YAŞLANDIKÇA HAYAT NEDEN ÇABUK GEÇER
7 Ekim 2017
HANEFİ YOLDAŞ (GİZLİ ÖRGÜT NASIL ÇÖKERTİLİR)
7 Ekim 2017

YENİ ORTAÇAĞ

Yeni Ortaçağ: Organize sistemlerin ortadan kalkması, her türlü merkezin yok olması, kaypak dayanışmalar, kararsız ve bulanık bir ortam.

 

ü  Belirginsizlikler,Her türlü otoriteden yoksun biçimde büyüyen gri alanlar.

ü  Mafya ve çürümüşlüğün gittikçe egemen olduğu bir düzen.

ü  Mantığın ilkel ideolojiler önünde gitgide zayıfladığı bir dönem.

ü  Kriz, sarsıntı, spazm gibi olayların günlük dekorun birer parçası haline geldiği bir dünya.

ü  Belirli bir düzenden çıkıp, analiz kabiliyetimizi ve icra yöntemlerimizi gittikçe tesirsiz kılan ve nüfuz edilemeyen birçok alan ve şirket.

   

İşte bütün bu olaylar, tespitler ve teşhisler bizi bu tabiri kullanmaya itiyor.

v  Tarih
bir trajedi midir, bilmiyorum ama öyle olmaması için öyleymiş gibi davranmak
gerektiğine inanıyor ve dünya kamuoyunu, büyük bir hızla üzerine çökmekte olan
bu tehlikeye karşı uyarıyorum.
KAOS KITASI
Berlin Duvarı’nın
yıkıldığı günün ertesi gazetelerde çıkan bir yazımda “benim çocuklarım
Avrupa’da artık harbi değil, harpleri yaşayacaklar” diye yazdığım için ne çok
alaycı ve aşağılayıcı tenkit almıştım.
Avrupalıların “bir
tehdit altında ama riski olmayan bir dünyadan, tehdidi kalmamış ama riskli bir
dünya
” dönemine girdiğimizi anlamaları için acaba daha kaç yıl geçmesi
gerekecek? Düzensizliği meydana getiren çok sayıda unsur var. Felaketlerin
hepsi  tabii ki aynı anda gelmeyecek, pek
çoğu mantıksal bir zincir gibi belki birbirine bağlanmayacak ama geleceği
tehdit ederek ve asgari bir düzen ümidini ortadan kaldırarak bizi yeni bir
ortaçağa taşıyacak. Öyle bir ortaçağ ki milliyetçilerin değil, kabilelerin
egemen olduğu bir ortaçağ; toprak, kan ve kimlik sorunlarının yeniden gündeme
geldiği bir ortaçağ. Çekler, Valonlar, Flamanlar, Slovaklar, Moldovlar,
İskoçlar, Ermeniler, Katalanlar. Çekoslovakya’nın Çek ve Slovak diye
bölünmesinden sonra Belçika’nın yakın bir gelecekte Valon ve Flaman diye
bölünmesinin gündeme gelmeyeceğini kim garanti edebilir? İtalya’nın Kavur
Destanı’nı tersine çevirerek çok daha alışkın olduğu devletin altında İtalyan
milleti yerine İtalyan Devletleri altında tek millet sistemine geri dönmesi
daha muhtemel görünmektedir. İskoçlar, Katalanlar, İrlandalılar, Basklar ve
hatta Korsikalılar yeniden gündeme gelecektir.
Batıya ilaveten Doğu
Bloku da yıkılan duvar için duydukları sevinç ve coşkudan bugün tam bir
ümitsizlik noktasına gelmişlerdir. Yıkılan duvar bugüne kadar onlara sadece
karaborsa, dolara ulaşma yarışı, daha çok yokluk ve Marx’ın hiç düşünemediği
bir hakim sınıfın yaratılmasını, yani mafyayı getirdi. Çok daha erken bir
tarihte hazırlıklarına başlayıp yine de bir sanayi alt yapısı ve geleneği olan
Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve Polonya dışında hiçbirinin başarı umudu
kalmamıştır. Şimdi bütün bunlara ilaveten her ülkenin nispeten nasibini alacağı
bir başka tehlike tüm ülkeleri büyük bir sıkıntı ile karşı karşıya bırakmıştır.
Bu sorunun adı göçtür. Fransa 30 yıl önce bir milyon Cezayir kökenli Fransız’ı
özümlemiş ve yılda ortalama yüz bin kaçak göçmeni özümlemeye çalışırken;
Almanya’nın bir anda 17 milyon Doğu Almanı özümlemesi ve her yıl en az iki yüz
bini Yugoslav olmak üzere beş yüz bin göçmen ile baş edebilmesi gerekmektedir.
Olay sadece Almanya
aile de sınırlı değildir. Almanya Polonyalı göçmenlerden korunmaya çalışırken,
Polonya Romenlerden, Romanya ise Ruslardan korunma gayreti içindedir. Bütün
bunlara ilave olarak bugüne kadar göç alan değil göç veren İtalya, Portekiz ve
İspanya gibi ülkeler de çok ciddi bir göç sorunu ile karşı karşıyadır.
Göçmenlerle ilgili idari, yasal ve kültürel hiçbir tedbiri olmayan bu üç ülke
bilhassa Kuzey Afrika Ülkeleri’nin Avrupa için ilk basamakları haline gelmiş durumdadır.
Komünizmin
yıkılmasından üç yıl sonra Avrupa barışından hala söz etmek mümkün değildir.
Tam aksine Avrupa Topluluğu gibi sözde barışın garantörü bir topluluğun mensubu
Yunanistan’da 1992 yılı Aralık ayında nüfusunun yüzde onuna yakın bir kalabalık
sokaklara dökülüp savaş çığlıkları atmakta ve bunu bir hudut ihtilafı için
değil sadece Makedonya gibi bir kelime yapabilmektedir. Bunu istisnai bir
örnek   gibi görürsek çok yanılırız. Bu,
ortamın bir yansıtıcısıdır. Bugün Alman aydınları ciddi olarak ülkelerindeki
demokrasinin geleceğinden endişe etmektedirler. İtalya’nın  kuzeyi Güney İtalya’dan “kötü yabancıların
ülkesi” diye söz etmektedir. İskoçya asırlar sonra Londra’ya çok acımasızca
yüklenmeye başlamıştır. Macaristan’da
iktidardaki parti kendi içinde Hıristiyan Demokratlar ile Irkçı
Milliyetçiler diye ikiye bölünmüştür. Belçika’da Flamanlar yalnız kalmayı hayal
ediyorlar. Yepyeni bir Avrupa ortaya çıkıyor. Yarım yüzyıl boyunca barışı
garanti eden bir tabu yok yoldu. Şimdi hudutların tekrardan tartışılabilir ve
ihlal edilebilir oldukları gündemde. Herkes bunun bir yün örgü gibi olduğunu ve
herhangi bir yerinden sökülürse çorap söküğü gibi gideceğini çok iyi biliyor.
Avrupa bu durumda sökükleri önlemek için bir çerçeve ve bir yöntem geliştirmek
yerine gerçeklerden kaçmayı ve devekuşu gibi kafasını toprağa gömmeyi tercih etmiştir.
Avrupa eskiden tehdit
altında olan ama risksiz bir ülkeyken bugün
tehditlerden arınmış riskli bir kıta haline gelmiştir. Ortak
birleştirici, dayanışma unsuru olan komünizm artık yok. Dediğimiz gibi tabu
yıkıldı. Peki acaba bu tabunun yerini İslam alabilir mi? Hayır alamaz zira
bugünkü İslam Dünyası homojen, tek vücut ve tek sesli değildir. İslam
Dünyasının iktidarını ele geçirmeye çalışan ve batıya Stalin yönetimindeki
Sovyetler Birliği’ni hatırlatan bir İran kabusunun hemen yanı başında, Avrupa
Kıtası’na daha yakın, Orta Doğunun en güçlü İslam Ülkesi bulunuyor. Bu ülke
Türkiye’dir. Batının ne yazı ki yeterince tanımadığı bir dost olan Türkiye
yıllarca NATO’nun içinde Sovyetler Birliği’ne karşı en güvenilir hudut bekçisi
olmuş, körfez savaşında da batı ile yaptığı dayanışma sayesinde o zaferin
anahtarı olmuştur. Şimdilerde ise Sovyetlerden dağılan Müslüman ve Türk asıllı
yeni cumhuriyetlerde İran’ın bütün gayretlerine karşın yine Türkiye ağır
basmaktadır. Türkiye’yi bir İran veya bir Suudi Arabistan ile bir tutmak asla
mümkün olmadığına göre Avrupa için “birleştirici tabu”nun da İslam tehlikesi
olması mümkün değildir. Etrafında birleşilen bir ortak tehlike yokluğu
Avrupa’ya belirsizlikleri getiriyor. Zira artık Avrupa’nın ekonomik, politik ve
stratejik haritaları üst üste oturmuyor. Ekonominin en büyük gücü Almanya
aslında stratejik olarak henüz çekinilecek bir güç değil. En büyük askeri güç
olan Rusya ise ekonomik olarak iflasın, politik olarak belirsizliklerin ülkesi.
İngiltere ekonomik gücünden çok askeri gücü ile ön planda. Bir karmaşalar ve
çelişkiler kıtası Avrupa’da yeni şehir/kent ülkeler, ulus/devletler ve bir
millet ile onun devletleri şeklinde tam bir kaos gittikçe gelişmektedir.
MERKEZİ OLMAYAN BİR DÜNYA
Amerika dünya para
sistemini kontrol etme uğruna uyguladığı finansal politikalarının sonunda
kurbanı oldu. Dış borcu o kadar büyük boyutlara ulaştı ki artık kendisinin
çıkarları ile askeri müdahalesinin giderlerini yükleyebileceği bir ülke ortada
yoksa Amerika’nın ciddi bir dünya polisi rolünü oynaması olanaksız gözüküyor.
Bu da Amerika’yı gittikçe dünyanın merkezi olmaktan uzaklaştırıyor. Tabii asıl
önemlisi Amerika her geçen yıl biraz daha Avrupa’dan uzaklaşıyor. Bostonlu
burjuvalar, Harwardlı entellektüeller ve New Yorklu bankerler dışında
Amerika’da hiç kimsenin bu kolay pek de umurunda değil. Dünya büyük bir hızla
Amerika, Rusya, Çin ve Japonya gibi dört büyük gücün merkez veya çıkar
mücadelesi alanına dönüşmekte. Burada Avrupa diye bir beşinciye ne yer, ne de
gerek var. Bu dört ülkenin kendi  aralarındaki çeşitli anlaşmalar ise
dünyanın dengelerini sürekli olarak değiştirecektir. Şayet Gorbachov batı ile
gerçekleştirdiği soğuk harbe son ver politikasını aynen Japonya ile de realize
edip Kurill Adaları sorununu çözdükten sonra ayrılsaydı, Amerika ile Çin
arasındaki bir ittifak doğal olarak Japonya ile Rusya’yı birbirine
yakınlaştıracaktı.
Dünyanın gelecekteki
muhtemel dengeleri üzerine pek çok senaryo üretmek mümkün ama herkesin üzerinde
birleştiği bir gerçek var ki bundan sonraki dekor, platform, sahne Pasifik’te
kurulacaktır ve oyun artık Atlantik’ten ve Avrupa’dan çok uzak bir alanda
oynanacaktır. Bu da Avrupa’nın en azından bundan böyle dünyanın merkezinden
gittikçe uzaklaşması anlamına gelmektedir. Amerika ekonomik çıkarları
doğrultusunda Avrupa’yı tarihe karışmış bir unsur olarak görmeye başlamıştır.
Rusya’nın tekrar eski saldırgan ve emperyalist konumuna dönmesi ve/veya
Türkiye, İran gibi ülkelerin resmen Balkanlardaki azınlık Müslümanları korumak
gerekçesi ile askeri hareket başlatmaları gibi Orta Doğu dengelerini bozmaya
aday girişimler ve Rusya’da tüm dünyanın ekolojik dengesini bozabilecek
nitelikte bazı nükleer kazalar dışında Amerika’nın artık Avrupa’da birinci
derecede çıkarlarını tehdit eden bir olay beklenemez. Geleceğe dair sağlıklı
bir tahminde bulunmak ise tamamen olanaksızdır. Dünya ve uluslararası ilişkiler
net değil, bulanıktır. Bulanık, kaypak, belirsiz sıfatları aynı zamanda
hareketli ve sürekli değişen bir dünyanın Yeni Ortaçağda merkezden yoksun
yapısını nitelemektedir. Düzen diye nitelediğimiz dünya ile ilgili geleneksel
alt yapılar gittikçe yok oluyor ve Hegel’den beri bildiğimiz “devlet,
şirketlerin sınırlarının bittiği yerden başlar” anlayışı tekrarda ciddi bir şekilde
tartışılmak üzere gündeme geliyor.
GRİ ŞİRKETLERİN ZAFERİ
Yeni bir toplum tarzı
komünizmin çökmesinden sonra varlığını zorla kabul ettirmeye çalışıyor.
Devletin ve hukukun egemen olmadığı bir pazar, vahşi ormana benzer. Vahşi
ormanda da ancak mafya türü organizasyonlar doğar.
Tam beş yüzyıl boyunca
bilinmeyen topraklar terimini ortadan kaldırmak için seyyahlar, kaşifler,
misyonerler dünyanın dört bir yanını pek çok tehlike ile burun buruna yaşayarak
taradılar. Tam bu keşfedilmemiş veya bilinmeyen topraklar  teriminin yeryüzünden artık tabir olarak yok
olduğunu düşünmeye başladığımız bir devirde, terim her zamankinden çok daha
güçlü olarak bir başka boyutta karşımıza çıkmakta. Bilinmeyen topraklar,
girilmeyen çevreler, anarşiye teslim olan bölgeler, resmi şirketler ile yer
altı şirketleri, temiz işler ile pis işler, temiz para ile kara para Somali’den
Türkmenistan’a, Los Angeles’ten Marsilya’ya İtalya’dan Japonya’ya,  Çin’den Güney Amerika’ya, Rusya’dan Afrika’ya
bütün dünyayı büyük bir sürat ile egemenliği altına almakta. Dünyada pek çok
şehir, hatta ülke çaresizlik içinde çırpınıyor. Devlet, hukuk ve nizam gittikçe
azınlığa düşüyor, dünya haritasındaki gri alanlar büyük bir süratle çoğalıyor,
devlet ve dürüst toplum geriliyor. Eşkıyalık, anarşi ve mafya dünyayı gittikçe
egemenliği altına alıyor. Yaygınlaşmanın ve kabullenişin en birinci işaretleri
önce halk lisanındaki değişikliklerde ve kullanılan kelimelerde görülmeye
başlar Nitekim eğri kılıcın yerini alan bazukadan başka 14. yüzyıldan farklı hiçbir
durum yok. Artık hepimiz rahat rahat bir avuç eşkıyanın Saraybosna’yı kuşattığını
veya Gorazde’nin işgal edildiğini son derece doğal bir şeyden bahsedermiş gibi söyleyebiliyoruz.
Kuşatma ve işgal gibi terimleri şehirler, kasabalar için kullanıyoruz.
Uyuşturucu trafiği
hammadde üretiminden nihai mal dağıtımına kadar dünyanın en büyük iş hacmi
olmaya aday. 1993 yılında uyuşturucu işinin dünyadaki yıllık cirosunun asgari
100 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor; dünyada bilinen tüm yardım programlarının
bir yıllık toplam bütçesinden daha fazla. Yakın Doğuda ve Güney Amerika’nın
bazı yörelerinde ekim alanları gittikçe ve büyük bir hızla artıyor. Dünyada
zirai üretimi en çok artan iki madde koka ve afyon. Tabii bir de anormal
boyuttaki paraların dünya finans sistemindeki sirkülasyonu konusu var. En
muteber bankalar dahil, bugün dünyada bir tek bankacı bilerek veya bilmeyerek
bankasının bu pisliğe hiç bulaşmadığını iddia edemez. Uyuşturucu parasının
ekonominin geleneksel kanallarında dolaşmadığını iddia etmek safdillik olur.
Monako’da alınıp satılan çok değerli binalar, borsalarda kimlere ait olduğu tam
bilinmeyen aracı pek çok kuruluş ve fonları, bir çamaşırhane gibi beyazlatmak
için kurulmuş pek çok kara para aklama şirketleri. Çok pahalıya alınan bir
gayri menkul, çok sık el değiştiren değerli bir tablo, çok pahalı satılan bir
antika veya tam tersi piyasa koşullarının altında bir faiz nispeti  ile teklif edilen krediler. Egzotik bir yığın
şirket adına kaydedilmiş namütenahi
varlıklar, binlerce sayıda bir tek posta kutusundan başka bir şey
olmayan mültimilyarder tabela şirketleri, tek bir kuruş vergi ödemeyen, adı ,
sanı, varlığı bir zamanlar bilinmeyen topraklardayken şimdilerde girilmeyen
çevrelerde faaliyet gösteriyor.
Mafya yer altında ve devlet
gücünden bir ölçüde çekinen faaliyetlerini gizli ve sınırlı  bir şekilde yürüten bir örgüt olmaktan çıkıp,
Sicilya ve Sardunya’da hakim güç haline gelebiliyor. Korsika, Endülüs ve
Fransa’nın Güney Doğusu gittikçe geri dönülmez bir şekilde bu hakimiyet alanına
kayıyor. Bunlar bölgeler veya ülkelerin birer parçası. Bir de ülke bazında
seçilmişlerle onların dayandığı güçler sorunu var. Gerçek bir demokrasinin
uygulanamadığı ortamlarda sivil idare gücünü mutlaka anti demokratik bazı
kaynaklardan alır. İtalya ve daha oligarşik yapısı ile Japonya mafyaya çok daha
bağlı ve bağımlı ülkeler. Bir toplum saydamlıktan uzaklaştıkça oligarşi
demokrasinin üstüne çöreklenip gri,kanunsuz şirketler yönetim sisteminin birer
parçası haline geliyor. İtalya’da mafya politikanın çevresine yerleşmişken
Japonya’da politikanın tam merkezindedir. İtalya’da ekonomik sistemin bir
parçasıyken Japonya’da ekonomik sistemin en önemli aktörlerinden birisidir.
Rusya şu anda hızla bu modele doğru kaymakta, mafya yönetimin belkemiği haline
gelmektedir. Örgütlenme çok küçük hücreler halinde gençlik arasında ve çeteler
olarak örgütleniyor. Gençleri mali imkanlar, koruma, bir aidiyet hissi (kimlik)
ve kendisini dışlamış veya bir parçası
haline gelemediği toplumdan bir intikam alma hislerini tatmin ederek
cezbediyor. Bu küçük küçük çeteler bilahare asıl büyük organizasyon tarafından
tıpkı iş dünyasında  ve finans
çevrelerinde olduğu gibi büyük ve güçlüler tarafından entegre ediliyor ve total
mafya sisteminin bir organı, bir parçası haline dönüşüyor. Her iş konusunda
olduğu gibi bu alanda da işbirliği, gerek uyuşturucuyu toplan alımlar halinde
daha ucuza mal etmek, gerek dağıtım ve gerekse tahsilatta daha güvenli ve
rasyonel çalışmak için bu yer altı kuruluşlarını organize bir işbirliğine, bir
entegrasyona itiyor. Aracılar, dağıtıcılar, kontrol sistemleri bir taraftan gri
alanları birbirlerine yaklaştırırken korkunç bir yasa dışı dünya gittikçe
toplumun diğer kesimleri ile bir kohabitasyon içerisine giriyor. Bu ise pek çok
acı suali gündeme getiriyor. Şehir devletler yayılırken ülkelerin  milli
birliklerinden  nasıl  bahsedebiliriz?   Kanunsuzluklar  son
dere    güç kazanırken hangi
hukukun üstünlüğünden bahsedebiliriz? Atomik bazukalar işportada satılırken
nasıl nükleer kirlenme ile savaştan bahsedebiliriz? Kara para ile çürümüş bir
uluslararası finans sistemini nasıl idare edebiliriz? Çok uluslu uyuşturucu
örgütlerine, ayni görünmez bir düşmana karşı nasıl savaşabiliriz? Dışlananları
yeniden kazanmak, marjinalleri bir çerçeve içine tekrar getirmek, şehirleri
yeniden fethetmek mümkün mü? Bilinmeyen topraklar, toplumlar ve sosyolojik
nedenler çağında mıyız? Bu herşeyi bildiğini, hakim olduğunu ve mantığa tabi
kıldığını iddia eden bir çağın son yılları için ne kadar acı bir değişim.
MANTIK EN ALT NOKTASINDA
Yeni Ortaçağ sadece
düzeni sağlayan yapıların çökmesi ve gri alanların hızla yayılması ile değil,
aynı zamanda mantığın hızla gerilemesi ile bir kimlik kazanıyor.
Sovyet
İmparatorluğu’nun çöküşü kendisinden önce gelen Osmanlı ve Avusturya-
Macaristan İmparatorlukları’nın çöküşleri ile mukayese edilemez. Ortadan kalkan
ideoloji sadece kitleler ve devletler üzerinde daha iyi egemenlik kurulmasını
sağlamıyordu; aynı zamanda entelektüel bir tarzda insanların saf ve ölçüsüz
gururunu kullanarak bir doktrinin gerçekleri değiştirebileceği güvencesini
vermişti. Mantık çok üst noktalara yükselmişti. Şimdi düşüşü hızlı ve acı olmaktadır.
Avrupa Kıtası’nın doğusunda komşu yabancıya, yabancı hasıma, hasım ise gittikçe
düşmana dönüşmekte. Sırbistan’da Slovak olmak, Slovakya’da veya Romanya’da
Macar olmak Azerbaycan’da Ermeni olmak, Estonya veya Gürcistan’da Rus olmak
artık hiç hoş değil. Büyük ve tek bir Pazar ile daha insancıl olacağı,
insanların ve malların serbest dolaşımının uluslararası bir iyiniyet ve barış
ortamı yaratacağı hayali ile dolu bir Avrupa rüyası ne kadar uzaklarda. Bir tek
Fransa’dan örnek vermemiz gerekirse, son yirmi beş yıl içinde suç nispeti yüzde
dört yüz ve silahlı soygun adedi de yüz bin artmış bulunuyor. Avrupa aslında ne
bu kadar çok şerefi ne de bu derece aşağılanmayı hak ediyor. Ama bir de
gerçekler var, her an önümüzde değişmeyen gerçekler. Tarım gelirleri yıllar
boyu göreceli arttıktan sonra gerilemekte. Durgunluk alışılmamış bir şiddetle
hüküm sürüyor. Hudutlar gittikçe artan bir istenmeyen göç ile zorlanıyor ve
kontrol edilemiyor. İşsizlik gitgide artıyor. Eskiden güç sembolü meslekler,
ayak uydurulamayan teknolojik gelişme ile Avrupa’da geçerliliğini yitiriyor.
Anlaşılamamak ve dünyadan soyutlanma gibi duygular yaygınlaşıyor. Doğu
Avrupa’dan gelen şok ve onun ekonomik gereklerine ayak uyduramamak, geleneksel
kurumların sürekli güç kaybetmesi, ahlakın hızla gerilemesi, referansların ve
klasik değer yargılarının tek tek yitirilmesi Avrupa’nın normal kabulleri
haline geliyor.
Beş yıl öncesinin tek
bir Avrupa heyecanını bugün hatırlayanlar bile çok az. Avrupa Birleşik
Devletleri
, biraz karmaşık bir organizasyon ama ortak ve tartışılmaz bir
iradenin ürünüyken bugün sadece uzak bir hayaldir.
Kötümserlik gitgide
her alanda yaygınlaşıyor. Avrupalılar sanki yarınların kendileri ve çocukları
için çok daha zor günler getireceğinin bilinci içerisinde gittikçe tüketimden
tasarrufa yöneliyorlar. Avrupa’nın düşüşüne paralel olarak Asya ekonomilerinin
yükselişi ve Amerika’nın gittikçe Avrupa’dan ağırlığını Asya’ya kaydırması bu
kötümserliği daha da körüklüyor. Kaldı ki Avrupa ekonomisinde düşüşten söz   etme çok hafif bir hastalıktan söz
etmekle eş değer. Bir çöküntünün baş döndürücü etkileri henüz yeteri kadar
algılanamıyor. Yeni Ortaçağa doğru kayışımız o derece belirgin ki dini kavgalar
dahi geri dönmüş durumda. Batı Kilisesi ile Doğu Kilisesi etki alanlarını
genişletmek için mücadeleye tekrar başladığı halde Avrupa’da laiklerin sesi
sedası çıkmıyor. Mantık o derece en alt noktasında ki Alman Cumhurbaşkanı Sn.
Weizsacker gibi son derece serbest düşünceli bir devlet adamı dahi Alman vatandaşlığının
kurallarında yapılacak değişiklikleri açıklarken, Almanya’da doğan bir Türk
çocuğunun Alman vatandaşı olma hakkının en doğal hakkı olması gerektiğini
söylemeye cesaret edemiyor da sülalesinde iki Alman ahvadı olan Polonyalıların
vatandaşlık haklarından bahsediyor.
Avrupa’nın bugün artık
ortak bir ideolojisi, daha da kötüsü bunu doğuracak, ortaya koyacak bir düşünce
sistematiği yok. Düzensizlik artık yegane düzen prensibi haline dönüşüyor. Bu
durumda tarihin tekerrürden ibaret olduğunu bir kez daha düşünmemek mümkün mü?
Şayet mantık denen şey bu sorunların cevaplarını bulmak ve çözümler üretmek
için düştüğü yerden kalkarak bir hamle yapmazsa, gittikçe gerilecek olan
Avrupa’nın entelektüel gücü sonunda biçimsel olarak benzerlikler bulmaya
çalıştığımız Ortaçağ yıllarına benzerlikleri ile değil tüm gerçekleri ile
dönmüş olacaktır.
SPAZMLAR ÇAĞI
Soğuk harp dönemi o
kadar uzun sürdü ki insanlar düzenin aynı zamanda bir teminatı olan bu dönemde
zihinsel olarak uyuştular. Üst düzey yöneticiler tam bir devekuşu gibi
kafalarını toprağa gömmüş, kendilerini, ülkelerini ve Avrupa Kıtası’nı gittikçe
tehdit eden tehlikeleri görmezden geliyorlar.
Avrupa’yı ve
dolayısıyla dünyayı tehdit eden bu risk alanlarına çok kısa birer göz atacak
olursak, Polonya, Litvanya sınırından tutun da Müslüman Türk kökenli orta Asya
Cumhuriyetlerine kadar pek çok sorunun gizli olduğunu görürüz.
1.
Polonya – Litvanya sınırı şu anda sakin
görüntüsünün arkasında her an patlamaya hazır bir bomba gibidir. Burada sadece
Litvanya başkenti Vilnious’un Polonya lisanında Wilno tabir edilen bir Polonya
kenti olarak kabul edildiğini ve 50 yıllık bir geçmişin bu izleri asla
silemediğini hatırlatmakla yetinelim.
2.
Letonya ile Estonya için ise sorun bir
sınır ihtilafından değil, Rusya’nın bu ülkelerdeki Rusların azınlık haklarını
teminat altına almak için sözde bu ülkeleri himayesi altına alarak bağımsızlıklarını
ortadan kaldıracak girişimleri sonucu doğacaktır.
3.    Avrupa
Kıtası’nın kırılma noktası en riskli hududu, Ukrayna ile Rusya arasındaki hudut
olacaktır. Tarihi bir geçmişi olmayan, nükleer gücü çok yüksek, 55 milyon
nüfuslu, çoğunluğu Ortodoks, bir kısmı Katolik, yüzde yirmisi Rus ve 2 milyona
yakın Alman asıllının yaşadığı bu ülkenin aniden bağımsızlığını ilan etmesinin
şaşkınlığı geçince Rusya için daima önemli bir merkez olmuş Kiev başta olmak
üzere Karadeniz Donanması ve limanları, nükleer gücü, Almanya’nın  egemenliğini 
200  km.
uzaklıktaki  bir  huduttan
Rusya’nın  yanı  başına
taşıma  tehdidi    gibi faktörler Rusya’nın Ukrayna
bağımsızlığını mutlaka yeniden gözden geçirmesini gerektirecektir. Tabii bu
arada Karadeniz Donanmasını ve Rusya’nın stratejik gücünü en çok etkileyecek
olan Kırım’ın durumunu da göz ardı etmemek gerekir.
4.    Ukrayna
absesinden sonra en büyük ihtilaflardan bir tanesi Orta Avrupa’da Macaristan
yüzünden yaşanacak. Trianon Anlaşması Macarların hiçbir zaman içine sinmedi.
Nüfuslarının dörtte biri ile topraklarının üçte biri bugün Romanya’nın
egemenliğinde. Sırbistan ve Slovakya’da yaşayan Macar azınlıklar da ayrı  bir sorun. Macaristan, hudutları dışında
yaşayan ve azınlık durumundaki Macar vatandaşlarından bizzat sorumlu olduğunu
resmen ilan etti.
5.    Risk
hattı Orta Avrupa’dan doğrudan doğruya Balkanlara geçiyor. Slovakya’nın
bağımsızlığı, Sırplar ile Hırvatlar arasındaki sınır anlaşmazlıkları, Bosna’nın
bilinçli bir şekilde yeni bir Lübnan’a dönüştürülmüş olmasına karşılık hala bu
yörede devam eden iki mucize mevcut. Bunlardan birincisi harbin Makedonya’ya
bulaşmamış olması, ikinci ve en şaşırtıcısı ise Balkanlarda Yunan, Bulgar ve
Türk üçlüsünün aslen uzlaşmaz düğümünün henüz bağlı durması. Balkanlardan tüm
dünyaya yayılacak bir harbin kıvılcımını Avrupa’daki Müslüman Topluluklara  gönüllü savaşçı ve silah teminini arttıran
bir Türkiye ile Sırpların korumasını üstlenmiş bir Rusya’nın karşı karşıya
gelmeleri oluşturacaktır. Bu karşı karşıya gelme konusunda bazı integrist
Müslüman ülkelerin gizli olarak yapacaklara para ve silah yardımları da
anlaşmazlığı körükleyici olacaktır.
6.
Boğazların diğer kısmına geçtiğimizde
bir taraftan Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan’da sıcak savaşın izlerini ama
çok daha tehlikeli ve açık olarak yeni Müslüman Türk Cumhuriyetleri üzerinde
ekonomik ve kültürel güç oluşturmak için İran ile Türkiye arasında acımasız bir
mücadeleyi görüyoruz. İran ile Türkiye’nin durumunu bir miktar açmakta yarar
var. Bu iki ülke pek çok bakımdan birbirinden çok kesin çizgilerle ayrılıyor.
Dini açıdan Türkiye laik bir ülke, İran ise şeriatçı. Biri Sunni diğeri Şii.
Stratejik açıdan Türkiye batı ile çok güçlü dostluk ve ekonomik bağları olan,
İran ise batıya tamamen düşman bir ülke. Kültürel açıdan birbirlerinden son
derece farklılar. Politik açıdan ise etkili alanlarını genişletme konusunda 19.
yüzyılda Avrupa Kıtası’na hakim olma mücadelesi veren büyük güçleri andıran bir
mücadele içerisindeler. Ankara’da bir iktidar veya Tahran’da bir rejim değişikliği
bu iki ülkenin karşı karşıya gelmesi için yeterli olacaktır. Uzun yıllar
batının NATO’da en uç bekçiliğini büyük bir özveri ile yerine getiren sadık
müttefik Türkiye’yi batının nasıl bir tarafsızlık ilkesi ile yalnız bırakacağı
ayrı bir merak konusudur.
7.    Nihayet
Kuzey Afrika’da Cezayir ordusunun aslında çoğunluğun desteklediği bir İslam
Devleti’ne karşı daha ne kadar direnebileceği merak konusudur. Fas kendine özgü
sistemi içinde bir süre daha sakin ve güvenli gözükse de Cezayir ve Tunus’un
patlamaya hazır bir bomba gibi Avrupa’yı her an tehdit altında bıraktığını
unutmayalım. Kendi içine kapalı bir Suudi Arabistan üstünlüğü İran gibi
saldırgan bir anlayışa tercih edilmelidir. Şayet bu iki ülkede İran yanlıları
hakim duruma gelirse Avrupa hem çok şiddetli bir göç, hem de bir nükleer tehdit
ile karşı karşıya kalacak ve ortaya bir zamanlar Amerika’nın yaşadığı Küba
krizine benzer bir kriz çıkacaktır.
Bütün bu risk alanları
içerisinde iki tanesi Richter ölçeğinde en yüksek dereceye sahiptir. Bunlar
Rusya-Ukrayna anlaşmazlığı ile Balkanlarda Rusya ile Türkiye’yi karşı karşıya
getirecek anlaşmazlıklardır. Bu her iki anlaşmazlığın da yerel kalma olasılığı
yoktur ve tüm ülkeleri aynı derecede ilgilendirip bu anlaşmazlığın içine  sürükleyecektir. Diğerlerinde kısmen de olsa
bir dünya ihtilafına dönüşmeden çatışma olasılığı varsa da bu ikisi dünyanın
bir anda 3. bir Dünya Savaşı ile karşı karşıya gelmesini doğrulayacaktır.
Bütün bu risklere
ilaveten dünyayı bekleyen en büyük risklerden birisi de nükleer risktir. Rus
Kızıl Ordusunun nükleer taktik silahları açık pazarlarda satılıp füzeler açık
arttırma ile el değiştirirken ine Doğu Bloku ile özellikle Rus atom alimleri
çalışmak için en çok para veren ülkeleri tercih etmektedirler. Dünyanın nükleer
gücünü kontrol etmek ve güvenli bir baskı altında tutmak imkanı her geçen gün
yok olmaktadır. Irak’ın nükleer gücünü tam oluşturmadan Kuveyt’e saldırması bir
şans gibi gözükse bile ambargo kalktığı anda Irak tekrar nükleer silahlanmasına
tüm gücü ile yeniden başlayacaktır. Bir Pakistan-Hindistan veya Güney-Kuzey
Kore nükleer silahlar ile birbirlerini dengede tutabilirler ama atom başlıklı
füzeleri ile İran, Irak, Suriye ve  Libya
gibi ülkelerin neler yapacaklarını veya ne denli bir risk ile karşı karşıya
olduğumuzu düşünebiliyor musunuz?
İHTİLALLERİN GERİ DÖNÜŞÜ
Önce bir şeyi
belirtmekte yarar görüyorum. 20. yüzyılda hemen hemen hiçbir ihtilal
olmamıştır. Ne 1917’deki Bolşeviklerin zaferi, ne 1933’teki Nazi olayı, ne de
komünizmin çöküşü birer gerçek ihtilaldir. Bir ihtilalin temelinde iki olgu
yatar.  Birincisi o ana kadar bilinmeyen
bir yönetici sınıfının iktidara el koyması, ikincisi de bunun beraberinde bir
kararsızlık (bilinmeyenler) dönemi getirmesi. Halbuki 20. yüzyılda ihtilal
olarak nitelenen hiçbir olay bu özelliklere sahip değildi. Tabii ki önlerinde
davul zurna çalarak ben geliyor diyen olayları devekuşu misali görmezlikten
gelen aptallar bilahare bunu bir ihtilal olarak vasıflandırabilirler.
Bizim ihtilallerin
geri dönüşü derken kastettiğimiz, 19. yüzyıl tipi ihtilallerdir.  Bunlardan birincisi İtalya’da yaşanan
entelektüel ihtilaldir. Diğer Avrupa Devletleri ve dünya İtalya’da neler olup
bittiğini doğru değerlendiremiyor. Bunu o ülkenin hiç bitmeyen politik ve
iktidar mücadelesinin şiddetli bir çeşidi gibi algılıyor. Halbuki İtalya’da
yaşanan olay çok farklı bir olaydır. İtalya hiçbir zaman gerçek anlamda bir
demokrasi olamamıştır. Yasama, yürütme ve yargı birbirlerinden ayrılamamış,
devlet menfaat ağırlıklı çıkar çevrelerinin etkisi altında bağımlı ve satılmış
bir yargı sistemi ile son yıllara gelmiştir. Bugün İtalya’ya yaşanan Di Pietro
olayı İtalya’yı çıkar çevrelerinden arındırmanın ötesinde bir olaydır. VIP
teriminin “Viviamo in Prigione – hapishanede yaşamak” anlamına dönüştüğü bu ülkede
Varşova’dan çok Milano hapishanelerinde yolsuzluktan mahkum olmuş insan
yatıyor. Doğu Bloku ülkelerinin binbir tarzda suçlanan eski yöneticilerinin
bugün serbest olarak dolaşıp en çok para verene hatıralarını sattıkları bir
ortamda İtalya’nın ne tür bir var oluş savaşı vermekte olduğuna daha dikkatle
bakmak gerekir. İtalya Avrupa’nın göbeğinde bir ülke olarak varlığını bu sistem içinde
daha fazla sürdüremeyeceğini, kurucusu olduğu Avrupa Topluluğu’nda yok olup
eriyeceğini, ülkesinin Kuzey ve Güney olarak çok kısa bir sürede ve kesin
çizgilerle iki ayrı ülkeye bölüneceği gerçeğini görmüş ve bu gerçeğe karşı
savaşmaktadır. Başarısı gerçek bir entelektüel ihtilal olacaktır.
İkinci ihtilal,
devletler patlaması ve yeni devletler oluşması olayıdır. Yine kötü bir
alışkanlıkla, ülkelerin sınırlarının ancak harplerle değişeceği gibi
saplantılarımız var. Halbuki Sovyetler Birliği’nin, Yugoslavya’nın,
Çekoslovakya’nın dağılması ve yeni devletler doğurması bir ihtilaldir.
Denilecek ki, onların ortak yapıştırıcısı komünizm ortadan kalkınca suni olarak
yapışık gözüken puzzlellar çözüldü. Bu, Sovyetler ve Yugoslavya için
söylenebilir. Ama Çekoslovakya olayı çok farklıdır. Bu iki millet harpler
arası, harp sonrası ve komünizm baskısı süresince sürdürdükleri birlikteliği
sessiz sedasız tıpkı artık birbirinden bıkan ve dostça ayrılmaya karar veren
bir çift misali bitirdiler. Bu beklenmedik bir olay değil de nedir? Bu gerçek
bir ihtilal değil de nedir? Bu iki ülkenin, Çek ve Slovakların, bu ayrılma
metodunun patentini almaları gerekir. Kavgasız gürültüsüz herşeyi paylaştılar.
Döviz rezevlerini, büyükelçiliklerini, devlet kuruluşlarını ve müesseseleri,
borçları. Hani Doğu Bloku ülkeleri sistemleri, yöneticileri ve tüm kişi ve
kuruluşları ile gerideydiler? Onları eleştirme hakkını kendinde gören bir
Belçika 50 yıldır başarılı bir Federal Devleti gerçekleştirebildi mi? Her an
bozulmaya hazır çürük bir yapı, Valonlar ile Flamanları birbirinden
ayıracaktır. Valonlar Fransa’ya bağlanmayı isterken bu çözülme ve bölüşüm acaba
Çekoslovakya tecrübesine biraz olsun benzeyecek mi?
1919’da çizilen
sınırlar sallanıyor. Bugün bir İskoçya çok ciddi olarak İngiltere’den
bağımsızlığını talep etmek ve bir Commonwealth Ülkesi olmaktan bahsediyor.
Barselona olimpiyat oyunları İspanya’nın Katalanya sorununu çözemedi,
bilakis  arttırdı. Bugün Katalanlar milli
bir para birimine sahip olmaktan bahsediyorlar. Micra devletler hangi seviyede
gelişecekler? Baltık Ülkeleri , 3 milyon nüfuslu Slovaklar, bunlar ve
benzerleri geleceği temsil ediyor mu? Birleşmiş Milletlere üye yeni yeni  şehir devletler görmemiz nereye kadar devam
edecek? Bu Ortaçağ prenslik devrinin çağdaş bir geri dönüşünden başka nedir ki?
Bütün bu olaylar ve bunların muhtemel gelişmelerinden ne tür dersler
çıkartabiliriz?
Kanaatimizce:
Birinci Ders           :
Hiçbir  ülke, ister  doğunun
bugün  için  güçsüz belirsiz yapısı, ister batının daha sağlam ve  güvenli
gibi  gözüken  yapısı içinde olsun,sınırlarının değişmezliğinden emin   
 olamaz.            Fransa’nın       Valon Topraklarına doğru genişlemesi, İskoçya’nın İngiltere’den kopması bile muhtemel olan bu devirde
sınırların kesin ve değişmez çizgilerinden bahsetmek komik olacaktır. Buradan
2000 yılına kadar Avrupa’da pek çok ülkenin sınırları değişecektir. Buna
hazırlıklı
olalım.
İkinci Ders         : En eski ve en güçlü olanı
da  dahil, hiçbir sosyal altyapı
kalıcı değildir. Sosyal aktörler ve sistemler arası değişikliklerin
meydana gelmesi için  de bizim alıştığımız  anlamda
ihtilaller olması gerekmeyecektir.
Geleneksel ölçüler dışında yeni insanlar yeni iddialar ile ortaya çıkacak,
kitlelerin desteğini
alacak ve mevcut   yönetim sistemi
ve politik dengeleri son derece  istikrarlı
gözüken ülkeler bile bir anda
pamuk ipliğine bağlı duruma
gelebilecektir.
Üçüncü Ders      :
İhtilal gücü etkin azınlıkların elinde değil, her an medyalar tarafından
aydınlatılan ve harekete geçirilen  kamuoyunun
elinde    olacaktır. (İtalya bunun en
güzel örneğidir.)
Dördüncü Ders    : İhtilaller bir Avrupa icadıydı. Şimdi yeniden
Avrupa’ya geri dönüyor.
Avrupa Kıtası dışında hiçbir kıtada bir İtalya veya Çekoslovakya örneğini
yaşayamazsınız. İtalya’dan çok daha vahim durumda olan bir Japonya’da toplum
bir boyun eğmişlik içinde olduğundan böyle bir ihtilali desteklemeye hazır değildir. Yargının bağımsızlığı ise
zaten söz konusu değildir. Demek ki dünyanın yeniden ideolojik gelişmeleri
Avrupa’da şekillenecek ve bir kez daha dünyaya
yayılacaktır.
 KRİZ SANATI
1945’ten beri dünya
aslında çok az sayıda önemli krizle karşı karşıya geldi: 1948’de Berlin,
1962’de Küba ve 1968 yılında Fransa’da yaşanan sosyal gençlik olayları dışında.
Nükleer tehlike aynı zamanda barışın garantisiydi. Büyük bir caydırıcılık ve
dolayısıyla çelişkili bir barış ve huzur sembolü olmuştu. Gerçek liderler
krizler  sırasında ortaya çıkar;
caydırıcılık maskesi arkasına saklanmış kişiler hakiki bir kriz ile karşı
karşıya gelmedikçe onların liderlik vasıflarını anlamak pek mümkün olmaz. 40
yıllık bir miskinlik devri liderlerin kriz anında hazırlıksız ve bilgisiz
olmaları sonucunu doğurdu, şimdi bir süredir çıraklık dönemlerini yaşıyorlar.
Bu gibi durumlarda sistemlerden çok kişilikler ve liderlik yetenekleri veya
liderin ön deneyimleri hakim olur. Nitekim Kuveyt krizi zamanlaması itibariyle
bu açıdan çok şanslı bir döneme rastlamıştır. CIA tarafından yetiştirilmiş
kararlı bir George Bush ile Falkland Adaları krizinde çıraklık dönemini başarı
ile atlatmış kararlı bir Margaret Thatcher yerine Amerka’nın başında Bill
Clinton, İngiltere’nin başında da John Major olsaydı ırak Krizi ne durumda
olurdu acaba? Bence çok fazla düşünmeye gerek yok. Bugün uzun bir süredir
yaşamakta olduğumuz utanç verici Bosna krizine bakmak yeter. Yugoslavya  ve AT üyesi ülkelerin bu kriz karşısındaki
tutumları Avrupa’nın geleceğine dair çok
açık ipuçları veriyor. Almanların Hırvatları, Fransızların Sırpları daha
açık bir şekilde nasıl destekleyeceklerini merak ediyorum. Herhalde Transsilvanya
Krizi gündeme geldiğinde de Almanlar Macarları, Fransızlar ise Latin geçmişine
duyduğu yakınlık dolayısıyla Romenleri destekleyecektir. Sırpların ilerlemeleri
devam ettiği takdirde Arnavutluk ile bir Kosova Krizi gündeme gelecek ve bu da
anında Makedonya bombasını uluslararası bir kriz halinde patlatacaktır. Sadece
ismi Makedonya olduğu için Yunanlılar bu ülkeye karşı savaş ilan etmek gibi çok
talihsiz laflar edebilmiştir. AT’nin diğer üye ülkeleri savaş lafını telaffuz
ettiği anda Yunanistan’ın çok sert ve kararlı bir şekilde haddini bildirmemiş
olduklarına ileride çok pişman olacaklardır.
Krizlerle baş edebilme
sanatı liderlerde yeni bazı vasıflar gerektiriyor. Temiz ve mükemmel  olmak
artık  yeterli  değil.
Bazı  çelişkili  vasıflar
gerekiyor;  hem  temel zekanın klasik öğeleri hem de
yaratılıcılık gibi bir miktar doğuştan gelen yetenekler. Hem temkinli, hem
atak, hem inisiyatif sahibi, hem statükocu, hem hayal gücü olan hem de
muhafazakar. Kısaca düzensizlik içinde bir düzen kurma yeteneğine sahip, bugüne
kadar alıştığımızdan çok farklı liderler bulmak ülkelerin geleceği için
kaçınılmaz olmuştur.
DÜZEN VE OTORİTE ARAYIŞI MODERN YILLARIN
SONU
 
SONUÇ
Avrupa Topluluğu, bir
tehdit altındayken devletlerin icabında egemenlik anlayışının güvenlik
anlayışından sonra geldiği prensibi üzerine kurulmuştur. Komünizm ve onun
tamamlayıcı unsuru nükleer saldırı tehdidi altında kurulan Avrupa Topluluğu,
komünizmin çöküşü ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyet Birliği’nin dağılması sonucu
anlamını yitirmiştir. Maastricht Anlaşması ölü doğmuş bir çocuktur. 
Aslında anlaşmanın imzalandığı günlerde
dahi pek çok ülke bu hedefe asla ulaşılamayacağının bilincinde olmasına rağmen
Maastricht’i imzalamamak bir olay, imzalamak ise aslında sonuçsuz bir eylem
olduğu için, imzalamayarak nasıl olsa gerçekleşmeyecek bir olayın başlangıcında
Avrupa kamuoyunun mızıkçı çocuğu durumuna düşmemeyi tercih etmiştir. Avrupa
bugün bir ideoloji boşluğu içindedir. Uzun yıllar boyunca Avrupa Kıtası’nın
öncülüğünde dünya ister zehir, ister panzehir olarak kabul edilsin, değerini
yitiren her ideolojik görüş yerine daima yeni bir fikir, yeni bir ideoloji
üretmişti. Halbuki komünizmin çöküşünden beri batı dünyasının zehiri ortadan
kalkınca panzehirler de değer ve anlamını yitirmiştir. Batı dünyası bugün tam
bir ideolojik boşluk içerisindedir.

 

Almanya’nın nasıl bir
değişmeyen yayılmacı ve emperyalist emeller içinde olduğunu Fransa’nın
zamanında fark edememiş olması Avrupa Kıtası’nın geleceği için büyük bir
talihsizliktir. Dünya büyük bir otorite boşluğu içindedir. Birleşmiş Milletler
acze düşmüştür, NATO aslında Amerika’nın Avrupa’da kişisel hegemonyasının bir
aleti olduğu için Avrupa’nın geleceğinde olumlu bir rol oynayamaz. Bir kriz
döneminde dünya ve ülkeler dengeleyici bir güç arayışına girerler. Oysa bugün
bu dengeleyici  güç mevcut değildir.
Avrupa ve onu takiben dünya, şehir ve bölge ülkelerine doğru süratle kaymaktadır.
İtalya’da Milano Belediye Başkanı Lombardiya liginde şehrin bir şehir-devlet
görmek istediğini söylerken, İspanya’ya Katalanya Bölgesi Barselona’yı başkent
ilan edip kendi para birimini ilan etmekten söz ederken, Doğu Rusya
göçmenlerinin Köninsberg yöresini eskiden olduğu gibi bir müstakil prensliğe
dönüştürmeyi planladıklarını açıklarken, Venedik ve Trieste’nin, İtalya’nın
parçalanması halinde Orta Avrupa Topluluğu üyeliği mi müstakil şehir devleti mi
sorusunun sorulduğu bir ortamda, Hamburg’un ve Kuzey Denizi’nin büyük liman
şehirlerinin Hanseatik Birlik’ten bahsettiği bir devirde, St. Petersburg’un
batı ile Rusya arasında bir köprü olmak yerine vazgeçilmez bir bağlaç devlet
niteliğinde kendini düşündüğünde, Çeçenlerin bağımsızlık mücadelesinin pek çok
devlet ve toplum açısından meşru bir mücadele olarak kabul edildiği bir dünyada
bu Ortaçağa bir anlamda dönüş değil de nedir? Bu bir Yeni Ortaçağ değil de nedir?
Tugberk
Tugberk
Azıcık okur yazar, çok dinleyen az konuşan, içindeki çocuğu öldürmeyen, ama polyannalarla pek anlaşamayan sıradan yurdum insanı ... Yaşamak adına insanca adamca, kavgadan gürültüden uzak tüm çeşitliliklerimizle bir olabilmek ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: