YÜZYILIN YOLSUZLUK OYUNU ——- AYKUT KÜÇÜKKAYA

1950’DEN 1980’E HAFIZA YOLCULUĞU..

Laik Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal ve arkadaşla­rının ilan ettiği “Cumhuriyet” rejimiyle birlikte yaşanan büyük devrimden olumsuz yönde etkilenen bir kesim vardı…”İslami cemaatler…”Mustafa Kemal’in, “Efendiler ve ey millet, biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır,” sö­zünden hoşnut olmayan “tarikatlar” ve “tarikat mensupları” var­dı. Çünkü o tarikatlar ve İslami cemaatler Osmanlı dönemin­deki sosyal, siyasal ve ekonomik ayrıcalıklarını tümüyle yitir­mişlerdi… Bu cemaatlerin yeniden derlenip toparlanmaları ve kamu­nun olanaklarından nemalanmaları çok partili siyasal yaşamla, ta­biri caizse “demokrasiyle” geldi…DP iktidarı cemaatlere göz kırpınca onlar da o cesaretle sak­landıkları yeraltından yavaş yavaş çıkmaya başladı. Ve 1950’ler-den itibaren siyasal yaşama müdahil oldular. Bu kesim Adnan Menderes döneminde kamu bankaları ve kooperatiflerin kredileri ile kelimenin tam anlamıyla palazlandı. İslami kesimin, basın yayın faaliyeti gösteren şirketleri de örtü­lü ödenekten nemalandı. Kâğıt ambargosu uygulayan Menderes hükümeti, Necip FAZIL’ın başında bulunduğu İslami yayın ku­ruluşlarına sınırsız kâğıt desteği veriyordu. Örtülü ödenekten de hatırı sayılır paylar ödeniyordu.1960 ihtilaliyle tarikatlar kısa bir durgunluk dönemi yaşadı. Sonrasında DP’nin devamı olan AP iktidarı döneminde siyasal ve ekonomik güçlerini daha da büyüttüler. Bu dönemde İslami cemaatler bir yandan ilim Yayma Cemiyeti, Komünizmle Mü­cadele Dernekleri ve Milli Türk Talebe Birliği gibi dernek ve va­kıflarla kitlelere ulaşırken, bir yandan da çok ortaklı kooperatif tarzı şirketleşmeye gittiler. Cemaatler, MSP’nin iktidar ortağı olduğu dönemde ise her alanda şaha kalktılar. Cemaat-siyaset eksenine ticareti de ekle­diler. Bu üçlü, söz konusu kesimin ayrılmaz bir parçasıydı. Bir­birini destekleyen üçlü, bir sacayağı oluşturdu. Kurulan bu şirketlerin hedef müşteri kitlesi ise çoktan ha­zırdı: “Dini bütün yurttaşlarımız…”Necmettin Erbakan’ın siyaset sahnesine çıkmasıyla İslamcı siyasete yön veren kadrolar, siyasi ortaklıklarına bir de ticari or­taklığı ekledi. Çok partili siyasal tarihimizin ilk İslamcı partisi olma özelliğini taşıyan Milli Nizam Partisi’nin kuruluşunun hemen ar­dından partinin önder kadroları IPA Gıda ve ihtiyaç Maddele­ri Pazarlama AŞ ile Nidaş Nizam Neşriyat ve Dağıtım Şirketi’ni kurarak siyasetle ticareti birlikte yürütmeye başladılar. Milli Nizam’ın kapatılması üzerine aynı kadrolar bu kez Mil­li Selamet Partisi’ni kurdular. Parti yöneticileri siyasetin yanın­da ticareti de ihmal etmek niyetinde değildi. Milsan Sanayi AŞ, Mila AŞ, Mades AŞ ve Heka Dış Ticaret, partinin yetkili or­ganlarında hiçbir görevi olmamasına karşın MSP’nin o dönem­deki mutemedi Gürgen Bayatlı’nın yönetiminde kuruldu. Kâğıt üzerinde bu şirketlerin parti ile bir alakası yoktu ancak partinin genel merkezi ile aynı binayı paylaşan bu şirketler, partinin yan kuruluşu gibi çalışıyor, partiyi finanse ediyordu. Partinin görü­nürdeki muhasibi Abdürrahim Bezci olmasına karşın mali işler Gürgen Bayatlı’dan soruluyordu. Erbakan ve arkadaşları, Gimtaş, Burak Gıda ve İslami bir yaşamın sürdürülmesi için örnek uydu kent olarak tanıtılan Selametköy projeleri ile mümin vatandaşların birikimlerine göz dik­tiler. Ancak vatandaşlardan toplanan paralarla kurulan şirketler ve kooperatif ne hikmetse battı. Çatalca’da 5 bin konutluk Selametköy projesi için İslami yayın organlarında aylarca reklam ya­yımlandı. İslami yaşam biçiminin uygulanacağı projeye daha çok yurtdışında yaşayan gurbetçiler ilgi gösterdi. (Aradan geçen 30 yıla yakın süre içinde ne böyle bir köy kuruldu ne de paralar iade edildi.)12 Eylül 1980 askeri darbesiyle siyasal partilerin kapatılması ve mal varlıklarına el konulması kararı alındı. MSP’nin el ko­nulacak malına ise pek rastlanmadı. Çünkü yöneticilerince par­tinin mal varlıkları mutemet kişilerin üzerine alınmıştı.1980 sonrasında partileşmeye izin çıktığında yine aynı kad­rolar aynı yöntemle işbaşı yapacaktı. Sanki 1970’lerden kalan bir filmin devamını çekiyorlardı… Figüran rolündeki saf Müslümanlar ise yastık altındaki pa­ralarını, bileziklerini vermek için sıraya girmiş, Süleyman MERCİMEK’i, Beşir DARÇIN’ı, Yimpaşçı Dursun UYAR’ı, Kombassancı Haşim Bayram’ı bekliyordu… Ne de olsa “faiz” haramdı! Bu isimler faizsiz kazanç adı altında bizim saf Müslümanları dolandıracaktı.1980’den sonra yeşil sermaye hızla büyüyecekti. O kadar bü­yüyecekti ki siyasetle yan yana değil iç içe olacaktı… Sizlerle kısa bir tarihi yolculuk yaptık… Şöyle bir hafızamızı tazeledik… Artık 1980’lerden sonrasına gelelim… Bakalım Refah Partisi nasıl kurulmuş? Hoca ve öğrencileri evet evet, Erdoğan ve Gül’den bah­sediyorum- Kanal 7’yi hangi söylemlerle hayata geçirmiş? Yimpaş ve Kombassan şirketleri, Türkiye’dekiler paralar göz­lerini doyurmayınca nasıl Avrupa’ya sıçramış? Yüzyılın iyilik hareketi olarak lanse edilen Deniz Fenerleri hem Türkiye’de hem Almanya’da birbiri ardına nasıl dernekleşmiş? Toplanan “yardım” -bakın “yardım” diyorum-paraları ne­relere gitmiş?2002’de AKP iktidarıyla birlikte Yimpaşçılar, Kanal 7’ciler ve Deniz Fenerciler nerelere gelmiş; hangi ayrıcalıkları kazanmış? Soruları sorduk… Şimdi yanıtları yazalım…

REFAH PARTİSİ’NDEN KANAL 7’YE.. KOMBASSAN’DAN YİMPAŞ’A…

1980 askeri darbesinin ardından önce üçüncü partileri Re­fah Partisi’ni (RP), ardından da partiyi finanse edecek şirketle­ri birbiri ardına kurdular. Yöntem aynıydı, sadece ve sadece mutemetler değişmişti. Bu kez partinin mutemetlik görevini Gürgen Bayatlı yerine Fatih’te mali müşavirlik yapan Süleyman MERCİMEK ile Ankara’da ter­zilik yapan Beşir DARÇIN almıştı.

RP’nin ve partinin yurtdışındaki ayağı Avrupa Milli Görüş Teşkilatının (AMGT), iki mutemedinden biri olan Süleyman MERCİMEK’e kurdurduğu şirketler Milli Gazetenin basımını ger­çekleştiren Milsan Basın Sanayi, Milli Gazeteyi yayımlayan Yeni Neşriyat, Hak-İnşaat, Kor-Kömür, ya da Yayın ve Da­ğıtım Pazarlama AŞ, Yeni Devir Matbaacılık AŞ, YA DA Arsa Alım Satım Şirketi, GEPADA Genel Dağıtım Pazarlama ve Visan AŞ’ydi. Bu şirketlerin ortaklık yapılarına şöyle bir baktığımızda si­yaset sahnesinde RP saflarında daha sonra boy gösterecek isim­lere de yavaş yavaş rastlamaya başlıyoruz. Süleyman MERCİMEK’in YA DA Yayın ve Dağıtım Pazarlama AŞ’deki ortaklarından biri halen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olan Kadir Topbaş. 1994 yerel seçimlerinde RP’den Bey­koz belediye başkanı seçilen Yücel ÇELİKBİLEK, Sultanbeyli Be­lediye Başkanı Ali Nabi Koçak diğer şirketlerdeki ortakları. Bir Musevi işadamı tarafından kurulan Visan AŞ’nin genel müdürlüğünü ise AKP’de Tayyip Erdoğan’ın gözdelerinden İdris GÜLLÜCE yapıyordu. Mutemetlerden Süleyman MERCİMEK İstanbul’da faaliyet gös­terirken diğer mutemet Beşir DARÇIN da Ankara’da dört koldan çalışıyordu. Hac organizasyonu yapan AKA Tur, ETAŞ Turizm AŞ ve İzmir’de yine Musevi işadamları tarafından yıllar önce ku­rulan Van der Zee şirketi de Beşir DARÇIN tarafından yönetiliyordu. Ayrıca partinin genel merkezinin bulunduğu bina ile Erbakan’ın evi de Beşir DARÇIN’a ait görünüyordu. Ve bombayı dönemin Başbakanı Tansu Çiller patlattı. Tan­su Hanım ile DYP’li bakanlar hakkında neredeyse her hafta bir gensoru önergesi veren RP’ye karşı, iktidar partisi Şubat 1994’te atağa geçti. 22 Şubat 1994’te Başbakan Tansu Çiller, RP’nin yur­tiçinde ve yurtdışında Bosna’ya yardım amacıyla topladığı paranın yarısını yerine ulaştırmadığını ve konunun ayrıntısını daha son­ra açıklayacağını söyledi.

İşte bu açıklama 1970’lerde hayal Selametköy projesinden sonra Deniz Feneri’ne kadar gelecek çorap söküğünün ilk halkasıydı… Saf Müslümanlar şaşkındı! RP Bosna için para topluyordu toplamasına, ama paralar ne­reye gidiyordu? Çiller’in iddiasına ilk yanıt, dönemin RP Grup Başkanvekili Şevket Kazan’dan geldi. Kazan, “Çiller, RP yardımlarının yerine ulaşıp ulaşmadığını Bosna-Hersek Cumhurbaşkanı Aliya Izzetbegoviç’e sorsun,” açıklamasını yaptı. Kazan’ın açıklama yaptığı gün Bosna-Hersek’in Ankara Bü­yükelçisi Hajrudin Somun, RP’den kendilerine hiç para iletil­mediğini açıkladı. İşte bu açıklamanın ardından devreye Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı girdi. Savcılık, Başbakan Çiller’in iddiasını ihbar ka­bul ederek inceleme başlattı.24 Şubat 1994’te yaptığı açıklamada parti olarak yardım top­lama işi yapmadıklarını söyleyen RP Grup Başkanvekili Şevket Kazan, bu kez toplanan paraların 2 milyar lirasının elden teslim edildiğini açıkladı. Paralar Bosnalı Albay Adem Haciç’e teslim edilmişti. Şev­ket Kazan böyle söylüyordu… Bu kez Kazan’ı yalanlayan Bosna hükümeti oldu. Bosna, or­dusunda Adem Haciç adında bir albay bulunmadığını açıklayınca RP’nin bir yalanı daha ortaya çıktı. Ve yapılan araştırmalar sonucunda, RP’nin Bosna ordusunda albay diye tanıttığı Adem Haciç’in aslında imam olduğu anlaşıldı. Külliyen yalan ortaya çıkınca, Hoca Necmettin Erbakan dü­zenlediği basın toplantısında, “İmamsa imam, size ne? Yardımı toplamışlar, bu adama inanıp vermişler, ne karışıyorsun?” di­yecekti. Hadi yalanları unutalım, Erbakan’a inanalım. Hoca’ya ina­nalım… Tabii tek şartla… Yardım yerine ulaştırıldıysa!.. Ancak son olarak Bosna başbakanı da ortaya çıkıp kendi­lerine herhangi bir yardım ulaşmadığını ısrarla söyleyince film koptu… MERCİMEK skandalı patlak verdi. Skandal patladığında, ya­lanlar bir bir ortaya dökülünce RP yöneticileri başlangıçta Sü­leyman MERCİMEK’i tanımadıklarını açıkladılar. Ancak, banka he­saplarında yapılan inceleme sonucunda RP’ye Hazine tarafından yapılan 65 milyar liralık yardımın da 14 Ocak 1994 tarihinde An­kara’dan Süleyman MERCİMEK’in İstanbul Fatih’teki hesabına ha­vale edildiği ve bir ay sonra dolara çevrilip yeniden RP’nin Ankara’daki hesabına iade edildiği belgelendi. Süleyman MERCİMEK, partinin, dövize çevirip göndermek için daha önce de kendisi­ne para gönderdiğini söylerken RP’nin mali işlerden sorumlu Ge­nel Başkan Yardımcısı Rıza Ulucak, bu işlemin sadece bir kez ol­duğunu belirterek şöyle diyordu: “Partinin parasını dövize çevirmesi için Süleyman MERCİMEK’e sadece bir kez havale yaptık. Öyle olsa bilirdim. Ben baş­tan, parti kurulduğundan beri genel saymanım. Aslında bizim ge­nel saymanımız Abdürrahim Bezci İzmit’te oturur. O formalite icabı genel sayman. RP’nin bütün parasal ilişkilerini ben yürü­tüyorum. Ben de sadece bir kez 65 milyar lira gönderdim. “MSP döneminde olduğu gibi Abdürrahim Bezci, RP’de de sadece kâğıt üzerinde genel saymandı. Partinin para işlerini mu­temetler yürütüyordu.

Partinin parasını MERCİMEK ‘in dövize çevirip gönderdiği bel­gelenince, RP yöneticileri daha önce tanımadıkları Süleyman MERCİMEK’i birden hatırlayıverdiler. MERCİMEK ‘in hesaplarını ka­rıştırdıkça benzer başka olaylar da birbiri ardına çıkmaya baş­ladı. Bosna paralarının akıbetine benzer bir başka olay da, yurt­dışında yaşayan vatandaşlar adına yurtiçinde vekâleten kurban kesmek için toplanan paraların üstüne yatılmasıydı. Yurtdışından kurban kesimi için toplanan 969 bin mark da Bosna’ya yar­dım paraları gibi Süleyman MERCİMEK’ in Türkiye’deki hesabı­na aktarılmıştı. Yurtdışında yaşayan dindar vatandaşlardan yardım adı al­tında toplanan paraların dışında Sultanbeyli’de Adil Düzen Üni­versitesi kurmak amacıyla RP’li Belediye Başkanı Ali Nabi Koçak’ın tahsis ettiği belediye arsası ile YA DA Yayın Dağıtım AŞ’nin aynı yerde bulunan 121 bin dönümlük arsasına parselasyon ya­pılarak satıldı, para toplandı. Ne yazık ki -para veren Müslümanlar için söylüyorum-MSP’nin 1970’lerdeki hayali Selametköy projesi gibi Sultanbeyli’deki Adil Düzen Üniversitesi de sadece para toplamaya dö­nük hayali bir projeden ibaretti. Sultanbeyli’deki 121 bin dönümlük arazinin sahibi YA DA Yayın Dağıtım AŞ’nin ilk ortakları Süleyman MERCİMEK, gü­nümüzün İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Osman Ulu­san ve Mustafa ULUSAN’dı. Şirkete daha sonra Ergin Külünk, Ad­nan MERCİMEK, Samim Cumhur ve Mehmet Celal Terzi katıldı. RP’nin Sultanbeyli Belediye Başkanı Ali Nabi Koçak’ın da ka­tılmasıyla kadro tamamlandı. Arsa satışlarından gelen paralar yine Süleyman MERCİMEK ‘in hesabına geçiyordu. RP, birinci mutemedi Süleyman MERCİMEK skandalıyla çal­kalanırken aynı günlerde ikinci mutemet skandalı patlak verdi. Bu kez merkezi Libya’da bulunan Uluslararası İslam’a Çağ­rı Cemiyeti’nden 500 bin dolarlık yardım alındığı ve bunun Beşir DARÇIN adlı partili tarafından çekildiği iddiası gündeme bom­ba gibi düştü. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı bu konuda da soruşturma başlattı. Gerçi daha sonra çekin üzerindeki imzanın Beşir DARÇIN’a ait olmadığı anlaşıldı ama DARÇIN’ın RP’nin kasası olduğuna ilişkin başka olaylar ortaya saçıldı. Köşeye sıkışan RP yönetici­leri aynı MERCİMEK olayında olduğu gibi önce “Beşir DARÇIN’ı ta­nımıyoruz,” diye açıklama yaptılar. Oysa Beşir DARÇIN, hem RP’nin hem de RP Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın ev sahibiydi. Ne hikmetse, kiracı ev sahibini tanımıyordu! RP’nin Ankara’daki genel merkez binası, aynı sokakta üç iş-hanı ve Erbakan’ın Balgat’taki evi, tapu kayıtlarına göre Beşir DARÇIN’a aitti. Daha önce Ankara’da iddiasız bir terzi olan Beşir DARÇIN, Erbakan’la birlikte define bulmuştu. DARÇIN birkaç yıl için­de çok sayıda gayrimenkulün sahibi ve beş şirketin ortağı oldu. RP ile DARÇIN tanışıklığı bu kadarla kalsa iyiydi. Partinin An­kara örgütünde yıllarca üst düzey yöneticilik yapan Beşir DARÇIN’ın, Hac seyahati hizmeti veren Van der Zee adlı şirketi ile RP’nin genel merkez adresi aynıydı. Üstelik Van der Zee şirke­ti, ülkeler arası protokole aykırı bir şekilde Suudi Arabistan’ın RP’ye tanıdığı beş bin kişilik hac kontenjanından yararlanan ha­cıları taşıyordu. Ticaret sicilinde Beşir DARÇIN’a ait görülen Van der Zee şirketinin perde arkasındaki sahibi RP, bu hac organi­zasyonundan 1994 yılı parasıyla 50 milyar lira kazanç sağlayacaktı. İsterseniz 1990’larda hac parasına göz dikenlerin yaptıkla­rına bir göz atalım.1988 yılında Ürdün’de toplanan İslam Ülkeleri Dışişleri Ba­kanları toplantısında alınan karar gereği, Suudi Arabistan tara­fından İslam ülkelerinin nüfusunun binde biri oranında hac kon­tenjanı ayrılıyordu. Diyanet işleri Başkanlığı, 1989’dan itibaren toplam kontenjanın yüzde 30’unu, yasada belirtilen şartları ye­rine getiren seyahat acentelerine vermeye başladı. Yasaya göre şartları yerine getirecek acenteler arasına daha önce bu işi yapan İslamcı seyahat acenteleri giremiyordu. Ancak İzmir’de daha önce kurulan ve Beşir DARÇIN tarafından satın alınan Van der Zee şir­keti, bu şartları yerine getirebilecek durumda iken sahipleri Mil­li Görüş çizgisindeki AKA Tur ile anlaşarak hacı taşıdı. Van der Zee şirketi, 1990 yılında yasada belirlenen koşulları yerine getirerek Diyanet işleri Başkanlığı’nın kontenjanında hacı taşımaya başladı. Ancak, Van der Zee’nin payına o yıl 63 hacı düş­tü. Bu sayı ne şirketi ne de şirketin perde arkasındaki sahibi RP’yi keserdi… RP Genel Başkanı Necmettin Erbakan, Suudi Arabistan’a yaptığı bir ziyarette Kral Fahd’dan bu şirkete özel hac konten­janı tanınmasını istedi. MSP döneminde de Suudilere açıktan, “Bana sahip çıkın,” diye talepte bulunan Erbakan, bu kez sahip çıkmanın yolunu da kendisi göstermiş oldu. Kral Fahd da bu ri­cayı kırmayarak Türkiye’ye tanınan 30 bin kişilik hac kontenja­nı dışında RP’ye de 5 bin kişilik özel kontenjan tanıdı. Kral Fahd’ın jesti bununla da kalmadı. Bir yıl sonrası için de kontenjanı on bine çıkarma sözü verdi. RP’ye tanınan bu hac kon­tenjanını tabii partinin şirketi gibi çalışan Van der Zee şirketi kul­lanıyordu. Suudi Arabistan’ın RP’ye beş bin özel kontenjan tanıması An­kara’da diplomasiyi karıştırdı. Dönemin Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin, Suudi Arabistan Büyükelçiliği maslahatgüzarını bakanlı­ğa çağırarak, “Konu iki ülke arasında protokole bağlanmıştır. Bir partiye özel kontenjan ayrılması diplomatik teamüllere aykırıdır,” diyerek nota verdi. Diyanet işleri Başkanlığı 1994 yılında hacı adaylarından 1725 dolar alıyordu. Van der Zee şirketinin hacı adaylarından aldığı para ise 1800 dolardı. Suudilerin RP’ye tanıdığı 5 bin kişilik hac kontenjanının kişi başına 1800 dolardan toplam getirişi 9 milyon dolar ediyordu. Maliyet düşülünce net kârı 4 milyon dolar ola­rak hesaplanıyordu. Vurgun bununla da sınırlı değildi. Hacı adaylarından alınan konut fonunun da devlete yatırılmadığı ve dört yıl içinde topla­nan 200 milyar liralık fon parasının da Van der Zee’nin, dolayı­sıyla RP’nin kasasına girdiği belirlendi.

Formun Altı

Yazar Soner Yalçın, Hangi Erbakan adlı kitabında ilginç bir karşılaştırma yapıyordu. Yalçın’a göre, Suudiler sayesinde Van der Zee’nin, bir başka deyişle RP’nin kasasına giren para yılda 300 milyar lirayı buluyordu. Buna karşılık Türkiye Cumhuriye­ti devletinin Hazine’den RP’ye yaptığı yıllık yardım miktarı ise yalnızca 1.5 milyardı. Yani hac kontenjanı sayesinde RP, bir yıl­da Hazine’nin kendisine ödediği yardımın 200 katını kazanıyordu. 1970’lerden 1990’lara kadar epey kazık yiyen saf Müslümanlar daha çoook kandırılacaktı… Yıllarca kitlelerin dini duyguları sömürülerek toplanan pa­ralar ya partiye aktarılmış ya da zimmete geçirilmişti… Toplanan paralarla batan şirketler, tutulmayan sözler, yeri­ne getirilmeyen vaatler hem Anadolu’da hem de Avrupa’daki yurt­taşlarımız tarafından çoktan unutulmuştu… Saf Müslümanlarınki balık hafızası bile değildi!..

RECEP TAYYİP ERDOĞAN SAHNEYE ÇIKIYOR

Aslına bakarsanız her şey Refah Partisi İstanbul îl Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın büyükşehir belediye başkanı olmasıyla başladı… Aslen Rizeli olan Recep Tayyip Erdoğan 26 Şubat 1954’te İstanbul’da doğdu. 1965 yılında kentin delikanlısı (!) Kasımpa­şa Piyale İlkokulu’ndan, 1973 yılında ise İstanbul imam Hatip Lisesi’nden mezun oldu. Üniversiteyi Marmara Üniversitesi ik­tisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi’nde okuyan Erdoğan, diplo­masını 1981 yılında aldı. Gençliğinde futbol topuyla haşır neşir olan Erdoğan, hem lise hem de üniversite yıllarında Milli Türk Talebe Birliği öğrenci kol­larında aktif görev aldı. Recep Tayyip Erdoğan, 1976 yılında MSP Beyoğlu Gençlik Kolu başkanlığına ve aynı yıl MSP İstanbul Genç­lik Kolları başkanlığına seçildi. Erdoğan bu görevlerini 1980 yı­lma kadar sürdürdü. Erdoğan, askeri darbenin ardından siyasi par­tilerin kapatıldığı 12 Eylül döneminde, özel sektöre adım attı. Bir süre müşavirlik ve ticari şirketlerde yöneticilik yaptı. Milli Türk Talebe Birliği’nde dinin gücünü gören Erdoğan, paranın gücü­nü de askeri darbenin ardından cebinde hissetmeye başladı… 1983 yılında kurulan Refah Partisi ile fiili siyasete geri dön­dü. 1980 öncesi zaten genç bir isim olarak Erbakan’ın gözüne gir­meyi başaran Recep Tayyip, bu partiyle siyasi yükselişine de baş­ladı, 1984 yılında Refah Partisi Beyoğlu ilçe başkanı, 1985 yılında ise Refah Partisi İstanbul il başkanı ve Refah Partisi MKYK üye­si oldu. 1989 yerel seçimlerinde Refah Partisi Beyoğlu’nda ba­şarı kazanırken bu pay hocası Necmettin Erbakan tarafından Er­doğan’ın hesabına yazılacaktı. Erdoğan kendisini kamuoyuna tanıtacak makama çıkmaya hazırlanmaktaydı… Yıl: 1993…Ankara’da bugüne ışık tutacak bir akşam yemeği yenilmektedir… Yemeğin ev sahibi, bir dönem sağ kesimle yalan ilişkileri bu­lunan gazeteci-yazar Sabahattin ONKİBAR’dır…î. Melih Gökçek’in o yıllarda kendisine “Sebo” diye hitap ettiği isim, Sabahattin ÖNKİBAR…Anlayacağınız partiye o derece yakın bir isim…Neyse ben sözü uzatmayayım, lafı Sabahattin ÖNKİBAR’ın ta­nıklığına bırakayım… “O yıllarda RP mebusu olan Melih Gökçek arar ve aramız­da şu diyalog geçer:

Sebo, Tayyip Erdoğan’ı tanıyor musun? Partimizin İs­tanbul il başkanı. Tanırım, hemşerimdir. Niçin sordun? Ya kendisi yarın Ankara’ya geliyor. Bir özel TV kurma konusu var. Sen TGRT’nin kuruluşundan tecrübelisin, sana bazı teknik sorular soracaklar. Öğlen yemekte beraber olabilir mi­yiz?

—        Elbette oluruz ama Tayyip Bey Ankara’ya misafir geliyor, ayıp olur, davet sahibi ben olayım. Yarın öğle için Büyük Ankara Oteli’nde yer ayırtıyorum.

—        Tamam, Sebo, yarın öğlen buluşuyoruz.” Yemekte buluşulur…

Yemekte Sabahattin ÖNKİBAR’ın o güne kadar görmediği ve tanımadığı, Tayyip Bey’in asistanı tavırlı iki isim vardır.

Kimdir bu isimler?

Zekeriya KARAMAN ile Zahid AKMAN.

Bugün biri hükümet destekçisi Yimpaş ve Deniz Feneri e.V’nin paralarının aktığı dinci kanalın (Kanal 7) sahibi, diğeri de Türkiye adına TV’lerin devlet komiseri… (RTUK Başkanı)…

ÖNKİBAR’ın bu önemli tanıklığına, Erdoğan’ın KARAMANla daha sonraki yıllarda nasıl akraba olduğuna ileriki sayfalarda tek­rar döneceğiz…

Biz ilk önce şu bugünün hükümet destekçisi, Almanya’dan toplanan yardım paralarının akıtıldığı “Kanal 7” nasıl kurulmuş, ona bir bakalım…

RP ve Tayyip Erdoğan, iktidara gelmek için medyanın mut­lak rolü olduğuna inanmıştı bir kere.

Erdoğan’ın isminin öne çıktığı günlerde RP, “27 Mart 1994” yerel seçimleri öncesinde para toplayarak bir televizyon kanalı kurma çalışmalarına hız verdi.

Bu amaçla 3 Şubat 1993 tarihinde -bundan sonraki sayfa­larda adına sıkça rastlayacağınız- Almanyalara kadar nam salan o ünlü “Yeni Dünya iletişim AŞ” kuruldu…

Bu yeni şirketin ortakları arasında kimler yoktu ki?

RP Grup Başkanvekili Recai Kutan, Kombassan patronu Haşim Bayram, Tayyip Erdoğan’ın -daha sonra geniş geniş yazacağım ama yine de not düşeyim oğlunun bacanağının babası Zekeri-ya KARAMAN, RP’nin İstanbul îl Yönetim Kurulu üyesi ve şimdi AKP İstanbul milletvekili ve TBMM Yolsuzlukları Araştırma Ko­misyonu Başkanı Azmi Ateş, Ali Rıza Akın, İsmail Kahraman ve Necati ŞAHİN. Şirket kurulduktan sonra dört koldan hisse satışına geçildi. Hemen Avrupa Milli Gençlik Teşkilatı Almanya’daki camiler­de toplantılar düzenledi. Kombassan’ın patronu Haşim Bayram, RP Sivas milletvekili Temel Karamollaoğlu başta olmak üzere RP yöneticileri ve gelecekteki İslami holdinglerin patronları minbere çıkarak İslami cemaat için hem ailece seyredebilecekleri hem de yüksek kâr elde edecekleri bir televizyon kurmanın zorunlulu­ğunu anlatan konuşmalar yaptı.

Öyle ki 32. Gün programında, Almanya’da dinci televizyon için hisse satışının yapıldığı camilerde çekilen görüntüler ya­yımlandığında insanlar küçük dillerini yutacaklardı…

Saf Müslümanlar hariç!

Kombassan’ın patronu Haşim Bayram’ın ağzından aynen şu sözcükler dökülecekti:

“Kâr-zarar ortaklığı üzerine çalışan Yeni Dünya İletişim AŞ isimli bir televizyon şirketi kuruldu. Yalnız şunu hemen belirte­yim: Kâr-zarar ortaklığında ben televizyonu sadece maddi kâr gibi düşünen insanlarla yola çıkmak istemem. Biraz sonra hisseleri bu­rada satışa çıkaracağız. Parası olmayanlar 3-5 gün sonra verebilir.”

Haşim Bayram’ın nutkunun ardından hisse satışı başladı. O da ne!.. Cemaat içinden “Namaza duracağız, şimdi sırası mı?” türünden şikâyetler duyuldu. Hannover’deki Ayasofya Camii’nin imamı Hüseyin Işık, işte o anda tüm kurnazlığıyla dev­reye girecekti:

“Bu mesele şu anda namazdan daha önemli. Namazı geciktirsek de olur. Şimdi hepimiz, sıraya geçip ismimizi yazdıra­cağız. Ondan sonra da namaz.”

RP yönetimi ve yandaşları için para, namazdan da, oruçtan da önemliydi. Paralar bu şekilde toplandı…

Para toplayan tabii ki yalnızca Kombassan değildi. Yimpaş da hiç boş durmuyordu…

Ama yine de televizyon kurmak o kadar kolay bir iş değil­di. “Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez” sözü Kanal 7 için de söy­leniyordu ki…

Tayyip Erdoğan hızır gibi yetişti!

Recep Tayyip, 27 Mart 1994 yerel seçimlerinde solun çıkar­dığı iki adayın arasından kıl payı farkla istanbul büyükşehir be­lediye başkanı seçilirken Kanal 7 de Müslümanlar üzerine bir gü­neş (!) gibi doğuyordu.

Erdoğan, belediye başkanlığı koltuğuna oturduktan 15 gün sonra 3984 saydı kanunda yapılan değişikliğe göre, artık belediyeler radyo ve televizyon kuramayacaklardı.

Nurettin Sözen döneminde İstanbul Büyükşehir Belediye­si 5 milyon dolar harcayarak BRT adlı bir televizyon kurmuştu. Yasa çıkınca Tayyip Erdoğan ve BRT’yi bünyesinde bulunduran Kültür AŞ’nin Başkanı Şenol Demiröz’ün ilk icraatı -AKP ikti­darında TRT genel müdürü oldu- BRT’nin altyapı, link ve ve­ricilerini ihalesiz olarak Yeni Dünya iletişim AŞ’ye kiralamak oldu.

Sorunuzu duyar gibiyim… Kaç paraya?

1 Temmuz 1994’te yapılan bir sözleşmeyle aylık 200 milyon liraya.

Böylece Kanal 7 televizyonu doğdu… Kira bedeli karşılığında Kanal 7 televizyonu da İstanbul’un doğal ve tarihi güzellikleri ile belediyenin plan, proje, karar ve etkinliklerini yayımlayacaktı!..

Erdoğan’ın “gemicik” deyişiyle “200 milyoncuk”a belediye halkın evine girecekti…

Artık televizyon kurulmuş, sıra işletme sermayesi bulmaya gelmişti. RP Genel Başkanı Necmettin Erbakan, İstanbul’da dü­zenlenen Kanal 7’nin tanıtım gecesinde şu sözlerle örgütünden ve belediye başkanlarından destek istiyordu:

“Kanal 7, cihadın sesidir. Bu mücadelede televizyonu ister topçu kuvveti olarak görün, ister hava kuvveti. Bugün yapılmış olan cihadı televizyonsuz yapmanın imkânı yoktur. Öldükten son­ra, her tarafın zifiri karanlık olduğu bir anda, bir şeyin size yol göstermesini istiyorsanız bilesiniz ki, o şey bugün inançla Kanal 7’ye vereceğiniz bu para olacaktır.”

RP Genel Başkan Yardımcısı Şevket Kazan da Erbakan’ın parasal destek talebini şu sözlerle destekliyordu:

“Kanal 7’ye yardım etmek bir hayır işidir…”

Hoca ve öğrencileri cemaatine işareti vermişti. Cemaat de durumdan vazifeyi çıkardı.

Parti örgütü Kanal 7 hisselerini pazarlamayı parti faaliyet raporuna koyarken belediye başkanları da bu televizyona belediye şirketlerinin reklam tanıtım filmlerini para karşdığı yayımlatmaya başladı, istanbul’dan Ankara’ya, Samsun’dan Van’a kadar AKP’li belediyeler tanıtım reklam filmleri için -üstelik daha film­ler yayımlanmadan, fatura alınmadan- Kanal 7’ye para yağdır­dı. Sadece İstanbul Belediyesi’nin 1997 yılında kanala aktardı­ğı para miktarı 98 milyar liraydı. Üstelik belediyenin bakım ona­rım şirketi ISBAK, asfalt şirketi ISFALT, beton şirketi ISTON gibi reklam ve tanıtıma gerek olmayan şirketleri de Kanal 7’ye milyarlarca liralık reklam veriyordu.

Biraz önce yazmıştık… BRT, Kanal 7’ye 200 milyon lira gibi

komik bir paraya kiralanırken hani belediyenin reklam ve tanıtı­mı ücretsiz yapılacaktı? Aynı şekilde Ankara Büyükşehir Beledi­ye Başkanı Melih Gökçek de bir yıl içinde 58 milyar lira vererek ASKİ’nin reklamlarını kanalda yayımlattı. Unutmadan!..

Almanya’daki Müslüman cemaat es geçilmemiş; 1995’te Ka­nal 7 Almanya’da Kanal INT logosuyla yayına başlamıştı…

istanbul Büyükşehir Belediyesi’nin paraları reklam ve tanı­tım filmleri, aralarındaki sözleşmeye aykırı olarak Kanal 7’de para karşılığı yayımlatılırken başka yandaş şirketler de unutulmadı.

Kanal 7 için hazırlanan 240 film, kimin şirketine hazırlatı­lıyordu dersiniz? Kültür AŞ’nin Yönetim Kurulu Başkanı Şenol Demiröz’ün ortağı olduğu ÎLTA AŞ’ye. Tezgâh kurulmuştu:

1994-1997 yılları arasında İstanbul Belediyesi tarafından özel televizyonlarda yayımlatılması için hazırlanan 240 tanıtım filmi için birçok ihale yapıldı.

Ne hikmetse bütün ihaleler belediye BİT’i olan Kültür AŞ’de kalıyordu. Kamu İhale Yasası kapsamında olmayan Kültür AŞ de işi istediği taşeron şirkete yaptırıyordu.

Bak sen şu tesadüfe!..

Bu şirket de Kültür AŞ’nin başındaki Şenol Demiröz’ün bu göreve gelmeden önce ortağı olduğu İLTA AŞ’ydi.

İçişleri Bakanlığına bağlı mülkiye müfettişleri, BRT’nin Yeni Dünya İletişim AŞ’ye kiralanması için taraflar arasında yapılan sözleşmeye aykırı şekilde belediye faaliyetlerinin para karşılığı Ka­nal 7’de yayımlatılmasını ve hazırlanan reklam spot filmlerinin Kültür AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Şenol DEMİRÖZ’ün şirketi İLTA AŞ’ye yaptırılmasını görevi kötüye kullanmak olarak ta­nımladı ve başta dönemin Büyükşehir Belediye Başkanı Tayyip ERDOĞAN ve Şenol DEMİRÖZ olmak üzere belediye yöneticileri hak­kında dava açılması için fezleke düzenledi. Ancak imdada “Rahşan affı” yetişti. Danıştay 2. Dairesi, suçun af kapsamına gir­diği gerekçesiyle dava açılmasını erteledi. Refah-Yol iktidara gelince artık sadece belediyeler değil, kamu bankaları ve bakanlıklar bile çeşitli faaliyetlerini Kanal 7’de para karşılığı yayımlatarak kamudan kaynak aktarımı yaptılar. BRT bir süre sonra kapandı ve Kanal 7 aynı frekanstan ya­yın yapmaya devam etti. Refah-Yol iktidarının rüzgârını arkası­na alan ve Kanal 7 gibi İslamcı çevrelerin izlediği bir televizyo­na sahip olmanın avantajlarını kullanan bazı girişimciler, “kâr-zarar ortaklığı” sistemiyle Avrupa’dan milyarlarca mark para top­layarak bavullarla Türkiye’ye getirip holdingler kurmaya başla­dı. Artık Kanal 7’nin belediyelerden gelecek reklamlara ihtiyacı kalmamıştı. Avrupa’dan daha çok para toplama yarışına giren ve sayıları 78’i bulan bu holdinglerin verdiği reklamlar kanala faz­lasıyla yetiyordu. Kombassan zaten kanalın kuruluşunda ortak olmuştu, İstanbul merkezdeki binasını da Yimpaş’ın patronu Dur­sun Uyar vermişti… Bu süreçte 28 Şubat yaşandı, Erbakan partisi RP kapatıldı… RP’nin yerine Fazilet Partisi (FP) kuruldu. Bu yeni partiyle birlikte kazan da kaynamaya başladı. Erbakan ve arkadaşları -aralarında Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan, Abdüllatif Şener gibi isimlerin bulunduğu “yenilikçiler”- için yol ayrımı başlamıştı. Erdoğan’ın siyasi yaşamında, 12 Aralık 1997 yılında Siirt’te düzenlenen bir mitingde okuduğu o ünlü şiir önemli bir basa­maktı…

Diyarbakır DGM’de yargılanan Tayyip Erdoğan, Türk Ceza Kanunu’nun 312’nci maddesinde düzenlenen “Halkı din ve ırk farkı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek” su­çunu işlediği gerekçesiyle suçlu bulundu. Erdoğan 26 Mart 1999’da cezaevine girdi. Fazilet Partisi’nin, Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıl­masının ardından, bağımsız kalan milletvekilleri, yeni parti kur­ma çalışmalarını “gelenekçiler” ve “yenilikçiler” olarak adlandırılan iki kanattan sürdürdü. “Gelenekçi” olarak adlandırılan kanat, Recai Kutan’ın genel başkanlığında 20 Temmuz 2001’de Saadet Partisi’ni kurarken “yenilikçi” kanat da hapis gören Tayyip Erdo­ğan liderliğinde 14 Ağustos 2001’de, Adalet ve Kalkınma Partisi’ni (AKP) kurdu. Erdoğan partisine Ak Parti diyecekti! Hocacılar ile yenilikçilerin kavgası partilerle sınırlı kalma­dı. İslamcı medyayı da kapsadı. Her iki grup da İslamcı medyayı kullanma hevesindeydi. Mil­li Gazete Erbakan tarafında saf tutarken Kanal 7 yenilikçilerin manevraları sonucu Erbakan ve arkadaşlarının ellerinin arasın­dan kayıp gitti…28 Şubat sürecinden sonra SPK’nin, yurtdışından bavulla para getiren İslamcı holdinglerin önüne set çekmesi üzerine -bugün AKP bu seti tamamen kaldırıyor- ilk sarsıntıyı yaşayan yeşil ser­maye grubu Kombassan oldu. Bu yeşil sermaye şirketi sıkıntıya girince Kanal 7 ortaklığından çekildi. Artık devrede tek başına Yimpaş vardı. Ve onun bir numaralı ismi Yimpaş Yönetim Kurulu Başkanı Dursun Uyar… Erdoğan’ın Dursun Uyarla tanışıklığı eskilere dayanıyordu. Ancak resmi desteğini 1997 yılında Uyar ile birlikte Almanya’ya giderek gösterecekti…

Tarih: 14 Mayıs 1997…

Ülke: Almanya…

Kent: Dortmund…

Toplantı yeri: Westfalen Stadı…

Ünlü statta 30 bin kişi var…

İslam Toplumu Milli Görüş Örgütü’nün üçüncü kurultayı için Türkiye’den önemli konuklar geliyor…

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan, An­kara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek…

Ve Yimpaş Holding Yönetim Kurulu Başkanı Dursun Uyar ile İslami holdingin yönetim kurulu üyeleri…

Konuşmacılar Almanya’dan Türkiye’ye mesajlar veriyorlar. Barış ve Kültür Şenliği adı altında yapılan toplantıda sık sık “tek­bir” getiriliyor…

İslam Toplumu Milli Görüş Örgütü Başkanı Ali Yüksel ko­nuşuyor:

“Her birimiz yaşayan Kuran olmak zorundayız…”

Kanal 7, Erdoğan ile UYAR’ın katıldığı şovu naklen veriyor; tüm Türkiye izliyordu…

İşte Yimpaş’ın Almanya’da en çok para topladığı dönem bu toplantıdan sonra olmuştur. 1998-2000 yılları arasında Yimpaş, Almanya’da 300 bine yakın Türk yurttaşından para topladı.

1982 yılında Yozgat’ta kurulan bu şirket RP iktidarıyla iyi geçinmiş ancak 28 Şubat sürecinden sonra Gül-Erdoğan ikilisi­nin yanında yer almayı tercih etmişti…

Aslında Almanya’daki ilk şirket kurulduğunda takvim yap­rağı 9 Şubat 1988 tarihini gösteriyordu. Yimpaş Venvaltungs GmbH Frankfurt’ta kuruldu, 26 Aralık 1995’te Offenbach’a ta­şındı.

Yimpaş gurbette topladığı paralarla aralarında Yimpaş Venvaltungs GmbH’nin de bulunduğu 10 şirketin kurulması ve yatırımı için tam 34 milyon 165 bin avro harcadı. Bu Almanya’daki şirketler için harcanan, görünen rakamdı…

İşte bu şirketlerden biri Media 7’ydi… Media 7 Fernseher GmbH…

Media 7, Kanal 7’nin Avrupa’daki şubesiydi. Kanal 7’nin Av­rupa yayınını Kanal 7 INT logosuyla gerçekleştirecekti.

Frankfurt’ta 20 Kasım 1995 tarihinde kurulan Media 7 GmbH’nin ilk kuruluş sermayesi 5 milyon 112 bin 918 marktı.

Media 7, 25 Şubat 2000 tarihinde sermaye artırımına gide­rek toplam sermayesini 10 milyon marka çıkardı. Bu sermayenin 9 milyon 950 bini Yimpaş Venvaltungs GmbH’ya, 25 bin mar­kı Kanal 7 Yönetim Kurulu Başkanı İsmail Karahan’a, kalan 25 bin markı da aynı kanalın Avrupa sorumlusu “Fenerci” Mehmet GÜRHAN’a aitti. GÜRHAN, 4 Nisan 2000’de görevden ayrıldı. Ye­rine yakından tanıdığımız Uyar’ın bacanağı, Yimpaş Venvaltungs GmbH’nin Genel Müdürü Faik Gürler atandı.

Yimpaş Venvaltungs GmbH, Media 7’ye bütün paraları el­den teslim etti. Bu teslimat halktan toplanan paraların Media 7’ye aktarıldığını kanıtlıyordu.

Yimpaş ile Media 7 arasındaki para alışverişi protokollerle sabitti. Öyle ki 29 Şubat 2000 tarihinde Yimpaş Venvaltungs GmbH, Media 7’ye 1 milyon 200 bin mark verdi. Bir gün son­ra 1 Mart 2000 tarihli protokolle ise Yimpaş Venvaltungs GmbH, Media 7’ye bu kez 600 bin markı elden teslim ediyor­du. 19 Nisan 2000 tarihinde ise Yimpaş Venvaltungs GmbH, Me­dia 7’ye 1 milyon 800 bin mark verdi. Aynı miktardaki para 5 Ha­ziran 2000 tarihinde dördüncü protokolle teslim edildi. Böylece dört seferde Yimpaş, Media 7’ye toplam 5 milyon 600 bin mark aktardı. Bu dört protokolde Yimpaş adına imzaları Hüseyin Gür­ler, Media 7 adına Fenerci Mehmet GÜRHAN attı.

Yimpaş bir taraftan 9 milyon 950 bin mark sermayeyle or­tak olduğu Media 7’ye para akıtıyor, diğer taraftan ise verdiği bu paraları tuttuğu kasa raporlarında borç olarak gösteriyordu. Din­ci kanal bu paraların Media 7’nin, Kanal 7’ye uydu giderleri ve yayın hakları karşılığı verildiğini açıklıyordu.

Ortak olunan Media 7 battı, yerine Euro 7 GmbH kuruldu. Alman makamlarına göre Media 7’de batan para tam 10 milyon avroydu…

2000’li yılların başında Yimpaş’ın Kanal 7’deki ortaklığı yak­laşık yüzde 65’e ulaşmıştı. Ancak resmi belgelerde bu ortaklık payı şirket adına değil şahıslar adına görünüyordu.

Öyle ki 2000 yılına gelindiğinde Almanya’daki Kanal 7’nin neredeyse yüzde 100’ü Yimpaş’ın eline geçmişti… Ve tabii ki yö­netimi de…

Türkiye’de de Kanal 7’deki Erbakan ekibi, sermaye artırı­mı yoluyla tasfiye edildi. Sermaye artırımında yenilikçi ekip Yim­paş tarafından finanse edildi.

Erbakan, kuruluşu sırasında “cihadın sesi” olarak tanımla­dığı Kanal 7 için artık “hainlerin sesi” demeye başlamıştı…

Kanal 7 yönetimi ve ortakları, FP döneminde gelenekçi-yenilikçi kavgasında yenilikçilerden yana tavır koymalarının ödü­lünü AKP iktidarında alacaktı. AKP iktidarı sırasında hükümet katına ilk çıkan Prof. Dr. Nabi Avcı ile Özkul Eren olacaktı. Her ikisi de Başbakan Erdoğan’a danışman olacaktı. Ardından da Ka­nal 7’de program yapan Ahmet Tezcan, başbakanın danışman­ları kervanına katılacaktı. Kanalın anchormanı Ahmet Faruk YANARDAĞ önce THY, ardından da İstanbul Büyükşehir Belediye­si Basın Bürosu’nun başına getirilecekti. Ana haberleri sunan Akif Beki de başbakanın basın sözcüsü olarak atanacaktı. Kanal 7 An­kara temsilcisi Zahid AKMAN ise RTUK Başkanlığı ile ödüllen­dirilecekti. Kanalın finansal işlerinden sorumlu Bedrettin Yıldırım, AKP iktidarında önce Tarım ve Köy işleri Bakanlığı müsteşar yar­dımcılığına, ardından da Tarım Kredi Kooperatifleri genel mü­dürlüğüne terfi edecekti. Tek ödülü Kanal 7 çalışanları almadı tabii ki… Yimpaş’ın ku­rucuları arasında yer alan isimler, üst düzey yöneticilik yapan ki­şiler 2000’li yıllardan sonra karşımıza bakan, milletvekili, bele­diye başkanı olarak çıkacaktı…

İSLAMİ HOLDİNGLER YETMİYOR DENİZ FENERLERİ DOĞUYOR

AKP’nin iktidara geldiği 3 Kasım 2002 tarihine kadar hem Türkiye’de hem Almanya’da bu kez kamuoyuna yüzyılın hare­keti olarak lanse edilen “Deniz Fenerleri” doğuyor…

Doğum nerede mi gerçekleşiyor?

Yimpaş’ın parayı verdiği, Erdoğan’ın desteğini esirgemedi­ği Kanal 7’de…

İlk önce Türkiye’deki Deniz Feneri aydınlattı (!) Müslü­manları…

Tam 11 yıl önce… Uğur Arslan adında bir kişi Kanal 7’de bir TV programı başlattı…

Programın adı Deniz Feneri’ydi…

Ve bir yıl içinde TV programı Deniz Feneri’yle aynı adı ta­şıyan bir yardımlaşma derneğine dönüşüverdi. 1998 yılında ku­rulan dernek büyük Marmara depremiyle birlikte prim yaptı. Der­neğin 2002 yılına kadar başkanlığını Kanal 7’deki sunucu Uğur Arslan yaptı. Derneğin amacı “insani yardım yapmak ve yok­sullukla mücadele etmekti.

Türkiye’deki dernek fikri tutunca aynı isim Almanya’daki Ka­nal 7’de de sahne aldı… Uğur Arslan Almanya’da da program­lar yaptı…1998 yılından bu yana önce Media 7’nin, ardından da Ka­nal 7 İNT’in yayınını sağlayan Euro 7’nin ortağı ve tam yetkili genel müdürü olan Mehmet GÜRHAN, Deniz Feneri programını seyreden Avrupa’daki saf Müslümanların talebi üzerine -kendisi böyle diyor- Türkiye’dekinden bir yıl sonra 27 Şubat 1999 ta­rihinde Deniz Feneri e.V’yi 7 arkadaşıyla birlikte kurdu. GÜRHAN, derneği Mörfelden kentinde açtı…

Bizim Fenerci bulunmaz Hint kumaşıydı sanki…

Yimpaş’tan paraları elden teslim alan “O”ydu. Avrupa’da baş­ka gazeteci yoktu; dinci kanalın tepesindeki isim de “O”ydu… Yar­dım kuruluşunda bile başkan “O”ydu…

Daha sonra AKP iktidarıyla da haşır neşir olacak Fenerci GÜRHAN Almanya’daki derneğin yardımlarını şu sözlerle açıklayacaktı:

“Başta Türkiye olmak üzere, Etiyopya’dan Endonezya’ya, Pa­kistan’dan Nijer’e, Mali’den Yemen’e, Sudan’dan İran’a, Irak’tan Azerbaycan’a kadar Afrika, Asya, Kafkaslar ve Balkanlar’daki on­larca ülkede, mazlum ve yoksul insanlara yardım ulaştırmaya ça­lıştım. Dünyanın dört bir yanında açlık, kuraklık, deprem ve di­ğer doğal afetler yüzünden yardıma muhtaç duruma düşmüş on binlerce insana, yardımsever insanımızın bir araya getirdiği gıda, giyim, sağlık, eğitim ve barınma yardımları ulaştırdım. Bütün bu faaliyetleri, az sayıda gönüllü arkadaşımla ve gündelik hayatım­dan, hatta çocuklarıma ayırmam gereken zamandan fedakârlık ede­rek gerçekleştirdim. Özellikle Avrupa’ya üniversite eğitimi almaya gelen yoksul ve başarılı öğrencilerimiz için çeşitli kalıcı ve sosyal projeler ürettim…”

Bu sözler Fethullah’ın ülkelerini bize işaret ediyordu. Tüm bu ülkelerde neler yapılmış, ileriki sayfalarda okuyacaksınız. Şim­di ben sizlere ilk önce, Fenerci Mehmet’in sözünü etmeyi unut­tuğu bir yardımı anlatayım…

Deniz Feneri e.V. 2000’de tüzüğünü değiştirme kararı aldı. Yeni tüzüğün 2 numaralı amaç maddesinin g fıkrasında şöyle de­niliyordu:

“ihtiyaç sahibi ve öksüzlerin düğün, komünyon (Hıristi­yanlıkta çocuklar reşit olduklarında yapılan ayin) Yahudi ve Müs­lümanların sünnet törenlerini finanse etmek…”

Yeni tüzüğün altındaki imzalar ise şöyleydi: Mehmet GÜRHAN, Hüseyin GÜRLER, Mehmet ŞEN, Muhittin CANDAN, İlknur BAYSU, Bülent ÖVER, Recep KURUM, İsmail CAN…

Kimdi bu kişiler?

İlknur BAYSU: Mannheim Barosu’na kayıtlı bayan avukat. GÜRHAN’ın davetiyle derneğe katıldı. Firdevsi Ermiş’in avukat­lığını yaptı.

İsmail Can: Deniz Feneri iddianamesinde kimliği tam olarak tespit edilemedi. Derneğin tüzüğünde, sadece el yazısıyla “Türk, Waldstrasse 44-46 Offenbach” yazılı ibarenin altında imzası var­dı. Ancak belirtilen adreste kaydı yoktu. Adres, Mannheim Sav-cılığı’nın nitelikli dolandırıcılık suçlamasıyla hakkında soruştur­ma davası açtığı Yimpaş grubunun çeşitli şirket yerleri ile Aytaç Handels GmbH şirketinin yerini tarif ediyordu. Ne var ki bu isim 2007 yılında kaleme aldığım, Yimpaş’ı deşifre eden £e/adlı kita­bımda belgeleriyle yer alıyordu. İsmail Can bir imamdı… Yimpaş Yönetim Kurulu Başkanı Dursun Uyar’ın talimatıyla Aytaç’ın Al-manya’daki en önemli ismi Abdurrahman Çiğdem’le birlikte İsviçre’de Yimpaş Group AG’yi kuran kişilerden biriydi… Ve son­rasında İsviçre’deki Yimpaş soruşturmasında Uyarla birlikte ara­nılan isimdi…

Muhittin Candan: ASS Taksi şirketlerinin genel müdürlü­ğünü yaptı…

Hüseyin Gürler: Almanya’daki Yimpaş davasında başrolü oynayan ve tevkif müzekkeresiyle aranan Faik Gürler’in karde­şidir. Derneğin kâtibiydi…

Recep Kurum: Mehmet GÜRHAN’ın kayınbiraderiydi…

Bülent Över: Kanal 7’de sunucuydu…

Mehmet Şen: Bethmannstrasse 19, Frankfurt adresinde mu­kim, Türk yurttaşıydı…

Mehmet GÜRHAN’ın arkadaşlarının hepsi Yimpaş’tan, Kanal 7’dendi…

Ama asıl önemli olan tüzükteki bu değişiklikti. Yoksa GÜRHAN ve ekibi 2000 yılında ileride yaşanacak soruşturmaları hissedercesine Alman makamlarına şirin bir dernek havası mı ver­mek istiyordu?

Yoksa fitre-zekât toplayan, bağış ve yardımlarda İslami te­malara yüklenen derneğin Yahudi sünnetlerine kaynak aktar­masının amacı başka ne olabilirdi ki?

Ne var ki bu hesap tutmadı!

Önce Yimpaş’ı mercek altına alan, yeşil sermaye şirketinin Almanya’daki en önemli ismi Faik Gürler’i Frankfurt’ta hapse atan, Türkiye’deki en önemli ismi Dursun Uyar hakkında Interpol kanalıyla uluslararası tutuklama kararı çıkartan Alman makam­larının hedefinde bu kez Fenerci Mehmet GÜRHAN’ın yardım der­neği vardı… Bir de yardım derneğinin aydınlattığı Kanal 7 INT…

BİTİRİM UÇLU BİR ARAYA GELİYOR

Kim bu Fenerci Mehmet GÜRHAN?

Avrupa’da yeşil sermayenin el üstünde tuttuğu, san basın kar­tı taşıyan gazeteci şahıs kim?

Yimpaş’la bire bir bağlantılı, bir yandan Kanal 7, bir yan­dan da Deniz Feneri’nin tepe yöneticisi…

Hem Almanya’da hem Türkiye’de çok sayıda şirketin orta-

ğı!

Bulunmaz Hint kumaşı!

Hadi canım… Olsa olsa Türkiye’deki “büyük ağabey “in sö­zünden çıkmayan bir tasdik memuru…

Büyük ağabey ne derse başını sallayan, imzayı atan, parayı gönderen bir kişi!

Haydi, şimdi Alman makamlarının bu ülkedeki en büyük der­nek yolsuzluğu diye açıkladığı soruşturmanın tüm ayrıntılarını satır satır belgeleriyle okuyalım…

Fenerci Mehmet GÜRHAN’ın hem Almanya’daki hem Tür­kiye’deki işlerine bir göz atalım, isim isim ilişkiler zincirini ortalığa saçalım…

Aslına bakarsanız Mehmet GÜRHAN’ın başında bulunduğu yardım derneğinin soruşturulması öyle sandığı gibi 2007 yılının Nisan ayında başlamadı… İlk inceleme tam altı yıl öncesine, 2003 yılına uzanıyor. Meh­met GÜRHAN derneğin paralarını “elden çekmekle” suçlanıyor…

Bu ilk incelemeyi de 2004 yılının ilk aylarında yine o Frankfurt Savcılığı yapıyor.

Ancak 26 Nisan 2004 tarihinde Frankfurt Savcılığı Deniz Feneri’nin başkanı, bir numaralı ismi Fenerci GÜRHAN hakkında ta­kipsizlik kararı veriyor.

O tarihte takipsizlik kararı veren savcılık için bu tarih mi­lat oluyor…

Frankfurt Savcılığı Deniz Fenerini ve yöneticilerini o tarihten itibaren sıkı bir takibe başlıyor. Özellikle para akışını, keş çeki­len paraları ve Türkiye’ye havale edilen yüklü miktarları…

Sahi!

Kim bu Fenerci?

Almanya’da taksi şoförlüğü yaparken Avrupa’da Kanal 7’nin ve Deniz Feneri e.V’nin başına geçen isim kim?

Onun da talihi tıpkı Frankfurt’ta kendisi gibi hapis yatan Faik Gürler’inki gibi…

Yimpaş’ın Almanya’daki bir numaralı ismi Faik Gürler, Yimpaş’ın patronu Dursun Uyar’ın bacanağıydı…

O da taksi şoförlüğünden Yimpaş’ın tepesine çıktı…

Yimpaş’ın Almanya’daki alt şirketlerinden biri olan Yimpaş Einkaufhnport Warenhandels GmbH şirketi Lörach’ta 13 Ocak 1996 tarihinde kuruldu.

Şirketin müdürü Faik Gürler’di…

Şirketteki diğer yönetici ise Şükrü Kurum’du…

Bu iki isim ve diğer yönetici Yaşar Deniz’e Mannheim Sav­cılığınca, “mülteciler için Lörach Kaymakamlığı tarafından dağıtılmak üzere hazırlanan giyecek ve para yardımlarından, yalan beyanda bulunarak haksız yere çıkar sağladıkları, dolayısıy­la sosyal dolandırıcılık yaptıkları” suçlaması ile dava açıldı.

Yimpaş şirketi hakkında 2004 yılında iflas süreci başladı­ğından ve bu iki isim artık şirket yönetiminde gözükmediklerinden Faik Gürler ve Şükrü Kurum suçlamadan ceza almadan yırttı. Ya­şar Deniz ise 150 gün boyunca her gün için 15 avro para cezası ödemeye mahkûm edildi.

işte o Şükrü Kurum, mültecilere dağıtılan yardımlar konu­sunda yalan beyanda bulunarak haksız çıkar sağlayan kişi Meh­met GÜRHAN’ın kayınpederidir…

Kayınpeder Yimpaş yöneticisi Şükrü Kurum olunca, Meh­met GÜRHAN’ın yolu da önü de açılır…

O yola nasıl gelindi, GÜRHAN’ın önü nasıl açıldı, şimdi siz­lere kısaca onu anlatayım…

ilişkiler zincirindeki en önemli isim Fenerci, 1 Ocak 1963 tarihinde Sungurlu’da doğar. Mehmet, 1981 yılında liseyi biti­rir. Ardından işletme okur, üniversiteden 1987 yılında mezun olur. 1990 yılına kadar Türkiye’de, Milli Görüş’ün yayın organı Mil­li Gazete’dç. gazeteci olarak çalışır. 1990-1991 yıllarında, Erba­kan Hocası’nın destekçisi bu gazetenin Belçika’da, Brüksel muhabirliğini yapar.

Ve 1991 yılında Nurgül Kurumla evlenir… Şükrü Kurum’un kızıyla…

Evliliği ile birlikte, yani 1991 yılından sonra Almanya’ya yer­leşir. İçgüveyidir Fenerci artık. 1992 yılında baba olur Mehmet GÜRHAN… Şimdi 17 yaşında olan ilk çocuğu doğar. 1994’te ise or­tancası… 1994-1995 yılları arasında iki yıl işsiz kalır Fenerci. Ga­zeteciliğe bir süre ara verir…

Taksi şoförü olarak “Taxibetrieb KURUM”da çalışmaya başlar. Eşinin erkek kardeşi, kayınbiraderi Recep Kurum’un ya­nında…

20 Haziran 1997 tarihinde Alman yurttaşlığına alınır. O ta­rihte Alman makamlarına Türk yurttaşlığından çıktığını beyan edecektir.

Pişman olur!..

10 Ağustos 1998 tarihinde yeniden Türk yurttaşlığına girer. Aynı yıl üçüncü çocuğu gelir dünyaya. Hem Alman hem Türk yurttaşıdır artık… Yani çifte yurttaştır Mehmet GÜRHAN…

2000 yılında kayınpederiyle birlikte yargılanan Faik Gürler’in başında bulunduğu Yimpaş Venvaltungs GmbH, iflas eden Media 7 yerine Euro 7’yi kurunca başına da Media 7’de de görev alan Mehmet GÜRHAN getirilir…

Mehmet GÜRHAN 37 yaşında Kanal 7’nin Avrupa’daki en önemli ismidir artık. Tabii bu kanalla birlikte doğan Deniz Feneri’nin de!..

GÜRHAN bir dönem taksilerinde çalıştığı kayınbiraderini de unutmaz; Recep Kurum’u Deniz Feneri’nde yönetici yapar.

Mehmet GÜRHAN’ı kimse durduramaz artık. Bu tarihten son­ra hem Almanya’da hem Türkiye’de kimlerle şirket kurmaz ki?

Hepsi tanıdık!

Hepsi el üstünde tutulan isimler! Hepsi AKP iktidarının baş tacı! Hepsi Başbakan Tayyip Erdoğan’ın dostu! Hepsini yazacağım…

Ama önce Deniz Feneri davasında Mehmet GÜRHAN’la aynı kaderi paylaşan Firdevs’i Ermiş ile Mehmet TAŞKAN’ı yalandan tanıyalım…

Firdevs’i Ermiş…

Şimdilerde Mehmet GÜRHAN’ın “işbirlikçi” olarak suçladı­ğı isim…

O isim ki… Mehmet GÜRHAN’ın ortağı, yöneticisi olduğu şir­ketlerin, Deniz Feneri e.V’nin muhasebe bölümlerinin tek so­rumlusu. Yardım derneğinin imza yetkisi olan ikinci adamı…

Firdevsi, Mehmet’ten bir yaş küçük…

2 Mart 1964 Burdur Kavak doğumlu…

Ortaokulu bitirdikten sonra, 13 yaşında babası onu Kuran kursuna gönderdi. Kuran kursuna bir yıl devam etti. Ardından Burdur’da imam hatip lisesinden mezun oldu. 1983 yılında Mar­mara Üniversitesi’ne girerek uluslararası iktisat okudu. 1990 yı­lında üniversiteden mezun olduktan bir yıl sonra onun da yolu Almanya’ya düştü…

1991’de Stuttgart Üniversitesi’nde doktora yapmak istedi. Ama olmadı…

1995-1996’dan itibaren o da tıpkı GÜRHAN gibi kayınpede­rinin gıda maddeleri dükkânında çalıştı. Hatta bir ara Pfullen-dorf’taki Geberit firmasında, bantta vardiye işçiliği bile yaptı.

Bir gün bir gazetede çıkan bir ilan (!) üzerine 2001 yılında Kanal 7 INT’te iş buldu!.. Artık Alman yurttaşıydı…

Ve bu iş onun GÜRHAN tarafından keşfedilmesine yol açtı..

Artık istediği işi yapacaktı…

O bir iktisatçıydı; GÜRHAN ona Almanya’daki şirketlerin ve Deniz Feneri’nin muhasebeciliğini verecekti…

O da kendisine verilen görevleri harfiyen yerine getirecekti…

Firdevsi Ermiş 7 Nisan 2001 tarihinden, yakalandığı 25 Ni­san 2007 tarihine kadar Deniz Feneri’nin kâtibi ve muhasebecisiydi. Altı yıllık sürede paranın beyniydi!..

Şimdi gelelim diğer isme…

Bizim Fenercinin görevi devrettiği Deniz Feneri’nin son baş­kanına…

Mehmet TAŞKAN ‘a!

O henüz 12 yaşındayken Almanya’ya geldi. Annesi, babası ve üç kardeşiyle birlikte çocuk yaşında Almanya’ya gelen Taşkan, bu ülkeye ayak bastığında takvim yaprakları 19 Ocak 1980’i gös­teriyordu… 1968 yılında Bafra’da doğan Taşkan’ın babası 1967 yılından bu yana Almanya’da çalışıyordu. îlk ve ortaokulu Altenheim/Neuried’de okudu. Hauptschule’nin ardından ticaret bilimleri ağırlıklı okula gitti; Haziran 1989’da meslek lisesinin ti­caret bilimleri bölümünden mezun oldu. 1989 yılının Mart ayın­da süresiz oturma izni aldı. Türk yurttaşlığından çıkmadı; GÜRHAN ve Ermiş’in aksine Alman yurttaşı da olmadı.

Bir süre Freiburg Üniversitesi’nde okudu. Öğrenci yurtla­rında kaldı ancak üniversiteyi bitiremedi. Evlendiğinde Freiburg’da eşiyle birlikte kiralık bir dairede oturuyordu…

Onu zirveye çıkaran ise 2002 yılına kadar çalıştığı Santour GmbH gemi işletmesi oldu.

Genel müdür yardımcılığına kadar yükseldiği şirketten 2002’de çıkarıldı…

Kısa süre sonra ise bu kez kendi hesabına gemi seyahat ve Santour GmbH için aracılık yapmaya başladı…

Hem AKP iktidarıyla hem GÜRHAN’la hem Ermiş’le bu yol­la tanıştı.

2005 yılında ilk kez Atlas Media Marketing GmbH şirketi için çalıştı…

Onun gemiciliği sayesinde Deniz Feneri’nde toplanan pa­ralarla feribotlar bile alındı!

işte 2005 yılı onun için dönüm noktasıydı!..

Daha evvel hem Deniz Feneri için ve bu derneğin şirketle­ri için çalışan Taşkan, 2005 yılının ortalarından itibaren GÜRHAN’ın aldığı her karara ortak oldu, imza attı…

Ve 17 Kasım 2006 tarihinden itibaren -Deniz Feneri’ne ya­pılan operasyondan 5 ay öncesi- yardım derneğinin yönetim ku­rulu başkanlığı görevini GÜRHAN’dan devraldı.

iki çocuk babası olan Taşkan, yakalanmadan önce Offenbach’ta oturuyordu. Lachvviesen 43 adresindeki mülk kendisi­ne aitti. Aynı yerde bir dairesi daha vardı. O dairede de ülkesi Türkiye’ye kaçtığı ana kadar Deniz Feneri e.V. davası kaçağı, sa­nık Bedrettin Bülent Bilgin oturuyordu.

Nereden nereye değil mi?

Freiburg’da kirada oturan Taşkan, kasasını epeyce doldur­muştu…

Mehmet Taşkan Türkiye’de hangi AKP’li bakanı tanıyordu?

Bu bakanın oğlu için ne yaptı?

Bunları ileriki sayfalarda okuyacağız.

Ne üçlü değil mi?

GÜRHAN, Ermiş ve Taşkan!

Bu üçlüyü buluşturan Deniz Feneri e.V!

Sizlere özetle bu üçlünün hayat hikâyelerini anlattım. Artık bu üçlünün yaptıklarına bir göz atalım.

ilişkiler zincirinin halkalarını yazalım da hep birlikte şu “yol­suzluğun alfabesini” okuyalım!..

BERLİN DÜĞMEYE BASIYOR

Bu üçlünün yönettiği Deniz Feneri e.V. skandalında süreç nasıl başladı?

Bu sorunun yanıtı basitti…

Derneğin bankalardaki hesaplarından yüklü miktarda nakit paralar çekiliyor, bankalar Maliye’ye bu çekimleri “kara para ak­lama” şüphesiyle bildiriyordu!

Evet… Bu üçlü, derneğin bağış paralarını Almanya’da ban­kalara yatırdılar. Yatırdıkları bu paralardan yüksek miktarlarda “keş” paralar çektiler. Bir GÜRHAN çekti, bir Ermiş, bir Taşkan…

Öyle ki Commerzbank, derneğin hesabından 10 Ekim 2005-5 Ocak 2006 tarihleri arasında büyük miktarda para çe­kildiğini saptayınca, durumu Hessen Eyalet Genel Müdürlüğü’ne bildirdi. Hesap numarasının açıldığı Aralık 2004 tarihinde baş­vuruyu derneğin Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet GÜRHAN im­zalamıştı. Hesaptan tek basma para çekme yetkisi de başkandaydı. 3 Ocak 2005 tarihinden itibaren GÜRHAN’la birlikte bu yetkiyi Firdevs’i Ermiş de aldı.

1.35 milyon avronun keş (nakit) çekildiği Commerzbank’ın hesap numarasındaki tutar, o tarihte 3 milyon 353 bin euroydu…

2005 yılında çekilen yüklü paranın gerekçesini Deniz Feneri’ne soran Commerzbank, herhangi bir yanıt alamayınca he­sap numarası banka tarafından, onların deyimiyle “kara para yı­kama” şüphesiyle kapatıldı.

Banka bu şüphesini aynı gün Maliye’ye bildirdi, işte bu kara para yıkama zannı bildiriminden sonra, soruşturma davası da res­men Frankfurt savcılığı tarafından başlatıldı.

Kara para yıkama suçlamasıyla yürütülen soruşturma da­vasının başlamasının ardından, Deniz Feneri e.V’ye karşı 2000 yılından bu yana bu yönde bildirimlerin yapıldığı anlaşıldı…

Maliye’ye ilk bildirimi yapan Gross-Gerau Volksbank’tı. 7 Şubat 2000 tarihinde, altı kez nakit çekilen paranın 2.1 milyon avro ettiği ve bunun dikkat çekici bir tutar olduğu Maliye’ye bil­dirilmişti.

26 Ağustos 2004 tarihinde de Frankfurt Postbank tara­fından, dernek yöneticilerinin 12 kez nakit olarak 2 milyon avro çektiği, bu tutarlar için de bankanın Maliye’ye bildirimde bu­lunduğu ortaya çıktı.

Daha önce değindiğim Mehmet GÜRHAN hakkındaki takip­sizlik kararı da o yıl verildi. 2004’te Frankfurt Savcılığı, Mehmet GÜRHAN hakkındaki, kara para yıkama suçlamasıyla yürüttüğü so­ruşturma davasını takipsizlik kararı ile kapatmıştı…

Takipsizlik kararının gerekçesinde, Mehmet GÜRHAN’ın Postbank’ta, Deniz Feneri e.V. hesap numarasının yanında European Food Marketing GmbH’ın ve Media 7’nin hesap nu­maralarının olduğu; Yimpaş Vervvaltungs GmbH’nin de so­rumlularından olduğu yazılıydı…

Kimbilir?

Belki de Mehmet GÜRHAN ve arkadaşları bu takipsizlik kararının verdiği güvenle 2005 yılından itibaren bankalardan mil­yonlarca avroyu keş çekmeyi sürdürdü…

Bağış paralarının bankalardan nakit olarak alınmasının dikkat çekmesi ve Alman bankalarının Maliye’ye yaptıkları ih­barlar sonucu Frankfurt Savcılığı para trafiğini gizlice izlemeye başladı…

Artık savcılık “kara para”nın aklandığından şüpheleniyor­du. 2006 yılından itibaren derneğin her hareketi izlemeye alın­dı…

Deniz Feneri e.V. Derneği’nin dernekler sicilindeki kayıt­larına baktığımızda yardım derneğinin amacı, fiziken, zihinsel veya ruhen özürlü ya da maddi durumu iyi olmayan, yardıma muh­taç insanlara ulaşmaktı. Dernekler siciline verilen ve tescili ya­pılan kayıtlara göre dernek, hiçbir maddi avantaj sağlamak amaç­lı değildi. Dernek, kazanç sağlamak amaçlı da değildi. Derneğin tüm gelirlerinin hayır işlerine sarf edilmesi gerekiyordu. Dernek üyelerinin hiçbir şekilde üyeliklerinden dolayı derneğin gelirine ortaklıkları olamazdı. Hiçbir şekilde kâr da alamazlardı. Derneğin tüm parası, tüzükte belirtilen amaç dahilinde kullanılacaktı.

Ancak ne var ki her şey dernekler sicilindeki kayıtların ter­sine işliyordu.

Dernek, internet sayfasında, broşürlerde, gazetelerde, tele­vizyonda, özellikle dernekle işbirliği yapan Euro 7 televizyonunda reklamlar yaparak, Frankfurt Postbank’taki 301535602, Vakıf Bank Int. AG Frankfurt’taki 3344, Bank für Soziahvirtschaft’ta-ki 8620500, Commerzbank Frankfurt’taki 585 4666 hesap nu­maralarına olduğu gibi, Avrupa’nın diğer ülkelerindeki hesap nu­maralarına bağışta bulunmaları için, Müslüman halka çağrıda bu­lunuyordu. Bu çağrı yaptırırken Türkiye’de, Pakistan’da ve diğer

ülkelerdeki yardıma muhtaç insanlar gösteriliyor; bizim saf Müslümanlara nasıl ve nelerle, hangi yollarla yardım edilebile­ceği bir bir anlatılıyordu. Bağışların banka havalesinin yanı sıra Fenerci’ye nakit verilerek de yapılabileceği açıklanıyordu.Yapılan reklamlar, dini duygular sömürülerek yapılan yayınlar karşılığını vermeye başladı.

2002 yılında derneğin hesaplarına 1 milyon 808 bin avro yar­dım parası yattı. 2003’ü saymazsak 2004-2005 ve 2006’da der­neğin bankadaki hesaplarına avro yağdı… Öyle ki 2004’te 5 mil­yon 737 bin avro yatarken 2005’te bu rakam 12 milyon avroyu geçti. 2006’da ise zirve yaptı: 16 milyon 326 bin avro…

2002’den 2007 Nisan ayına kadar derneğin hesap numara­larına yatan paranın toplamı aynen şu rakamı gösteriyordu:

“41. milyon 423 bin 158,85 avro…”

Paralar hesaplarda toplanıyor, GÜRHAN, Ermiş ve Taşkan ba­zen de Recep Kurum banka hesaplarına havale edilen paraları nakit olarak çekiyorlardı…

Mehmet GÜRHAN, derneğin hesap numaralarından 50 kez para çekti. Çektiği paranın toplamı: “9 milyon 978 bin avro…”

Firdevs’i Ermiş, Deniz Feneri e.V’nin hesap numaralarından tam 6 milyon 351 bin avro çekti… 45 seferde…

Mehmet Taşkan ise 10 Ocak 2006 tarihinden 9 Şubat 2007 tarihine kadar, derneğin hesap numaralarından 11 seferde top­lam 2 milyon 255 bin avro çekti.

Taşkan bu paraları çekerken yalnızca birinde tek başınay­dı. Diğer 10 seferde yanında Firdevs’i ile GÜRHAN’ın kayınbira­deri Recep Kurum da vardı.

GÜRHAN, hesap numaralarından nakit para çekebilmeleri için bu üç isme vekâlet vermişti.

Bu üçlü 5 yıl içerisinde Müslümanlar tarafından havale edi­len bağış parasının neredeyse yarısını hesapların yattığı banka­lardan nakit olarak çektiler.

Çok sayıda şirket kurdular; bu şirketler sayesinde bağış pa­ralarını istedikleri isimlere ve firmalara akıttılar. Bankalardan ya­pılan keş çekimler bağış paralarının gittiği yerin örtbas edilme­sini sağlıyordu.

5 Nisan 2007 tarihinde dernekte gerçekleştirilen aramalar sı­rasında el konulan evrak sayesinde derneğin gelirlerinden yalnızca “2 milyon 700 bin avro” tutarındaki nakit para emniyet altına alı­nabildi. Toplanan paranın gerisi, işletme giderleri, maaşlar, rek­lam, seyahat harcamaları için harcanmıştı.

Bitirim üçlü bağışlar aracılığıyla hesaba yatan paraların ger­çek kullanımını kamufle etmek amacıyla, Nisan 2007’ye kadar Deniz Feneri e.V. adına Almanya’da tutulan banka hesapların­dan sistematik bir şekilde nakit para çektiler.

Bir de camilerde, konserlerde toplanan paralar vardı… Ki­milerine göre Deniz Feneri’ne elden verilen bağış paraları ban­ka hesaplarına yatan rakamdan da fazlaydı!

Müslümanların dini duyguları sömürülerek toplanan bu pa­ralara ne oldu?

Bağışı yapan insanlar, bağış paralarından, derneğin gereken masrafları çıkarıldıktan sonra, gerçekten yardıma muhtaç kişi­ler için harcandığını, onlara yardım edildiğini zannediyorlardı.

Ne var ki bu paraların büyük bir kısmı, gerçek amaç için har­canmıyordu.

Frankfurt Savcılığı 2007 yılında yaptığı operasyondan son­ra binlerce evraka el koydu. Binlerce alındı belgesini inceledi, bil­gisayarların hard disklerini yeniden çözdü.

Savcılık, polis ve bilirkişiler ilişkiler zincirinin halkalarını çözmek için her evrakı tek tek inceledi…

Ve ortaya Alman yargısının “yüzyılın bağış yolsuzluğu” olarak tanımladığı Deniz Feneri e.V. vurgunu çıktı!..

ULUSLARARASI İNANÇ HORTUMCULUĞU

Frankfurt Savcılığı, Deniz Feneri e.V. iddianamesinde ve da­vanın gerekçeli kararında bağış paralarının akıbetini bir bir or­taya koydu.

Bitirim üçlüye hapis cezası yağdırdı; asıl failler için Türki­ye’yi adres gösterdi… İsimler verdi…

Paraların İstanbul Eyüp’te kuryeler aracılığıyla kimlere teslim edildiğini belirledi. Almanya’da paraları toplayan isimlerle Türkiye’de parayı teslim alan isimlerin bu iki ülkede kurduğu or­tak şirketlere paraların nasıl akıtıldığını gözümüze sokarcasına yazdı.

Türkiye’deki isimleri bir bir deşifre etti… Kimine parayı teslim alan kişi dedi; kimine parayı götüren kurye…

Türkiye’deki Deniz Feneri’yle, Almanya’daki Deniz Fene­ri arasındaki bağları yazdı. Derneğin Kanal 7’yi, yöneticilerini na­sıl finanse ettiğini belgeleriyle, sanık ifadeleriyle belirledi.

Şimdi isterseniz “Fenerci” GÜRHAN, muhasebeci Ermiş ve ge­mici TAŞKAN’ın, paraların derneğe yağmur gibi yağdığı dönem­de neler yaptıklarına bakalım… Yukarıda sıraladığımız maddelerin içini dolduralım.

Bitirim üçlü o sıraladığımız maddeleri parayla doldurdu, biz ise bilgiyle doldurup satırlarımızın içinde onları mahkûm ede­lim!..

• îlk önce bizim saf Müslümanların dini duygularını nasıl sö­mürmüşler ona bir bakalım…

Neler Yaptılar Neler…

Deniz Feneri e.V’nin maliye işleri Friedrichsdorf’taki Schnetgöke mali müşavirlik bürosu tarafından yapılıyordu. Maliye’de 27 Eylül 2006 tarihinde evrakın ilk incelenmesinde, Tür­kiye’de ve Bulgaristan’da yardıma muhtaç kişilere elden, “keş” yani nakit verilmiş çok miktarda paranın makbuzlarına rast­landı…

Ancak ne var ki bu makbuzlara, Deniz Feneri e.V’nin, ta­rihi yazmayan “alındı” belgeleri iliştirilmişti. Bu belgelerdeki yar­dım tutarları ise 1000 avroyu buluyordu ki, bu rakamlar savcı­lığın dikkatini çekti.

Bu miktarların hem Türkiye hem de Bulgaristan için yük­sek olduğu düşünüldü.

En önemlisi, alındı belgeleri “aynı şahıs” tarafından el yazısı ile doldurulmuştu. Savcılığa göre belgeler kullanılmamıştı. Ve ilk defa Maliye baskınında 27 Eylül 2006 tarihinde görülmüşlerdi.

Aynı incelemede Alman maliyecilerinin, üzerinde “Kasta­monu 2003, Aytaç” yazısı bulunan bir klasör dikkatini çekti. Bu klasörde, ön tarafa iliştirilmiş yekûn meblağlar tablosunda elle yazılmış muhasebe kayıtları “2003 Mayıs” ayını göstermesine kar­şın belgelerin tümü 2004 yılına aitti…

Türkiye’de de dağıtıldığı düşünülen yardım paralarının alındı belgeleri de kriminal incelemeye sokuldu. Tarih atılmamış bu belgelerin de 2004 yılında düzenlendiği belirlendi.

Deniz Feneri e.V. yöneticilerinin hazırladığı alındı belgesi Tür­kiye’deki yardımın Haziran 2006’da yapıldığını gösterirken Bavyera Emniyet Genel Müdürlüğü Kriminal Teknik Dairesi laboratuvarı, belgenin bu tarihten önce düzenlendiğini tespit ediyordu.

Soygun, vurgun büyüktü!

ilk incelemeler sonucu yalan belgeler üzerine kurulu derneğin yardım makbuzları Frankfurt Maliye Dairesi tarafından 18 Ekim 2006’da mercek altına alındı.

Neredeyse hiçbir makbuz gerçeği yansıtmıyordu. Kiminde verilen yardım miktarlarının yüksekliği savcılığı şaşırtıyor, kiminde ise bağış yapılan tarihlerle makbuzların kesildiği tarih birbirini tutmuyordu…

Alman savcılığı kararım verdi: Tüm makbuzlar incelenecekti…

Birden akıllara bağış paralarıyla kesilen kurbanlar geldi… Müs­lümanlar adına gerçekten kurban kesilmiş miydi?

Kasım 2006 tarihine ait internet sayfasında derneğin, yardım paralarını Pakistan’da depremzedeler ve kurbanlık hayvanlar için harcadığı belirtiliyordu.

Mehmet GÜRHAN’ın önsözüyle başlayan tanıtım broşüründe yardım paralarının sadece Türkiye ve Pakistan’a değil, Kaşmir, Aceh, Sudan, Habeşistan, Azerbaycan, Makedonya, Kosova, Bul­garistan, Yemen, Nijerya, Mali’ye de gönderildiği yazılıydı.

Alman savcılığının ele geçirdiği evrakı değerlendirmesiyle or­taya GÜRHAN’ın yazısıyla başlayan broşürden farklı sonuçlar çı­kıyordu.

Yazılanlarla yapılanlar birbirini tutmuyordu. Ve savcılık id­dianamesinde bu tespit şu sözcüklerle yer alacaktı:

“Deniz Feneri e.V’nin birçok ülkede (güya) yardım proje­leri yürüttüğü görülmektedir.”

Her şeyi anlatan tek bir kelimeydi: Güya…

Alman makamları bu kelimeyi o kadar çok sevdi ki (!) id­dianamenin birçok bölümünde kullanma gereği duydu…

Yardımların büyük çoğunluğu yukarıda da bahsettiğim gibi çeşitli ülkelerde Kurban bayramında kesilmek üzere sığır ve ko­yun alımlarıydı. Ancak bu projelerle ilgili ele geçirilen evrakta da, bilgisayar kayıtlarında da herhangi bir hazırlık yazışması gö­rülmedi. Bu projelerin gerçekleştirilebilmesi için görevlendiri­len kişilerin kimler olduğu da hiç ortaya çıkmadı. Projelerle il­gili bilgilerin değerlendirilmesinin ardından ise bağış paraları­nın nereye, nerelerde harcandığına ilişkin herhangi bir delil de bulunamadı.

Bulunan şey, bağış paralarıyla gerçekleştirilen uluslararası inanç hortumculuğunun ta kendisiydi…

işte ülke ülke, bağış paralarıyla yapıldığı ileri sürülen yar­dımlar!..

Ve bu yardımlarla ilgili Alman savcılığının tespit ettiği ger­çekler…

Bağış Paraları Kurbandan Sonra!..

Makedonya’daki “Kültür ve insani Dayanışma Derne­ğinden (CHOM) Adnan İsmail’e, nakit olarak kurbanlık alım­ları için Abdullah Sever’den 21 bin 500 avro verildi. Aralık 2005’te Islamska Verska Zaenicb Makedonya’ya toplam 128 bin 800 avro; Arnavutluk ve Makedonya’da 2006’da kurbanlık sığır alımları için havale edildi. 2005 yılında ise 77 bin 500 avro IIARC İstanbul Derneği’ne, 21 bin avro da Fondatsia’ya, Ahmet Davutoğlu’na havale edildi.

Bu paraların gerçekten nerelere kullanıldığıyla ilgili belge­ler ile paraların miktarı ve alanlarla ilgili veriler çelişkili. Örne­ğin, bağış paraları Kurban bayramından sonra kurban kesilme­si için verilmişti.

Ayrıca 35 bin avro Kurban bayramından sonra IIARC’a, 10 bin avro Shoqata VHK İstanbul örgütüne, 13 bin avro da Kryesiae BashKesie İslamete örgütüne ödendi. Bu paraların nere­lere ve ne için kullanıldığına dair herhangi bir belge bulunmu­yordu.

Bir Tek Teşekkür Yazısı Vardı!

15 Ocak 2005 tarihli, elle yazılmış olan ve “Türk ve Orta­doğu Dayanışma Vakfı 1995” (TODAV) başkanının, Abdullah SEVER’den Türk Deniz Feneri mensubu olan İbrahim Altan’ın hu­zurunda 64 bin avroyu teslim aldığını belirten bir makbuz tes­pit edildi. Mevcut olan “teşekkür” yazısından, bu paranın kur­banlık sığırların alımında kullanılmış olduğu anlaşıldı. Ne var ki kurbanlık sığırların alımları, kesimleri ve alınan sığırların dağı­tımı hakkında hiçbir yazılı belge yoktu…

Azerbaycan’da Evrak Yok…

2005 ve 2006 yıllarında öncelikle “Azerbaycan Demokratik Telebe Gençler Teşkilatı” (ADTGT) ile “Azerbaycan Respubikası Gençliğe Yardım Fonu”na (GYF) Kurban bayramı için mad­di yardımda bulunuldu. 2005 yılında Kurban bayramı için ADTGT’nin 21 bin avro, GYF’nin de 20 bin avro aldığı anla­şıldı. 2006 yılı Kurban bayramı için de gene GYF’ye bu kez 440 bin avro verildi. Bununla ilgili belge sadece, yardım için bir te­şekkür yazısıydı. Deniz Feneri’nin notları kusurlu ve anlaşılması güçtü. Gene mevcut evraka -bir teşekkür yazısı- göre 2006 Ni­san ayında, fakir ailelere ve yetim evlerine gıda maddeleri dağı­tımı için GYF’ye 42 bin avro yardım edilmişti. Bununla ilgili bir evrak ise bulunamadı. Bir kadının hastalığının tedavisi için pa­ranın ödendiğine ve çeşitli kişilerin para yardımı alabilmek için başvurular yaptıklarına dair tek tek yazılar tespit edildi.

2005   yılında yardım projeleri için eşya ve para toplandı, bunların nereye gittiği belgelerde açıklanamadı.

Nijerya’daki Mizansen!..

2006   Kurban bayramında, Deniz Feneri’nin VakıfBank’taki 3344 numaralı hesabından 75 bin avroluk bir tutar, Sidi Mohamed Moussa adındaki şahsın hesap numarasına havale edildi.”Etablissement Hassane Sidi Mohamed” firmasının (İthalat ve
İhracat şirketi) teşekkür yazısında, 1.080 koyunun satın alındığı, kesimlerinin ve dağıtımının yapıldığı yazılıydı. Burada da kesilen ve dağıtılan hayvanların satın alınmaları, kesimleri vs. ile ilgili herhangi bir belge mevcut değildi… Dikkati çeken bir olay ise şöyle yaşandı:

Koyunların yardıma muhtaç kişilere teslimini gösteren bir video filmi savcılıkta büyük kuşku uyandırdı. Bu videonun mah­sus çekildiği, Alman Savcılığı’nın deyimiyle “güya teslimi gös­terdiği kaygısı” iddianameye yansıtıldı. Çünkü video filmdeki kur­ban kesiminin sadece bir mizansenden ibaret olduğu düşünü­lüyordu.

Mali Kayıt Yok…

2005 Kurban bayramı için, ENSHA örgütünün hesap nu­marasına 38 bin 500 avro, 2006 Kurban bayramı için de 75 bin avro havale edildi. Bununla ilgili olarak örgüt adına Dr. E. Ha-mid isminde birisinin teşekkür yazısı vardı; bu yazısında bu kişi, parayla kurbanlık hayvanların alındığını, kesildiklerini ve muh­taçlara dağıtıldığını belirtiyordu. Burada da hayvanların alımla­rı, kesilmeleri ve/veya dağıtılmaları ile ilgili hiçbir belge yoktu; ne 2005 yılı için, ne de 2006 yılı için…

Habeşistan Listeleri Tek Elden…

Heidelberg’de kalan tanık, Jemal İsmail Umar, dernek adı­na para kuryeliği yapmıştı. Mevcut “alındı” belgelerine göre, Ha­beşistan’da yapılacak yardımlar için 2005 ve 2006 yıllarında tam 730 bin avro teslim edildi. Habeşistan’da Kurban bayramı için yapılan yardımlarla ilgili belgeler de tamamen eksikti. Kurbanlık hayvanların satın alınmaları veya kesimleriyle ilgili ne bir fatu­ra ne de bir makbuz mevcuttu; yardıma muhtaç olan ve ken­dilerine yardım dağıtılan kişiler de kayıtlarda tam olarak gö­rülmüyordu, içerik olarak da farklılıklar vardı. Yardım alan ki­şilerin isim listeleri vardı ancak nedense imzaları yoktu. Bu lis­telerin çoğunun, kaşelendikten sonra, aynı kişi tarafından ya­zılmış oldukları çok açık bir şekilde anlaşılmaktaydı…

Tanık olarak dinlenen Umar’ın ifadelerinde, Deniz Feneri’nden paranın Habeşistan’a nasıl iletildiği hususundaki açık­lamaları ise oldukça esrarengizdi. Bu esrarengiz tanığın anlat­tıklarını Jemal ismail Umar’ın ifadesini- dikkatle okumanızı tav­siye ediyorum:

“2004 sonlan 2005 başlarında, ailemin bir tanıdığı olan Mohamad Siraj bana telefon etti. Deniz Feneri’ne gidip takriben 40 bin avro civarında bir parayı almamı istedi. Siraj, bu paranın yardım parası olduğunu söyledi. ve önce evime götürmemi istedi. Daha sonra bana (Siraj) telefon edip, parayı kime vermem ge­rektiğini bildireceğini söyledi. 2005 Kasım sonları Aralık baş­larında Frankfurt’taki Adam-Opel-Strasse 5 adresine gittim. (De­niz Feneri e.V’nin adresi…) Orada oldukça uzun boylu bir adam­dan 45 bin avroyu büyük banknotlar halinde aldım. Siraj’ın ta­limatı üzerine parayı bir hafta kadar evimde sakladım.

Daha sonra birisi telefon etti ve benimle Frankfurt’ta mer­kez tren istasyonunda bir kahvede buluşmak istedi. Oraya git­tiğinde muhtemelen Habeşistanlı olan üç kişiyle buluştum. On­lara parayı verdim. Parayı verdiğim kişilerin isimlerini bilmiyorum. Buluştuğumuz zaman Siraj telefon etti. Ve her şeyin yolunda olup olmadığını sordu.

Takriben bir yıl sonra, 2005 sonlarında, Siraj yine bana te­lefon etti. Tekrar Frankfurt’a gidip para getirmemi istedi. Bu­nun üzerine aynı binaya gittim. Uzun boylu ve gayet iyi Almanca bilen bir adamdan 80 bin avro aldım, ilk defa olduğu gibi bu sefer de parayı aldığıma dair bir kâğıt imzaladım. Parayı Heidelberg’deki evimde bir hafta kadar beklettim. Tekrar Frank­furt’a gittim ve aynı büroda, aynı şahıstan bu kez 145 bin avro para aldım. Bu parayı da evimde 4-5 gün kadar tuttum. Ve tek­rar birisi telefon etti. Ve kendisiyle Frankfurt merkez tren is­tasyonu yakınlarında buluşmak istediğini söyledi. Aracı olan bu adamın arabasında ona parayı verdim. Daha arabada iken Siraj adındaki şahıs telefon etti…

Kısa süre sonra Deniz Feneri’nden 225 bin avro daha ge­tirdim. Bu sefer de her şey daha önceki gibi oldu. Bir farkla… Aracı kişiler başkaydı. Bunlarla bir hafta sonra Frankfurt’ta mer­kez tren istasyonuna yakın bir kahvenin arka odasında buluş­tum…

2006 yılı başlarında da tekrar Deniz Feneri’nden, aynı ve çok iyi Almanca konuşan adamdan 235 bin avro para aldım. 9-10 gün sonra parayı muhtemelen Habeşistan yurttaşı olan kişi­lere (iki erkek ve bir kadın) Heidelberg merkez tren istasyonu yakınlarında verdim. Habeşistanlılara her para teslim ettiğim­de Siraj’ın talimatı olmadığından makbuz veya herhangi bir bel­ge imzalatmadım. “Alman polisine ve savcılığına verilen ifadeyi okurken insa­nın inanası gelmiyor… Alman yasalarına göre faaliyet gösteren bir yardım derneği topladığı yüz binlerce avroyu mafya filmlerini aratmayacak yöntemlerle birisine imza bile almadan teslim ediyor. O kişi de kendisine gelen telefonla Frankfurt’ta yine bilinmeyen isimlere makbuz kesmeden veriyor!

Dernek resmen para aklıyor!

Yemen Ellerinde Büyük Fark!..

Ve 2006 yıllarında, Kurban bayramı için, Almanya’daki “Chartitable Society for Social Welfare” (CSSW) yardım örgü­tü, Deniz Feneri’nden maddi yardım gördü. 2005 yılı için 40 bin avro, Deniz Feneri’nin yetkilisi olan Abdullah Sever tarafından Fikret ve Sinan Özdemir’e verildi. Bu parayla 1000 kurbanlık hay­vanın satın alındığına dair makbuzlar var. Ancak dağıtımla ilgi­li kayıtların çoğu eksikti…

Yılı için örgüte 700 bin avroluk bir maddi yardım ya­pıldı. Bunun 400 bin avrosu hesap numarasına havale edildi, 300 bin avrosu nakit verildi. CSSWnin projeyle ilgili belgelerinde Yemen’in çeşitli bölgelerinde 56 bin 420 aileye 14 bin 60 kur­banlık dağıtıldığı görülmekte. Ancak savcılığın dikkatini çeken bir ayrıntı vardı:

“Çeşitli bölgelerdeki projelerin giderleri listesine bakıldı­ğında 153 bin avro gibi bir tutar tespit edilirken yekûn masraf­ların toplamı 703 bin avro tutuyordu.”

Yemen’de de alınan kurbanlıkların alımı, kesimi ve dağıtı­mı ile ilgili herhangi bir dokümantasyon yoktu…

2006 yılında gıda maddeleri dağıtımı için CSSW’ye 116 bin avro havale edildi. Örgütün Deniz Feneri e.V’ye bununla ilgili ya­zısı çelişkiliydi. 26 Kasım 2006 tarihli bir yazısında CSSW, 80 bin avro aldığını bildiriyor; bunun için teşekkür ediyordu. Yazıyla bir­likte gönderilen proje dokümantasyonunda ise Almanya’daki De­niz Feneri’nin yerine Türk Deniz Feneri’nin sembolünü taşıdığı tespit edildi.

Bu önemli bir tespitti…

ilişkiler zincirinin önemli bir halkasıydı…

Şimdi de vurgunun hem Almanya’daki hem Türkiye’deki aya­ğına bakalım…

Milyonlarca avro kuryelerle Eyüp’teki bir adresin üçüncü ka­tına nasıl taşınmış; hem Türkiye’de hem Almanya’da bu paralarla hangi şirketler kurulmuş…

Yardım paralarıyla kurulan bu şirketleri kimler yönetmiş?

Kimler hissedar olmuş?

Hangi bürokrat hisselerini bizim Fenerciye vermiş? Kimler noterde hissesini hangi tanıdıklara devretmiş?.. Yardım paralarıyla feribotçuk (!) nasıl alınmış? Türk Deniz Feneri’ne ne kadar para akıtılmış? Evet… Yüzyılın Yolsuzluk Oyununda sıra Almanya-Türki-ye arasındaki yolsuzluk hattına geldi…

ÜZÜM SALKIMI ÖRGÜTLENMESİ..

GÜRHAN ve arkadaşlarına 2002-2007 yılları arasında kalan za­man diliminde yöneltilen “iki ana suçlama” vardı…

Birincisi, derneğin tüzük ve amacına aykırı olarak “hayır” işi­ni ticarete dökmek, dolandırıcılıkla çok sayıda yardımseveri mağ­dur etmek… İkincisi, işveren olarak, çalışanlardan kesilen sosyal sigorta ve iş teşvik primlerini gereken makamlara ulaştırmamak… Bakar mısınız?

Adamlar yardım paralarını yatıranları dolandırmakla kal­mamış, o paralarla kurdukları şirketlerde çalışan işçilerin haklarını bile gasp etmiş!..

Biz 62 bin avroyu bulan işçi prim borçlarını es geçelim, mil­yonlarca avro, kurulan şirketler aracılığıyla nasıl iç edilmiş bir an önce ona bakalım…

Deniz Feneri e.V’nin merkezi şu adresteydi:

“AdamOpel-Strasse 5, 60386 Frankfurt…”

Soruşturmaların yoğunlaştırılmasıyla Alman savcılar hiç beklemedikleri bir manzara ile karşılaştılar…

Ticaret sicilinden gelen bilgiler derneğin eski başkanı ve Ka­nal 7’nin Avrupa Genel Müdürü Mehmet GÜRHAN’ın, derneğin muhasebecisi olan Firdevs’i Ermiş’in ve Aralık 2006 tarihinden itibaren de derneğin yeni başkanı olan Mehmet TAŞKAN’ın çok sayıda isimle ortak şirketler kurduğunu tespit etti…

Hep aynı adres karşılarına çıkıyordu: Deniz Feneri e.V’nin adresi…

Şirketler, ortaklar ortaya çıktıkça Alman makamlarının şaş­kınlığı daha da arttı…

O kadar çok şirket kurulmuştu ki… Frankfurt Savcılığı, “Al­manya tarihinin en büyük bağış skandalı”yla karşı karşıyaydı…

Frankfurt’ta “adil düzen” kurulmuştu!

Kurulacak şirketlerin sermayeleri ya doğrudan Deniz Feneri’ne bağış olarak akan paralardan ya da bu paraların kurye-
ler aracılığıyla Türkiye’ye aktarılmasından sonra yeniden Almanya’ya getirilmesiyle karşılanacaktı    

GÜRHAN-Yimpaş İlişkisi…

Deniz Feneri’ne yapılan bağış yardımlarıyla kurulan şirket­lerin Almanya kanadındaki en önemli isim Mehmet GÜRHAN’dı… Çünkü Mehmet GÜRHAN işini iyi biliyordu!.. Çünkü stajını Yimpaş’ta yapmıştı!.. GÜRHAN’ın yeşil sermaye Yimpaş’la olan ilişkisi, sadece bu İslami holdingin paralarıyla kurulan televizyon kanalı Kanal 7’nin Avrupa genel müdürü olmasından gelmiyordu… GÜRHAN, aynı zamanda Yimpaş TEL-International Tele-Communication GmbH’nin ilk genel müdürüydü… Yimpaş TEL-International Telecommunication GmbH, 25 bin avro ana sermaye ile kurulmuştu, ilk sorumlu genel mü­dür olan GÜRHAN bu görevi, “Mannheim Savcılığı tarafından 2004 yanında başlatılan Yimpaş soruşturması kapsamında hapis yatan”Faik Gürler e 2001 yılında devretti. Devir sırasında şirketin ser­mayesi 25 bin avrodan 500 bin avroya yükseltildi.

Ve tahmin edebileceğiniz gibi söz konusu devir sırasında Mehmet GÜRHAN, Deniz Feneri e.V’nin en yetkili ismiydi…

1999 yılında kurulan, sorumlu genel müdürlüğünü yine Meh­met GÜRHAN’ın yaptığı, merkezi Frankfurt’ta olan Atlas Media Vermarktungsgesellschaft GmbH şirketi, Yimpaş TEL-International Telecommunication GmbH’ye ortak oldu. Atlas Media Vermarktungsgesellschaft GmbH şirketi 2003 yılında Alman res­mi makamlarınca Yimpaş’a yönelik hazırlık soruşturması kap­samında kapatıldı.

Aynı yıl Deniz Feneri e.V’den havale edilen paralarla kurulan Atlas Media Marketing GmbH şirketiyle kapatılan şirketin isim benzerliği, dikkat çekiciydi, isim benzerliğinin yanı sıra De­niz Feneri’nin başkanı Mehmet GÜRHAN bu yeni şirketin de so­rumlu genel müdürüydü…

Yimpaş davasında, bir merkezi Türkiye’de diğer merkezi Offenbach’ta olan, gıda maddeleriyle ticaret yapan Aytaç şirketle­ri de vardı. Türkiye’deki Aytaç Dış. Tic. Yat. San. AŞ’ye, Deniz Feneri e.V. tarafından, gıda maddeleri için para ödemelerinde bulunulmuştu.

Öyle binlerce avro değil!

Yardım faturalarına göre, Aytaç firmasından yüksek tutar­lar karşılığı mallar alındı. Aytaç’a tam 4 milyon 900 bin avro öden­di…

Peki Offenbach’taki Aytaç Handels GmbH şirketinin so­rumlu genel müdürü kimdi dersiniz?

Yimpaş davasının suçlusu Faik Gürler!..

Şirkette Gürler’in kardeşi Hüseyin Gürler de genel müdür yardımcısıydı…

Euro 7 kurulurken Mehmet GÜRHAN’a 10 milyon avroyu tes­lim eden Hüseyin Gürler aynı zamanda Deniz Feneri e.V’de de yöneticiydi…

Gürler kardeşlerin yönettiği şirketin sermayesi 15 milyon avroydu…

Şu tesadüfe bakın ki Yimpaş Venvaltungs GmbH’nin mer­kezi, Faik Gürler’in yazıhanesi, Deniz Feneri e.V. ve Kanal 7 Int aynı binadaydı.

İşte Deniz Feneri e.V. tezgâhı böyle kuruldu…

Bağış paraları toplanacak; Mehmet GÜRHAN ve arkadaşları­nın kuracağı şirketler aracılığıyla hem kendilerine hem Türki­ye’deki bazı isimlerin ceplerine aktarılacaktı…

Alman savcılığının karşısında kelimenin tam anlamıyla ye­şil sermayenin “üzüm salkımı örgütlenmesi” vardı…

Almanya-Türkiye arasında Deniz Feneri’yle bağış hattı ku­ran, kuryeler aracılığıyla Türkiye’ye akıtılan paralarla Türkiye’de de birbiri ardına şirketler kuran bir örgütlenmeydi bu…

Ülkeler değişiyordu ancak bir tek şey değişmiyordu:

Deniz Feneri’nden gelen paralarla, aynı isimler hem Al­manya’da hem Türkiye’de şirketler kuruyordu…

Deniz Feneri e.V’ye akan paralarla kurulan şirketlerle ilgi­li ilk tespitler şöyleydi:

Şirkederin sermayeleri artıyordu, ancak ne ticareti yaptıkları ve ne kadar kâr sağladıkları belirlenemiyordu…

Şirkederin müdürlerinin ve dernek yöneticilerinin devamlı değiştikleri dikkati çekiyordu…

Ortaklık hisseleri bir isimden diğerine aktarılırken, bu ak­tarımlarla ilgili ödeme belgeleri bulunamıyordu…

Bu ilk tespitlerin ardından şirketler tek tek incelemeye alın­dı.

Bağış Şirketleri Doğuyor…

Alman savcılığının Deniz Feneri e.V’ye yaptığı baskından son­ra arama yaptığı şirketler şöyleydi:

Atlas Media Marketing GmbH…

Atlas Pazarlama…

Euro 7 Fernseh & Marketing GmbH…

European Consulting & Marketing GmbH (Yeni Şafak Europa GmbH)…

5-Kanal 7 Int./TVT…

Taxi-Quik GmbH…

Weiss Handelsund Investment GmbH…

Rapidway GmbH…

Alman savcılığı bu şirketler dışında VakıfBank Internatio­nal Viyana AG’nin Frankfurt’taki şubesinde de arama yaptı; ya­zışmalarla bazı evrak ve elektronik datalara el koydu. VakıfBank’ın hesap numarası işlemlerinde, Deniz Feneri ile derneğin yöneti­cileri tarafından idare edilen yukarıdaki şirketlerin, Deniz Feneri e.V. adı altında “toplu bir hesap numarası” yürüttükleri belir­lendi…

Şirkeder Deniz Feneri’nin parasıyla kurulmakla kalmıyor, ku­rulduktan sonra da para ilişkilerini de “aynı gizli hesap” üzerinden yürütüyorlardı…

İşte Şirkederin İcraatı…

Alman savcılığı kovuşturmalarını tüm hızıyla sürdürürken, yukarıda isimlerini sıraladığım 8 şirketin Deniz Feneri e.V’yle ve Türkiye’deki isimlerle bire bir irtibatlı olduğunu saptadı. Deniz Feneri ile bu şirketlerin sahipleri arasında fark yoktu. Bazı şir­ketlerin merkezleri ile Deniz Feneri’nin yeri bile aynıydı…

Şirketler arasında, tüzüğe aykırı olarak toplanan yardım pa­ralarından transferlerin yapıldığı ortaya çıkarıldı.

Şimdi isterseniz bu para transferlerinin daha iyi anlaşılabil­mesi için, şirketlerin kurulmalarına, icraatına ve sorumlularına göz atalım:

Paravan Şirket Kuruluyor…

Şirket 17 Ocak 2003 tarihinde, “European Food & Marketing GmbH” olarak 500 bin avro sermayeyle kuruldu. 2 Haziran 2003 tarihinde ise “Weiss Handels-und Investment GmbH” ismini aldı. Bu “beyaz” ya da “ak” şirketin faaliyet yeri Frankfurt’ta Flinsch Strasse 45 adresindeydi. Şirketin yeri Kasım 2004 tarihinden iti­baren ise Deniz Feneri’nin adresiydi…

Şirketin faaliyet alanı da yurtiçi ve yurtdışında şirket ortak­lık hisselerinin idaresi, her türlü şirket kurma, mevcut şirketler­de ve taşınmazlarda yatırım yaparak ortaklık edinme, her türlü mallarla ithalat, ihracat, sanayi, radyo ve televizyon program ya­yıncılığı ile basın yayın temsilciliği olarak belirlendi.

Şirketin kurulması sırasında noterde Mehmet GÜRHAN ve Mehmet Sıddık Balıkçı hazır bulundu. Mehmet GÜRHAN hem ken­di adına hem de genel müdürü olduğu Euro 7 Fernseh Marketing GmbH adına imza attı. Sermayenin 450 bin avrosu GÜRHAN ve Euro 7’ye aitti. 50 bin avroluk pay ise Balıkçı’nındı…

Evet…

Şimdi sıkı durun!

Şirketteki hisse satın alma ve devretme işlemleri 16 Nisan 2003 tarihinde noterde yapıldığı zaman Mehmet GÜRHAN ile Mehmet Sıddık Balıkçı’nın yanında çok tanıdık bir isim vardı:

“Dr. Aykut Zahid AKMAN…”

2005’te AKP kontenjanından RTÜK üyeliğine seçilen bu zat, o tarihten iki yıl önce Almanya’daki notere, elinde Türkiye’den üç kişinin vekâletiyle geldi…

Yine sıkı durun…

işte o isimler:

Zekeriya KARAMAN…

Mustafa Çelik…

İsmail Karahan…

Türkiye’deki Kanal 7’nin patronları, Yeni Dünya İletişim’in yönetim kurulu üyeleri Zahid AKMAN’la birlikte artık De­niz Feneri’nin Başkanı Mehmet GÜRHAN’ın ortağıydı…

Euro 7’nin hissesi olan “337 bin 500 avro” yeni gelen dört isme dağıtıldı…

Hepsinin hissesi de aynı rakamı gösteriyordu:

“84 bin 350 avro…”

Hesap tutmalıydı…

Bir tek KARAMAN’ınki yalnızca 100 avroluk bir artışla 84 bin 450 avro yapıldı.

2 Haziran 2003 tarihinde bu kez Balıkçı hisselerini devret­ti…

Şirketin ortakları artık beş kişiydi:

“Mehmet GÜRHAN, Zekeriya KARAMAN, Mustafa Çelik, Za­hid AKMAN, İsmail Karahan…” Hepsinin hissesi eşitlenmişti…

500 bin avro beşe bölünmüş, herkesin payına 100 bin avro düşmüştü…

2 Haziran günü notere gidilirken Mehmet GÜRHAN’ın yanında Zahid AKMAN vardı. Türkiye’deki isimlerin vekâleti ise bu kez AKMAN yerine GÜRHAN’ın elindeydi…

GÜRHAN hem Weiss’i hem Deniz Feneri’ni yönetiyordu…

29 Aralık 2004 tarihinde şirket sermayesini artırdı. Serma­ye 1 milyon avroya çıkartıldı…

Beş kişinin payı ise 200’er bin avro olarak belirlendi…

Şirket sermayesinin artırılması ve hisse satın alma ile devretme işlemlerinin yapıldığı 8 Aralık 2005 tarihinde Fenerci Mehmet notere tek başına gidiyordu. Elinde Zahid AKMAN’ın vekâletna­mesi de vardı…

Zahid AKMAN bu tarih itibarıyla şirketteki 200 bin avroluk hissesini dört arkadaşına devretti.

Çünkü Türkiye’de önemli bir gelişme yaşanmış, bu devir­den aylar önce 15 Temmuz 2005’te Zahid AKMAN, RTÜK Baş­kanı seçilmişti..,

Tek basma notere giden hem kendi hem de Türkiye’deki his­se sahiplerinin adına beyanda bulunan GÜRHAN’la diğer üç kişi­nin hissesi artık 250 bin avroydu…

9 Mart 2006 tarihinde Weiss Handels-und Investment GmbH şirketinin sermayesi 500 bin avro daha artırıldı.

Deniz Feneri’ne bağışlar aktıkça şirketin de sermayesi artı­yordu…

Artık sermaye 1 milyon 500 bin avroydu ve GÜRHAN, KARAMAN, Çelik ve Karahan’ın hisseleri 375 bin avro olarak pay edildi…

9 Mart’taki şirket sermayesi artırımında da Mehmet GÜRHAN notere tek başına gidecekti…

Bu sirkede ilgili önemli bir ayrıntı ise Zahid AKMAN’ın RTÜK başkanı seçildikten sonra 30 Eylül 2005 tarihine kadar genel mü­dürlüğünü yapmış olmasıydı… AKMAN bu tarihte genel müdür­lük görevini hapisteki arkadaşı Fenerci Mehmet GÜRHAN’a dev­redecekti… Bu devir Almanya’daki resmi makamlar tarafından 2 Kasım 2005 tarihinde ticaret siciline kaydedildi…

Şirketi dışarıya karşı ticari açıdan temsil edebilen isimler ise kurulduğu 2003 yılından 30 Eylül 2005 tarihine kadar Mehmet GÜRHAN, bu tarihten sonra ise Türkiye’deki Kanal 7’nin patro­nu, Başbakan Erdoğan’ın yakın dostu ve akrabası Zekeriya KARAMAN’dı…

Weiss’i tanıdık… Sıra pür dikkat okumanızı tavsiye edece­ğim bu önemli şirketin icraatına geldi…

İlk önce sözü Mehmet GÜRHAN’ın ve şirketlerinin muhase­becisi Firdevsi Ermiş’e bırakalım:

“Weiss GmbH şirketinin ne iş yaptığını bilmiyorum. Bu şir­ket paravan bir şirket olarak kuruldu. Türkiye’de Beyaz Holding vardı. Almanya’da da Weiss GmbH kuruldu. Bu iki şirket ara­sında para transferleri vardı. Resmi olarak Weiss şirketi bir faa­liyette bulunmuyordu. Tek yaptığı faaliyet Deniz Feneri’nin pa­ralarıyla gayrimenkul satın almaktı…”

Aynı şirketle ilgili Mehmet Taşkan’ın da söyleyecekleri var­dı. Ermiş’in paravan dediği şirket TAŞKAN’a göre niçin kurulmuştu? İşte yanıtı:

“Weiss GmbH, Deniz Feneri’nin adeta gizli kasasıydı. Dernek olarak mal edinemiyorsunuz. Weiss şirketi bunun için kullanıldı. Amaç Deniz Feneri Derneği’nin bir şekilde kapatıl­ması durumunda mal varlığının Kızılhaç’a devredilmesini önle­mekti…”

Biri “paravan” diyor…

Diğeri “gizli kasa” olduğunu söylüyor…

Zekeriya KARAMAN’ın ve Zahid AKMAN’ın ortağı GÜRHAN ise mahkemede susmakla yetiniyor…

Nasıl konuşsun!..

Alman bilirkişiler araştırmalarında hem Ermiş’i hem TAŞKAN’ı doğrulayan tespitlere ulaşıyordu…

Bilirkişilerin tespitine göre Deniz Feneri e.V’de toplanan ba­ğış paraları Kanal 7 yayımcısı Euro 7’ye, sonra Weiss GmbH’ye, oradan da Türkiye’deki Beyaz Holding’e aktarılıyordu…

Bağış paralarının tamamının nereye harcandığını bugün bile tam olarak belirleyemeyen Alman bilirkişiler, Weiss’e akıtılan ra­kamı şu sözlerle ifade ediyordu:

“Bağış paraları amacı dışında kullanıldı. Toplanan paralar­dan 875 bin avro Almanya’da faaliyet gösteren Weiss GmbH’ye aktarıldı. Şirketin çalışanlarının maaşları da yine derneğe yapı­lan bağışlarla ödendi. Amaç dışı kullanılan parayı en iyimser tah­minle 11.7 milyon avro olarak tespit ettik. Bu paranın yaklaşık 2 milyon avrosu Türkiye’deki Beyaz Holding’e havale edildi…”

Şimdi de asıl soruya gelelim…

Almanya’daki herkesin Türkiye’de paranın akıtıldığı ad­reslerden biri olarak gösterdiği Beyaz Holding’i kimler yöneti­yordu?..

Sorunun yanıtı basitti: Almanya’da Weiss GmbH’yi yöne­tenlerle Türkiye’de Beyaz Holding’i yönetenler aynı isimlerdi… İşte size Beyaz Holding’in yönetim kadrosu:

Yönetim Kurulu Başkanı Zekeriya KARAMAN…

Başkan Yardımcısı Mustafa Çelik…

Yönetim Kurulu Üyesi İsmail Karahan…

Ve Yönetim Kurulu Üyesi Mehmet GÜRHAN… Türkiye’deki Kanal 7’nin tepe kadrosu da yukarıdaki ilk üç

isimden oluşuyordu…

Aynı kadro Almanya’daki şirketlerin de “çekirdeğini” oluş­turuyordu…

Alman bilirkişilere göre GÜRHAN, Beyaz Holding’e 1 milyon 500 bin avro vererek ortak oldu…

Kararan Şirket Beyaz Holding…

Yeri gelmişken: Türkiye’deki Beyaz Holding 23 Eylül 1998’de kuruldu. Almanya’da kurulan Beyaz Holding’den 5 yıl önce…

İlk adı Beyaz İletişim Tanıtım Turizm Sanayi ve Ticaret Limited’di… 30 Ekim 2003 tarihli toplantısında sermayesi, döne­min para birimine göre 300 milyar TL’den 700 milyar TL’ye çı­karıldı.

Zekeriya KARAMAN, Mustafa Çelik, İsmail Karahan, Zahid AKMAN ve Mehmet GÜRHAN 140’ar milyar TL ile şirkette eşit paya sahipti…

Beyaz iletişim, 21 Temmuz 2004’te unvan değişikliğiyle Be­yaz Holding Anonim Şirketi oldu…

26 Mayıs 2005 tarihli toplantıda holdingin başkanı KARAMAN, başkan yardımcısı ise Zahid AKMAN’dı…

Almanya Beyaz’daki hissesini RTÜK başkanı olduktan son­ra devreden AKMAN, bu şirketteki hissesini de 21 Temmuz 2005’te devretti. Hem ortaklıktan hem de yönetim kurulu üyeliğinden ayrıldı. Mehmet GÜRHAN ise Almanya’da gözaltına alındığı tari­he kadar şirketteki durumunu hissesini artırarak sürdürdü. 21 Temmuz 2006’da yapılan genel kurul toplantısında şirket ser­mayesi 2 milyon YTL’ye çıkartılırken artırım sonrası GÜRHAN’ın hissesi de 400 bin YTL oldu…

RTÜK Başkanı Zahid AKMAN’ın da kurucusu olduğu Beyaz iletişim AŞ’yi de içinde barındıran bu büyük holdinge (!) bağlı şirketler, AKP yönetimindeki İstanbul Büyükşehir Belediyesinin önemli ihalelerini almalarıyla tanınıyordu…

işte bu holdinge Almanya’dan milyonlarca avro aktarıldı…

Deniz Feneri davasının üçüncü celsesinde konuşan Firdevsi

Ermiş, mahkeme tutanaklarına “Beyaz Holding için gönderilen 1 milyon 800 bin avroluk meblağın 900 bin avrosunun bizzat Meh­met GÜRHAN tarafından İstanbul’da KARAMAN’a teslim edildiği­ni” geçirdi…

Deniz Feneri’nden para akıtılması için kurulan Weiss, ba­ğış paralarıyla gayrimenkul satın alarak parayı buharlaştırıyor-du…

Öyle ki, yardım derneğinin merkezinin bulunduğu binanın mülkiyeti, Mehmet GÜRHAN’ın genel müdürlüğünü yaptığı We-iss Handel-und Investment GmbH şirketine aitti…

Bağış paralarıyla kurulan şirket derneğin ev sahibiydi!

İşin komik tarafı, kiracı da ev sahibi de aynı kişiydi!

Buradaki binanın alınması için bağışçıların yardım parasından 1 milyon 350 bin avro çıktı…

Euro 7’nin de faaliyet gösterdiği yer olan Adam-Opel-Strasse’deki gayrimenkul, Weiss Handel şirketi tarafından satın alındığında ilk önce 250 bin avro nakit ödendi. Gayrimenkulun değeri 650 bin avroydu. Diğer bölümler taksitler halinde Weiss Handel şirketinin bankadaki hesap numarasından karşılandı. Weiss Handel şirketinin hesabında yeteri kadar para görünmediği zaman, Euro 7’nin hesabından taksit aktarıldı. 650 bin avroya alı­nan gayrimenkul için tam 700 bin avro tadilat parası harcandı. Alman savcılığının tespiti ise açıktı:

“Hem satın alma ve hem de tadilat parası, Almanya Deniz Feneri’nin hesabından geliyordu…”

Toplam 1 milyon 350 bin avro, Weiss şirketinin sahibi ol­duğu bina için aktarılmıştı…

Hem Ermiş’in hem Taşkan’ın söyledikleri doğru çıkıyordu…

Fenerci GÜRHAN, Deniz Feneri’ne el koyarlarsa korkusuyla bağış paralarını şirketi aracılığıyla gayrimenkule yatırıyordu.

GÜRHAN hızını alamamıştı…

Derneğe akan bağış paralarıyla bu kez Avusturya’ya yöneldi.

Paracıklar Viyana’ya Uçuyor…

Viyana’daki Kreitnergasse 4-6 adresi, daha önceleri kravat üretimi yapan bir şirketin yeriydi. 13 Eylül 2005 tarihinde noterde yapılan mukaveleyle 1 milyon 300 bin avro karşılığında bizim ünlü Weiss Handelsund Investment GmbH tarafından satın alındı. Sözleşmeyi Weiss adına Mehmet GÜRHAN imzaladı.

GÜRHAN binayı daha sonra 24 Nisan 2006 tarihinde sözleş­meyle OTEC Handelsgesellschaft şirketine ayda 8 bin 250 avroya kiraya verdi. Kira mukavelesini GÜRHAN’la, şirketin sorumlu genel müdürü Yusuf Kara imzaladı…

Yusuf Kara aynı zamanda Viyana’daki Uluslararası Öğren­ci ve Öğrenci Aktiviteleri Yardımlaşma Derneği’nin de (WON-DER) yöneticisiydi.

Bu Danışıklı Dövüştü!..

Çünkü Deniz Feneri e.V’nin muhasebesinde yapılan tespitlere göre, 2002’den bu yana bu derneğe banka havalesiyle akan para tam 1 milyon 543 bin 780 avroydu…

Bir de Almanya’ya gelerek dernekten elden alınan paralar vardı…

“Öğrenci yardımı” başlığı altında tespit edilebilen tutar ise 281 bin 50 avroydu…

Elden nakit olarak veren bu paralarla ilgili, olması gereken makbuzların büyük çoğunluğu ise her zamanki gibi yoktu…

Ayrıca 3 Kasım 2004 tarihli teslim-tesellüm protokolüne göre Deniz Feneri muhasebesinde görünmeyen 40 bin avro, WON-DER’in görevlendirdiği Hüseyin Hayri Nuroğlu’na teslim edildi.

Alman polisi Frankfurt-Viyana arasındaki milyonlarca avroluk para akışını dikkate değer buldu.

İlk önce elden nakit para alanlardan Abdullah F’nin ifade­sine başvurdu. Abdullah F., Yusuf Kara’nın talebi ve isteği üze­rine parayı Frankfurt’ta Firdevs’i Ermiş’ten aldığını, aldığına dair makbuz imzaladığını onayladı. Parayı ise Viyana’daki evinde bu­lundurduğunu, kısmen öğrencilere dağıttığını, bir kısmıyla da yine Yusuf Kara’nın olurunu aldıktan sonra, bina onarımı için mal­zeme aldığını açıkladı…

Ancak Abdullah F’nin ifadesinde bir gariplik vardı!..

O parayı 2002 yılında almış, paranın bir kısmını da Kreitnergasse 4-6 adresindeki binanın onarımı için kullanmıştı…

Ne var ki böyle bir şey mümkün olamazdı!..

Kreitnergasse’deki o bina 2005 yılında satın alınmamış mıydı?..

Alman polisi bu ifade üzerine Viyana’ya bir ekip gönderme kararı aldı…

Film de Viyana’da koptu!..

Deniz Feneri e.V’de bulunan ve Viyana’daki WONDER’in öğrencilerine ait olan nakit para yardımı listeleri, adı geçen der­nek üyelerinden dört öğrenciye gösterildi.

Öğrenciler, listelerden sadece birisinde imzaların kendile­rine ait olduğunu doğruladılar.

Diğer listelerdeki imzalar ise sahteydi!

Polisin ulaştığı bu bilgi, Viyana’ya Weiss şirketi aracılığıyla, dernek hesapları kanalıyla akan paranın yine iç edildiğini göste­riyordu.

Unutmadan: Milyonlarca avroya alındığı söylenen bina, şu anda “mescit” olarak kullanılıyor!..

Kanal 7 de Yetmiyor, Euro 7 Açılıyor…

Limited şirket 23 Mayıs 2001 tarihinde, “Euro 7 Fernseh & Marketing GmbH” adı altında ve 50 bin avro sermaye ile kuruldu. İflas eden Media 7 Fernseh GmbH şirketinin faaliyet alanını, şir­ketin yerini ve sabit varlıklarını devraldı…

Şirket 2004’te Deniz Feneri’yle aynı binayı paylaşmaya baş­ladı.

Şirketin ilk hissedarları yine aynı isimlerdi:

Zekeriya KARAMAN’ın 12 bin avroluk hissesi vardı. Mehmet GÜRHAN, Mustafa Çelik, İsmail Karahan ve Zahid AKMAN’ın his­seleri ise 9 bin 500 avroydu… Zahid AKMAN 11 Haziran 2002’de hissesini Zekeriya KARAMAN’a devretti… KARAMAN’ın hissesi böy­lece 21 bin 500 avroya yükseldi. Bu devirden bir hafta sonra 19 Haziran 2002 tarihinde şirketin sermayesi 500 bin avro artırıl­dı.

Sermaye artırımının ardından 20 Mayıs 2003 tarihinde Za­hid AKMAN da geri döndü…

Bitirim üçlü bu kez bitirim beşli olmuştu!..

KARAMAN, GÜRHAN, Çelik, Karahan ve AKMAN’ın paylarına bu şirketten 100 bin avro düşmüştü…

9 Mart 2006 tarihinde şirketin sermayesi 500 bin avro artı­rılarak 1 milyon avroya yükseltildi. Zahid AKMAN, RTÜK başkanı olduğu için bu kez listede yoktu. Herkesin hissesi 250 bin av­roydu…

Bu şirketle ilgili çok önemli bir ayrıntı vardı…

Şirket, kurulduğu 2001 yılından 2007 yılına kadar tam altı genel müdür gördü. ilk genel müdür Zekeriya KARAMAN’dı. KARAMAN görevi Mehmet GÜRHAN’a, GÜRHAN da Zahid AKMAN’a dev­retti. AKMAN, RTÜK başkanı olduktan yine aylar sonra bu şir­ketteki genel müdürlüğü 30 Eylül 2005 tarihinde bıraktı. Tu­tuklandığı tarihte Euro 7’nin genel müdürü olan GÜRHAN, AKMAN’dan aldığı görevi sıradaki isim Zekeriya KARAMAN’a devretti. KARAMAN ise görevi son olarak Şahin KÜSMÜŞ’e bıraktı. Ancak yine de şirketin ticaret bazında dışarıya karşı yetkili temsilcisi ola­rak kaldı.

Deniz Feneri e.V’nin tutuklu muhasebecisi Firdevs’i Ermiş mahkemede Zahid AKMAN’la ilgili şu ifadeyi verecekti:

“Zahid AKMAN, Mustafa Çelik, ismail Karahan, Mehmet GÜRHAN ve Zekeriya KARAMAN Euro 7’nin ortaklarıydı. Zahid AKMAN bir süre önce görevinden ayrıldı. Ancak sadece resmiyette ayrıldı, gayri resmi olarak ortak olmaya devam ediyor. Euro 7 ve Atlas şirketleri için bu beş kişiye 32’şer bin avroluk ödeme yapılıyor­du. Büyük miktarlarda bazı paralar da bizzat Zahid AKMAN’a el­den teslim ediliyordu…”

Weiss’teki durum Euro 7 için de aynen geçerliydi…

Almanya’daki Euro 7 ile Türkiye’deki Kanal 7’nin başındaki isimler aynıydı…

Alman bilirkişiler Almanya’daki Euro 7 ile ilgili üç önemli tespitte bulundu:

Deniz Feneri’nden 750 bin avro ana sermaye olarak ak­tarıldı…

Kanalın stüdyo malzemeleri bağış paralarından karşılan­dı…

Çalışanların maaşları bağışlarla ödendi…

Sonraki süreçte adres Türkiye’deki Kanal 7’yi gösteriyordu…

Deniz Feneri’nde toplanan paralar Türkiye’deki bu kanala akıyor; kuryeler aracılığıyla getirilen paralar Eyüp’te KARAMAN’a ve arkadaşlarına teslim ediliyordu…

Gayri Resmi Muhasebe Türkiye’deki Kanal 7’de…

Hem Euro 7’nin hem de Deniz Feneri e.V’nin muhasebe­cisi olan Firdevs’i Ermiş’in 4 Temmuz 2007 tarihinde Alman sav­cılığına verdiği ilk ifade sırasında üzerinde, kendi verilerine göre, “fiili muhasebe” olarak adlandırdığı harici bir bilgisayar hafıza­sı vardı. Bu bilgisayar hafızasında, Deniz Feneri’nin “gayri res­mi muhasebesi” vardı. Bunu değerlendiren Frankfurt Savcılığı Ermiş’in yeniden ifadesini aldı. İşte o ifadenin ortaya çıkardığı gerçeklerden “bu kadar da olmaz dedirten” satırbaşları:

“Bu fiili muhasebeyi önceleri Yatar adındaki şahıs yapmış, daha sonra da Mehmet GÜRHAN’ın talimatı üzerine 2002’den iti­baren ben üstlendim. Bu değişikliğin nedeni, Türkiye’deki Yeni Dünya İletişim AŞ (Türkiye’de Kanal 7’nin sahibi olan şirket) hissedarlarının muhasebeyi anlamamalarıdır. İlk başta gayri res­mi muhasebe için de LEXWARE muhasebe programı kullan­dım. Türkiye’de finans işlerinden sorumlu İsmail Karahan ta­rafından, muhasebe için UYUM denilen bir Türk programı kul­lanmam ve güvenlik açısından bilgileri, Türkiye’deki server’de kaydetmem için sıkıştırıldım. Program, Yeni Dünya’da çalışan Kara isminde olan birisi tarafından bilgisayara yüklendi. Biriken bilgiler ancak Türk programı UYUM’la Türkiye’den görülebi­liyordu.

Almanya’daki Deniz Feneri’nin banka hesap numaralarından nakit olarak para çekildiği zaman bu para, Mehmet GÜRHAN’a teslim ediliyordu. Deniz Feneri’nin gayri resmi muhasebesinde ‘Teslimat GÜRHAN’ olarak geçiriliyordu. GÜRHAN, bana devam­lı, ne kadar meblağı ne olarak deklare edip muhasebeye geçi­receğimi söylüyordu.

Türkiye’den her ay, bir Excel tablonun UYUM’dan yapıl­ması isteniyordu. Bunlar da Yatar veya Kara’ya gönderiliyordu. 2006’dan itibaren Türkiye’de ‘Transfer’ adı altında bir dosya (Ordner) açıldı. Ben de UYUM-Export’ları Excel tablosu olarak bu dosyaya kaydetmek zorundaydım. Bu Export tabloları da Harun Kapıyoldaş adındaki yönetici tarafından, İstanbul’daki Yeni Dün­ya Yönetim Kuruluna gönderiliyordu. Bu tablolar her ay iste­niyordu. Excel tablolar, UYUM’un fiili muhasebesini (Nebenbuchhaltung) ihtiva ediyordu. Excel tablolarında görülen şirkeder, isimler her ne kadar yüzde yüz tutmuyorsa da Almanya’da ku­rulan şirketlerdi, İsmail Karahan bana, daha iyi anlaşılabilmesi için, şirketlerin Türkçe isimlerini yazmamı söyledi.

Excel tablolarında şahıs adına açılan kontolar, hangi his­sedarın hangi harcamaları gerçekten yaptığını tespit edebilmek içindi.

Fiili muhasebenin kontolarına bakıldığında, 2006’nın or­talarına kadar, paraların Almanya’daki Deniz Feneri’nden gel­diği hemen anlaşılamaz. 2006 ortalarından itibaren muhasebe­ye geçirme tekniği ‘dolaylı yoldan’ yapılmaya başlandı…

Gayri resmi muhasebenin kayıtları, Almanya Deniz Fe­neri’nin bilgisayarında yoktu. 2005 sonlarından bu yana Tür­kiye’de Kanal 7’de bulunan bir server’de kaydedildi ve ancak online yoluyla ulaşılabiliyordum. Hatta Deniz Feneri’nin yeri­ni Media 7 GmbH binasından uzaklaştırmak hususu bile dü­şünüldü. GÜRHAN bu yüzden derneğin yönetim kurulu baş­kanlığından ayrıldı. GÜRHAN, benden Erhan Eren ve Gökhan Gürbüz’ü bürosuna -olup bitenleri çok kişinin bilmemesi açı­sından- sokmamamı istedi.” Ermiş’in savcılara verdiği gayri resmi muhasebe ve ifadesinde anlattıkları yenilir yutulur gibi değildi!..

“Gayri resmi muhasebenin kayıtları, Almanya Deniz Fene­ri’nin bilgisayarında yokmuş, 2005 sonlarından bu yana Türki­ye’de Kanal 7’de bulunan bir server’da kaydedilmiş ve ancak online yoluyla ulaşılabiliyormuş…”

Ermiş’in bu açıklamasını Deniz Feneri iddianamesine bu söz­cüklerle koyan Frankfurt Savcılığı’nın tespiti ise daha çarpıcıydı:

“Böylece dernekte yapılacak bir polis kontrolünde bir şey bulmak mümkün değildi…”

Ne var ki GÜRHAN ve arkadaşlarının planı tutmamıştı…

Ermiş’in Alman savcılara verdiği bilgisayar hafızasında, gay­ri resmi muhasebe ve yardım paralarının gerçekte nerelere har­candığı tam olarak mevcuttu…

Sonrası da çorap söküğü gibi geldi…

Alman savcılığı üzüm salkımı örgütlenmesini yavaş yavaş çöz­meye başladı…

Almanya’da toplanan yardım paraları ya GÜRHAN tarafından ya da görevlendirip yetkilendirdiği kişiler olan Firdevsi Ermiş, Mehmet Taşkan, Recep Kurum tarafından bankalardan “keş” çe­kiliyor, Türkiye’ye, oradaki Deniz Feneri’nin “gayri resmi baş­kanı” olarak nitelendirilen Zekeriya KARAMAN’a götürülüp teslim ediliyordu.

KARAMAN da parayı tekrar Almanya’ya, Mehmet GÜRHAN’la ortak olacağı şirkederin (Adas Media, Weiss Handelsgesellschaft, Euro 7, Yeni Şafak ve European Consulting gibi…) sermayesi ola­rak havale ediyordu. Bu paralar da Deniz Feneri’ne borç olarak gayri resmi muhasebeye geçiriliyordu. Kurulan şirketlerin ser­mayeleri bu şekilde finanse ediliyordu.

Hatta Zahid AKMAN da kuryelik yapıyordu. Almanya’dan Türkiye’ye nakit getiren paraları teslim alan AKMAN bazen de bu paraların teslim edildiğine dair belgeleri imzalıyordu…

Düzeni o kadar güzel kurmuşlardı ki!..

Sanki Almanya’da kurulan şirketlerin hesap numaralarına, Türkiye’deki şirket hissedarları para yatırıyordu.

Bu paralar, daha önce GÜRHAN tarafından Deniz Feneri’nin hesaplarından nakit olarak çekiyor, kuryeler aracılığıyla nakit olarak Eyüp’teki Kanal 7’nin üçüncü katında AKP iktidarının des­tekçisi olan kanalın yöneticilerine veriyordu.

Böylece hissedarlar, kendi adlarına şirketlerin hesaplarına para yatırmış oluyorlardı.

Ve tüm bunlar dini duygulan sömürülen saf Müslümanın yap­tığı bağış paralarıyla oluyordu!..

Bu sistemle İstanbul’daki Zekeriya KARAMAN’a, tespit edi­lebilen rakama göre, en az 4 milyon 500 bin avro teslim edildi…

GÜRHAN, Ermiş, Taşkan ve AKMAN paralan götüren isimlerdi…

Derneğin topladığı 41 milyonu aşkın avronun 18 milyonu Al­manya’dan kuryeler aracılığıyla İstanbul’a taşındı…

Alman savcılığının tespiti önemliydi:

“Deniz Feneri’nden alınan bu borçlar hiçbir zaman geri öden­medi…”

Alman hâkim hapis kararlarını verdiği sırada mahkeme tu­tanaklarına, bağış adı altında toplanan paradan tam 26 milyon avronun “amaç dışı” kullanıldığını yazacaktı…

Havada uçuşan avrolarla ilgÜi olarak derneğin son başkanı Mehmet Taşkan’ın ağzından çıkan itiraf ise soygunu, vicdansız vurgunu özetleyecekti:

“Bağış paralan Türkiye’ye aktarılıyordu. Bir defasında ben götürdüm. Türkiye’de Kanal 7 binasının üçüncü katında Zekeriya KARAMAN’a elden 200 bin avro teslim ettim. Burada her şeyin başı olan Mehmet GÜRHAN’ın şirket hiyerarşisinin en üstünde olduğunu sanmıyorum. Kararlar Türkiye’de veriyor, GÜRHAN’a uygulatılı­yordu. İsteselerdi her şeyi yasal çerçevede gerçekleştirebilirlerdi. Yapmadılar!”

Hiç yaparlar mı?

Onlar hiçbir zaman yasal çerçevede kalmak istemediler ki!..

Türkiye’deki Kanal 7’nin sahibi olan Yeni Dünya İletişim AŞ’ye uydu kirası bile bağışçıların parasından ödeniyordu…

Bunu söyleyen de bizzat Mehmet GÜRHAN’ın eşi Nurgül GÜRHAN’dı… 150 bin avroyu Firdevs’i Ermiş’ten alan Nurgül GÜRHAN, bu parayı Euro 7’nin uydu kirası için Yeni Dünya İletişim AŞ’ye ödediğini Alman makamlarına söylemişti…

Uydu kirası neydi ki?

Türkiye’deki Kanal 7’nin satılan hisse senetleri bile Deniz Feneri e.V’nin parasıyla geri alınmıştı…

Bunu da söyleyen hem Euro 7’nin hem Deniz Feneri e.V’nin muhasebecisi Firdevs’i Ermiş’ti…

“Ben, alınan ilk ifademde Yeni Dünya İletişim AŞ, daha doğ­rusu Türkiye Kanal 7 hisse senetleriyle ilgili açıklamalarda bu­lunmuştum. Bu hisse senetleri zamanında genelde Milli Görüş ve diğer cemaat üyelerine satılıyordu. Zamanında Yimpaş’ın his­se senetlerinde olduğu gibi. Bu hisse senetleri, Almanya’da ve diğer ülkelerde yaşayan Türklere, ‘kâr ve zararda ortaklık’ payı senetleri olarak satılıyordu.

Fransa’dan gelen bazı sorulardan biliyorum, orada da sa­tılmıştı. Bu hisse senetleri satışları olduğu zaman ben henüz or­ganizasyonda değildim. Hisse senetleri sahiplerine hiçbir zaman kâr payı dağıtılmadı. 2005 yılına kadar bu hisse senetleriyle il­gili bir şey yapılmadı ve hisse senetleri geri satın alınmadı.

İlk kez 2005 yılında bu hisse senetleri, nominal değerleri (kâr payı olmaksızın) üzerinden geri satın alınmaya başlandı. Za­manla kamuoyunda (basın yayın organlarında) Kanal 7’yi rahatsız eden haberler çıkmıştı. Kamuoyunda örneğin, Kanal 7’nin, daha doğrusu Yeni Dünya’nın kısmen Yimpaş’a ait olduğu söylenti­leri artmaya başlamıştı.

Sanıyorum, hisse senetlerinin geri satın alınmaya başlan­masının nedeni de bu olsa gerek. Bunu ben Mehmet GÜRHAN’dan öğrendim ama eminim ki karar, Türkiye’dekilerle birlikte alın­mıştır. Zamanında Kombassan ve Yimpaş’a para yatırarak his­se senetleri alan insanlar, genelde Yeni Dünya İletişim AŞ’nin de hisse senetlerini almışlardı ve bu sefer baskı yapmaya ve pa­ralarının nereye gittiğini öğrenmeye, hisse senetlerinin ne ol­duğunu öğrenmek istemeye başlamışlardı. Bu insanları sakin­leştirmek, öfkelendirmemek üzere de hisse senetlerini geri sa­tın alma karan alınmıştı.”

Ermiş, “Hisse senetleri geri satın alındığı zaman, bunların parası nereden ödeniyordu peki?” sorusuna ise şu yanıtı vere­cekti:

“Hisse senetlerinin geri alınması için harcanan para, benim ve Mehmet TAŞKAN’ın keş kasasından çıktı. Bu paraları da o keş kasalara hem bağış paralarından, hem Taxi Quick’in gelirinden ve hem de TVT’ nin reklam gelirlerinden geliyordu. Ancak mik­tarların anlaşılması zordur. Çünkü paralar tamamen karıştırıl­dı…”

Bu önemli ifadeyi veren, bizzat Yeni Dünya İletişim’in sa­hibi Zekeriya KARAMAN’a İstanbul Eyüp’te 10 kez elden para tes­lim eden kişiydi…

Hisse senetleri için Deniz Feneri e.V’nin keş kasasından çı­kan para -tespit edilebilen rakam- 61 bin 340 avroydu… Sonra ne mi oldu?

Almanya ilk önce Euro 7’nin Genel Müdürü Mehmet GÜRHAN’ı hapse attı, sonrasında kanalın ruhsatını iptal etti…

Frankfurt’ta bu gelişmeler yaşanırken Türkiye’de Zekeriya KARAMAN işbaşındaydı…

İstanbul’da ilginç tasfiyeler, el değiştirmeler yaşanıyordu…

Mart 2008’de Tolga Hatipoğlu adlı bir yurttaş, 15 yıl önce Yeni Dünya’dan 50 bin dolarlık hisse aldığını belirterek kâr payı da dahil edilerek parasının geri ödenmesi için İstanbul Asliye Ti­caret Mahkemesi’ne başvurmuştu…

Zekeriya KARAMAN ise sevgili dostu Mehmet GÜRHAN hapse girince, şirketiyle ilgili mahkemelere şikâyet başvurulan başlayınca Yeni Dünya İletişim AŞ’yi tasfiye etme kararı aldı…

Kanal 7’de Büyük Tasfiye…

Almanya’daki Deniz Feneri e.V. iddianamesiyle Türki­ye’de tüm gözlerin üzerine çevrildiği Kanal 7’nin sahibi Yeni Dün­ya İletişim AŞ Yönetim Kurulu, sermayesini “14 milyon 600 bin YTL”den “400 bin YTL”ye azaltma kararı aldı. “22 Ağustos 2008” tarihli Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi’ne Yönetim Kurulu adına “ilan” veren Yeni Dünya İletişim, alacaklıların “beyan ede­rek ödeme veya teminat istemek üzere, ilanın yayımlanmasından itibaren iki ay içinde” şirketin Eyüp’teki merkezine gelerek yö­netim kuruluna müracaatlarını istiyordu. 22 Ağustos tarihli 7133 sayılı Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi nin 84. sayfasında yer alan ilan metni şöyleydi:

“Yeni Dünya İletişim Anonim Şirketi Yönetim Kuru­lu ‘ndan, İstanbul Ticaret Sicil Memurluğu’nda 295461 sicil numarasında kayıtlı bulunan şirketimiz TTK 396-397-398 mad­de hükümleri çerçevesinde 14.600.000.00 YTL olan şirket ser­mayesini 14.196.793.52 YTL azaltarak 403.206.48 YTL’ye in­dirmeye karar vermiş bulunmaktadır. Şirketin sermaye azaltımı sonucunda şirket alacaklılarının haklarının korunacağı hususu İs­tanbul Asliye 4. Ticaret Mahkemesinin 27.05.2008 tarihli, 2008/788 D. iş sayılı kararı ve 15.07.2008 tarihli bilirkişi raporu ile tespit edilmiş bulunmaktadır. Şirketimiz alacaklılarının beyan ederek ödeme veya teminat istemek üzere, bu ilanın üçüncü defa yayımlanmasından itibaren iki ay içinde Defterdar Mahallesi Otakçılar Caddesi No: 60 Eyüp/İstanbul adresinde bulunan şirket mer­kezine gelerek yönetim kuruluna müracaatları ilan olunur.”

Şirket, sermayesini yüzde 97.2 oranında azaltmıştı…

Mali müşavirler bu ilanı “şirketin fiili tasfiyesi” olarak nite­ledi. Şirket ya zarar etmişti ya sermayesi erimişti ya da içi boşal­mış veya boşaltılmıştı!..

“Peki neden iflaslarını istememişler de böyle büyük oran­da sermaye azaltımına gitmişlerdi?” şeklindeki sorunun yanıtı da açıktı:

“O zaman şirket kendi denetimleri dışına çıkar, devletin gö­revlendirdiği tasfiye memurunun denetimine girerdi. Kanal 7 de elden çıkardı…”

Hiç öyle şey olur mu?

Zekeriya KARAMAN, AKP iktidarını kanalsız bırakır mı?

Şimdi asıl, yanıtları bir türlü verilmeyen sorulara gelelim…

Alman hâkimin Deniz Feneri davasında “asıl sorumlular” ola­rak nitelendirdiği Kanal 7 Yönetim Kurulu Başkanı Zekeriya KARAMAN, Kanal 7 Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Çelik ve Ka­nal 7 Reklam ve Mali İşler Müdürü İsmail Karahan’ın da büyük  ortağı olduğu Kanal 7 markasının sahibi Yeni Dünya İletişim AŞ, daha geçen yıl 16 Temmuz 2007’de şirketin sermayesini 8.6 mil­yon YTL’den 14.6 milyon YTL’ye çıkartmamış mıydı? Evet çıkartmıştı…

Peki ne oldu da bir yıl sonra şirketin sermayesinin azaltılması kararlaştırıldı?

Yoksa bu operasyon, böyle bir “şok sermaye indirimi”,  Al­manya’da Deniz Feneri e.V. davası tüm hızıyla devam ettiği sı­rada, daha GÜRHAN’a, Ermiş’e ve TAŞKAN’a hapis cezaları yağ­dırılmadan önce, bu kişilerin sorumlu olarak işaret ettikleri ve kuryelerle Türkiye’ye taşınan bağış paralarını teslim ettikleri kişi ya da kişilerin hissedar oldukları şirkete, Türkiye’de başlayabi­lecek (!) bir adli süreçte el konulması ihtimaline karşı bir önlem miydi?

Peki bu büyük tasfiyeden kim kârlı çıktı? Almanya’da bu şir­keti kurmak için para verenler mi?.. Hadi canım!..

Şirket ortakları, yasal prosedür gereği sermaye indirimi ile ilgili Ticaret Sicili Gazetesi’ne birer hafta ara ile 3 kez ilan vere­rek duyuru yaptı. Tamamen Türk Ticaret Kanunu’na uygun yü­rütülen bu operasyon ile indirilen 14.2 milyon YTL’lik serma­yenin de şirket ortaklarına dağıtılmasına karar verildi…

Sermaye indiriminden Zekeriya KARAMAN 5.1 milyon YTL, Mustafa Çelik 3.5 milyon YTL, İsmail KARAMAN ve Ahmet Hü­küm de yaklaşık 2.8 milyon YTL alacaktı…

Yeni Dünya’yı böyle boşaltan, ceplerini böyle dolduran Ze­keriya KARAMAN ve arkadaşları, Kanal 7’yi daha 2008’in başında 500 bin YTL sermaye ile kurulan Hayat Görsel Yayıncılık AŞ’ye devrettiler…

İnanmayacaksınız ama Hayat Görsel Yayıncılık AŞ, RTÜK Başkanı Zahid AKMAN’ ın eski şirketi Yeni Pasifik İnşaat Sanayi ve Ticaret AŞ’nin yeni adıydı!..

Yeni Pasifik İnşaat Sanayi ve Ticaret AŞ’nin hissedarları ara­sında Zahid AKMAN dışında, Türkiye’deki Deniz Feneri’nin An­kara Temsilcisi Mevlüt Koca da vardı.

Şirket 15 Ocak 2008’de Ankara’dan İstanbul’a taşınınca Za­hid AKMAN ortaklıktan ayrddı. Şirketin İstanbul’daki adresi Eyüp Otakçılar Caddesi No: 60’tı…

Bu adres Yeni Dünya İletişim’in adresiydi…

Kanal 7’nin bağlandığı, RTÜK Başkanı Zahid AKMAN’ın eski şirketi isim değiştirdikten sonra, yani Hayat Görsel Yayıncılık adı­nı aldıktan sonra aynı adreste faaliyetini sürdürmeye devam etti…

Tabii Zekeriya KARAMAN ile arkadaşlarının yönetiminde!..

Çark böyle işliyordu!..

Bu çarkı, hep susmayı tercih eden Mehmet GÜRHAN bile, “Ka­yıp paralan Weiss GmbH ve Euro 7’ye borç verdim” açıklamasıyla mahkemede itiraf edecekti…

İki ana şirket olan Weiss’teki ve Euro 7’deki vurgunu yazdık… Bu şirketlerin İstanbul’daki uzantılarını tüm ayrıntılarıyla gözler önüne serdik. Şimdi kısa kısa diğer şirketlere değinelim… Bizim bitirim beşli hangi şirkederle başka neler yapmışlar bir öğrenelim…

GÜRHAN-AKMAN Atlas İçin Notere Gidiyor…

Limited şirket 9 Mayıs 2003 tarihinde “Weiss Handels-und Investment GmbH” olarak 50 bin avro sermaye ile kuruldu. 29 Aralık 2004 tarihinde isim değişikliğine giderek ilk önce “Atlas Marketing GmbH” adını aldı. 17 Şubat 2005 günü ise bir kez daha isim değişikliğine giderek firmanın adı “Atlas Media Marketing GmbH” oldu… Şirket 2004 yılından itibaren Deniz Feneri e.V’nin adresine taşındı. Bu şirketin faaliyet alanı, gıda ürünleri ve diğer maddelerle ticaret yapmaktı; 8 Mart 2005 tarihinde ani bir de­ğişiklikle gıda şirketi, “radyo televizyon ürünleri üretme, bunları yayına sokma ve her türlü radyo televizyon hizmetleri verme”ye çevrildi….

Şirketin hissedarları aynı isimlerdi:

Zekeriya KARAMAN… İsmail Karahan… Mustafa Çelik… Za­hid AKMAN… Mehmet GÜRHAN…

Bu firmanın kuruluşunu onaylatmak üzere Mehmet GÜRHAN, Dr. Aykut Zahid AKMAN’la beraber notere gitmişti… Şirket daha sonra tüm sermayesiyle Weiss şirketine devredildi…

Bu devir sırasında notere giden isim Zahid AKMAN’dı. AKMAN, Weiss Handels-und Investment GmbH’nin sorumlu genel müdürü olarak notere gitmişti. AKMAN her iki şirketin de bir süre genel müdürlüğünü yaptı.

Alman savcılığı bu şirkete Deniz Feneri e.V’den 289 bin avro aktarıldığını tespit etti…

Albayraklar Yeni Şafak tçin Frankfurt’ta…

“European Consulting & Marketing GmbH” adı altında limited şirket olarak 28 Mart 2003 tarihinde kuruldu. 10 Eylül 2003 günü şirketin adı “Yeni Şafak Europa GmbH” olarak değiştirildi. Türkiye’de AKP iktidarının büyük destekçisi Yeni Şafak’ın Almanya’daki kolu olacaktı… Muhasebeci Ermiş, Yeni Şafak ma­cerasını şöyle anlatacaktı:

“European Consulting şirketi kurulduktan sonra adını Yeni Şafak yaptılar. Yeni Şafak gazetesinin Almanya’da çıkartı­labilmesi için kurulan bir şirketti bu. Gazete basıldı ve dağıtıl­dı. Bir yıl kadar sonra gazete basımına son verildi…”Offenbach’ta kurulan şirket Kasım 2004’ten itibaren Deniz Feneri e.V’nin yanına taşındı…

Bu şirketin en önemli hissedarı Zahid AKMAN’dı. 100 bin avro sermaye ile kurulan şirkette Zahid AKMAN’ın 80 bin avroluk his­sesi vardı. Diğer isimler 10’ar bin avroyla Deniz Feneri hüküm­lüsü Firdevs’i Ermiş ile Mehmet Sıddık Balıkçıydı… Şirket daha sonra yine Deniz Feneri e.V’nin ve Türkiye’deki isimlerin yönetiminde bulunduğu Weiss şirketine geçti. Weiss şirketinin 99 bin avroluk hissesi vardı. Bin avroluk hisse ise Zahid AKMAN’a aitti… Bu devir sırasında notere, Mehmet GÜRHAN Weiss Handelsund Investment GmbH şirketinin temsilcisi olarak, Zahid AKMAN ve Firdevs’i Ermiş şahsen gitmişlerdi.

Sonra sahneye Albayraklar ailesi çıktı…

Hani şu Başbakan Erdoğan’ın yakın akrabası olan Albay­raklar!..

17 Eylül 2003 tarihinde “European Food & Marketing GmbH” şirketinde hisse sahibi olan isimler şöyle sıralanıyordu:

Weiss Handelsund Investment GmbH şirketi: 49 bin avro…

Aykut Zahid AKMAN: 1000 avro…

Muzaffer Albayrak: 16 bin 700 avro…

Mesut Muhammed Albayrak: 16 bin 650 avro…

Ahmet Albayrak: 16 bin avro…

Ancak hissedarlar arasında çıkan anlaşmazlık yüzünden bu sözleşme geri çekildi… Ve şirket tamamen Weiss’in yönetimine geçti… Bu şirkette sorumlu genel müdürlüğü neredeyse herkes yaptı. AKMAN, Balıkçı, Ermiş, Mesut Muhammed Albayrak, GÜRHAN ve Taşkan… Ancak ne var ki kurulduğu tarihten bugüne en yetkili isim, hapisteki GÜRHAN’dı…

Yine Alman savcılığı, Yeni Şafak gazetesini basmak için ku­rulan bu şirkete en az 100 bin avro aktarıldığını belirledi…

Taksici GÜRHAN’ın Taksimetresi…

Taxi-Quik GmbH 10 Aralık 2004 tarihinde 25 bin avro ser­maye ile kuruldu. Şirket, Prestige Taxi GmbH limited şirketinin devamıydı. Şirketin muhasebe adresi Deniz Feneri e.V’yle aynıydı…

Şirket taksi hizmetleri, araba kiralama, özel izne bağlı olmayan şahıs ve malzeme nakliyatı ve bu iş için gereken her türlü hizmeti verme, motorlu vasıta yedek parça ithal ve ihracatı, araba servi­si hizmeti, alım ve satımıyla uğraşıyordu. Şirketin büyük hisse­darı 22 bin 500 avroyla Mehmet GÜRHAN, küçük hissedarı ise 2 bin 500 avroyla Firdevsi Ermiş’ti…

Muhasebeci Ermiş, bu şirketteki görevi için, “Sorumlu ge­nel müdürdüm ama tam bir kuklaydım,” diyecekti. Her şeye GÜRHAN karar veriyordu. 11 Eylül 2006 tarihinde şirketin sermayesi 100 bin avroya yük­seltildi. GÜRHAN’ın hissesi 90 bin avro, kukla genel müdür Ermiş’in hissesi ise 10 bin avroydu… 1990’lı yılların taksi şoförü Mehmet GÜRHAN, bu şirkete De­niz Feneri e.V’den 323 bin avro aktarmıştı… Devraldıkları Prestij Taksi’ye ise 139 bin avro… Ondan önceki taksi şirketi As Taksi’ye ise 220 bin avro…

Bu şirketin sahipleri arasında Almanya’nın hakkında ayrıca soruşturma yürüttüğü Zekeriya KARAMAN’ın oğlu Ömer KARAMAN da bulunuyordu. Taksiciliği çok seven -herhalde Deniz Feneri’yle yatırım yap­tığı taksi şirketleriyle iyi para kazanıyordu- Mehmet GÜRHAN ne­redeyse bağış paralarından 1 milyon avroyu taksi şirketlerine ak­tarmıştı…

RapidSvay GmbH…

Şirket, 8 Eylül 2006 tarihinde Mehmet GÜRHAN tarafından 50 bin avro sermaye ile kuruldu… Şirket yeri her zamanki gibi Deniz Feneri e.V. ve Euro 7’nin binasıyla aynı adresti… Bu şir­ket de taksi hizmetleri, araba kiralama, özel izne bağlı olmayan şahıs ve malzeme nakliyatı, bu iş için gereken her türlü hizme­ti verme, motorlu vasıta yedek parça ithal ve ihracatı, araba ser­visi hizmeti ve araba alım ve satımı için kuruldu… GÜRHAN şir­ketin tek başına sahibiydi, genel müdürleri ise Taşkan ile Er-miş’ti…

Almanya’dakiler Hapisteyken Türkiye’dekiler Şirket Kurdular…

Aduna Management & Service GmbH… Bu şirket farklıy­dı… 28 Haziran 2007 tarihinde, Mehmet GÜRHAN ve Firdevs’i Er­miş’in gözaltına alınıp cezaevine konulmasından sonra kurulmuştu. Şirketin yeri Frankfurt’taki bilinen adresti… Şirket diğer şirketler için sevk ve idare ve danışmanlık hiz­meti verme, yurtiçi ve yurtdışındaki şirketlere ortak olma, hisse satın alma, yurtiçinde ve yurtdışında taşınabilen ve taşınmazla­rın idare hizmeti, yayın vasıtasıyla mal satımı (TV pazarlama ve satış) ve online satım, çeşitli televizyon kanallarında reklam ya­yınları organizasyon hizmeti, analog ve dijital yayın hizmeti, ya­zılı basın yayını ve hizmeti vermek için kurulmuştu. Şirketin hissedarları Türkiye’dendi. Kanal 7’den tanıdığımız İsmail Karahan ve Mustafa Çelik 12 bin 500’er avroluk hissele­riyle ortaktı… Şirketin genel müdürü ise dava kapsamında hak­kında hâlâ ayrıca soruşturma yürütülen Şahin KÜSMÜŞ’ ten baş­kası değildi!..

Bağış Parasıyla Feribot Bile Aldılar…

Deniz Feneri’ne yapılan bağışlarla kurulan şirketlerin ilişki zinciri özetle böyleydi… Ancak Deniz Feneri iddianamesine yansıyan bir olay vardı ki, şirketleri bile solladı!.. Bizim Fenerciler feribot satın almışlardı!.. Deniz Feneri e.V’nin parasıyla!.. Bu olayda sahneye Mehmet Taşkan çıkıyor… Bizim “gemici” Taşkan!.. İsterseniz ilk önce TAŞKAN’ın ifadelerine bakalım, sonrasın­da “küçük dilinizi yutturacak” ilişkiler örgüsünün ilmiklerini bir bir açalım… “Takriben Kasım sonları Aralık 2006 başlarında eski pat­ronum olan Santour GmbH sahibi Mehmet Koç bana telefon etti. Ve Letonya’da demirlemiş olan bir feribotun açık müzayede ile satılacağını söyledi. Uygun bir fiyatla satın alınabileceğini anlat-ü. Koç bana fikrini söyledi. Feribotun birlikte alınabileceğini, Brindisi-ltalya ile Çeşme-Türkiye arasında çalıştırılabileceğini ve bi­let satışının da Atlas Media Marketing GmbH şirketi üzerinden yapılabileceğini düşündüğünü iletti. Koç, feribotun yüzde 50’sine ortak olmak istedi. Bu ortaklıktaki payının yüzde 20 ka­darını, aracılık yapacağından komisyon olarak, geri kalan yüzde 30’unun da kendisine kredi verilerek karşılanmasını istiyordu.

Ben olayı Mehmet GÜRHAN’a anlattım. GÜRHAN da feribot hakkındaki bilgilerin kendisine e-mail’le bildirilmesini istedi. Koç’un bu teklifini GÜRHAN beğenmedi. Mehmet GÜRHAN, Mus­tafa Çelik, İsmail Karahan ve Zekeriya KARAMAN, Koç’un habe­ri olmadan, Euro 7 üzerinden gemiyi satın almaya karar verdi…

Teklif hakkında bilgileri aldıktan sonra, Mehmet GÜRHAN’la birlikte gemiyi görmek üzere 16 Aralık 2006 tarihinde, uçakla Riga’ya gittik. Gemi orada limanda duruyordu. ‘Baltic Kristina’ adı altında, Letonya bandıralıydı. Riga kenti liman işletmeleri ta­rafından gemiye el konulmuştu.

Gemi 1972 model olmasına rağmen, görünüşü itibarıyla ga­yet iyi gözüküyordu. GÜRHAN’la birlikte gemide teknik açıdan yapılacak yenileme için takriben 200 bin avro harcanacağını tah­min ettik.

Açık artırmaya katılabilmek için 500.000 LAT (takriben 715.000,00 – 730.000,- avro karşılığı) yatırmak zorundaydık…

Bu para, oldukça geç, belki açık artırma gününden bir ya da iki gün önce Firdevsi Ermiş tarafından, muhtemelen Euro 7’nin VakıfBank’taki hesap numarasından havale edildi.

Açık artırma 1 Mart 2007 tarihinde yapıldı. Açık artırma­ya ilgi azdı. İlgililerin sayısı üç idi…

Mehmet GÜRHAN gemiyi, 780.000 LAT karşılığında (1.15 milyon avro karşılığı) açık artırmada satın aldı.

1 milyon 200 bin avroluk finansman Vakıfbank tarafından, amaca bağlı olmaksızın Euro 7’ye verilmişti… Ancak Vakıfbank bu paranın nereye harcanacağını biliyordu. Teminat olarak gemi VakıfBank’a yetmemiş olduğundan, Weiss GmbH’nin anlaklarından teminat da verildi. Ancak bu kredi gemi satın alın­dıktan sonra verilecekti.

O yüzden teminatın bir başka kanaldan sağlanması gere­kiyordu.

Ermiş bana paranın bir kısmının Euro 7’nin hesabından alın­dığını söyledi.

Ancak bu paranın yettiğinden şüpheliyim. Geri kalan kıs­mın da Deniz Feneri’nin bir hesabından alınmış olduğu kanı­sındayım… Bu paranın ne kadar olduğunu finans işleriyle fazla ilgilenmememden dolayı bilmiyorum. O yüzden bir şey söyle­yemem…

Koç, geminin kendisine haber verilmeden satın alındığını duyunca çok kızdı. İtalya’da olan bir aracıdan kendisinin geminin açık artırmayla satılacağından haberinin olduğunu; bu adamın 120-150 bin dolar aracılık komisyonu istediğini söyledi. Ve öden­memesi halinde mahkemeye başvuracağı tehdidinde bulunma­sına rağmen GÜRHAN kılını bile kıpırdatmadı.

Yapılan aramalar, iş olanaklarının kısıtlı olması ve müşte­rilerin yeterince olmaması yüzünden gemi, arzu edilip beklen­diği gibi çalıştırılamadı. Onun için Türkiye’deki Mustafa Çelik, İsmail Karahan ve Zekeriya KARAMAN, geminin kiraya verilme­sine dair karar verdiler. Ve zamanla en nihayet kiraya verebil­mişler. Yılda 3 milyon avro ciro beklentileri olmuş. Kendileri­nin bundan kârları takriben 500 bin avro olacakmış. ‘ Kendileri gemiye ‘Atlas 1’ adını vermişler, ama gemiyi ki­raya alanlar ismini tekrar değiştirmişler ve ‘Badis’ yapmışlar. Gemi bu arada İspanya ile Kuzey Afrika arasında çalışıyormuş. Gemiyi kiraya alanın ismini hatırlayamıyorum.

Gemi daha sonraları, Koç’tan duyduğuma göre, 4 milyon dolar karşılığında internette satışa sunulmuş. Geminin satışını kimin istediğini bilmiyorum…”

O tarihte Deniz Feneri e.V’nin başkanı olan Mehmet Taş­kan, o kadar çok şey anlattı ama nedense başkanı olduğu Deniz Feneri’nden ne kadar para çıktığını hatırlayamadı…

Ancak hatırlayan biri vardı… Hem de yanında…

Muhasebeci Firdevs’i Ermiş her şeyi hatırlıyordu:

“Zamanında ‘Baltic Kristina’ adını taşıyan ve Letonya’da demirli olan gemi, Almanya Deniz Feneri’nin parasıyla satın alın­dı. Bu geminin parasının yüzde yüzünün Deniz Feneri’nin pa­rasından ödendiğinden eminim. Dışarıya bunu başka şekilde lan­se edebilmek için, geminin satın alınmasından hemen sonra Vakıfbank’tan Euro 7 GmbH adına 1 milyon avro kredi aldırıldı. Mehmet GÜRHAN, bu işlemi resmi muhasebeye geminin satın alın­ması için 1 milyon avro kredi alındığı, geri kalan paranın da san­ki Türkiye’den geldiğini gösterecek şekilde’ geçirmem için ta­limat verdi. Bu kredi, Frankfurt Vakıfbank’tan EURO 7’nin he­sabına geçirildikten sonra ise iki kez ve her defasında 200 bin avroyu Türkiye’de yeni kurulan ‘Haliç Deniz Taşımacılık ve Tu­rizm Ltd.’ şirketine havale ettim. Bu para orada hangi iş için ve nereye kullanıldı bilmiyorum. Gemi daha sonra Temmuz 2007’de bir firma kanalıyla kiralandı, ispanya ile Cezayir arasında çalışmaktaydı. Adı da ‘Atlas l’den ‘Badis’e değiştirildi. Ve bü­yük bir ihtimalle de Euro 7 GmbH şirketine aitti.”

Mehmet Taşkan geminin nasıl alındığını, Firdevs’i Ermiş de hangi parayla alındığını anlattı…

Ortaya çıkan gerçek, Euro 7’nin Genel Müdürü Mehmet GÜRHAN’ın hayır paralarıyla gemi sahibi olmasıydı…

Gemi alınmıştı alınmasına ama teknik sorunlar nedeniyle tek başına Türkiye’ye gitmesi mümkün değildi. Gereken yedek par­çalar bulundu -bu tamirat için 215 bin 245 avro ödendiği faturalanmış- mürettebat tamamlandı, gemi Mart ayı sonlarında ta­mir edilerek Türkiye’ye götürüldü…

Gemi 9 Nisan 2007 tarihinde Haydarpaşa’ya demirledi!

Geminin Türkiye’deki adı Atlas İ’di…

Geminin hacmi 240-260 araba ve mürettebatla birlikte 890 yolcu idi.

Mehmet GÜRHAN, Türkiye’deki tamirat için 200-300 bin avronun yeteceğini düşünüyordu. Ve bu tamirden sonra gemiyi 3 milyon avroya satmanın hayallerini kuruyorlardı…

Ne diyelim!..

Fenerciler ceplerinden tek kuruş çıkmadan gemi satın almışlar, bu ticaretten 3 milyon avro kazanmanın planlarını yapıyorlardı…

Geminin doğru dürüst işler bir duruma getirilmesi için 1 mil­yon 500 bin avronun harcanması gerekiyordu…

Zekeriya KARAMAN kararını vermişti…

“Satın!”

Gemi kayıtlara göre Ventouris adlı Yunan şirketine satıldı. Geminin adı Haziran 2007’de kayıtlara Badis olarak geçti…

Ancak Euro 7’ye ait geminin, Frankfurt’ta çekilen krediden 400 bin avronun pompalandığı Haliç Deniz Taşımacılık’a geç­tiği iddia ediliyordu…

Aynı tarihlerde Zekeriya KARAMAN’ın, Türkiye’de kurulu Ha­liç Deniz’deki hisse operasyonları ise dikkati çekiyordu.

Sicil kayıtlarına göre ilk adı Haliç Basın Yayın Ltd. olan şir­ket 15 Şubat 2006’da kuruldu.

Ortakları Mustafa Çelik ve İsmail Karahan’dı. Sermayesi 100.000 YTL’ydi, ortakların payı eşitti.

Merkezi Eyüp İlçesi Eyüp Bulvarı No: 40/B olarak görülü­yordu. Ancak telefonla bu adrese ulaşılamıyor, ‘burada öyle bir şirket yok’ yanıtı alınıyordu. Muhtemelen Yeni Dünya ve Kanal 7’yle aynı adresteydi…

Haliç Basın Yayın Ltd. yönetiminin 13 Şubat 2007’deki top­lantısında hisse devri kararlaştırıldı.

Haliç Basın’ın ortağı Mustafa Çelik 50 bin YTL’lik ortak­lık sermayesinin tamamını Beyaz Holding’e devretti. Diğer ku­rucu ortak İsmail Karahan ise hissesini Mehmet GÜRHAN’a dev­retti. Böylece şirketin yeni ortakları Beyaz Holding adına KARAMAN ile GÜRHAN oldu.

Bu toplantıda birden basın şirketi denizcilik faaliyet alanı­na dönüştürüldüğü için ana sözleşmenin bazı maddeleri değiş­tirildi.

Faaliyet alanı kara, hava ve deniz taşımacılığı oldu, basın iş­leri tamamen devreden çıktı. Şirketin adı ise Haliç Deniz Ltd. oldu.

Ve sermaye 100 bin YTL’den 750 bin YTL’ye çıkarıldı. Bu­nun 700 bin YTL’si Beyaz Holding’in, 50 bin YTL’si GÜRHAN’ındı…

21 Mayıs 2007’deki toplantıda yeniden hisse devri oldu. Be­yaz Holding adına KARAMAN ve Karahan’ın katıldığı bu toplan­tıda GÜRHAN, şirkette sahip olduğu 50 bin YTL’lik sermayeye denk gelen hissesini şirketin ük kurucularından Karahan’a tekrar dev­retti. GÜRHAN müdürlük görevinden de istifa ederken Karahan’ın sermaye tutarı da 50 bin YTL oldu. Karahan’ın şirkette artık iki “şapka”sı vardı. Hem KARAMAN’la birlikte Beyaz Holding temsilcisi, hem de Haliç Deniz Ltd’nin ortağıydı…

Böylece şirket 15 ay içinde adını ve iki kez ortaklarını de­ğiştirmiş oldu. Haliç Deniz’in yetkilisi olarak görünen KARAMAN’ın oğlu Habip KARAMAN ise Başbakan Erdoğan’ın oğlu Burak Er­doğan’ın bacanağıydı…

Ancak ortada çok tuhaf bir şey vardı!

21 Mayıs 2007’de, Deniz Feneri’nden, Frankfurt’ta hapis­te yatmakta olan Mehmet GÜRHAN nasıl olup da İstanbul’a gel­miş, hissesini, müdürlüğünü devretmişti!

Zekeriya KARAMAN bunun da yolunu bulmuştu!

Frankfurt’ta hapiste yatmakta olan Euro 7’nin Genel Mü­dürü Mehmet GÜRHAN’ı aynı gün İstanbul 10. Noterliği’ne geti­rerek bir ilke imza attı!..

21 Mayıs 2007 tarihli vekâletnamede, aynen, “Türkiye hu­dutları dahilindeki ortağı olduğum şirketlerdeki hisselerimi devretmeye, Türkiye hudutları dahilindeki şirketlere ortak olmaya, hisse satın almaya, ortaklıkla ilgili haklarımı takip etmeye, benim adıma evrakları imzalamaya, kamu kurum ve kuruluşları ile özel ve tüzel şirketlerdeki işlerimi takip etmeye T.C. yurttaşı Kadir oğlu 03.01.1952 doğumlu Zekeriya KARAMAN’ı vekil tayin ettim” ya­zılıydı…

GÜRHAN’ın vekili KARAMAN’dı!

Belgenin düzenlendiği tarihte Mehmet GÜRHAN Frankfurt Höchst Cezaevi’nde tutukluydu. Almanya’daki cezaevinde 28. gününü geçiren GÜRHAN’ın İstanbul’daki 10. Noter huzurunda vekâletnameyi nasıl imzaladığı bir türlü anlaşılamadı!..

Sahte Vekâletname Veren Noter de AKP’li…

Bu vekâletnameyi 1998 yılında Başbakan Erdoğan’ın da yo­lunun düştüğü noter hazırlayacaktı…

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin şirketi Kiptaş’ın hem no­teri hem de 2’si villa toplam 9 evle tam bir Kiptaş zengini olan noterle ilgili ilişkiler zinciri deşilince her şey açığa çıktı…

Deniz Feneri davası hükümlüsü için cezaevinde bulundu­ğu dönemde sahte vekâletname hazırlamakla suçlanan İstanbul 10. Noteri İsmet Büyükkılıç, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın da no­teriydi…

Erdoğan, “leh ve aleyhine açılmış veya açılacak tüm dava­ları takip etmek” üzere avukat olarak Hayati Yazıcı’yı görev­lendirmişti. Vekil tayinine ilişkin 7 Ocak 1998 tarihini taşıyan ve­kâletname, İstanbul Laleli’de bulunan 10. Noter İsmet BÜYÜK­KILIÇ tarafından düzenlenmişti. Erdoğan’ın bizzat “noter huzu­runda” vekâletnameyi imzaladığı kayda geçirilmişti.10 yıl sonra sahte vekâletname düzenlediği savıyla 10. No­ter Büyükkılıç hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca so­ruşturma başlatıldı. Türkiye Noterler Birliği de BÜYÜKKILIÇ hak­kında disiplin soruşturması başlattı. Ankara’dan herhangi bir ses çıkmayınca Noterler Birliği Başkanı Hasan Yeni, “Adalet Ba­kanlığı, hakkında soruşturma başlatılan noteri açığa alır. Açığa alma yetkisi yalnızca Adalet Bakanı’nda. Ancak İsmet BÜYÜKKI­LIÇ hâlâ görevinin başında,” diyecekti.

Tesadüfe bakın: Noter BÜYÜKKILIÇ da AKP’li olmasın mı!..

Noterimiz 22 Temmuz 2007 seçimlerinde AKP İstanbul 2. Bölge’den milletvekili aday adayı olmuştu. O başaramamıştı ama kardeşi Memduh BÜYÜKKILIÇ Kayseri’nin Melikgazi ilçesinin AKP’li belediye başkanıydı…

Nereden nereye!..

Biz yine KARAMANla GÜRHAN’ın birlikte karar vererek satın aldığı gemicik -Erdoğan’ın kulakları çınlasın- Badis’e dönelim…

Firdevs’i Ermişin söylediği gibi gemicik Badis ismini taşır­ken de Euro 7’nin sayılırdı…

Badis, 2007 yılının Aralık ayında tekrar el değiştirdi. İsmi bu kez Rigel’âi… Gemiyi satın alan firma ise Saphir Marine adlı bir Yunan şirketiydi…

Lloyd’s List yetkililerine göre Mehmet GÜRHAN, Mehmet TAŞKAN ve Firdevs’i Ermişin 2008 Eylülü’nde hapis cezaları açıkla­nırken Yunan gemisi artık Arnavutluk’ta demirliydi…

Olan yine saf Müslümanın Deniz Feneri’ne yaptığı bağış pa­rasına oldu…

Peki?..

Bağış paralarıyla alındığı Almanya’da mahkeme tutanakla­rına geçen gemi skandalından kimler ne kadar kazandı?..

Erdoğan’ın yakın dostu KARAMAN kaç para kazandı bilemi­yoruz ama bu parayı onlara kazandıran isimleri biliyoruz: Mehmet Koç…

Deniz Feneri’ni arayıp eski çalışanı olan Deniz Feneri e.V. Başkanı Mehmet TAŞKAN’a, “Letonya’da demirlemiş olan bir fe­ribot açık müzayede ile satılacak, uygun fiyata alabiliriz,” diyen işadamı…

Mehmet Taşkan…

Mehmet GÜRHAN’dan görevi devralan Deniz Feneri e.V’nin kukla başkanı…

Taşkan ile Koç’un, AKP hükümetinin Ulaştırma Bakanı Binali YILDIRIM’la 2000’li yılların başında kesişen yolları…

Evet…

Paralar böyle buharlaştı…

Deniz Feneri e.V’ye yapılan bağışlarla kurulan şirketleri, sa­tın alınan gemileri, bağış paralarıyla ne dolapların döndürüldü­ğünü ortaya koyduk…

Şimdi sıra Türkiye’de, “yüzyılın iyilik hareketi” Deniz Fe­neri Yardımlaşma Derneği’nde!..

Ve tüm bu kuruluşlarla iç içe geçen yapısıyla AKP iktida­rında!..

FENER KARDEŞLİĞİ.

Türk Deniz Feneri 1998’de kuruldu. Almanya’daki 1999’da… Türkiye’deki dernek Kanal 7’de doğdu. Almanya’daki Euro 7’de…

Her ikisinin de doğuşunda Uğur Arslan, kanallardaki sunucu isim olarak başroldeydi…

Mehmet GÜRHAN, Uğur Arslan’a 15 Eylül 2001 tarihinde, daha işin başındayken yazdığı mektubunda şöyle diyordu:”Deniz Feneri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği İstanbul

Derneğinizi Türkiye’deki yardıma muhtaç insanlara yaptığı yardımdan dolayı kutluyorum. Deniz Feneri e.V’nin Türkiye’de yardıma muhtaç kişileri Almanya’dan tespit etmesi çok zor…

Deniz Feneri e.V’nin, İstanbul Deniz Feneri hesap numa­rasına 100 bin avro havale etmek üzere karar aldım. Bu mebla­ğın nerelere harcandığını bildiren belgelerin Frankfurt’taki ad­resime gönderilmesini de rica ederim…”

Almanya’daki Deniz Feneri’nin Alman tüzüklerine göre res­mi kuruluş tarihi ise 24 Mart 2001…

Kelimenin tam anlamıyla 2001’den 2007’nin 25 Nisanı’na ka­dar Deniz Feneri e.V, Türkiye’deki Deniz Feneri Yardımlaşma Derneği’ne bağış paralarını akıttı!..

Bağış paralarından önce Deniz Feneri e.V’ye yapılan baskında Mehmet GÜRHAN’ın çelik kasasında bulunan bir belgeyi incele­yelim…

Biliyorsunuz Mehmet GÜRHAN Deniz Feneri’nin kurucu baş­kanı, en önemli ismiydi…

Başkanlığını 2006 yılının son aylarına kadar sürdürdü…

Bu süreçte zaman zaman Euro 7’nin de genel müdürlüğü­nü yaptı…

Yakalandığı tarihte ise Deniz Feneri e.V’nin gölge başkanı, Euro 7’nin Genel Müdürü’ydü… Biz belgeye gelelim…

Alman polisinin elindeki belge Yeni Dünya İletişim’in yö­netim kadrosunu gösteren isimler listesiydi…

GÜRHAN’ın çelik kasasında bulunan belgede tamı tamına se­kiz isim vardı:

Zekeriya KARAMAN Yönetim Kurulu Başkanı…

Mustafa Çelik Başkan Yardımcısı…

İsmail Karahan Yönetim Kurulu Üyesi…

Zahid AKMAN Yönetim Kurulu Üyesi…

Mehmet GÜRHAN Yönetim Kurulu Üyesi…

Avrupa temsilcisi Mehmet GÜRHAN… Ankara temsilcisi Mehmet Akif Beki…. Buraya kadar her şey tamamdı…

Ancak belgenin en sonunda çarpıcı bir isim daha yer alı­yordu…

“Engin Yılmaz….”

Görevi: Yeni Dünya İletişim’in Personel ve İdare Müdürü… Kim bu Engin Yılmaz!..

Mehmet GÜRHAN’ın çelik kasasından çıkan belgeye göre De­niz Feneri e.V’nin bağış paralarını akıttığı Kanal 7’nin sahibi Yeni Dünya İletişim’in personel müdürü!..

Ve…

Türkiye’deki Deniz Feneri Yardımlaşma Derneği’nin Genel Başkanı…

Hem Türkiye’deki hem Almanya’daki Deniz Fener’lerinin başkanları ilk önce, 4 milyon 500 bin avronun kuryelerle götü­rüldüğü Zekeriya KARAMAN’ın yönetim kurulu başkanlığında Yeni Dünya’da buluşmuşlardı!..

Engin Yılmaz, Almanya’daki skandal patlak verdiğinde ken­disine sorulan “Kanal 7’yle bağınız var mı?” sorusuna aynen şu sözlerle yanıt verdi:

“Kanal 7 ile ilişkimiz profesyoneldir. Kanal 7, Deniz Fene­ri programını sosyal kurum anlayışı içinde yayımlayarak programa ev sahipliği yapmaktadır.”

Aynı Engin Yılmaz, basın toplantıları düzenleyip “Deniz Fe­neri e.V’yle organik ilişkimiz yok” da diyecekti!

Türkiye’deki bu isim, Deniz Feneri e.V’ye baskının yapıldığı, yöneticilerinin gözaltına alındığı 25 Nisan 2007 tarihinden bu­güne, gerçek dışı açıklamalarla hep inkâr yolunu seçti…

Engin Yılmaz inkâr yolunu seçecekti ama Frankfurt’a gidip Alman savcılara ifade vermekten kurtulamayacaktı…

Bu iki dernek bir bütünün iki parçasıydı…

İlişkiler zincirindeki önemli ayrıntılar da, bu bütünün tamamlayıcısıydı!..

Kurulduğu Günden İtibaren Para Gönderdi…

Alman Maliyesi 27 Eylül 2006 tarihinde Deniz Feneri evra­kının ilk incelemesinde, Türkiye’de yardıma muhtaç kişilere elden nakit verilen paralara ait çok sayıda “para makbuzu” gördü…

Bu makbuzlara, tarihi olmayan, Deniz Feneri e.V’nin “alın­dı” belgeleri tutuşturulmuştu. Bazı makbuzlar üzerinde 1000 avro gibi rakamlar vardı. Para makbuzları el yazısı ile ve aynı kişi ta­rafından doldurulmuştu…

Maliye Dairesi 23 Kasım 2006 tarihinde Deniz Feneri e.V’ye yazdı olarak, “yardım parası alındı” belgelerine neden ta­rih atılmadığını sordu…

Daha Deniz Feneri e.V’ye baskın yapılmamıştı!..

Yanıt, derneğin mali müşaviri Bayan Mine Schnetgöke ta­rafından verildi. Schnetgöke, Alman makamlarına uzunca bir yazı göndermişti…

Yazısında, derneğin oluşmasını, “Türkiye’deki Deniz Feneri ile işbirliğini” ve gelen yardım paralarının Türkiye’de nasıl ve han­gi şartlar altında, para veya eşya yardımı olarak dağıtıldığını an­lattı…

Yanıt Alman makamlarını şaşırttı…

Çünkü Bayan Schnetgöke kendisine o yönde somut bir soru sorulmamasına karşın Türk Deniz Feneri’nden bahsediyor, bu dernekle ilgili önemli bilgiler veriyordu…

“Deniz Feneri e.V’nin hesaplarındaki paralar Türkiye’ye transfer ediliyordu. Ancak Deniz Feneri’nin paralan ‘Türk De­niz Feneri’nin hesabına hukuki zorluklar nedeniyle havale edi­lemiyordu. Paranın ‘Türk Deniz Feneri’nin hesabına geçirilemediğinden bazı havalelerimiz iptal bile edildi. Örneğin Post-bank’a 18 Eylül 2001 tarihinde verilen 100 bin avroluk havale 116 talimatımız o tarihte geri döndü. Bunun üzerine daha sonra ba­ğış paralan, Mehmet GÜRHAN, Firdevs’i Ermiş ve daha çok Hak­kı Sadal (Mehmet GÜRHAN’ın dayısı) tarafından Türkiye’ye gö­türülüyordu. Ve orada geçerli günlük kur üzerinden bozduru­luyordu. Yardım paraları Türkiye’de banka şubelerinin bulun­madığı küçük köylerde, insanlara dağıtılıyordu. Onlardan yar­dım parasını aldıklarına dair imza alınıyordu. Bölgelere göre dos­yalar hazırlanıyor, dosyalar İstanbul’da toplanıyor ve toplu ola­rak Almanya’ya gönderiliyordu…” Bu önemli bilgi baskın yapılmadan önce Alman makamları­nın eline derneğin mali müşaviri tarafından yazılı olarak verildi… Mali müşavirin bu söylediklerine benzer sözleri yine Al­manya’daki Deniz Fenerine başlan yapılmadan önce, 4 Ocak 2007 tarihinde Türkiye’deki Deniz Feneri Derneği’nin Genel Sekre­teri İbrahim Altan söyleyecekti:

“Almanya’daki Deniz Feneri toplanan yardımları bize gönderir, dernek raporlarıyla teslim alırız. Daha sonra yapılan yardım ilgili yerlere verilir…” iki derneğin iki önemli ismi kısa cümlelerle iki ülke arasın­da kurulan yardım sistemini özetliyordu…

Almanya’daki dernek yardımları topluyor, Türkiye’deki derneğe gönderiyor… Türkiye’deki Deniz Feneri de yoksullara da­ğıtıyordu!.. Ancak ne mali müşavir ne genel sekreter Türkiye’ye nakit olarak götürülen paraların miktarı ile ilgili herhangi bir rakam vermiyordu… Acaba Türkiye’ye ne kadar para gitmiş, ne kadarı dağıtılmıştı… Şimdi sizinle kısa bir Anadolu yolculuğuna çıkalım, Frank­furt’tan istanbul’a gelen yardımların akıbetine göz atalım…

Türkiye’deki Fener’in Başkanı Frankfurt’ta İfade Veriyor…

Alman savcılığı hem makbuzlarda, hem sanık hem de tanık ifadelerinde Türk Deniz Feneri’nin adına sıkça rastlamaya baş­layınca Engin Yılmaz’ın ifadesini almaya karar verdi… Almanya Deniz Feneri’ne yapılan baskından 20 gün sonra 15 Mayıs 2007’de Frankfurt Savcılığı Engin Yılmaz’ın ifadesine başvurdu… “Türkiye’deki Deniz Feneri ile Almanya’daki Deniz Feneri
Derneği arasında hiçbir hukuki bağ bulunmamaktadır. Birbirinden tamamen ayrı iki dernek. Türkiye Deniz Feneri’nde 320
şahıs çalışıyor. 40 bin kişi de fahri görev yapıyor… 450 bin yardıma muhtaç ailenin kaydı bulunuyor bizde. Alman Derneği’ne
de zamanında bütün bölgelerde yardımda bulunulamayacağının söylendiğini, onlara belli bölgeleri üstlenebileceklerini söy-
ledik. Bizim ulaşamadığımız yerlerde onlar yardımlarını serbestçe dağıttılar. Biz sadece fikren danışmanlık yaparak tavsiyelerde bulunduk. Almanya’daki dernek yardım yaparken her defasında bize sormuyordu. Alman derneğinin Türkiye’ye gönderdiği yar-
dımları kimin takip ettiğini ve bunun için gereken muhasebeyi kimin yaptığını bilmiyorum.”Frankfurt Savcılığı’nın kendisine, “Alman Deniz Feneri için, Türkiye’deki Deniz Feneri’nde yardım edilen kişilerden alınan alındı belgelerinin veya buna benzer herhangi bir evrakın bu­lundurulup bulundurulmadığı ve Alman Deniz Feneri için Türkiye’de herhangi bir muhasebe işinin yapılıp yapılmadığı hu­susunda” yönelttiği sorulara ise “hayır” yanıtını verdi. Bu yanıt Alman savcılığını tatmin etmedi!.. Yılmaz’ın ifadesinden memnun olmayan biri daha vardı. Dava  118 kapsamında 2007 Ağustosu’nda tutuklanan Mehmet Taşkan o tarihten iki ay önce, Haziran ayında, Zekeriya KARAMAN’a gön­derdiği bir e-mail’de Engin Yılmaz’ın tanık ifadelerini bir talih­sizlik olarak niteleyecekti…

Bir gün sonra bu kez Mehmet GÜRHAN’ın yakın çalışanı ba­yan tanık O.’nun ifadesine başvuruldu. Tanık, “2001-2002 yıl­larında Alman Deniz Feneri’nin Türkiye’de yardımları dağıtmak için personeli yoktu, bu işleri Türk Deniz Feneri personeli yap­tı,” diyordu…

Diğer bir tanık Dilek Balıkçı da 31 Mayıs 2007 tarihinde ver­diği ifadesinde her iki derneğin aralarının çok iyi olduğunu açık­lıyordu:

“Her iki derneğin ortak olduğunu sanıyordum. Günde beş on kez birbirleriyle telefon görüşmesi yapıyorlardı. Türkiye’de­ki dernekten bazı yetkililer, Frankfurt’taki derneğe iki kez mi­safir olarak gelmişlerdi…”

Alman savcılığı araştırmasını derinleştirdi…

Yapılan soruşturma sonucunda her iki derneğin çok yakın ilişki içinde olduğunu saptadı…

Bu ilişki “en az 7 milyon avro “hık bir ilişkiydi!..

Frankfurt’ta savcılığa verdiği ifadede avrolardan hiç bah­setmeyen Yılmaz, bir buçuk yıl sonra akan paraları kabul etmek zorunda kalacaktı… 2008’in Eylül ayında Zekeriya KARAMAN ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın açılışını yaptığı derneğin İs­tanbul Dudullu’daki lojistik merkezinde şu cümleyi kuracaktı:

“Deniz Feneri Derneği yurtdışındaki sivil toplum kuruluş­larından İçişleri Bakanlığı’nın izinleri çerçevesinde bağış kabul etmekte olup bu çerçevede Almanya’da kurulu bulunan Deniz Feneri e.V’den de aynı prosedürler çerçevesinde 7 milyon avro

119 destek almıştır. Bu yardımlar dışında söz konusu bu oluşumla hiç­bir organik ilişki söz konusu olmamıştır…”

Yılmaz İstanbul’da bu cümleyi kurarken Frankfurt’ta hâkim karşısındaki eski ortağı Mehmet GÜRHAN’a iddianameden şu söz­ler okunacaktı:

“Almanya’da toplanan yardım paraları ya GÜRHAN tarafın­dan ya da görevlendirip yetkilendirdiği kişiler (Ermiş, Taşkan, Kurum) tarafından bankalardan nakit çekiliyor ve Türkiye’ye, oradaki Deniz Feneri’nin gayri resmi başkanı olan Zekeriya KARAMAN’a götürülüp teslim ediliyordu…”

Kime teslim ediliyormuş?..

Engin Yılmaz’ın Yeni Dünya’daki patronuna…

Yılmaz’ın iş arkadaşı mahkemede susma hakkını kullanıp Al­man makamlarının vereceği cezaya razı olurken diğer iki tutuk­lu sanığın Türkiye’deki derneğe giden paralara yönelik ifadele­ri, bağış paralarının aktığı şirketlerde yaşananları aratmıyordu…

İlk önce Zekeriya KARAMAN’a en az 10 kez nakit para götü­ren Firdevs’i Ermiş’in İstanbul maceralarına bir bakalım…

“Zekeriya KARAMAN, Türkiye’ye götürülen paraları teslim alıyordu. 2003’ten sonra teslim edilen paralar için makbuz ve­riliyordu. Hem KARAMAN, hem Sadal ve Kurum alındı mak­buzlarını imzalıyorlardı. Alındı makbuzlarının üzerinde adları geçen kişiler, gerçekten paralan götüren şahısların isimleriyle mu­tabık değildi. Bu makbuzlar, resmi muhasebe için gerekli idi. Sene sonunda, o tarihte kim Türkiye’de bulunuyorsa, onun adı daha sonra, parayı götürüp teslim eden kişi olarak yazılıyordu. Üzerlerinde, parayı teslim eden kişi olarak benim ismimin yaz­dığı makbuzları Mehmet GÜRHAN bana Frankfurt’a getirip ver­di. Almanya’da nakit olarak çekilip Türkiye’ye götürülen para 120 lann tümü, bizzat KARAMAN’a teslim ediliyordu. Türkiye’deki mu­hasebede görülen ‘DF’ ve ‘TR’ ibareleri, KARAMAN anlamına ge­liyordu. Muhasebe kontosunda ayrıca Deniz Feneri Türkiye’ye yapılan havaleler de vardı. Bunlar oradaki muhasebeye geçiril­di. Derneğin hesabına havaleler, ‘havale edilen’ ibaresiyle kay­dediliyordu. ‘Havale edilen’ ibaresinin bulunduğu havaleler, ger­çekten Türkiye Deniz Feneri’ne gidiyordu. Şirketlere geri dö­nen paralar da bu hesaba geçiriliyordu…”

Ermiş gibi kuryelik yapan ve tutuklandığında Deniz Fene­ri e.V’nin başkanı olan Mehmet Taşkan da ifadesinde para hat­tını tüm ayrıntılarıyla anlatacaktı…

“2004 yılı Kasım ayında Türkiye’ye gittiğimde Zekeriya KARAMAN’a takriben 200 bin avro götürdüm. Bu parayı, İstanbul’da, bürosunun bulunduğu Kanal 7’nin binasında 3. katta verdim. Parayı verdiğim zaman yanımızda hiç kimse yoktu. Hiç kimse de görmedi. Parayı, beyaz renkli bir zarfın içinde eline verdim. KARAMAN paranın kendisine verilmesini hiç de sürpriz bulma­dı… 200 bin avroyu Firdevs’i Ermiş’ten almıştım. Ermiş, parayı Zekeriya KARAMAN’a vermemi söyledi. Ermiş bana ayrıca üzerinde bu paranın Türkiye’de yardıma muhtaç kişilere dağıtılmak üze­re olduğu ve Deniz Feneri’ne ait olduğu yazdı bir makbuz da im­zalattı…”

Bir Bavul Dolusu Makbuz…

Taşkan anlattıkça anlatıyordu…

“Parayı nakit olarak Türkiye’ye götürüp teslim ettikten son­ra, geri dönerken İstanbul’daki Kanal 7 binasında, Almanya’ya götürmem için, içinde ‘alındı’ makbuzlarının bulunduğu bir ba­vul verdiler. Paraların gerçekten nasıl ve nereye harcandığı hu121 susunda bilgim yok. Zekeriya KARAMAN’a güveniyordum ve pa­raların gerçekten yardıma muhtaç kişilerin ihtiyaçları için kul­lanıldığını sanıyordum. Herhangi bir projenin hesabını/fizibilitesini hiç görmedim. Almanya Deniz Fenerinin, Türkiye’de yar­dımları dağıtacak herhangi bir çalışanı, personeli yoktu zaten. Ancak hangi örgüt için çalıştıklarını bilmediğim üç şahıs vardı. Bunlar, Mehmet GÜRHAN’ın kayınbiraderi İzzet Kurum, gene GÜRHAN’ın dayısı Hakkı Sadal ve Ali Solak’tı. Herhalde bunlar Tür­kiye’de yardımı, muhtaç olan kişilere dağıtıyorlardı. Bu isimle­ri Ermiş, KARAMAN ve GÜRHAN’dan duydum. Bana hem para ve hem de eşya yardımı yapıldığı anlatılıyordu, ancak bizzat hiç gör­medim, yaşamadım.

2007 yılı Temmuz-Ağustos aylarında İstanbul’a gittim. Orada Zekeriya KARAMAN’la birkaç kez toplanü yapıldı. KARAMAN, Almanya Deniz Feneri ile bayağı ilgilendi. O aylar haftada tak­riben üç kez KARAMAN’ın bürosunda bulundum. GÜRHAN ve Er-miş’in tutuklanmalarını konuştuk. Bir defasında Mustafa Çelik ve İsmail Karahan da konuşmamızda hazır bulundu. Hazırlık dos­yası bende vardı ve ‘alındı’ makbuzlarının gerçekliğinden şüphelenildiğini dile getirdim. Bunun üzerine Zekeriya KARAMAN söz aldı. Makbuzların gerçek olduğunu, kişilerin de yardım aldıkla­rını, ancak makbuzların üzerinde yazıldığı gibi olmadığını, alı­nan yardımın daha az olduğunu söyledi. Ancak ne kadar daha az olduğu konusunda konuşmak istemedi.”

Mehmet TAŞKAN’ın söyledikleri inanılır gibi değildi!..

Ancak dahası da vardı…

Söz bu kez Firdevs’i Ermiş’teydi…

“Yardım alındı makbuzları Türkiye’de düzenleniyordu. Ben de bizzat, bir bavul dolusu ‘alındı makbuzu’ getirdim. Bunla122 rın hepsinde tarih ve meblağ yerleri boş bırakılıyordu. Bunları İstanbul’da Kanal 7’nin binasında, 3. katta Harun KAPIYOLDAŞ adındaki şahıstan teslim aldım. Bedrettin Bilgin’in ve daha ön­celeri de Adil Aşçı adındaki şahsın da Türkiye’den böylesi bel­geler getirdiklerini biliyorum. Dr. AKMAN ve izzet Kurum sat­ranç oyun tahtasında piyondu…

Türkiye Deniz Feneri kimin yardıma muhtaç olduğunu veya olmadığını tespit ediyordu. Harun KAPIYOLDAŞ, Türkiye Deniz Feneri’nin ve Kanal 7’nin (Yeni Dünyanın) mali müşaviri ve finans işlerinden sorumlu kişisi olarak, çeşitli yardım makbuzla­rını ‘Alındı Belgesi’ formunda, sanki mahallinde yardıma muh­taç kişilerce ‘alınmış’ gibi imzalıyordu…”

Harun KAPIYOLDAŞ…

Kanal 7 ve Türk Deniz Feneri’nin muhasebecisi… Ne yapıyormuş bu muhasebeci!..

Hem Deniz Feneri’nin hem Kanal 7’nin muhasebecisi, makbuzları Kanal 7’nin üçüncü katında yardım yapılmış gibi imzalıyormuş!..

işte Harun KAPIYOLDAŞ’ın doldurduğu bu belgeler de GÜRHAN, Taşkan, Ermiş, Bilgin ve izzet Kurum tarafından Almanya’ya getiriliyordu…

KAPIYOLDAŞ’ın imzaladığı alındı belgelerinin üzerindeki ra­kamlar TAŞKAN’ın söylemine göre Frankfurt’taki Deniz Feneri e.V’de daha sonra yazılıyordu…

Mehmet Taşkan, Ermiş’in kendisine yaptığı bir itirafı ise sav­cılığa şu sözlerle açıklayacaktı:

“Firdevs’i Ermiş, gayri resmi muhasebeden, makbuzların üze­rindeki para meblağlarının yine makbuzlarda adları geçenlere verilmediğini bildiğini bizzat bana açıkladı…”

Alman savcılığı yardım makbuzlarının Almanya’ya Türki­ye’deki Deniz Feneri’nden değil, her seferinde Kanal 7’den ge­tirildiğini tespit etti…

Eşya yardımı yapılıyordu ama belgelerde eşyanın ne oldu­ğuna dair bilgi yer almıyordu….

Türkiye’de, yardıma muhtaç kişilere sadece eşya yardımın­da bulunuluyor ve sonradan da para yardımı yapılmış gibi gös­teriliyor, buna göre makbuzlar düzenleniyordu. Almanya’daki ara­ma esnasında bulunup ele geçirilen makbuzların tümü, daha son­ra doldurulmuş ve rakamlar daha sonra yazılmıştı.

Almanya Deniz Feneri’nin hesabından para çekildiği zaman, resmi muhasebede bunun nereye gittiğini gösterebilmek için Tür­kiye’den gelen bu boş belgelere ihtiyaç vardı. Bu belgelerdeki top­lam para tutarının, eşya satın alman firmaların faturalarındaki mik­tara eşit olması gerekiyordu.

Ama yine de belgelerde yanlışlık yapıyorlardı…

Alman Maliye Dairesi, yardım belgelerinin ibraz edilmesi­ni istediğinde, muhasebede görülen kayıdarla mevcut yardım bel­gelerinin birbirini tutmadığını tespit etti. Ve nedense sadece 2001-2003 yılları için belgeler vardı…

Dört yıl kayıptı!..

İşte bu sırada bu bilgi hemen Türkiye’ye, KARAMAN ve KAPIYOLDAŞ’a iletildi. Harun Kapıyoldaş, içinde takriben 20 kilo bel­ge bulunan çantayla Almanya’ya geliverdi.

Kapıyoldaş’ın getirdiği belgeler dolduruldu. Bu uyduruk “alındı belgelerinin hiçbirinde tarih yoktu!..

Sözü burada Firdevs’i Ermiş’e bırakalım; Kapıyoldaş’ın ge­lişinin ardından yaşananları Deniz Feneri e.V’nin muhasebeci­si anlatsın bize…

“Maliye bizden belgeleri istediğinde alındı belgesi, yardı­ma muhtaçlık belgesi ve nüfus kopyasının hep birlikte olması ge­rekiyordu. Maliye’den belgelerin ibrazı istendiğinde, 2001 ve 2002 yılma ait belgeler tamamdı. Sadece 2003 yılı belgeleri yoktu. 2001 ve 2002 yıllarına ait belgeler, 2003,2004 ve 2005 yıllarında GÜRHAN, Taşkan ve belki de Kurum tarafından Almanya’ya getiril­di. Belgelerin Maliye’ye ibrazından evvel sıralanması işiyle Bil-gin’i görevlendirdim…

Bilgin belgeleri sıralayıp düzeltirken, 2003 yılma ait 800 bin avroluk paranın karşılığı belgelerin olmadığını, onun için bu ka­dar bir meblağın açık göründüğünü tespit etti. Bunu, GÜRHAN’la bana bildirdi. Bunun üzerine 300 bin avro 2004 yılına aktarıl­dı. Ve böylelikle sadece 500 bin avro kalem açık kaldı.

Gerekli olan, ancak henüz mevcut olmayan ‘alındı belge­leri’, Maliye’nin yazısıyla 2006 Temmuzu’nda vergi işlemlerinin yapıldığı tarih arasında geldi. Bu belgeler Türkiye’den nereden, kimden geldi bilmiyorum. Ancak bunların bazıları gerçek pro­jeler de olabilir. Fakat meblağların değiştirildiğini düşünüyorum. Para yardımları değil de eşya yardımlarının yapılmış olduğunu tahmin ediyorum. Çünkü nakit para yardımı yapılmıştır diye dü­zenlenmiş belgelerin gerçekle alakası olamaz. Nitekim bunun için gayri resmi muhasebeyi ben tutuyordum…”

Kanal 7’nin Canlı Yayın Aracıyla Makbuz Getirdiler…

Ermiş her şeyi açık açık Alman savcılığına anlatıyordu…

Maliye Dairesi’nin 2003’ten sonraki dört yü için de belge­leri isteyebileceği korkusuyla, 2004, 2005, 2006 yılları için bel­geler, 2006 yaz mevsiminde, Kanal 7’nin canlı yayın arabasıyla Almanya’ya getirildi. Bunun için organizasyonu bizzat Mehmet GÜRHAN yaptı. işte ilk kez bu olay üzerine dernekte, Alman polisinin bas­kın yapabileceği konusu gündeme geldi. Hatta GÜRHAN, Ermiş ve Taşkan’a dernek yerinin Kanal 7’nin binasından bir başka yere taşınmasını istediğini bile söyledi. Bu olmayınca da GÜRHAN der­nek başkanlığını bırakmayı tercih edecekti…

Mehmet GÜRHAN olacakları bir yıl öncesinden fark etmişti!

Ancak artık çok geçti!..

Çünkü tüm makbuzlar, bilgisayarlar artık Alman makam­larının elindeydi…

Ve o belgeler tek tek incelendi…

Bilgisayarların dataları analiz edildi…

Ve Türkiye’deki Deniz Feneri’ne en az 7 milyon avro gön­derildiği anlaşıldı….

Bu paranın 2 milyon 440 bin avrosu Türk Deniz Feneri’ne Pakistan için havale edildi. Bu bilgiye, Deniz Feneri e.V’nin bas­kın sonucu el konulan bilgisayarlarından birinde rastlandan Türk Deniz Feneri’nin yardımlarının kayıtlarıyla ulaşıldı. Pakis­tan’daki yardımlarla ilgili Türk Deniz Feneri’ne para verildiği tes­pit edildi. Bu paranın nereye gittiği belgelenemedi…

Türkiye’deki derneğe giden 440 bin avro için ise Engin Yılmaz’ın “2006 yılı Kurban bayramının Pakistan’daki kutlamala­rının finansmanı için yapılan maddi yardımı aldıklarına dair te­şekkür yazısı” bulundu…

Deniz Feneri e.V’ye yapılan baskından üç ay önce, Ocak 2007’de ise Deniz Feneri’nin Vakıfbank’taki 3344 numaralı he­sabından, Türkiye’deki Deniz Feneri’nin isteği üzerine, bu der­neğin hesabına tam 2 milyon avro havale edildi. Havalenin ge­rekçesi olarak ise “Pakistan’da üniversite kurulması” gösteril­di… Aynı şekilde Almanya’daki Deniz Feneri’nden Yemen’e ak­tarılan yüz binlerce avronun gönderildiği projenin belgelerinde Türkiye’deki Deniz Feneri sembolü yer alacaktı!..

Türkiye’den Gelen Pis Kokular!..

Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde yardıma muhtaç insanlara da­ğıtılan (!) yardımlara ait “alındı belgeleri Alman savcılığının elin­deydi…Belgelere göre yardıma muhtaç kişilere gıda maddeleri, teks­til ve nakit para olarak yardım ulaştırıyordu… 2002 yılında 1 mil­yon 226 bin avro, 2003’te ise 1 milyon 434 bin 900 avro yardımda bulunuldu. 2004’ten itibaren belgelerde önemli bir değişiklik vardı… Artık belgelerde eşya ve tekstil yardımı yerine sadece para yardımı yapıldığı belirtiliyordu. 2004 yılı için 2 milyon 529 bin avro, 2005 yılı için 4 milyon 508 bin avro, 2006 yılı için 4 milyon 255 bin avro Türkiye’ye yar­dım için aktardan paraydı!.. 2002 ile dernekteki en son kaydın yapıldığı 16 Nisan 2007 tarihi arasında Deniz Feneri e.V’nin resmi muhasebesine göre Tür­kiye’ye 13 milyon 850 bin avro “para yardımı” yapıldı… Bu pa­ranın 13 milyon 181 bin avrosu Türkiye’ye para yardımı olarak kayıtlıydı ve bu para derneğin bankalardaki hesaplarından na­kit olarak çekilmişti. Çekilen paralar Türkiye’ye kuryelerle gön­deriliyordu… Kuryelerin İstanbul’da teslim ettiği bu para, Türk Deniz Feneri’nin belirlediği insanlara veriliyordu… Ne yazık ki bu belgelerin üzerine yazılı tutarlar gerçek de­ğildi!.. Ermiş’in ifadesine göre gerçekten teslim edilen para an­cak gayri resmi muhasebede görülebilirdi… Ermiş’in söylediğine göre, Anadolu Tekstil’e giden paralar, gayri resmi muhasebeye yardım olarak geçiyordu. Faturaları da bizzat Harun KAPIYOLDAŞ tarafından Türkiye’deki Kanal 7’den Frankfurt’a getiriliyordu.

.Muhasebe kasasındaki kayıtların yapıldığı tarihler ile yar­dımların yapdmış olduğu tarihler arasında iki sene kadar zaman farkı vardı…

Paraların akıbeti neydi?..

Türkiye’de yardım yapılan, kendilerine para teslimi yapılan kişiler ile paranın kendilerine verildiğini kanıtlayabilecek herhangi bir belge bulunamadı…

Böylece resmi kayıt zinciri, paranın kuryelere teslim edil­mesiyle kesilmekteydi…

Kuryelerin Türkiye’de paraları teslim ettiği kişiler belliydi!

Paraları teslim alan kişilerin yaptıkları icraat da!

Bu paralarla şirketler kuruluyor, gemiler almıyor, paranın bir kısmı da Türk Deniz Feneri’ne veriliyordu…

Zekeriya KARAMAN, Firdevs’i Ermiş’e ne demişti:

“Türkiye’de dağıtılan para yardımları makbuzlarda yazılan­lar kadar yüksek değil!”

Para yardımı alan kişilere parayı aldıklarına dair “alındı bel­gesi” imzalatılıyor, bu belgeler Almanya’daki derneğe taşınıyordu…

Ermiş ise 8 Ağustos 2007 tarihli ifade tutanağında, “Türki­ye’den gelen alındı belgeleri tasnif ediliyor ve muhasebeye ge­çirilmiş kayıtlarla karşılaştırılıp uyarlanıyordu…” diyordu.

Her şey kılıfına uydurulmuştu!..

Alman savcılığı araştırmasını derinleştirdikçe Türkiye’ye dair ilginç bilgilere ulaştı…

Yüzlerce sayfa tutan bu önemli bilgileri kısaca özetleyelim; Anadolu’da neler neler yapılmış bir görelim…

Düzmece Belgelerle Eşya Yardımı!..

Türkiye’de dağıtılan eşya yardımı projeleriyle ilgili herhangi bir kayıt yoktu ortada. Deniz Feneri e.V’nin herhangi bir hizmet şirketini eşya dağıtmakla görevlendirdiği de tespit edilemedi. An­cak Türkiye’de eşya yardımı yapılmış olma olasılığı, mevcut bazı şirketlerin faturalarından ve alındı belgelerinden çıkarılabiliyordu. Eşya yardımı yapılmış gibi gösterilen bazı alındı belgelerinde sa­dece para tutarının yazdmış olması da ayrıca dikkat çekmekteydi. Eşya yardımının yazacağı yerler hiç doldurulmamıştı. Belgenin arka tarafındaki yazı -elle ismi yazılan şahsın hem eşya hem de para yardımını gösteriyor- mahalle muhtarınca onaylanmıştı. Yapılmış olan eşya yardımlarıyla ilgili alındı belgeleriyle, eşya yardımı kaydı arasında önemli bir çelişki vardı. Çünkü “yardıma muhtaç” bel­gelerinin tarihi, muhasebedeki kayıtların tarihlerinden sonrasını işaret ediyordu. Yani eşya yardımı projelerinin tamamlanmış ol­duğu tarih, “yardıma muhtaçtır” belgelerinin muhtar tarafından düzenlendikleri tarihten daha önceydi… İşin özeti, her şey düz­meceydi!..

Deposu Olmayan Derneğe Milyon Avroluk Eşya!..

2004 ile 2007 yılları arasındaki zaman dilimi içerisinde Ana­dolu Tekstil’den, Deniz Feneri e.V’ye, 1 milyon 229 bin 374 av­roluk fatura kesildi. Aynı zaman dilimi içerisinde de Frankfurt’taki Vakıfbank’tan, Anadolu Tekstil’e 1 milyon 231 bin 568 bin avro para aktarıldı. Faturalara yazılan eşya genelde etek, bluz, triko­taj maddeler, kazak ve tişört gibi giyim eşyası olup yardım ola­rak dağıtılabilecek şeylerdi. Ancak burada dikkati çeken, bu giy­silerin miktarlarıydı. Faturalardaki bilgilerden eşyanın nereye teslim edildiği de anlaşılamıyordu. Bütün konşimentoların üzerin­de, Deniz Feneri e.V. Frankfurt adresi “teslim alan” olarak gös­terilmişti. Bu akla yatkın değildi. Her şeyden önce Deniz Fene­ri’nin bu kadar eşyayı ne koyacak yeri vardı ne de faturalarda adı geçen nakliyat şirketlerine görev vermişti. Tekstil ürünlerinin Tür­kiye’den önce Almanya’ya getirtmesi ve Almanya’dan tekrar ge­riye veya başka ülkelere gönderilmesi mantıklı olmadığı gibi, Al­manya Deniz Feneri e.V’nin bu işleri yapacak, organize edecek personeli de yoktu. Nakliyat şirketlerinin mevcut faturalarında da sözü geçen teslimatları gerçekten yaptıkları belli değildi. Sa­nık Ermiş’in 14 Aralık 2007 tarihli ifade tutanağına göre -mu­hasebeden anladığı kadarıyla- Deniz Feneri e.V’nin kiralamış ol­duğu herhangi bir deposu veya buna benzer bir yeri yoktu. Hiç­bir konşimentonun üzerinde, malların teslim alındığına dair mü­hürlü ve imzalı bir onay yoktu. Malların gerçekten gelip gelme­diği, geldiyse ne kadar geldiği, nereye geldiği ve kimin teslim al­dığı belli değildi. Şirketlerin faturalarından da, konşimentolarından da Deniz Feneri e.V’nin herhangi bir yardım projesiyle bağlan­tılı olup olmadıkları anlaşılmamaktaydı.

Faturalarla Yardım Arasında Bağlantı Yok!

Alman polisinin yaptığı tüm soruşturmalardan, evrakı kont­rol etmelerinden, e-maillerin kontrol ve değerlendirmelerinden anlaşıldığına göre, Anadolu Tekstil’in, Deniz Feneri e.V’nin her­hangi bir projesiyle uzaktan yakından ilgisi yoktu. Sanık Ermiş’in yine aynı günkü ifade tutanağına göre, kendisi de, Anadolu Tekstil’in faturaları ile Türkiye’deki mahalli eşya yardımları projele­ri arasında bir bağlantı kuramıyordu!

Ermiş haklıydı!..

Çünkü Hessen Eyalet Genel Müdürlüğü bu faturalardan bi­rinin, Anadolu Tekstil’de değil Kanal 7’de çalışan ve aynı zamanda Türkiye’deki Deniz Feneri’nin muhasebesini yapan Harun KA­PIYOLDAŞ tarafından düzenlendiğini belirliyordu…

Anadolu Tekstil’e giden paralar, gayri resmi muhasebeye “yar­dım” olarak geçiriliyordu. O yardım faturaları da yine Harun Ka­pıyoldaş tarafından Türkiye’deki Kanal 7’den bizzat Frankfurt’a getiriliyordu…

Bir Daktiloda tki Firma!..

Bir de Martemsan ve Birlik firmalarıyla yapılan yardımlar var­dı. Hem Birlik ve hem de Martemsan firmalarının faturaları bir­birine çok benziyordu. Bütün faturalarda yazı satırının alt kısmı nedense kesilmişti. Her iki firmanın da faturaları büyük bir ih­timalle aynı daktilo ile yazmıştı. Martemsan ve Birlik firmala­rının yerleri Türkiye’nin başka başka kentlerinde olmasına rağ­men, faturaların çok büyük bir ihtimalle aynı daktilo ile yazılmış olması dikkat çekici bulundu. Faturalardaki eşya miktarı 329 ton olarak veriliyor ve bu eşyanın 17 gün içerisinde altı kez teslim edil­diği belirtiliyordu. 2007 yılından önce Türkiye’de kamyonların yükleri, toplam olarak 40 tondan fazla olamıyordu. Her kamyonda 30 ton nakledildiği kabul edilecek olursa, bu malzeme için 11 kam­yon dolusu yük olması gerekiyordu. Yani 5 kamyon dolusu yük ortada yoktu. Bu eşyanın Martemsan firması tarafından verildi­ği de şüpheliydi. Firmanın hacminin ne olduğu hususunda her­hangi bir bilgi de yoktu.

Alman savcılığı haklı çıktı!..

Skandal patlak verip de bu şirketin İstanbul Ticaret Odası kayıtlarında yer alan adresine gidildiğinde, şirketin de hayali olduğu ortaya çıktı. Din ve vicdan sömürüsü yapan Deniz Feneri e.V. ve onun Türkiye’deki ayakları hayali ihracatçılara taş çı­kartıyordu. Yardımlar gibi şirket de hayali çıkmıştı!..

Hayali Şirketten 140 Ton Yiyecek Aldılar!..

Bu hayali şirket tarafından sadece 20 Mart 2003 tarihinde 140 ton yiyecek maddesi alınmıştı. Bu, tam 4 kamyon yükü de­mekti. 10 tonu da bozulabilen ve soğuk hava depolarında nak­liyatı gerektiren beyaz peynirdi. Dikkati çeken şeylerden birisi de, gıda maddelerinin tümünün miktarının tonlarla belirtilmiş ol­masıydı. Örneğin, salça, çay ve zeytinyağı ihtiyacının, pirinç ve mercimek kadar büyük olması düşündürücüydü…

Mevcut yedi adet fatura ile ilgili olarak konşimentolar var­dı. Faturaların hepsi, Frankfurt Deniz Feneri e.V. adresine ke­silmişti. Bu makbuzların arka sayfasında İstanbul Eminönü il­çesinin Süleymaniye Mahallesi’nin muhtarı olan Cuma Karadağ’ın da mührü vardı. Bir muhtarın bu kadar gıda maddesini, hele 10 ton bozulabilir ve soğuk hava deposunda bekletilmesi gerekli olan beyaz peyniri sipariş etmiş olması mümkün değildi…

Muhtar Yalanı Ortaya Çıkarıyor…

Alman savcılığı haksız değildi…

Skandal patlak verince ismi iddianamede geçen muhtar bir kutu bile salça, tek kuruş bile yardım parası almadığını açıkla­yacaktı!..

AKMAN’ın Şirketi Aktif Barter!..

Alman savcılığı hayali makbuzlar, hayali şirketler, hayali yar­dımlarla karşı karşıyaydı…

Evrakta karşılarına bu kez tanıdık bir şirket çıktı… Aktif Barter Anonim Şirketi… Türkiye’deki şirket, tescil kayıtlarına göre, 15 Haziran 2001 tarihinde kurulmuştu. Tam da Deniz Feneri e.V’nin kurulduğu tarihte!..

Önceleri Yeni Dünya Barter Anonim Şirketi adı altında tes­cil edildi, 12 Eylül 2003 tarihinde de şirket değiştirildi. 16 Tem­muz 2003 tarihine kadar da şirketin faaliyet yeri Yeni Dünya İletişim’in Eyüp’teki adresiydi…

Aktif Barter şirketinin kurucuları tanıdık isimlerdi:

Zekeriya KARAMAN, İsmail Karahan, Mustafa Çelik ve Aykut Zahid AKMAN…

Şirketin kuruluşundan itibaren yönetim kurulunda, Zeke­riya KARAMAN, İsmail Karahan, Mustafa Çelik, Aykut Zahid AKMAN, Harun KAPIYOLDAŞ, Mehmet GÜRHAN, Ömer Önder Ercan ve Tayfun Mehmet Barak bulunuyordu…

Herkes bu şirkette bir araya gelmişti…

Kanal 7’ciler, Euro 7’ciler, Alman Fenerciler, Türk Fener­ciler hepsi bir aradaydı…

Firma, eşya yardımı olarak tekstil ürünleri vermişti! Alman savcılığının tespit edemediği nokta ise bu tekstil ürünlerinin ne­reye gönderildiğiydi!..

Faks Numarası Başka Bir Firmanın…

Fatura konşimentolarının tümü, Frankfurt Deniz Feneri e.V. adresine yazılıydı.

Oyun çözülmek üzereydi…

9 Mayıs 2005 tarihli fatura çok önemli bir bilgiyi Alman sav­cılığının eline verdi. “Morven” adlı, tekstil ürünleri yollayan bir firmanın faksla gönderilen konşimentosu dikkat çekti…

Faturanın üzerindeki tutar, Aktif Barter şirketinin Deniz Fe­neri e.V’ye kesmiş olduğu faturanın tutarıyla aynıydı…

Konşimentonun üzerindeki faks numarasının kime ait olduğu araştırdığında Alman makamlarının karşısına Anadolu Tekstil’in faturasındaki numaranın aynısı çıktı.

Bizim adamlar işlerini biliyorlardı!..

25 Avroya Prada-JeansL

Konşimentonun üzerinde tanınmış markaların ürünleri ya­zılıydı…

Örneğin Prada-Jeans gibi…

Alman makamları bunun yardım amaçlı olduğundan şüp­helendi. Fatura bu kez detaylı incelendi. Bir adet Prada-Jeans’in fiyatı faturaya göre 25 avroydu.

Pantolon taklit dahi olsa, bu fiyat inandırıcı değildi!..

Dünyaca ünlü Prada Jeans’in ürünleri, faturada gösterilenin 15-20 katına lüks mağazalarda alıcı bulmaktaydı…

Zaten Alman savcılığı da inanmadı…

Savcılığın şüphelendiği Aktif Barter şirketi, skandal patlak verdiğinde İstanbul’daki tabelasını bir gece vakti kaldıracaktı…

Almanya’da yardım paralarıyla kurulan şirketlerin yanına bir de Türkiye’deki bu şirketler eklenmişti!..

Deniz Feneri e.V. tarafından, yardım paralarının nerelere kullandığını ispat için Alman Maliye Dairesine ibraz edilen ve Tür­kiye’de hem nakit para ve hem de eşya yardımında bulunulduğuna dair delil teşkil edecek “alındı belgeleri”nin hiçbiri, ele geçirilen bilgisayarlardaki kayıtlarda yoktu!.. Hiçbir bilgisayarda bu bel­gelerin Almanya’da düzenlendiği ya da basıldığı kaydı mevcut değildi.

Deniz Feneri e.V. tam anlamıyla vurgunun tezgâhı olmuştu!..

Tutukla sanıkların ifadelerine göre toplanan paranın yüz­de 60’ı amaç dışı kullanılmıştı… 6 milyon 500 bin avro ortada yoktu!..

Yardım Konserleri Keş Kasaya!..

Tabii bu sadece bankalara yatan paraydı… Bir de SMS ler-le, yardım konserlerinde toplanan paralar vardı ki -Ermiş bazı yardım konserlerinde 120 bin avroyu bulan paranın çuvallarla top­landığını söylüyor- bunlar hiçbir zaman Deniz Feneri’nin hesa­bına yatmadı…

Mehmet GÜRHAN’ın kasasına girdi!..

Deniz Feneri e.V’nin Frankfurt’taki binasında böyle tam üç kasa vardı!..

Berlin paraların peşine düştü, derneğin yöneticilerine hapis cezası yağdırdı.

Peki paraların aktığı Türkiye’de neler oluyordu?

AKP iktidarının verdiği imtiyazla izinsiz para toplayan, ver­gi ödemeyen Türk Deniz Feneri’nin yetkilileri yukarıda anlatı­lanların hiçbirisi yaşanmamış gibi davranıyor, “Almanya’daki der­nekle organik bağımız yok,” söylemiyle halkı kandırmayı sür­dürüyordu…

Ancak ne var ki Alman mahkemesi davanın gerekçeli kara­rıyla Türkiye’deki Deniz Feneri’nin “yüzyılın bağış skandalına imza atan Deniz Feneri e.V’yle bağlantısını ortaya koydu. Ge­rekçeli kararda Alman Deniz Feneri’nin Türkiye’deki Deniz Fe­neri’nin bağımsız bir şubesi olduğu açıklandı.

Böylece bugüne kadar aradaki bağlantıyı ısrarla reddeden Deniz Feneri’nin iddiaları mahkemenin gerekçeli kararıyla res­men yalanlanmış oluyordu!..

Peki Ankara’da Neler Oluyordu?..

Türkiye’yi AKP iktidarı yönetiyordu!.. Almanya’da yer yerinden oynarken, Türk basınının önem­li gazeteleri ayağa kalkmışken, Ankara suspus oturuyordu!..

FENERİN SÖNDÜRDÜĞÜ AMPUL

“… Euro 7’nin kuruluşunun nedeni, sanık Firdevs’i Ermiş’in görüşüne göre, Almanya’da yaşayan Türklere Milli Görüş’ün ve daha sonraları AKP’nin siyasetini aşılamakmış. Şirketler de para kazanmak için kurulmuşlar. Frankfurt am Main’da kurulan şir­ketlerin amacı, elde edilen paralan yıkamaya ve daha sonraları da İslamın yaygınlaştırılmasına yönelikmiş. Bundan herhangi bi­risinin kendine maddi avantaj sağlayıp sağlamadığını bilmiyor­muş, ancak tahmin ediyormuş. Şirket sahipleri, Türkiye’deki ik­tidarla iç içeymişler, Milli Görüş ve AKP’nin siyasetine sıkı sıkıya bağlıymışlar. Soruşturma davası süresince, soruşturmalara defalarca siyasi etki yapmaya, bilhassa Türk hükümeti tarafından, devam etmekte olan tutukluluğa mani olunmaya çalışılmıştır.”

“… 02.02.05 tarihli ‘Empfangsbestaetigung2’ olarak nite­lendirilen alındı belgesinde (Empfangsbescheinigung) herhan­gi bir meblağ yazılı olmamasına rağmen Mehmet GÜRHAN, Firdevs’i Ermiş’ten parayı, Türkiye başbakanına, (2003 yılından bu yana Recep Tayyip Erdoğan) Doğu Asya’daki tsunamiden za­rar görmüş, yardıma muhtaçlara dağıtması için vermek üzere al­dığını tasdik etmiş. Bu konu, sanık Ermiş’in 7. kez ifadesi alı­nırken sorulmuş ve doğruluğu tasdik edilmiştir.”

“… 1982 yılında Türkiye’de kurulan Yimpaş Holding AŞ, dünyanın her tarafında şube şirketler kurmuş ve binlerce yatı­rımcıdan paralar toplayarak zimmetine geçirmiş, Türkiye’de AKP gibi parti ve İslami örgütlerin finansmanında kullanmıştı. Ya­tırım paraları, Almanya’da, burada yaşayan Türklerden top­lanmıştı.”

işte bu üç paragraf Almanya’daki Deniz Feneri e.V’nin id­dianamesinde yer aldı. AKP, Deniz Feneri e.V. davasının Tür­kiye’deki siyasi uzantısıydı…

iktidar bu paragraflarda yer alan iddiaların hepsini yalanladı!..

iktidarın sert tepkisinin ardından Almanya’dan AKP’yi yu­muşatan birkaç açıklama geldi…

ilk önce tercüme hatası denildi; tsunami yardımı için para­nın verüdiği ismin Başbakan değil de Başbakanlık olduğu söy­lendi…

Türk hükümetine yönelik baskı yaptığı suçlaması ise “Kim­se bize baskı yapmadı; Alman yargısına baskı yapılamaz,” şek­lindeki bir cümlelik açıklamayla geçiştirildi…

Tüm bu hengâmenin ortasında sahneye Deniz Feneri e.V’yi söndüren adamlardan Frankfurt Kriminal Polis Şefi Alexander Böhm çıktı!..

Böhm hapis cezalarının açıklandığı karar duruşmasından iki gün önce mahkeme heyetinin karşısına geçti, ilişkiler zincirini -elin­den geldiğince- anlatmaya çalıştı…

“Bu büyük bir bağış skandalı, insanların yardım duygula­rının sömürülmesi söz konusudur. Uluslararası suç ve büyük bir organizasyonla karşı karşıyayız. Türk polisine defalarca kez yazı yazdım ve işbirliği yapmalarını istedim. Bana, ‘Bu konuda uluslararası polisiye işbirliğini gerektirecek bir durum ve olanak yok­tur’ diye cevap verdiler. Bu dava tarikat, siyaset, ticaret bağlantılan olan bir davadır.

Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Eckar Cuntz, İngiliz kıza tecavüz etmekten yargılanan Alman genç Marco Weiss ile ilgili hem Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hem de Adalet Bakam Meh­met Ali Şahin’le görüştü. Almanya’nın Ankara Büyükelçiliği’nce bu iki görüşmenin tutanakları Wiesbaden Eyaleti Kriminal Dai­resi ve Frankfurt Savcılığı’na verildi. Tarih 15 Aralık 2007. Al­manya’nın Ankara Büyükelçisi Eckar Cuntz, Morca Weiss davasını görüşmeye Adalet Bakanlığı’na Bakan Şahin’le görüşmeye gitti. Bakan Şahin, ‘Bizim Deniz Feneri ile Kanal 7 arasında ilişki var mı? Dört tutuklu var, bu iş neden bu kadar uzadı?’ diye sordu. Bunun üzerine Cuntz, ‘Sizden Interpol aracılığıyla Deniz Fene­ri hakkında bilgi istedik, cevap vermediniz,’ yanıtını verdi. Bakan Şahin ise ‘Bilgiyi araştırmamız uzun sürebilir,’ dedi.

Bu görüşmeden önce 22 Kasım 2007’de Almanya’nın An­kara Büyükelçisi ile Başbakan Erdoğan arasında bir görüşme oldu. Bu görüşmeyle ilgili de notum var… Burada Erdoğan’a, Marco Weiss konusu soruldu. Erdoğan buna kısaca cevap verdikten son­ra Deniz Feneri davasıyla ilgili soru yöneltti. Başbakan, Weiss konusuna dair kısa bir açıklama yapmıştır ve daha sonra hemen ardından ve çok fazla düşünmeden, Almanya’daki davayı, Ka­nal 7 televizyon kanalı ile (Deniz Feneri e.V.) aralarındaki iliş­kiyi gündeme getirmiştir. Başbakan her iki mağdurun da aslın­da epey uzun süredir tutuklu bulunduğunu ve bunun ne zaman sona ereceğini de bilmediğini söylemiştir. Başbakan’ın davanın aktüel durumu hakkında bilgili olduğu görülmüştür…”Böhm, Türkiye’den Almanya’ya gönderilen kriptoya göre ko­nuşuyordu. Daha sonra mahkeme heyetine bir fotoğraf gösterdi; bir de video görüntüsü izlettirdi. Fotoğraf, 2002 yılında Euro 7 binasında Başbakan Erdoğan’ın kanalı ziyaretinde çekilmişti. Erdoğan’la Mehmet GÜRHAN’ı birlikte gösteren bir kareydi. Gö­rüntü ise Zekeriya KARAMAN’ın oğlunun düğün videosuydu… KARAMAN’ın da fotoğrafını gösteren Böhm, konuşmasını şöyle sür­dürdü:

“Kendisi dinsel bir cemaat olan İskenderpaşa üyesidir. Bu cemaat siyasi ve ticari bağlantıları çok güçlü bir cemaattir. Mil­li Görüşçü’dür… Erbakan kasasıdır. Erbakan, KARAMAN’a çok güvenir. Eski RP’lidir… 4 milyon 450 bin avro para almıştır ve alındı belgesini hiçbir zaman imzalamamıştır. Ermiş, ‘KARAMAN eşittir Deniz Feneri Türkiye’dir,’ dedi. KARAMAN, Türkiye’deki Deniz Feneri’nin kurucusu ve bir nevi başkanı. Baskından son­ra Şahin KÜSMÜŞ’e ait üç adet telefon ele geçirildi. Birisi Küs-müş’e aitti, şahsi telefon, diğer ikisi Zekeriya KARAMAN’ın hat­tı. Neden KARAMAN’ın Almanya’da telefonları var? Sahibi ya da ortak olduğu şirketler sanıkların yönetiminde ya da ortak olduklarıyla aynı. Sanık Mehmet GÜRHAN’la her hafta çok sayıda telefon görüşmesi yapar. Sık sık Frankfurt’a gelip gider. Kanal 7’de Milli Görüş’ün de hissesi var. Zekeriya KARAMAN’ın oğlu Habip KARAMAN’ın düğününde, Başbakan Erdoğan ve o dönem dev­let bakanı olan şimdiki İçişleri Bakanı Beşir Atalay nikâh şahi­di. Nikâhı İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Kadir Top-baş kıyıyor. RTÜK Başkanı Zahid AKMAN da düğünde. (Meh­met GÜRHAN da bu düğüne gelenler arasındaydı…) Erdoğan’la KARAMAN’ın gelini arasında akrabalık varmış. Gelin, Başbakan Erdoğan’ın gelininin kız kardeşiymiş. KARAMAN ile AKP’li siya­silerin arası çok iyiydi. Bakan Beşir Atalay’a sıkıca sarılıyor, ade­ta hasret gideriyorlardı. Biz Kanal 7’nin Yönetim Kurulu Baş­kanı Zekeriya KARAMAN’ı hiç sorgulamamış olmamıza rağmen140 onun organizasyonun tamamının başı ve bu konuda suça dönük potansiyele sahip kişi olduğunu söyleyebiliriz…”

Alman savcılığının iddianamesine yansıyan cümleler, mah­keme tutanaklarına geçen bu kayıtlar ve kriptolara yansıyan ko­nuşmalar Türkiye’yi, iktidardaki AKP hükümetini işaret edi­yordu…

Mehmet GÜRHAN, davalar başlamadan hapiste yattığı sırada ziyaretine gelen eşine, “Türkiye’dekiler beni ne zaman çıkaracak,” diye boşuna sormayacak; bu olay mahkeme kayıtlarına “Sanık Mehmet GÜRHAN, Türk hükümetinden yardım umdu ama bu yar­dımı göremedi,” cümlesiyle geçirilecekti…

Umduğu desteği bulamayan GÜRHAN, mahkemede susmayı tercih edecek, yine bu durum sanık sandalyesinde oturmayan Tür­kiye’deki isimleri koruma istemine yorumlanacaktı…

Öyle ki, tartışmaların yoğun bir şekilde yaşandığı o günler­de GÜRHAN’ın avukatı mahkeme başkanına, “Türkiye başbaka­nı tek kuruş para almadı,” diyecek, Alman hâkimden hiç bek­lemediği fırçayı yiyecekti:

“Siz burada Türkiye başbakanının müdafaasını yapmak zo­runda değilsiniz. Yoksa sizi avukat olarak mı tuttu?”

Almanya’da neler oluyordu?

Neden her gün gündeme AKP ve Erdoğan geliyordu?..

Bu soruların yanıtlarını vermek için bütünün fotoğrafını çe­kelim; yukarıda genel olarak yazılan ifadelerin ne anlama geldi­ğini, geçmişi hatırlayarak günümüzün penceresinden bir bir ka­nıtlayalım…

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Refah Partisi’nden İstanbul büyükşehir belediye başkanı olmak için ta 1993 ydında İstan­bul’dan Ankara’ya Kanal 7’yi kurma hazırlığı için giderken ya­nında iki isim vardı…

Zekeriya KARAMAN ile Zahid AKMAN…

Biri Deniz Feneri e.V. vurgununun baş sorumlusu, diğeri hak­kında ayrıca soruşturma yapılan kuryesi…

Bu ikilinin Erdoğan’la arkadaşlıkları daha da eskiye daya­nıyordu. Okul yıllarına… AKMAN ile Erdoğan okul arkadaşıydı..

Almanya’daki davadan 13 yıl önce Erbakan’ın üçlüsü İstanbul’dan Ankara’ya Kanal 7’yi kurmak için gidiyordu…

Erbakan’ın en güvendiği isimlerden biri olan KARAMAN, Er­doğan’ın da o tarihte en yakın dostlarından biriydi…

Erdoğan’ın ve partisinin arkasında iki önemli yeşil sermaye grubu vardı…

Yimpaş ile Kombassan…

Kanal 7’yi ve Deniz Fenerlerini harekete geçiren şirketler­di bunlar…

Hem Dursun Uyar hem de Haşim Bayram, istanbul Bü­yükşehir Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan’ı çok seviyorlardı…

Bir de Kanal 7’yi, tabii dostları Zekeriya KARAMAN’ı da…

Almanya’da Euro 7’yi kuran Yimpaşçılar Türkiye’de “ba­kan, milletvekili, belediye başkanı” olacakları günleri bekli­yorlardı…

Yimpaş’ın en önemli iki isminden biri olan Uyas Arslan öyle boşu boşuna AKP’nin kurucuları arasında yer almayacaktı… Şimdi sizi 1993’ten 1998’e götüreceğim… ilişkiler zincirinin en önemli şirketlerinden birisine!..

Yıl: 1998…

İstanbul’da bir şirket kuruluyor…

Adı: Nehir Medya Yayıncılık Filmcilik Tanıtım Sanayi ve Ti­caret AŞ…

Kurucuları:

Beşir Atalay…

Zekeriya KARAMAN…

Zahid AKMAN…

Veli Korkmaz…

Yimpaş Yönetim Kurulu Başkanı Dursun Uyar’ın şirke­ti Atlas&Nehir İletişim AŞ.

1 Aralık 1998’de İstanbul Ticaret Sicili Memurluğuna ya­pılan resmi başvurudaki isimleri görüyor musunuz?

Dört yıl sonra AKP iktidarıyla birlikte devlet bakanı, şim­dinin İçişleri Bakanı Beşir Atalay… Erdoğan’ın ve AKP’nin en önemli destekçisi, Kanal 7’nin Yönetim Kurulu Başkanı, Deniz Fenerlerinin en önemli ismi Zekeriya KARAMAN…

Erdoğan’la birlikte AKP kontenjanından RTUK başkanlı­ğına seçilen, Mehmet GÜRHAN’ın ortağı Zahid AKMAN…

Veli KORKMAZLA, Atlas Nehir İletişim ise ayrı bir vaka…

Biri yeşil sermaye Yimpaş’ın yöneticisi, şimdinin AKP’li Kı­rıkkale Belediye Başkanı Veli Korkmaz….

Aynı Veli Korkmaz, bu ortaklıktan yaklaşık altı yıl sonra 2004 yılında Almanya’da yürütülen soruşturmada karşımıza çı­kıyor. Yimpaş Yönetim Kurulu Başkanı Uyarla birlikte bu ül­kede dolandırıcılık suçlamasıyla aranan Veli Korkmazla ilgili Darmstadt Savcılığı’nın 18 Şubat 2004 tarihli yazısında aynen şöyle deniyor:

“Bu şahıslar (Uyar ve KORKMAZLA birlikte toplam 5 kişi) hak­kında dolandırıcılıktan dolayı Darmstadt Savcılığı tarafından tah­kikat yapılmaktadır. Bunlar savcılık ve aynı zamanda yabancı­lar dairesi tarafından aranmaktadır.”

Aranıyorken Başkan Seçildi!

Korkmaz, o tarihlerde Türkiye’de Kırıkkale belediye başkanı olabilmek için seçim kampanyaları yürütüyordu. Nitekim Kork­maz, arandığı tarihten bir ay sonra, 2004 yerel seçimlerinde AKP’den Kırıkkale belediye başkanı oluyor, Uyar ise Türk yurt­taşı olduğu gerekçesiyle Almanya’ya teslim edilmiyordu.

İsimlerin yanında yer alan Atalay ve AKMAN ‘ın kurduğu şir­kete destek veren Atlas&Nehir İletişim… Bu şirketin Yönetim Kurulu Başkanı Dursun Uyar’dı. Uyar, 31 Aralık 1997 tarihin­de bu şirketin yönetim kurulu başkanlığına seçildi. Atlas&Ne-hir İletişim’in yüzde 99.4 oranında sahibi olduğu ANAR Sosyal Araştırmalar Merkezi Limited Şirketi’nin başındaki isim ise Beşir Atalay’dı.

Bakan Olduktan Sonra Hissesini Sattı!..

Atalay, AKP için kamuoyu araştırmaları yapan şirkette hem yönetici hem de pay sahibiydi. Atalay, ANAR’daki 200 milyon liralık, yüzde 0.4’lük hissesini, 3 Kasım 2002 seçimlerinde AKP tek başına iktidar olunca kurulan 58. Hükümet’te devlet baka­nı olduktan tam 12 gün sonra sattı.

Atalay, 2008 yılında ise içişleri bakanı olarak, Uyar’ın adı­nın geçtiği Yimpaş soruşturmasında, AKMAN’ın adının geçtiği Deniz Feneri soruşturmasında hızlı hareket etmemekle eleşti­riliyordu.

Şimdi Böhm’ün mahkeme salonunda söylediği bir cümleyi bir kez daha hatırlayın!..

“İskenderpaşa cemaatinin siyasi ve ticari bağlantıları çok güç­lüdür…”

10 yıl önce kurulan bir cemaat şirketinde AKP-Yimpaş-Kanal 7-Deniz Feneri buluşuyordu…

Siyasi hareket AKP’nin ticaret ayağı başka bir şirkette daha buluşuyordu:

Yeni Dünya İletişim AŞ’de…

Zekeriya KARAMAN… Mustafa Çelik… İsmail Karahan… Za­hid AKMAN… Mehmet GÜRHAN… Mehmet Akif Beki… Engin Yılmaz…

İlk beş ismi biliyorsunuz… Hem Kanal 7’nin tepe yönetici­leri hem Deniz Feneri e.V’nin Türkiye’deki failleri…

Peki Türkiye’deki Deniz Feneri Derneği’nin Genel Başka­nı Engin Yılmaz’dan önceki isim kim?

Mehmet Akif Beki…

Kanal 7’nin sahibi Yeni Dünya İletişim’in Ankara temsilci­si …

Şimdi ise Tayyip Erdoğan’ın başbakanlık sözcüsü!.. 1971 Bingöl doğumlu Beki, bu hızlı yükselişini neye borç­luydu?..

Kanal 7 Haber Merkezi’nde çalıştıktan sonra 28 Şubat sü­recinde Amerika’ya giden Beki, kanalın Washington temsilcili­ğini yaptı. Ahmet Hakan’ın Kanal 7’den ayrılmasından sonra onun görevlerini devralmak üzere Türkiye’ye döndü. Bir süre sonra da Ankara temsÜciliğine atandı…

2003 yılında yayımlanan Erdoğan’ın Harfleri adlı kitabıyla Erdoğan’ın gözüne girdi…

Nasıl girmesin?..

Beki, kitabında, “Erdoğan’ın Allah’ın Türkiye’ye bir lütfü” olduğunu kutsal işaretlerle anlatmaya çalışıyor; soyunu da Haz-reti Musa’ya götürecek kadar ileri gidiyordu. Beki, eski Müsta­kil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) Başkanı ve AKP Rize milletvekili Ali Bayramoğlu’nun kız kardeşiyle evlendikten 145 sonra yükseliş hızında zirve yapıyordu. 22 Temmuz 2007 se­çimlerinden sonra artık başbakan tasdikli tekzip memuruydu… Şimdi de Böhm’ün bir başka sözünü hatırlayalım:

“Bu dava tarikat, siyaset, ticaret bağlantıları olan bir dava­dır. “

Şimdi gelelim asıl konumuza…

Türk Deniz Feneri’nin AKP iktidarıyla birlikte kazandığı ay­rıcalıklara…

AKP’nin iktidara gelişinin daha ilk ayında İçişleri Bakanlı­ğı, 24 Aralık 2002’de, 25070 sayılı yazı ile Deniz Feneri Yar­dımlaşma ve Dayanışma Derneği’nin kamu yararına çalışan der­neklerden sayılması önerisi ile Danıştay’a başvurdu.

Danıştay 1. Dairesi, Deniz Feneri Derneği’nin durumunun, Dernekler Yasası’nın 58. maddesinde yer alan “bir derneğin kamu yararına çalışan derneklerden sayılabilmesi için en az bir yıldan beri etkinlikte bulunması, amacı ve bu amacı gerçekleştirmek üze­re giriştiği etkinliklerin ülke çapında yararlı sonuçlar verecek ni­telikte ve ölçüde olması gerektiği” yönündeki hükmüne uygun olmadığı gerekçesiyle bu istemi reddetti. Danıştay 1. Daire’nin bu kararı, Danıştay İdari İşler Kurulu tarafından Nisan 2003’te onandı.

Fener İçin Yasalar Değişiyor…

İçişleri Bakanlığı 17 Mart 2004’te Danıştay’a bir kez daha başvurarak Deniz Feneri için “kamu yararına çalışan dernek” öne­risini yineledi. Danıştay 1. Dairesi, ilk kararındaki gerekçeyi öne sürerek bu istemi de reddetti. Bu ret kararı da Danıştay İdari İş­ler Kurulu’nca Temmuz 2004’te onandı.

Deniz Feneri Derneği için “kamuya yararlı dernek” konumunu Danıştay’dan çıkaramayan AKP iktidarı, çareyi Dernek­ler Yasasını değiştirmekte buldu. 2004 sonbaharında AKP ta­rafından Meclis’ten geçirilen ve 23 Kasım 2004’te yürürlüğe gi­ren yeni Dernekler Yasası ile kamuya yararlı dernek konumu ver­me yetkisi Danıştay’dan alınarak, “İçişleri Bakanlığı’nın önermesi ve Maliye Bakanlığı’ndan görüş alınması” koşullarıyla Bakanlar Kurulu’na tanındı.

AKP’nin çıkardığı Dernekler Yasası’nda ayrıca, Danış­tay’ın Deniz Feneri Derneği’ne “kamu yararı” konumu verme­me gerekçelerinden biri olan “derneğin giriştiği etkinliklerin ülke çapında yararlı sonuçlar verecek nitelik ve ölçüde olması” hük­müne de yer vermedi. Bu hüküm yeni yasada “derneğin ama­cı ve bu amacı gerçekleştirmek üzere giriştiği faaliyetlerin top­luma yararlı sonuçlar verecek nitelikte ve ölçüde olması şarttır” tümcesine dönüştürüldü.

Dernekler Yasası’nda yapılan bu değişiklikler de Deniz Fe­neri Derneği’nin önündeki tüm engeller kaldırılmıştı…

Hemen bir ay sonra Bakanlar Kurulu 20 Aralık 2004 tarih ve 2004/8278 No’lu kararıyla bu derneğe “kamu yararı” konu­mu kazandırdı. Böylece Deniz Feneri Derneği, “Yardım Toplama Yasası’na göre izin almadan yardım toplayabilme olanağına” ka­vuştu. Dernek, “veraset ve intikal vergisinden” de muaf kaldı.

Bakanlar Kurulu bununla da yetinmedi. 12 Temmuz 2005 tarih ve 2005/9171 sayılı kararı ile de Deniz Feneri Yardımlaş­ma ve Dayanışma Derneği’ni “izin almadan yardım toplayabilen kuruluşlar” dan saydı.

Böylece yasayı değiştiren AKP hükümeti altı ay içinde der­neği izin almadan her türlü yardım kampanyası düzenleme, na­kit para yardımı alabilme, Hazine arsa ve arazilerini satın alma-

147 da kolaylık, KDV ve vergilerden muaf tutulma gibi özelliklerle donattı…

Başbakan Erdoğan Meclis kürsüsünde derneğe teşekkür edi­yor, Zekeriya KARAMAN’la derneğin açılışlarına katılıyordu.

AKP’li bakanlar da derneğe tam destek veriyor; dönemin TBMM Başkanı Bülent Arınç tarafından derneğe 2007 yılında üstün hizmet madalyası takdim ediliyordu…

Deniz Feneri AKP iktidarı tarafından el üstünde tutulu­yordu!..

El Üstünde Tutulan İsim: Zahid AKMAN…

Erdoğan’ın çok sevdiği bürokratı Zahid AKMAN… AKP kontenjanından RTÜK başkanı seçilen ünlü televiz­yoncu!..

Zekeriya KARAMAN’la Mehmet GÜRHAN’ın şirketlerdeki or­tağı, Kanal 7’nin Türkiye’ye armağan ettiği televizyonların etik komiseri!..

Bakın Böhm, dava süresince bu isim hakkındaki gelişmele­ri mahkeme kayıtlarına hangi ifadelerle geçiriyor:

“17 Temmuz 2005’te RTÜK başkanı oldu. 2003-2005 yıl­ları arasında Mehmet GÜRHAN’la Frankfurt’ta çalıştı. 1998-2006 yılları arasında Kanal 7’nin sunucusu idi. Frankfurt’ta Mehmet GÜRHAN’ın evinde otururdu. Polis kayıtlarına göre 1 Mayıs 2006 yılına kadar Almanya’daki ikamet adresi GÜRHAN’ın evi olarak görülüyor. 19 Şubat 2005 tarihinde Frankfurt’tan Türkiye’ye 500 bin avro para çıkarttı. Bu para gümrüklere beyan edilmeden çı­kartıldığı için kayıtsız. Bu nedenle suç işlenmiştir. AKMAN’a 29 Temmuz 2003’te 25 bin avro, 20 Mart 2004’te 50 bin avro, 30 Mart 2004’te de 64 bin avro olmak üzere 639 bin avro para ödendi. Bu paralar illegal muhasebede, alıcı ve kurye olarak verildi. AKMAN’ın Weiss, Euro 7, Atlas Medya Marketing, Aktif Barter AŞ, Yurt Haber Ajansı, MEPA Medya Pazarlama, Beyaz Hol­ding AŞ, Beyaz İletişim, Reklam Medya iletişim, Atlas Pazarlama şirketleriyle ortaklık bağlan ve ilişkileri var.”

Bir bürokrat için daha ne söylenebilirdi ki? Sayılan şirket­ler Deniz Feneri e.V’nin bağış paralarının akıtıldığı şirketlerdi!..

Asıl önemli olan ayrıntı ise bu şirketlerdeki görevlerini, his­selerini çoğunlukla RTÜK başkanı olduktan aylar, yıllar sonra Mehmet GÜRHAN’a devretmesiydi…

Kanal 7 televizyonu ve “kardeş şirketlerin” ticaret sicilindeki kayıtları, RTÜK Başkanı Zahid AKMAN’ı zor durumda bırakacak bağlantıları belgeliyordu. Yasadaki açık hükümlere rağmen, AKMAN’ın medya alanındaki yöneticilik ve ortaklıklarının sürdüğü ortaya çıkıyordu. Frankfurt Sulh Mahkemesi Ticaret Sicili kayıttan, Mehmet GÜRHAN ile AKMAN’ın, “eşine az rastlanır bir güven ve işbirliği içinde çalıştıklarını” gösteriyordu.

Frankfurt-Main Sulh Mahkemesi Ticaret Siciline HRB 56534 sayısıyla kayıtlı “Weiss Handelsund Investment GmbH” adlı ya­rım milyon avro sermayeli medya şirketinin genel müdürlüğünü üstlenen AKMAN, bu görevini GÜRHAN’a devrediyordu. Bu işlem 2 Kasım 2005 tarihinde ticaret siciline kaydediliyordu. Dolayı­sıyla AKMAN, 4 aya yakın bir süre RTÜK Yasası’nı ihlal ederek başkanlığını sürdürüyordu.

AKMAN’ın, GÜRHAN üe birlikte kurduğu ” European Food & Marketing GmbH” adlı ve HRB 58342 sicil numaralı medya şir­ketindeki genel müdürlük görevini de GÜRHAN’a devrettiği sap­tanıyordu. Bu işlemin ticaret siciline kayıt tarihi 7 Ekim 2005’ti… Söz konusu şirketin adı AKMAN ayrılmadan önce “Atlas Media Marketing GmbH” olarak değiştiriliyordu. AKMAN’ın hisse sa­hibi olduğu bu şirketin yönetimindeki devir işlemi yine RTUK’te-ki konumuyla çelişiyordu.

“Euro 7 Fernseh und Marketing GmbH” adlı ve HRB 55555 sicil numaralı şirketin genel müdürü AKMAN, kayıtlara göre 8 Ara­lık 2005 tarihindeki genel kurul sonrasında bu görevini Mehmet GÜRHAN’a devrediyordu. Ancak bu genel kurulun tarihi ve de­vir işleminin ticaret siciline kayıt tarihi olan 4 Ocak 2006, AKMAN’ın RTUK’teki göreve getirilmesinden 6 ay sonrasına geliyordu.

AKMAN’ın, “European Consulting und Marketing GmbH” adlı ve 100 bin avro kuruluş sermayeli küçük medya şirketindeki genel müdürlük görevini yine GÜRHAN’a devretmek için 2007 yı­lının Mart ayını beklemesi dikkat çekiyordu. Frankfurt Sulh Mah­kemesi Ticaret Sicili kayıtları, 2005 in Temmuz ayından bu yana RTUK başkanı olarak görev yapan AKMAN’ın, 19 Mart 2007 ta­rihine kadar bu küçük medya şirketinin resmen genel müdürü olduğunu belgeliyordu.

RTUK Başkanı Zahid AKMAN, bu şirketlerde aynı zamanda hissedar olarak da yer alıyor ve tüm kayıtlar, yasal sürecin ge­rektirdiği koşulları yerine getirmeksizin RTUK başkanı olarak gö­rev yaptığını gösteriyordu…

Ancak bir şirket vardı ki o karşımıza Deniz Feneri e.V’den sonra Almanya’nın karşılaşacağı “en büyük kooperatif yolsuzluğu” olarak çıkıyordu…

AKMAN’ın GÜRHAN ile yakın işbirliği sadece medya şirketle­ri kurmakla sınırlı değildi. AKMAN, GÜRHAN ile birlikte yönetim kurulu üyeliğini paylaştığı ve daha sonra da iflas ettirilen “Offenbacher und Frankfurter Wohnungsbaugenossenschaft” adlı ve GnR 8206 sicil numaralı konut kooperatifinin yönetiminden, GÜRHAN’la birlikte 25 Temmuz 2006 itibarıyla ayrıldı…

Ayrıldı ama Alman yargısı işin peşini bırakmadı!..

Çünkü ortada Deniz Feneri e.V. kadar büyük bir yolsuzluk vardı… Saf Müslümanlardan Kanal 7’de yayımlanan reklamlar­la ev hayali ile para toplanmış, en az 7.5 milyon avro buharlaş­mıştı!..

Sahnenin baş aktörü bu kez Tayyip Erdoğan’ın bürokratı Za­hid AKMAN’dı…

Bir de hiçbir şirkette eksik olmayan Deniz Feneri e.V. sanığı Mehmet GÜRHAN…

Kısa adı OFWG e.G olan Offenbach&Frankfurt Konut Yapı Kooperatifi’nin kuruluşu da 2000’li yılların başına denk geliyor. Yönetim Kurulu Zahid AKMAN, Mehmet GÜRHAN, yüksek mü­hendis Abdullah Özer ve ekonomist Yasin Özcan olarak sırala­nıyor…

Mehmet GÜRHAN ismi ortaya çıkınca kooperatifle Deniz Fe­neri e.V. arasındaki ilişki kesinleşiyordu…

Ve bu ilişki iddianameye şu cümlelerle yansıyordu:

“… Grabenstrasse’deki gayrimenkul, (gene bağlantılı firma olan) ASSPLAN GmbH şirketiyle, hissesi 200.000,00-250.000,00 avro arasında olmalıymış, başkanı Abdullah Özer’in bulundu­ğu OFWG kooperatifi tarafından satın alınmış. ASSPLAN GmbH şirketi parayı, Weiss Handel şirketinden almış. Gayri­menkulun gerçek değeri 700.000,00 avro imiş.” “Sanık Taşkan ifadelerinde, 2006 yılı Mayıs veya Haziran ayında Ferdinand-Porsche-Strasse’de bir arsanın alındığını açıklamış. Bu arsada, Deniz Feneri e.V. için bürolarının barınacağı bir bina yaptırılmak isteniyormuş. Ancak Deniz Feneri’nin sa­tın almaması gerektiğinden GÜRHAN, arsayı Weiss Handel GmbH şirketinin satın almasını uygun görmüş. Arsanın daha evvelki sahibinin kim olduğunu artık bilmediğini, bu iş için bir emlakçının görevlendirildiğini açıklamıştı. Arsa 140.000,– avro ya da 240.000,- avro karşılığında satın alınmış. Arsanın böyle ucuz olması, orada sadece belli iş yerlerinin yapılabileceğindenmiş. Fiyatının nasıl karşılandığını bilmiyormuş. İnşa edilecek bi­nanın maliyeti 700.000,- avro olarak hesap edilmiş; bu meblağ 500.000,- avro da olabilirmiş. Bu paranın herhangi bir şey kar­şılığında bir banka tarafından finanse edilip edilmediğini de bil­miyormuş. Kendisi, bütün planları yapan ve inşaatı da yapma­sı düşünülen, inşaat mühendisi Abdullah Özerle birlikte İmar ve İskân Dairesi’ne gitmiş ve arsanın satın alınabilmesinde gay­ret sarf etmiş. İnşaatı yapacak inşaat şirketi ile ve inşaatta çalı­şacak gerekli diğer sanatkâr şirketlere teklifler Abdullah Özer tarafından da getirtiliyormuş.” “Aynı dosyada, 15.012.05 tarihli bir kredi mukavelesi bu­lunmuştur.

Krediyi veren kişi Mehmet GÜRHAN, kredi alan da Weiss Investmentund Handels GmbH ve OFWG’dir. Kredi hacmi 25.000,00 avrodur.”

Kredi alan kim? OFWG… Veren: Deniz Feneri e.V..

GÜRHAN hem krediyi verdiği şirketin yöneticisi hem de kre­diyi alan şirketin yöneticisi…

Emlak işleriyle uğraşan kim? Abdullah Özer!..

Zahid AKMAN’ın kooperatifi kurduğu kişi…

Al gülüm ver gülüm!..

Peki bu kooperatif ne yaptı?..

Bir tek konut bile yapmadı!..

Yaptığı tek iş para toplamaktı…

Kooperatifin 1600 üyesi vardı. Bu üyeler adına her yd Alman devletinden Konut Teşvik Primi aldılar. Yetmedi, üyelerden her ay aidatlar topladılar…

Biriken para tahminlere göre 12 milyon avroydu…

Paralar da tanıdık şirketlere aktarılıyordu…

Şirket iflas masasına devredildiğinde bankadaki hesabında kalan miktar yalnızca 500 bin avroydu…

Kooperatif, Alman Enerji Dağıtım Şirketi ile anlaşma yap­tı. Alman şirketi ortada kooperatif olmadığını, asıl amacın para toplamak olduğunu anlayınca suç duyurusunda bulundu…

Ve kooperatif skandalı patlak verdi…

O da ne!..

Deniz Feneri e.V’yle aynı anda soruşturmayı yürüten Frank­furt Savcılığı, kooperatifin hesaplarında en az 8 milyon avro bu­lunması gerekirken sadece 500 bin avro kaldığını gördü…

Mağdurlar birbiri ardına davalar açıyordu. Deniz Feneri e.V. davasında 5 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırılan Mehmet GÜRHAN’la kooperatif yöneticiliğinde buluşan Zahid AKMAN ise Türkiye’de, “Ben kooperatifin fahri üyesiyim,” yalanıyla, Başbakan Erdoğan’ın izniyle oturduğu koltuğunu bırakmıyordu…

Almanya ise üye başına verdiği milyonlarca avronun peşini bırakmıyordu.

Ve AKMAN hakkında, kooperatife para veren üç kişinin şi­kâyeti üzerine, ‘nitelikli dolandırıcılık’ suçlamasıyla Köln Asliye Hukuk Mahkemesi’nde dava açıldı.

Frankfurt Başsavcılığı’nın elinde OFWG kooperatifi aracı­lığıyla 1600 kişiden para toplanmasıyla ilgili yürütülen dokuz kla-sörlük bir soruşturma vardı.

GÜRHAN ve AKMAN ‘ı da içine alan soruşturma tüm hızıyla Berlin tarafından yürütülürken, ilişkiler zincirinin bir halkasını, bu yolsuzluğun nasd yaşandığını, kooperatif mağduru Ömer Özkan tüm içtenliğiyle anlatıyordu:

“Milli Görüşçüler bu kooperatife üye olmamı istediler. Ta­nıdığım Mustafa HASLEBLEBİCİ teklif etti. Ben İhlas, Kombassan ve Yimpaş’la ilgili söylentileri aktarınca, ‘Biz onlardan değiliz, bizim arkamızda Kanal 7 var, Zahid AKMAN da kooperatifimi­zin yönetim kurulunda,’ dediler. Ben hangi Zahid AKMAN, şu televizyonda haber sunan sakallı Zahid AKMAN mı dedim, evet o dediler. Zahid Bey’in ismini duyunca bende bir güven hasıl oldu. iki gün boyunca Kanal 7’yi seyrettim ve gördüm ki yarım saatte bir bu kooperatif için reklam kampanyası var. Bunu gör­dükten sonra bu iş galiba ciddi, öyle ya, koca bir TV kanalı sah­tekârların reklamını yapar mı diye düşündüm ve üye olmaya ka­rar verdim…

Kooperatif yönetimine ilişkin resmi evrak üzerinde Zahid AKMAN’ın da yönetimde yer aldığını gördüm. Onu görünce ta­mam dedim ve bastım imzayı. Üye olurken baştan giriş ücreti diye 274 avro ödedim ki bana verilen makbuz elimde. Akabinde 15 Eylül 2000 tarihinden itibaren her ay 87 avro ödemeye baş­ladım ve bunu aylarca ödedim. Zahid AKMAN ve arkadaşları­nın Yimpaş’la ilgilerinin olduğunu duydum. İşkillendim ve ay­rılmaya karar verdim. Müracaat ettim ve ödediğim paramı geri verin dedim, aldığım cevap param iki sene sonra alırsın oldu. İki sene bekledim ve paramı almaya gittim, ama adres ve tele­fonlarını değiştirdiler. O zaman Kanal 7 ile Deniz Feneri aynı binadaydı. Yimpaş da yanlarındaydı. Zaman içinde başka yer­lere taşındılar. Uzun uğraşlardan sonra yeni adreslerini bulup önce iadeli taahhütlü mektup yazıp cevap vermemeleri halin­de Alman polisine gideceğimi yazdım. Korktukları için olsa gerek beni aradılar ve yeni adreslerine davet ettiler. Paramı iste­dim, para yok, sıraya koyalım, bekle dediler. Tamı tamına 8 yıl­dır sıramın gelmesini bekliyorum, ama ne arayan ve ne de so­ran var. Ortada ev falan yok. Alman hükümeti de galiba bun­ların üçkâğıtlarını anladı ve yapacağı yardımı son anda durdurdu. Bunların paraları da kayıp…”

Unutmadan…

Zahid AKMAN ne söylerse söylesin, AKP iktidarı istediği ka­dar bürokratını korusun, onunla ilgili kesin olan bir şey vardı…

O da, “Almanya’da kalsaydı, bugün her zaman bir halef -selef ve ortaklık ilişkisi içinde bulunduğu Mehmet GÜRHAN ve Firdevs’i Ermiş ile birlikte buraya kadar yazdığım birçok suçlama­dan ötürü sorgulanacağı” gerçeği…

Bu gerçeğin altını da Frankfurt Başsavcılığı Sözcüsü Doris MöllerScheu net cümlelerle çiziyordu:

“Dolandırıcılık ve sahte iflas suçu işlenmiş olduğundan şüp­he ettiğimiz için OFWG’nin eski yöneticileri hakkında soruş­turma açtık. Bu kişiler arasında RTÜK Başkanı Dr. Zahid AKMAN da bulunuyor. Kooperatifte dolandırıcılık suçunu işlediği -dava 2009 yılında görülecek- mahkemede kanıtlanacak olan­lara 5 yıla kadar hapis cezası verilebilir. Kooperatifin kayıtlarında Zahid AKMAN sorumlu yönetici olarak gözüküyor. Haziran 2006’ya kadar da bu görevi sürdürmüş. Bundan dolayı RTÜK Başkanı Zahid AKMAN, Deniz Feneri davasında olduğu gibi koo­peratif davasında da zanlı. Deniz Feneri davasında suçlananlarla kooperatif davasında suçlananlar hep aynı kişiler. Bir de hem De­niz Feneri için, hem de kooperatif için aynı televizyonda, Kanal 7’de reklam yapılmış…”

Bakan Yıldırım’la Kesişen Yollar…

İlişkiler zinciri bitti mi sanıyorsunuz!.. Hayır, bitmedi. Öyle bir isim, öyle bir bağlantı vardı ki! Bu kez karşımıza Meh­met Taşkan’la AKP’li Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın kesi­şen yolları çıktı…

Bağlantıyı kuran isimler Deniz Feneri e.V. hükümlüsü Mehmet Taşkan ile iddianamede adı geçen Mehmet Koç…

Önce Riga’da açık artırma de bir geminin satın alındığını be­lirten Mehmet TAŞKAN’ın olaya ilişkin iddianameye yansıyan an­latımını kısaca hatırlayalım:

“Yanında çalıştığı eski patronu Santour GmbH sahibi Meh­met Koç telefon etmiş ve Letonya’da demirlemiş olan bir fe­ribotun açık müzayede ile satılacağını ve uygun bir fiyatla satın alınabileceğini anlatmış. Koç bu fikri, feribotun birlikte alına­bileceğini, Birindisi-ltalya ile Çeşme-Türkiye arasında çalıştırı­labileceğini ve bilet satışını da Atlas Media Marketing GmbH şirketi üzerinden satılabileceğini düşündüğü için edinmiş. Sa­nık Mehmet GÜRHAN gemiyi 1.15 milyon avro karşılığı müzayede usulü ile almış. Koç geminin kendisine haber verilmeden satın alındığını duyunca çok kızmış. İtalya’da bir aracıdan kendisinin açık artırmayla satılacağından haberinin olduğunu ve bu adamın 120-150 bin dolar aracılık komisyonu istediğini söylemiş ve öden­memesi halinde mahkemeye başvuracağı tehdidinde bulunma­sına rağmen GÜRHAN hiç kabul etmemiş.”

Feribotun alınması önerisinde bulunan Mehmet Koç’un sa­hibi olduğu Santour GmbH, Türkiye Denizcilik İşletmeleri’ne ait Ankara feribotunu 28 Mayıs 2003 tarihinde ihalesiz olarak ki­ralayan şirketti…

Ulaştırma Bakanı Binalı Yıldırım’ın çocukları Erkan ve Bahar Büşra Yıldırım İtalya’da açık artırmaya çıkan bir feribotu 445 bin avroya satın almışlardı. Yıldırım kardeşler gemiyi alabilme­leri için eksik kalan 200 bin avroluk kısmı Santour adlı şirketten “borç” almışlardı. Koç, bu paranın ileride satılacak biletlerin kar­şılığı olarak verildiğini açıkladı.

Ankara feribotunu ihalesiz alan, ulaştırma bakanının ço­cuklarına “borç” veren Santour’un kardeş şirketi ise Sancak Li-ne’dı. Binali YILDIRIM da bu şirkette bir dönem genel müdür ola­rak görev yapmıştı.

Denizcilik İşletmeleri’nden devlete ait feribotu ihalesiz ki­ralayan, Deniz Feneri sanıklarına feribot alınması için aracılık eden Mehmet Koç bir anlamda Yıldırım’ın eski patronuydu.

Tartışmaların odağındaki isim Bakan Yıldırım, Mehmet Koç’un şirketiyle bağlantısı olmadığını açıkladı, kendisinin geç­mişte -bakan olmadan önce- Gayret Denizcilikte çalıştığını be­lirtti. Bakan Gayret Denizcilikte çalışmıştı ancak görev yaptığı diğer şirketi unutmuştu!..

YILDIRIM’ın Sancak Line’ın Genel Müdürlüğü’nü yaptığı, bu şirketin Mehmet Koç’un yönetimindeki Santour’un kardeş şir­keti olduğu ortaya çıktı.

Oltaya çıkmakla kalmadı, YILDIRIM’ın siyasete atılmadan önce 2002 yılı başında Santour Genel Müdürü Mehmet Koç’la birlikte, Almanya’daki Türk gazete bürolarını gezerek Türk işçilerinin yur­da dönüşte denizyolunu kullanması için kampanya yaptığı bel­gelendi. Koç’la Yıldırım’ı yan yana gösteren fotoğraflar gazete­lerde çarşaf çarşaf yayımlandı…

Tesadüfler bitmiyor ki!..

Tutuklandığında Deniz Feneri e.V’nin başkanı Mehmet Taş­kan o yıllarda Santour şirketinde çalışıyordu!..

Yani Binali YILDIRIM’ın oğlu Erkan Yıldırım’a borç veren şir­kette!..

Erkan YILDIRIM’ın Derin Denizcilik şirketiyle, Santour’un kar­deş şirketi Sancak Line İstanbul’da Altunizade’de aynı adreste bulunuyordu…

Binali Yıldırım’ın eskiden genel müdürlüğünü yaptığı San­cak Line ile Mehmet TAŞKAN’’ın müdür yardımcılığı yaptığı San­tour’un ilişkisi, firmanın kendi internet sitesinde şu cümlelerle anlatılıyordu:

“Santour GmBH, 1999 yılında, turizmde faaliyet göstermek üzere Frankfurt’ta kuruldu. Kuruluşundan kısa bir süre sonra İtalya-Türkiye arasında faaliyet gösteren Sancak Line firmasının Avrupa genel bilet satış acenteliğini aldı. Santour GmBH’nin plan­lı ve verimli çalışmaları sayesinde, Sancak Line 2000 yılı yaz se­zonunda, yeni kurulmasına rağmen bu hatta faaliyet gösteren fir­malar arasında yolcu ve araç taşımacılığında, gemi doluluk ora­nı olarak birinci sıraya yerleşmiştir. 2005 yılı sezonunda Sancak Line’a ait yenilenen Sancak 1 gemisi ile sezona çok iyi hazırla­nan Santour, ‘Tatil Gemide Başlar’ sloganı ile yoluna devam et­mektedir…”

Kısacası Mehmet TAŞKAN’ın Deniz Feneri e.V’de 4-5 aylığı­na da olsa başkan olması tesadüf eseri değildi!..

Birbiriyle iç içe girmiş ilişkiler zincirinin halkaları, isimleri birbirine bağlıyordu.

Türkiye’nin en köklü partisi CHP’nin önemli ismi İstanbul milletvekili ve Grup Başkanvekili Kemal KILIÇDAROĞLU’nun, “2000 yılının başında Deniz Feneri’nin finansal ilişkilerini kro­ki halinde dosyalayan emniyet raporu” ile “Kanal 7 ve yönetici­leri hakkındaki SPK raporu”nun sümenaltı edildiğini söyleme­sine AKP iktidarı ne yanıt verdi?..

Koca bir hiç!

Çünkü AKP iktidarının işi gücü 29 Mart 2009 yerel seçim­lerinde eski oy oranını korumaktan ibaret!..

Öyle ki başkan aday adaylarının bazılarının Deniz Feneri’yle yıllar öncesine dayanan ilişkileri var…

Tekel’in Bitlis Sigara Fabrikası yerleşkesindeki eski işçi ye­mekhanesini Bitlis Deniz Feneri Derneği’ne sudan ucuza depo olarak tahsis eden kişi Sigara Sanayi İşletmeleri ve Ticareti AŞ Genel Müdürü Ahmet Eray Atay’dı… Atay, 2009’daki yerel se­çimler için AKP Malatya Belediye başkanı aday adayı oldu.

Fabrikanın İdari İşler Şefi İsa HASPOLAT deponun kiralan­masını ifadesinde nasıl anlatmıştı?

“2005 yılında müdür vekili idim. Ağustos ayıydı. Vali, be­lediye başkanı, jandarma komutanı, Bitlis milletvekili, Bitlis De­niz Feneri Derneği başkanı fabrikamıza geldiler. Önceden ha­ber verilmişti. Eski yemekhaneyi görmek istediler. Yemekhaneye gittik, salonu beğendiler. Derneğin malzemelerinin geçici ola­rak konulmasına uygun olduğunu söylediler. Bir ay, yani ramazan ayı içinde malzemenin burada durmasını, bilahare boşaltılaca­ğını bana vali ve milletvekili söyledi.”

Peki Bitlis milletvekili kimdi? AKP’li Vahit KİLER! Dernek başkanı kimdi? Kiler’in bacanağı Vahit YETİŞKİN!..

AKP’nin Mamak belediye başkan aday adayı, Deniz Fene­ri Derneği’nin kurucularından Yakup ERİKEL kimin özel hukuk danışmanıydı?

Eski TBMM Başkanı Bülent ARINÇ’ın…

Fazilet Partisi Ankara 11 Başkan Yardımcılığı görevinde bu­lunan ERİKEL çeşitli il ve ilçelerde müftülük yapan bir isimdi!..

Berlin Daha Ne Yapacaktı ki?

Almanya 2004 yılından bu yana AKP iktidarına yakınlığıy­la dikkat çeken İslami sermayeyi ve isimleri sorguluyordu. İlk önce yeşil sermaye Yimpaş’ı mahkûm eden, Deniz Feneri e.V. yöneticilerini tutuklayan ve son olarak da Kanal 7 INT’i kapatan Ber­lin, RTÜK Başkanı AKMAN hakkında da kooperatif yolsuzluğu iddiasıyla dava açıyordu.

AKP iktidarı ise Yimpaş’ın sahibi Uyar’ı Almanya’ya Türk yurttaşı olduğu gerekçesiyle iade etmiyor, Deniz Feneri’ne kamu yararına çalışan dernek statüsü vermek için yasa çıkartıyor, Ka­nal 7’nin eski yöneticilerine kamuda üst düzey görev veriyordu.

AKP iktidarının kamuoyunun baskısıyla talep ettiği Deniz Feneri e.V. dava dosyası bu satırların yazdığı gün bde hâlâ Tür­kiye’ye ulaşmazken, Berlin’in ardı ardına açtığı soruşturmalar son­rası ortalığa saçılan ilişkiler zinciri, Türkiye ile bire bir bağlan-tdı şirketler ve isimlere yönelik soruşturmalara Ankara sessiz ka­lıyordu…

Ankara’nın neden sessiz kaldığını ise Tayyip ERDOĞAN’ın eski çalışma arkadaşı, başbakan yardımcısı eski AKP’li bakan Ab-düllatif Şener, Türkiye’nin gözünün içine baka baka tek bir cüm­leyle özetliyordu:

“Başbakan ve iktidardaki bazı önemli isimler Deniz Feneri’nde adı geçenlerle iç içe…”

SON SÖZ..

Tarih: 17 Eylül 2008…

Yer: Frankfurt Eyalet Yüksek Mahkemesi, 26. Büyük Ceza Dairesi…

Konuşan: Mahkeme Başkanı Hâkim Dr. Johann Müller…

“Deniz Feneri e.V. Almanya’da yaşayan Türkleri dolan­dırmak için kurulmuş bir organizasyondur. Baştan beri insan­lara yardım etmek gibi bir niyetleri yoktur. Toplanan parala­rın ne yapılacağı Türkiye’de belirleniyordu. Hiyerarşinin üst ka­demeleri, talimat verenler ve asıl suçu işleyenler Türkiye’de. Arka planda Zekeriya KARAMAN, İsmail Karahan, Mustafa Çelik, Ha­run KAPIYOLDAŞ ve Zahid AKMAN var. Türkiye’deki Deniz Fe­neri ile Almanya’daki Deniz Feneri e.V. aynı sistemle kurul­muştur. Asıl suçlular Türkiye’de olduğu için Almanya Deniz Fe­neri davasındaki cezalar düşük tutulmuştur. Burada dolandı­rıcıların basit bir eylemi söz konusu değildir. Siyasi ve İslami bir ideoloji vardır…”

Müller bu sözlerinin ardından Mehmet GÜRHAN’a 5 ile 10 ay, Mehmet TAŞKAN’a 2 yıl 9 ay, Firdevs’i Ermiş’e 1 yıl 10 ay hapis cezası verildiğini açıkladı…

Bir gün sonra Türkiye’deki gazetelerin başlıkları şöyleydi:

“Şimdi Sıra Türkiye’de!”

Tarih: 25 Kasım 2008…

Frankfurt Mahkemesi bu kez davanın gerekçeli kararını açık­lıyor…

Yukarıda yazılı isimleri tutanakta küçük harflerle kodlayarak, Türkiye’deki failleri tüm dünyaya ilan ediyor…

“Benzersiz yolsuzluğun arkasında muhafazakâr-İslami bir çevre ve onun televizyonu Kanal 7 bulunuyordu. Deniz Fene­ri e.V. 5 yılda en az 28 bin 836 bağışçıdan 41 milyon 423 bin 158 avro bağış topladı. Mehmet GÜRHAN bağlayıcı kararları, Türki­ye’deki faillerle görüş alışverişinde bulunarak aldı. Deniz Feneri e.V’ye ait Avrupa genelindeki 14 ayrı banka hesabından 16 mil­yon avroyu aşkın para nakit olarak çekildi. Bu paraların önem­li bölümü kuryelerle Kanal 7 televizyonunun İstanbul’daki bü­rolarında bilinen şahıslara teslim edildi. En az 14 milyon avro yardım amaçlı kullanılmadı. Deniz Feneri e.V. fiilen mevcut de­ğildi, bağış olarak toplanan paralar Almanya’da şirket kurmak amacıyla kullanılıyordu. Bu da dolandırıcılık kapsamına giriyordu. Türkiye’deki Deniz Feneri’ne yapılan bağışlar ise Almanya’da­ki resmi ve gayri resmi muhasebe kayıtlarında görülmüyordu!…”

Yeni bir umutla bazı gazeteler yine aynı mesajla çıkıyordu: “Şimdi sıra Türkiye’de!..” O sıra bir türlü gelmiyordu…

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın hal ve tavırları, siyasi partile­rin basın açıklamalarında oğlu Burak Erdoğan’ın bile kurye ola­rak suçlandığı bu davanın Türkiye ayağındaki halkanın kopma­sına izin vereceğe benzemiyordu…

Çünkü bu örgütlenmenin temelinde Almanya’da kamu ya­rarına faaliyet gösteren örgüdere ödenen ve sabıka kayıtlarına geçmeyen “tövbe parası” elenen para cezasına bile göz dikip, aca­ba bu paraya da konabilir miyiz derdine düşen dinci sömürü ya­tıyordu.

O dinci sömürünün aktörlerinden Frankfurt’ta hapis yatan Mehmet GÜRHAN’a Başbakanlıktan sürekli basın kartı almak için büe başvuruda bulunabiliyorlardı. Euro 7’deki maaşı dışında Al­manya’daki işleri için Mehmet GÜRHAN’a 9 bin avro danışman­lık maaşı bağlayan Erdoğan’ın dostu Zekeriya KARAMAN’ın ar­kadaşlarıyla birlikte kurduğu Deniz Feneri’nden 135 bin avronun aktığı- Yurt Haber isimli kuruluş Mehmet GÜRHAN adına Baş­bakanlığa başvuru gücünü nereden alıyordu?

Bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nde adalet ba­kanlığı yapan kişinin, “Bana ne Deniz Feneri’nden!” demesin­den mi?

Yoksa Kuran ayetleriyle para toplayan yeşü sermayeye mil­yarlarca avro veren saf Müslümana, “Parayı verirken bana mı sor­dun!” diyen bir başbakandan mı?

Böyle bir zihniyede Deniz Feneri davasının Türkiye ayağından mahkûmiyet çıkabilir mi?..

Yüzyılın Yolsuzluk Oyunu bu kör zihniyeti tersine çevirebilmek için kaleme alındı.

Sahi!

Türkiye’de bağımsız savedar hâlâ nefes alıp veriyor, değil mi!..

DÜNDEN BUGÜNE İLİŞKİLER AĞI

12 Eylül 1980

Askeri darbe…

Tayyip Erdoğan Milli Selamet Partisi (MSP) İstanbul Gençlik Kolları Başkanı.

1982

Yeşil sermaye şirketi Yimpaş, Dursun Uyar tarafından kuruluyor..

Erdoğan özel sektörde yönetici…

1983

Refah Partisi (RP) kuruluyor. 1984

Erdoğan, RP Beyoğlu ilçe Başkanı.

1985

Tayyip Erdoğan, RP İstanbul il başkanı ve RP MKYK üyesi. 1988

Almanya’daki Yimpaş şirketi kuruluyor…

Aynı yıl Kombassan faaliyetlerine başlıyor… Şirketin başında Haşim Bayram bulunuyor.

1993

Zahid AKMANın o yıllarda çekilmiş fotoğrafı

•          RP İstanbul il Başkanı Erdoğan, bir televizyon kanalı (Kanal 7) kurmak için Ankara’ya gidiyor. Yanında, daha sonra Deniz Feneri’nin Türkiye’deki failleri olacak Zekeriya KARAMAN ve Zahid AKMAN bulunuyor. Bağış paralarının akacağı Yeni Dünya İletişim AŞ kuruluyor…

1994

Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçiliyor.

Erdoğan’ın o dönemki lideri Erbakan’a göre “cihadın sesi” Kanal 7 kuruluyor… Kanal 7’nin kuruluşunda Haşim Bayram büyük rol oynuyor. Almanya’da camilerde bu kanal için para toplanıyor.

1995

•          Almanya’da kurulan Media 7, Kanal 7INT logosuyla yayına başlıyor…

1997

28 Şubat süreci yaşanıyor…

RP’nin kapatılması olasılığına karşı FP kuruluyor.

Erdoğan ve Melih Gökçek, Dursun Uyarla birlikte Almanya’daki bir etkinliğe katılıyor. Şeriatçı sloganlar -atılıyor, Kanal 7 naklen yayınlıyor…

Erdoğan Siirt’te o ünlü şiiri okuyor

1998

RP kapatılıyor…

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin reklamlarıyla beslenen Kanal 7’de Deniz Feneri doğuyor…

AKP iktidarında bakan olacak Beşir Atalay, belediye başkanı olacak Veli Korkmaz, RTÜK başkanı olacak Zahid AKMAN, Dursun Uyar ve Tayyip Erdoğan’ın akrabası Zekeriya KARAMAN aynı şirkette yönetici olarak buluşuyorlar…

1999

•          Erdoğan 4 ay cezaevinde yatıyor.

Bu sefer Almanya’daki Kanal 7 INT’te Deniz Feneri e.V doğuyor.

Almanya’daki Yimpaş şirketinde müdürlük yapan Mehmet GÜRHAN dernek başkanlığını üstleniyor…

2000

• Almanya’da Kanal 7 INT adıyla yayın yapan Media 7, Euro 7 oluyor. 10 milyon avroluk sermayeyi Yimpaş veriyor. Şirketin genel müdürlüğünde Zahid AKMAN, Faik Gürler (Dursun Uyar’ın bacanağı), Mehmet GÜRHAN sırayla görev yapıyor. Kanal 7’nin binasını da Yimpaş temin ediyor…

I

2007’de hısım olacaklardı. 1993te Kanal /’yi kurmak için Ankara’ya Erdoğan’la giden Zekeriya KARAMAN, 20001i yıllarda Almanya’da Mehmet GÜRHAN’la şirketler kuracaktı.

ERDOĞAN ile yolunu ayırdığı Erbakan arasındaki’ soğukluk fotoğrafa bile yansıyor…

2001

HİKMETYAR’ın dizinin dibine çöken Erdoğan’ın fotoğrafı, gündeme bomba gibi düşüyor. AKP iktidarı sırasında fotoğrafı basan gazete el değiştirerek. AKP yanlısı oluyor.

JLt

Fazilet Partisi’nin kapatılması sürecinde, Milli Görüş ikiye bölünüyor.

ilk önce Kutan önderliğinde Saadet Partisi kuruluyor. Sonra kendisine “yenilikçiler” adını verenler Erdoğan önderliğinde AKP’yi kuruyor.

Yimpaş’ın kurucuları arasında yer alan İlyas ARSLAN AKP’nin de kurucuları arasında…

2002

Mehmet GÜRHAN ile ilişkisi olduğunu reddeden Tayyip Erdoğan’ın, 2003’te GÜRHAN’la çekilmiş bu fotoğrafı yıllar sonra ortaya çıkacaktı…

AKP tek başına iktidara geliyor.

Yimpaş’ta yönetici olarak görev yapan isimler bakan, milletvekili, il genel meclisi üyesi oluyor.

2003

Erdoğan, Mehmet GÜRHAN’ı Almanya’da genel müdürlüğünü yaptığı Euro 7’de ziyaret ediyor…

Erdoğan, Başbakan oluyor…

2004

Almanya’da, Mehmet GÜRHAN hakkında kara para aklama suçlamasıyla yürütülen ilk soruşturmada takipsizlik kararı veriliyor…

Yimpaş yöneticisi Veli Korkmaz Alman polisi tarafından dolandırıcılık suçlamasıyla arandığı sırada AKP’den Kırıkkale Belediye Başkanı seçiliyor…

AKP hükümeti, yaptığı yasa değişikliğiyle Türkiye’deki Deniz Feneri’ne kamu yararına çalışan dernek statüsü kazandırıyor. Deniz Feneri, izin almadan para toplama yetkisi ve vergi muafiyeti kazanıyor…

2005

Yimpaş ve AKP’nin kurucularından İlyas ARSLAN’ın cenazesinde Dursun Uyar. Mehmet Ali Şahin ve Abdullah Gülle sal tutuyor.

Tayyip Erdoğan’ın okul arkadaşı. GÜRHAN’ın ise iş ortağı olan AKMAN. RTÜK başkanı oluyor.

Almanya nitelikli dolandırıcılık suçlamasıyla Yimpaş’ın patronu Dursun Uyar hakkında Interpol kanalıyla uluslararası yakalama kararı çıkarıyor. AKP hükümeti, Türk yurttaşı olduğu gerekçesiyle Dursun Uyar’ı Almanya’ya teslim etmiyor.

Zahid AKMAN RTÜK başkanı oluyor. Erdoğan’ın yakın arkadaşı Zahid AKMAN, Almanya’da Deniz Feneri e.V’ye akan bağış paralarıyla kurulan şirketlerdeki hisselerini, Deniz Feneri e.V davasının bir numaralı sanığı Mehmet GÜRHAN’a devrediyor.

Almanya’da hakkında soruşturma açılan Yimpaş, saf Müslümanların parasıyla kurulan şirketlerin battığını açıklıyor.

2006

Mehmet GÜRHAN, Deniz Feneri e.V’nin başkanlığını bırakıyor. Görevi Mehmet Taşkan alıyor… GÜRHAN, Euro 7’nin genel müdürlüğünü yapıyor.

2007

25 Nisan 2007’de Frankfurt’ta Deniz Feneri e.V’ye ve Euro 7’ye Alman polisi baskın düzenliyor. Mehmet GÜRHAN, Mehmet Taşkan ve Firdevs’i Ermiş tutuklanıyor. Yıllardır saf Müslümanlardan toplanan bağış paralarıyla şirketler kurulduğu, gemiler alındığı ve paraların Türkiye’ye akıtıldığı ortaya çıkıyor.

Ermiş, mahkemedeki ifadesinde “Kurulan şirketlerin amacı Milli Görüş ve AKP siyasetini aşılamaktı” diyor. Mehmet GÜRHAN ise susma hakkını kullanıyor.

AKP, ikinci kez tek başına iktidar oluyor.

Mehmet GÜRHAN, Zekeriya KARAMAN’ın bilgisi dahilinde Deniz Feneri e. V’ye akan bağış paralarıyla 1 milyon 100 bin avroya gemi satın alıyor. Mehmet GÜRHAN hapisleyken, Euro 7’ye ait olan gemi Haydarpaşa’ya I demirliyor. Skandal ortaya çıkınca gemi satılıyor, milyonlarca avronun akıbeti ise bilinmiyor.

2008

Deniz Feneri e.V davasında üç isim Almanya’da tutuklanıyor. Alman savcılığının iddianamesinde AKP hükümetinin bu davada sanıklar için siyasi baskı yaptığı yazıyor…

Mahkeme gerekçeli kararında asıl faillerin Türkiye’de olduğuna işaret ediyor. Sözü edilen faillerin, Kanal 7’nin tepe yöneticileri Zekeriya KARAMAN, İsmail Karahan, Mustafa Çelik, Harun KAPIYOLDAŞ ile RTÜK Başkanı Zahid AKMAN olduğu açıklanıyor…

Almanya Kanal 7 INT’in yayın faaliyetini durduruyor.

Almanya’daki tutuklamaların ardından, AKP hükümeti aylar sonra, esas olarak Türkiye’yi ilgilendiren dava dosyasını nihayet Alman makamlarından istiyor.

Deniz Feneri e.V’nin yöneticilerine Alman mahkemesince ceza yağdırılıyor!

Mehmet GÜRHAN Mehmet Taşkan Firdevs’i Ermiş 5 yıl 10 ay  12 yıl 9 ay ”  1 yıl 10 ay

Alman mahkemesinin “asıl failler Türkiye’de” saptamasının ardından neler oluyor?

OCAK 2009

“Yürüyerek alınmaya gidilse şimdiye kadar gelirdi” denen dava dosyası, hâlâ gelmiyor.

30 yıldır aynı ilişkiler ağı içerisinde bulunan bu tarikat-ticaret-siyaset zincirinin aktörleri, hiçbir şey olmamışçasına, hâlâ beraber yürüyorlar bu yollarda…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir