saygınlığında artış sağlarsa, araştırma önem kazanmış olur.

Ülke açısından; Ülkeye ekonomik katkı veya bilimsel saygınlık kazandırabilir.

Bilime katkı açısından: Araştırma bilime bir katkı sağlamakta ise, önemi bir kat daha artar.

Araştırmanın önemi her koşulda değişebilir nitelikte ise de, her araştırma önem durumuna göre birbirinden ayrılmaktadır. Eğitim, ekonomi, sağlık, uluslararası ilişkiler ya da milli güvenlik açısından araştırmalar farklı önemlerde olabilirler.

4= bilimsel araştırmanım çeşitleri

Bilimsel Alanlara Göre;

  • Tabii bilimler araştırması: Biyoloji, Fizik, Kimya, Astronomi v.b araştırmalardır.
  • Mühendislik ve teknoloji araştırmaları: Tüm mühendislik dallarında yapılan araştırmalardır.
  • Sağlık birimlerinde yapılan araştırmalar: Tıp, dişçilik, eczacılık v.b araştırmalardır.
  • Tarım bilimleri araştırmaları: Bitki, hayvan, balıkçılık, ormancılık ve veterinerlik alanlarında yapılan araştırmalardır.
  • Sosyal Bilimler araştırmaları: Nüfus, eğitim, ekonomi, hukuk, sosyoloji, siyaset bilimleri v.b alanlarda yapılan araştırmalardır.
  • Beşeri bilimlere ait araştırmalar: Dil, din, edebiyat, güzel sanatlar v.b alanlarda yapılan araştırmalardır.

Bütün bunlar, alt dalları ile birlikte bir hayli artmaktadır. Mesela, Fizik alanında yapılan araştırmalarda; Genel Fizik, Atom Fiziği, Nükleer Fizik, Katı hal Fiziği, Matematiksel Fizik gibi alt dallar da olabilmektedir.

Bilimsel Araştırmalar Kullanılan Yöntemlere Göre;

  • Deneysel Araştırmalar: Fen ve Mühendislik alanlarındaki araştırmaların çoğunluğu bu türdendir. Deneysel yöntemler, artık Sosyal Bilimlerde de kullanılabilmektedir.
  • Gözleme Dayalı Araştırmalar: Bir kısım araştırmalar, sahadan elde edilen gözlemlerden oluşmaktadır. Çevre, tarım, astronomi, coğrafya, jeoloji gibi konularda sahadan elde edilen gözlem değerleri çok önemlidir.
  • Kütüphane Araştırmaları: Mevcut yayınlardan yararlanarak yapılmış olan derleme çalışmaları bu türe girmektedir. Bu tür araştırmalardaki başarı, kütüphaneden iyi yararlanmaya bağlıdır.
  • Anket Araştırmaları: Gözlem ve anketlere dayalı olarak, laboratuar veya büro dışında yapılan araştırmalara alan araştırmaları (survey) denilmektedir. Bu tür araştırmalarda anket ve mülakat da yaygın olarak kullanılan yöntemlerdir,

Anketin en önemli handikabı, sorulara yanlış cevap verilebilmesidir. Bu durum bilerek, ya da bilmeden gerçekleşmiş olabilir. Bilmeden yapılan yanlış cevaplamalar önemli değildir. Ama bilerek yapılan yanlış cevaplamanın telafisi mümkün olmamaktadır (Arıkan 2000:185).

Salt Bilimsel Açıdan Araştırmalar;

  • Temel Araştırmalar: Bu tür araştırmalar bilimin teorik yönü ile ilgilidir. Temel araştırmaların başlıca özelliği, diğer bilim dallarının ve uygulamalı çalışmaların bunlardan yararlanmakta oluşudur. Hücre, molekül, atom, gen v.b konular Temel Araştırmanın kapsamına girer. Bu tür araştırmalar, araştırıcıyı her an başka yönlere götürebilecek özellikte olduğu için planlamak da zordur.
  • Uygulamalı Araştırma: Acil problemlere direkt çözüm yollarının bulunması için yapılan bilimsel çalışmalardır. Bu araştırmalar, kıymetli hipotezlerin ortaya çıkmasına da yardımcı olabilir. Uygulamalı araştırmaları detaylı şekilde planlamak mümkündür.
  • Geliştirme Araştırması: Temel ve uygulamalı araştırma sonuçlarının yeni materyal, araç, mamul, sistem ve işlemlerde denenmesi veya mevcutların iyileştirilmesi yönünde yapılan çalışmalardır. Geliştirme araştırması uygulamalı araştırma ile üretim safhası arasındaki çalışmaları kapsar.

Bir araştırmanın içerisinde hem teori, hem uygulama, hem de geliştirme konularının yer alması mümkündür. Burada önemli olan, hangi tipten olursa olsun, araştırmaların araştırma olmayan faaliyetlerden ayırt edilmesidir (Düzgüneş 1984:28).

Üniversitelerdeki uygulamalı öğretim çalışmaları, genel nitelikteki bilgi toplama çalışmaları, kalite kontrolü (bir ürünün belirli bir standarda uygunluğunun tespiti) için yapılan çalışmalar, hastalıkların teşhisi için yapılan rutin testler araştırma çalışması olmamaktadır. Ancak, bir hastalık için yapılan muayenelerin, belirli bir hastalık ile ilgisini belirlemek amacıyla yapılması araştırma sayılır.

Araştırmalar yapıldığı çevre ve araştırma ortamına göre laboratuar ve saha araştırmaları diye ikiye ayrılmaktadır. Temel araştırmalar daha çok laboratuarlarda yürütülmektedir. Ancak, son zamanlarda birçok temel araştırma laboratuar dışında da yapılmakta olup, genel eğilim bu yönde gelişmektedir. Laboratuar Araştırmalarında, İstenmedik değişkenlerin kontrolü ve denemeye alınacak değişkenlerin belirlenmesi mümkündür. Yani, araştırmayı etkileyen faktörler daha açık ve güvenilir olarak belirlenebilmektedir.

Saha araştırmaları ise, bizatihi gerçek hayatın içinde uygulanmaktadır. Yani araştırma alanı tabii hayatın kendisidir. Bu tür araştırmalarda elde edilecek sonuçlar, gerçek hayata genellendiğinde hata oldukça azdır. Ancak, saha araştırmalarında istenmedik değişkenlerin (özelliklerin) kontrolü güç olmaktadır. Yani, böyle araştırmalarda elde edilen bulguların sadece araştırmada dikkate alınacak değişkenlerden etkilenmiş olduğuna inanmak zordur. Araştırmacılar araştırma planını hazırlarken, kontrol ve genelleme gibi, araştırmanın çok önemli iki öğesinden hangisinden fedakârlık yapacağı düşüncesi altında bir haleti ruhiye içinde bulunur. Çoğu zaman bir araştırmanın hem deneme şartlarında, hem de sahada yürütülebilir olduğu unutulmamalıdır. Bu durum, araştırmacının kontrol ve genelleme konusundaki endişelerini oldukça azaltmış olacaktır.

Araştırmalarda Başvurulan Yöntemler

  • Deneysel Yöntem

Deneysel araştırmalarda araştırmacı, yürüttüğü araştırma için ortam oluşturmaktadır. Bu, çoğu kez yapay bir durumdur. Oluşturulan bir ortam içinde araştırmacı, ilgili olduğu olay, değişken ve etkenleri ayarlamak, değiştirmek, elemine etmek gibi yollarla istediği duruma getirmekte, yani kontrol edebilmektedir. Burada araştırmacı konuyu inceleyebilmek için, araştırma çevre ve şartlarını kendisi oluşturmak durumundadır.

Deneysel yöntemde, çevre şartlarının değiştirilmesi suretiyle muamelelerin (treatment) değişik durum ve safhaları da oluşturulabilmektedir. Burada kontrol iki şekilde olmaktadır:

  • Deney değişkeninin istenen biçimde ayarlanması: Mesela, deney değişkeni ısı ise ve ısının 10, 20, 30 derecelerde ayarlanması ve etkisinin araştırılması isteniyorsa.
  • Deney değişkenlerinden istenmeyenlerin etkilerinin kontrolü. Mesela, deneyi etkileyecek ışığın, gürültünün, deney ünitelerine ait özelliklerin sabit tutulması, ortadan kaldırılması, eşitlenmesi, dengelenmesi durumu söz konusu olabilir. Burada deney değişkeni denildiğinde daha çok muameleler (treatment) kastedilmektedir.

Deneysel yöntemde araştırmacı, sonucu etkileyebilecek bütün değişkenleri belirlemeye çalışır. Bunlardan deneye dâhil etmek istemedikleri, yani istenmeyen değişkenleri deneme ve kontrol gruplarında eşitlemek, dengelemek veya istatistiksel ya da raundum teknikleriyle ayarlamak, sabit tutmak suretiyle eşit hale getirir. Bu sayededir ki, araştırmacı denemeye alınan değişkenler arasındaki sebep-sonuç ilişkilerini ve bulguları etkileyen etkenleri belirlemeye çalışır.

  • Tarihi Yöntem

Olayların ve varlıkların sadece şimdiki durumda araştırılması yeterli değildir. Şimdiki zaman içindeki veriler, soruların tüm cevabını içermeyebilir. Geçmiş zaman içindeki gelişimin incelenmesi de gerekebilir.

Geçmiş zaman içinde meydana gelmiş olay ve varlıkların araştırılmasında ya da bir problemin geçmişle olan ilişkisi yönünden incelenmesinde kullanılan yönteme ‘tarihi yöntem’ denir. Tarihi yöntem, bilgi üretmek için geçmişin tenkidi bir gözle incelenmesi, analizi, sentezi ve rapor edilmesi sürecidir.

Tarihi yöntemi kullanan araştırmacılar da veri toplamakta, bunları değerlendirmekte, yani hipotezleri test etmekte ve ulaştığı bulguları rapor halinde yazmaktadır.

Tarihi yöntemde veri toplama aşamasında, genellikle dokümanlar, kalıntılar ve belgeler üzerinde çalışılmaktadır. Verilerin değerlendirilmesi aşamasında, belgelerin kime veya neye ait olduğunun, orijinalliğinin, yer ve zamanın, belgelerin doğruluğunun dikkat ve özenle belirlenmesi gerekmektedir. Raporun yazılmasında ise ağırlık daha çok kalitatif (nitel] verilerin ve bulguların kompozisyonu ve değerlendirilmesi üzerinde yoğunlaşmaktadır.

James W. Thompson, “İnsan geçmişine karşı ilgi duyan ve onun farkında olan tek yaratıktır” demiştir. Geleceğe ait tahminler için insanoğlu geçmişi daima bir kaynak olarak kullanmak istemiştir.

Tarih, geçmişte olup bitenleri kaydetmeye, bunların neler olduğunu keşfetmeye, olaylar arasındaki ilişkileri tespit etmeye ve bugünü anlamlandırmaya çalışan bir disiplindir. Böylece, tarih ve tarihi araştırma, insana geçmişi öğrenme, bugünü anlama ve geleceğe ait tahminler yapabilme imkânı sunmaktadır.

Bir olayı tarihi yönden incelemek ve problemlerin çözümüne esas olacak konuları geçmiş zaman içinde aramak mümkündür. Böyle bir çalışmayı yürütmede kullanılacak araştırma yöntemine tarihi yöntem adı verilmektedir. Bu yöntem, daha çok bir doküman inceleme yöntemidir.

Aslında her araştırma konu ve probleminin de bir evveliyatı vardır.

Tarihi yöntemde, yeni veri setleri üretme imkânı da yoktur. Her şey olup bitmiştir. Zorlukların bazıları da kullanılan eski dillerden gelmektedir. Tarihi olaylar çoğu zaman dikkatlice de kaydedilmemiş olabilmektedir.

Tarih, geçmişimize ait olayların bir modelidir. Tarih, olayların birbirleri ile olan ilişkilerine göre bir bütünlük kazanması halidir.

Araştırma Konusunun Belirlenmesi

Ekonomik, teknik ve sosyal konularda çözüm bekleyen ve araştırılması gereken sayısız sorunlar vardır. Araştırma konuları, çözüm bekleyen sorunlardan çıkmaktadır. Ancak, akla gelebilecek her konu, araştırma konusu olmaz. Mantıki hipotezlerin deneysel olarak test edilmesine uygun araştırma konusu belirlenmelidir.

Her araştırmacının bir fikir ve düşünce aşaması vardır. Yani fikirlerin doğması ve oluşması, her yerde ve her koşulda mümkün olabilir. Gerçekten de neden, niçin ve nasıl gibi sorular ve mevcut problemler insanları yeni fikirlere ve konulara götürecektir. Aslında, ortaya konulan fikirlerin bir araştırma konusu haline dönüşmesi için, önceden yapılmış araştırmalar incelenmelidir. Yani, oluşan fikrin araştırılabilir konuma gelmesi gerekir. Denilebilir ki, her araştırma konusu bir öz geçmişe sahip olmaktadır.

Araştırmanın Planlanması

Planlama safhasında; araştırma sırasında yapılacak işlerin sıralanması, bunlar için gerekecek zamanın ayrı ayrı belirlenmesi (takvim), yapılacak deneylerin dizayn edilmesi, gerekli materyal ve ekipmanın nasıl sağlanacağı, elde edilecek verilerin ne şekilde özetleneceği ve hangi metotlarla işleneceği gibi hususlar yer alır. Bir Sürvey çalışması da, önceden yapılacak plana göre yürütülmelidir.

Araştırmaya başlamadan önce hazırlanacak olan plana, sonuca ulaşılıncaya kadar uyulmaya çalışılmalıdır. Araştırma sırasında meydana gelecek beklenmedik bir durumun etkisini gidermek gayesiyle planda gerekli değişiklikler yapılabilir. Ancak, projenin amacını değiştirecek ve süresini uzatacak değişikliklerden kaçınılmalıdır.

Araştırmanın planlanması safhasında, araştırmada kullanılacak yöntemler belirlenir. Problemin tanımlanması yapıldıktan sonra başvurulacak yöntemlerin kararlaştırılması gerekmektedir.

Araştırmada ne tip verilere ihtiyaç vardır, bu veriler hangi şartlarda hangi yöntemle elde edilecektir? Deney, gözlem veya anket yöntemlerinden hangisi kullanılacaktır?

Elde edilen verileri analiz ve değerlendirme yönteminin de bu aşamada kararlaştırılması gerekmektedir. Burada daha çok, kullanılacak veri analiz yöntemlerinin açıklanması söz konusudur.

Bir deney veya sürvey planlanırken göz önünde bulundurulacak ana ilke, deney hatasının minimuma indirilmesi ve hesaplanabilmesidir (Arıkan 2000: 234).

Deney Hatası: Aynı işleme tabi tutulan, aynı gruptaki üniteler arasındaki hesaplanabilen farlılıktır. Kendisinden rakam elde edilebilen her şey (insan, hayvan, bitki, parsel, hane halkı, taş parçası v.s) deney ünitesidir. Farklı muamelelere tabi tutulan gruplar arasında hesaplanacak farklılık, ancak deney hatasından büyük olduğu takdirde işlem farklılığından söz edilir. Deney hatası ne kadar küçük olursa, muamele farklılığı o kadar hassas olarak belirlenir.

Deney hatasının hesaplanabilmesi ve en aza indirilebilmesi için başlıca yollar;

a) Deney tekerrürlü olarak tertiplenmelidir

Aynı muameleye tabi tutulan, aynı gruptaki ünite sayısına ‘Tekerrür’ adı veriliyor. Etkileri denenecek her muamele için muhakkak birden fazla deney ünitesine ihtiyaç vardır. Tekerrür arttıkça deney hatası azalır. Buna göre, deneylerin mümkün olduğunca fazla tekerrürle planlanmaları gerekir. Ancak bu yapılırken, deneme materyalinin homojenliğini bozmamaya ve araştırmanın maliyetini arttırmamaya dikkat edilir. Mesela, tarla denemelerinde genellikle deney ünitesi olarak kullanılan parsellerin sayısı artırılırsa, deneme tarlasının büyümesi gerekir ki, böyle bir tarlada verimlilik bakımından farklılıklar doğabilir. Bu durum parseller arasındaki farklılığı, dolayısıyla deneme hatasını artırır.

Sürvey çalışmalarında ise, belirli bir zaman içinde belirlenebilen materyalle yetinmek mecburiyeti vardır.

Tekerrür konusunda dikkat edilmesi gereken diğer bir husus da, aynı muameleye ait olan ünitelerin birbirlerinden bağımsız olmalarıdır. Mesela, bir toprak numunesini üçe ayırıp, etkisi denenecek işlemlerden biriyle yapılacak deneyde, bu üniteler tekerrür sayılmazlar. Çünkü bu toprak bölümleri aynı numunenin parçaları olduklarından bağımsız değildirler. Bunlar birbirlerinin paralelidirler. Paraleller arası farklılık, ancak bir analiz metodunun veya analizi yapan kimsenin tutarlılığını gösterir. Metotlar arası farklılık ise, ancak farklı numunelerden alınan kısımların denemeye alınması ile test edilebilir. Tekerrür ayrı numunelere ait olmaktadır.

  • Deney materyalinde homojenlik (bir örneklik) sağlanmalıdır Ayrı muameleye tabi tutulacak materyal ne kadar birörnek (homojen) ise, aynı muamele grubuna ait üniteler (tekerrürler) arası farklılık (deney hatası) da o kadar azalacaktır. Bu durum aynı zamanda tekerrürün, dolayısıyla masrafın azalmasını mümkün kılar. Mesela, uzun süre akrabalı olarak üretilen deney hayvanları (kobay, fare) ileri derecede bir genetik benzerlik gösterirler ve oldukça homojendirler.

Her zaman istenen derecede homojen materyal temin edilemeyebilir. Eğer homojenlik, o materyal için belirli bir faktör tarafından bozulmuş ise, materyal bu faktöre göre gruplara ayrılır. İstatistik dili ile kendi içerisinde homojen olan bu gruplara; ‘Blok’ adı verilmektedir. Bu durumda, etkisi denenecek muameleler her blokta ayrı ayrı denenirler. Böylece, farklılığa sebep olacak faktörün etkisi giderilmiş olarak, deneme yürütülmüş olur. Eğer homojenliği bozan faktör kantitatif karakterde ise (ağırlık, boy v.b faklılıklar) ve bu durumun deneme sonucunu etkileyeceği biliniyorsa, o zaman böyle bir etki, doğrudan istatistik analiz yöntemi ile yapılan işlemlerle giderilebilir.

  • Deney materyali muamele gruplarına rastgele dağıtılmalıdır Materyaldeki belirli bir faktöre atfedilemeyecek farklılığın, muamele grupları arasında meydana gelecek farklılığı (suni olarak) büyütmemesi için, deney başında giderilmelidir. Bunun için de en etkili yol, mateıyali muamele gruplarına rastgele (kura ile) dağıtmaktır.

Meşhur İngiliz İstatistikçisi Fisher, bu konuda “Materyal, mukayese edilecek muamele gruplarına öyle dağıtılmalıdır ki, grup içi farklılık, gruplar arası farklılığa eşit olsun. Bu ise, ancak materyalin gruplara rastgele ayrılması ile mümkün olur” demektedir.

d) Diğer Hususlar

Deney hatasını azaltacak olan bir husus da, deney yürütülürken ve rakamlar elde edilirken dikkatli olmaktır. Deneme sırasında sonucu etkileyebilecek olaylar vuku bulabilir. Mesela, ünitelerden bazıları bozulabilir veya zayi olabilir. Bunun zamanında farkına varılması ve böyle ünitelerin deneme dışı bırakılması gerekir. Verilerin tespit ve kaydedilmesinde de dikkatli olmalı, hatta ölçme aletleri kaydediciye bağlanmalıdır. Kullanılan ölçme aletlerinin deney başlarken ve deney sonrasında kalibre edilmeleri de, doğru rakam elde etme bakımından çok önemlidir.

Araştırmanın tarafsızlığı, deneme sonucunun araştırıcının arzu ettiği gibi çıkması yönünde herhangi bir çaba göstermemesi, yani bir önyargıya sahip bulunmaması gerekir. Her araştırma, hipotezlere dayanır. Bunlar önyargı değildir. Hipotez, kontrol edilmesi gereken ve buna uygun olarak ifade edilen bir hükümdür. Araştırma sonucunda bir hipotez ya kabul, ya da reddedilir. Her iki sonuç da ilmidir. Eğer hipotezin reddedilmesi beklenmiyordu ise, deney daha geniş bir materyalle ve daha hassas bir şekilde tekrar edilebilir. Araştırıcının sabırlı olması da deney hatasının azalmasını sağlayan önemli bir husustur. Araştırmaların çoğu, uzun süre gözlem yapmayı ve ölçümleri gerektirir. Sabırlı olmayan birisi, ya işi kısa kesmek, ya da gözlem ve ölçümleri öncekilere benzeterek, kaydetmeye meyillidirler. Düzgüneş, “bir araştırıcı usanmakla, heyecan arasında gidip gelen bir ruh haline sahip bulunmaktadır” diyor. Hoca ayrıca, “Bir gencin araştırıcı olup olamayacağını anlamak için göstereceği dikkat ve sabra bakmak kafidir” diye ifade ediyor. Araştırma çalışmasında, diğer bir husus da dürüstlüktür (Düzgüneş 1984: 36].

Veri

Problemi çözmemize, ya da karar vermemize yardımcı olan rakam veya işaret, harf, kelime, kavram, renk v.b şekillerde ifade edilen her türlü ham bilgi veri olmaktadır. Sayı, kalite, renk, durum, tutum v.b konulardaki kayıtların tümü veri olarak adlandırılır. Veriler işlenmek ve değerlendirilmek [yorumlanmak) üzere toplanırlar. Veri, İngilizcedeki ‘data’ kelimesinin karşılığıdır. Aslında veri, ham bilgi demektir.

Kaynağı ve türü ne olursa olsun, bir unsurun veri sayılabilmesi için, kayıt edilmiş olması gerekir. Her daldaki verilerin kaynakları ve elde ediliş şekilleri de birbirlerinden farklıdır. Herhangi bir hastalıkla ilgili veriler, herhangi bir sektöre ait veriler ve toplumun psikolojik yapısına ilişkin verilerin her birinin ölçümü ve yorumu birbirinden ayrıdır.

Üzerinde çalışılan konu ile ilgili doğru, yeterli ve güncel verilere sahip olunursa, amaca ulaşmak kolaylaşır.

Verilerin elde edildiği kaynaklar çok çeşitlidir. Veri kaynakları ile verilerin elde ediliş yöntemi arasında da yakın bağlantı vardır. Veri kaynakları genel olarak altı grup altında toplanabilir;

  • İnsanlar: İnsanlarla konuşarak veya başka iletişim yöntemleri ile çok çeşitli bilgiler elde edilir. Bunlar kişisel düzeyde veriler olabildiği gibi, insanın ailesiyle, çalıştığı yerle ve içerisinde yaşadığı çevre ile de ilgili olabilir
  • Aileler: Sosyal ve ekonomik açıdan aile önemli bir birimdir. Aile reisi ile veya aile fertleriyle görüşerek ya da aileyi gözlemleyerek aileye ilişkin veriler elde edebiliriz.
  • Firmalar, kurum ve kuruluşlar: Bunların temsilcileri ve çalışanlarından veri elde edebiliriz. Şirketler, vakıflar, bakanlıklar, belediyeler böyledir.
  • Yayınlanmış kaynaklar: Lügat, ansiklopedi, kitap, yıllık, broşür, gazete, dergi v.b yayınlar en önemli veri kaynaklarıdır.
  • Yayınlanmamış belge, bulgu, dosya, doküman ve arşiv evrakları; tasnif edilmiş olsun veya olmasın bunlar da veri kaynağı niteliğindedir.
  • Tabiat: Tüm verilerin asıl kaynağı tabiattır. Tabiatı uygun şekilde inceleyerek ve gözlemleyerek sınırsız veriler elde edilebilir. Astronomlar, biyologlar, çevreciler hep tabiatta gözlem yaparak veri elde ederler.

Veri Toplama Yirateuni

İhtiyacımız olduğu halde hazırda bulamadığımız verileri elde etmek amacıyla yapılan çalışmalara veri toplama adı verilir. Veriler, veri kaynaklarından elde edilir. Değişik kaynaklardan veri toplamanın da değişik yöntemleri olması tabiidir. Mesela, dilbilimci teyp kaydıyla yöresel ağızları kaydeder. Botanikçi ve jeolog tabiattan bitki veya kayaç örnekleri toplar ve gerekli Ölçümlerle veriye dönüştürür. Laboratuar deneylerinden de veriler üretilir. O halde konuya ve amaca göre değişik veri toplama yöntemleri olabilmektedir.

Tabiattaki olaylar, varlıklar ve insanların davranışları gözlem yoluyla izlenir. Bu gözlemler kaydedilerek, veri haline dönüştürülür. Gözlem yoluyla veri elde edilmesinde şu hususlara dikkat edilmelidir;

  • Gözlem kılavuzu hazırlanmalıdır.
  • Gözlemlerin kaydına elverişli araçların hazır bulundurulması gerekir. Gözlemler doğrudan kılavuza araştırıcı tarafından kaydedilebileceği gibi, saat, kronometre, fotoğraf makinesi, kamera, ses kayıt cihazı ve farklı dijital araçlar ile de kaydedilebilir.
  • Gözlemlerin kaydı titizlikle yapılmalıdır.
  • Mümkünse gözlemler tekrarlanmalıdır.
  • Gözlemci ve gözlenenden kaynaklanan farklı hatalar, ya da etkileşimden doğan yanılgıları en aza indirmeye gayret gösterilmelidir.
  • Gözlemcilerin itinayla belirlenmesi ve eğitimleri çok önemlidir. Gözlem yönteminin en iyi tarafı, verilerin kendi tabii ortamında, kolaylıkla ve düşük maliyetle toplanmasıdır. Bu yöntemin başlıca sakıncası ise; gözlemle araştırılan problemin birbiriyle ilgili olmaması tehlikesidir.

Görüşme: Buna yüz yüze görüşme ya da mülakat adı da verilmektedir. İlgili kişi veya grupla karşılıklı olarak konuşmak, soru sormak ve alman bilgileri kaydetmek suretiyle yapılan çalışmadır. Bu amaçla Anket Formu adı verilen önceden düzenlenmiş hazır çizelgeler kullanılır.

Görüşme yönteminin iyi tarafları şöyle sıralanabilir;

  • Her konuda istenildiği kadar ayrıntıya gidilebilir.
  • Araştırıcıya geniş bir inisiyatif tanınmıştır.
  • Anlaşılmayan sorular konusunda ek açıklama imkânı vardır.
  • Karşılıklı olarak görüşme durumu söz konusu olduğu için cevap vermeme oranı oldukça düşüktür. Bu yöntemin olumsuz yönleri işe şunlardır;
  • Soru sayısı ve görüşme süresi istenildiği kadar uzun tutulamaz.
  • Maliyeti yüksektir ve deneyimli anketörlere ihtiyaç vardır.
  • Randevu konusu zordur ve çoğu zaman asıl kişiler değil 2. ve3. Derecede sorumlularla görüşme imkânı söz konusu olur.
  • Cevap veren kişi mülakatı amaç dışına saptırabilir.

Mektup (Yazışma): Bilgi alınacak kişiyle yüz yüze görüşmek mümkün değilse, yazışma yoluna gidilir. Bu yöntemin en iyi tarafı maliyetin düşük olmasıdır. Sakıncalarına karşı da, mektup ve telefonla takip etmek, ya da yüz yüze görüşme talep etme yoluna gidilebilir.

Telefon, faks veya bilgisayar ağı: Bu gibi usuller daha pahalı olmasına rağmen, sınırlı sayıdaki bilgilere erişim mümkün olabilmektedir.

Belge veya arşiv tarama: Yayınlanmamış dosyalar, arşivdeki evraklar, özel ya da resmi kurumlardaki yazışma evrakları, eşya, araç ve ilgili malzemelerin bulunduğu yerlerde inceleme, yorumlama, tercüme bu başlık altında toplanabilir. Kısaca, bu tür kaynak araştırmaları belge taramaya girer. Bu şekilde elde edilen verilerin yorumu, araştırıcıya ve amaca göre değişebilir. Araştırmacılar, bir kütüphaneden veya bir müzeden ne şekilde, en etkin yararlanabileceklerini bilmelidir. Kütüphane kartlarının veya kütüphanedeki bilgisayarın kullanışı hakkında araştırıcı tarafından yeterli bilgiye sahip olma hususu söz konusudur.

Veri Tipleri

Karakterlerine Göre Veriler:

  • Kantitatif veriler (Doğrudan sayı ile ifade edilen verilerdir]
  • Kalitatif (Evet-Hayır, Zengin-Fakir, Kentli-Kasabalı vb.]

Değişkenlik durumlarına gelince, eğer etkileyen ya da belirleyen ise bağımsız değişkendir.

Mesela buğday üretiminin yağan yağmura göre; yağan yağmur miktarı bağımsız değişken, buğday üretim miktarı ise bağımlı değişken olmaktadır.

Elde Ediliş Yöntemlerine Göre Veriler:

  • Deneysel veriler: Deneyler sonucunda elde edilen verilerdir.
  • Gözlem verileri: Gözlemler sonucunda elde edilen verilerdir.
  • Anket verileri: Anket ve mülakatlarla elde edilen verilerdir.
  • Sayım verileri: Araştırma ünitelerini sayarak elde edilirler.

Ölçeklerine Göre Veriler:

  • Nominal ölçekli veriler: Doğum yerleri, marka adları, cinsiyet, hastalığın seviyesi gibi gruplandırmalar nominal ölçeklerdir. Böyle gruplandırmalarda 1,2, 3 gibi sayılarla rakamlandırmaya gidilir.
  • Ordinal ölçekli veriler: Değişkenleri bir boyuta göre sıralamaktır. Mesela az-çok, düşük-yüksek, az gelişmiş- gelişmekte olan- gelişmiş ülkeler şeklinde vb. boyutlar açısından sıralama söz konusu olabilir. Ancak, gruplar arasında eşit aralık söz konusu değildir.
  • Aralık ölçekli veriler: Boyutların sıralanışı ve aralıklar arasındaki mesafe, mesela 45 derece, 35 derece den daha sıcaktır. Ancak, sıcaklığın 0 derecede gösterildiği durumda hiç sıcaklık yok demek değildir. Burada ‘0’ rastgele konulmuş olmaktadır. O halde, aralıklı ölçeklerde gerçek bir sıfır noktası yoktur.
  • Oransal ölçekler: Üstteki üç ölçeğin de tüm özelliklerini taşır ve gerçek sıfır noktasına sahiptir. Bu sebeple hesap işlemlerine de elverişlidir. Ağırlık, mesafe, uzunluk, hacim, cevap verenlerin sayısı, zaman süresi gibi veriler oransal ölçeklerdir.

Değişken

Değişken, üzerinde çalışılan konuyla ilgili herhangi bir karakter veya özellikte belirgin olarak görülen farklılığın ifadesidir. Sayı, ağırlık, hacim, zaman, hız, kalite, tepki şiddeti, zekâ düzeyi gibi özelliklerin ölçülmesi misal olarak verilebilir.

Ölçmenin esas amacı, değişkenleri sayısal olarak ortaya koymaktır. Ölçümde sayılar yerine semboller de kullanılabilir. Değişkene verilen numara veya sembol, o değişkeni temsil etmektedir.

Sayısal olarak ifade edilen değişkenler bağımsız ve bağımlı olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Bağımlı değişken araştırıcı tarafından ölçümü yapılmakta olup, bağımsız değişken gerektiğinde değiştirilmekte veya elemine edilmektedir. Mesela hastalıkla ilgili esas veri laboratuarda ya da başka yollarla elde edilmekte ve bu hastalığa etken olan faktörlerde değişiklikler yapılabilmekte ya da bunların etkisi giderilerek hastalık hakkında bilimsel bir değerlendirme yapılabilmektedir.

Araştırma Konusu (Problem)

Her araştırma için çözülmek istenen problem ya da problemler, yani cevap aranmakta olan sorular vardır. Buna göre araştırma, açık ve tam olarak belirtilmiş problemlere doğru çözüm yolları bulmaya yönelik objektif, planlı ve sistemli bir çalışma demektir. Araştırmacılığın henüz başlangıç aşamasındaki kişilerin karşılaştığı büyük güçlüklerden biri de, araştırma problemi bulabilme noktasında başlar. Araştırma yaparken, sürekli olarak insan zihni ve idraki; olgular, veriler ve kanıtlar arasında gidip gelmektedir. Ta ki, bunlar arasında gizlenmekte olan ‘anlam’ açığa çıkarılıncaya kadar bu cevelan devam eder.

Öğrenme ve bilme, insanın önemli ihtiyaçlarından biridir. Araştırmacılarda bunun kuvvetli olması beklenir. Ondaki bu istek ve ilgi, hazır bilgileri öğrenme yerine, daha çok yeni bilgiler elde etme (üretme] yönündedir.

Her araştırma konusunun ya da problemin bir özgeçmişi vardır. Araştırma raporlarında; problemin önemi ve araştırmanın gerekçesi üzerinde de durulmaktadır.

Araştırma probleminin ifadesi de önemli bir meseledir. Einstein, bir problemin formüle edilmesinin çoğu kez onun çözülmesinden daha önemli olduğunu belirtmiştir. Özellikle bu konudaki yanılgılardan birisi, konunun çok geniş tutulması ve problemin çok geniş olarak ifade edilmesidir.

Problem seçimi yapılırken şu kriterler dikkate alınmalıdır:

  • Belirlenen problemin çözümü bir yenilik getirmelidir (Ya tamamen yeni bir teknik ve ürün elde etmesi ya da mevcut teknik veya ürüne yenilik getirmesi gibi).
  • Belirlenen problemin çözümü, bilim dalı için önemli olan bir soruya cevap vermelidir.
  • Problem ilgi çekici ve merak uyandırıcı olmalıdır. Bazı araştırıcıların kendi meslekleri dışındaki konulara karşı duydukları ilgi ve merak değerli buluşlar yapmalarım sağlamıştır. Mesela Kempthorne, bir matematikçi olarak yetişmiş, sonra da çok iyi bir istatistikçi olmuştur. Öyleyse, seçilecek problemler araştırıcı için ilgi çekici olmalıdır.
  • Araştırıcının eğitim durumu ve niteliği problemi çözecek yeterlikte olmalıdır. Artık her şeyden anlayan bilim adamı geçmişte kalmıştır. İhtisaslaşmayı yeteri kadar geniş bir temele oturtacak bir sistemi oluşturmak gerekli hale gelmiştir. Araştırıcının problem seçerken kendisini iyice tartması da gerekmektedir. Ancak ihtisaslaşıyorum diye de, temel bilimsel gerçeklere ve o bilim dalının temel konularına bigâne olmamak gerekir.
  • Problemin çözümü için materyal ve metot mevcut olmalıdır. Bir problem üzerinde çalışmaya karar vermeden önce, daha evvel yapılmış araştırmalarda güdülen gayelerin ve kullanılan materyal ve metodun gözden geçirilmesi gerekir.
  • Özel ekipman ve çalışma imkanları sağlanmalıdır. Her araştırma, özel ekipmana ve uygun bir çalışma ortamına ihtiyaç gösterir. Ancak araştırmada en önemli olan, insan ve insanın düşünce biçimidir.
  • Araştırma için bir kuruluşun maddi desteği sağlanmalıdır. Yani destek alabilmek için ikna edici gerekçelerle ortaya çıkmak gerekir. Buna karşı da, destekçi kuruluşların problemleri değerlendirebilecek ufka sahip yönetici, danışman ve uzmanları bulunmalıdır.
  • Araştırmadan alınacak sonucun getireceği fayda belirlenmelidir. Bu sayede, uygulamalı ve geliştirme araştırmaları için fon bulmakta fazla sıkıntı çekilmez.
  • Araştırma sırasında karşılaşılacak engeller hesaba katılmalıdır. Araştırmacı problem seçerken karşılaşabileceği risk ve zorlukları hesaba katmalıdır.
  • Problem seçiminde zaman faktörü de dikkate alınmalıdır. Bir araştırmayı iyi bir planlama ve uygulama ile daha kısa bir sürede sonuçlandırabilmek mümkün olmaktadır. Ancak bazı araştırmalarda süreyi kısaltmak mümkün olmamaktadır. Mesela, bir laboratuar çalışmasında ortamın sıcaklığını artırmakla veya başka bir yolla araştırmanın süresi kısaltılamaz.

Projelendirme (Problemin tarifi)

Seçilen bir problemin öncelikle detaylı olarak tarif edilmesi gerekir. Bu şekilde, araştırma projesi meydana getirilir. Proje çeşitli şekillerde yapılabilir ama hepsinde de şu hususların bulunması gereklidir.

Araştırmanın gayesi: Araştırma hangi problem veya problemlerin çözümü için ele alınmışsa, bunların net olarak belirtilmesi gerekir. Çok gayeli bir araştırmada, belirli bir sürede yapılması gereken ölçü ve gözlemler için vakit yetmeyebileceği gibi, yeteri kadar genişlikte bir örnek (materyal) de bulunamayabilir. Tek gayeli araştırmalar ise, ancak bu gayenin büyük bir önemi varsa makbuldür. Genellikle araştırmalar çok gayeli olarak planlanır.

Araştırmanın dayandığı ana fikir: Bir araştırmanın dayandığı ana fikirler ya birer hipotez ya da teori şeklindedirler. Temel araştırmalarda direkt olarak teori çıkabilir. İşte bu hususların projede belirtilmesi gerekmektedir. Ortaya konulan bir hipotezin ispatlanması kadar, çürütülmesi de çok önemi olmalıdır. Birçok araştırmacı probleme konu olan ana fikrin deney ve gözlemler sonucunda ispatlanmadığını görünce müteessir olurlar ve bu sonucu yayınlamaktan çekinirler. Aslında bu çok yanlış bir tutumdur. Bu konuda bir araştırıcı, “hata korkusu gelişmeyi öldürür” demiştir.

Araştırmayı gerekli kılan sebepler; Bir araştırmayı gerekli kılan sebeplerin başında ihtiyaç gelmektedir. Direkt olarak ihtiyaçların karşılanmasını hedef almayan Temel Araştırmalar yapılabilmektedir. Böyle hallerde durum projede açıkça belirtilmelidir. Öte yandan araştırma sonuçlarının ne gibi pratik, ekonomik veya bilimsel fayda sağlayacağı da açıklanmalıdır. Bu hususlar araştırmanın Ana Fikri ile beraber Gaye bölümünde yer alabilir.

Materyal ve Metot: Araştırmada güdülen gayelere ulaşabilmek için kullanılacak materyal ve metodun iyi belirlenmesi, başta gelen hususlardandır. Materyalin, araştırma sonucunun genelleneceği popülasyonu en iyi bir şekilde temsil etmesi gerekir. Araştırmada kullanılan her türlü metodun da projede detaylarıyla açıklanması gerekir.

Süre: Projede verinin toplanması, işlenmesi, değerlendirilip yazılması için bir takvim hazırlanmalıdır.

Terminoloji: Projede kullanılan teknik terimlerin yanlış tefsirlere sebep olmaması için açıklanması gerekir.

Mali portre: Araştırmanın sağlayacağı ekonomik ve bilimsel faydalara atıflar yapılarak, talep edilen paranın eldeki mevcut imkânlarla birlikte projede yer alması gerekir.

Bütün bunlarla birlikte projede bir de kaynakça verilmelidir.

Kaymak Tarama

Kaynak tarama, araştırmayla ilgili her türlü yayının incelenmesi ve onlardan yararlanılması anlamına gelir. Kaynak; her türlü kitap, dergi, gazete, araştırma raporu, tez ve yararlanılabilecek tüm yayınlardır.

Daha evvel yapılmış araştırmalara ait sonuçlardan haberdar olmadan incelemeye başlamak daima sakıncalıdır. Birbirinden habersiz aynı anda, aynı konuyu sunan araştırıcıların varlığı unutulmamalıdır.

İlgi duyduğu alandaki kaynakları dikkatle inceleyen bir kimse, o alanda mevcut önemli araştırma konularını görebilmektedir. Bu yüzden, okumak problem seçimi için iyi bir yoldur.

Araştırmanın her aşamasında kaynak taramasına ihtiyaç duyulmaktadır. Başta konu (problem] belirleme sırasında olmak üzere, yöntem belirlerken ya da araştırma bulguları başka bulgularla karşılaştırılmak istendiğinde ilgili kaynaklara başvurmaya ihtiyaç duyulmaktadır.

Kaynak taramanın yararları:

  • Tarama sayesinde, çalışılmış bir konuyu araştırmış olma hatasından kurtuluruz.
  • Farklı araştırma yöntemleri hakkında bilgi edinerek, düşündüğümüz araştırma için en uygun yöntemi kararlaştırabiliriz.
  • Araştırma için hipotezlerin belirlenmesinde önceki araştırmalardan yararlanma imkânı doğar.
  • Kendi bulgularımızı diğer araştırmalarla karşılaştırıp, sonuçları irdelemek mümkün olur.
  • Tezlerimize destek bulmak, yeni fikirler ve bakış açılan elde etmek mümkün olur (Arıkan 2000: 273).

Deney Tertipleme

Bir araştırma için hangi deneme deseninin (deney tertibinin) kullanılması gerektiği alttaki hususlara göre belirlenir;

  • Mateıyalin bir örnekliği (homojenlik)
  • Araştırmada ele alınan faktör (bağımlı değişkeni etkileyen bağımsız değişken) sayısı
  • Her faktör içinde bulunan seviye (muamele) sayısı
  • Faktörlerin araştırmadaki önem derecesidir.

Bunlara göre deney tertipleri;

  • Tesadüf Parselleri Deney Tertibi (Rondomized Design)
  • Tesadüf Blokları Deney Tertibi (Rondomized Block Design):

Faktörün her halini, her blok içinde rastgele bir üniteye tatbik etmek suretiyle deneme planlanır. Şayet böyle bir denemede, blok içerisinde her muamele birden fazla birey üzerinde uygulanırsa gerek deneme faktörünün, gerekse blok şeklinde belirlenen unsurun interaksiyonu (birlikte etkisi) da hesaplanabilir ve buna ait etki test edilebilir. Mesela, her üzüm çeşidine ait çubuklar aynı anaçta birden fazla bulunacak şekilde aşılanmak üzere değişik anaçlara yapılan aşılama denemesi böyledir. Böylece üzüm çeşitlerinin anaçlara göre durumları da karşılaştırılabilir. Yani hangi çeşit, hangi anaçta uygun verimi sağladığı belirlenmiş olur (Düzgüneş 1987: 13).

Örnekleme

Araştırmadan amaç (sorun çözmek, yeni bilgi üretmek, yeni teknoloji geliştirmek ve ekonomik yarar sağlamak) ne olursa olsun, bunların hepsinde de esas, doğru bilgi sahibi olmak ve doğru karar vermektir. Bu nedenle, doğru bilgilere ulaşmak ve elde edilen bilgileri genelleştirmek ihtiyacı vardır. Bunun yollarından biri örnekleme yöntemidir.

Mesela, bir fabrikada üretilen mamuller kitleyi oluşturduğuna göre, buradan yapılan örneklemede; boy, ağırlık, renk v.b bilgilere kısa sürede ulaşmak mümkün olabilir.

Öte yandan, bir inekten bir sağımda alınan 10 L sütün tamamım değil de, çok az bir bölümünü laboratuarda analiz yeterli olmaktadır. Kan tahlili için de aynı durum söz konusudur. Çünkü bu tür materyaller homojen kümelerdir.

Kitlenin tüm birimlerini ölçmek onların tahrip olmasına sebep oluyorsa, örnekleme yapmaktan başka çare yoktur. Mesela, ampul ve otomobil lastiğinin ömrünü tespit araştırmalarında durum böyledir. Yani böyle bir araştırma için lastiklerin ya da ampullerin tamamını kullanmak zorunda kalmayız. Bunlar aynı prosesle üretilmiş aynı mamullerdir. Bunlardan seçilen sınırlı sayıdaki bir grup (örnek) araştırma yapmamız için kâfi olmaktadır.

Çoğu zaman, gündelik kararlarımızı da örneklemeden faydalanarak almaktayız. Mesela bu günün hava durumu, yarın ne şekilde giyineceğimizi veya dışarı çıkarken şemsiye alıp almayacağımızı kararlaştırmaya yardımcı olur. Tencereden alınan bir iki pirinç tanesi de, pilavın pişip pişmediğini gösterir.

Örnekleme bilhassa siyasi, sosyal ve ekonomik konularda çok kullanılan bir yöntemdir.

Örnekleme için denilebilir ki;

  • Daha az masraf yapılmaktadır,
  • Bilgiye daha kısa sürede ulaşılmaktadır,
  • Sınırlı sayıda birey incelendiği için, bazı konular daha detaylı olarak araştırılabilir,
  • Ölçme ve tartmanın birimlere zarar vermesi durumunda, oldukça sınırlı birimle çalışmak zaruri olduğu için örnekleme yapılmalıdır.
  • Bilgilerin bir merkezden üretildiği bazı durumlarda zaten tüm kitleye ulaşmaya gerek yoktur (Arıkan 2000: 286).

Örnekleme Dağılımı

N birimden oluşan kitleden seçilen sınırlı sayıdaki; n birimlik bir örneğe ait değerlerin dağılımıdır. Kitle hangi dağılım şeklini gösteriyorsa, örneğin de ona uygun bir dağılım göstermesi beklenir.

Örnek ortalamasının kitle ortalamasından farklı değerde olması örnekleme hatasındandır. Bu da, örnekleme yönteminin doğru seçilmemiş olmasından ileri gelmektedir.

Örnekten hesaplanan değerlere istatistik, kitleye ait değerlere de parametre denilmektedir. İstatistikler, parametrelerin tahmin edicileridir.

Ortalamaya Ait Örnekleme Dağılımı

Belirli büyüklükteki kitleden çekilebilecek tüm örneklerin çekilmiş olduğunu varsayarsak, bu örneklere ait ortalamalar (istatistik) Normal (Çan eğrisi) bir dağılım gösterir. Bu husus, Örnekleme Teorisinde önem taşımaktadır.

Örneklemenin yapıldığı ana kitle Normal dağılımlı değilse, örnek büyüklüğünün 30 veya daha fazla olması, ortalamalara ait dağılımın da Normal dağılımlı olacağını kabul etmeye yetmektedir. Böylece örnek ortalamalarının Normal dağılımlı olduğu varsayımı, Merkezi Limit Teoremi ile araştırıcıya sunulmaktadır.

KAYNAKÇA

ARIKAN, R. ; Araştırma Teknikleri ve Rapor Yazma, Geliştirilmiş 3. Baskı, Ankara, Gazi Kitapevi, 2000.

ARIKAN, R. ; “Araştırma Teknikleri”, MEB Anadolu Öğretmen Liseleri Ders Kitabı, Ankara, Gazi Kitapevi, 2002.

DÜZGÜNEŞ, O.; Bilimsel Araştırmanın Temel İlkeleri, Ankara, 1984.

DÜZGÜNEŞ, O.; Araştırma ve Deneme Metotları, Ankara, 1987.

KAPTAN, S.; Bilimsel Araştırma ve İstatistik Teknikleri, G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümü, Ankara, 1993.

’21 yüzyılın kültürel çağ olması özelliğine bağlı olarak artık pozitivizm-liberalizm-kapitalizm etkileşimli tek tipleştirici sosyal düşünce anlayışı yerine özgün sosyal düşünce yapısına yönelik ihtiyaçlar ve arayışlar dinamizm kazanmıştır.

Türkiye’nin ”yeni gerçekleri”ni. kendi özgün sosyal düşünce sistemini, bilim anlayışını yeniden kendi ölçeğinde çağın şartlarını da dikkate alan bir yorum gücü ile ele alma ihtiyacı bulunmaktadır. Bu noktada ekonomi, sosyoloji, siyaset bilimi, felsefi düşünce oluşturma, psikoloji, tarih felesefesi gibi bir toplumun sosyal düşünüşünü biçimlendiren, ona şekil veren parametrelerin Türk toplumunun kendine has değerleri çerçevesinde yeniden inşa edilmesi, yeni bir ”sistemsel” özgün sosyal düşünce üretilmesinin yolunun açılması bir gereklilik olarak Türkiye’nin karşısında durmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir