YÜKSELEN KREMLİN — Vladimir Putin’in Rusya’sı ve Devrimin Sonu -1-
7 Ekim 2017
ERGENEKON PKK SÜRECİNDE KABUĞUNU KIRAN TÜRKİYE
7 Ekim 2017

ZİHNİN GELECEĞİ

 


Michio KAKU: New York
City Üniversitesi’nde teorik fizik profesörüdür ve “Sicim Kuramı”nı
bulanlardandır. “Einstein’dan Ötesi”, “Olanaksızın Fizi
ği”, “Geleceğin Fiziği” ve “Einstein’ın
Evreni” gibi önemli kitapların yazarıdır.

Tüm doğadaki en büyük iki gizem zihin ve evrendir.
Geni
ş teknolojik olanaklarımızla
milyarlarca ı
şık
yılı uzaklıktaki gökadaların foto
ğraflarını çekebiliyor, hayatı kontrol eden
genleri manipüle edebiliyor ve atomların merkezine inebiliyoruz. Zihin ve evren
ise bizim için hâlâ umut vaat edici ancak bir o kadar da ula
şılmazdır. Bunlar bilimin en gizemli ve heyecan verici
sınırlarıdır.
Evrenin görkemine tanık olmak isterseniz,
yalnızca gözlerinizi geceleri milyarlarca yıldızla ı
şıldayan gökyüzüne çevirmeniz yeterli.
Atalarımızın gökyüzünün o ihti
şamı karşısında nefeslerinin ilk tutulduğu günden beri şu iki soru üzerinde kafa yormaktayız:
Bütün bunlar nereden geldi?
Bütün bunlar ne anlama geliyor?
Biyolog T. Huxley’inbir zamanlar söylediği gibi, “İnsanlık için soruların en büyüğü, diğer tümünün arkasındaki ve hepsinden daha önemli olan
soru, insanın Do
ğa içindeki konumunun ve Kozmos ile olan ilişkisinin belirlenmesidir.”
Temel fizik yasaları ve bilimin geleceğimizi nasıl şekillendireceğini anlamak; bu iki tutku, tüm bu yıllar boyunca benim
hayal gücümü  harekete  geçiren  unsurlar olmu
ştur.
Aristo, ruhun beyinde değil de tek işlevi kardiyovasküler sistemi soğutmak olan kalpte olduğuna inanıyordu. Descartes gibi diğerleri ise ruhun vücuda beyindeki epifiz denilen minik
salgı bezinden girdi
ğini
şünmekteydi. Ancak sağlam kanıtların yokluğunda bu teorilerin hiçbiri kanıtlamamaktaydı.
Bu “karanlık çağ”, haklı
bir nedenle dört bin yıl sürdü. Beyin yakla
şık olarak bir buçuk kilo ağırlığındadır,
fakat Güne
ş Sistemimizdeki
en karma
şık nesnedir.
Beyin hakkında, son on beş yılda, tüm insanlık tarihi boyunca bildiğimizden daha fazla şey öğrendik ve bir zamanlar ulaşılmaz olarak düşünülen zihin, artık ilgi odağı haline geldi.
Dr. Ernst, modern MRG tekniğinin temelinin atılmasını sağlayan çalışmalarından dolayı 1991′ de Nobel Ödülü’nü kazandı. MRG
makinesi de bizim canlı haldeki beynin PET taramalarından çok daha detaylı foto
ğraflarını görmemizi sağladı.
Sonuçta teorik fizik profesörü oldum, ama
zihin üzerine olan merakım devam etti. Yalnızca son on yıl içinde fizikteki geli
şmelerin, beni çocukken çok heyecanlandıran
zihinsel becerilere olanak sa
ğladığını görmek gerçekten nefes kesici.
Bilim insanları, MRG taramalarını
kullanarak artık beynimizde dolasan dü
şünceleri okuyabiliyorlar. Bilim insanları aynı zamanda
tamamen felçli hastaların beynine bir çip yerle
ştirerek bir bilgisayara bağlayabiliyor ve bu sayede hastanın yalnızca düşünce gücüyle internette gezinebilmesine, e-posta yazıp
okuyabilmesine, bilgisayar oyunları oynayabilmesine, tekerlekli
sandalyelerini kontrol
edebilmelerine, ev aletlerini kullanabilmelerine ve mekanik kolları çalı
ştırabilmelerine olanak sağlayabiliyor. Aslında bilgisayar aracılığıyla hastalar normal bir insanın yapabileceği her şeyi yapabiliyorlar.
 
Matrix adlı filminde olduğu gibi, günün birinde bilgisayar kullanarak
anıları ve becerileri beynimize yükleyebiliriz. Hayvanlar üzerinde
yapılan çalı
şmalarda,
bilim insanları halihazırda beyine anı yerle
ştirmeyi başardılar.
Beyindeki sinir yollarının tamamen
çözümlenmesiyle birlikte, artık zihinsel hastalıkların köklerinin kesin olarak
anla
şılabilir ve bu kadim hastalık
için  bir tedavi de geli
ştirilebilir. Bu çözümleme işlemi beynin bir kopyasının yapımına da olanak sağlayabilir. Bu beraberinde felsefi ve etik tartışmaları da getirecektir.
Eğer bilincimiz bir bilgisayara yüklenebiliyorsa biz
kimiz? Aynı zamanda ölümsüzlük kavramıyla da oynayabilecek duruma
gelebiliriz. Bedenlerimiz eninde sonunda çürüyüp gidebilir ancak
bilincimiz sonsuza kadar ya
şayabilir
mi?
Bunun daha da ötesinde, belki de günün
birinde bazı bilim insanlarının tahminine göre zihnimiz bedensel
kısıtlamalardan kurtularak yıldızlar arasında gezinebilecek. Bundan yüzyıllar
sonra, tüm sinirsel 
şablonumuzu
lazer ı
şınlarına
koyup bilincimizin yıldızları ke
şfetmesinin
en elveri
şli yolu
olarak uzayın derinliklerine gönderebildi
ğimizi hayal edebiliriz.
Bilgisayarlar artık beyinden çıkan
elektrik sinyallerini kaydedecek ve onları kısmen bilinen bir dijital dile
çevirebilecek kadar güçlü. Bu da beynin, bilgisayarı arayüz gibi kullanarak
etrafındaki her türlü objeyi kontrol edebilmesine olanak sa
ğlıyor. Oldukça hızlı gelişen bu alana BMI (Beyin-Makine Arayüzü) deniyor.
Buradaki kilit teknoloji de bilgisayarlar.
ZİHİN ve BİLİ
Zihinsel olarak aklımızın sürekli ve
pürüzsüz bir seklide bilgi i
şleyen
tüm kararlarımıza tamamıyla egemen olan tek bir varlık oldu
ğunu hissederiz. Öte yandan, beyin
görüntülemelerinden elde etti
ğimiz
beynimiz için algıladı
ğımızdan
resimden farklıdır. MIT’de profesör olan ve yapay zekanın kurucularından biri
olan Marvin Minsky zihnimizin daha çok birbiriyle yarı
ş halinde olan farklı alt modüllere
sahip “zihinler toplulu
ğuna” benzediğini
söylemi
şti.
Harvard’da psikolog olan Steven Pinker ile
görü
şğümde ona bilincin kargaşasının içinden nasıl su yüzeyine çıktığını sordum. O da bilincin beynimizde kopan bir
fırtına gibi oldu
ğunu
söyledi. Bunun ayrıntılarına ileridekileri yazarak inmi
şti: “Bir yetkili ‘ben’in beynimizin kontrol
odasında oturup duyuların ekranlarını taradı
ğını ve kaslarımızın butonlarına bastığı hakkında sezdiklerimiz aslında bir illüzyondur.
Bilinç, beynin her bir yanına da
ğılmış bir olaylar girdabından oluştuğu ortaya çıkmıştır. Bu olaylar ilgi için birbirleriyle yarışırlar ve her bir işlem diğerlerinden daha sesli olduğunda, beyin olayı mantıklı kılar ve başından beri yöneten tek bir benliğin varolduğu etkisini yaratır.”
Gerçeklik  Gerçekten  Gerçek
mi?
“Gördüğüme inanırım” deyimini herkes bilir Fakat görebidik1erimizin birçoğu yanılsamadır. Örneğin, tipik bir manzaraya baktığımızdan filme benzer bir panorama gibi gözükür.
Gerçekten retinadaki optik sinirin konumuna uyan görü
ş alanımızda kocaman bir boşluk bulunur. Bu büyük çirkin siyah
noktayı nereye baksak görebilmeliydik aslında. Ama beynimiz bu bo
şluğu
gizleyerek ve normalle
ştirerek
kapatır. Bu aslında görü
ş yeteneğimizin bir kısmının bizi kandırmak için
bilinçaltımızdan yaratılan bir sahtekârlıktır.
İngilizcede “görünümle öz
aynı 
şey
olsalardı bilime ihtiyaç kalmazdı” 
diye bir deyim vardır. Retinada yalnızca kırmızı, yeşil ve maviyi görebilen sensörler vardır. Bu aslında
sarı, kahverengi, turuncu ve di
ğer
bir sürü rengi hiçbir zaman göremedi
ğimiz anlamına gelir.
Bu renkler vardır, fakat beynimiz kırmızı,
ye
şil ve maviyi farklı yoğunluklarda
karı
ştırarak bunları görebilir (Bunu
renkli televizyona çok yakından baktı
ğında görebilirisiniz. Aslında, yalnızca kırmızı, yeşil ve maviyi içeren noktalar
toplulukları görebiliyorsunuzdur. Renkli televizyon aslında bir yanılsamadır).
Gözlerimiz, derinliği görebildiğimizi sanmamıza neden olarak da bizi aldatır.
Gözlerimizin retinaları iki boyutludur, ama birkaç santim mesafeyle
iki ayrı gözümüz oldu
ğundan
sa
ğ ve sol beynimiz ikisinden gelen
resimleri birle
ştirir
ve üçüncü bir boyut gördü
ğümüzü hissettirir. Bir nesnenin de bizden ne
kadar uzakta oldu
ğunu,
kafamızı hareket ettirdi
ğimizde
nasıl hareket etti
ğini
gözlemleyerek anlayabiliriz. Buna da paralaks denir
California Teknoloji Enstitüsü’nden Dr.
Roger W. Sperry, 1981’de, beynin iki yarıküresinin tıpa tıp kopya olmadı
ğını, ikisinin farklı görevler yürüttüğünü göstererek Nobel Ödülü kazandı. Bu
sonuç, nörolojide sansasyon yarattı (ayrıca hayatınıza sa
ğ beyin-sol beyin ayrışmasını uygulamayı iddia eden kişisel gelişim kitapları endüstrisini de etkiledi).
Normalde, iki yarıküre arasında düşünceler gidip gelerek birbirini tamamlar. Sol beyin
daha analitik ve mantıksaldır, sözel yetenekler burada bulunur. Sa
ğ beyin daha sanatsal ve bütünseldir. Sol beyin
baskın olandır ve son kararı o  verir. Komutlar, sa
ğ beyin
ve sol beyin arasında korpus kallozum aracılı
ğıyla gidip gelirler. Fakat bu bağlantı kesilirse bu sağ beynin sol beynin diktatörlüğünden özgürlüğünü kazanması anlamına gelir. Belki de sağ beyin kendi iradesine sahip olup baskın olan sol
beynin istekleriyle çeli
şecektir.
Kısaca, bazen aynı kafatasında vücudun
kontrolü için yarı
şan iki
farklı irade bulunabilir. Sanki yabancı bir uzantıymı
ş gibi sol elin kendi kendine hareket etmeye başlaması (sağ beyin tarafından kontrol edilir) tuhaf bir durum
yaratabilir.
Bilinç
Bilinç, farklı değişkenler
içinde (örne
ğin,
sıcaklık, uzay, zaman olarak ve ili
şkileriyle), çoklu geribildirim döngülerini
kullanarak bir amaca ula
şmayı sağlayan (örneğin, eş,
yiyecek, barınak bulmak) bir dünya modeli yaratma sürecidir.
Bunu “uzay-zaman bilinç kuramı”
olarak adlandırıyorum, çünkü hayvanlar genelde uzaya ve birbirlerine ili
şkin bir dünya modeli yaratmasına karşın, insanlar daha ileriye giderek, hem geriye hem
ileriye dönük bir 
şekilde,
zamanla ili
şkili bir
model yaratmaktadırlar.
Darwin’in bir zamanlar söylediği gibi: “İnsan ile gelişmiş hayvanların arasındaki büyük fark, kesinlikle
türe de
ğil, evreye bağlıdır.”
Peki, insan bilincini hayvan bilincinden
farklı kılan nedir? Hayvanlar âleminde insan türü yarın kavramını
bilen tek türdür.
İnsan bilinci, dünyanın modelini yaratıp
gelece
ği simüle etmek için geçmişi değerlendirerek
zamanda simülasyonunu yapan özel bir bilinç formudur. Bu, bir hedefi
gerçekle
ştirebilmemiz için karar verirken birçok
geri bildirim döngüsünü kullanmamızı ve de
ğerlendirmemizi gerektirir.
Bu gezegende, tüm bilinç düzeylerinde
hareket eden canlılar büyük olasılıkla yalnızca insanlardır. MRG taramaları
kullanarak her bilinç düzeyinde yer alan farklı yapıları analiz edebiliriz.
Bizim için Düzey 1 bilinç süreci, daha çok
prefrontal korteks ile talamus arasındaki etkile
şimdir. Parkta tembelce gezinirken bitkilerin
kokularının, hafif rüzgârın bıraktı
ğı hissin, Güneş’ten gelen görsel uyarımların vb. farkındayız.
Düzey 1 bilinç duyularımızı, uzaydaki
fiziksel konumumuzu gösteren bir model yaratmak için kullanırken Düzey 2
bilinç, toplumdaki konumumuzla ilgili bir model olu
şturur.
Beyin, başka insanları tanımlamaktan başka, diğerlerinin
ne dü
şündükleri hakkında tahminde bulunmak gibi
esrarengiz bir yetene
ğe
de sahiptir. Bu, Zihin Teorisi adıyla bilinir ve ilk
defa Pennsylvania Üniversitesinden Dr. David Premack tarafından ileri sürülmü
ştür. Zihin Teorisi, başkalarının düşüncelerinden anlam çıkarabilme yeteneğinden bahseder.
Zihin Teorisi, başkalarıyla birlik kurmaya, düşmanları tecrit etmeye ve arkadaşlıkları sağlamlaştırmaya
izin verir. Bu durum da ki
şinin
hayatta kalma, e
ş bulabilme
gücü ve 
şansını arttırmaktadır.
Hatta bazı antropologlar, Zihin Teorisinde ustala
şmanın beynin evrimi için elzem olduğuna inanmaktadırlar.
Öncelikli olarak Homo Sapiens ile bağlantılı olan, dünya için kurguladığımız modelin ve işlediğimiz
gelecek için simülasyonların ait oldu
ğu en yüksek bilinç Düzey 3 bilinçtir. Bunu, başka insanlarla ilgili anıları ya da
olayları analiz ederek ve “rastlantısal” bir a
ğaç oluşturmak için birçok gelişigüzel bağlantı kurarak geleceği simüle ederek yaparız. Kokteyl partisindeki
farklı yüzlere bakarken kendimize basit sorular sormaya ba
şlarız: Bu kişi bana nasıl yardımcı olabilir? Odada dönen
dedikodu gelece
ğe nasıl etki
eder? Bana sorun yaratmaya çalı
şan biri var mıdır?
Maddeden Üstün Olan ZİHİN
Yasal Sorunlar: Öngörülen gelecek için
asıl soru, birbirimizin dü
şüncelerini
gizlice bir kumandadan ya da bir aygıttan okuyup okuyamayaca
ğımız değil, bizim isteyerek şüncelerimizin kaydedilmesine izin verip vermeyeceğimizdir. Vicdansız biri, yetkili olmadığı halde o dosyalara erişirse ne olur?
Bu ortaya etik sorunlarını çıkarıyor:
çünkü hiçbirimiz dü
şüncelerimizin
iste
ğimiz dışında okunmasını istemeyiz. Dr. Brian Pasley “Ortada
etik endi
şeler var,
bunlar; yapılmakta olan ara
ştırmalarla ilgili değil, olası uzantılarıyla ilgili. Bir dengenin
olması gerek. E
ğer biz bir şekilde birinin düşüncelerini hemen okuyabilişeydik bunun iletişim kuramayan ağır felçli ya da engelli insanlar için büyük faydaları olurdu. Diğer taraftan, eğer bu yöntem istemeyen insanlara da uygulansaydı
ortaya büyük endi
şeler çıkardı diyor.
İnsan zihninin okunması ve düşüncelerin kaydedilmesi mümkün olduğunda bir takım etik ve yasal sorunlar ortaya atılacaktır.
Bu, yeni bir teknoloji tanıtıldı
ğında
hep olur. Tarih boyunca teknolojilerin olası etkilerini ya da
sonuçlarını yasaların açıklayabilmesi için yıllar geçmesi gerekmi
ştir.
Sözgelimi, ileride telif hakkı yasalarının yeniden yazılması gerekli olabilir. Biri sizin düşüncelerinizi okuyarak çalsa ne olur? Düşüncelerinizi patentletebilir misiniz? Gerçekte o şüncenin sahibi kimdir?
Bir başka sorun da devlet işin içine girdiğinde ortaya çıkıyor.
Şair ve The Grateful Dead’in söz yazarı John Perry Barlow’un  bir  keresinde
dedi
ği gibi “Özelinizi koruması için devlete güvenmek, bir röntgenciden
evinizin
panjurlarını  kurmasını  istemek  gibidir.” 
 Siz
sorgulanırken polislerin  dü
şüncelerinizi  okumaya  yetkisi  olur  muydu?  Mahkemeler
zaten sözde suçluların
kanıt  olarak  DNA’larını  vermeyi  reddetti
ği  davaları yönetmeye çalışıyor. Gelecekte, hükumetin izniniz olmadan düşüncelerinizi okuma yetkisi olacak  mı,
olacaksa bunlar  mahkemede geçerli sayılabilecek  mi?
Peki   ne kadar  güvenilir olacaklar.
Ne zaman yeni
bir radyasyon 
şekli
bulunsa, ajanlar bunu casusluk için kötüye kullanmaya çalı
şştır.
Beyin dalgaları için de aynısı olacaktır. En ünlü vaka,
Moskova’daki Amerikan Büyükelçili
ği’nde,
Birle
şik Devletler Resmi Mührü içine saklanmış küçük mikrodalga aygıtla ilgiliydi. 1945’ten
1952’ye kadar, ABD
diplomatlarından Sovyetlere çok gizli mesajlar aktarılıyordu. 1948’deki Berlin
Krizi ve Kore Sava
şı’nda
bile, Sovyetler ABD’nin ne planladıklarını bu böcekleri kullanarak de
şifre ettiler. Günümüze kadar, hatta şu an bile, Soğuk Savaş‘ın
ve dünya tarihinin gidi
şatını değiştirecek
sırlar sızmaya devam etmi
ş olabilir.
Bu böcek, bir 
İngiliz
mühendisin açık radyo bandında gizli konu
şmalar duyması üzerine  yanlışlıkla  keşfedildi. ABD mühendisleri böceğin içini  açtıklarında  hayretler  içerisinde
kalmı
şlardı. Pasif olduğu için hiçbir enerji kaynağı gerektirmeyen bir böceği yıllar boyunca ortaya çıkarmakta başarısız olmuşlardı (Sovyetler, böceğin bulunmasını zekice engellemişti, çünkü böcek, enerjisini uzak bir kaynaktan
mikrodalga ı
şınları halinde
alıyordu). 
İleride de
beyin dalgalarını yakalayacak casus araçların yapılması   mümkün.
Bu teknolojilerin çoğu hâlâ çok ilkel olsa da, telepati yavaş yavaş hayatımızın     bir
gerçe
ği haline geliyor. Gelecekte dünyayla
zihinlerimiz aracılı
ğıyla
etkile
şim kurabiliriz belki. Ancak bilim
insanları yalnızca pasif olan zihin okumasının da ötesine geçmek
istiyor. Onlar aktif bir rol almak ve nesneleri zihnimizle hareket ettirmek
istiyorlar.
Telekinezi, genelde tanrılara bahşedilen, dileklerinizi gerçekliğe dönüştürecek ilahi bir güçtür. O düşünce ve arzularımızın nihai ifade şeklidir. Yakında buna sahip olacağız.
Telekinezi: Zihinle Kontrol Edilen Madde
Profesör John Donoghue
ve  Brown  ve  Utah  üniversitelerindeki  meslekta
şları, dış dünya
ile ileti
şim
kuramayanlar köprü görevi gören küçük bir sensör yarattılar. Onunla
röportaj yaptı
ğımda
bana 
şunları
söyledi: “4 milimetrelik bir bebek aspirini boyutunda küçük bir çipi
beynin yüzeyine yerle
ştirdik.  Beyin sinyallerini alan
doksan  altı küçük elektrot sayesinde kolunuzu hareket ettirme
komutunu algılayabiliyor. Uzuv
olarak öneminden  ötürü  kolu seçtik.”
Beynin motor korteksi yıllar önce özenle
haritalandı
ğı için, çipi
do
ğrudan belli
uzuvları kontrol  eden nöronların  üzerine  yerle
ştirmek mümkündür.
Beyinkapısı’nın temeli, çipten gelen nöral
sinyalleri, bilgisayarın imlecinden ba
şlayarak diğer nesneleri de hareket ettirebilecek anlamlı
komutlara çevirmesinde yatıyor.
Beyinkapısı, felçli bir insanın yapay
uzuvları zihniyle hareket ettirebilmesine olanak sa
ğlayarak yeni bir nöroprotez dünyasının
kapılarını  aralıyor.  Ek  olarak,  hastanın
sevdikleriyle ileti
şim
kurabilmesini de sa
ğlıyor. İlk versiyonu 2004’te  test  edilen
bu çip, felçli insanların bir dizüstü bilgisayar yoluyla ileti
şim kurabilmesi için tasarlandı. Kısa süre sonra bu
hastalar internette dola
şıyor,
elektronik posta okuyup
yazıyor,  tekerlekli  sandalyelerini  hareket
ettirebiliyorlardı.
Yakın tarihte kozmolog S. Hawking’in gözlüklerine bir nöroprotez eklendi. Bir EEG sensörü gibi çalışan bu alet, şünceleri bilgisayara aktarabiliyor ve Hawking’de
ş dünya ile ilişkisini sürdürebiliyor. Bugün için oldukça ilkel olan
bu alet, er ya da geç benzer aygıtlar, daha fazla ba
ğlantı ve yüksek hassasiyet ile epey gelişkin hale gelecektir.
Bir beyin ağı geliştirmenin multi milyar dolarlık eğlence endüstrisine de etkisi
olabilir. 1920’lerde ses kaydetme teknolojisi de, ı
şığı kaydetmede
oldu
ğu kadar mükemmelleştirildi, Bu, eğlence endüstrisinde bir dönüşümü başlatırken, sessiz filmlerden seslilere geçişini de gerçekleştirdi.
Görüntü ve sesin birleştirildiği
bu basit formül, geçti
ğimiz
yüzyılda fazla de
ğişmedi. Ancak gelecekte eğlence endüstrisi; koku, tat ve dokunma dahil beş duyunun ve tüm duygu çeşitlerinin kaydedilmesini sağlayarak bir sonraki aşamaya geçebilir. Telepatik alıcılar beyinde dolanan
tüm duyu ve duygu çe
şitliliğini algılayabileceği için, seyircinin hikayeye bütünüyle katılımı sağlanacaktır. Romantik
bir film ya da bir aksiyon filmi izlerken, sanki gerçekten oradaymı
şız gibi, duyguların iniş çıkışlarını ve aktörlerin hissettiklerini
deneyimleyerek adeta bir duygu okyanusunda yüzece
ğiz. Eroinin kokusunu duyacak, bir korku filmindeki
kurbanların deh
şetini hissedecek ve kötü adamların yenilgisinden haz alacağız.
Bu yoğun katılım, filmlerin yapılışında köklü bir değişime
yol açacaktır. Öncelikle, aktörlerin, EEG/MRG sensörleri yanında hislerini ve duygularını kaydeden nano alıcılarla rol yapmak
için e
ğitilmeleri gerekecek. Filmin düzenlenmesi,
yalnızca kesme ve uç uca eklemeyi de
ğil, aynı zamanda her sahnedeki çeşitli duyguların birleştirilmesini de gerektirecek. Sonunda izleyiciler
yerlerinde otururken tüm elektriksel sinyaller beyinlerine gönderilecek.
Seyirciler 3D gözlükler yerine bir çe
şit beyin sensöru takacak. Sinema salonları da bu
bilgiyi i
şleyip
daha sonra da seyircilere
gönderebilecek 
şekilde uyarlanmak zorunda olacak.
Gelecek
Bilgisayarlarla iletişim kurmak için kullandığımız bütün cihazlar (fare, klavye vb.) sonunda ortadan
kalkacak. Gelecekte basitçe zihinsel komutlar verece
ğiz ve isteklerimiz etrafa gizlenmiş küçük çipler sayesinde yerine getirilecek.
Ofislerimizde otururken, parkta bir gezintiye çıktı
ğımızda, vitrinlere bakarken, ya da dinlenirken
beyinlerimiz çiplerle etkile
şime
girip zihinsel olarak hesaplarımızı kontrol etmemize, tiyatroya bilet
almamıza ya da rezervasyon yaptırmamıza olanak sa
ğlayacaktır.
Gelecekte, düşüncelerimizi güçlendirecek bir güç kaynağıyla bile insanların kalem, bardak gibi basit
nesneleri hareket ettirebilmesi mümkün gözükmüyor. Sözünü etti
ğimiz gibi, evrende bilinen dört kuvvet vardır ve
hiçbiri nesneleri dı
ş güç kaynağı olmadan hareket ettiremez (manyetizma yakın
gibi, ancak yalnızca manyetik nesneleri hareket ettirebilir. Plastikten yapılmı
ş olan nesneler, su ya da tahta manyetik
alanlardan etkilenmez). Havaya yükselme, ço
ğu sihirbazın gösterilerinde kullandığı bir numaradır, bilimsel yeterliliğimizin ötesindedir.
Yani harici enerji kaynağıyla bile telekinetik bir insanın etrafındaki
nesneleri iradesiyle yerinden oynatabilmesi pek de:mümkün de
ğildir.
Bütün teknolojiler iyilik ya da kötülük
adına kullanılabilir. Sonuçta bilim, iki  tarafı keskin bir kılıçtır.
Bir tarafı açlık, hastalık ve cahilli
ğe karşı kullanılırken,
di
ğer tarafı çok  çeşitli şekillerde  insanlığa karşı kullanılabilir.
Bu teknolojilerin, savaşları çok daha yıkıcı hale getirmesi
mümkündür. Belki bir gün bütün yakın çarpı
şmalar, ileri teknoloji ürünü silahlarla donatılmış, vekil robotlar arasında olacak. Asıl savaşçılar kilometrelerce uzakta güvendeyken sivillere
verdikleri zararı umursamadan, son teknoloji silahlarıyla yaylım ate
şi açacaklar. Vekil robotlarla yapılan savaşlar askerlerin hayatlarını korurken, korkunç can ve
mal kayıplarına neden olacak.
Daha büyük bir sorun, bu gücün sıradan bir
insanın kontrol edebilece
ğinden çok
daha fazla olması olabilir.
Genetik, elektromanyetizma ve ilaç
tedavisindeki son geli
şmeleri
kullanarak, yakın gelecekte belleklerimizi de
ğiştirmek
ve hatta zekâmızı geli
ştirmek
mümkün olabilir. 
İnternetten
bir anı indirme, bir gecede karma
şık yetenekler edinme ve süper zekâya sahip olma fikri
yava
ş yavaş bilimkurgunun alanından uzaklaşıyor.
Anılarımız olmadan, anlamsız uyaranlar
içinde kendimizi geçmi
şimizi
anlama olana
ğı bulamadan,
ba
şıboş bir şekilde savrulup kayboluruz. Peki, bir gün, beynimize
yapay hatıralar yerle
ştirebilsek
ve yalnızca dosyayı belle
ğimize
indirerek herhangi bir
disiplinde ustala
şabilsek
ne olur? Gerçek ile sahte arasındaki farkı anlayamazsak ne olur? Kim oluruz?
Bilim insanları doğayı edilgen bir biçimde izlemeyi onu şekillendirmeye ve bir kalıba sokmaya başlıyor, Be belki de hatıraları, düşünceleri, zekâyı ve bilinci yönlendirebileceğimiz
anlamına  geliyor.  Zihnin  karma
şık  yapısını  yalnızca
incelemekle  kalmayacak, gelecekte onu  yönetebilece
ğiz de…
Öyleyse simdi şu soruya yanıt verelim: Hatıraları internetten
indirebilir miyiz?
Nasıl Hatırlarız?
Bildiğimiz gibi, duyusal bilgiler (görme, dokunma, tatma
gibi) önce beyin sapından, sonra da bir yayın istasyonu gibi görev yapan
talamustan geçmek zorundadır. Talamus bu sinyalleri, de
ğerlendirilmek üzere beynin çeşitli duyusal loblarına yönlendirir. Bu işlenmiş bilgi,
bilincimize girdi
ği
prefrontal kortekse ula
şır
ve birkaç saniyeden dakikalara kadar çe
şitlilik gösteren kısa dönem belleğimiz olarak değerlendirdiğimiz sekli oluşturur,
Bu anıları daha uzun süre saklamak için,
anılara ait bilgiler, önce, farklı kategorilere parçalandıkları hipokampustan
geçmek zorundadır. Tüm anıları, beynin tek bir bölgesinde bir bant kaydı, ya da
hard disk gibi saklamak yerine, hipokampus bu parçaları çe
şitli kortekslere yönlendirir (Aslında anıları
bu 
şekilde
saklamak, onları art arda saklamaktan daha verimlidir. 
İnsanların anıları bir bilgisayar bandında olduğu gibi sıralı olarak saklansaydı devasa bir
anı deposu gerekirdi. Hatta gelecekte dijital depolama sistemleri bile tüm
anıları sırayla saklamak yerine beynin bu özelli
ğini benimseyebilir).
Şimdiye kadar bilim insanları, beynin
farklı yerlerinde saklanan; meyveler, sebzeler, bitkiler, hayvanlar, vücut
bölümleri, renkler, sayılar, harfler, isimler, fiiller, tam adlar, yüzler, yüz
ifadeleri ile çe
şitli
duygu ve sesleri içeren 20′ den fazla bellek kategorisi tanımladı.
Örneğin, parkta bir yürüyüş gibi tek bir anı, parçalara bölünmüş ve beynin çeşitli bölge1erinde saklanmış bilgiler içerir. Bu anının yalnızca bir yönünü tekrar
ya
şamak (örneğin, yeni biçilmiş çim kokusu) bir anda beyni aceleyle tüm parçaları birleştirmeye ve uyumlu bir hatıra oluşturmaya iter. Bellek araştırmalarının amacı, bu dağıtılmış parçaların
bir tecrübemizi hatırladı
ğımızda
nasıl tekrar bir araya  geldi
ğini çözmektir.   Bu
duruma “ba
ğlanma
problemi” deniyor.
Bağlama problemine alışılmışın
şında bir çözüm, EEG
taraması tarafından algılanabilen, beynin tamamının etrafında saniyede
kabaca 40 devir yapan elektromanyetik titre
şimlerin olduğu gerçeğini kullanıyor. Belleğin bir parçası çok net bir
frekansta titre
şebilir ve
beynin uzak bir yerinde saklanmı
ş başka bir bellek parçasını harekete geçirebilir.
Eskiden anıların fiziksel olarak birbirlerine yakın saklanabilece
ği düşünülüyordu.
Ancak bu yeni kuram, anıların mekânsal ve uzaysal olarak ba
ğlı olmadığını, daha ziyade bir bütün halinde titreşerek maddi olarak bağlı olduklarını söylüyor.
Gözün retinasında rod ve koni adı verilen
kabaca 130 milyon hücre var; bunlar herhangi bir anda, gelen 100 milyon bit
bilgiyi i
şliyor ve
kaydediyor. Sonra bu devasa miktardaki veri toplanıyor ve saniyede 9 milyon bit
bilgi transfer eden optik sinire ve oradan talamusa gönderiliyor. Oradan da
bilgi beynin en arkasındaki oksipital loba ula
şıyor.
Burada görme korteksi, sırayla bu veri dağını analiz etme gibi zahmetli bir işe başlıyor.
Görme korteksi, beynin arkasında her biri belirli bir görev için tasarlanmı
ş birkaç parçadan oluşuyor. Bunlar Vl’den V8’e kadar   etiketleniyor.
Dikkat çekici bir şekilde, Vl adlı bölge bir ekran gibi; gerçekten de
beyninizin arkasında asıl görüntüye çok benzer bir 
şekil örüntüsü oluşturur. Bu görüntü, asıl
görüntüyle çarpıcı bir benzerlik ta
şır, tek farkları gözün tam ortası, fovea, V1
bölgesinde çok daha geni
ş bir
yer kaplar (fovea, en yo
ğun
nöron bulunduran yer oldu
ğu
için). Bu nedenle, Vl’de olu
şturulan
görüntünün kusursuz bir taklidi de
ğil, resmin merkezinin en çok yeri kapladığı çarpıtılmış bir şeklidir.
Görmeyle ilgili 30’dan fazla nöral devre
tanımlandı, ama büyük olasılıkla çok daha fazlası var. Oksipital lobdan bilgi,
sonunda görüntüyü “görebilece
ğimiz” ve kısa
zamanlı belle
ğimizin
olu
şturacağı prefrontal kortekse gönderilir. Sonra, bilgi işlendiği
ve 24 saate kadar saklandı
ğı hipokampusa
gönderilir. Anı o zaman parçalara
bölünür ve çe
şitli
kortekslere da
ğıtılır.
Burada ana fikir şu: Zahmetsizce yapıldığını düşündüğümüz
görme olayı, milyarlarca nöronun aynı anda ate
şlenmesini, saniyede milyonlarca bit bilginin transfer
edilmesini gerektiriyor. Be
ş duyu
organından gelen sinyallere ek olarak her görüntüyle ili
şkili duygularımızın da olduğunu unutmayın. Tüm bu bilgiler, hipokampusta bir
görüntünün basit bir kaydını olu
şturmak için işlenir.  Şu  anda, hiçbir makine bu işlemin çok yönlülüğüyle yarışamaz, yani insan beyni için, yapay bir hipokampus yaratmak isteyen bilim
insanları için,  hipokampusu  kopyalamak, ba
şa çıkılması gereken çok büyük bir sorundur.
Yalnızca bir duyumuzla ilgili bilgileri
kaydetmek bile bu kadar karı
şık
bir i
şlemse o zaman bu kadar büyük miktarda
bilgiyi uzun dönem belle
ğimizde
saklama yetene
ğini
evrimde nasıl geli
ştirdik?
Hayvanların davranı
şlarının
büyük ço
ğunluğunu,
pek uzun dönem belle
ğe sahip
gibi gözükmeyen içgüdüler yönlendiriyor. Ancak, Irvine’ deki California
Üniversitesi nörobiyoloji uzmanı Dr. James McGaugh’un söyledi
ği gibi “Belleğin amacı geleceği tahmin etmektir.” Bu da ilgi çekici bir olasılık doğuruyor. Belki de uzun dönem belleğin evrimleşmesinin nedeni, geleceği tasarlamada kullanışlı olmasıydı. Başka bir deyişle, uzak geçmişi hatırlayabilmemizin nedeni, geleceği tasarlamanın gerekliliği ve avantajlı olmasıdır.
Dr. Alcino Silva bir süredir farelerle
deney yapıyor. CREB aktivatör geninde hata olan farelerin, neredeyse uzun dönem
bellek olu
şturamadığını keşfetti. Bunlar unutkan farelerdi. Yine de bu unutkan
fareler  bile  aralarda  dinlendikleri  kısa  derslerle
bir parça ö
ğrenebildiler.
Bilim  insanlarının  kuramı  
şöyle:  Beynimizde  belirli bir
zamanda ö
ğrenebileceğimiz miktarı kısıtlayan sabit miktarda CREB
aktivatörü var. Bir sınava bir gün kala çalı
şırsak bu, CREB aktivatörlerini hızlıca tükettiğimiz anlamına geliyor, bundan dolayı daha
fazla ö
ğrenemiyoruz-en
azından CREB  aktivatörlerini tazelemek  için
ara  verene kadar.
Dr. Tully, “Artık son gün çalışmanın neden işe yaramadığını biyolojik olarak açıklayabiliyoruz” diyor. Final sınavına hazırlanmanın en iyi yolu, çalışacağınız
notları uzun dönem belle
ğinin
bir parçası olana kadar düzenli aralıklarla zihninde gözden geçirmektir.
Bu durum neden duygularla bütünleştirilmiş anıların çok
canlı oldu
ğunu ve belleğimizde on yıllarca kalabildiğini açıklayabilir. CREB bask1ılayıcı gen,
yararsız bilgileri temizleyen bir süzgeç gibidir. Fakat bir
anı güçlü bir duyguyla e
şleşmişse ya CREB baskılayıcı geni ortadan kaldırır ya da
CREB aktivatör genin düzeyini arttırır.
 
Ruhlar Kütüphanesi…
İnsanlar aynı zamanda hatıraların soy
a
ğacına sahip olmak isteyebilir.
Atalarımızla ilgili kayıtları ara
ştırdığımızda
yalnızca hayatlarının tek boyutlu bir tasvirini buluyoruz. 
İnsanlık tarihi boyunca, insanlar hayatlarıyla ilgili
doyurucu bir kayıt bırakmadan ya
şadı,
sevdi ve öldü. Ço
ğunlukla
akrabalarımızın, ba
şka çok
az bilgiyle beraber do
ğum
ve ölüm tarihlerini buluyoruz.
Bugün ardımızda uzun bir elektronik belge
izi bırakıyoruz (kredi kartı makbuzları, faturalar, banka beyanları vb.).
Olmaması gereken 
şekilde
internet hayatlarımızı tanımlayan geni
ş bir belge deposu haline geliyor, ama yine de bu
herhangi birine ne dü
şündüğümüz ya da hissettiğimiz hakkında pek bilgi vermiyor. Belki de uzak
gelecekte, internet yalnızca hayatlarımızın ayrıntılarını de
ğil, aynı zamanda bilincimizi de kronolojik olarak
kaydeden dev bir kütüphaneye dönü
şebilir.
Gelecekte insanlar, torunlarıyla
deneyimlerini payla
şabilmek
için, düzenli olarak anılarını kaydedebilir. Soyunuzun anılar kütüphanesini
gezerek nasıl ya
şadıklarını görebilir
ve hissedebilirsiniz. Aynı zamanda, “büyük plandaki” yerinizin
tam olarak nereye oturdu
ğunu
görebilirsiniz.
Bu, herhangi birinin biz öldükten çok sonra
“oynat” tu
şuna
basarak ya
şamlarımızı tekrar
oynatabilece
ği
anlamına geliyor. E
ğer bu
görü
ş doğruysa kütüphaneye bir disk yerleştirip bir düğmeye basarak atalarımızı bir öğleden sonra sohbeti için “geri getirebileceğiz”.
Einstein’ın Beyni ve Zekâmızı Geliştirmek
“Deha nedir?” sorusunu
aydınlatabilmek için seçece
ğimiz
yollardan biri Einstein’ın beynini analiz etmektir. Görünen o ki, Princeton
Hastanesi’nce Einstein’ın otopsisini yapan Thomas Harvey, ailesi de dâhil
kimsenin haberi olmaksızın bir anda beyni saklamaya karar vermi
ş. Belki Einstein’ın beynini ilerde dehanın
sırrını çözmemizi sa
ğlayacağını umduğu için saklamıştı. Belki de pek çokları gibi, zekâsının kaynağının beyninde bulunan kendine has özellikler olduğunu şünmüştü.
Bundan sonra, Einstein’ın beyninin başına gelenler ise bilimsel bir hikâyeden çok
komediyi andırıyor.
Beyin on yıllar boyunca elma şarabı kutusuna konmuş formaldehit dolu iki büyük cam kavanozun içinde,
bira so
ğutucusunun altında durdu. Birlikte çalışğı bir
teknisyeni vardı ve beyinden 240 tane kesit alıp örnek olu
şturmuştu.
Bunları bazı ender durumlarda üzerinde incelemeler yapmak
isteyen bilim insanlarına postayla gönderiyordu.
Einstein’ın beyninin sıradan bir insanın
beyninden çok daha geli
şmiş olduğunu öngörmek çok doğaldır. Çok büyük olmalı, ya da
bazı alanları anormal derecede geni
ş… Oysa tam tersi keşfedildi (normalden biraz daha küçüktü, büyük değildi). Sonuçta, Einstein’ın beyni oldukça sıradandı.
Bir nörolog kime ait oldu
ğunu
bilmeden bu beyni inceleseydi, ikinci kez dönüp bakmazdı bile.
Einstein’ım beyninde saptanan tek
farklılık küçük bir 
şeydi.  Pariyetal lobların alt kısımları her iki beyin
yarım küresinde de %15 daha büyüktü ve beynin anguler kıvrım (girus angularis)
denilen belirli bir bölgesi normalden daha geni
şti, Beynin bu kısımları kavramsal düşünme, sembollerin kullanımı (yazma ve
matematikteki gibi) ve görsel-çevresel verinin i
şlenmesi ile ilgilidir. Ancak yine de mevcut verilere
kar
şın, Einstein’ım beyni normal sınırlar
içerisindedir. Bu yüzden, Einstein’ın zekâsının beynin organik yapısına mı
yoksa ki
şiliğine, çevresine ye yaşadıklarına mı bağlı olduğunu söylemek zordur.
Peki, Einstein nasıl Einstein oldu?
 İlk olarak zamanının çoğunu “düşünce deneyleri” yaparak geçirdi.
O  bir  kuramsal fizikçiydi ve deney düzenekleri
yapmıyordu, sürekli kafasında gelece
ğin karmaşık
simülasyonlarını yaratıyordu. Di
ğer bir deyişle laboratuvarı  zihniydi.
 İkincisi, on yılını belki de daha fazlasını tek bir düşünce deneyine harcayarak geçirdi. On altı yaşından yirmi altı yaşına kadar ışık konusuna  odaklandı  ve ışığın  hızını geçmenin
mümkün olup olmadı
ğına kafa
yordu. Yirmi altı ve otuz
altı ya
şları arasında ise kütleçekimi
kavramına odaklandı  ki, bu sayede büyük patlama
kuramını   ve kara delikler hakkında da bilgi sahibi olduk.
Otuz altı yaşından hayatının sonuna kadar ise tüm fiziği birleştirecek
tek bir kuram üzerine çalı
ştı.
 Üçüncüsü, karakteri çok önemliydi. Aykırı bir insandı, bu yüzden
fizikteki mevcut düzene kar
şı çıkması onun
için normal bir durumdu. Einstein’dan önce iki yüz  yıl boyunca
egemenli
ği elinde bulundurmuş olan Newton’un kuramına meydan okuyacak cesaret de
hayal gücü de her fizikçide  yoktu.
 Dördüncü olarak, bir Einstein’ın ortaya çıkması için zaman
çok  uygundu. Di
ğer
bir deyi
şle Einstein zamanı için doğru
adamdı. Bir gün saklanan beyin hücrelerinden onu klonlamak mümkün olursa tahmin
ediyorum ki, klonu bir sonraki Einstein olamayacaktır. Bir dâhinin ortaya
çıkması için mutlaka tarihsel ko
şullar
da uygun olmalıdır.
Einstein’ın da söylediği gibi “Zekânın gerçek göstergesi bilgi
de
ğil, hayal
gücüdür.” 
Einstein’a
göre hayal gücü, bilinen dünyanın sınırlarını yıkmak ve bilinmeyene adım
atmaktı.
Hepimiz genlerimize kodlanmış ve oradan da beyin yapımıza programlanmış belirli yeteneklerle dünyaya geliyoruz. Bu
tamamen  
şans  işidir.  Fakat  düşüncelerimizi ve deneyimlerimizi harmanlayarak geleceği nasıl kurgulayacağımız tamamen bizim kontrolümüzde. Charles Darwin’in de
yazdı
ğı gibi  “Her  zaman  belirttiğim  gibi,  aptallar hariç, insanlar
zekâ konusunda de
ğil, şevk  ve  çalışkanlık  konusunda  farklılık gösterir.”
Zekâyı Nasıl Ölçebiliriz?
Yüzyıllar boyunca zekâ hakkındaki tartışmalar kulaktan dolma bilgilere ve anekdotlara
dayanarak yapıldı. Ancak MRG görüntüleme çalı
şmaları gösterdi ki, matematik
bulmacalarını çözerken asıl aktivitenin gerçekle
ştiği
yer, prefrontal korteksle (rasyonel dü
şüncenin oluştuğu
bölge) ba
ğlantılı yolakları ve
pariyetal lobu (rakamların i
şlendiği bölge) kapsıyor.
Bu sonuç, Einstein’ın beyninde inferior
pariyetal lobun daha geni
ş olduğunu gösteren anatomik incelemeyle uyuşuyor. Yani, matematiksel yeteneğin pariyetal lob ve prefrontal korteks arasındaki
artmı
ş veri akışıyla ilişkili
oldu
ğu sonucuna varmak mümkündür. Ancak beynin
bu alandaki geni
şleme,
sıkı çalı
şmaya
mı ba
ğlı, yoksa
Einstein böyle mi do
ğmuştu? Bunun yanıtı hâlâ çok açık değildir.
IO testinin haricinde zekâyı ve başarıyı ölçmek için yeni yol ve yöntemlerin
olması gere
ği
açıktır. IQ testleri tamamen yararsız de
ğiller, ancak kısıtlı bir ölçüde yalnızca
zekâyı ölçebiliyor. M. Sween’e göre, “Testler motivasyon,
kararlılık, sosyal beceriler gibi iyi bir ya
şam sürmenin göstergesi olabilecek
becerileri ölçememektedir
.”
Savantlar: Süper Zekâlar mı?
Bir kurşun kafatasına girip parçaladığında Bay Z dokuz yaşındaydı. Doktoru ölmesinden endişe ediyordu, ancak kurşun onu öldürmedi.
Yine de beynin sol tarafında yaygın bir
hasar yarattı; bu da vücudunun sa
ğ yarısını felç edip geçici olarak sağır ve dilsiz olmasına neden oldu. Bununla birlikte, kurşunun
ilginç bir yan etkisi meydana geldi. Bay Z “savantlara” özgü 
şekilde insanüstü mekanik yetenekler ve inanılmaz boyutlarda bir bellek geliştirdi.
Bay Z tek örnek değil. 1979’da başının sağ yanına
isabet eden beyzbol topuyla yaralanan ve bilincini kaybeden on ya
şındaki Orlando Serrell de benzer bir durum yaşadı. Başlangıçta,
yo
ğun baş ağrılarından
yakınırken ardından a
ğrısının
azalmasıyla birlikte hesaplama ve foto
ğrafik-yakın bellek yeteneklerinde büyük bir gelişme meydana geldi. Binlerce yıl sonrasının tarihlerini,
günlerini hesaplayabiliyordu.
Tüm dünyada yaklaşık yedi milyar insan yaşarken bu hayret verici savantlardan yalnızca yüz kadar
tespit edildi.
Fizikçi Dr. Treffert, uzun süre bu
savantlarla çalı
ştı.
Aktardı
ğı hikayeye göre;
klasik  bir soru olan “Satranç tahtasının ilk karesine bir,
ikinci karesine iki, üçüncü karesine dört mısır tanesi koyar ve her karede bu
ikiye katlama devam rttirirsen altmı
ş dördüncü karede kaç mısır tanesi
koyman gerekir?” 
sorusunun
do
ğru yanıtı olan 18 446 744 073 709 551
616 rakamına ula
şması yalnızca
45 saniye sürmü
ş.
Bilim insanları elbette sıradan bellek
numaralarıyla gerçek savant yeteneklerini ayırt etmek zorundalar. Onlar
yalnızca matematikte ba
şarılı değiller: müzik, sanat ve teknik alanlarda da
yetenekleri  var.
Bu kişilerden birisi olan ünlü Born on a Blue
Day 
kitabının yazarı olan Daniel Tarrunet ile bizzat görü
şme fırsatım oldu. Göz kamaştırıcı yeteneklere sahip diğer savantlardan farklı olarak kitap yazıp, radyo ve TV
programlarına çıkıp dü
şüncelerini
ifade edebiliyor. Küçükken ba
şkalarıyla
ili
şki kurmada ciddi sorunlar yaşayan birisi olmasına karşın, şu an mükemmel iletişim becerilerine sahip. Daniel’in fark
yaratan özelli
ği,
matematik ve geometrinin temel sayılarından olan pi sayısını  ezberleme
rekoruna sahip olması. Pi’nin 22514 basama
ğını ezbere bilen Dennet’a böyle
muazzam  bir i
şin
altından nasıl kalktı
ğını sorduğumda, bana her rakamla bir rengi ya da dokuyu eşleştirdiğini  söyledi.
Dr. Pollard’ın belirttiği üzere, genomumuzun büyük bir kısmı işlevsel olmayan ve evrim tarafından seçilime uğramayan “çöp DNA”lardan oluşuyor. Bu kısımlar belirli bir oranda mutasyon
geçiriyor (kabaca dört milyon yılda, yüzde biri de
ğişime
u
ğruyor). Şempanzelerle aramızdaki DNA farkı yüzde 1,5 olduğunu düşünürsek
birlikte payla
şğımız ortak atadan ayrımlaşmamızın yaklaşık altı milyon yıl önceye karşılık geldiği sonucunu çıkarabiliriz. Bu mantıkla her
hücremizde adeta birer moleküler saat  yer aldı
ğını söyleyebiliriz.
Evrim mutasyon hızını arttırdığında hangi hücrelerin daha hızlı farklılaşğını ve
buna yol açan genlerin neler olabilece
ğini belirleyebiliriz.
Dr. Pollard’ın listesi daha da ileri
giderek artmı
ş değişim
hızları gösteren birkaç yüz kadar farklı alanda belirledi. Bu
alanlardan bazıları zaten biliniyordu. Örne
ğin, FOX2, insanın temel özelliklerinden olan konuşmanın gelişmesi için kilit role sahip (FOX2 geni bozulmuş olan bireyler konuşma yetisi için gerekli olan yüz
kası hareketlerini yapamıyorlar).
HAR2 adlı bir diğer bölge ise parmaklarımızla ince beceri gerektiren işleri yapabilmemizi, aletleri kontrol edebilmemizi sağlıyor.
Neanderthal genomunun da analiz
edilmesiyle birlikte, bize 
şempanzeden
de daha yakın olan bir tür ile genomumuzu kar
şılaştırma
olana
ğına kavuşmuş olduk
(Neanderthallerdeki   FOX2   geninin   analizi   sırasında   bizdekiyle   aynı  oldu
ğu belirlendi. Bu da gösteriver ki Neanderthaller
büyük olasılıkla bizim gibi konu
şabiliyorlardı).
Diğer oldukça önemli bir gen de beyin
kapasitemizdeki a
şırı artıştan sorumlu
oldu
ğu düşünülen ASPM. Bazı bilim insanları, bu ve diğer genlerin insanlar zekâ kazanırken diğer primatların neden kazanamadığı sorusuna ışık tutacağını öne sürüyor.
Popüler kültürde, evrimin bizi gelecekte
büyük beyinli ve ufak, kılsız vücutlu canlılara dönü
ştüreceğine
ili
şkin yaygın bir kanı var. Tıpkı uzaylılar
gibi, çünkü daha üst düzey bir zekâya sahip oldu
ğu öngörülen bu yaratıklar sıklıkla bu şekilde betimleniyor. Aksesuar ve hediyelik eşya satan dükkânlara gittiğinizde, aynı kocaman gözlü, büyük kafalı, yeşil tenli dünya dışı canlı tipiyle karşılaşacaksınız.
Aslında, insan evriminin temel
belirleyicilerindeki (örne
ğin,
temel vücut yapısı ve zekâ gibi) de
ğişim
durma noktasına geldi. Bu sonucu destekleyen çok sayıda etken var.
Bunlardan ilki, ayakları
üzerinde duran bir tür oldu
ğumuz
için, do
ğum kanalından geçebilecek
kafa çapının bir sınırı var.
 İkincisi, modern teolojideki gelişmeler, atalarımızın karşılaşğı çetin evrimsel baskıları ortadan kaldırdı.
Yine de evrim, genetik ve moleküler düzeyde hız kesmeden devam etmektedir.
Fizik yasaları, zekâmızın doğal sınırlarına eriştiğimizi
gösteren belirtiler sunuyor. Bu nedenle, zekâmızda bir geli
şme yaşanacaksa
bu dı
şarıdan bir müdahaleyle olanaklı hale
gelebilir. Nöroloji üzerine çalı
şan fizikçilerin belirttiği gibi, ortada daha da zeki hale gelmemizi engelleyen
bir kâr-zarar dengesi bulunuyor. Ne zaman daha yo
ğun, daha büyük ve daha karmaşık bir beyni gözümüzde canlandırsak dengeyi bozan
olumsuz sonuçlarla da yüz yüze geliyoruz.
Beyine adapte edebileceğimiz ilk fizik yasası; madde ve enerjinin korunumu. Bu
yasaya göre, bir sistem içindeki madde ve enerji miktarı sabittir ve de
ğişmez. Özellikle
beyin muazzam yeteneklerini sürdürebilmek için enerjisini korumak zorunda bu
da çok sayıda kestirme yol kullanmayı gerektiriyor. Bu yüzden, beyin
duygu formları altında pe
şin
hükümlere vararak enerji tasarrufu yapar. Unutmak da aslında enerji
tasarrufunun bir di
ğer
yoludur. Bilinçli beyin, belle
ğinin
yalnızca i
şine
yarayacak olan, küçük bir bölümüne eri
şebilir.
O zaman soru; artmış hücre sayısı, hücre yoğunluğu
ya da beyin boyutunun bizi daha zeki yapıp yapmayaca
ğıdır.
Büyük olasılıkla yapmayacaktır. Cambridge
Universite’nden Dr. Simon Laughlin konuyla ilgili olarak “Gri
maddede ki kortikal nöronların aksonları, fiziksel sınırlara çok yakın
düzeylerde çalı
şıyor.”
Fizik yasalarını kullanarak zekamızı arttırabilece
ğimiz çok sayıda yol var; ancak her yolun kendi
sorunları da bulunuyor:
·Kişi,
beyin büyüklü
ğünü ve
nöronların uzunlu
ğunu
arttırabilir. Buradaki sorun, beynin enerji ihtiyacının artacak olmasıdır. Bu
yüzden açı
ğa çıkacak ısı da
artacak, hayatta kalmamızı zorla
ştıracaktır. Ayrıca, uzun nöronlar sinyalin bir yerden
bir yere ula
şma
süresini uzatacak ve dü
şünme
i
şlevini yavaşlatacaktır.
·Kişi,
aynı alana daha çok sı
ğdıracak şekilde nöronları inceltebilir. Ancak nöronlar
inceldikçe aksonlarda yer alan karma
şık kimyasal/ elektriksel tepkimeler gerçekleştirilemeyecek ve sonuçta hatalı uyarımlar oluşması kolaylaşacaktır.
·Kişi,
nöronları daha kalın hale getirerek
sinyal  iletimini  hızlandırabilir.  Ancak bu da
enerji ihtiyacını ve üretilecek ısıyı yükseltecek;
bununla  birlikte,  sinyalin hedefine ula
şma süresini uzatacak şekilde beyin boyutlarını da   arttıracaktır.
 
Fizik yasaları, mevcut yapımız ve bulunduğumuz  koşullar  dâhilinde  zekâmızın
en üst düzeye ula
şğını gösteriyor gibi gözükmekte. Aniden kafatası
büyüklü
ğümüz artmaz ya da nöronlarımızın yapısında
de
ğişiklikler oluşmazsa mevcut zekâmızı çok da ilerletemeyebiliriz.
Zekâmızı geli
ştirmek
istiyorsak mevcut beynimizi (ilaçlar, genler ya da TES benzeri cihazlar
yardımıyla) daha etkin hale  getirmeliyiz.
Çok zeki olmak, büyük parasal başarılar kazanacağımızı garanti etmiyor; aksine atletlerden, film
yıldızlarından, komedyen ve e
ğlence
sektörü çalı
şanlarından daha aşağıda bir sosyal sınıfta yer alacağınıza işaret ediyor.
Lise öğrencilerinin panik haldeki aileleri, sınavlarda başarılı olması için çocukların IQ’sunu
arttırmak isteyebilir. Ancak gördü
ğümüz üzere IQ doğrudan başarıyla
ba
ğlantılı değil. Benzer şekilde, insanlar belleklerini arttırmak  da isteyebilirler,
ancak savantlarda gördü
ğümüz
gibi, foto
ğrafik
keskinlikte  bir  bellek  hem bir lütuf hem de
bir bela olabilir. Her iki durumda da ya
şanacak  gelişmeler toplumu ikiye  bölecek sonuçlar doğuracak gibi   gözükmüyor.
Kendi düşüncelerimizde bile; rüyalarda, ilaçların neden olduğu halüsinasyonlarda ya da şizofreni gibi zihinsel rahatsızlıklarda olduğu gibi, farklı tarzda bilinç düzeyleri bulunuyor. İnsan şı bir bilinç de var. Robotların bilinci, hatta
dünya dı
şı canlıların bilinçleri…
Aşırı tutucu, şövenistik yaklaşımları bir kenara bırakıp, artık insanın
bilinç sahibi tek varlık oldu
ğu fikrinden vazgeçmeliyiz. Dünyamızın bir modelini oluşturmak için artık çok sayıda yol mevcut,
aynı 
şekilde
gelece
ği simüle edebilmek için de…
Örneğin rüyalar, bilincin en ilkel biçimlerinden biridir.
Uzun bir süredir ara
ştırılmaktadır
ve anla
şılmaları için günümüze kadar çok
az a
şama kaydedilmiştir. Belki de rüyalar, uyuyan beyin tarafından
rastgele bir araya getirilen sahnelerden ibaret de
ğildir. Belki de bilincin anlamını ve
sınırlarını kavramamızı sa
ğlayacak anahtardır.
DEĞİŞEN BİLİ
“Gelecek, rüyaların güzelliğine inananlara aittir.”Eleanor ROOSEVELT
Rüyaların İçinde
Çok eskiden insanlar, rüyaların gerçekler
hakkında alametler oldu
ğunu
şünüyordu. Bu nedenle tarih boyunca
rüyaları yorumlamaya yönelik  sayısız giri
şimler oldu.
Freud, rüyaların kökenini açıklamak için
bir kuram önermi
ştir. Ünlü çalışması “Rüyaların Yorumlanması”nda bunların
bilinçaltımızdaki gündüz uyanık zihnimizde bastırılan, fakat her gece özgürce
dola
şan arzuların tezahürü olduğunu iddia etmiştir.
Ne kadar gizemli olsalar da, rüyalar fazla
lüks 
şeyler değil, başıboş beynimizin uzun uzadıya düşündüğü gereksiz şeylerdir.
Aslında, rüyalar hayatta kalmak için
önemlidir. Beyin taramaları kullanarak, bazı hayvanların rüya benzeri beyin
aktivitelerini inceleyebiliriz. Bu hayvanlar rüyalardan mahrum bırakılırsa
genelde açlıktan dolayı daha hızlı ölüyor.
Rüya görmek bizim uyku döngümüzün de temel
bir parçasıdır. Gece uyurken yakla
şık iki saatimizi rüya görmeye harcarız. Her rüya beş ile yirmi dakika arasında sürer. Aslında
ortalama bir ya
şam
süresinde insanlar yakla
şık altı  yılını rüya görmeye
harcar. 
Rüyalar insan ırkı
arasında evrenseldir.
Bazı rüyalar yatmadan birkaç saat
öncesinde olan olaylarla ili
şkili
olabilir. Ama rüyalar genelde birkaç günlük anıları birle
ştirir.
Açık Rüyalar: Bilim insanları, bir
zamanlar gerçek dı
şı bir
efsane olarak dü
şünülen
bir rüya formunu ara
ştırıyor: Açık
(lucid) rüyalar
, yani bilinciniz açıkken görülen rüyalar. Bu, kula
ğa biraz çelişkili
gelse  de  beyin  taramalarında  do
ğrulanmıştır.
Açık rüyalarda, kişiler rüya gördüklerinin farkındadır ve bilinçli olarak
rüyalarının gidi
şatını kontrol
edebilir. Bilim, bu rüyalarla yakın zamanda deneyler yapmaya ba
şlasa da, bu olgunun yüzyıllar öncesine dayandığını gösteren kaynaklar var. Örneğin, Budizm’de açık rüya görenler ve nasıl kendinizi bu
konuda e
ğitebileceğinizle ilgili kitaplar vardır. Yüzyıllar geçtikçe,
Avrupa’da birkaç insan açık rüyaları hakkında ayrıntılı notlar tutmu
ştur.
Açık rüya görenlerin beyin taramaları, bu
olgunun gerçek oldu
ğunu
gösteriyor.
Dr. Hobson, bana belirli teknikleri çalışarak herkesin açık rüya görmeyi öğrenebileceğini anlattı.
Uzak gelecekte, iki uyuyan beyni direkt
birbirine ba
ğlayarak
ba
şka birinin rüyasına girmek bile mümkün
olabilir. Her iki beyin büyük merkezi bir bilgisayara ba
ğlı MRG tarayıcılarına bağlı olmak zorunda olur, bu da iki rüyayı bir
haline getirirdi. Bilgisayar her ikisinin MRG taramalarını de
şifre eder, sonra da bir video görüntü oluştururdu. Sonra, birinin rüyası diğerinin beynindeki duyusal bölgelere gönderilir ve böylece o diğer kişinin rüyası ilk kişinin rüyasıyla birleşirdi. Ancak tüm bunların mümkün olması için video
görüntüleme teknolojisinin ve rüyaları de
ğerlendirme tekniklerinin çok daha fazla gelişmesi gerekmektedir.
Bu akla başka bir soruyu getiriyor: Eğer birinin rüyalarının gidişatını değiştirmek
mümkünse o ki
şinin
yalnızca rüyalarını de
ğil,
şüncelerini de kontrol etmek mümkün müdür?
Zihin Kontrol Edilebilir mi?
Zihin kontrolü üzerine deneyler yapan ilk
kurum tabii ki ordu de
ğildi.
Antik ça
ğlarda da,
büyücü ve falcılar, esir askerlere sihirli iksirler vererek onların konu
şmalarını ya da liderlerine karşı gelmelerini sağlamaya çalışırlardı. Bu zihin kontrol yöntemlerinden biri hipnoz idi.
EEG ve MRG, görüntülemeleri, hipnoz
sırasında ki
şinin
sensoriyal beyin bölgelerinde dı
şarıdan
gelen minimal sensoriyal uyarım bulundu
ğunu göstermektedir. Diğer bir deyişle, birinin gömülü olan anılarının bir kısmına
eri
şimini sağlayabilir fakat kesinlikle kişiliğini,
hedeflerini ya da dileklerini de
ğiştiremez.
Gizli bir 1966 Pentagon belgesi bunu doğrulamakta ve hipnozun askeri bir silahmış gibi güvenilmemesi gerektiğini açıklamaktadır. Bu belgede “Hipnozun, uzun
yıllar boyunca potansiyel katkısı olabilece
ği bilindiği halde, bir istihbarat servisi tarafından etkin
olarak kullanıldı
ğına ilişkin bir veri bulunamamaktadır” diye yazmaktadır.
Hipnoz, bilincin belirli yönleri üzerinde
durmaya ve belirli anıları yeniden hatırlamaya yardımcı olabilir, ama
kesinlikle ki
şinin izni
olmadan onu tavuk gibi gıdaklamaya zorlayamaz.
Temel olarak ilaç bağımlılığının
etkisi, ilacın beynin limbik sisteminde bulunan zevk/ödül sistemini gasp etmesiyle olu
şur. Beynin zevk merkezini uyaran en azından üç tane temel ilaç
bulunur: Dopamin, serotonin, noradrenalin. Bunların hepsi ki
şiye zevk, zindelik, kendine gerçek olmayan güven
duygusu ve enerji patlaması verir.
Bilincin Değişen Durumları
Sinirbilimci Dr. David Eagleman “Tarihteki
peygamberlerin, din 
şehitlerinin ve liderlerin bir kısmında temporal lob
epilepsisi var gibi görünüyor. Jeanne d’Arc’ı dü
şünün; başmelek Aziz Michael’den İskenderiyeli Aziz Catherine’den, Aziz
Margaret  ve Aziz Gabriel’den sesler duydu
ğuna inandığı (ve Fransız askerlerini buna ikna ettiği) için, Yüzyıl savaşlarının akışını değiştirmeyi başarabilmiş on altı yaşında  bir  kız.” diyor.
1892 yılında yazılan akıl hastalıklarıyla
ilgili ders kitaplarında, epilepsi ile  “dindar
duygusallık” arasında bir ba
ğlantı olduğuna ilişkin
yazılar  vardır.
Dr. V. S. Ramachandran, tüm temporal lob
epilepsi hastalarının %  30  ile  40’ında, a
şırı dindarlık görüldüğünü tahmin ediyor. “Bazen bu kişisel bir  tanrıdır. Bazen de evrenle yoğun bir birleşme hissi mevcuttur. Her şeyin bir anlamı var gibi görünür. Hasta şunu söyleyecektir: Sonunda her şeyin gerçekten ne olduğunu anladım doktor bey. Tanrıyı gerçekten
anlıyorum. Evrendeki yerimi anlıyorum –  evrensel  düzen.
Sanrılar: Zihin kendi kendine sürekli
sanrı yaratır, ancak bunların ço
ğu
kolayca kontrol edilebilir. Örne
ğin, var olmayan görüntüler görür ya da gerçek olmayan
sesler duyarız. Bu durumda ön singulat korteks, gerçe
ği uydurulmuş olandan ayırmada önemli rol oynar. Beynin
bu bölgesi, dı
şarıdan
gelen uyarılar ile kendi üretti
ği içeriden gelen uyarılar arasında ayrım yapmamıza
yardım eder.
Şizofreni hastalarında bu sistemin hasara uğradığına
inanılıyor. Böylece, ki
şi
gerçek ve hayali sesleri birbirinden ayırt edemez.
Sanrılar, bir noktaya kadar isteğe bağlı yaratılabilir.
Birisini zifiri karanlık bir odaya, izolasyon bölmesine ya da korkutucu bir
ortama yerle
ştirirseniz  sanrılar
do
ğal olarak oluşur. Bunlar, “gözlerimiz bize oyun
oynuyor” 
cümlesinin örnekleridir.
Aslında, beyin kendini kandırmakta,
dünyayı anlamlandırmak ve tehditleri belirlemek için yanlı
ş görüntüler yaratmaktadır. Bu etkiye “Pareidolia” denir.
Gökyüzündeki bulutlara her baktı
ğımızda çeşitli hayvanların, insanların ya da en sevdiği film karakterlerinin görüntüsünü görürüz. Başka şansımız
yoktur. Bu, beynimizde içgüdüsel olarak bulunur.
Bir anlamda, gerçek ya da sanal, gördüğümüz bütün görüntüler
sanrıdır, çünkü beynimiz bo
şlukları doldurmak için sürekli yanlış görüntüler üretir. Gerçek görüntüler bile
kısmen üretilmi
ştir.
Ancak akıl hastalarında, beynin ön singulat korteks gibi bölümleri
muhtemelen zarar görmü
ştür.
Bu yüzden, beyin gerçek ve hayali birbirine karı
ştırır.
Akıl hastalıklarını anlamak ve nihayetinde
tedavi etmek için yapılan bir giri
şim de onların genetik köklerinin izini sürmektir. Bu
alanda hayal kırıklı
ğına uğratan, karmaşık sonuçları olan pek çok denemede
bulunuldu. 
Şizofreni
ve bipolar bozuklu
ğun aile
ile ili
şkili olduğuna dair önemli kanıtlar mevcut, ancak bu bireylerde ortak bulunan genleri
bulma giri
şimleri
sonuçsuz kaldı.
2012’de, şu ana kadar yapılmış en kapsamlı çalışmalardan biri, akıl hastalıklarında ortak bulunan
genetik bir faktörün gerçekten olabilece
ğini gösterdi. Harvard Tip Fakültesi ve Massachusetts
General Hastanesi’nden bilim insanları dünya çapında altmı
ş bin kişiyi incelediler ve beş büyük akıl hastalığı (şizofreni,
bipolar bozukluk, otizm, a
ğır
depresyon ve dikkat eksikli
ği
hiperaktivite bozuklu
ğu-
DEHB) arasında genetik bir ba
ğlantı keşfettiler, Bu hastalıklar akıl hastalıklarının önemli
bir bölümünü temsil ediyorlar.
 
Yapay Zihin ve Silikon Bilinç
Simdi, bilgisayar gücünün acımasızca
ilerleyi
şiyle birlikte
yapay  zeka  uyanı
şı  başladı ve yavaş ama önemli bir ilerleme kaydedildi. 1997’de
IBM’in Deep Blue bilgisayarı Dünya 
şampiyonu Gary Kasparov’u yendi. 2005’te Stanford’dan
bir robot araba, sürücüsüz arabaların yarı
şğı DARPA Grand Challenge yarışını kazandı. Ulaşılacak kilometre taşları ise hâlâ devam  ediyor.
Bilim insanları artık problemi çok hafife
aldıklarının farkına vardı; çünkü ço
ğu insan düşüncesi aslında bilinçaltındadır. Düşüncelerimizin bilinç kısmı, aslında
hesaplamalarımızın yalnızca ufak bir kısmını temsil  eder.
Bir keresinde, Dr. Minsky’ye makinelerin
ne zaman insan  zekâsına  e
şit olacağını,
hatta geçece
ğini
sordum. Bir 
şekilde
bunun olaca
ğından
emin oldu
ğunu
söyledi, ama artık tarih hakkında bir tahmin yapmıyor. Lunapark trenlerindeki
gibi ini
şli-çıkışlı bir tarihi olan yapay zeka için, geleceğini belirli bir tarih vermeden planlamak muhtemelen en
akıllıca  yakla
şımdır.
Yapay  zekânın  karşı  karşıya  geldiği  iki  temel  problem:  Örüntü  tanıma     ve sağduyudur.
En iyi robotlarımız bile bir fincan ya da
top gibi basit nesneleri zar zor tanıyabiliyor. Robotun gözü, ayrıntıları do
ğal bir gözden daha iyi görebilir, ancak robot beyni
gördü
ğü şeyi tanıyamaz. Eğer bir robotu yabancı, kalabalık bir sokağa bırakırsanız hemen yönünü şaşırır
ve kaybolur. Örüntü tanıma (örne
ğin, nesneleri tespit etme) bu problem yüzünden tahmin
edilenden çok daha yava
ş ilerledi.
Bir robot odaya girdiğinde, trilyonlarca hesaplamalar yapmak, gördüğü nesneleri pikseller, doğrular, çemberler, kareler ya da üçgenler
seklinde analiz etmek ve belle
ğindeki
binlerce görüntüyle e
şleştirmek zorundadır. Örneğin, robotlar bir sandalyeyi, doğruların ve noktaların karmakarışık bir hali seklinde görürler, ama
“sandalye” olma durumunu kolayca tanımlayamazlar. Bir robot, veri
tabanındaki bir görüntüyle nesneyi ba
şarılı bir şekilde eşleştirse bile, ufak bir dönüş (sandalyenin yere devrilmesi) ya da bakış açısının değiştirilmesi
(sandalyeye ba
şka bir
açıdan bakılması) robotu 
şaşırtacaktır. Oysa beyinlerimiz, otomatik olarak
farklı bakı
ş açılarını ve
de
ğişimleri dikkate alır. Beyinlerimiz bilinçaltında
trilyonlarca hesaplama gerçekle
ştirir,
ama bu i
şlem bize çok zahmetsiz görünür.
Robotların aynı zamanda, sağduyu ile ilgili de prob1emleri var. Fiziksel ve
biyolojik dünya ile ilgili basit gerçekleri anlamazlar. “Sıcak ve nemli
hava rahatsız edicidir” ve “anneler kızlarından daha ya
şlıdır” gibi apaçık şeyleri doğrulayacak bir formül yok.
Beyin bir bilgisayar mıdır?
Nerede yanlış yaptık? Son elli yıldır yapay
zekâ üzerinde  çalı
şan  bilim  insanları, analog ve
dijital bilgisayarlarla beyni modellemeye çalı
ştı. Belki de bu çok basite indirgemekti. Joseph
Campbell’in dedi
ğgibi “Bilgisayarlar Eski Ahit tanrıları
gibidir;  birçok  kuralları olmalarına ra
ğmen  merhametleri yoktur.”
Bir Pentium işlemcisinden tek bir transistörü çıkarırsanız
bilgisayar derhal çökecektir. Ancak insan beyni, yarısı çıkarılsa bile i
şini gayet iyi yerine getirebilir. Bunun nedeni, beynin bütünüyle dijital bir bilgisayar değil, çok gelişmiş, bir tür nöral ağ olmasıdır.
Sabit bir mimarisi olan (girdi, çıktı ve işlemci) bir dijital bilgisayarın aksine, nöral ağlar, sürekli yeniden bağlantı kuran ve kendilerini yeni görevler için destekleyen
nöron toplulu
ğudur.
Beynin programı, işletim sistemi, Windows’u, merkezi işlemcisi yoktur. Bunun yerine nöral ağlar, tek bir amaç olan öğrenme için, yüz milyar nöronun aynı anda kitlesel
olarak ate
şlemesiyle çalışır.
San Diego yakınlarındaki Salk Enstitüsü’nde
Dr.Terrence Sejnowski,  “Gelece
ği tahmin etmek zor, fakat yine de önünüzdeki
bilgisayarların sosyal robot haline gelmeleri çok uzun sürmeyecektir. Onunla
konu
şabileceksiniz,
flört edebileceksiniz hatta kızıp ona ba
ğırabileceksiniz.
O, sizi ve duygularınızı anlayacak” diyor
Bu işin kolay kısmıdır., Zor
olan  kısmı,  buradan  yola  çıkarak  robotun
tepkilerini ayarlamak. E
ğer,
sahibi kızgın veya kırgın ise robotun, bunu göz önünde
bulundurması  gerekir.
Yapay zekâ araştırmacıları, bilincin anahtarının duygular olabileceğinin farkına varmaya başladı. Dr. Antonio Damasio gibi sinir bilimi uzmanları,
prefrontal lob (mantıklı dü
şünmeyi
yönetir) ile duygusal merkezler (limbik sistem gibi) arasındaki ba
ğ zarar görünce hastaların değer yargılarını yitirdiklerini keşfetti. En basit kararları alırken (alınacak şeyler, randevu ayarlamak, hangi renk kalemi kullanacağını seçmek vb.)
duraksıyorlar, çünkü onlara göre her 
şeyin sahip olduğu değer
aynı. Dolayısıyla, duygular lüks de
ğildir; tamamen zorunlular ve onlar olmadan robotlar
neyin önemli olup olmadı
ğına
karar vermekte zorlanır. Duyguların,
yapay zekâdaki ilerlemenin çevresinde de
ğil tam merkezinde oldukları kabul ediliyor.
Filozof David Chalmers, yapay zekânın
sorunlarını Kolay Problemler ve Zor
Problemler 
olmak üzere iki kategoriye ayırdı.
Ona göre, ‘Kolay Problemler’ satranç
oynama, numara kaydetme, belirli kalıpları tanıma gibi, insan yeteneklerini
gittikçe daha iyi taklit edebilen makineler yapmak. ‘Zor
Problemler’ 
ise “qualia” adı verilen duyguları ve öznel
hisleri anlamayı içeren makineler yapmak.
Tıpkı kör bir insana kırmızı rengin
anlamını ö
ğretmenin
olanaksız olması  gibi, bir robotun da asla
kırmızı rengin öznel hissini deneyimleyemeyece
ği ya da bir bilgisayarın Çince’yi İngilizce’ye gayet iyi bir şekilde çevirebileceğini, fakat neyi çevirdiğini hiçbir zaman anlayamayacağı iddia ediliyor. Buna göre robotlar, ne
yaptıklarını anlamayan, ama hesap ve düzenleme gibi görevleri mükemmel
hassasiyetle yerine getirebilen makineler.
2012 yılında, ayna testini geçen bir robot
meydana getirenYale Üniversitesindeki biliminsanları tarafından bir sonraki adım atıldı.
Aynanın kar
şısına
geçirilen hayvanların ço
ğu,
aynadaki görüntüyü ba
şka
bir hayvan olarak dü
şündüler.
Hatırladı
ğımız üzere,
yalnızca birkaç havyan ayna görüntüsünün kendi yansımaları oldu
ğunu fark ederek ayna testini geçmiştir.
Yale’deki bilim insanları, mekanik kolları ve üstte iki şişkin gözleriyle birlikte, bükülmüş tellerden sırık gibi bir iskelete benzeyen Nico
adında bir robot yaptılar. Nico, ayna kar
şısına konulduğu zaman, yalnızca aynada kendini tanımakla kalmıyor, aynı zamanda aynadaki
görüntülerine bakarak nesnelerin oda içindeki yerlerini de anlayabiliyor. Bu,
bizim dikiz aynasına bakarak arkamızdaki nesnelerin yerlerini belirlememize benzer bir durumdur.
Nico’nun programcısı Justin Hart “Bizim
bilgi birikimimize göre, bu ba
ğlantılı yapısal sistem, robotların kendi
bedenlerini ve görünü
şlerini kendi gözlemleri yoluyla öğrenmelerine izin veren önemli bir adımı temsil
eder ve ayrıca ayna testini geçmesi için de önemli bir kapasiteye sahip
olması gerekir.”
Indiana Üniversitesi’nde bilişsel bilim insanı olan Dr. Hofstadter ile röportaj
yaptı
ğımda, bana, “Robotlar bizim
çocuklarımız, öyleyse neden onları  kendimizinmi
ş gibi sevmeyelim” dedi. Onun yaklaşım şekli, ‘yönetimi
ele  alacaklarını  bildi
ğimiz  halde çocuklarımızı severiz’,  biçimindeydi.
Carnegie Mellon Üniversitesi’ndeki yapay
zekâ laboratuvarının eski ba
şkanı Dr.
Hans Moravec ile röportaj yaptı
ğımda,
Dr. Hofsstadter ile aynı fikirde  oldu
ğunu  söyledi. Kitabı Robot’ta “Biyolojik
evrimin yava
ş hızına
ba
ğlı kalmadan,
akıllarımızın çocukları geni
ş evrendeki muazzam ve temel engellerle yüzleşmek için özgürce büyüyecekler… Biz insanlar
onların emeklerinden bir süre için
fayda sa
ğlayacağız, ama… doğal çocuklar gibi kendi geleceklerinin
zenginliklerinin  pe
şine  şecekler,  aynı zamanda biz, onların yaşlı ebeveynleri, sessizce
gözden  kaybolaca
ğız.”
Robotlar bizim laboratuvarda yaptığımız mekanik yaratıklardır, öyleyse dost
canlısı ya da katil robotlara sahip olmamız yapay zekâ ara
ştırmalarının yönüne bağlı. Finansmanın çoğu savaş kazanma
zorunlulukları olan ordudan geliyor, dolayısıyla gelecekte katil robotlar
kesinlikle bir olasılık olarak  ortadadır.
Ancak tüm ticari robotların yüzde 30’u
Japonya’da üretildi
ği için başka bir olasılık daha var: Robotlar en başından yardımsever oyun arkadaşları ve isçiler olarak tasarlanacaklar.
Kültürel olarak, Japonlar robotlara
Batı’dan daha farklı 
şekilde
yakla
şıyor. Batıdaki çocuklar azgın
‘Terminatör’ tipi robotları izlemekten korku duyarlarken,
Japonya’daki 
Şinto
dinine mensup çocuklar ruhların her 
şeyin içinde, hatta robotların içlerinde yaşadıklarına inanırlar. Japon çocuklar
robotları gördüklerinde onlarla kar
şılaşmaları rahatsızlıkla
de
ğil, keyifle  sonuçlanır.
Beynin Tersine Mühendisliği
ABD başkanı Barack Obama, ulusa sesleniş konuşmasında; federal araştırma fonunun, belki de 3 milyar doları bir
miktarının Beyin Giri
şimi’ne
ayrılabilece
ğini
duyurarak bilim camiasını 
şaşkına çevirdi. Genetik alanında
pek çok  ara
ştırmanın  önünü açan
İnsan Genom Projesi’ gibi ‘Beyin Girişimi’de beynin elektriksel yolaklarını haritalayarak
sırlarının nöron düzeyinde çözülmesini sa
ğlamayı  hedefliyor.
Beyin bir kere haritalandıktan sonra
Alzheimer, Parkinson, 
şizofreni,
demans ve bipolar bozukluk gibi zorlu hastalıklar daha iyi anla
şılabilecek, hatta tedavi edilmeleri  de
mümkün olabilecek. Beyin Giri
şimi’ni
ba
şlatmak için, projeye 2014
yılı içerisinde 100 milyon dolar aktarılacak.
İnsan Beyin Projesi’, dünyanın en büyük
süper-bilgisayarlarının gücünü kullanarak insan beyninin çelik ve transistörden
olu
şan bir
kopyasını yaratmayı hedefliyor.
Bu büyük sorunun üstesinden gelmek için,
bilim insanları, tam olarak kesinle
şmemiş 15
yıllık bir program ortaya koydu. Nörologlar, ilk be
ş yıllık süreç içerisinde on binlerce nöronun
elektriksel aktivitesini incelemeyi umuyor. 10 yıl içerisinde bu sayı yüz
binlerce nörona  çıkabilir.
Blue Gene/Q Sequoia isimli yeni kuşak bir bilgisayar, Haziran  2012’de
Dünya’nın en hızlı bilgisayarı unvanını almı
ş olan bir bilgisayardır. En yüksek
hızda  20,1 PFLOPS i
şlem
(ya da saniyede 20,1 katrilyon i
şlem)
yapabilir.  900 metrekarelik bir alanı kaplamakta ve 7,9
megawatt’lık gücüyleküçük  bir  
şehri  aydınlatmaya  yetecek  kadar  enerji harcamaktadır.
Peki, yalnızca tek bir bilgisayarda toplanmış bu devasa güç, bir insan beyni ile
rekabet etmek için yeterli midir?
 
Yanıt, ne yazık ki “hayır”.
Bütün bu bilgisayar simülasyonları
yalnızca korteks ve talamus arasındaki ba
ğlantıları kopyalamaya çalışıyor. Dolayısıyla beynin büyük bir
parçası hâlâ eksik. Dr. Modha da Projenin büyüklü
ğünün farkında. Bu tutkulu proje sayesinde, beynin
yalnızca zayıf bir bölümünün bir parçasını de
ğil, tüm insan beynini; neokorteksten duyulara kadar
modellemenin neler gerektirdi
ğini
anlamı
ş durumda.
İnsan Genom Projesi’, insan genomunu oluşturan tüm genlerin diziliminin açığa çıkartılması açısından çok büyük bir
ba
şarıdır, ancak genetik hastalıklara hemen
çare bulunaca
ğını umanlar
için büyük bir hayal kırıklı
ğı oldu.
İnsan Genom Projesi’ 23 bin kelime girişi olan, ancak hiçbirinin açıklaması olmayan
devasa bir sözlük gibiydi. Bu sözlü
ğün her sayfası boş olmasına karşın, genlerin imlası mükemmeldi. Proje çığır açıcıydı, ancak insan genlerinin ne olduğu ve nasıl etkileştiğini
anlama yolunda yalnızca ilk adım olma özelli
ği taşıyordu.
Benzer şekilde, beyindeki her sinirsel bağlantıyı haritalamış olmamız, bu nöronların ne olduğunu ve nasıl tepki verdiklerini anlayacağımızı garanti etmiyor. Tersine mühendislik işin kolay kısmı, asıl zor olan, yani bütün bu verilere
anlam yükleme i
şi daha
sonra ba
şlayacak.
GELECEK: Maddenin Ötesindeki ZİHİN
Bilinç, bence geleceğe yatırım yapmak ve bir hedefi gerçekleştirmek amacıyla beyinde sürekli olarak dünyanın bir
modelini  olu
şturma  işleminin  sonucunda  oluşuyor. Beyin, özellikle gözlerimizden ve
iç kula
ğımızdan
sürekli olarak  duyular alıyor ve bu 
şekilde uzaysal konumumuzu belirliyor. Ancak iç kulağımızdan ve gözlerimizden gelen duyular birbiri ile
uyumlu  olmadı
ğı  zaman,  nerede  bulunduğumuz konusunda kafamız karışıyor. Böyle durumlarda sıklıkla
midemiz  bulanır ve kusarız. Örne
ğin, sallanan bir gemideki pek çok
insanı deniz tutar. Bunun nedeni, kabin duvarlarına bakan gözlerinizin
size sabit oldu
ğunuzu
söylerken iç kulaklarınızın sallandı
ğınız mesajını vermesidir. Sinyaller arasındaki bu
uyumsuzluk ki
şide mide
bulantısına neden olur. Bunun çaresi ufka bakmaktır,  bu sayede
görsel  girdi ile iç kulaktan gelen veriler uyum sa
ğlamış   olur.
Makinelere zihni aktarmanın daha güvenilir
bir yolu, ‘Konektom Projesi’ ile olacaktır. Proje, beyindeki tüm nöronları ve
hücresel yolakları tek  tek  kopyalama  amacı
gütmektedir. Tüm anılar ve ki
şilik özellikleri,
konektomun içinde hâlihazırda gömülü durumdadır.
Konektom Projesi’nden Dr. Sebastian Seung,
beyinlerinin sıvı azot
içerisinde dondurulması için, bazı insanların 100.000 dolar ya da daha fazla
miktarda para ödedi
ğinden söz
ediyor. Balık ya da kurba
ğa
gibi bazı canlılar kı
şın
bir  buzun  içerisinde tamamen donup baharda tamamen sa
ğlıklı bir şekilde buzlarından kurtuluyorlar. Bunun nedeni,
bu hayvanların glikozu bir
tür antifriz olarak kullanarak kanlarının donma noktasını de
ğiştirmesi.
Sonuç olarak, kendileri bir buz kitlesi  içerisinde olsa da
kanları hâlâ sıvı kalabiliyor. Ancak insan vücudundaki yüksek 
şeker oranı, böyle bir durumda muhtemelen ölümcül
olacaktır. Geni
şleyen buz
kristalleri, hücre duvarını içeriden parçalayacak (ayrıca, beyin hücreleri
öldükçe de kalsiyum iyonları hücre içerisine akacak, bu da hücrelerin patlayana
kadar 
şişmesine neden olacaktır), bu nedenle insan
beynini sıvı azot içinde
dondurmak güvenli olmayan bir u
ğraş olacaktır. Her iki durumda da, beyin hücreleri,
dondurma i
şleminden
pek sa
ğ çıkacakmış gibi görünmüyor.
Bedeni dondurup beyin hücrelerini
patlatmak yerine, ölümsüzlü
ğü elde  etmenizin
daha güvenli bir yolu konektomunuzu çıkarttırmak olacaktır. Bu senaryoda,
tüm nöral ba
ğlantılarınız
doktorunuzun elindeki bir sabit diskte olacaktır.
 
Temel olarak, ruhunuz bilgiye indirgenmiş olarak bir diskte yer alacaktır. Sonuçta,
gelecekte bir gün birileri konektomunuzu diriltecek ve bir klon ya da
transistörler yuma
ğı kullanarak
sizi tekrar hayata  döndürecektir.
‘Konektom Projesi’ hâlâ bir insanın tüm
nöral ba
ğlantılarını kaydetmekten çok
uzakta. Ancak Dr. Seung’un  dedi
ği gibi “Günümüzün modern ölümsüzlük
arayıcıları  ile dalga geçmeli miyiz, onlara aptal gözüyle bakmalı
mıyız? Belki de bir gün onlar mezarlarımızın ba
şında bize gülecekler.”
Ölmeyi beklemeden ölümsüzlüğe ulaşmanın
bir yolu daha olabilir. Bu fikir, Carnegie Mellon Üniversitesi’ndeki Yapay
Zekâ Laboratuvarı’nın eski ba
şkanı  Dr. Hans Moravec tarafından ortaya
atıldı. Onunla  yaptı
ğım  röportaj  Sırasında  bana,  uzak
gelecekte belirli bir amaç u
ğruna
beynin tersine mühendisli
ğinin
gerçekle
ştirilebileceğini öngördüğünü söyledi. Bu amaç da, kişi hâlâ bilinçli iken zihninin ölümsüz bir robot
bedenine aktarılması   olacak.
Beynin tamamını tersine mühendislikile oluşturabilirsek transistörlerdenoluşan bir kopyası aracılığıyla şünce işlemlerini tekrar edemememiz için bir neden yok.  Bu şekilde sonsuza kadar yaşamak için ölmeniz gerekmez. Bütün bu işlemler sırasında bilinciniz yerinde olabilir.
Dr. Moravec bana bu işlemlerin adım adım yapılması gerektiğini söyledi. Öncelikle, beyni olmayan bir robotun
yanında bir sedyede yatacaksınız. Daha sonra, bir robot cerrah beyninizden
birkaç nöron ayıklayacak ve yanınızdaki robotun içindeki transistörler bu
nöronları kopyalayacak. Kablolar, beyninizi robotun bo
ş kafatasındaki bu transistörlere bağlayacak. Nöronlar çıkarıldıkça yerlerini bu
transistor devreler alacak. Beyniniz, kablolar aracılı
ğıyla bu transistörlere bağlı olduğu için, bu sırada normal bir şekilde çalışacak ve siz de bilincinizi yitirmeyeceksiniz. Bu
sırada, süper cerrah her seferinde beyninizden daha fazla nöron çıkartacak
ve bunlar robotun içerisindeki transistörlerde kopyalanacaklar. Operasyon
yapılırken kafatasınızın yarısı bo
şalmış olacak,
di
ğer yarısı da kablolar aracılığıyla robotun içerisindeki transistörler yığınına bağlı olacak.
En sonunda, beyninizdeki tüm nöronlar yerlerinden alınacak ve yanınızda sizin beyninizin tam bir kopyasına sahip bir robot beyin ile kalacaksınız.
Bu işlemin sonunda sedyeden kalktığınız zaman, bedeninizin mükemmel bir forma sahip olduğunu göreceksiniz. Hayallerinizin ötesinde bir
güzelli
ğiniz ya da yakışıklılığınız
ve insanüstü güçleriniz olacak. Ölümsüzlü
ğünüz de cabası! Arkanıza döndüğünüzde, akılsız ve yaşlanan bir kabuk olan ölümlü orijinal
bedeninizi göreceksiniz.
Yaşlanma: Geleneksel olarak, yaşlanmanın kaynağının ne olduğuna ilişkin
biyologlar arasında bir fikir birli
ği yok. Ancak son 10 yıl içerisinde, yeni bir kuram
yava
ş yavaş kabul görmeye başladı ve farklı dallardan araştırmaları yaşlanma alanı içerisine soktu.
Yaşlanma, temel olarak hücre içinde ve genetik düzeyde
bir takım hataların birikmesinin sonucunda gerçekle
şiyor. Hücreler yaşlandıkça DNA içerisinde hatalar birikmeye başlar, ayrıca hücre içerisindeki artıklar da birikerek
hücreleri yava
ş çalışır hale getirir. Hücreler yavaş yavaş hatalı işlev görmeye başladıkça cilt sarkar, kemikler kırılganlaşır, saçlar dökülür, bağışıklık
sistemimiz bozulur, sonunda da    ölürüz.
Hücrelerin bir takım kontrol mekanizmaları
vardır. Ancak zaman içinde bu kontrol mekanizmaları da i
şlevini yitirir ve yaşlanma hızlanır.
Burada  hedef,  bu  kontrol
mekanizmalarını güçlendirmektir. Bu da gen terapisi ve yeni enzimlerin
bulunmasıyla gerçekle
ştirilebilir.
Bu konuda bir alternatif de “nanobot”  düzenleyicilerini kullanmaktır.
 
Bu teknolojinin temellerinden biri de
“nanobot” adı verilen atomik makineler. Nanobotlar, kan dola
şım sisteminde devriye gezen, kanser hücrelerini
enseleyen, ya
şlanma
sürecinin olu
şturduğu zararları düzelten ve bizi sonsuza kadar sağlıklı  ve  genç yaşatacak olan makinelerdir.
Saf Enerji Olarak ZİHİN
Lazer ışını kütlesizdir, bu nedenle karadeliğin yakınından geçerken gelgit kuvvetleri
tarafından 
şekil değişikliğine uğramaz.
Bunun yerine, ı
şık
maviye  kayar,  yani enerjisi ve frekansının arttı
ğı bir düzeye geçer. Lazer ışınları çarpıtılsa  bile  içindeki
depolanmı
ş bilgiler
oldu
ğu gibi kalır. Örneğin, içinde mors alfabesiyle kodlanmış bir mesaj içeren lazer ışını sıkıştırılır; fakat bilgi içeriği değişmez.
Dijital veriler gelgit kuvvetlerinden
etkilenmez. Böylece maddeden yapılmı
ş varlıklar için ölümcül olabilen kütle
çekimi kuvveti, ı
şın
olarak yolcuLuk  yapan  varlıklar  için  zararsız olabilir.
Bunların sonucunda, lazer ışınları tarafından taşınan bilinç,  maddesiz  olduğu için, solucan deliğinden geçerken maddeden oluşan varlıklara göre büyük bir avantaja sahip oluyor.
Lazer ı
şınları,
solucan deli
ğinden
geçerken ba
şka bir
avantaja daha sahiptir. Bazı fizikçiler mikroskobik, belki de atom büyüklü
ğünde bir solucan deliği yaratmanın daha kolay olabileceğini  hesapladılar.
Madde bu kadar küçük bir solucan deliğinden geçemeyecektir. Ancak  X-  ışınları, dalga boyları atomdan da küçük olduğu için, büyük olasılıkla bu deliklerden zorlanmadan geçebilir.
Bizden binlerce yıl ötede olan bir
uygarlık için, konektomları dijital ortama aktarıp yıldızlara gönderecek
teknoloji çocuk oyunca
ğıdır.
Bu durumda,  zeki  varlıkların çoktan, bilinçlerini
gökadadaki geni
ş lazer
sistemiyle gönderdikleri dü
şünülebilir.
En gelişmiş teleskop
ya da uydularımızla yaptı
ğımız
gözlemlerin hiçbiri, böyle bir gökadalar arası sistemi
ortaya çıkaramaz.
Carl Sagan bir keresinde, çevremizde
uzaylı uygarlıkların oldu
ğu
bir dünyada ya
şıyor olduğumuz olasılığından bahsetmiş ve bu uygarlıkları keşfedecek teknolojimiz olmadığından hayıflanmıştır.
Simdi sıradaki soru: Uzaylıların
zihinlerinde neler gizlenmektedir?
Bunun gibi çok gelişmiş bir
uygarlıkla kar
şılaşğımızda
nasıl  bir  bilince sahip olurlar? Bir gün
insan ırkının kaderi bu sorunun yanında olabilir.
UZAYLI ZİHNİ
Astrofizikteki dikkate değer gelişmeler
do
ğrultusunda, önümüzdeki zamanlarda bir
uzaylı zekâsıyla ileti
şim
kurulabilir. Onlara nasıl yanıt verece
ğimiz, insanlık tarihindeki gelmiş geçmiş en büyük olayları belirleyen
etmen  olacaktır.
Birkaç gelişme bu günleri mümkün kılmaktadır.
Birincisi, 2011 yılında Kepler uydusu,
tarihte ilk defa Samanyolu gökadasının “nüfusunu” bilim insanlarına
ula
ştırdı. Kepler uydusu binlerce
yıldızın ı
şığını analiz ettikten sonra, iki yüzde bir
tanesinin Dünya gibi ya
şam
barındıran gezegene sı
ğınak
olabilece
ğini belirledi.
Su ana kadar, binden fazla Güneş Sistemi dışı gezegen, Dünyadaki teleskoplar aracılığıyla ayrıntılı olarak analiz edildi
(gökbilimciler haftada 2 dı
ş gezegen
bulmaktadır). Ne yazık ki, neredeyse tamamı Jüpiter büyüklü
ğünde ve büyük olasılıkla Dünya’dakine benzer
canlılardan yoksun. Ancak  birkaç  tane büyük kayadan olu
şmuş   ve
Dünya’nın birkaç katı büyüklü
ğünde dış gezegen
var. Bu gezegenler, okyanusların olu
şması için ana yıldızdan tam da gerekli uzaklıkta.
Su evrensel çözücüdür; DNA ve protein gibi ço
ğu kimyasal maddeyi  çözer.
2013 yılında NASA’daki bilim insanları,
Kepler uydusuyla en ola
ğanüstü keşiflerini açıkladılar: Güneş Sistemi dışında, Dünya’nın neredeyse ikizi olan iki gezegen. Bu
gezegenler 1200 ı
şık
yılı uzaklıkta, Lyra takımyıldızında bulunmaktadır   Bu
gezegenlerden birisi Dünya’dan yüzde 60, di
ğeri yüzde 40 oranında daha büyük. Daha önemlisi,
her ikisi de ana yıldızlarının ya
şanabilir
bölgesinde bulunuyor. Buna göre, bu gezegenlerde okyanusların bulunma olasılı
ğı var. Analiz edilen bütün gezegenler arasında,
bu ikisi  Dünya’ya  en çok benzeyen  gezegenler.
Hubble Uzay Teleskobu da görünür evrende
bulunan tahmini gökada (galaksi) sayısını verdi: Yüz milyar. Buradan, görünür
evrende kaç tane Dünya benzeri gezegen oldu
ğunu şöyle hesaplayabiliriz: Bir milyar tane yüz milyar, başka bir deyişle  yüz kentilyon.
Hayvan Bilinci: Hayvanlar dış dünyayı  tamamen  farklı  algılamalarına
kar
şın, bizler ne yazık ki, insan bilincini
hayvanlara aktarmaya  meyilliyiz. Örne
ğin, bir köpek içtenlikle sahibine itaat ediyorsa
bilinçaltımız bize “köpek insanın  en  iyi dostu,
çünkü bizi seviyor ve saygı gösteriyor.” 
diyor. Oysa köpeklerin
kökeni ‘Canislupus’tan (kurt) geldi
ği ve onlar da sıkı bir hiyerarşi içinde olarak avlandıkları   için,
köpek sizi bir çe
şit
baskın erkek ya da sürü lideri olarak görüyor olabilir. 
Başka     bir deyişle siz, zirvedeki köpeksiniz (bu belki de yavru
köpeklerin neden daha ya
şlı köpeklerden
daha kolay e
ğitileceğini açıklar yaşlı köpekler
insanların  kendi  sürülerinden olmadı
ğını anlar, fakat yavru köpeklerin
zihninin  etki  altında  kalması  daha kolaydır).
Bir kedi yeni bir odaya girdikten sonra
halıya idrarını bırakınca, biz kedinin sinirli ya da gergin oldu
ğunu varsayıyor bunun nedenini anlamaya çalışıyoruz. Oysa belki de kedi yalnızca idrarının
kokusuyla, di
ğer
kedileri uzak tutmak için bölgesini i
şaretliyor olabilir. Yani, kedinin aslında hiç de
keyfi bozuk de
ğil;
yalnızca di
ğer
kedilere evden uzak durmalarını, bu evin ona ait oldu
ğunu söylüyor.
Kedi mırıldar ve kendini bacaklarınıza
sürterse ona baktı
ğımız için müteşekkir olduğunu, bunun da samimiyet ve duygusal yakınlık
göstergesi oldu
ğunu
varsayıyoruz. Aslında size sürünerek hormonunu sizin üstünüze bırakıp
sizin ona ait oldu
ğunuzu
belirtmek ve di
ğer
kedileri sizden uzak tutmak için yapıyor olabilir. Kedinin bakı
ş açısıyla, siz bir çeşit hizmetçisiniz; günde birkaç kere yemek vermek
için e
ğitildiniz ve size sürtünerek koku
bırakması, di
ğer
kedileri bu hizmetçiden uzak tutmaya yönelik bir davranı
ştır.
İnsan ırkını incelediğimizde, bizim  zekâmızın gelişmesine yol açan  üç tane temel
malzeme  oldu
ğunu  görürüz:
Çevremizi alet kullanarak kendi
yararımıza 
şekillendirmemizi sağlayan başparmağımızı, diğer parmaklara yaklaştırabilmemiz.
Avcılara özgü stereo ya da üç boyutlu görüşümüz.
Kuşaklar boyunca bilgi ve kültür aktarabilmemizi sağlayan dile sahip olmamız.
Bu üç temel özelliği hayvanlar âleminde bulunan özelliklerle
kar
şılaştırdığımızda, çok
az hayvanın zekâ için bu kriterlere uydu
ğunu görürüz. Örneğin, kedilerle köpekler, kavrama hareketini yapamazlar
ve karma
şık bir dilleri yoktur. Ahtapotlar
ise, çok geli
şmiş dokunaçlara sahip olmalarına karşın, çok iyi göremezler ve gelişmiş bir
dilleri yoktur.
Biyoloji Sonrası Dönem: Uzaylılar da bizim
gibi sudan çıkıp karada ya
şamayı öğrenmiş olmalılar.
Peki, böyle bir ya
şam formu
geli
ştirip uzaya gidebilecek, hatta Dünya’ya
ula
şılabilecek bir uygarlık kurabilirlerse? O
zaman, hâlâ bizim gibi
biyolojik varlıklar mı olacaklar, yoksa biyolojik varlık olmanın da ötesine geçecekler  mi?
Phoenix
yakınlarındaki  Arizona  Eyalet  Üniversite’sinden  meslekta
şım  Dr. Paul Davies, bu soruların
yanıtını bulmak için zaman harcadı, Onunla yaptı
ğım röportajda bana, bizden binlerce hatta daha fazla
yıl ileride olan bir uygarlı
ğın
neye benzedi
ğini düşünmek için, ufkumuzu genişletmemiz gerektiğini  söyledi.
Dr. Davies, uzay yolculuğunun tehlikeleri ele alındığında
uzaylıların orijinal biyolojik formlarını terk edip vücutsuz zihinler
olarak yolculuk etmi
ş olacaklarına
inanıyor. Dr. Davies, “Benim ula
şğım sonuç şaşırtıcı gelebilir. Muhtemelen-aslında kaçınılmaz
olarak-biyolojik zekanın, yalnızca geçici bir olgu, evrende aklın
evriminin  kısa süren bir evresi oldu
ğunu düşünüyorum. Dünya dışında zeki  bir  varlığa  rastlayacak olursak çok büyük bir
olasılıkla bunun biyoloji sonrası do
ğası olacağına ve SETI için açık ve kapsamlı alt dalları olan bir
sonuç oldu
ğuna  inanıyorum” Gerçekte, uzaylılar bizden binlerce yıl
ileriyse büyük olasılıkla biyolojik bedenlerini çok uzun zaman önce, en kullanı
şlı bilgisayar-bedeni oluşturmak için terk etmişlerdir: Bu da bütün yüzeyi bilgisayarlarla kaplı bir
gezegen. Dr. Davies, “Bütün yüzeyi tek bir i
şletim sistemiyle yönetilen bilgisayarlarla
kaplı bir gezegeni göz önüne getirmek o kadar da zor de
ğildir… Ray Bradbury bu  varlıklar
için,  ‘Matru
şka  beyinleri’ sözcüğünü üretti”  diye belirtti,
Dr. Davies’e göre uzaylı bilinci, ‘benlik’
kavramını yitirip, çar
şaf
gibi bütün gezegeni kaplayan, zihinlerin olu
şturduğu
kolektif sanal a
ğın  bir  parçası  olmuş  olabilir.
Sinirbilim halen ilkel sayılır. Bilim
insanları, canlı beynin basit dü
şüncelerini
okuyup videoya alabiliyor, bazı anıları kaydedebiliyor, yatalak hastaların
etrafındaki makineleri kullanmalarını sa
ğlayabiliyor ve zihinsel hastalıklarda hasarlı bölgeyi
tespit edebiliyorlar.
Bununla birlikte, gelecek yıllarda
sinirbilimin gücü patlama yapabilir. 
Şimdiden, yapılan çalışmalar nefesimizi kesecek yeni bilimsel keşifler yapmanın eşiğindedir.
Bir gün, çevremizdeki nesneleri rutin bir 
şekilde aklımız ile kontrol edebilir,
anıları internetten indirebilir, zihinsel hastalıkları tedavi
edebilir, beynin yedek kopyalarını alabilir ve ba
şkaları ile telepatik olarak iletişim kurabilir hale gelebiliriz. Geleceğin dünyası, zihnin olacaktır.
Sahip olmanın ya da olmamanın dünyasından
uzakta, bilim, refahın dinamosu olmu
ştur. İnsanoğlunun
zamanın ba
şlangıcından
beri ku
şandığı aletler arasında, açık ara ile en
güçlü ve üretkeni bilim olmu
ştur. Çevremizde gördüğümüz inanılmaz zenginlik bilim sayesindedir,
Âdem ile Havva’nın Bilgelik
Elma’sını  yiyip  Cennet  Bahçe’sinden  sürülmelerine
ili
şkin İncil hikâyeleriyle başlayan bir takım aşağılayıcı durumlar
insanlı
ğın başına gelmiştir.
Birinci olarak, Galileo’nun teleskopu ile
Güne
ş Sistemi’nin merkezinde Dünya’nın değil Güneş’in
oldu
ğu açıkça görülmüştür. Sonra, Güneş Sistemi’nin de Samanyolu içerisinde merkezden
otuz bin ı
şık
yılı uzaklıkta olan bir noktadan ibaret oldu
ğu öğrenildiğinde düşünceler
de
ğişmiştir.
Daha sonra, 1920’lerde Edwin Hubble, pek çok gökada oldu
ğunu keşfetmiştir. Bu keşifle evren birden milyarlarca kat büyümüştür. Şu anda, Hubble Uzay Teleskopu görünen evrende yüz
milyarlarca gökadanın varlı
ğını çıkarabilmektedir.
Samanyolu gökadası çok
daha  büyük  bir  kozmik sahada, i
ğne ucu kadar kalmıştır.
Fizik, yıldız tozundan oluştuğumuzu  ve  etrafımızda  gördüğümüz  her  atomun da bir
yıldızın ısısı ile olu
ştuğunu söyler. Kelimenin tam anlamıyla yıldızların
çocuklarayız
.
Ancak hidrojeni yakıp vücudumuzun daha
karma
şık elementlerinin oluşmasını sağlayan  nükleer  reaksiyonlar  karmaşıktır  ve  bugüne  kadar  herhangi bir noktada raydan
çıkabilirlerdi. Bu durumda, bu elementlerin ve DNA’nın atomları olu
şmaz, dolayısıyla yaşam ortaya çıkamazdı. Diğer bir deyişle yaşam
kıymetlidir ve bir mucizedir.
İnsanlar dışardan farklı görünse de, genlerimiz ve kimyamız
farklı söylemektedir. Aslında, herhangi iki insan genetik olarak o kadar
yakındır ki, “genetik Âdem” ya da “genetik
Havva”
nın insan ırkını do
ğurduğunu
hesaplayabiliriz. Dahası o zamanlar kaç ki
şi olduğumuzu
da hesaplayabiliriz.
Sayılar olağanüstü. Genetik, yetmiş-yüz bin yıl öncesi birkaç yüz ile
birkaç bin arasında de
ğişen sayıda insanın yaşadığını ve
tüm insan ırkının bunlardan ba
şladığını gösteriyor(
Bir kuram; 70.000 yıl önce Endonezya’da Toba yanarda
ğındaki devasa patlama sonucu sıcaklıkların hızla düşğünü ve
insanlı
ğın çoğunun yok olup geriye soyu devam ettirmek için bir
avuç insanın kaldı
ğını öne
sürmektedir). O küçük insan grubu sonunda tüm Dünyaya yayılacak olan
maceracı ve kâ
şifler çıktı.
Tekrar söylemek gerekirse zeki yaşam formu tarih boyunca çıkmaz yola girebilirdi.
Hayatta kalmamız bir mucizedir.
Ayrıca, diğer gezegenlerde yaşam olsa da, çok azında yaşam formları olacağı sonucuna varabiliriz. Bu yüzden, Dünya’da oluşan zeki yaşamın kıymetini  bilmeliyiz. Bu Evrendeki
deki en girift ve muhtemelen en ender  durumlardan biridir.
Zihnin gizemlerini örten orduyu kaldıran
bilim, ayrıca zihni daha ola
ğan
ve sıradan bir hale getirmektedir. Ancak beynin karma
şıklığı ile
ilgili bilgi edindikçe, evrende bildi
ğimiz en gelişmiş nesnenin
omuzlarımızın üstünde olmasına daha  da  hayran oluyorum.
Dr. David Eagleman’in de dediği gibi, “Beyin ne kadar şaşırtıcı bir organ ve biz de onu incelemek için
teknolojiye ve azme sahip bir ku
şakta olduğumuz için ne kadar şanslıyız. O evrende keşfettiğimiz en muhteşem şey ve o biziz.”
İki bin yıldan fazla zaman önce
Sokrates “Kendini bilmek, bilgeli
ğin başlangıcıdır” dedi. Biz onun dileğini gerçekleştirmek için uzun bir yoldayız. 

 

Tugberk
Tugberk
Azıcık okur yazar, çok dinleyen az konuşan, içindeki çocuğu öldürmeyen, ama polyannalarla pek anlaşamayan sıradan yurdum insanı ... Yaşamak adına insanca adamca, kavgadan gürültüden uzak tüm çeşitliliklerimizle bir olabilmek ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: